8 Eylül 2016 Perşembe

CANLI BOMBA TEDHİŞÇİLİĞİ



                         CANLI BOMBA TEDHİŞÇİLİĞİ

                                   SELİM GÜRBÜZER
                                   

           Korkunç olan ölüm değil elbet, asıl korkunç olan sürekli etrafımızda dönüp dolaşan tedhiş çemberidir. Zira insan bikere ölür, ama sürekli tedhiş ortamında bulunduğunda her gün ölmek demektir. Bu yüzden tedhişçiler sayıca az olsalar da hepsi gözü dönmüş birer katil adaylarıdır.
          Malum, geçmişte birçok yöneticiler yaptıkları birçok resmi beyan ve hamasi nutuklarla tedhiş hareketlerinin önüne set çekmek yerine tedhişçileri daha da bir cesaretlendirmeye yetmişti. Neyse ki gelinen noktada terör hadiselerinden yeterli ders alınmış olsa gerek ki, eskisi kadar pek hamaset yapılmıyor, akıl daha ön planda tutuluyor. Nitekim 15 Temmuz 2016 gecesi paralel ihanet çetesinin darbe girişimi ayaklanmasına karşı Başkomutan Cumhurbaşkanımızın kararlı duruşuyla, MİT teşkilatımızın arı gibi çalışmasıyla,  hükümetimizin sağduyu dirayetiyle, meclisimizin sabaha kadar açık tutulmasıyla, polisimizin cansiperane mücadelesiyle ve medyamızın o gece iyi bir sınav vermesiyle birlikte tek yürek olması bunu doğruluyor. Tabii tüm bunların ötesinde Başkomutanımızın çağrısıyla meydanlara dökülen milletimizin fisebilillah karadan havadan gelen tüm bombalamalara karşı göğsünü siper etmesi  dillere destan elbet. İşte bu yüzden necip milletimizin eli ayağı öpülür de.
           Şöyle eski Mısır kitabelerine (yazıtlarına) bir bakıldığında, sanırsın ki elinde terazi tutan bir ölüm görevlisi sevap ve günah tartıyor. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değilmiş,  meğer o terazi etrafa korku salan bir simge aletmiş. Ama bu simgeyle nereye kadar hükümranlık sürdürülebilirdi ki. Ne zaman ki  Mısır’ın özüne işlemiş o korku kodlarına ilk sevgi tohumunu aşılayacak Hz. Yusuf (a.s)  doğa gelir, işte o zaman Yusuf yüzlülük Mısır’ın çehresini değiştirip sevgi ve merhamet iklimi olarak mührünü vuracaktır. Nasıl mührünü vurmasın ki Züleyha denilince korkularla beslenilmiş vehim iklimi,  Yusuf deyince de sevgiyle beslenmiş merhamet iklimi akla gelmekte. Her ne kadar Züleyha, korku refleksiyle Yusuf’u esir alacağını sanmış olsa da bikere kucağında yaşadığı toplumun kültür kodlarındaki o korku iklimi Yusuf yüz karşısında erirde. Böylece kazanan korku kültür kodu değil, kazanan sevgi ve merhamet kodu Yusuf Yüzlülük olur.
              Evet, tedhiş ve korkuyla bir yerlerin altını üstüne getirmek ya da yakıp yıkmak her an mümkün diyebiliriz.  Ama asla barbarlıkla bir medeniyet oluşumu gerçekleştirmek mümkün değildir. İyi ki de Yusuf'un o sevgi ve merhamet yüzü devreye girerde bu sayede Mısır’ın temelleri içten içe sarsan o korku sarmalı dağılıverir.  Sanki Yusuf (a.s)’ı zindana hapsettiler de ne oldu en nihayetinde Mısıra vezir oldu ya. İşte sevginin gücü bu, başka daha re diyebiliriz ki. Kaldı ki tarih nice sahte mabut ve sahte güçlerin yenilgisine şahittir. Bakın, ilk Hıristiyanlığın başlangıç evresinde tedhiş Hz. İsa’nın Havarilerinden değil, Roma imparatorluğundan gelmiştir.  Öyle ki,  ilk Hıristiyanları aslanın ağzına verecek kadar acımasız olmuşlardır.
          Peki, korku deyince sadece Mısır ve Roma’mı akla gelir? Hiç kuşkusuz buna Mekke müşrikleri de dâhildi. Zira tedhişçilik Müslümanlardan değil, müşriklerden gelmiştir. Çünkü müşrikler statükocuydu, Müslümanlarsa değişim öncüleriydi.  Ancak şu da var ki zaman içerisinde Müslüman topluluklar arasında da göçebelik ruhundan kaynaklanan tedhişçilik yaşanmıştır. Nitekim Haricilik bunun en tipik misalini teşkil eder.
          Peki ya Türkler? Hiç kuşkusuz bizim göçebe dönemi Türklükte ‘Baş kesip kan dökmek iyidir’ ifadesinde yer alan ‘alp’ kimliğimiz yerleşik döneme geçişte alperenliğe dönüşmeseydi pekâlâ böylesi bir Türklüğün Moğol serdarlarının etrafa saldığı tedhiş harekâtından pek farkı kalmazdı. Nitekim Osmanlı Devleti Selçukludan devr aldığı yerleşik medeniyeti Nizam-ı âleme dönüştüren öncü olduğundan idare ettiği coğrafyasında nizamı altüst edecek ciddi anlamda bir tedhiş hareketi vuku bulmadı. Nasıl vuku bulsun ki, ortada tam manasıyla nizam ve intizam vardı. Her ne kadar birtakım çevreler Osmanlı padişahlarına  ‘astığı astık kestiği kestik’  gözüyle baksalar da şu bir gerçek sultanlarda fanidir ilkesi herkesçe bilinen bir husustu, ebed müddet ülküsü ise Devleti Aliyye için kullanılan bir nişandı. Kaldı ki bizim sultanlarımız selamlama anında askerine “Padişahım senden büyük Allah vardır” temposu tutturan sultanlardır.  Elbette böyle bir anlayışla üç kıtaya hükmeden bir Nizam-ı âlem ülküsünü şiar edinen bir devletin doğmasından gayet tabii ne olabilirdi ki.  Bakmayın siz öyle Osmanlı’da cereyan eden bir takım Celali türü tedhiş hareketlerine. Bu tür hareketler bile devleti yok etmeye yönelik değildi. Sadece bir takım hadiselere karşı çevrenin merkeze karşı uyarı niteliğinde bir tepki hareketleriydi. Hadi diyelim Celali türü ayaklanmaları devlete yönelik bir başkaldırış olduğunu varsaysak bile Sipahi teşkilatımız ne güne duruyordu, bir kere bu teşkilat nizamın tesisi için var olup devlet-i ebed-müddet ülküsünün teminatıydı.  Bu da yetmez hemen hemen tüm fetih hareketlerin arka planında bize zafer kazandıran asıl itici güç sipahidir. Hatta Sipahilik askeri bir güç olmanın ötesinde üretime yönelikte bir teşkilattı.  Yani,  mülk sahibi olmayan  (mülkü çiftçiye ait)  ancak dirlik sahibi ve gelirin %10-12’sini alan üreticilerdi. Anlaşılan o ki,  Osmanlıda ordu bile üretici bir rol üstlenmiş, yani tüketici konumda değildi. Kelimenin tam anlamıyla Osmanlı’da sipahi hem dışa karşı cenk eden,  hem içe karşı nizam sağlayan, hem de üreticilik vasfı olan bir teşkilattır. Nitekim Mehmetçiğimizde tarihinden ilham alarak Afrin’de zeytin dalı olmuştur. Maalesef bunun tek bir istisnası Paralel İhanet Çetesi vardı ki milletin vergileriyle kurulan savunma sistemimizi kullanarak millete karşı kullanmıştır. Pensilvanya’dan talimat alarak Haşhaşiliğe ve Yeniçeriliğe soyunmuşlardır. Malum Yeniçeri’de başlangıçta ruh köküne sadık, sonrasında çığrından çıkmış nevi şahsına münhasır bir ocaktı. Her neyse şimdilik Yeniçeri hakkında ünü hizmetinden daha büyük ocak demekle yetinelim.  En iyisi mi biz,   yakın tarihimizde ne oldu ne bitti birazda yaşadığımız dönemi sorgulamaya çalışalım.
           Evet, hep beraber şahit olduğumuz yakın döneme baktığımızda manzara pekte iç açıcı görünmüyor. Değim yerindeyse yedi iklime hükmetmiş Osmanlı adaleti gitmiş, onun yerini haramilerin cirit attığı ve kirli hesapların sergilendiği bir ortam doğmuştur. İşte söz konusu kirli hesaplar çarşısının başını ise; 
          “—Mafya babaları ve baronlar,
            —Siyasi bezirgânlar,
            —Anarşistler ve Paralel İhanet Çetesi’’  çekmiştir.
        Malum; mafya babaları, paralel ihanet çetesi hukuk falan dinlemez,  kendi kurallarını yer altı faaliyetleriyle belirleyen gizemli tedhişçilerdir. Baronlarsa sermayelerinin çıkarı uğruna tedhişçileri kullanan simsarlardır. Siyasi bezirgânlarda söylemleriyle, kendilerini sahaya süren zinde güçlerin taşeronluğunu üstlenen aynı zamanda kendi kişisel egolarını tatmin için var olan güruhtur. Düşünsenize Kandilden talimat almadan iradesini ortaya koyamayan bir siyasetçi meclise gelse ne gelmese ne, bu yüzden bizim gözümüzde onların hiçbir değeri yoktur Anarşistler ise ismiyle müsemma, yani kaostan beslenip mevcut otoriteye karşı sürekli isyan içinde olan potansiyel tedhişçilerdir. Dolayısıyla varsa yoksa onlar için vurup yıkmak ya da kan dökmek esastır.
         Aslında bu üç aktörün gücü görünüşte bir güç görünsede özünde içi boş kofturlar.  Hepsi uluslararası aktörlerin piyonu şişirilmiş balonlardır. Yani tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi topluma geçişte yaşanan sancıları fırsata çevirmelerinden kaynaklanan bir şişirilmişliktir bu. Neyse ki bu şişirilmiş balonların ‘devlet-millet-asker-polis’ el ele gönül gönüle verdiğinde kazdıkları hendeklere gömüldüklerini, saklandıkları inlerinde tarumar olduklarını hele şükür görebildik. Hele bu kararlılık ve dayanışma devam ettiği sürece içi boş kofların hallaç pamuğu halde savrulacakları kaçınılmazdır. Artık ne de olsa İsrail yapımı heronlar yok, yazılımı bize ait Türk heronlarımız var. Nitekim bu sayede nokta vuruşlar yapabiliyoruz da. Hele şükür ASELSAN ve ROKETSAN bizim uzun menzilli hava ve savunma sistemimizin yüz akı kuruluşlar olup mühendisiyle, tüm teknik personeliyle gizli kahramanlarımızdır. Bilhassa yerli Göktürk-1 ve 2 uyduları, yerli insansız hava aracı ANKA, milli lazer silahı gemisi ve milli Altay tankı üreten yerli savunma sanayimiz kök söktürmekte ve bu nedenle uluslararası baronlarla birlikte yerli uzantıların daha şimdiden uykusu kaçmakta bile.
          Evet, şişirilmiş balonların sürekli gündemde kalmaları, tamamen konjonktürel kaynaklıdır. Baksanıza adamlar ortada gerilim varsa varlar, yoksa sırra kadem basıp kaçmaktalar. Madem durum vaziyette, o halde bize düşen yaşadığımız sosyolojik evreden bir diğer sosyolojik evreye geçişimizi hamasetten uzak akılcı politikalarla onları kovalayıp ‘durmak yok yola devam’ azmiyle ülkemizi 2023 Yeni Türkiye’sine sancısız taşımaktır. Zaten her geçiş evresini sancısız atlattığımızda biliniz ki tüm şişirilmiş balonların esamesi okunmaz da.  Mesele gayet açık ve net ortada duruyor,  bikere sanayileşmiş bilgi evresi tüm tedhişçi eğilimleri potasında eritip ortam daha da bir yumuşak hal alabiliyor. Tabii sadece sanayileşmiş bilgi evresiyle yetinmekte olmaz, her geçiş evresini kültürel donanımlarla da taçlandırmamız gerekir. Malumunuz sosyal ve kültürel dayanışmanın olmadığı evrelerde başıboşluk, huzursuzluk ve cinayetler diz boyudur. Sosyologlar bu durumu  ‘anomi’,  yani toplumsal çözülme diye tanımlar. Dolayısıyla toplumsal çözülme deyip geçmemek gerekir, bilakis üzerinde durulması gereken çağın en önemli hassas konusudur. Bilhassa bu meselede tedhiş hareketleri toplumdaki anomi halini fırsata çevirerekten ortalığı bir anda kan gölüne çevirebiliyorlar. 
         Şu bir gerçek tedhişçilik vahşi batının ithal ettiği maraz bir hastalıktır. Hadi vahşi batıyı anladıkta, peki ya şu içimizdeki yerli mankurt batıcı kafalara ne demeli. Baksanıza adamlarda hiçte utanma arlanma ve sıkılma denen bir ar damarı yoktur,  görünüşte seçkin gözüken, oysa özde batıya endekslenmiş mankurt beyinlerdir. Habire beynini batıya endekslemiş bir avuç sözde bu seçkinci güruh adeta efendilerine taş çıkartırcasına tedhiş karnavalının değirmenine su taşımaktalar. Öyle ki teröre karşı canla başla mücadele eden güvenlik kuvvetlerimizin hevesini kıracak bildirilere imza atmakta beis görmemekteler. Hayâsızca terör odaklarına yamanıp tedhişçileri yüreklendirmekteler. Yetmedi ülkemizin yararına her ne bir hamle, her ne bir inşa faaliyeti varsa şom ağızlarını açıp kirli kalemleriyle sabote etmeye çalışmaktalar.  Onlar için sabote etmek adeta bir kazanç kapısıdır. Derken bu aklı evvel guruh tedhişçilerin ekmeğine yağ sürerekten kol kola hareket edip gününü gün ederek gündem oluşturmakla meşguller. İşte televizyon ekranlarında Selahattin Demirtaş’a saz çaldırmaları bunun tipik misali. Tedhişçinin de canına minnet, tamda istediği buydu zaten. Güya böyle bir konjonktürde kendilerince şanına şan katacaklarını sanmaktalar.  
           Peki, madem saz çaldırıyorlar, hem madem kol kola girip sözde provokatif adalet yürüyüşüne çıkıyorlar bu durumda bizler ne yapmalı?  Hiç kuşkusuz balkondan seyretmek bize yaraşmaz, madem kurt puslu havalardan fayda sağlamakta,  bize düşen gemi iyice azıya almadan sanayileşmiş bilgi ve bilgi ötesi çağına sıçrayacağımız süreçte kültürel donanıma yönelik tedbirler almak olmalı. Mesela Diriliş, Payitaht Abdulhamid Han, Mehmetçik Kut’ül Amare gibi dizilerimiz tamda zinde işbirlikçilerin can evinden vuracak kültürel faaliyetler olarak göze çarpmakta. Bu faaliyetleri daha da hızlandırmamız gerekir ki milli uyanışımız daim olsun. 
           Besbelli ki, tedhişçilik her devirde gerilimden beslenebiliyor. Hakeza gergin ortamlar, iç ve dış baronlarında işine gelmekte,   çünkü biliyorlar ki insanlar sükûn ortamlarında daha çok düşünme fırsatı bulacağından kullanacakları tedhişçiler kolay kolay at oynatamayacaktır.  İşte kurt puslu havayı sever sözünden maksat budur. Fakat şu iyi bilinsin ki, 2023 Yeni Türkiye hedefi gerçekleştiğinde iç ve dış baronların dünyası kararacaktır,  buna inancımız tamdır.
        Her tedhişçinin ana hedefi devleti yutmaya yöneliktir. Oysa devlete başkaldırmakla bir yere varılamaz. Kaldı ki iç ve dış baronların sahneye koydukları kanlı pazar oyunu nereye kadar devam edebilir ki, mutlaka bir yerlerde tam manasıyla kapana kıstırılıp tökezleyeceklerdir.  Her şeyin bir sonu olduğu gibi kanlı pazar oyunlarında bir sonu var elbet. Ah bir akıl erdirseler de sürdürdükleri işin çıkmaz sokak olduğunu anlasalar, bak o zaman sırtlarında kambur yük olan bilinçaltı öfke selinden kurtulmuş olacaklardır. Gel gör ki,  sorgusuz sualsiz şartlanmışlık bir takım gerçekleri görmelerine perde olabiliyor. Öylesine gözleri kan bürümüş ki sevgiden hiç söz edemeyecek durumdalar. Onlar söz etmemeye dursunlar biz tam aksine Yunusça ‘Yaradılanı Sev Yaradandan Ötürü’ demekten asla taviz vermeyeceğiz. Ancak şu da var ki geçmişte sevgiyi ön plana alıp bu doğrultuda projeler yürürlüğe girseydi bu denli tedhişçiler etrafa korku salıp kanlı oyunlarını sahneye koyamayacaklardı. Maalesef geçmişte yürütülen yanlış strateji ve yanlış izlenen polisiye tedbirler çoğu kez tedhiş hareketlerinin başarılı olmasına yaramıştır. Malum güvenlik tedbirler kısa vadede işi yarayabiliyor, asıl işe yarar uzun vadeli çözüm olan sevgi iksirinde gizlidir. Kaldı ki otoriter rejimler bile bir yere kadar baskı kurabiliyor, yani yeri geldiğinde sırf silah zoruyla ayakta kalacak mecali kalmaz da,  bu yüzden asayişi ve güveni temin edecek başka politikalara ihtiyaç duyabiliyorlar. Madem baskıcı rejimler bile sıkıştıklarında başka politikalara ihtiyaç duyuyor, o halde bizim ihtiyaçtan daha da öte uzun vadeli projelerimiz olmalı.  Evet, bu iş   ‘Kahrolsun PKK  türü hamasi nutuklarla çözülmez. Bakın şayet hamasetle yol kat edilseydi tüm kuşlar papağanın etrafına toplanırdı. Şu bir gerçek geçmişte hamasi varı söylemlerle 'teröristlerin kökünü kazımak' ifadesi bile tek başına tedhişçileri yüreklendirmeye yetip yapacakları eylemlere güç katabiliyor da. Zaten fiili olarak değil de hamasetçe kök kazımak çözüm olsaydı terör belası kanayan yarayı daha da azdıran bir kezzap olmazdı. Artık şunu anlamakta fayda var: kalıcı çözüm milletimizin derin ferasetinde gizli. Zira feraset yüklü sevginin fethedemeyeceği kale yoktur. Ferasetin tılsım etkisi öyle büyüktür ki;  Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu “Müminin ferasetinden sakının” hadis-i şerifinde bu gerçeği çok daha iyi anlıyoruz. Hem madem feraset gerçeği Peygamber müjdesi, o halde ne duruyoruz, gün gönlümüze nakşedilmiş feraset kodlarımızı harekete geçirme günüdür, icabında bu da yetmez gün akılcı politikaları bir an evvel hayata geçirme günüdür. 
          Bakın, Osmanlı, ‘Sultan -Medrese-Sipahi’ üçlü teşkilatıyla anarşi ve tedhişçiliğe meydan vermeyip yedi iklimde huzur ve adaleti tesis etmiş bir Devlet-i Âliyyemizdi. Madem öyle, pekâlâ geldiğimiz noktada da Osmanlı stratejisine ve denge siyasetine benzer politikalar geliştirebiliriz. Tedhişçiliğe fırsat vermemek için, buna mecburuz da. Gerek bürokratik mekanizma, gerek tüm eğitim kurumları ve gerekse güvenlik birimleri birbirleriyle tam bir koordinasyon ve ahenk içerisinde çalışması şartta. Aksi takdirde ortalık tedhişçilerden geçilmez hal alabilir.  Bir kere felaket gelirim demez,  geldi mi ansızın gelir.  Dolayısıyla felaket kapımızı çalmadan devlet toplum dayanışmasıyla gece gündüz demeden her an uyanık olmak durumdayız. Çünkü Resul-i Ekrem  (s.a.v) “Hepiniz çobansınız, hepiniz sürüsünden mesuldür” buyurmakta. Her ahval ve şartta çobanlığın gereği güçlü bir eğitim sistemi, güçlü bir idari yapı ve güçlü bir güvenlik teşkilatı kurmak elzemdir, asla maddi ve manevi güvenlik şemsiyenin ihyası ihmale gelmez. Kurulan teşkilatlar her daim iri ve diri olmalı ki tedhiş hareketlerinin önüne geçilebilsin. Öyle kuru sıkı laflarla etrafa ‘Haydi! hurra..’ şeklinde hamasi  nutuklarla asla tedhişçilerin kökü kazınamaz.  
         Dedik ya,  Osmanlı’da devletin güvenlik ve asayişini temin etmekte birinci derecede sorumlu olan Sultanlık makamıdır. Tabii en üst birim olduğu için birinci derece makam diyoruz. Unutmamak gerekir ki yeri geldiğinde başlar baş olmayınca balık baştan kokabiliyor da. Allaha şükür ki ihtiyaç hâsıl olduğunda “önce cepheye ben sonra milletim” diyen Başkomutanımız Recep Tayyip Erdoğan gibi bir liderimiz var. Diğer ikinci derece sorumluluk medresenindir. Adı üzerinde medrese, yani bugünkü anlam da üniversite, zaten eğitim yuvası deyince akan sular durulması gerekir, bilhassa toplumsal huzura vereceği katkı sayesinde asayişin sağlanmasında ikinci derece konumda olması gayet tabiidir. Bir diğer güvenlik açısından öneme haiz üçüncü birimse hiç kuşkusuz sipahidir, yani bugünkü anlamda askeri teşkilatımızdır. Hani “Su uyur düşman uyumaz” denir ya, aynen öyle de nizamı sekteye uğratacak herhangi bir fiili durumda başlarına çökecek sipahi teşkilatı en ideal bir birim olarak çoktan siper alır da. İşte bu derecelendirmelerden anlaşılan o ki; ‘Ulul'emr, eğitim kurumu ve güvenlik birimi’  üçlüsünün kendi içinde uyumuyla birlikte her türden tedhiş hareketinin önüne geçmek mümkün. Yeter ki, bu üç sacayağı uyum içerisinde olsun, bak o zaman tedhişçiler cirit atabiliyor mu? Allah korusun otorite boşluğuna düştüğümüzde tedhişçilerin fırsat kollayıp intihar eylemlerine yöneldikleri artık bir sır değil, öyle ki her bir eylem hastası manyağın canlı birer bomba halde hem kendi canını hem de masum insanların canına kıydıkları manzaralar herkesin malumu. Besbelli ki kendi milli terazi denge ayarlarımız şaştığında günümüzde Mısır’ın o korku sembolü intihar ve cinnet tablosu terazi şeklinde karşımıza çıkabiliyor. 
          Bu güne kadar totaliter ideolojiler insanlığa hep kan,  gözyaşı ve korku salmışlardır. İdeolojilerinin yemişi kandır zaten,  ilimden bihaber olduklarından stratejilerini eylem üzerine kurgulamışlardır. Bu öyle bir kurgudur ki, örgütün kucağına düşen bir daha iflah olmaz, hele bir insan düşmeye görsün istesen de örgütten çıkamazsın, ağa düşen asla geri dönemez, o artık örgütün talimatlarını uygulamaya adamış canlı bir intihar manyağıdır. Bu yüzden ‘Devrim kanla yazılır’ sloganı sadece kendi dışındakilere değil,  örgütten firar edenler içinde ihanetin bedeli olarak kullanılan bir slogandır.
         Bolşevik ihtilaline baktığımızda o yıllarda ihtilal hasımlarını alt ettikten sonra,   bu kez kendi içinde aykırı fikir beyanında bulunanlara gözünü dikip evlatlarını bir bir yer de. Buna şaşmamak gerekir, totaliter ideolojilerin huyudur bu,  kendi içinde öz eleştiride bulunmak bile örgüte ihanet etmeye yeterli sebep teşkil edebiliyor. Gerek Lenin olsun, gerekse Stalin olsun fark etmez pek çok totaliter şeflerin tedhiş psikolojisiyle evlatlarını ihanetlikle suçlayıp kıydıklarını görürüz. Hani her şeyin bir bedeli var denilir ya,  aynen öyle de güya kendilerince ihanet gördükleri her ne varsa ona bir bedel ödetebiliyorlar. İşte Stalin’in Buharin’e ölümlerden ölüm seç dercesine kendince bedel ödetmesi bunun bariz misalidir.          
        Evet, “ihtilallar evlatlarını yer” sözü yerinde bir tespit. Hatta tespitten öte ihtilallerin cibilliyetinden kaynaklanan ortak mayadır.  Bu öyle mayadır ki her tür tedhiş örgütlenmesi evlatlarını bile intihar cinnetine sürükleyebiliyor, adeta artık son vazifeni yap dercesine kimi zaman Alamut kalesinden, kimi zaman Kandilden, kimi zaman okyanus ötesi Pensilvadan uzaktan kumandalı bir şekilde pim çekilebiliyor.  Gerçekten bir insan aklını başkalarına teslim etmeye dursun torna tesviye görevi ifa edebiliyorlar. Tornadan geçebildiysen ne ala, geçemediysen ölümlerden ölüm beğen mantığı devreye girmede gecikmez de. Bakın, Stalin kendisi için ihanet gördüğü her ne varsa bedelini kurşuna dizdirmekle ödettireceği Buharin’i son yolculuğuna uğurlarken şöyle der: “Bütün suçlarını itiraf etmeni istiyorum. Hala partiye katkıda bulunmak istiyorsan partiye muhalefet etmenin akıbetini kendi hayatınla gösterirsin.’’ Hakeza PKK tedhiş örgütünün gerçekleştirdiği intihar eylemlerin birinde örgütten çıkmak isteyen bombacı kızın sevgilisine yazdığı mektupta geçen şu ifadelerde manidardır: “Yapamayacağımı anladım… PKK’yı bırakıyorum, sana tavsiyem, sende PKK’yı bırak ve buralarda arama beni.”  Aslında her iki itirafta dikkat çeken husus örgütün işine yarayacak ifadelerin söylenilmiş ya da söylenilmeye zorlanılmış olmasıdır.  Böylece bu tür itiraflarla tedhiş hareketi kuvvet kazanır da.
        Tedhişçinin insafı sadece kendi çıkarı ve örgüt fedailiğidir, vicdan hak getire,  Aman dileyene aman verilmez de.  Hele yukarıda anekdot olarak verdiğimiz itiraflar bir yana kendi örgüt elemanının ölümü üzerinden bile örgüte güç kazandırılma hesabı yapmak esastır. Her ne kadar örgüt bu durumu dava uğruna yapılan bir eylem olarak nitelese de, gerçekte bunda iç hesaplaşma veya ihanetin bedelini canıyla ödettirme temel amaçtır. Yani örgüte güç kazandırma amacı güdülür.    
       Velhasıl; Hasan Sabbah’ın Alamut kalesinde efsunladığı gençleri yalancı cennet vaadiyle oluşturduğu ölüm timi intihar hareketlerinden günümüze kadar uzanan paralel tedhiş zinciri, şimdilerde canlı bomba eylemlerine ve sibernetik kumpas intiharlarına dönüşmüş durumda. Ne var ki,  şu an bu zavallı sapkın beyinler için Allah ıslah etsin demekten başka elimizden bir şey gelmez de.
       Vesselam.

7 Eylül 2016 Çarşamba

TERÖRİZM

TERÖRİZM
SELİM GÜRBÜZER
    
          Terör kavramı Latince korkutmak manasına ‘terrere’den türemiştir. Dahası tedhiş, korkutma ve yıldırma anlamlarını içeren bir kavramdır. Bu yüzden terör kavramını sosyolojik yönden sosyal cinnet olarak da tanımlayabiliriz.
         Her ne kadar Karl Marks terörü devrimin önünde engel bir olgu olarak görse de, yine her ne kadar Lenin ve Che Guevara terörün polisiye kuvvetleri tahrik ettiği noktasında hem fikir olsa da, aslında kazın ayağı hiçte öyle değil elbet.  Bu tür cin fikirlerin altında yatan asıl gerçek şu ki; işin ucu kendilerine dokunduğunda tam tersi bir tavır takınıp kendi dışındakilere terörü müstahak görmeleridir.  Kaldı ki koministler terör konusunda samimi değillerdir, şayet samimi olsalardı  'devrim kanla yazılır' sloganına sarılmazlardı.   Peki ya Trostky? Malum o da terörün devrim için vazgeçilmez bir unsur olarak değerlendirir. Carlos Marighella’de Leon Trotsky’e (Troçki’ye)  eşlik edip terörün devrimin gerçekleşmesine yönelik bir vasıta olarak telakki eder, ama yine de bir şerh düşmeyi ihmal etmez, terörün şehir gerilla savaşıyla eş tutulmaması gerektiğini vurgular.  Bu arada Regis Debray ise diğerlerinden farklı bir bakış ortaya koyup terörü bir tür savaş şeklinde tanımlar.
         Evet, kim ne şekilde tanım yaparsa yapsın,   terör eylemlerin arka planında insanlıktan nasibini almamış devrimci teorisyenlerin mankurtlaşmaya aday gençler üzerinde etki yaptığı gerçeğini değiştiremeyecektir.   
        Terör hareketleri iktidarları ve hükümetleri tek başına devirici güç olmaya yetmese de sarsacağı besbelli. Gerektiğinde şiddet hareketleri ülkeden ülkeye biçim değiştirebiliyor,  bir bakıyorsun Latin Amerika'da başka, İrlanda'da (IRA) başka, Türkiye’de bir başka yüzle karşımıza çıkabiliyor.  Türkiye şartlarında düşündüğümüzde ise PKK’nın giriştiği eylemlerde ilk önceleri baskın tarzında yaptığı eylemler,   akabinde gerilla savaşı tarzına dönüştüğü, daha sonrasında ise büyük şehirlere kadar uzanıp canlı bomba tarzında eylemler gerçekleştirdiklerine şahit olmaktayız. Anlaşılan PKK sadece Güneydoğuda nizami ordu ve polisiye kuvvetler karşısında gerilla mücadelesi vermekle yetinmiyor metropol şehirlere daldığı da görüldü. İster adına gayrinizamî dağ gerilla mücadelesi eylem densin, ister canlı bomba eylem densin sonuçta tek değişen şey metot farklılığıdır,  değişmeyense uluslararası istihbarat ağlarının taşeronluğuna soyunaraktan terör odaklarının her devirde varlığını sürdürüyor olmasıdır. Nitekim sosyal politik alt tabanın kaygan zeminde seyretmesi bu tür odaklara cesaret verip hem gerilla türü terörist olmayı,  hem de rahatlıkla canlı kalkan türü olacak bir yapılanmayı beraberinde getirebiliyor.  
         12 Eylül öncesi komünist fraksiyonlar o günkü Türkiye şartlarında devrim yapmaya müsait bir atmosferin var olduğunu düşünmüş olsalar gerek ki, o şartlarda silahlı mücadele için omuz omuza beraber olmuşlardır. Derken bu düşünceler eşliğinde 'devrim kanla yazılır' histerisiyle Türkiye’yi kana bulamışlardır. Hatta o yıllar için gerilla savaş taktiklerinin illegal boyutta icra edildiği devirler dersek yeridir.  Zira o yıllarda solcu gençler Marks, Lenin, Mao, Che Guevara’nın kitaplarını okuyaraktan silahlı devrim stratejisi belirliyorlardı. Öyle ki o yıllarda Marksist öğretiler solcu gençliğin adeta vazgeçilmez amentüsüydü.  Derken bu amentü uğruna gençler bir dolduruşla Sovyet Rusya’nın beşinci kol faaliyetlerinin köleleri oluyorlardı. Beyinleri yıkanmış bu tip gençlerden başka bir şey beklenemezdi zaten. Aslında bu durum sosyalizmi bilmeden sosyalizme moda varı kapılmanın bir sonucudur. Bir başka ifadeyle moda sosyalizm solcu gençlik üzerinde kendi kendini avutmaya yönelik oyuncaktı.  Ancak ne yazık ki bu oyunda hep piyon olarak rol aldılar.
          Şu bir gerçek, Türkiye’de vuku bulan şiddet hareketlerine sadece solcu-sağcı, Türk-Kürt, alevi-sünni ekseninden baktığımızda sağlıklı sonuca varamayız. Zira bu suni ikilemlerin arkasında sosyo-psikolojik kültürel kaynaklı yozlaşma ve sosyal değişim süreçle ilişkili ayırımlar yatmaktadır. Asıl dikkatimizi yoğunlaştırmamız gereken husus ülkemizin tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna geçişte yaşanılan sancı meseledir.  İşte en can alıcı geçiş sancısı noktaya odaklanmamız gerekirken, maalesef dikkatlerimizi sağ-sol ikilemi gibi suni ayrımlarla oyalanarak asıl meseleyi gözden kaçırmış oluyoruz. Bugün olmuş halen geleneksel yapı ile modernleşme yapı arasında geçiş sancısı yaşadığımızı bir türlü fark edemedik. Zaten fark edebilseydik yaşanan bunca sancıların arka planında tarımdan sanayileşmeye, sanayiden bilgi toplumuna geçişteki kaygan zemin üzerinde patanaj yapmaktan kaynaklı bir şiddet sarmalıyla karşı karşıya kaldığımızı görmüş olacaktık. Düşünsenize gençler geleneksel toplum yapı içerisinde modernleşmeye geçişte daha doğru dürüst kendilerine kimlik edinemeden savruk bireyler halde sersem hayatı yaşamaktalar. Nasıl sersem labirent içerisinde telef olmasınlar ki, her geçiş evresinde köklerinden kopmuş halde yol alınırsa olacağı buydu, gençlerden başka daha ne bekleyebilirdik ki.  İşte görüyorsunuz değerlerin alt üst olmasıyla birlikte kimlik krizinin doğurduğu bir takım sancılar terör odaklarının işine yarayıp tabanlarını güçlendirebiliyorlar. Anlaşılan o ki ideolojiler önce zihinleri esir alıyor, sonrada ideolojiyle efsunlanan dimağlar kendini intihar timi fedaisi görüp etrafa korku salmaktalar.  Kelimenin tam anlamıyla beyinleri yıkanıp efsunlanmış her bir genç Hasan Sabbah’ı fedailerini aratmayacak eylem manyağı hale gelip Türkiye’nin geleceğini karartıp gölge düşürme peşinde enerjisini harcamaktalar. 
         Unutmamak gerekir ki toplumun her geçiş sürecinde geçirdiği bir takım kırılmalar kültür ve sosyal değişimin bir sonucu olarak ortaya çıkmakta.  Üstelik her yaşanan sosyal değişim ve hareketlilik terörizmin değirmenine su taşımaya yönelik propaganda malzemesi olabiliyor da. İşte bu nedenle her geçiş dönemini az zayiatla sancısız geçirmeye mecburuz.  Hiç kuşkusuz bunun içinde ilk evvela sosyo-ekonomik tedbirlere ağırlık vermek gerekir.  Aksi takdirde terör belası yakamızdan düşmeyip ortalığı kan gölüne çevirmeye devam edecektir. Hele sosyal yapıda yaşanan bir takım arazlar kuşaklar arası uçuruma yol açtığında karşımıza yitik nesil olarak ta çıkmakta.  Her ne kadar yitik nesil ya da kayıp kuşak kök itibariyle bu necip milletin evlatları olsada ruhen mankurtlaşmış kayıp nesil olabiliyor. Evet, köklerden bihaber neslin geleceği de söz konusu olmaz, bırakın geleceği şuan ki sosyal hayatı zehir zemberek hale getirmekte pekte mahir pozisyon alabiliyorlar. İşte bu noktada ne yapabiliriz sorusu gündeme gelir ki,  yapılacak şey belli, bir kere her şeyden önce işe kültürel politikalara ağırlık vermekle yola koyulup kültürel zenginliklerimizi ve kültürel kimlikleri birbirinin karşıtı olarak değil birbirini zenginleştirecek çimento hale getirmek gerekir. İkinci adım olarakta şiddete karşı şiddetle değil, ekonomik kültürel ve sosyal politikaları hayata geçirmekle cevap vermek gerekir. Zaten şer odakları yıkmak için varlar,  bizler ise huzur ve imar etmek için varız. Madem tarihten bu güne herşey zıddı ile kaim olmuş, o halde herkes vazifesi gereği ne ise onu yapması gayet tabiidir. Bize düşen vazife 'su uyur düşman uyumaz' misali iri olmak, diri olmak, bir olmak için var olmaktır. Yeter ki derin uykuya dalmış olmayalım,  Allah korusun gaflet uykusuna dalarsak meydanı boş bulan haramiler şu güzelim cennet vatanımızı harabeye çevirmeleri an meselesi diyebiliriz. İşte bu yüzden şer odaklarının boşluk anımızı kollamalarına fırsat vermeden terör hususunda toplumu bilinçlendirip iri ve diri olmamız lazım gelir. İcabında bu da yetmez terörün hedefi nedir, metodu nedir, stratejisi nedir enine boyuna hakkında etraflıca malumat edinmemiz şart.  Hatta bundan daha öte sosyo-ekonomik dokumuzu iyi analiz edip, toplumun kültürel zenginliğini ortaya çıkaracak ve yaşatacak politikalar üretmek gerekir. İşte bu gerçeklerden hareketle terörün üstesinden gelmek adına bilge şahsiyetlere çok iş düşmektedir. Onların bir araya gelip sebep-netice çerçevesinde ortaya koyacakları çözüm paketleriyle meseleye neşter vurmak çok daha kolay olacaktır. Tabii sadece proje üretmekle de iş bitmez, bilge şahsiyetlerin halkın içerisine girip hem hal olmalı da. Hemhal olmalı ki halk-aydın ikiliği, devlet-toplum ikiliği ortadan kalkmış olsun. Kardeşlik projelerini hayata geçirmek için buna mecburuz da. Nitekim bilge kadroları Türkiye sathına konuşlandırmakla teröristlerin köşe başlarını tutmalarına imkân verilmemiş olur. Teröre karşı verilecek mücadelede sadece güvenlik birimlerinden beklemekte doğru olmaz, uzun vadede terörle mücadelede sonuç alınacak asıl iş sosyologlara,  psikologlara, öğretmenlere, imamlara, âlimlere düşmekte. Madem öyle her bir sosyal rehber uzmanı hem madden, hem manen donanımlı kılıp sosyolojik değişimlere hazırlıklı olacak şekilde yetiştirmek en elzem iş olmalı.
         Teröristler meydanı boş bulup doldurmalarına fırsat vermeksizin yalnızlaşmalarını sağlamalı ki, demoralize olsunlar. Malumunuz cumhuriyet, demokrasi gibi kavramlar sivil güçlerin ve sivil anlayışın yaşandığı ortamlarda ancak yeşerebiliyor.  O halde gün birlik olmak günüdür, gün kardeş olmak günüdür,  asla birbirimizin kuyusunu kazmak günü değildir,  aksi takdirde terörizmin ekmeğine yağ sürüp hendek ve tünel kazmalarına fırsat vermiş oluruz. Evet, sivil çözüm ve sivil reçeteler kardeş olmak için vardır, tartışmak için değil teröre hendek ve tünel kazdırmamak için vardır.    
         Gün, bu topraklarda her bir ferdin bir arada yaşamaları için müşterek noktalarda birleştirecek unsurlara işlerlik kazandırmak günüdür. Gün devlet millet dayanışmasıyla etnik kimlik ayrımı yapmadan ortak çimentomuz İslamiyet dairesinde kardeşçe yaşama projelerini hayata geçirme günüdür. Madem Müberra dinimiz tüm müminleri kardeş olmaya çağırıyor,  o halde bu çağrıya uyup tıpkı bir binanın tuğlaları gibi kenetlenmek için var olmalı.. Zaten Güneydoğu insanıyla batı insanını kaynaştıracak iksir İslam’ın kardeşlik mesajında ve ruhunda gizli. Allah’a şükürler olsun ki, ne Arab’ın Acem’e, ne de Acem’in Arab’a üstün olmadığı, üstünlüğün ancak ve ancak takvada olduğunu ilan eden bir dinimiz var.   Bu yüzden Müberra Dinimizi sadece batıl inançları değil aynı zamanda toplum yapılarını da değiştiren tek ilham kaynağı biliriz.
          Terör belasına karşı İslam'ın kardeşlik çimentosunun yanı sıra sosyal, ekonomik ve kültürel tedbirlerde çok önem arz eder. Terörizmin sosyal dokuyu tahrip ettiği bir vaka. Teröristin değişime ayak uyduramayaraktan direnip bir husumet duygusuyla etrafa korku salmasıyla birlikte sosyal yapıda önemli ölçüde derin yaralar açmakta.  Nasıl ki, dünyanın birçok ülkesinde yaşanan sosyal değişmeye paralel kimlik krizi ve militan akımlar nüksetmişse, aynen ülkemizde de tarımdan sanayileşme sürecine, sanayiden bilgi toplumuna geçiş süreci noktasında PKK’nın ortaya koyduğu direnişi söz konusudur. Dahası biryandan hendek kazma, bir yandan tesis yıkma, bir yandan da can almakla kendini ele vermektedir. Hele şehirleşme ve 2023 Yeni Türkiye hedeflerine yönelik kalkınma hamleleri arttıkça da bütün bu hamlelerin terör örgütlerinde karşılığı şiddetle sabote etme şeklinde yansımaktadır. İşte bu durumda yapılması gereken bir yandan terörle mücadelede kararlılığımızı sürdürürken diğer yandan da demokratik ve sivil projeleri hayata geçirmeyi ihmal etmemiz en akılcı yol olacaktır.
          Bakın, kırk yılı aşkındır PKK ile mücadele veriyoruz. Geldiğimiz noktada nice insanımızın katledilmesi hiçte hoş bir durum değildir. Unutmamak gerekir ki terörle mücadelede sadece polisiye ve askeri tedbirler bakımdan başarı oranı ancak %30’u bulurken,  ekonomik, sosyal, kültürel ve sivil tedbirler bakımdan başarı oranı %70 olmaktadır. O halde biz ikinci başarı oranına daha çok ağırlık vermemiz icab eder. Çünkü polisiye tedbirler ancak kısa vadede işe yaramakta, ama ekonomik, sosyal ve kültürel tedbirler öyle değil, tam aksine uzun vadede en etken kalıcı çözüm olmaktadır. Terör belasına karşı hamasi nutuk ve duygu seliyle hareket etmekle asla bir arpa boyu yol kat edemeyiz,  dedik ya illa ki ekonomik, sosyal demokratik ve sivil çözümlerle geleceğimizi sağlama almak şarttır. Zaten zamanında uzun vadeli çözümlere ağırlık verseydik bugün ne Abdullah Öcalan’dan, ne de Güneydoğu meselesinden söz edecektik. Kaldı ki tarihten bugüne teröre karşı sırf polisiye kuvvetlerle kim ne bulmuş ki bizde bulalım.  Uzun vadeye yayacak kalıcı çözümün adresi belli,  hiç kuşkusuz bu adres ekonomik, sosyal ve kültürel uygulamalardan başkası değildir. 
        Türkiye’de terörün ilk kıvılcım alması önce masum öğrenci istekleriyle başlamış, daha sonrasında ideolojik kangrene dönüşüp diğer sosyal kesimleri de içine alan kapan olmuştur. Hele ki Türkiyede şehirleşmenin ivme kazanmasıyla birlikte anti-şehir tutumlar gün yüzüne çıktığı gibi bilhassa GAP projesinin bölgeye katacağı kazanımları da göz önüne aldığımızda neden hendek kazdıklarını,  neden kamu binalarını ateşe verdiklerini, neden bunca imar faaliyetlerini sabote ettiklerini, neden Hakkâri Yüksekova’da hava alanının açılmasına direndiklerini şimdi  çok daha iyi anlıyoruz. Aslında bu tür direnmeler bedeviliğin hadariliğe karşı koyuşun çağımızda bir başka değişik versiyonundan başkası değildir. Evet, bir yerde şehirleşme kalkınma hamlesi varsa, biliniz ki çağımızın bedevileri ister istemez harekete geçecektir, bu kaçınılmazdır. İşte böyle bir ortamda PKK, PYD, YDP ve FETÖ şer örgütleri kök salmaya başlar da.
         Türkiye’nin Edirne'den Kars'a yaptığı yollarla, barajlarla, hidroelektrik santralleriyle, eğitimle başlattığı tüm maddi ve manevi kalkınma hamleleri kökü dışarıda bir takım terör odaklarını harekete geçirmeye yetmiştir. Hani her nimetin bir külfeti var denir ya,  aynen öyle de bir yerde kalkınma hamlesi başlamışsa bunun karşıtı sabote edici reflekslerin doğması gayet tabiidir. Baksanıza adamlar yakıp yıkmadıkları yer bırakmadıkları gibi birde bunların üstüne binlerce insanın kanın girip ardından gözü yaşlı anaları ağıtlarıyla baş başa bırakmaları da işin en hazin yanıdır.
        Terörizm dini eğilimlerden kaynaklanmayıp sosyolojik gruplaşmalardan güç kazanmaktadır. Bu gruplaşmalar meydan vermemek için sanayileşmenin yanı sıra eğitime de hız kazandırmak gerekir ki kabile ve aşiret yapıları kırılabilsin. Malum, sanayi toplumların en belirgin özelliği demokrasidir. Demokratik talepler karşılık buldukça terör odaklarının istismar ettiği alanlar daralıp şiddetin yerini farklı düşünen insanlarla özgürce birarada yaşanılacak alanlar yer alacaktır. Madem öyle, gelin çağımızda tanış olalım ve işi kolay kılalım ki farklılıklarımızla birlikte bir arada yaşayabilelim.
      Hele bir insan kendini terörün pençesine kaptırmaya dursun artık o bataktan çıkmak ne mümkün. İşte o çıkmaz bataklığa düşmemek için tüm zenginlikleri bağrında taşıyan milli kültür politikalarına ağırlık vermek olmazsa olmaz şartımız olmalıdır. Aksi halde zengin kültür kaynaklarımızdan bihaber genç kuşaklar akrebin kıskacında, yani terörizmin kıskıvrak kollarında kendini bulacaktır. Besbelli ki kültürsüzlük beraberinde anti şehir oluşumların türemeseni de yol açıp sonunda varacağı nokta terörizm durağı olmakta. Maalesef her türden terör odakları kendi içinde fanatik korkuları, kültürsüzlüğü ve kimlik krizini de bağrında taşımakta, bu yüzden gerektiğinde her biri canlı kalkan olmayı göze alabiliyor da.  Madem kültürümüzün temeli İslam'a dayanmakta, o halde bu engin hoşgörü kaynağımızdan çokça beslenmeli ve yeni nesillere İslam’ın kardeşlik ruhunu aşılayarak her türlü terörizme geçit vermemek gerekir. Böylece sevgi iklimi oluşturularak sosyo-ekonomik ve kültürel değişmeleri sağlamak an be an mümkün hale gelecektir.
        Bakın,  İslam Dinimiz nizamı öngörmüş, başkaldırma fetvalarına izin vermemiş, bilakis 'fitnenin (bugünkü anlamda anarşininkatilden beter' olduğunu beyan buyurarak Ümmetine birlik mesajı sunmuştur. Hatta Resulullah (s.a.v) Müslümanlara zulmeden Kureyş şeflerinin hiçbirini öldürtmeyerek adeta insanlığa hoşgörü dersi vermiştir. Niye derseniz, çünkü İslam’da terörizme geçit yoktur.  Kaldı ki müşrikler Peygamberimize mallarını emanet etmiş bile,  o da günü geldiğinde emaneti onlara teslim etmişte. İşte El Emin olmak budur, gerisi laf-ı güzaf elbet.
          Velhasıl; Geleceğimiz İslam’ın o engin hoşgörüsünü kavramaktan geçmekte.
           Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2087/terorizm.html

6 Eylül 2016 Salı

BALANS AYARI



            DÜNDEN BUGÜNE BALANS AYARI

            SELİM GÜRBÜZER

       2002 öncesi dış politika anlayışımız tıpkı Osmanlı’nın son dönemlerinde izlenilen dış politikanın devamı bir anlayıştır. Bilhassa Osmanlı hasta yatağına düştüğünde güç dengeleri arasında nasıl ayakta kalırım ya da kaygan zeminde nasıl düze çıkarım hesabıyla durum vaziyete göre konum alma bir siyaset izliyordu.  Keza Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları da İstiklal ve kurtuluş savaşının ortaya koyduğu o ağır ekonomik darboğaz cenderede nasıl yaralar sarılır,  nasıl toparlanılır, nasıl ayağa kalkılır mücadelesi içerisinde Rusya’ya yakın bir duruş bir dış politika sergilerken kurtuluş savaşı sonrasında ise yönünü tamamen batıya çevirecek politikalar devreye girecektir. İşte Osmanlının çöküş ve milli mücadele süreci içerisinde durum vaziyete göre konum alma siyasetinin günümüz içinde tercih edilen politikalar olduğu bir vaka. Öyle ki bunu dış güçlerin Türkiye’ye karşı izlediği politik yaklaşımlarında anlamak mümkün. Öyle ya bir bakıyorsun kimi zaman onların gözünde jeopolitik konum gereği imrenilip paylaşılamayan bir ülke, bir bakıyorsun stratejik konumu gereği kıskanılan ülkeyiz,  kimi zaman da dış politikada inisiyatif rol aldığımızda mercek altına alınması gereken bir ülke konumdayız. Tabii hal vaziyet böyle olunca bize karşı sıkça yürüttükleri değişken politikalar karşısında politik manevralar yapmamız kaçınılmaz hal almıştır. Sonuçta kim bize hangi gözle bakarsa baksın ve hangi yaklaşım tarzı yürütürse yürütsün şu bir gerçek ülkemiz üzerinde sürekli balans ayarı yapmaktan geri durmadıkları gerçeğini değiştiremeyecektir.                                                                                                                                                                           
       Bilindiği üzere   'balans ayarı' lafı ilk kez 28 Şubatın simge isimlerinden Çevik Bir’in ‘28 Şubatta balans ayarı yaptık’ ifadesiyle Türkiye gündemine damgasını vurmuştur.  Peki, gündemimize iç balans ayarı damga vururda dış balans ayarı damga vurmaz mı?  Hem de alasını vurur, öyle ki iç balans ayar mekanizmaları bile dış balans ayar merkezlerinin kontrolünde gerçekleşmekte. Sürüsüne bereket içimizde ki maşalar oldukça dış balans ayarlara maruz kalacağımız muhakkak.  Düşünebiliyor musunuz gelinen noktada hala süper güçler Haçlı ordularını aratmayacak derecede içerde kullandıkları maşalar vasıtasıyla balans ayarı çekmeye devam etmekteler. Her ne kadar genel itibariyle cephede göğüs göğse çarpışmak tedavülden kalkmış gözükse de bunun yerine ülkeleri terörle hizaya sokup balans ayarı yapmak pekâlâ mümkün.  Ne de olsa soğuk savaş dönemi sonlanmış durumda, adamlar tabiî ki boş durmayacaklar ve terör balansıyla hizaya getirme peşinde koşacaklardır. Dolayısıyla tüm olup bitenlere şaşmamak gerekir. İşte Türkiye bu gerçekler ışığında bilhassa soğuksavaşı sonrası dönemi uluslararası arenada Sovyet yayılmacılığına karşı güven içerisinde tutunabilmek için hem Balkan ve Bağdat ittifaklarının işbirliğinde aktif görev almış, hem de NATO’ya dâhil olmuştur. Tabi bu durumda Türkiye’nin batı hattına dâhil oluş politikalarından içten içe rahatsızlık duyan Rusya kendince bir balans yöntemi uygulayıp Ermeni örgütü Hınçaklar’a destek çıkmaktan geri durmayacaktır. Bu demektir ki ileri ki yıllarda ASALA başımıza musallat edilecek. Gerçekten de bir baktık ki önce Kıbrıs Barış Harekâtı,  sonrasında Türkiye’ye yönelik uygulanan Amerikan ambargosu ve en nihayetinde ASALA’nın konsoloslarımıza yönelik tertiplediği bir dizi suikast ve cinayetler vuku bulur.  Ne ilginçtir ki ASALA dünya çapında kanlı eylem yapmadığı konsolos bırakmazken Rusyayı bundan istisna tutmuştur. Çünkü Rusya tâ baştan Ermeni örgütü üzerinde kışkırtıcılığa soyunmuş bir ülkeydi,  tabii ki istisna tutulur.
        Peki, Rus cenahında hal vaziyet böyleyken ABD cenahında durum vaziyet nasıldı? Malum, 1979 İran devrimi ve Sovyetlerin Afganistan’ı işgali gibi hadiseler ABD’yi yeşil kuşak projesi kapsamında Ortadoğu’ya yönelik balans ayarı yapmaya sevketmiştir.  Hatta sözkonusu balans ayarlarından ülkemiz de kendi payına düşeni alır. Nasıl mı? İşte 12 Eylül 1980 darbesi bunun tipik örneğini teşkil eder. Bakınız,  12 Eylül 80 darbesiyle bir yandan Sovyetlerin beşinci kol görevi üstlenen sol örgütler ağır yara alırken diğer yandan ASALA önemli ölçüde işlevini yitirir hale gelir. Tabi görünürde Sovyet yayılmacılığı tehdidi ve ASALA’nın kanlı eylemlerinden kurtulduk bir durum ortaya çıksa da, kazın ayağı hiçte öyle olmayacaktır. Bikere herşeyden önce 12 Eylül sürecinde Ermeni terör örgütü bir 10 yıl daha varlığını devam ettirecektir,  sonrasında ise malum misyonunu Marksist-Leninist Kürtçü karakterde PKK örgütü devr alacaktır. Hiç kuşkusuz bu kez balans ayarı maşası olacak yeni binek taşı PKK (Kürdistan İşçi Partisi) olacaktır. Kaldı ki,  PKK’nın kuruluş temelleri 1973 yılına kadar dayanmakta.  Sonuçta adı ister ASALA, ister PKK olsun fark etmez,   her iki örgütte ruh ikizi rot balans maşalardır. Hatta PKK’yı eğiten de ASALA'dır.  Zaten yeterli eğitimi tamam denecek noktaya geldiğinde bir baktık uluslararası karanlık güçlerin koordinatörlüğünde PKK,  12 Eylülle su yüzüne çıkıp Türkiye’nin başına bela olacak yeni balans ayarı maşa işlevi rol üstlenecek bir örgüt olarak karşımıza çıkar.  Tabii karşımıza çıkan bu şer örgüt sadece Türkiye ile sınırlı kalmaz, PYD, YPG, YPJ, PJAK gibi diğer silahlı Kürt unsurlarla birlikte etrafımızda konuşlandırıacak alanla geniş tutulur. Etrafımızda ateş çemberi oluşturmaları da gerekir. Çünkü pek çok ülkeyi ancak 'böl parçala yönet ' taktiği ile birbirine düşürülüp balans ayarı çekebiliyorlar. Nitekim 1980-1988 İran-Irak arasında tarafların birbirini alt edemediği sekiz yıllık uzun süren savaş bunun bariz göstergesi. Malumunuz,  ABD o yıllarda İran’a karşı Saddam’a destek çıkmıştı. Destek çıktı da ne oldu? Savaşın sekizinci yılında Irak ordusu ile Kürt silahlı gruplar silahlı çatışmaya girip büyük çoğunluğu Kürtlerin katledildiği Halepçe katliamı vuku bulmuştur. Hadi bu elim katliamı görmezden gelip yuttuk diyelim, peki sekiz yıllık uzun süren İran-Irak savaşının ardından dünyada savaşlar bitti diyecek noktada iken bu kez Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan süreçte Körfez savaşının patlak vermesine ne demeli. Önce Saddam'a destek çık, sonrada düşman ilan et.  ABD için birzamanlar besleyip büyüttüğü Saddam bu noktadan sonra artık dost değil düşmandır. Belli ki bu yeni rol değişikliğinde ABD bir şeylerin peşinde, dünyada tek süper güç benim demeye getirmekte. Nitekim Körfez savaşı sonrası gelişmelerde Sovyetler darmadağın olup bağrında taşıdığı tüm cumhuriyetler bağımsızlıklarını ilan edecektir. Böylece ABD ‘Dünyanın tek jandarması benim' konuma oturmuş olur. Ve Baba Bush kariyerine kariyer katar da.  Ama Oğul Bush babası kadar pek şanslı olmayacaktır. Zira babasının elde ettiği kazanımları Irak’ın hem kuzey hem de güneyinde ayaklanmalar nüksettiğinde tıpkı Vietnam’da olduğu gibi Irak bataklığına saplanacaktır.  Böylece bu saplanmayla birlikte ABD’nin dünya genelinde itibar kaybına uğrayıp anti-Amerikan oluşumların yayılması baş gösterecektir.
      Peki ya Türkiye o dönemde Körfez savaşı sırasında nasıl pozisyon almıştı? Mesele gayet açık, bikere Cumhurbaşkanı Özal’ın alışık olduğumuz o bildik klasik politikalar yerine  'Bir koyup üç alacağız”  ifadesinde yerini bulan ezber bozan politikalarla tanışıverdik. İşte bu ve buna benzer ezber bozan çıkışların doğal mecrasında Peşmergeler Saddam’ın hışmından kaçıp Türkiye’ye sığınmışlardı. Tabii bu durumda beş yüz bini aşkın mültecinin sınırlarımıza dayanmasıyla birlikte İncirlik ve Pirinçlikte 1862 kişilik Amerikan-İngiliz-Fransız-Türk personelinden oluşan Çekiç Gücün topraklarımızda konuşlandırılmasını beraberinde getirir.   Böylece TBMM’nin verdiği kararlar doğrultusunda 1991'den 1996’ya kadar her defasında altı aylık uzatmalarla Çekiç Güç'ün varlığı devam ettirilir. İlginçtir bu süreçte Çekiç Gücün varlığı Saddam karşıtı Kuzey Irak’ta Kürtlere özerklik sağlamanın yolunu açar. Tabii onlara yol açılırda PKK boş durur mu, fırsattan istifade 1991 sonrası Saddam’ın Kuzey Irak üzerinde denetiminin kalkmasından doğan boşluktan yararlanmanın peşine düşüp kendince Güneydoğuda gayri nizami gerilla türü asimetrik bir savaşa hız verecektir. Bilhassa o dönemde PKK’nın birbiri ardınca gerçekleştirdiği gerilla tipi tedhiş hareketlerinin Amerikan’ın Saddam’ı devirdiği döneme denk düşmesi bunu teyit eden durumdur. Öyle ki bu durum Eşref Bitlis Paşa'nın dikkatinden kaçmaz, hatta Çekiç Gücün PKK’ya lojistik destek sağladığı hususunu üst düzeyde ilgili makamların dikkatine sunar da.  Ancak Bitlis Paşanın bu hassasiyeti bedeli ağır olan helikopter düşüşüyle karşılık bulacaktır. İlginçtir bugün olmuş hala bu olayın arkasında ki o ince esrar perdesini koruyor,  maalesef bu elim olay tüm çıplaklığıyla aydınlatılmış değil.
        Bilindiği üzere PKK daha öncesinden başlattığı gayri nizami gerilla türü asimetrik eylemler için Suriye’nin Beka vadisini üs olarak kullanırken daha sonrasında tarihler 20 Ekim 1998 tarihi gösterdiğinde Suriyenin PKK’ya desteğini kestiğini bildiren Adana mutabakatıyla birlikte bu üssü Kandil’e kaydıracaktır. Tabi bu noktadan sonra Şam’da büsbütün Amerika’nın kontrolüne girer. ABD’nin canına minnet,  nasıl olsa Suriye yelkenleri indirmiş durumda,  artık çok rahatlıkla Ortadoğu’ya yönelik tüm kontrol mekanizmalarını bu noktadan devreye sokabilirdi. Zira bunun ilk ayak seslerini 1 Mart tezkeresinde ilk işaretini verdiğinde tezkere TBMM’den geçmez de.  İşte TBMM’nin Kuzey Irak’a asker gönderme ve topraklarımızda yabancı asker bulundurmayı reddeden tarihi kararı ABD’yi fena halde incitmiş olsa gerek ki PKK’nın Kandil üzerinden gerçekleştirdiği eylemlere karşı hep sessiz kalıp el altından destekleyecek pozisyon alır. Yetmedi tezkere kararının akabinde misilleme olarak tıpkı Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası bize karşı yürütülen ekonomik ambargonun bir değişik yaptırımını hatırlatan askerimize çuval geçirme hadisesini yaşatır, böylece bir başka balans ayarı uygulamayı akla düşürür.  Neyse ki ABD Türkiye’nin artık terör belasına olan tahammül sınırının taşma noktasına geldiğini ve Kandil’e gözdağı ve haddini bildirme ihtimalini düşünerekten nihayet sırra kadem basan sessizliğine son verip PKK’ya karşı mücadele koordinatörü atamak zorunda kalır. İcabında gönül alma babında Türkiye-ABD ilişkilerinin sarsılmaması adına birtakım vaatlerde bulunurlar da. Ne ilginçtir ki, bu taahhütlerden sonra PKK bir süre tek taraflı ateşkes ilan edecektir.
          Evet, tüm yaşananlardan anlaşılan o ki, balans çekme politikalar dünden bugüne hız kesmeyen baş ağrımızdır. Öyle ki tarihten bugüne güç dengeleri arasında kıyasıya rekabet arasında gelgitlere oynayan ülkemiz sürekli terör tehdidi yoluyla hizaya sokulmak istenmiştir. Nitekim yukarıda da belirttiğimiz üzere balans ayarlarının ilkinde ABD ve Rusya arasında ki göreceli rekabet ortamında 70’li yıllarda Ermeni terör örgütünün sergilediği eylemlerle 30'u aşkın diplomatımız öldürülmek suretiyle ayağınızı denk alın mesajı verilmiştir. Sonrasında ise malum; Kıbrıs Barış Harekâtında Türkiye’nin zaferle çıkmasından rahatsızlık duyan ABD;  dışarıda ASALA içte ise sağ sol çatışmalara seyirci kalıp 12 Eylül darbesini başımıza musallat edecek yeni bir çıkmaz yolla buluşturdu bizi. Öyle ya 11 Eylül günü devam eden sağ sol çatışmaları 12 Eylül sabahı bir çırpıda bitirilebiliyormuş. Sanki 12 Eylül kamplaşmalara son veren sihirli değnekmişçesine takdim edilmiştir, ama aynı sihirli değnek ASALA söz konusu olduğunda bu tehdit için bir 10 yıl daha beklenilecektir. Bekledikte ne oldu,  bir baktık ASALA’nın boşalttığı boşluğu PKK doldurmuş. Al birini vur ötekini diyebileceğimiz adeta devir teslim işlemiyle PKK denen cinayet şebekesi ASALA’dan daha da tehlikeli boyutlarda, canlı bomba eylemleriyle ve hendek kazmalarla nice canlar yakarak adından söz ettirecek bir süreç yaşatırlar bize. Ancak bu süreç sadece PKK ile sınırlı kalmaz irtica paranoyası cadı avı bir süreçte yaşatılır. Bilindiği üzere 1990 yıllarda Özal’la birlikte ülkemiz içe kapanık Türkiye’den daha şeffaf dışa açık yeni bir Türkiye döneme adım atılır, fakat bu ilk adım laik-anti-laik, ilerici-irtica eksenli tartışmalarla engellenip bu süreç durdurulmaya çalışılmıştır.  Özal sonrası cadı avı irtica kovuşturmaları daha da hız kazanıp Türkiye 28 Şubat Postmodern darbenin eşiğine getirilir. Hiç kuşkusuz bu sözkonusu darbenin diğerlerinden farkı sivil mandalar üzerinden gerçekleştirilip Postmodern darbe nitelikte olmasıydı.  Hatta bu süreçte FETÖ elebaşçısı sinsi bir şekilde 28 Şubata destek vermişte. Şimdi daha iyi anlıyoruz ki, hükümeti devirmek için tıpkı 15 Temmuzda olduğu gibi el altından basbayağı manevra yapmış.
           Her neyse, tarihler 1997'i gösterdiğinde Postmodern darbe yapılır, yaptılar da ne oldu,   sanırsın ki ikide bir dillerine doladıkları rejim kazançlı çıktı, tam aksine bu süreçte küresel sermaye kazançlı çıktı. Belli ki 28 Şubatçılar fena halde tongaya düşüp mağlup olmuşlardır. Her şeyden önce Türkiye sathı yeniden “Onların bir hesabı varsa Allah'ın da hesapların üzerinde bir hesabı var” diyebileceğimiz Özal’la yakaladığı aydınlık günlerin yeniden tezahürüne şahit olduk. Öyle ki; 2008 yılında Anayasa Mahkemesinin açtığı kapatma davasında kıl payı kurtulan Ak Partinin her girdiği seçimle toplum nezdinde güç tazelemenin akabinde başlayan süreçte Ergenekon davalarının görülmesiyle birlikte hükümet karşıtı ulusal sol cephenin beli kırılmıştır. Dahası bu ulusal sol cephenin belinin kırılmasıyla birlikte 28 Şubat zihniyetinin devamı bir cephe olduğu anlaşılmıştır. Hiç kuşkusuz bu görülen davalarda kurunun yanında yaşta yanmıştır.  Malum o şartlarda şu meşhur paralel ihanet çetesinin büyük profesyonelce ürettikleri sahte delil ve algı operasyonlarıyla bir sürü insanında mağdur edilip davanın sulandırıldığı muhakkak. Öyle ya adamlar ürettikleri sahte delillerle 28 Şubat kalıntısı cepheyi Emniyetten, Yargıdan, Türk Silahlı Kuvvetlerinden ve devletin pek çok kurumundan el çektirip 'işte biz bin yıl devam edecek olan 28 Şubatı böyle sildik' algısıyla kendi paralel devlet oluşumunun temellerini atmışlardır.  Hele 17-25 Aralık ve 15 Temmuz Darbe girişimini gördükten sonra şimdi daha ayan beyan bir şekilde anladık ki meğer yağmurdan kurtulalım derken doluya tutulmuşuz. Yani 28 Şubat zihniyeti belasından kurtulalım derken eli kalem tutan, mülayim, abdestli niyazlı insanlardan zarar gelmez saikıyla Fetullahçı Terör Örgütü belasına yakalanmışız.  Sonuçta geldiğimz noktada ne 28 Şubat artığı Ergenekon, ne de FETÖ çetesi amaçlarına ulaşabilmiştir.  Her iki zihniyette Aziz Milletimizin her seçimde tek başına seçtiği Ak Parti ve Milletin adamı Tayyip Erdoğan'ı alaşağı etmek yönünde açık ya da sinsi oynadıkları oyunlarla değişik kılıklarla karşımıza çıkmışlardır. Değişik kılıklarla rol aldılar ne oldu,  “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” sözü can evlerinden vurdu ya, bu yetmez mi?
          İşte Türkiye'de üç aşağı beş yukarı olaylar bu mecrada seyrederken batı cenahında ise kapalı kapılar ardından alınan kararların kaçta kaçı gerçekleşti hesap denklemleri eşliğinde bir türlü sonlandırılmayan başka hesap denklem projelerin devreye girme yönünde çalışmalar yürütüldü. Yeri geldiğinde uçan kuştan bile haberdar olduklarını övünerek söyleyen bu büyük güçler,   terörist başı ilan ettikleri adamların inine girme söz konusu olduğunda hemen çark edip bu kez kontrol dışı denilen noktalar deyip işi yokuşa sürmekte maharetlerini sergilediler.  Öyle ya bir zamanlar Usame bin Ladin gibi günkü terörist başı liderlerden hep şikâyet eder pozisyonda görünerekten onları avlayım derken belirledikleri hedef noktalara sivil terörist ayırımı gözetmeksizin bomba yağdırmaya devam etmekten yüksünmemişlerdir. Dedik ya ne hikmetse kontrol dışı alan mazeretine sığındığı noktalar bir türlü ele geçirilip iş nihayetlendirilmez, böylece bir yığın meseleler ört bas edilip geçiştirilmiş olur.  Malum her seferinde o noktalar hedef gösterilip kendi iç kamuoyunun gazı alınır, derken hep bu süreç oyalamacı taktiklerle hal yoluna koyulduğu görüntüsü verilir, fakat ne hikmetse terörist ele başlar bir türlü ininden çıkarılmaz. Üstelik Usame bin Ladin ve adamlarının, ya da El Kaide’nin Veziristan bölgesinde yuvalandığından söz etmelerine rağmen bir bakıyorsun ancak köprünün altından çok sular aktıktan sonra terörist başı ilan ettikleri Usame Bin Ladin halledilecektir. Bu gecikme nedendir acaba diye sual edildiğinde bu bölgenin kontrolünün zor bir alan olduğu mazeretine sığınırlar. İyi hoşta adama demezler mi bu kontrol dışı noktalar nice çamlar devrildikten sonra mı kontrol altına alınacak? Keza onlara sorsak Türkiye’nin güneyinde ki Kandil dağları da kontrol altına alınamaz bir alan diyeceklerdir. Oysa yediden yetmişe herkes çok iyi bilir ki içimizdeki hainleri besleyerek aleyhimize olacak şekilde bal gibi kontrol altında tutmaktalar. İşte kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde tuttukları kontrol üsleri derin bir planın kılıfı olarak kullanırlar. Her ne kadar stratejik uzmanlar; asimetrik savaşların aktörleri gerilla, milis veya paramiliter güçler olduğunu ilan etseler de asıl bizim için asimetrik savaş tetikçilerin konuşulmasından ziyade Suriye, Irak ve Güneydoğu halkın bunca yıldır döktüğü gözyaşı,  çektiği sıkıntılar daha çok önem arz etmektedir. Tüm derdimiz davamız anaların gözyaşlarına son verilmesidir.
        Anlaşılan o ki terör hareketleri arka planda sürekli zinde güçler tarafından beslenmekte, beslenecekte.  Şüphesiz arka planda büyük bir rant kavgası var, niye beslenmesin ki. PKK çıkar ilişkilerine dayalı hesap denklemi içerisinde maşa olarak kullanıldığının farkında ya da değildir, çokta önemi yok, onlar bir kere ideolojisini Kürt ırkçılığı üzerine kurup dönüşü olmayan bir yola koyulmuşlardır. Dolayısıyla PKK’nın gayesi önce terör üzerinden adını duyurmak,  sonrasında siyasallaşıp meşruiyet edinmektir. Bakmayın siz öyle onların kültürel hak taleplerinden dem vurmalarına, siyasallaştıklarında varıp dayanacağı nokta bölünelim demek olacaktır.  Hatta işi daha da farklı boyuta taşıyıp gelecekleri nokta yeni bir devlet kurmak olacaktır. Hafızamızı şöyle bir yokladığımızda Iraklı Kürtler ilk önceleri bağımsızlıktan dem vurmuyorlardı,  ama Saddam sonrası bir baktık sınır komşumuz olmuş. Şimdi aynı şeyin PKK içinde geçerli olmayacağı ne malum, doğrusu kuşku duymamak elde değil.  Çünkü PKK kimlik taleplerden kültürel kimliğe, kültürel kimlikten siyasi kimliğe bir dizi propagandalarla halkı etkilemeye çalışıyım derken nihai hedef olarak gelinen noktada devlet olmak hesabıyla daha henüz silah bırakmış değillerdir. İşte ABD’nin sinsi hesap kitap peşinden koşan böylesi bir örgüt üzerinden bölgeyi zapturapt altına alma faaliyetlerine girmesi bir yana böyle yapmakla diğer ülkelere kötü örnek olmakta da. Nitekim böyle bir örnekten hareketle Rusya Çeçenler için, Çin de Doğu Türkistan için uygulamakta. Öyle de sinsi bir uygulama yöntemidir ki, ABD bir yandan terör karşıtı bir duruş sergiler gözükürken diğer yandan da el altından PKK’nın arkasını sıvazladığı gözlerden kaçmaz. Belli ki onların asıl dert davaları bağcıyı dövmek değil asıl dert davaları çıkarları doğrultusunda üzüm yemektir. Ne diyelim amaçlar vasıta,  vasıtalar amaç olunca teröre karşıtmış gibi görünmeleri gayet tabiidir. Madem ortada takiyeci kaçamak bir güreş var, bizim yapmamız gereken husus öncelikle PKK teröristlerini siyasi suçlar kapsamında değil adi suçlar kapsamında yargılamak olmalıdır. Çünkü teröristleri siyasi suçlar kapsamında yargıladığımızda onları cezalandırmış olmuyoruz, bilakis onur kazandırmış oluyoruz. Zaten adice davrananlara adi suçlardan mahkûm etmek yakışır bize. Aksi halde terörün maşası durumda olan bu teröristleri adam yerine koyup muhatap almış oluruz.
         Hiç kuşkusuz PKK meselesinin bu noktalara gelmeden önce bu örgütün devletimizin aleyhine koz olarak kullandığı propaganda malzemeleri zamanında tek tek ellerinden alabilseydik bu denli başımıza bela olamazlardı. Ama ne yazık ki bu yapılamadı, ya da yaptırılmadı. Belki de bilinçli olarak devletle millet arasında uçurumu açmak adına yasakcı bir metot tercih edildi. Bakın Almanya da Türkler dernek kuruyor; cami yapıyor, okullar açıyor, Türkçe yayın yapıyor, hemen Alman vatandaşının yararlandığı haklardan yararlanıyorlar. Ve hiç bir Alman vatandaşı çıkıp da ne oluyor demiyor. Bilakis yabancılara tanının haklar sayesinde hiç bir Alman bölünme korkusu yaşamamanın keyfini çıkarıyor.
         Peki, biz ne yapıyoruz? Yıllardır bir arada yaşadığımız farklı etnik kökene sahip insanların bir takım hak taleplerine duyarsız kalmakla ülke güvenliğini koruma altına alacağımızı sanmışız. Sanki böyle yapmakla huzurumuz sağlanmış mı oldu, tam aksine bilerek ya da bilmeyerek PKK’nın ekmeğine yağ sürüp taraftar kazanmasına yaradı. Bikere şu iyi bilinmelidir ki PKK’nın talepleriyle bölge halkının talepler aynı şeyler değildir.  Birinde tıpkı FETÖ terör örgütünde olduğu gibi Paralel Devlet olma ve yapılanma talebi vardır, diğerinde ise insanca bir arada yaşamak için demokratik hak talebi söz konusudur.  Öyle anlaşılıyor ki bu güne dek sapla samanı birbirine karıştırmış gözüküyoruz. O halde ne duruyoruz bir an evvel aklımızı başımıza toplayıp, bölge halkı ile PKK arasındaki ayırımı iyi analiz etmek lazım,  aksi halde her gördüğümüz Kürdü PKK sanma handikabından çıkamayız.  Kaldı ki PKK’nın Marksist ayağı çökmüş durumda, yerine bölücü etnik ayrımcı bir ayak oluşturulmuştur, dolayısıyla bu yeni bölücü etnik ayrımcı yapıyla mücadele ederken İslam’ın kardeşlik panzehirini devreye sokmakla bu örgüte indirilecek en büyük darbe olacaktır.  Bizi güçlü kılacak olan ayrılık, gayrilik, tefrika değil, bilakis İslam’ın ‘Müminler Kardeştir’ ölçüsüdür. Dolayısıyla hiç durduk yere dünden bugüne kardeşçe bir arada yaşadığımız Güneydoğu halkını potansiyel tehdit kapsamında görüp endişelenmeye gerek yoktur. Dedik ya aksi durumda içimizde ayrılık, gayrilik tohumları ekmeye çalışan PKK’nın kucağına itmiş oluruz. İlla da endişelenmemiz gerekir deniliyorsa, asıl endişe edilmesi gereken husus bilhassa Malazgirt’ten bugüne birlikte bir arada yaşadığımız farklı kimlikteki toplulukları öteki görüp ayırıma tabi tutan ırkçı anlayışa sahip olan zihniyet olmalıdır.
        Türkiye’de bir de gözlerden uzak tutulmaya çalışılan gerçek şu ki; küresel sermayenin yerli sermayeler üzerinden ülkeleri esir alma hamlelerinin su yüzüne çıkarılma endişesidir. Endişe etmeleri de gayet tabiidir,  sis perdeleri aralandıkça ucu kendilerine de dokunacak elbet.   Belli ki;  ne yaptığını çok iyi bilen ve elindeki kozları çok iyi kullanan küresel ölçekte baronlar ordusu var karşımızda. Soros bunların akıl hocasıdır zaten.  Olsun yinede her şeye rağmen bu derin küresel baronların oynadıkları oyununu işbirlikçi yerel baronlar üzerinden, yetmedi radikal gruplar ya da marjinal gruplar üzerinden oynadığının bilinmesi çok mühim hadisedir. Hele şükür eskisi kadar oynanan oyunlara kanmıyoruz, herhangi bir yerde bir olay patlak verse, hemen bunda bir bit kemiği var deyip küresel ölçekte derin güçlerin bir oyunu olduğunu fark edebiliyoruz. Hele şu 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi darbe girişiminden sonra bilincimiz daha da bir tavan yaptı diyebiliriz. Belli ki derin küresel güçler ellerinde tuttukları kırmızı, yeşil, turuncu farketmez her tür renkten kartı Türkiye aleyhine kullanmakta pekte mahirler. Baksana adamlar şimdilerde Türkiye’nin elini kolunu FETÖ kartıyla köşeye sıkıştırma çabası içerisindeler, kim bilir bizi yarın hangi balans kartla vurmayı deneyecekler. Onlar deneye dursun onların bir hesabı varsa Allah’ında beşeri hesapların üzerinde bir hesabı var gerçeğinden hareketle bilhassa son yarım yüzyılı aşkındır terörle yatıp terörle uyanmamız bizi daha da bir etten duvar olmamıza vesile oldu. Yeter ki rehavete kapılmasın, bak o zaman bu aziz milletin o çelik zırhlı iman göğsü her an her şartta onların tanklarına, tüfeklerine siper olmaya hazır olacaktır.  Öyle ya madem 15 Temmuz gecesinden bu eli ayağı öpülür milletin o müthiş direnişi ve şahadetiyle zinde güçlerin balans ayarlarını bozdu, o halde asıl tez elden âleme nizam verecek ayarı şimdi bizim yapmamız gerekir. Zaten asıl ayarı biz yapmaya kalkıştığımızda biliniz ki gelecekte Türkiye'ye yönelik tüm oyunları bozacağımız gibi,  insanlık huzura erişecekte, buna inancımız tamda.  
           Velhasıl;  15 Temmuz gecenin karanlığında şahadet şerbeti içen şehitlerin yüzü suyu hürmetine şimdi İlay-ı kelimetullah için Nizam-ı âlem ayarı yapma zamanıdır.

5 Eylül 2016 Pazartesi

PROVOKASYON

DÜNDEN BUGÜNE PROVOKASYONLAR

     SELİM GÜRBÜZER

 
   Provokasyon Fransızca bir kavram olup, dilimizde tahrik etmek ya da kışkırtma anlamında kullanılmaktadır. Fransızca komplo kavramı ise gizlice yürütülen plan anlamına gelir. Her neyse provokasyon ya da komplo sonuçta dünden bugüne baktığımızda bu topraklarda provokatif kaynaklı hadiselerin hiçte eksik olmadığı artık bir sır değil elbet.
                                  
                                               31 Mart vakası

       Bakın, birtakım aklı evveller tarihte yaşanan şu meşhur 31 Mart vakasını incelemeden hemen irtica harekâtı olarak kestirip atabiliyorlar. Oysa bu olayın perde arkasına baktığımızda,  bir grup insana öncelikle 'şeriat, şeriat' diye slogan attırıp sonrasında şeriatı berhava etmek gayesi güdüldüğü, en nihayette yine şeriatı kullanarak bu olayın müsebbibi padişahmış gibi gösterilip tahtından indirilme amacı güdüldüğü anlaşılıyor. Madem öyle, 31 Mart vakasının bir irtica hareketi olmadığını güçlendirecek gerekçelerimizi Abdulhamid’in uygulamalarına bakaraktan ve padişahın Meşrutiyeti ilanının akabinde Meclisi Mebusan'ı açıp ülke içindeki problemleri Allah’a ve halkın iradesine havale ederek izlediği politikayla açıklamaya çalışalım. Gerçektende fotoğraf karesine baktığımızda; ortada sözde hürriyet lafından başka bir çift söz bulamayan İttihat ve Terakki bezirgânlarının hakaretleri, siyasetin hızla orduya bulaşmışlığını görürüz. Bunun yanı sıra, Ulu Hakan Abdülhamit Han’ın emrindeki ordusunu derhal harekete geçirip kontrolü ele alacak kudrette olduğu halde kan akıtmamak adına ilahi kadere kendisini teslim etmişliğini görürüz. Bu olayda besbelli ki iki kişi maşa olarak kullanılmış; biri Beden eğitimcisi Selim Sırrı, diğeri Filozof Rıza Tevfik’tir. Gerçi Rıza Tevfik ilk günler İttihat ve Terakkiye olağan gücüyle destek verdiğini, sonradan pişmanlığını dile getirip tarihe not düşmüşte. Nitekim 31 Mart’ı tertipleyenlerin bizatihi İttihatçılar olduğunu ve Selim Sırrı ile beraber bu işi yürüttüklerini itiraf etme erdemliğini de göstermiştir. Hatta Rıza Tevfik itiraf etmekle kalmamış Abdülhamit Han’a karşı yaptıklarından pişmanlık duyaraktan ruhaniyetinden himmet dileyip şöyle bir şiir döktürmüştür:
                                    “Tarihler adını andığı zaman

                                    Sana hak verecek Ey Koca sultan

                                    Bizdik utanmadan iftira atan asrın siyasi Padişahına…”
           İşte bu mısralar her şeyi anlatmaya yeter artar da. İlginçtir bir de bu işin bir başka tuhaf yanı var ki, cumhuriyet döneminin ileriki yıllarında Necip Fazıl’ın bu şiiri yayınlamasından dolayı yirmi gün hapse mahkûm edilmiş olmasıdır.
           Şu bir gerçek Abdülhamit Han isteseydi İttihat ve Terakki’nin kurmuş olduğu bu komployu Hassa ordusunun tek bir tümenine vereceği talimatla üstesinden gelebilirdi,  ama o böyle yapmayıp sadece sarayda aile efradından birkaç akraba,  harem halkından iki üç kişiyle birlikte kaderiyle baş başa kalmayı tercih etmiştir. Böylece Harekât ordusuna gün doğup komplo saati işlemeye başlar da. Öyle ki;  İttihat ve Terakki Partisine karşı bir grup insan ayaklandırılarak sanki bu işi padişahın tertiplediği izlenimi verilecektir. Sonrası malum,  provoke edilmiş bir kısım insanlara 'şeriat isteriz' diye nara attırılıp parti mensuplarının saf dışı edilmesi sağlanacaktır. Gerçekten de sahneye konulan sinsi plan gereği 31 Mart cumartesi sabahı Selanik’ten yola çıkarılan İttihat ve Terakki yanlısı Harekât ordusu İstanbul’a geldiğinde ilk iş olarak havaya kurşun sıkıp güya olayları bastırır görünümü vermek olmuştur. Böylece bu görünümle maksat yerini bulduktan sonra padişah suçlu ilan edilip tahttan inmesi sağlanır. Oysa ortada ne ayaklanan ne ayaklandırılmış grup vardır,  tamamen sinsi planlanmış bir hadise olduğu fark edilir. Kaldı ki, Ulu Hakan’ın başsız askerleri Hassa Birlikleriyle takviye ederekten örgütleyip üstesinden geleceği olayı büyük bir soğukkanlılıkla tevekkülle karşılamayı tercih etmesi İttihat ve Terakkinin tertibini başarılı kılmıştır.  İşte bu yüzden 31 Mart irtica vakası dedikleri olayın, aslında dünyada böylesine ender rastlanan cinsten topluma yutturulmaya çalışılan planlı provokatif bir hareket olarak görürüz biz. Nasıl provokatif hadise olarak görmeyelim ki, baksanıza İttihat ve Terakki güruhu bunla da yetinmez Şeyhül İslam Mehmed Ziyaüddin’den fetva koparır da.  Böylece oynadıkları oyunu örtbas edecek fetvayla kendilerini garantiye almış olurlar.  İlginçtir fetva mı, ültimatom mu doğrusu şaşmamak elde değil, işte o malum fetvada Ulu Hakan’ın güya sanat kitaplarını tahrif etmek, bozmak, yakmak, hazineyi keyfince kullanmak, adam öldürtmek ve sürgün etmek gibi bir dizi ipe sapa gelmez suçlamaların yer aldığını görürüz. Değim yerindeyse ismarlama yazılmış bu fetvayla Ulu Hakan tahttan indirilir. Artık iktidarda Harekât ordusu vardır. Tabii ilk icraatları örfi idare ilan etmek olur, sonrası malum olayla yakından uzaktan ilişkili gördükleri her kim varsa veya kendilerince elebaşı gördükleri masum kişileri darağacında sallandırmak olacaktır. İşte bu noktada ister istemez Ahmet Altan'ın, ‘İsyan günlerinde Aşk’ romanını hatırlarız. Yazar bu romanında 31 Mart vakasının 28 Şubat’ın bir benzeri postmodern darbe olduğunu akıcı üslubuyla dile getirdiği gibi bildik ezberleri bir şekilde bozmuş olur. Ancak ne var ki Ahmet Altan'ı 17-25 Aralık Paralel Çete İhanet örgütünün yaptıkları karşısında aynı duyarlılığını göremiyoruz, adeta sırra kadem basar bir hale bürünür. 
         Her şey postmodern darbeyle sınırlı kalsa yine gam yemeyiz, İttihat Terakki güruhu iktidarında Osmanlı imparatorluğu I. Cihan Harbinin eşiğine sürüklenir. Tabii bu noktada hasta yatağında can çekişen Osmanlıyı izlediği akıl dolusu denge siyasetiyle 33 yıl ayakta kalmasını sağlayan Abdülhamit Han farkı ile Osmanlıyı I. Cihan Harbin eşiğine sürükleyip imparatorluğun yıkılmasına vesile olan İttihat Terakki arasındaki farkı görmek gerekir. Görelim ki,   tarihte irtica vakası diye yutturulmaya çalışılan bu olayın sorumlusu ilan ettikleri padişahı devirmekle Osmanlının hızla çöküşünün zeminini hazırlandığı fark edilmiş olsun.
                                                           Menemen olayları
      Mareşal Fevzi Çakmak Kurtuluş savaşı öncesi yola çıkmadan önce Erbilli Şeyh’in ziyaretine gider. Şeyh Paşayı görünce;
       — Hayrola, sizi tanıyamadım der.
       Fevzi Çakmak;
       —Efendim Fevzi kulunuz (hizmetkârınız), duanıza muhtacız.
      Erbilli Şeyh;
       —İnşallah muvaffak olursunuz, Allah yar ve yardımcınız olsun deyip öyle uğurlar.
       Bilindiği üzere Şeyh, Cumhuriyetten sonra tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte kendi kabına çekilerek mütevazı bir hayatı kendine düstur edinip günlerini etrafındaki dostlarına hoş sohbetle ederek geçirmiş bir zattır. 
       Tarihler 1930'u gösterdiğinde önemli bir gelişme yaşanır ve geçte olsa çok partili sistem denemesi dönemine şahit oluruz, işte bu ilk deneme girişimi toplumda heyecan uyandırmaya yetmiştir.  Nitekim Menemen halkı partinin tanıtımı için gelen Serbest Fırka’yı bağrına basıp büyük bir teveccüh gösterir de.  Fakat aynı teveccüh Halk fırkasına gösterilmez, üstelik yuh çekilip protesto edilirler de. Tabiî ki bu duruma fena bozulmuşlardı,  sonuçta bu gönül işi halkla karşı karşıya gelmek doğru olmazdı. Fakat ne ilginçtir o günlerde iktidar partisinden bazıları Adapalas Otelinde konakladıklarında otellerinin önünde kalabalık kitle halde araç ve otobüslerden inen insanlara dikkat kesilirler. Merak edip sorduklarında karşı otelde Erbilli Şeyh Esad Efendi’yi ziyarete geldiklerinin cevabını alırlar. İşte fırsat bu fırsat deyip o an akıllarına bir hinlik düşer. Öyle ya siz misiniz bizi yuhalayan; Menemende kendilerine hem yuh çekmenin bedelini ödetme, hem de Serbest Fırka’nın daha doğmadan faaliyetine son verilmesi noktasında komplo sahneye koyulur. Peki, bunun bir komplo olduğuna deliliniz nedir denildiğinde cevaben deriz ki; bir zaman sonra bu komplo kararının ilk meclis üyelerinden Balıkesirli Hasan Basri Çantay ve Salih Yeşil'in o toplantıda hazır bulunup edindikleri bilgileri dile getirmelerinden biliriz elbet. İyi ki de o toplantıda hazır bulunmuşlar, böylece hadisenin ilk şahitleri olarak tarihe önemli bir ayrıntıyı not düşmüş oldular.
        İşte o malum sinsi plan şu; 
        Yer; Menemen, 
        Mekân; Jandarma Karakolu karşısında ki cami, 
       Kurye ise daha önceden ruh yapısında mehdilik özentisi olduğu bilinen esrarkeş Mehmet’tir elbet. Evet, yanlış duymadınız esrarkeş bir adamdan söz ediyoruz, asla dini bütün bir adam değil, yani bu iş esrarkeşe havale edilir. Ve bu iş ona havale edildiğinde bilhassa kendisine cami içindeki minberden yeşil bayrağı eline al talimatı verilmesinin yanı sıra  “sancağın altına girmeyen kâfirdir” sloganı eşliğinde cihad ilan etmesini,  halktan ya da Jandarmadan birileri karşı koyan olduğunda ise derhal gözünün yaşına bakmaksızın kan akıtması öğütlenir. Derken bu işin karşılığında verilecek taahhüt her neyse onun da garantisi alınıp beş kişiyle birlikte yola koyulurlar.  Ancak yolculuk esnasında çoban Ramazan o an ne düşünüyorsa kellesini kurtarmak pahasına bir yolunu bulup işin içinden sıyrılmasını bilecektir. İyi ki de sıyrılmış, çünkü yol boyunca konakladıklarında o'nun birkaç yerde esrar partisi düzenlediklerine dair itirafları tarihe not düşmek bakımdan önemli delil oluşturacaktır. Tabii Çoban Ramazan işin içinden sıyrılsa da diğer arkadaşları yola devam edeceklerdir. Nitekim arkadaşları Menemen’e vardıklarında ellerine tutuşturulmuş planları harfi harfine uygulamaya koyulurlar da.  Şöyle ki;
        Bir Askeri Şube Reisi etrafta bir şeylerin döndüğünü sezdiğinde, olup biteni anlamak için esrarkeş üç beş sözde cihat çığırtkanının yanlarına geldiğinde; ‘üzerimize kuvvet gönderin, aksi takdirde Menemen’i kuşatıyoruz’ sözlerine muhatap kalır. Tabii adam şube reisi de olsa korku belası oracıktan derhal uzaklaşır. Adam oradan uzaklaşa dursun provokatörler var güçleriyle bağırmayı ihmal etmeyeceklerdir. Sadece bağırmak mı, bu arada etrafa korku ve dehşette salarlar. Zaten bağırmalar, korku ve dehşet salmalar derken bunun yankısı şehrin hemen ötesinde kışlada duyulur da.  Elbette ki; asker bu bağrışmalara sessiz kalamazdı. Derhal, Kubilay kışlasında bir manga askeri birlikle olay yerine gelip askere süngü tak emri verir. Artık nefesler tutulmuş şartlar oluşmuştu, derken o arbedede sözde Mehdi Mehmed esrarkeşi ve arkadaşları Kubilay’ın ayağına kurşun sıktıklarında yere yığılacaktır. Evet, yere yığılmıştı ama bir Allah’ın kulu çıkıpta mudahale etmez, hadi bu neyse de Kubilay yerde yaklaşık yirmi beş dakika kıvrandığı halde hala merkezi hükümet yetkilisinden görünürde bir adamın olmamasına ne demeli,  sırra kadem basmışlardı sanki.   Besbelli ki olayın kıvam alması beklenmektedir. Ve bu arada sahte derviş kılıklı esrarkeş Mehdi Mehmet elinde ki bıçakla hunharca Kubilay’ın başını gövdesinden ayırır da. Ne de olsa her şey bitmişti, madem öyle artık alaydan bir bölük olay yerine gelebilirdi, nihayet zahmet buyurup geldiklerinde güya olaya müdahale eder görünümü bir hava vererek önce etrafı çembere alınır, sonrasında ise malum makineli tüfeklerle iki masum bekçi, akabinde esrarkeş Mehdi Mehmed ve arkadaşları taranıp oracıkta can verirler. Tabii Menemen hadisesi Menemenle sınırlı kalmaz Türkiye çapında irtica avına dönüşen bir boyut kazanır. Nasıl mı? İlk başta 80 yaşına girmiş Erbilli Şeyh Esad Efendi’den işe başlanılır. Nitekim Bursa Adapalas Otelinde start verilen kurgu gereği Erbilli Şeyhin pılını pırtısını bile toplamasına fırsat verilmeden apar topar Menemen’e sevk edilip hapsedilir. Hastalığı nüksettiğinde ise Askeri Hastane’ye kaldırılır. Artık yaşı doksan üzerindedir, dolayısıyla yaşlı adamın kanunen idamı söz konusu olamazdı. İlginçtir idamı mümkün olmasa da ansızın hastanede ölmesi acaba oldubittiye getirilip zehirli enjeksiyonla mı öldürüldü kuşkusu akla düşürmüyor da değil,  üstelik bu kuşku hala hafızalardan giderilmişte değildir.
       Bu arada meşhur Muğlalı Mustafa Paşa'da boş durmaz, o da kendince Menemen olaylarıyla irtibatlı gördüğü 37 kişiden 28’ini idam cezasına mahkûm ettirip darağacında sallandıracaktır. İşte tarihte yaşanan bu hadisenin bir irtica olayı mı yoksa Menemen provokasyonu mu diye herkes tartışa dursun bizim açımızdan şüphe götürmeyecek derecede; çok partili denemesine geçişe son vermek için girişilen bir provokatif harekettir. Nitekim Menemen hadisesi durulup etraf süt liman olduktan sonra tek partili hayatla yola devam etmenin kararı alınması bizim gibi düşünenlerin tezini teyit ediyor. Meğer bunca kan, bunca uğraş amaçlarına ulaşmak içinmiş. Böylece halkın desteğiyle çığ gibi büyümesinden endişe edilen partinin kapatılarak kendilerince muhtemel tehlike addettikleri engelden arınmış olurlar.
                          
                                                           Kürt İsyanı

        Akl-ı selim sahibi tarihçiler,  ikide bir bize Şeyh Said isyanı diye lanse edilmeye çalışılan hadisenin aslında Musul ve Kerkük üzerindeki Türkiye’nin etki gücünü kırmaya yönelik tezgâhlanmış bir hareket olduğunda hem fikirdirler. 
         Evet, Türkiye'yi petrolden uzak tutmak için bir şekilde oyalamak gerekirdi, ama nasıl? İşte jandarmanın izini sürdüğü adamları bir köyde düğün esnasında Şeyh Said’den istemeleri üzerine başlayacak plan zinde güçlerin imdadına yetişir de. Öyle ki; Şeyh’in gelenlere kibarca ‘Hele şu düğün merasimi bitsin kendi ellerimizle teslim ederiz’ istirhamına karşı; ‘Hayır hemen şimdi halletmemiz gerekir’ ısrarı neticesinde Diyarbakır’a uzanacak kadar bir dizi provokatif olaylar kontrolden çıkıp hızla ülke gündemine oturur da. Oturdu da ne oldu derseniz, Türkiye olarak kendi halkına bu olayın Kürt isyanı olarak lanse ederken dışarıya karşıda bir irtica hareketi diye açıklamaya çalışılır. İşte iç kamuoyuna başka, dış kamuoyuna başka verilen mesajlar eşliğinde petrol bakımdan iki önemli ilimiz Musul ve Kerkük’ün kontrolü elimizden çıkmış olur. Meğer 1925 yılında patlak veren Kürt isyanı olarak nitelendirilen olayın perde arkasında Musul ve Kerkük üzerindeki çıkar ilişkileri yatmaktaymış. Hatta bu olayın üzerinden çokça zaman geçmesine rağmen şimdi daha iyi anlıyoruz ki; Türkiye’de Türk-Kürt ayırımı oluşturularak kırk yılı aşkındır sabah akşam yatıp kalkıp güneydoğu meselesiyle uğraşıyoruz hala. Hele PKK elebaşçısı Abdullah Öcalan’ın eşinin Milli İstihbarat Teşkilatında çalışmışlığı ister istemez akıllara kuşku düşürüyor. Hadi kuşkulanmaktan vazgeçtik diyelim peki ya 28 Şubat sürecinde devam eden PKK eylemlerinin halkla örgüt arasında değil de, asker ve örgüt arasında cereyan etmiş olmasına ne demeli. Hele o günün kimin eli kimin cebinde belli olmayan olağanüstü şartlarda ‘Ergenekon-kontr’ ya da ‘Hizbi-kontr’ tartışmalarını hatırladığımızda kim kimle iş tutmuş ya da tutmamış fark etmez sonuçta terörün ülkemizin ömründen kırk yılı aşkın bir süre çaldığı, bunca insanın ölümüne neden olan bir sürecin hala devam ediyor olması gerçeğini değiştiremeyecektir. Besbelli ki Türk-Kürt kardeştir ruhunu bu ülkede hâkim değer kılmadığımız sürece bu tür kuşkular giderilemeyecektir. Zaten meseleyi objektif kriterler açısından ele alıp kritik ettiğimizde PKK’nın Kürt devleti kurması pek mümkün görünmüyordu, kurmaya kalkışsa da o günlerde Sam amca,  Barzani ve Talabani izin vermezdi,  kaldı ki İran ve Suriye'de geçit vermezdi. O halde durduk yere Kürt kardeşlerimizle papaz olmaya ne gerek vardı ki.
       Türkiye'de kanayan bir yara haline gelen bu mesele halkımızdan tutunda, aydın, asker ve sanatçı çevrelere kadar hemen her kesimi yakından ilgilendiren bir süreç yaşadık. Düşünsenize ana dilde konuşma yasağı ve Kürtçe şarkı söylemenin yasak olduğu dönemlerden yasaksız döneme geçiş sürecinde yine birileri boş durmayıp düğmeye basıp Ahmet Kaya’nın onuncu yıl marşı eşliğinde çatallar kaşıklar tabaklar havada uçuşur halde protesto edilerek doğup büyüdüğü topraklardan sürgün edilebiliyor. Evet, geçiş süreçleri hep böyle sancılı geçmiştir. Zaten Ahmet Kaya'nın  ‘Beni ölürken değil, yaşarken anlayın’ şarkı sözleri sürgün olduğu topraklarda öldüğünde daha da bir anlam kazanır. Nasıl anlam kazanmasın ki,  o dillendirdiği müziğiyle sağcısından solcusuna farklılıkları aynı müzik platformunda bir araya toplayabilmiş bir sanatçımızdı. Ama ne var ki Türkiyede yaşadığı sırlarda karanlık zinde güçler tarafından Kürtçü ve bölücü yaftasıyla kanadı kırık bir kuş misali sürgün halde son nefesini uzak diyarlarda tamamlayıp öbür âleme göç edecektir.
                                                      Türkçüler
        Nihal Atsız ve arkadaşlarının Türkçülük kapsamında faaliyetleri suç kapsamına alındığında aralarında genç bir subay Alparslan Türkeş’in de bulunduğu 1944 milliyetçilik olayları sancılı geçip birçok Türkçü gencin tabutluk denen hücrelerde hapsolunmalarına neden olacaktır. Neyse ki, mahkemelerde sorgulamalar sonucu adalet yerini bulup beraatlarına karar verilir.
                                                           Nurcular 
             Malum, Risaleyi Nur eserleriyle adından söz ettiren Said Nursi'nin iman hakikatlerine yönelik tüm faaliyetleri mercek altına alınıp uzun süren gündemi meşgul edecek tarzda Nurcu avına dönüşür. Öyle ki, 27 Mayısın ardından Said Nursi’nin ölüsünden bile endişe edilip mezarının kimsenin bilemeyeceği bir yere defnedilir. Belli ki devleti idare edenler ne Türkçüsüyle ne Nurcusuyla ne de Akıncısıyla barışık kalmışlar. Kendileri dışında her kesim onlar için düşmandırlar. Üstelik düşman ilan ettikleri kesimlerin kökünü de kazıyamadılar, bilakis davalarına daha da sımsıkı sarılıp çemberlerinin genişlemesine daha da yardımcı olunmuş olundu. Nitekim geldiğimiz nokta itibarıyla gerek Türkçülük damarından gelen Ülkücü kesim, gerek Risaleyi Nur çizgisinden gelen (FETÖ ihanet örgütü hariç) tüm nur cemaatlerinin kolları ve gerekse Milli görüş kanalından gelen Akıncılar tüm baskılara rağmen adından söz ettirecek seviyeye gelebilmişlerdir.
                                                       Darbeler
        Türkiye’de her on yılda bir darbe yapılması içte ve dışta tezgâhlanarak ortaya konan provokatif eylemlerin bir neticesidir. Malum, tek parti iktidarının milli şef uygulamaları milletin canına tak dedirttirecek cinsten uygulamalardı. Halkımızı canından bezdirenleri tahmin etmişsinizdir, şüphesiz ki minarelerimizde tarih boyunca hoş seda okunan ezanı orijinal halinden uzaklaştırıp Türkçe okunmasını sağlayan CHP'den söz ediyoruz. İşte sözünü ettiğimiz böyle bir partiden milletimiz öyle bunalmıştı ki Menderesin  “Yeter artık söz milletindir”  çağrısına can simidi gibi sarılıp tek başına iktidara getirmişti. Milletimiz iyi ki de Menderes'i iktidara taşımış, böylece Ezan-ı Muhammedi’ye tekrar minarelerimizde orijinal haline kavuşmuş olur.  Sadece ezan mı, bunun yanı sıra ülkemiz ekonomik rahatlığa geçiş yapar da. Peki ya entrika peşinde koşanlar? Malum onlarda  'elemtere fiş hain gözlere şiş' babından bu güzel gelişmeleri çekemeyip ülkemizi 27 Mayıs ihtilalinin eşiğine getireceklerdir. Dahası Necip Fazıl'ın ifadesiyle karton mukavvadan bir hükümete askeri darbe yaptırıp devrin Başbakanını ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'yu idama götürecek gelişmelere sebep olacaklardır.
         İşte bu zihniyet 12 Martta'da aynısı yapmıştı. Her ne kadar Deniz Gezmiş, Mahir Çayan aşırı solcu insanlar olsada sonuçta bu ülkenin bağrından çıkmış insanlardı, maalesef onlarda başlarına gelecek olan acı akıbetten kurtulamayacaklardır. O yıllarda nice insanlar soğuk savaş döneminin o ürkütücü psikolojik ortamından istifadeyle amansız bir şekilde takibe alınıp vatan hain ilan edilmişlerdi. Aslında amaç Deniz Gezmiş, Mahir Çayanı yakalamak değildi, asıl amaç ülke genelinde gerilim oluşturup 12 Mart muhtırasını gerçekleştirmekti,   gerçekleşir de. Hakeza 12 Eylül 1980 darbesi de öyle olup Kenan Evren’in şartların tam olgunlaşmasının beklenilmesiyle NATO kontrolünde sahneye konulmuş bir ihtilaldir. Evet, yanlış duymadınız,  12 Eylül darbesinin vuku bulması için şartların olgunlaşması beklenilmiş, bu ülkenin çocukları birbirlerini biraz daha kırsınlar sonra icabına bakarız denilmiş.  Belli ki 12 Eylül öncesinde gizli bir el Ülkücülerle solcu grupları karşı karşıya getirmiş, sırf Sovyet Rusya'nın komünizm ideolojik yayılmacı emellerine geçit vermemek için start verilmiş bir sağ sol çatışmasıdır,  derken maksat yerini bulduktan sonra her iki gençlik kesimde tasfiye yoluna gidilmiştir. Hiç kuşkusuz tasfiye karar noktasında 12 Eylül devreye girecektir. Devreye girdide ne oldu, vatan-millet-bayrak diyen Ülkücülerle beşinci kol faaliyeti yürüten Marksist Leninist ve Maocu akımlar terazinin aynı kefesine konuldular. Yani 12 Eylül zihniyeti bu ülkeye âşık insanlarla bu ülkenin temeline dinamit koyanları aynı terazide tartmıştır.  Şu da bir gerçek; gerek Ülkücüler olsun gerekse solcular 12 Eylül mahkemelerinde yargılandıklarında başlarına gelen bu musibetin bir tezgâh olduğunu mahpushaneye düştüklerinde anlayacaklardır. Zira 12 Eylül sonrası ortalık süt liman olduktan sonra bir mermiden yola çıkarak yapılan kriminal incelemeyle aynı silahın hem Ülkücüleri hem de sol gruplardan birçok insanı öldürdüğü tespit edilmiştir.
       Aman Allah’ım! Neydi o günler. O günlere şöyle bir baktığımızda ilginç senaryolarla karşılaşırız. Malatya Bağımsız Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’nun bombalı suikasta kurban gitmesi bunun en bariz örneği zaten. O günleri yaşayanlar çok iyi bilir; Ecevit iktidarı daha olayın feri soğumadan hemen alelacele peşin hüküm verip bu olayı MHP taraftarlarının işlediği yalanını ortaya atmışlardı. Tabii bu mesnetsiz açıklamanın ardından Alparslan Türkeş sessiz kalmaz ve der ki; ‘Şayet bu iddialarınızı ispat edemezsiniz dünyanın en alçak şerefsiz insanlarısınız.’ İşte bu çıkış sus pus olmalarına yetmiştir.
         Peki ya şu Kahramanmaraş olayları öncesinde Ülkücü dünya görüşü yansıtan ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’ adlı filim sahne aldığında patlak veren bombayla bir anda saman alevi gibi dalga dalga büyüyen olaylara ne demeli. Tabii burada da Ecevit hükümeti bildiğini yapacaktır. Nitekim İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş daha işin aslını araştırmadan hemen peşin hükümle aralarında Ökkeş Şendiller’in de bulunduğu bir grup Ülkücünün üzerine yıkmaya çalışması MHP’nin sinir katsayısının sınanmasına yetmiştir. Gerçekten o yıllarda MHP tahrik edilmeye çalışılsa da MHP üzerine düşen görevi ziyadesiyle yerine getirip itidal ve soğukkanlılığını elden bırakmayacaktır. Bilhassa yirmi bini aşkın Ülkücünün işkence gördüklerini gözler önüne seren işkence dosyasını hükümete sunmakla kalmamış CHP binası önüne siyah çelenk koyarak da tarihi sorumluğunu yerine getirmiştir. Hakeza yine 12 Eylül sonrası Ökkeş Şendiller ‘Kahramanmaraş olayları’ isimli eseriyle bu olayların perde arkasını aydınlatıp tarihe not düşmüştür. Dile kolay bu dönemde tam tamına yirmi bini aşkın Ülkücü işkence görmüş, hatta artık takatı kalmayacak derecede dayanılmaz işkenceler karşısında suçu üstlenmek zorunda olanda olmuştur. Ecevit’in ikide bir her olayın ardından Ülkücüleri faşist ithamıyla suçlayıp televizyonlarda hedef alması ortamı daha da germeye yetmiştir. Alparslan Türkeş ise Ecevit’in tam aksine hem ülkemiz üzerinde oynanan oyunları bozmak hem de birlik beraberliği tesis etmek için Türkiye genelinde “Gönül seferberliği” mitingleri düzenlemekle yüreklere su serpmiştir. Ne var ki gönül seferberliği çağrısı devletin derin koridorlarında karşılık bulmamıştır. Çünkü hükümet suçlu psikolojisiyle üzerindeki salvoyu atlatma hesabı yapıyordu habire.
      Malumunuz, Gün Sazak denilince MC hükümetinin Gümrük ve Tekel Bakanı ve aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez kaçakçılığın canına ot tıkayıp adeta sınırda kuş uçurtmayacak derecede mücadele örneği vermiş şahsiyet akla gelir. İşte Gün Sazak ve genç müsteşarı Namık Kemal Zeybek’le birlikte yürüttükleri bu mücadele bir takım zinde güçlerin uykusunu kaçırmış olsa gerek ki,  Bakan'ın canına kıyacaklardır. Evet, hunharca katledilmiştir. Şehit haberi duyulduğunda kanı yerde kalmalıydı mı düşünceler eşliğinde tüm Ülkücü camianın nefesleri tutulmuştu o gün. Nasıl nefesler tutulmasın ki, o bir Bakan olmanın ötesinde Ülkücü camianın can Gün Sazak ağabeysiydi. Allah'tan herhangi bir taşkınlığa kapı aralanmadan Alparslan Türkeş’in yine o soğukkanlılığı devreye girip “Gün birlik beraberlik günüdür, gün sabretmek günüdür”  çağrısıyla Ülkücülerin duygu seli teskin edilmiştir. Zaten bu itidal ve sükûnet çağrısı yapılmasaydı Ülkücülerin sokağa taşması kaçınılmaz hal alacaktı,  hatta Allah korusun kitlesel çatışmalara dönüşebilirdi. İşte o günün Alparslan Türkeş farkı budur. Ecevit zihniyeti ise habire tahrik edici üslubuyla Türkiye sathını yangına çevirirken, Alparslan Türkeş’te tam aksine sükûnet çağrısı yapmakla bir Başbuğda olması gereken yakışır tavır sergilemiştir. Tabii Ülkücü camianın ona Başbuğ duygu seliyle sadakat göstermesini bir insan idealist değilse anlayamaz. Hele o insan pragmatik bir tipse hiç anlayamaz. Nasıl anlasın ki; baksanıza adamlar Gün Sazak’ın ölümünün ardından otel ve motel odalarında milletvekilliği pazarlığı kurup transfer etmekten imtina etmeyecek kadar kirli işlerin içine girmiş tiplerdir. Gerçekten bu kirli pazarlıklar neticesinde MC hükümeti düşürülür de. Derken kaçakçılara göz açtırmayıp aman vermeyen Gün Sazak'ın şehit edilmesinin ardından hükümet düşürülüp ülke yönetimi tekrar Ecevit’e teslim edilir. Ne diyelim, evlere şenlik, Ecevit’in kurduğu hükümet kabinesine Hilmi İşgüzar ve Tuncay Mataracı gibi tiplerin yer aldığını gördüğümüzde daha ilk baştan hükümetin ne tür hükümet olduğunun ipuçlarını vermeye yetmiştir. Söz konusu tiplerin hükümet kabinesinde bakanlık görevi boyunca görevlerini suiistimal ettikleri o kadar net ortaya çarşaf çarşaf dökülür ki iktidar düştüğünde bu iki bakan yolsuzluklarıyla mahkûm edilip tarihe kara leke olarak geçer de.
          Evet, 12 Eylül öncesi Türkiye açısından tam içler acısı kayıp yıllardı.  Peki ya 12 Eylül sonrası Türkiye? Malum 12 Eylül sabahın ilk ışıklarıyla Kenan Evren'in sesinden sağ sol kavgasına son vermek için Türk Silahlı Kuvvetlerinin idareye el koyduğunun duyurusuyla uyandık. Tamam, sağ sol çatışmasını anladıkta, peki nasıl oluyor da 11 Eylül öncesi akşamına kadar devam eden olaylar 12 Eylül sabahı olduğunda bıçaktan kesilircesine tık bir şekilde duruvermesine ne demeli. Adama demezler mi 12 Eylül öncesi eliniz armut mu topluyordu, şimdi ne değişti de olaylar bir anda tak diye kesiliverdi. İşte bu tür sorular eşliğinde bugün olmuş hala hafızamızı kurcalayan bu sihirli değneğin esrarı izah edilememiştir.  Her nasıl bir sihirli değnekse her gün 10-15 gencin ölümüne sebep teşkil eden olaylar bir anda tık şekilde sonlanabiliyormuş,  doğrusu şaşmamak elde değil. Hele şu kamuoyunda yankı bulan MHP davasına ne demeli. Nasıl bir davaysa o davalardan yargılanıp daha sonrasında milletvekili ve idareci konumuna gelen bir sürü insan var aramızda. Gerçekten insan şaşa kalıyor. Hatta asıl bizi şaşırtan husus 12 Eylül mimarı Kenan Evren’in Türkeş'in beş yıl hapis yatıp beraat ettikten sonra dışarıya çıktığında sanki geçmişte aralarında hiç bir husumet olmamış gibi davranıp el sıkışmasıdır.  Hadi bu düşüncemizden vazgeçtik diyelim, asıl bizi inciten Başbuğumuzun ne maksatla yaptığını bilemediğimiz kendi tabanını göz ardı etmeyi göze alaraktan sözde çağdaş geçinen çevrelerin düzenlediği laiklik mitingine önderlik etmesine ne demeli. Tabii bitmedi asıl bizi daha da şaşırtan en önemli husus Abdullah Çatlı ve arkadaşlarına sahip çıkmama gibi kafa karıştıran tavır değişikliğidir. Tabii bu durum Ülkücü camia için hayal kırıklığına yol açan kırılmalardır. Evet, Ülkücü camiada tam bir hayal kırıklıkları yaşanırken, malum bir dönem Türkeş ismi anıldığında öcü görmüşçesine dehşete kapılan zinde çevreler gün gelip devir döndüğünde laiklik mitinginde baş tacı edilebiliyor. Demek ki bir zaman faşist dedikleri insan gerektiğinde tehlike teşkil etmiyormuş. Ne var ki tüm bu çifte yüzlülük tabloyu nice canları toprağa verip aradan epey bir zaman geçtikten sonra farkediyoruz. Nasıl fark etmeyelim ki, bakın Abdurrahim Karakoç ne diyor:
         “Elçibeyi biz satmadık, çok şükür sevenleri aldatmadık/Dansöz-mansöz oynatmadık, çok şükür sevenleri aldatmadık /Biz aynı yerdeyiz siz nerdesiniz/Laiklerle Taksimde mi birleştik/Sırtınızdan KİT'lere mi yerleştik/İslam’da mı, iktidarda mı körleştik/Biz aynı yerdeyiz siz nerdesiniz” dizeleri meramımızı anlatmaya yeter artar da.
            Neyse ki bunca yaşananlardan sonra 12 Eylül sonrası Özal tek başına iktidara geldide değişim ve dönüşüm hamleleri yüreklere su serpmesiyle birlikte yeniden diriliş muştumuz olur.  Gerçektende Özal o dönemde diriliş muştumuz için tek teselli kaynağımız olmuştur.  Bu öyle bir diriliş muştusuydu ki, derin güçlerin tekerine çomak sokacak türden bir muştuydu.  Hani onların bir hesabı varsa, Allah'ın da mutlak değişmez bir hesabı var ya, işte o mutlak hesab tecelli ettiğinde Turgut Özal içine kapanık Türkiye’ye çağ atlatıp Nizam-ı âlemce dış dünyaya açar da. Ancak kabımızdan çıkıp dünyaya açıldıkça zinde güçler yine boş durmayacaktır. Belli ki çilesiz değişim dönüşüm gerçekleşemiyor, gerektiğinde kefenini çantaya koyup yola çıkmak gerekti. Nitekim bu dönemde Anadolu kaplanların çoğalmasından rahatsızlık duyan zinde güçler 19 Mayıs Gençlik kapalı spor salonunda Özal’ın parti kongresinde yapacağı konuşma anına kilitlenip beklemeye koyulurlar.  Dedik ya onların bir hesabı varsa Allah'ında değişmez hükmü var, her ne kadar tetikçi Kartal Demirağ o kalabalık kongre salonun ortasında kovboy filmlerine aratmayacak derecede profesyonelce tam isabet tetiğe dokunsa da kıl payı mikrofonun azizliğine uğrayıp kurşun ancak Özal'ın eline hafif sıyırarak geçecektir.   Karanlık zinde güçler sıktıkları bu kör kurşunla kendilerince uyarı yapa dursun Özal’ın bu durum karşısında sanki hiç bir şey olmamışçasına “Allah'ın verdiği canı ancak Allah alır” sözü tüm mazlumlar için umut ışığı olurken zalimleri içinse yaşasın cehennem olur. 
      Yenilen pehlivan güreşe doymaz derler ya, bu kez tarihler 24 Ocak 1993 günü gösterdiğinde Uğur Mumcu’nun Çankaya Güniz sokakta arabasına konan bombanın patlamasıyla hunhanca katledilip can vermesiyle Türkiye üzerinde bir başka ayar çekme niteliğinde hadise vuku bulur. Zaten olay vuku bulur bulmaz daha ne oldu ne bitti kimin parmağı var sorgulanmadan hemen Ankara caddelerine dökülen kitlelerin; ‘Mollalar İran’a, Türkiye laiktir laik kalacak’ sloganlarla yankılanması karanlık güçlerin beklentisini karşılayan bir tablo olurda. Bu arada gazeteciler DGM savcısı Nuh Mete Yüksel’e bombayı kimler attı diye sorduğunda; ilginçtir bilerek ya da bilmeyerek  ‘Onlar bilinmez’ diye karşılık vermesi gayet manidar cevaptır. Hatta o sıralar Uğur Mumcu’nun kardeşi Ceyhan Mumcu da ısrarla cinayetin gizli bir el tarafından işlendiğini defalarca söylemekten çekinmemiştir. Ancak ne var ki bu iki açıklama Cumhuriyet gazetesinin sayfalarına haber konusu olarak geçememiştir. Şimdi ne diyelim, el insaf  “kendi yazarına kurşun sıkanın derdiyle dertlenmeyen bir gazete, gazetecilik yapacağına dağa çıkıp eşkıyalık yapsa daha doğru tutum olmaz mı?  Bilhassa o yıllarda medyada isim yapmış ya da gündem oluşturan her kim varsa onlar üzerinde ülkemize ayar çekilmek istenmiştir. Bunu Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok gibi kişileri önce televizyonlara çıkararak laiklikten dem vurduraraktan meşhur edip, sonrada icabına bakıp kıydıklarından biliriz. Muhafazakârların yükselişini durdurmak için bunu yapmaya mecburdular zaten. Üstelik bu tür oyunlar bir değil,  iki değil, üç değil, pek çok defalar tekrarlandı. Bu yüzden pek garipsemiyoruz, alışığız. Kaldı ki biz onları muhafazakârlığın yükselişi karşısında Kemalist kesim toparlansın diye birilerine Atatürk büstlerini çekiçle kırdırmalarından biliriz.  Temel amaç belli  ‘yobazlar harekete geçti’ düşüncesini zihinlere kazımaktır. 
         Maalesef birileri birbiriyle ilişik hep aynı film senaryolarını bize izletmekten geri durmayacaklar gibi. Ancak bu arada hep aynı filimleri seyrede seyrede artık bizede gına geldi diyebiliriz. Ne yapsak baş belası bu kirli oyunlardan bir türlü kurtulamıyoruz. İtalya’daki gibi temiz eller operasyonuna benzer tam bir bağırsak temizliği gerçekleştiremiyoruz. Düşünsenize içimize sızan bir takım hainler 28 Şubatın bin yıl devam edeceğinden pişkince dem vurabilmişlerdir. Gerçektende o yılları yaşayanlar çok iyi bilir 28 Şubat belasıyla ciddi anlamda başımız dertteydi.  Öyle başa bela bir derttiyki bize ait değerlerle bizi vurup hizaya getirmek istiyorlardı. Bu işin servisi içinde Batı Çalışma Grubu (BÇG) devredeydi, Fadime Şahin, Müslüm Gündüz, Aczimendi gibi sahne aktörler gırla gidiyordu. İşte bu yüzden adından postmodern darbe olarak söz ettirmiştir. Dahası  “biz bu filmi daha önce seyrettik” dedirttirecek cinsten toplum mühendisliği üzerine kurulu sürecin adıdır 28 Şubat. Evet, Türkiye 28 Şubatla birlikte ağır yara almıştı.  Öyle bir ağır yaraydı ki karşı koyup direnenleri silindir gibi ezen, yalakalığını yapanları da rezil rüsva eden bir darbeydi. 
         Hatırlayın hani şu dillere destan meşhur Sivas Madımak oteli olayı vardı ya,  malum olay öncesi birtakım mahfiller kültürel etkinlikleri bahane ederek yola koyulmuşlardı. Hani şu ateistliği ile övünen Aziz Nesin yazarı vardı ya,  sanki Aleviliğin ateizmle akrabalığı varmışçasına haftalar öncesinden hazırlıklarını yapıp bir hevesle Sivas yollarına düşer de. Peki, adama demezler mi senin neyine Alevilik, hem de dini motifli kültürel etkinlikte işin ne diye. Aslında tüm bu hazırlıklar fırtınadan önce sessizliğin birer habercisi hazırlıklardı. Zaten otele gelip konakladıklarında haftalar öncesinden geliyorum diyen fırtına vuku bulur da.  Derken alev alan otelde mahsur kalan canlar derin güçlerin tezgâhladığı provokasyonun kurbanı olurlar. Bunu bilmek için illa uzman olmak şart değil elbet, mesele gayet açık;  birileri düğmeye basıp ülkemizde yeniden alevi-sünni ve laik-anti laik çatışmasının eşiğine getirmeyi hedeflemiş oldukları besbelli.  Dedik ya bunu bilmek için illa ki uzman olmaya gerek yoktur,  Madımak üzerinde bir bardak suda fırtına koparanlar aynı hassasiyeti Erzincan Başbağlar köyü katliamında göstermeyip sırra kadem basmışlardır. İşte Başbağlar hadisesine teğet geçmeleri milletimizin nezdinde maskelerini düşürmeye yetmiştir.  Nasıl olsa burada Alevi yoktu, kıyılan sadece Sünni halktı, kimin umurunda ki.
         Peki, ya şu Susurluk hadisesine ne demeli. Allah’tan kamyon kaza yaptı da böyle bir gerçekle yüzleşebildik. Hatırlayın o yıllarda yıllık dönüşümlü üzere anlaşmış bir başbakan vardı ya,  işte o başbakan dünya görüşleri birbirinden farklı aralarında Abdullah Çatlı ve bir milletvekilinin de bulunduğu Susurluk kazasının ortaya koyduğu tablo için faso fiso demişti. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, basbayağı derin yapıların varlığını ele veren bir hadisedir.  Nasıl faso fisoysa dünya görüşleri birbirinden farklı insanlar aynı arabada silah ve mühimmatlarıyla birlikte bir arada bulunabiliyor. Maalesef kendi tabanında mücahit gözüyle bakılan böyle bir liderin ağzından böyle bir sözün sadır olması doğrusu bize Necip Fazıl'ın 'Sahte Kahramanlar' kitabını hatırlatmakta. Nasıl hatırlatmasın ki, sadece mesele Susurlukla sınırlı olsa gam yemeyiz, söz konusu mücahit lider 28 Şubatta da öyleydi,  önüne koyulan 18 maddelik Milli Güvenlik Kurulu kararlarına imza atmak neyin nesiydi? Şayet o imzayı atmasaydı işte o zaman gerçek mücahitliğinden söz edebilirdik. Demek ki, her şey faso fiso değilmiş.  Faso fiso denildi de ne oldu, işte bir başçavuştan fırça yiyen başbakan olarak tarihe geçmesi bir yana laik-anti laik eksenli provokatif eylemlerle İmam Hatiplerin önü tık diye kesilmesini beraberinde getirdiği gibi yine iktidarın postmodern yöntemlerle alaşağı edilmesi de bu tür boş vermezlikler yüzünden çok kolay olmuştur. Belki bu süreçte bir başbakan için sadece tek kayıp başbakanlık makamıdır, şayet bu da bir kayıp sayılırsa. Oysa asıl kaybı yaşayan halkımız olmuştur, yani mağdur olan askeri şura kararlarıyla atılan subaylarımız ve üniversite kapılarından kovulan başörtülü kızlarımızdır. Derken bu sürecin akabinde adam sandıklarımız vesayetin ürkek oyuncağı çıkınca artık iktidara 28 Şubat ürünü ANASOL hükümeti tahta oturur da.
          Evet, 28 Şubat ürünü ANASOL hükümetinin ülkemiz üzerine kara kâbus gibi çökmesiyle birlikte Türkiye büyük bir ekonomik krizin eşiğine sürüklenmiştir. Neyse ki o ekonomik krizin yol açtığı bunalımın akabinde seçime gitmek zorunda kalındı da seçimden zaferle çıkan Tayyip Erdoğan Hükümeti iş başına gelmesiyle birlikte kısa zamanda krizin yaraları sarılmış oldu. Nasıl yaralar sarılmasın ki; artık 28 Şubat mazlumları ülke yönetiminin başındadır. Ancak bu dönemde de zinde ve karanlık güçler boş durmayacaktır. Nitekim Avrupa Birliğine giden yolda önemli adımlar atılmaya tam başlanılmışken hatta ülke tam rahat nefes alma aşamasına geçmişken Türkiye bir anda Danıştay saldırısıyla sarsılır. Bu saldırının sıradan bir saldırı olmadığı yine birilerinin düğmeye bastığının bir göstergesi saldırı olduğu anlaşılır. Öyle ki daha soruşturulmaya mahal bırakmaksızın sanki yangından mal kaçırırcasına derhal irtica hareketi olarak takdim edilir.  Oysa bu olay görev süresi dolan Necdet Sezer'in yerine geçecek Cumhurbaşkanının iktidar kanadından seçilmesini önlemek amaçlı ve aynı zamanda hükümeti düşürmeye yönelik bir saldırıdır. Hatta soruşturmalar ilerledikçe devlet içinde ya da dışında palazlanmış birtakım çetelerin varlığını doğrular nitelikte gelişmeler yaşanır.  Hakeza Şemdinli olayının askerle bağlantılı noktalara değinen savcının açığa alınma hadisesinde olduğu gibi devlet içinde devlet yapılanmaları ortaya koyacak en çarpıcı verilerdir. Nitekim Ferhat Sarıkaya 15 Temmuz Darbe girişiminden sonra FETÖ itirafçısı olarak kumpasa geldiğini itiraf etti de. Hatta Yaşar Büyükanıt’tan helallik ister de. Meğer Pensilvan’ya da oturan ve kendini kurtarıcı zanneden FETÖ elebaşısı ta o günlerde sinsi sinsi sızma hazırlığı içerisindeymiş. Zaten 28 Şubatta başörtüsüne furuattır diyenden başka ne beklenirdi ki.
        Şurası muhakkak; ister derin devlet, ister paralel devlet yapılanmaları olsun fark etmez sonuçta kendini devlet yerine koyan hangi akım olursa olsun fütursuzca gözünü kırpmadan eylem yapma yetkisini kendinde görebiliyor. Böylece yarınlarımızı karatmaktalar. Belli ki Türkiye’de bir yandan Anadolu kaplanları ve memleket sevdalıları bu ülkeyi aydınlığa taşımaya çalışırken, birileri de habire Haziran 2013'te Taksimde olduğu gibi Gezi parkı bahanesiyle tencere tava çaldırtarak takoz görevi yapmakta,  ya da 17-25 Aralıkta olduğu gibi MİT Tırlarını durdurarak sırtımızdan hançerlemekteler. Daha da işi ileriye götürerek 15 Temmuz Darbe girişimine yeltenebiliyorlar.
         Velhasıl; bir zaman Ülkücü ve Milli görüşçü diye suçladıkları insanlar artık Türkiye’yi yönetiyor, o halde ülkeyi yönetmek için illa da düşman ilan edilmek mi gerek. 
          Vesselam.