OSMANLI ÜLKÜSÜ
SELİM GÜRBÜZER
SELİM GÜRBÜZER
Osmanlı’da asla ‘Kültür ırkçılığı’ söz konusu değildir.
Senelerce bağrında taşıdığı toplumların ne diline, ne dinine, ne de kültürüne
müdahale etmiş, hiç şüphe yoktur ki tüm
milletlerin kendi kültürleri doğrultusunda yaşamalarının önünü açmıştır. Tabiî
ki bu engin hoşgörünün temelinde İslâm vardır. Osmanlı bu sayede kesretten vahdete
(çokluk içinde birliğe) bir yol takip ederekten Nizam-ı âlemce hareket edebilmiştir.
Zaten İslam’ın aksine bir yol izleseydi asla cihanşümul bir devlet olamazdı. Düşünsenize
döneminde milliyetler tezadı oluşturmaksızın çokluk deryası içinde birliği
gerçekleştiren tek cihangir devlet Osmanlı imparatorluğudur. Zaten farklı kültürleri
ayrılık olarak görmeyip zenginlik olarak telakki eden Osmanlı’ya da bu
yakışırdı.
Evet, Devlet-i Aliye-i
Osmaniye hiçbir topluluğun kültürünü kendi lehinde istismar etmediği gibi
dışlamamışta. Bilakis yediden yetmişe her topluluğu içten kucaklayışla bağrına
basmıştır. Hatta Osmanlı’da batı’da
görülen menfaate dayalı bir çıkar ilişki ağı da görülmez. Nasıl görülsün ki, bikere
cepheden cepheye koşup zaferler kazanmasının temelinde İ’lây-ı
Kelimetullah için Nizam-ı âlem
ülküsü, yani Osmanlı ülküsü vardır. Dolayısıyla
bu ülküde menfaat ve istismar koşusunun görülmemesi gayet tabiidir. İlla görülecek
bir adresi arıyorsak bunun adresi hiç kuşkusuz talan ve yağmacılıkta ün salmış
batı dünyasından başkası değil elbet. Besbelli ki yeryüzünde onlar bozgunculuk
ve çıkar için varlar, bizler de nizam ve
adalet tesis etmek için varız. Ki; varlık nedenimiz vahdet sırrında gizlidir.
Bakınız Osmanlı özünde Türk kanı taşımasına
rağmen vahdet sırrın gereği soysop faslına girmemiştir. Üstelik buna ihtimam
gösterirken de kuruluşundan yükselişine ve yükselişinden yıkılışına dek sürdürmüştür.
Öyle ki; Orta Asya ve Selçukludan devr aldığı kültür
harcına yeni anlamlar yükleyip ‘Kesret
içinde vahdet deryasına’ (çokluk
içinde birlik deryasına) dalabilmiştir. Osmanlı her ne kadar Türkçe
konuşur, Türk müziği dinler, Türk besteler yapıp icra etse de sonuçta bunu bağrında
taşıdığı toplumlarla birlikte ‘Vahdet şuuru’ çerçevesinde gerçekleştirirdi.
İşte bu yüzden Namık Kemal’in ifadelerinde yer alan “Biz Osmanlıyız” sözü
bizim için çok kayda değer ifadedir. Ama ne zaman ki 1897 Fransız ihtilalinden sonra
tüm dünyada hızla menfi milliyetçilik rüzgârları yayılıp toprağımıza sıçrar,
işte o zaman Mehmet Emin Yurdakul’un dilinden sadır olan; ‘Ben bir Türk’üm,
dinim, cinsim uludur” ifadesiyle artık
Osmanlı ibaresi telaffuz edilmeyecektir. Oysa Mehmet Emin Türk’ün ululuğunu
ifadelendirse ne ifadelendirmese ne. Allah aşkına sanki bunu bilmeyen mi vardı,
öteden beri biz zaten necip bir millettik. Kaldı ki Peygamber dilinden Fatih
Sultan Mehmed’in nezdinde öven övmüşte, Osmanlı bu yüzden Türklüğünden şüphe
duymadığı gibi dile vurmaya da pek ihtiyaç duymazdı, yaşayarak mührünü vurmayı
yeğlemiştir hep. Ta ki imparatorluk dönemlerinden uluslaşma çağın eşiğine geldik,
işte o zaman ihtiyaç hâsıl olup artık bu
ifadeleri dillendirir olduk. Bu arada tekrar etmekte fayda var, sakın ola ki
Osmanlı altı asır boyunca Türk ifadesini pek sık dile getirmedi diye
Türklüğünden vazgeçmiş ya da şüphe duymuş bir düşünceye kendimizi kaptırmayalım.
Gerçek şu ki; Osmanlı vahdet sırrının
gereği Türklük kavramını kullanmamıştır. Pekâlâ, Osmanlı da biliyordu ki çok
milletli bir geniş coğrafyada etnik ifadelerin sıkça kullanılması bağrımızda
taşıdığımız milletlerin etnik duygularını tahrik etmekten başka bir işe yaramayacaktı.
Dolayısıyla Osmanlı etnik kimliğini
izhar etmemekle ne milliyetini unuttu, ne soyunu unuttu, ne de ceddini. Tam aksine
mehteran eşliğinde ceddin deden, neslin baban deyip atalarının yolunu yol bilip
cepheden cepheye öyle ilerledi hep.
Bakmayın siz öyle batının insan haklarından,
eşitliklerinden ve özgürlüklerinden dem vurmasına, gerçekte Beyaz ırkın üstünlüğü ilkesi batı’ya
has bir vebadır. Örnek mi, işte Adolf Hitler bunun tipik misali. Nasıl liderse, tek adamcılık rolüyle
ırkçılığın zirvesine eriştiği gibi ‘Kavgam’ ismi kitabıyla bütün siyasetini ırk
temelleri üzerine oturtmuş bile. Ne diyelim vahşi batı bu, bikere adamların cibilliyetleri bunu
gerektiriyor, hoşgörüden bihaber
oldukları gayet net açık ortada. Düşünsenize insanların ten rengine bile
tahammül edemeyecek kadar tıyneti bozuk güruhturlar. Batının sicilinde siyah
beyaz ayırımından yola çıkarak sürekli beyaz ırk üstünlüğü tezini ileri sürmek
vardır. Sözün özü dünden bugüne ırkçılık vebası genlerine işlemiş bir batı
cenahı var karşımızda. Madem öyle Osmanlıyı batıyla mukayese etmek abesle
iştigal olsa gerektir. Sanmasınlar ki tarihte olan biten her şeyi unuttuk. Hadi
unuttuk varsaysak bile bu kez tarih unutmaz. Nitekim tarihte Afrikalı siyahîlerin
ötekileşmekten kurtulmaları ancak uzun mücadeleler sonucu vuku bulabilmiştir. Osmanlı
tarihine baktığımızda ise değil ırkçılığın izlerine, üstünlük taslayıp hor
görmenin izlerine bile rastlayamazsınız. Ama ne var ki birtakım aklı evvel
çevreler hala bugün olmuş tarihimize kılıç kalkan tarihi ve Osmanlı’ya da “barbar” yaftası yapıştırmaktan geri durmamaktan
imtina etmiyorlar. Oysa biz biliyoruz ki; barbar kavramı Romalı olmayan
unsurlar için kullanılan bir yafta olduğuna bizatihi tarih şahittir. Zira Batı
Roma imparatorluğunu istila eden barbarlar kendi barbar usullerini Roma
hukukuna uyarlamışlardır. Hakeza ‘Emperyalizm’
kavramı da öyle olup zaman içerisinde Roma’yla özdeşleşmiş durumda. Şimdi gel de Kenan Doğulu’nun “Yakarım Roma’yı
da yakarım” şarkısı bu özdeşleşmenin ifadesi
olarak anlam kazanmasın. .
Peki, geçmiş
batıyı anladıkta bugünün dünyasında acaba barbarlıkta durum vaziyet nasıldır derseniz,
sanırım şöyle etrafımıza bakmak yeterli olacaktır. Malum yine eskisi gibi yakıp
yıkmalarından hiç ders almamışçasına bu kez barbarlıklarını değişik kılıflar
altında sürdürmekteler. Üstelik bu cürümü işlerken de tüm dünyanın gözünün içine
baka baka yapmaktalar. Öyle anlaşılıyor ki vahşi batı bu emperyal yağmacılık huyundan
vazgeçmeyecek gibi. Barbarlıktan çok büyük haz aldıkları o kadar besbelli ki
dünyayı parmaklarında oynatmakta mahirler de. İşte bu tür sinsi barbarsı uygulamalardan
rahatsızlık duyan Fransız düşünürü Reny Brague; “Bir an evvel Avrupa’nın Romalı tavrına dönüp kendi dışındaki
toplumlara kapılarını açması gerektiğini, ya da tüm kültürleri dışlamamasını” tavsiye etmiştir. Hatta tavsiye etmekle
kalmaz; “şayet Avrupa böyle giderse kendi içine kapanıp karanlık çağına dönecektir”
uyarısında bulunmayı da ihmal etmez. Keza Joseph Fontana’da buna
benzer şu ifadeleri dillendirir: “Şayet kendimizi duvarların gerisine
hapsetmekte ısrar edersek hem içerden hem de dışardan can vereceğiz,
yarattığımız uygarlıklar yok olacak ve bir yeni sayfa açılacaktır.”
İşte
Avrupa’da sağduyu sahip aydınların ifadelerinden de anlaşıldığı üzere Avrupa
geleceğini ötekiler eksenine göre ayarlamış gözüküyor. Oysa tarihte Avrupa’nın
kuruluş ve yükselişinde bugün öteki gördüğü İslam medeniyetinin katkı payı çok
büyüktür. Bu arada farklılıkları zenginlik gören Osmanlıyı ne çabuk unuttular
bunu anlamak mümkün değil. Bakın İtalyan
Tarihçi Cardini; gerek Sicilya’da gerekse Napoli’de İslam Medeniyetinin
köklerini takip ettiğinde Napoli şehri yöneticilerinin Bizanslıların ve
Longobardi Prenslerinin baskısından korunmak için Müslümanlardan yardım talep edip
ülkelerine çağırdıklarının kayıtlarını görüyor, böylece Endülüs İslam
Medeniyetinin Avrupa’nın şekillenmesinde rol oynadığı kanaatine varıyor. Cardini’ye
göre; Avrupalıların XVIII. yüzyıla kadar Müslümanlara bakışı önyargılı değildi,
ne var ki XIX. ve XX. yüzyıllarda Avrupalıya bihaller oluyor ve Müslümanlar
artık bundan böyle onların gözünde öteki toplumdur. Tabii İtalyan tarihçinin tespitleri bunlarla
sınırlı değil elbet dahası var, tespitlerine
ilaveten İslam’ın Avrupa’nın doğrudan doğruya kurucu unsuru olduğunu
söylemekten çekinmez de. Batılılar her ne kadar bu tespitlere kulak tıkayıp
inkâr etseler de gerçek şu ki, İslam’ı aradan çıkardıklarında hem Avrupa
tarihinin geçmişini koparmış oluyorlar hem de bugünlerini ve yarınlarını linç
etmiş oluyorlar. Böylece ortada içi boş bir kilise ve boş bir kuleli Avrupa
görürsünüz. İşte bu gerçeklerden hareketle İslamsız Avrupa düşünülemez diyoruz.
Nasıl böyle düşünmeyelim ki, şöyle VII.
ve VIII. Yüzyıllara bir bakın Hıristiyan Roma imparatorluğunun büyük bir kısmını
fethettiğimizde kendi medeniyetimizi inşa ettiğimiz gibi kilise’lerini havra’larını
da inşa etmişiz. .
Evet,
Avrupa bu ya, İslamsız Avrupa düşünülemez desekte geldiği noktada hala bağrında
taşıdığı Müslüman topluluklarıyla barışık değil. Belli ki bir takım ön yargılı
yaklaşımlardın sıyrılamayacaklar. Olsun yinede biz bize yakışanı yapıp yeniden Avrupa’nın
İslam’la yüzleşmesini sağlamak olmalıdır. Ah bunu bir yapabilirsek, bak o zaman
Batı ve Doğunun adeta beynin iki yarım küresi gibi bir bütünlük teşkil ettiğini
onlarda farkına varacaklardır. Nitekim şöyle geriye dönüp bakıldığında batı ve
doğu birbirlerine ekonomik, kültür ve sosyal bakımdan birbirlerine hem vererek
hem de alarak eksikliklerini gidermişlerdir. İşte bu nedenle Bediüzzaman Said Nursi
Hz.leri; “Avrupa Osmanlı’ya, Osmanlı da Avrupa’ya gebe” demekten kendini
almaz da. Öyle ya, batıda teknoloji varsa doğuda da ruh ve insaniyet vardır. Dolayısıyla
ne ruhsuz madde ne de maddesiz ruh tek başına işe yaramayacaktır, mutlak her ikisi bir arada olmalı ki “Hiç
ölmeyecekmiş dünyaya yarı ölecekmiş ahrete”
denen haleti ruhiye iklimi oluşabilsin. Ne var ki şimdiye kadar bu iklim daha henüz oluşmuş değil. Hem nasıl oluşsun ki, Dün Roma’sı nasıl ki
kendini efendi görüp diğerlerine köle gözüyle baktıysa, bugün de ABD ve Avrupa aynı
refleksle kendi dışında ki toplumlara öteki gözüyle bakmakta. Yine dün nasıl ki
Roma efendilik taslayıp toplumları istismar ettiyse, bugünün ABD’si ve batısı da
aynı yaklaşım çerçevesinde yeni istismar alanları oluşturup kültür emperyalizmle
toplumları kuşatmaktadır. Artık dünün efendileri günümüzde yerli kültürleri
esir alarak sürdürmek davasındalar. Hele ki bugünün kitle iletişim araçları sınır
tanımıyor ya, değme keyiflerine kültür ihracı noktasında işleri çok daha hızlı
bir şekilde hal yoluna koyabiliyorlar. Böylece Üçüncü dünya gözüyle baktıkları ülkeler
yoğun kültür ihracı karışsında kendi yerli kültürlerini koruyamaz hale
gelebiliyor. Tabii hal vaziyet böyle olunca ister istemez Amerika hayranlığı ya
da Avrupalı gibi yaşamak meziyet telakki edilebiliyor. Her şeye rağmen yinede
kendi yerli kültürümüzü koruyup geliştirmek mecburiyetimiz var. Aksi halde
kitle iletişim araçları marifetiyle gece gündüz kesintisiz kültür ihracı hız
kesmeyecektir. Zaten Amerikan Hollywood filmleri hor gördükleri dünyayı esir
almak için vardır. Habire dünya toplumlarını sinema sektörü yoluyla kültür
ihraç edip esir almak amacındalar. Onlar
bu amaçla kültür ihraç ede dursun bize de bu oyunu bozmak düşmeli. Ama
nasıl, bizde ‘Yedi Güzel Adam’, ‘Sevda
Kuşun kanadında’, ‘Diriliş Ertuğrul’, ‘Payitaht Abdulhamid’, ‘Mehmetçik Kut’ül
Amare’ gibi film dizilerimizle dirilişe geçip var olacağız. Aksi halde kimlik krizi meselesiyle karşı
karşıya kalırız.
Avrupa öteden beri Osmanlı’nın tam
aksi bir yol izleyerek kendi dışındaki toplumları kültür potası içinde eriterek
modernlik taslamakta. Dahası kendi dışındaki kültürlere habire müzelik olarak
bakmayı marifet sanmakta. Derken içimize sirayet eden bu kültür asimilasyonuyla
hayatımızı karartmaktalar. Nitekim her geçen gün kimlik krizinin ortaya koyduğu
bir takım sancıları derinden hissediyoruz da. Bu kültür tahribatı nereye kadar
devam eder bilinmez ama şu bir gerçek yerel kültürüne kıymet vermeyen toplumlar
eski dinamizmini yitirip eninde sonunda emperyalist ülkelerin hegemonyası
altına gireceği muhakkak. Bakın Beyaz adam aç kurt misali hiç boş durmuyor
habire etrafı kokluyor, teknolojik üstünlüğünü kullanıp kendi dışındaki
toplumlar üzerinde sürekli kuşatma alanları oluşturmakta. Şimdi ne yani buna
seyircimi kalalım, seyirci kalırsak dün barbarlıklarıyla insanlığa kıydıkları
gibi bugünde kültür ırkçılıklarıyla hükümranlıklarını sürdüreceklerdir. Madem
öyle, bize düşen yerellikten evrenselliğe
giden yolda bir yandan yerli kültürlerimizi korurken diğer yandan da Fırat
Kalkan Harekâtı, Irak Harekâtı ve Zeytin Dalı Harekâtımızla zinde güçlere dünya
beşten büyüktür deyip Osmanlının torunları olduğumuz yeniden hatırlatmalıyız.
.Buna mecburuz da, çünkü tarihi
misyonumuz bunu gerektiriyor. Aksi halde
dün nasıl ki bir zamanlar imparatorluğumuz
şemsiyemiz altında beraberce yaşadığımız toplumlar, dünya çapında etnik milliyetçilik
rüzgârlarının esmesiyle birlikte tek tek kopup kanayan yara hale getirdiyseler,
Allah korusun son bağımsız kalemiz
Türkiye’mizi de hem kültür kuşatmasıyla hem de FETÖ, DEAŞ,
PKK, PYD, YDP, DHKPC gibi terör maşaları yoluyla içten çökertebilirler
de. Şemsiyemiz altında yaşayan
topluluklar bağımsız devlet oldular da ne oldu, şu an her biri bölük pörçük
halde kaynayan kazan durumdalar. Acı ama gerçek, maalesef yıllar boyu bağrımızda taşıdığımız
topluluklar bilhassa XIX. ve XX. asırlarda Osmanlıyı yıkmaya çalışan güçlerle
işbirliği içine girerek tam zayıf düştüğümüz dönemde can evimizden
vurmuşlardır. Düşünsenize yükseliş dönemimizde beraberce hareket ettiğimiz
unsurlar, bir bakıyorsun düşüşe geçişle birlikte ayaklanır hale gelebilen
topluluk olabiliyor. İşte bu durum halk dilinde “Attır teper, cinstir çeker
cinsine” tarzında anlamlandırılır da.
Bilhassa Fransız
ihtilali sonrası gelişen menfi milliyetçilik rüzgârları sadece bağrımızda
yaşayan toplulukları koparmadı, bizde de büyük bir yara açıp biryandan etnik Türkçülük
cereyanının filizlenmesine zemin hazırlarken, diğer yandan da içimizde
beslediğimiz Hıristiyan unsurların ayaklanmasına yol açmıştır. Böylece vahdet
şuuru yerle bir edilmiştir. Hatta pek çok katliamlara da girişmişlerdir.
Şüphesiz bir
düşüp kalkmayan Yüce Allah’tır, insan sadece beşer olması hasebiyle düşer
kalkar da, keza devletler de öyledir. Nitekim devletler düşüş sürecinde dengeyi kaybettikleri
gibi birliği ve dirliği sağlamakta da acziyet gösterebiliyor. Zira Osmanlı ihtişamındaki dengeyi ancak Kesretten vahdete’ (çokluk içinde birlik stratejisi) bir yol
takip ederek sağlayabiliyordu. Vakta ki dengesini yitirip etrafında curcuna
hâkim olunca ister istemez XIX. yüzyılla birlikte çöküşe geçmiştir.
İşte Batının
içimize attığı Truva ırkçılık tohumu bu kez işe yaradığı besbelli ki, nihayet bağrımızda
taşıdığımız toplumlar bir bir ayrılıp Osmanlının sonunu beraberinde getirmiştir.
Hele birde tüm bu olup bitenlere şu hazin yıpratıcı Balkan savaşları da
eklenince artık yaşamak adeta işkence halini alır da. Neyse ki, o çöküş
sürecinde topyekûn yaşlı genç, çoluk
çocuk demeden verdiğimiz o müthiş Kuvay-ı Milliye harekâtı sayesinde çiçeği
burnunda yeni bir devlet kurarak Türkün yenilmezliğini birkere daha tüm dünyaya
göstermiş olduk. Şunu iyi bilsinler ki biz bir ölürüz bin diriliriz, İcabında
dirilmekle kalmayız, Fırat Kalkanımızla,
Zeytin damızla Nizam-ı alem oluruz da.
Hâsılı; Her
dem canlar yeniden doğar.
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder