12 Eylül 2016 Pazartesi

11 EYLÜL İKİZ KULELER OPERASYONU


     11 EYLÜL İKİZ KULELER OPERASYONU

 SELİM  GÜRBÜZER

       İster 1993 Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanması, ister 19 Nisan 1995 Oklahoma City bombalanması,  isterse 11 Eylül 2001 İkiz Kulelere yönelik kamikaze uçak saldırısı olsun fark etmez, sonuçta her üçü de insanlığın hafızasında unutulmayacak acı izler bırakan hadiselerdir.  Şüphesiz bu hadiselerde bize en acı gelende işin içinde hep Müslüman parmağı aranmış olmasıdır. Nasıl mı? İşte Oklahoma City patlamasına bir baktığımızda olayın hemen akabinde ‘Nation Of İslam harekâtı’  ve İran merkezli bir ilişki ağı arandığı gözlerden kaçmaz da. Keza aynı ön yargı ağı 11 Eylül İkiz Kulelerinin vurulma hadisesinde de yaşanır. İlginçtir İkiz Kulelerin vurulma anıyla neredeyse haber ajanslarına düşme anı denk diyebileceğimiz bu olayın faturası derhal sıcağı sıcağına Usame Bin Ladin ve adamlarına çıkartılabiliyor. Ancak bazı öyle olaylar var ki işin ucu kendilerine dokunduğunda bu fatura kendilerine çıkarılmaz,  tıpkı 1993 yıllarında Amerika’nın Texas eyaletinde bir çiftlik evinde David Koresh’in yetmiş altı arkadaşıyla birlikte dört ATF ajanını öldürüp ardından intihar etme hadisesinde olduğu gibi sessizlik tercih edilir. Ya da Oklahoma City olayının bir yıl öncesinde, yani 24 Şubat 1994 Yahudi Baruch Goldstein tarafından gerçekleştirilen anlık baskınla yirmi dokuz Filistinli’nin El Halil camisinde hunharca katledildiği hadisede olduğu gibi gıkları çıkmaz moda girerler. Gıkları çıkmaz elbet,  ne de olsa teröristler kendi adamları, dolayısıyla ne Federal Araştırma Büronun 51 günlük Waco kuşatmasıyla çiftlik evinde yetmiş altı arkadaşıyla beraber yanıp kül olan Hıristiyan Fundamentalist David Koresh,  ne de Baruch Goldstein radikal terörist ilan edilir.
          Hele bir takım olaylar da vardır ki,  nerden gelindiği bilinmeyen hadiselerde bir bakıyorsun olayın şekli şemaili değişip Müslüman avcılığına dönüşebiliyor. Adamların ne de canı kıymetliymiş, kırk yılın başında İkiz Kuleler kamikaze hadisesiyle bir kez kalbinden vuruldu ya,  adeta dünyayı altını üstüne getirecek zulmün her tür uygulamasını mazlum milletler üzerinden yapacaklarını yaptılar.  Oysa bu yaşadıkları teyakkuza geçiş halinin bin misli mağduriyeti tüm mazlum milletler hemen her gün yaşıyor. El insaf, sanki onların canı canda diğerlerinin patlıcan... Bikere terör terördür,  asla terörün kırmızısı, yeşili olmaz,  azcık vicdanı olan her insanın terör nerden gelirse gelsin şiddete lanet okuyup karşı koymak durumundadır. Maalesef Batı insanında vicdan hak getire,   kendi mahallerinde bir olay vuku bulsa kendilerine hiç toz kondurmazlar,  derhal cadı avcılığına soyunurlar. Dedik ya adamların ne de canları kıymetliymiş. Ne mümkün ki, İkiz Kuleler vurulma hadisesinin hemen arkasından Abdullah, Muhammed isimli şahıslar tepeden tırnağa didik didik aranmadan,  ya da parmak izleri alınmadan bu ülkeye geçiş yapılsın. Tabii burası güya özgürlükler ülkesi, nasıl özgürlük ülkesi ise bu denli sıkı takip kontrollere tabi tutulan Müslümanlar bu ülkede artık adını gizler hale düşmüşlerdir. ABD özgürlüğü ile övüne dursun,  11 Eylül İkiz Kuleler operasyonuyla birlikte bundan böyle bu ülkede yaşamanın adeta işkence olduğu gerçeğini örtbas edemeyecektir.
            Aman Allah’ım neydi o günler,  şöyle bir Müslüman’ın her sabah iş, alışveriş,  ya da okula gitmek için evinden çıkıp sokak gösterilerinin atmosferi ve öteki muamelesi bakışlar arasında yola koyulduğunda iç dünyasında yaşadığı o incinmişliği veya psikolojik yıkımı bir düşünün. Şimdi sormak gerek, böyle cinnet tablosu bir ülkede bu ruh haliyle yaşamak bir kâbus değil de ya nedir? Akıl tutulması mıdır nedir bilinmez ama şu bir gerçek ellerine tutuşturulan etnik ve dinsel ayrımı çağrıştıran o pankartlara baktığımızda ABD’nin o çok övündüğü Bağımsızlık Bildirgesinin ilkelerini bizatihi kendilerinin çiğnediklerinin en bariz delili olmaya yeter artar da. Belli ki onların derdi davası yurttaşlık, insan hakları, özgürlük filan değilmiş, dedik ya, dert dava gerek Oklahoma patlamasıyla 3–4 yaş arası çocukların canına kıyıldığı cinayetlerin, gerekse 11 Eylül İkiz Kulelerin enkazı altında can veren sivil insanların hesabını Müslümanlara çıkarma çabasıdır.  Onlar için varsa yoksa çıkarları öncelikli davadır.
         Her ne kadar onlar için,  hele bilhassa baronlar açısından insan hakları gibi hassas konular pek kıymet ifade etmese de,  bizim açımızdan en öncelikli değerdir. Zira biz insanı Allah’ın mukaddes emaneti biliriz, bu yüzden biz çıkar ilişkileri nedir bilmeyiz, ilgilenmeyiz de. Bizim asıl ilgimize mazhar olan husus tüm bu çıkar kavgaların dışında kalan masum insanların enkaz altında inleyen feryatlarının yüreğimizde yankı bulmasıdır.  Gel de bu feryatlar bizi içten içe düşündürmesin, öyle ya deprem değil bir şey değil, bir bakıyorsun ansızın İkiz Kulelerin vurulmasıyla binlerce masum insan bir hiç uğruna enkaz altında can verebiliyor.  İşte bu ve buna benzer hadiseler bizim yüreğimizde bir insanlık dramı olarak acı hissettirirken, Amerikan toplumu üzerinde de sadece şok hali etki yapmakta. Oysa şok halinden çıkıp sağlam kafayla arka planda neler dönüyor bir sorgulasalar paranoyak olmaktan kurtulmaları pekâlâ mümkün.
           Evet, bizde biliyoruz İkiz Kulelerin vurulması sıradan bir hadise değil, son derece planlanmış kamikaze hadisedir. Ancak olaya sadece kamikaze dalış olarak baktığımızda olay aydınlığa kavuşmaz. Burada kamikaze dalış sadece görünen yüzü, birde görünmeyen yüzü var ki,  o da yeşil kuşak proje kapsamında tüm dünyada ki Müslümanlara gözdağı verme yüzüdür. İşte bu görünmeyen yüzü görebilirsek ancak o zaman mesele aydınlanıp bir yere varabiliyoruz. Bir adam düşünün ki mağarada yaşamakta ve hiçbir teknolojik bilgi donanımına sahip olmadığı halde olayın faili ilan edilebiliyor. Üstelik bu adam hiç hak etmediği halde bir anda şişirilmiş balon misali kahramanlaşabiliyor. Tabii böyle bir adam ister istemez   ‘Vay be! Bende neymişim’ deyip ABD’ye kafa tutar hale gelir de.  Zaten beklenen de kafa tutmasıdır,    şişirdikleri adam kafa tutmalı ki dünyanın en gözde istihbarat birimleri durumdan vazife çıkarıp bu bahaneyle Müslümanlara gözdağı vermiş olsun. Nitekim yeşil kuşak proje kapsamında şişirilmiş kahramanın saklanabileceği yerler didik didik taranır da. Fakat ne hikmetse bir türlü ininden çıkarılmaz. Belli ki işin içinde bir yandan insanlığı bir süre bunla oyalayıp diğer yandan da talandan mal kaçırırcasına asıl planladıklarının meyvesini toplamanın peşine düşmek vardır. Hiç kuşkusuz bizlerden ikincisi değil de, birincisine inanmamız istenir. Yok, Efendim El-Kaide örgütüymüş, falanmış filanmış gibi uyduruk bahanelerle ipe un serilir habire. Oysa bunlar CIA’nin kullandığı paravan örgütlerden başkası değildi, şimdi ne oldu da birden bire birbirlerine düşman kesildiler. Zaten İkiz Kulelerin düşüşünün sonuçları itibariyle arka yüzü iyi incelendiğinde bir sonraki hamleye hazırlık babında bir ayağının Afganistan’a yönelik operasyon olacağı, diğer ayağının da Saddam rejiminin devrilmesine gerekçe teşkil edecek bir kılıf olduğu çok net bir şekilde görülecektir.
       Gerçekten de olaya bütünüyle baktığımızda İkiz Kuleler kamikaze uçak dalışıyla maksat hâsıl olurda. Nasıl maksat hâsıl olmasın ki,   hemen olayın ardından Bush’un; “Şer güçlere karşı savaş”, “Dünyayı özgürleştirme” ve “Terörizme karşı savaş” slogan varı söylemleri dünya gündeminde çoktan yerini alır da. Bu yüzden 11 Eylül İkiz Kuleler vurulma hadisesi Amerikan halkı için bir anlamda yeni bir başlangıç, yeni bir umuda yolculuk olarak karşılık bulur. Ancak başlangıç addettikleri bu milat onları kıyamet paranoyasına sürükler de. Sadece paranoya hale sürüklenseler gam yemeyiz, bu arada Bush’a yeni bir misyon yüklenip, gizemli güçler tarafından kötülükleri yok etmenin kurtarıcı lideri olarak görme kehanetine de kendilerini kaptırırlar. Zaten Amerika’da bulunan 70–80 Fundamentalist bu tür kehanetleri zihinlere işlemek için vardır. Güya Bush’u allayıp pullayıp Mesih’in yönlendirdiği bir dini lider olarak takdim etmekle propagandalarına malzeme yapacaklarını umacaklardır.  Dahası Fundamentalistler barut fıçısı kokmayan gerilimsiz ortamlarda kendilerini hiç kimsenin ciddiye almayacaklarını bildikleri içindir 11 Eylül İkiz Kulelerin yıkılışından istifadeyle Bush’un iyi bir Hiristiyan ve Evanjelik olarak tanıtılması yönünde bulunmaz bir fırsat aracı görürler. Hatta Fundamentalistler daha da hızını alamayıp şimdiye kadar Amerikan Başkanlarına yüklenmeyen misyonu Bush'a yükleyeceklerdir.  Derken bu sapkın düşünce ileride ardı arkası kesilmeyecek provokatif eylemlere zemin oluşturur bile.  İşte böylesi çılgınca misyon yükleyiş oğul Bush’ta fütursuzca dünyayı dizayn etme yetkisini kendinde görmeye yetip bu uğurda gerekli adımları atar da.
           Evet, Bush’un 11 Eylül İkiz Kulelerin yıkılışıyla üstlendiği misyonla sürekli Ortadoğu’yu kana bulayışının ardındaki sır bu sapkın Fundamentalist anlayışta gizlidir. Bilhassa kendisine atfen söylenilen kurtarıcı lider pozisyonunun gurur okşayıcılığından hareketle dünyada gelişen birçok küreselleşme aleyhtarlığı gösterilerine de aldırış etmeksizin bildiği yoldan milim sapmayacaktır. Derken alelacele tez elden Irak’a başlattığı savaşla diğer ülke halklarına ABD değerlerini benimsetmek gibi bir ideali sinesinde taşıyan vurdumduymaz bir Başkan olarak adından söz ettirecektir. Ne diyelim,  Bush o yıllarda boş hayaller peşinde koşadursun dönüp bugüne geldiğimizde bunca zamandır tüm işlenen provokatif eylemlerin arka planında Büyük Ortadoğu Projesini hayata geçirmek niyetinde oldukları gerçeğinin üzerini asla örtbas edemeyeceklerdir.  Halen geldiğimiz noktada Ortadoğu kan ağlamakta, petrol kokusu o günden bugüne hızından hiçbir şey kaybetmiş sayılmaz.   Zaten tarihi süreç bunun en canlı şahidi...
          Bakın, bir zamanlar Müslümanlar Amerika’yı kendi evleri gibi görüyorlardı. Ta ki, baba Bush ve Oğul Bush dönemleri gelip çattı,  o duygular biranda altüst oluverdi. Kuşkusuz bunda 11 Eylül İkiz Kuleler Operasyonuyla Yeşil kuşak proje kapsamında Müslümanların mercek altına alınıp potansiyel suçlu olarak görülmeleri en etken unsur olmuştur. Bu nedenle 11 Eylül sonrası ABD’yi, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinin temel felsefesine ters düşen bir süreç olarak değerlendiririz.  Meğer bir arada özgürce yaşamak mezara kadar değil pazara kadarmış. Oysa onların bir hesabı varsa, hiç kuşkusuz Allah’ında tüm hesapların üzerinde değişmez mutlak bir hesabı vardır. Şayet dert dava uydurdukları kıyamet senaryolarından ortaya bir Mesih çıkarmaksa, şunu iyi bilsinler ki;  çok büyük bir yanılgı içerisindeler. Yanılgıya düşmelerinde yukarıda adından söz ettiğimiz David Koresh'in çok büyük rolü olduğu besbelli. Malum kendisi 1955'de kurduğu kıyametçi ‘Davidiyen Tarikatı’nın üyesi olmanın ötesinde Mesihçi görüşleriyle bir anda dikkatleri üzerine çeken biridir. Tabii o dikkat çeker de,  Yahudiler boş durur mu, onlar da Mesih’in gelişiyle birlikte dünyada ne kadar ülke varsa hepsinin mal ve mülklerinin anahtarlarını eline geçireceği yolundaki Talmud inancı öğretileriyle habire Amerikan toplumunu etkilemeye çalışacaklardır. Hâsılı Amerikan halkı hem Fundamentalist, hem de Yahudi lobilerin kaynattıkları kazandan etkilenmiş durumdadır. Oysa biz biliyoruz ki; bekledikleri Mesih; ehlisünnet kaynaklarımızda  zikredilen son Peygamberin yolunda yürüyecek olan Mehdi (a.r)'dır. Bilhassa kendisi kötülüğün sembolü Deccal’e karşı mücadele verdiğinde Hz. İsa (a.s)’da yardım etmek üzere gökten inecektir. Tabiî ki bu iniş yeni bir dinin nüzulü için değil son evrensel dine ait nurun tamamlanması için olacak.  Derken bu sayede tüm dünya adalete kavuşacaktır. Tabii bu durumda sükûtu hayal kırıklığına uğrayacak olan Müslümanlar değil, Fundamentalist Evangelistler olacaktır.

            Vesselam.

11 Eylül 2016 Pazar

BUNALIMDAN ÇIKIŞ VAKTİ




                   BUNALIMDAN ÇIKIŞ VAKTİ

      SELİM  GÜRBÜZER

           Türkiye’de gün olmuyor ki bunalım hiç eksik olmasın. Eksik olmaması da gayet tabiidir.  Çünkü tüm dünyanın gözü kulağı bizim üzerimizde hala. Olsun hiçte önemi yok,  esas olan yaşadığımız bunalımların nedenlerini iyi tetkik edip gerekli önlemleri alabilmek ve yerinde çözümler üretebilmek çok önem arz etmektedir. Buna mecburuz da. Hani bunalım tek boyutta seyretse gam yemeyiz belki. Maalesef ekonomik,  sosyal ve kültürel boyutlarda tüm hızıyla kendini hissettirmekte habire. Madem öyle, tüm bunalımlardan çıkma vaktidir. Ancak bunun için acaba sihirli bir değnek var mıdır,  yoksa    'aman boş ver, bunalımdan çıkmak bize mi düştü'  deyip kenara çekilmek mi vardır. Hiç kuşkusuz her iki tutumda tasvip edilemez. Nitekim kolaya kaçmak olur bu.  
          Artık günümüz Türkiye’sinde sendikal haklar, asgari ücret, sosyal güvenlik, yönetime ve kâra katılma gibi talepler sosyal hayatta ağırlıklı değer olarak damgasını vurmakta. Dolayısıyla bu durum ağırlıklı olarak siyasete de yansımakta.  Ne var ki gerek çarpık sosyo-ekonomik yapılanmalar, gerek anarşizm, gerekse kimlik krizi gibi problemler birtakım taleplerin karşılık bulmasında engel durum teşkil edebiliyor. Hatta Türkiye’nin jeopolitik ve stratejik öneme haiz bir ülke konumda olması üzerimizden bunalım sarmalının hiç eksik olmayacağının göstergesi gibi duruyor. Dolayısıyla bu durumu göz ardı edemeyiz,  her karşımıza çıkabilecek bunalım sarmalı karşısında yaklaşımımız masalcı, destanî ve hissi duygulardan uzak analitik perspektiften bakmayı gerektirmekte.  Hele dört bir yanımızın ateş çemberiyle çevrilmişliğimizi göz önünde bulundurduğumuzda sorumluluğumuz bin kat daha da artmakta.  İşte bu yüzdendir ki her an bizi ateş çemberi içerisine alacak olaylara karşı sadece sebep netice çerçevesinde yaklaşmak yetmez,  illa ki çözüme yönelik projeler üretmemizde gerekir. Her şeyden önce hedefimizi 2023 Yeni Türkiye’sine göre belirlememiz gerekir.  Sadece hedef belirleyecek olan biz mi,  şüphesiz buna toplumun tüm katmanları ve tüm sivil toplum kuruluşları da dâhil elbet. Şayet ‘devlet-millet-sivil toplum’  dayanışmasını Yeni Türkiye’nin oluşumunda topyekûn kalkınma seferberliği ruhuna dönüştürebilirsek biliniz ki bu yekvücut halimiz diriliş muştumuz olacaktır.  Aksi takdirde 2023 Yeni Türkiye hedefi ütopik bir tutku olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Bakınız şöyle gelişmiş ülkelerin geçmişine, yaşadıkları bir takım süreçlerden dersler çıkararaktan pek çok meselelerin üstesinden geldiklerini görürüz. Madem öyle bizim hayda hayda üstesinden gelmemiz icab eder. Çünkü Avrupa nice kanlı hadiseler ve kanlı darbeler yaşadıktan sonra sonra ancak Rönesans’ını gerçekleştirebilmiştir. Hele şükür bizde 15 Temmuz kanlı ihanet darbe girişimi hariç Avrupa’daki gibi kanlı sahneler pek yaşanmadı. Besbelli ki kültür kodlarımız sevgi mayasıyla yoğrulmuş, bu coğrafyada nasıl kan dökülebilir ki.  O halde daha ne duruyoruz mayamızda mevcut olan sevgi hamuruyla gönülleri fethedip yeniden dirilişe geçme vaktidir.
        Hiç kuşkusuz ülkemizde bunalıma yol açan faktörlerin arka planında başta ekonomik,  sosyal ve siyasi hayatımıza sirayet eden Makyavelist bezirgânların yanı sıra birde buna ilave olarak Yeni Dünya Düzeni aldatmacısının önümüze koyduğu kur oyunları vardır. Yine de her ne sebep olursa olsun vakit ‘başımızı kuma gömüp ağlama duvarı olmak’ vakti değildir, hele geleceğe karamsar bakmak hiç değildir, vakit ‘ ufkumuzu aşan projeler ortaya koyup dirilişe geçme’ vaktidir.  Bilhassa bunu Ortadoğu ekseninde düşündüğümüzde her an bizi ateş sarmalı içine alacak olaylar karşısında  “aman boş ver banana’’  deme vakti de değil. Asla böyle vurdumduymazlık lüksümüz yoktur,  eğer boş verirsek bir gün gelir o ateş sarmalı bizi de yakıp kavurur. O halde gelin boş vermişlerden olmayalım,  her daim bardağın dolu tarafına bakalım ki boşlanmayalım. Mazlumlara kol kanat gerelim ki, tıpkı sahabenin doğup büyüdüğü Mekke topraklarından Medine’ye hicret ettiklerinde kendilerine kucak açan Ensar’lardan olalım. Ensar olalım ki,  tıpkı Mekke'nin fethinde olduğu gibi tüm mazlumlarla birlikte felaha erebilelim.  
           Bir an başı dara düşmüş mazlumların halini bir düşünün, bilmem buna hangi yürek dayanır ki.  Hele birde bir yandan tüm dünyanın gözü önünde toplu can kıyımları yaşanırken diğer yandan da lüks ve sefahat içerisinde çılgınca eğlenenlerin halini bir düşünün. Şimdi gel de bu çarpık tablo karşısında mazluma kol kanat germeyelim de kime gerelim. Hiç kuşkusuz bize mazlumlardan yana  'Ensar' olmak yakışır.  Sakin ola ki, nasıl olsa kaderde ne yazılmışsa o olur düşüncesiyle Ensar olmaktan vazgeçilmesin. Elbette ki tevekkül etmek güzel bir haslet, ancak sahabe örneğinde olduğu gibi önce devenin yularını ağaca bağlayıp sonra tevekkül etmek esas olmalıdır. Kaldı ki nice badireler atletmiş bir millet olarak daha bir yoğurdu üfleyerek yememiz icab eder,  nitekim mazlumlara umut olma noktasına gelişimiz hiçte kolay olmadı. Düşünsenize dünyanın neresinde mazlum var biz oradayız artık. Allah korusun bu ülkenin Ensarları bir düşmeye dursun ne içte ne de dışta doğru dürüst elimizden tutan olur, bir tekmede içimizde ki hainler vurur. Böylece mazlumların umut kapısı da kapanmış olur.              
         Bakmayın siz öyle televizyon ekranlarında hemen her gün boy gösterip karnından konuşarak insan haklarından dem vurmalarına.  Ve yine siz bakmayın öyle günlük sinekkaydı tıraş ve tam takım kravat elbise giyip de ahkâm kesmelerine, aslında onlar elifi gördüklerinde mertek zanneden tiplerdir, asla kanayan yaraya merhem olmazlar.  Onlar her ne kılık kıyafette olursalar olsunlar, bize Ensar olmak yaraşır. 
             Ki,  biz onları 27 Mayıstan, 12 Eylülden, 28 Şubattan,  Gezi kalkışmasından, 17 Aralık MİT Tırlarını durdurma hadisesinden ve 15 Temmuz Hain Darbe girişiminden biliriz. Bu millete operasyon çektiler de ne oldu, sonunda kazanan bu milletin derin sinesi oldu.  İyi ki de ülkemiz  “Kavmin efendisi, kavmine hizmet edendir” hadis-i şerifin mana ve ruhuna sadık bir liderine kavuşur oldu.  İşte onca çekilen sıkıntının ardından nihayet rahat nefes alır konuma geldik. Bu noktada Adnan Menderes ilk soluktur, Turgut Özal ikinci soluğumuz, Muhsin Yazıcıoğlu üçüncü soluğumuz, Tayyip Erdoğan ise dördüncü soluğumuzdur. İşte böylesi değişimci liderler bağrımızdan çıkıyor da arada bir nefes alma imkânı bulabiliyoruz. 
            Malum, Tayyip Erdoğan dönemi gündem belirleyen bir Türkiye dönemidir. Şayet sonrasında yeni bir tufanla karşılaşmamak istiyorsak böylesi liderleri bağrımızdan çıkarmak zorundayız. İcabında bu da yetmez kendimiz gibi olmak durumundayız. Zaten maşa değil kendimiz olduğumuzda ekonomiyi üst birim, manevi ve sosyal değerleri alt birim olarak esas alacağımızdan sosyal olaylara meydan vermemiş oluruz. Yok, eğer kendimiz gibi değil de kökü dışarıda bir takım mihrakların güdümünde olduğumuzda tıpkı Marksizm’de olduğu gibi temel değerleri üst birim, maddi değerleri alt birim olarak ele alacağımızdan dolayı hiç bir zaman başımız dertten kurtulmayacak demektir. Zira bunalımların kaynağında maneviyatsızlık yatmaktadır.  Kaldı ki, bizim öz kültür ve medeniyet kodlarımız manevi temeller üzerine inşa edilmiştir. İşte bu nedenledir ki ısrarla  ‘Medeniyetler para ile değil inançla kurulur’ diyoruz. Hele bu temel kültür kodlarımızı bir de bilgi donanımıyla taçlandırdığımızı düşünün evvel Allah'ın izniyle hertürlü bunalımın üstesinden geleceğimiz muhakkak.  O halde,  daha ne duruyoruz,  üzerimize çökmüş ölü toprağı bir an evvel atıp maddi ve manevi kalkınma seferberliğine koyulma vaktidir.
            Bakın Moltke, II. Mahmut döneminde ayağının tozuyla ülkemize adım attığında bir araştırmacı gözüyle devlet çarkının işleyişine şöyle bir baktığında birde ne görsün temel servet kaynağının “devlet kapısı” olduğunu gözlemler. Gerçekten de yerinde bir tespittir. Düşünsenize bugün geldiğimiz noktada bile bir takım siyasilerin halen devleti “ekmek kapısı” olarak takdim ettiği artık bir sır değil. Hadi Osmanlı’nın o günkü şartlar itibariyle merkeziyetçi yapısı gereği devlet baba geleneği makul görülebilir, ama aynı devlet baba geleneği anlayışını günümüz bilgi çağında sürdürmek abesle iştigal olur. Artık çağımızda toplum devlet için değil, devlet toplum için var ilkesi esastır. Hakeza devlet hakim devlet değil hadim (hizmetkar) devlet olması esastır. Dolayısıyla bulunduğumuz çağ itibariyle bilgi çağının önümüze koyduğu teknolojik gelişmelere adapte olmak kaydıyla özel teşebbüsün ağılıkta olduğu    'kökü mazide âtî olma’ vaktidir.  
            Bilhassa eski Türkiye’de insanımızın kendini ifade etmekte birtakım sıkıntılar yaşadığı bir vaka. Hele şükür artık Yeni Türkiye’den söz eder hale gelebildik. Ancak Yeni Türkiye'nin kalıcı temeller üzerine inşa edilmesi için sadece düşünce özgürlüğü önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmak yetmez, bunun yanı sıra  “Erdemli, cesaretli ve iradeli bilgi toplumu” olmakta gerektirir, hatta bu da yetmez bilgi ötesine de sıçramak şarttır.  Çünkü hiçbir toplum durağan yani statik bir yapı içerisinde varlığını devam ettiremez, mutlaka değişime yelken açmak zorundadır. Yok, eğer sırf tarım toplumu refleksiyle hareket edilecekse biliniz ki bu kafayla bir arpa boyu yol kat edilemeyecektir. Madem öyle vakit ‘köhne ve demode olmuş anlayışları terk etme’ vaktidir. Artık dünyadaki gelişmelere kapalı ülke konumda kalmak bize zûl gelmeli.  Mutlaka köklerimizden bağımızı kopmaksızın bilgi çağının gerektirdiği refleksle hareket etmek durumundayız. Bakmayın siz öyle militarist ve oportünist yaklaşımlarla toplumu üsten aşağı formatlamaya çalışanların çığırtkanlıklarına,  yeri geldiğinde tepeden yönlendirici ve toplumu dizayn etmeye yönelik politikacıların heveslerini kursaklarında bırakacak irade, erdem ve cesaret bu milletin sinesinde ziyadesiyle mevcut zaten.  Bakın koyun sandıkları o toplum yeri geldiğinde sandıkta hadlerini bildirip oyunlarını bozabiliyor.  Sadece sandıkta mı, tıpkı 15 Temmuz hain darbe girişiminde tankların altına yatarak ta heveslerini kursaklarında bırakabiliyor. Ne diyelim bize böylesi bir necip milletin elini öpmek düşer.
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      
            Demokraside üç saç ayağı vardır.

            Seçilmiş Başkanlık çatısı altında ‘Güçlü meclis, güçlü iktidar, güçlü sivil toplum’ tam demokrasiye giden yolda olması gereken üç sacayağıdır. Artık ülkemizde gelinen noktada güçlü meclis, güçlü yürütme, güçlü iktidar var olmasına var ama demokrasinin olmazsa olmaz şartı diyebileceğimiz sivil katılım sacayağı aksar durumda. Oysa “Güçlü meclis, güçlü iktidar, güçlü sivil toplum” üçlüsü uyum halde işlerlik kazanmadığı müddetçe tam demokrasiden söz edemeyiz. Bürokrasinin ve  'sivil inisiyatif' oluşumların güçlü meclis ve güçlü yürütmeden kopuk olması ya da tam tersi durumun olması sosyal bunalımları beraberinde getirebiliyor. Hele bürokrasinin ve sivil toplum örgütlerinin kendi başına buyruk kesilmelerine hiç tahammülümüz olamaz. O halde yöneten-yönetilen, millet-devlet ikilemler arasındaki uyumsuzluklar her neyse onları bir bir tespit edip uyumlu hale getirme vaktidir.  Ne de olsa Türkiye başkanlık sistemine geçmiş durumda,  o halde toplumu tepeden tırnağa dizayn eden köhne uygulamalara son vermek pekte zor olmasa gerektir. En azından özel bir çaba gerektirmeyecektir.  Allah’a çok şükürler olsun ki Menderes’in  'Yeter artık söz milletindir' çizgisinden Tayyip Erdoğan'ın 'Sözde, kararda milletindir' çizgisine geldik. Malum, eski Türkiye’de bir takım siyasiler toplumu ancak seçim zamanlarında hatırlardı,  hatırladığı zamanlarda da habire oy istiyorlardı, ama her nedense topluma “gelin siz de yönetime katılın” denmiyordu. Çünkü halk onların nazarında sadece birer oy deposuydu.  Dedik ya, neyse ki köprünün altından çok sular akıp geçti de edindiğimiz ibretlik tecrübelerle en nihayetinde halkımızla birlikte bizi “oy deposu” olarak gören zihniyete pek itibar etmez olduk, böylece halk kendisiyle hemhal olacak lider etrafında teşkilatlanmakta. Bu sayede halk her türlü platformda sivil inisiyatifini de ortaya koyup kararda bizimdir diyecek noktadadır. Hatta halkımız değişik isimler altında dernekler, vakıflar kurmak suretiyle “örgütlü toplum” olma yolunda çaba içerisine girmiş durumda. Böylece halk bir takım taleplerini örgütlendikleri sivil teşkilatlar aracılığıyla yönetimde ağırlığını ortaya koyabiliyor artık.  Gerçekten bu tür sivil dayanışma örgütlenmeler eski Türkiye'nin ayak izlerini silmesi bakımdan son derece sevindirici,  ama buda yetmez daha çok kat edilmesi gereken pek çok aşamalar var. Madem öyle, tez elden sendikalar, sosyal güvenlik kuruluşları, dernekler, vakıflar ve bütün sivil toplum teşkilatların ve halkın yönetime katılma gibi hamlelerini daim kılacak başkanlık sistemini taçlandırma vaktidir.  Taçlandıralım ki,  eski Türkiye’den kalan alışkanlıklarımız tamamen ortadan kalkmış olsun.
           Evet, Eski Türkiye’nin alışkanlıkları tamamen ortadan kalksın ki toplum kendi kendini idare etme bilincine varsın. Zaten bu bilince vardığımızda her şeyi devletten bekleyen zihniyet tarihin karanlık sayfalarına gömülmüş olacaktır. Öyle anlaşılıyor ki Başkanlık çatısı altında ileri seviyede demokratik yapılanma için “Güçlü meclis, güçlü iktidar, güçlü sivil toplum”  üçlü sacayağının uyum içerisinde işler hale getirmek elzem gözüküyor.         

             GENÇLİK BUNALIMI
            Türkiye’nin bir diğer kanayan yarası da hiç kuşkusuz gençlik meselesidir. Öyle ki, geçmişte yaşanan bir takım krizlerin açtığı travmalar Türk gençliğinin kültür kodlarında var olan aksiyoner ruhunu tarumar etmeye yetmiştir. Evet, dünyanın en genç nüfusuna sahip ülkeler arasındayız ama yaşlı Avrupa her nedense aksiyoner ruhunu yitirmiş genç nüfusumuzdan bile tedirgin haldedir. Hele birde gençliğin dirilişe geçtiğini düşünün kim bilir ne halde olurlar. Madem öyle Şairin “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” dediği gençliği yetiştirme vaktidir. Sakın ola ki  'Fetih'  deyince sadece kılıç fethi anlaşılmasın,  aynı zamanda buna bilgi donanımı da dâhil olup çağlar üzerinden sıçrama hamlesinin açılımı fetih olarak bilinmeli. Dolayısıyla modern çağın en üst seviyesine sıçramak için gençleri sosyo-ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda en iyi bir şekilde donatıp yeni fetihlere açılma vaktidir.
        Şurası muhakkak gençliğin dinamizm kazanmasına yönelik önündeki tüm engeller kaldırılmadığı sürece o özlenen bir elde maneviyat diğer elde teknik donanıma haiz alperen neslin doğması hayal olur. Düşünsenize gelinen noktada hala gençlik “Ben kimim?” sorusunun cevabını bulamamanın ezikliğini yaşamakta, aslında bu bir anlamda kimlik krizi hadisesidir. Hele şöyle bir etrafımıza baktığımızda her geçen gün etrafımızda kimlik krizi geçiren gençleri gördükçe doğrusu kaygılanmamak elde değil. Maalesef normsuzluk veya çözülme bizim açmazımızdır. Bu yüzden Türkiye neydip edip hedef edindiği 2023 Yeni Türkiye’ projeksiyonunu tıpkı Şeyh Edebali’nin ve Osman Gazi’nin birlikteliğinde olduğu gibi öz kültür mayasını katarak ilerlemeli. Katmalı ki 2023 yeni Türkiye’sinde Horasan erenlerinin üflediği nefesle maddi ve manevi donanıma haiz o özlem duyduğumuz Alperen gençlik gün yüzüne çıkmış olsun. Böyle bir gençlik doğduğunda biliniz ki karşımıza her ne bunalım çıkarsa çıksın üstesinden gelmemiz çok kolay olacaktır. O halde vakit ‘kimlik krizini derinleştirmeye mahal bırakmaksızın kültür politikalarına ağırlık verme’ vaktidir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                 
            Toplumun yıllardır yanlış izlenen politikalardan bıkmış olduğu o kadar her halinden belli ediyor ki, artık ne olacaksa olsun türünden sonunda ölümde olsa her türden bunalımın bir çırpıda çözülme arzusundadır. Madem öyle, karanlık güçlerin zayıf yanlarımızdan yararlanmalarına fırsat vermeksizin Başkanlık sistemi çatısı altında örgütlenmiş sivil katılımcı anlayışı yerli yerinde oturtturmak lazım gelir. Aksi halde içi boş sloganlar ve suni sihirli formüller gençliği daha çok oyalayıp yolumuzdan alıkoyabilir.
         Evet, Yeni Türkiye uzun vadeli projelerle her daim başını ağrıtacak gibi gözüken kimlik krizi meselesini çözmek mecburiyetindedir. Eski Türkiye’nin şöyle hal ve ahvaline bir bakın ipin ucu kimin elinde belli değildi. Siyasi kirlilik desen had safhadaydı, bakın bir hanım milletvekili olmuş ama sırtını millete değil sırtını Kandile dayadığından söz edebiliyordu,  muhalefet desen hak getire Pensilvanya’da ki ihanet çetesi karargâhının oyuncağı olmuş durumdaydı. Şayet uyanık olmazsak, ya da rehavete sürüklenirsek devlet ve toplum arasında uçurum yeniden depreşip kriz hale dönüşebilir. Allah korusun krize yakalandığımızda hiçbir nutuk hiçbir söylem gençliğe etki etmez de. Neyse ki sözlerin biri bin ettiği kuru sıkı lafların edildiği devirler artık çok gerilerde kalmış gözüküyor. Bu yüzden halkımız daha çok ülke meselelerine kim çözüm getirir,  kim çalıp çırpmadan iş yapar,  kim proje üretir bu tip liderlere itibar etmekte ve yöneticisini de bu kriterler ölçüsünce belirlemektedir. Hatta sadece belirlemekle yetinmez gerektiğinde asıl söz sahibinin birinci derecede kendisi olduğunu dile getirip Ziya Paşa'nın o meşhur “ayinesi iştir, kişinin lafa bakılmaz” sözünü ilke edinir de.
            Hiç kuşkusuz her türden bunalıma karşı hal ve çarenin bir başka kesin çözüm yolu da ekonomiyi üst birim, sosyal ve kültürel değerleri temel birim olarak ele almaktan geçmektedir. İşte bu nedenle gençliğe ne komünizm ne de kapitalizm model olabilir. Yukarıda da belirttik ya Marksizm’de ekonomi her şeyin temeli ilan edilmiş, kültürel değerler desen hiç umurlarında bile değil, kültürel değerler onlar için sadece üst birim olarak arka plana itilmiş bir müzelik eşyadır. Her neyse onlar kültürel değerleri arka plana iterek eşyalaştıra dursun bizim asıl yapmamız gereken gençliğe sosyal bütünleşmeyi birliğimizi ve dirliğimizi güçlendirecek biricik temel değerleri kazandırmak yaraşır. Tabii bu arada manevi kalkınmamızı gerçekleştirirken de maddi kalkınmanın en önemli unsuru bilgi teknolojisini de ihmal etmeyeceğiz. Bunun içinde dertli olmakta gerekir, çünkü bizim kodlarımızda Yunusça insanımızı ‘Yaradılanı severiz Yaradandan ötürü’ sevip Ferhat’ça dağları delerekten tüneller açmak vardır, Fatihçe gemileri karadan yürütüp denizin altından Marmaray yapmak vardır. İşte bu öyle bir sevgi selidir ki Türkiye’nin yeniden dirilişine vesile olacak çağ atlama deryasıdır. Bu arzu yeni değil elbet,  yöneticilerin hiçbir aracı kurum kullanmadan yönetilenleri doğrudan doğruya muhatap aldığı bir Türkiye tablosunun doğma arzusu öteden beri içimizde var olan bir memleket hasretidir. Dikkat edin hasret dedik, yani laf ola beri gel türünden hasret değil,  bilakis bu işler ciddi manada toplumun temel dinamikleriyle uyumlu projeler üretmenin hasreti bir bilinçlenmedir. Zaten lafla peynir gemisi yürümez ki.  Her ne kadar bir zamanlar çözüm diye yutturulan reçeteler gençliğimizin aklını çelse de artık onca yaşananlardan sonra gördük ki bir noktadan sonra suni reçeteler cazibesini yitirip tarihin harabelerine gömülebiliyor. Nitekim Tanzimat, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet reçeteleri tarihin tozlu raflarına terk edilmiş bunun en tipik örnekleridir.  Öyle ki çözüm diye kör kütük Avrupa’dan aktarma küllenmiş suni reçeteler bunalımdan çıkışımıza çare olmadığı gibi kültür kodlarımızda derin yaralar açmış ta. 
             Hele bilhassa Orta doğuda cereyan eden olaylara baktığımızda bizim ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel bakımdan güçlü olmamızı zaruri kılmaktadır.  Madem öyle, bilgi ve kültür ağımızı geliştirmek mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde 2023 Yeni Türkiye hedefimiz bir hayalden öteye geçemez. Unutmayalım ki tek başına bilgi donanıma sahip olmakta yeterli kriter sayılmaz. Nasıl tek başına kriter olsun ki,  bir kere bilgi kendiliğinden 'değer' üretmez ki, bu yüzden sadece bilgiyle yetinemeyiz, İslâm’ın telkin ettiği hiç ölmeyecekmiş dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahret sermayesi değerlerle de kendimize yol, usul, yöntem belirlemiz gerekir. Madem öyle topyekûn maddi ve manevi kalkınma seferberliği bilinciyle vakit ‘çokluk içerisinde bir olma’  deme vaktidir. Kaldı ki bunalımdan kurtuluş vakti çıkış için çözüm yolu aramak sadece bize mahsus bir durum değil, tarihi süreç içerisinde her ülkenin bunalımlar karşısında sıkça başvurduğu metottur. Şöyle ki;
             Yıl 1929, yani Amerika’da başlayıp hızla dünyaya yayılan 40 milyon insanı işsizliğe mahkûm kılan bunalımın adıdır bu yıllar. Malum bu kriz dalgası klasik kapitalist teorisini gafil avlamıştı. İşte tam o sıralarda kötü gidişi önleyecek “Keynes Modeli” arayışı devreye girer.  Derken kitleler bunalımdan kurtuluşu bu modelde görürde. Çünkü Keynes piyasanın canlanması için devletin can simit rolü üstlenmesi gerektiğini savunmuş bir düşünürdü. Yani, savunduğu modelle devlet şu veya bu şekilde piyasaya para sürüp kendiliğinden arz (üretimi) canlanmış olacaktı. Gerçektende bu model 1970’lere kadar tutmuşta,  ancak bir noktadan sonra bu modelde ihtiyaçlara cevap veremez olmuştur. Yani bir başka bunalım su yüzüne çıktığında başka arayışlara yelken açılmak zorunda kalınır. Zira bu kez ortada her an patlamaya hazır talep enflasyonu denen bir bunalım söz konusuydu. Dolayısıyla Keynes modeli bu yeni bunalım karşısında çare olmayınca bir başka model arayışı kaçınılmaz hal aldı. Sonradan anlaşıldı ki meğer hangi model ya da hangi ideoloji olursa olsun 20-25 yılı geçmeyecek bir ömre sahipmiş. İcabında günü gelip miadı dolduğunda bir kâğıt parçası gibi buruşturulup çöpe atılır da. Hele bu ideoloji insanı hiçe sayıp tek temel kriteri maddeyse atılmak bir yana yakılmalı da.       
           Şu bir gerçek, tüm beşeri ideolojilerin ortak paydası insanı temel değer görmemeleridir, yani insana bakışları kölece olmasıdır.  Asıl sıkıntı kaynakları bu noktada düğümlü. Oysa insanı merkeze almayan ideolojiler er geç yıkılmaya mahkûmdur. Şu iyi bilinmeli ki; insan her ne kadar ete kemiğe bürünse de onu maddi varlık olarak görmek akla ziyan bakıştır.  Yok, eğer kim bu bakış açısını kendinde görüyorsa bu düpedüz en kaba tabirle tüm insanlığı linç edip hayvan mertebesine indirgemek olur. Bu tip ideolojik beyinler insanı hayvan olarak göre dursunlar, bakın yüce Müberra Dinimiz insanı yaratılmışların en üstünü, yani Eşref-i mahlûkat olarak görür.  İşte bu yüzden Müslümanlar olarak insanı, bilhassa gençliği Allah’ın mukaddes emaneti olarak biliriz. Hiç şüphe yoktur ki bizim medeniyetimizde insan ne köle ne meta ne de makinedir. Bilakis Peygamberimizin gençken içinde bulunduğu Hılful Fudul, yani sivil organizasyon ruhudur.
           Malum, Marksizm ekonomiyi temel değer olarak alt birim basamağına, sosyal ve kültürel değerleri de üst birime oturtmuştur. Maalesef bu durum materyalist zihniyetin çarpık açmazıdır. Hem de ne açmaz, kültürel değerleri burjuvazinin yutturması görmekteler.  Düşünsenize bu sapkın zihniyette insan bir meta,  bir ırgat, ya da makineye bağlanmış proletaryadır.  Ne kadar ekmek o kadar köfte misali çalıştığı oranda değer kazanır. Nitekim Bolşevikler ihtilalle iktidara geldiklerinde gelen gideni aratır misali çarlığa da rahmet okutturacak uygulamalarla kitleleri canından bezdirmişlerdir. Bezdirdiler de ne oldu, bir baktık totaliter uygulamalar ancak yetmiş yıl sürdürülebildi. Sonunda komünizm Sovyetler Birliğinde yıkılır da. Kapitalizm ise bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler mantığı ile hareket etmiştir hep. Doğru mantık mı? Bunu bir örnekle misillendirdiğimiz de görülen manzara şu ki, iki takım sahada ama hakemsiz,  varın oynanan oyunun getireceği olumsuz havayı siz düşünün! Maç boyunca tam bir kargaşa ve fiyasko içerisinde neticeleneceği muhakkak. Elbette ki aynı durum ekonomik faaliyetler için de geçerli. Eğer yürüttüğünüz ekonomik politikalar serbest piyasa ekonomisi ise devletin hakemliğinin dışında yürütemezsiniz. Aksi halde haksız rekabetin doğuracağı sıkıntılarla baş edemeyip cebelleşip durursunuz İllaki haksız rekabet ve tekelci girişimlere geçit vermemek için devletin hakemliğine ihtiyaç vardır.  Dikkat edin devlete 'hakem'  rolü biçtik, 'hâkim'  rol değil, niye derseniz, her şey gayet açık ortada;  Devlete hadimiyet bilinciyle hakemce tavır sergilemek için vardır. Bu yüzden 'hâkim devlet değil, hakem ve hadim devlet' deriz biz. Ki, bu söylem,  bizim medeniyet kodlarımızda zaten var olan diriliş devlet manifestosudur. Diriliş manifestomuz aynı zamanda kendi Rönesans (yeniden doğuş) modelimiz olup bağrında hem toplumcu yönü olan, hem girişimci yönü olan, hem de özel teşebbüs yönü olan bir manifestodur. Ve bu modelde her türlü ayırımcılığa yol açacak 'sınıf’çı anlayışa asla yer yoktur, kabul görmez de. Çünkü bu milletin omurgasını oluşturan işçi, memur, köylü, bürokrat, teknokrat ve işvereniyle hepsini bir bütün olarak görürüz.
             Bakın,  İslam'ın ruhunda ekonomi tek temel değer değildir,  ekonomi daha çok manevi değerlerin üstüne inşa edilen bir değerdir. Dolayısıyla İslam'da ekonomik faaliyetler 'gaye' değil  'vasıta' olup manevi değerlerden bağımsız faktör olarak görülmez. Zaten ekonomiyi maneviyattan bağımsız ele alıp diğerlerini yok saymak, eşyanın tabiatına aykırıdır. İster cemaatten cemiyete, isterse cemiyetten millet olmaya geçişte olsun, her şart altında insanları kucaklamak onları olduğu gibi kabul etmek ve teşkilatlanmalarını sağlamak sivil katılımcılığın dirilişi olacaktır. Zira cemaatten cemiyete, cemiyetten millete geçişte hepimiz kardeşiz bilincinde olmak yeniden diriliş kodumuzdur. Aksi halde sınıfçı anlayışların düştüğü çukura pekâlâ bizlerde düşebiliriz. Sınıfçı ve ayırımcı modeller batının insanlığa saçtığı bir hastalık tablosudur. İşte bu hastalık tablosunu bilhassa gençliğe model diye yutturmak bedbahtlıktır. Oysa gençliğin bunalımdan çıkaracak tek yol hem maddi hem de manevi kalkınmayı aşılayacak öğretiden geçmekte. O halde neydik edip komünizm, kapitalizm, faşizm gibi tüm ideolojilerin dışında çözümler üretmek derdimiz olmalıdır. Asla kökü dışarıda tüm ideolojiler derdimiz olamaz, hem bu ideolojiler ne zaman yaramıza merhem olmuş ki şimdi de olsun.
              Evet, Türkiye’nin çağ atlaması gençliğini ideolojilerin kıskacından kurtarıp aydınlığa kavuşturmasından geçmektedir.  Şayet bunun başarırsak kendi kültür kodlarımızla uyuşan ve dünyadaki gelişmelere açık bir zihni hamleyle dirilişimizin gerçekleşeceğine inancımız tam olacaktır. Şu da var ki bunalım her devirde var olmuştur, olmaya da devam edecektir.  Bize düşen yeniden diriliş için özümüze bakıp bilgi ve bilgi ötesine sıçrayacak gençliği yetiştirmek olmalıdır.  
            Velhasıl; her alaca karanlığın arkasında mutlaka aydınlık vardır. Hele Başkanlık sistemine geçişle birlikte kim bilir, aydınlık yarınlar belki yarın, belki yarından da çok yakındır.
              Vesselam.

10 Eylül 2016 Cumartesi

RÜZGÂR EKEN FIRTINA BİÇER


              RÜZGÂR EKEN FIRTINA BİÇER
                                                                                      
SELİM GÜRBÜZER

         Ülkemiz genellikle her on yılda bir darbe ya da darbe girişimlerine maruz kalabiliyor.  Nasıl ki Osmanlının son dönemlerinde “Hürriyet elden gidiyor” sloganı darbe yapmaya baş gerekçe kılıf teşkil etmişse bir bakıyorsun 28 Şubatta olduğu gibi  “Laiklik elden gidiyor’’ sloganı da postmodern darbeye baş gerekçe kılıf teşkil edebilmiştir. Her ne kadar vizyona sokulan sloganlar birbirinden farklılık arzetsede sonuçta darbe yapmak utanç verici ortak buluşma noktadır.  İşte bu yüzden 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 15 Temmuz gibi yüz karası ortak buluşma noktaları darbe heveslilerin alınlarında ebedül ebed kara leke olarak kalmaya yeter artar da.
         Maalesef tarihte olduğu gibi her tür Yeniçeri kazan kaldırmak girişimleri hız kesmeden ülkemize üzerinde dur durak bilmiyor. Belli ki içi boş sloganlarla insanımız avlanmak istenmekte. Karanlık güçler kirli emellerinden vazgeçmeye dursun şu da var ki;  her kim ki 'Rüzgâr eker, fırtına biçeceği' muhakkak. Bakın şöyle tarihe; Yeniçeri Ocağı başlangıçta bizim kuruluş mayamız bir ocağımız olarak görülecektir. Ancak ne var ki, Yeniçerilik zaman içerisinde kuruluş ruhundan uzaklaşınca ilerisinde Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’nin karşısına başına bela olacak bir kazan kaldırma hareketi olarak çıkacaktır. Tabii bu durumda Yeniçeriliğin kışkırtıcı rol üstlenmesine göz yumulamazdı,  ister istemez bu Ocağın 1876 tarih itibariyle kaldırılmasını gerektirmiştir, kaldırılır da. Böylece Yeniçeri Ocağı ektiğini biçmiştir. Fakat gözden kaçan bir husus var ki ardından bıraktığı bu kazan kaldırma izi tarihin ileri ki evrelerinde filiz verip nice başkaldırma ve isyan hareketlerinin doğmasına kötü örnek teşkil edecektir. Hiç kuşkusuz talihsiz acı örnek teşkil etmektir bu.  Yine şunu belirtmekte fayda var, belki de Yeniçeri Ocağının topyekûn imha edilmesi yerine ıslahı cihetine gidilseydi bugüne dek her türden isyan ve başkaldırma oluşumların türeme geleneği oluşmayabilirdi. Nitekim paralel ihanet çetesi de başlangıçta tıpkı Yeniçeriliğin kuruluş mayasında olduğu gibi ‘Hoşgörü’yü referans alan bir yapıydı, ancak 40 yıllık sızıntı birikimiyle geldiği noktada başlangıç mayası hoşgörü seansından beddua seanslarına terfi edip devlete ve millete ihanet eden FETÖ terör örgütü olarak karşımıza çıkıverdi. Öyle ki bu ihanet çetesi 15 Temmuzda milletimizi ve devletimizi havadan ve karadan bombalayarak tankla ezip geçmeye yeltenmişlerdir. İşte günümüzün bu kazan kaldıran iflah ve ıslah olmaz Yeniçerilerinin şimdi kökten kazınması vaktidir. Dikkat edin her ne kadar Osmanlıda ki Yeniçeri için belki ıslah edilse darbe geleneği oluşmazdı desek de söz konusu Neocon Yeniçeri olunca aynı şeyi söyleyemeyiz. Baksanıza adamlarda pişkinlik o kadar tavan yapmış durumda ki yüzlerinde en ufak pişmanlık belirtisi görülmüyor, bu yüzden tez elden köklerinin kazınması gerekir. Aksi halde bu güzelim ülkenin bu ‘Sızıntı İhanet Çetesi’yle daha çok zaman kaybedeceğiz demektir.
          Evet, Yeniçeriliğin ardından bıraktığı kazan kaldırma fitne tohumu ileri ki evrelerde I. Meşrutiyet, 31 Mart Vakası, Halâskâran-ı Zabitan (kurtarıcı subaylar) isyanı, Mahmut Şevket Paşa suikastı gibi bir dizi kazan kaldırma hareketlerin oluşumunu tetikleyip Osmanlı Devletinin sonunu getirmeye yetmiştir. Üstelik her türden Yeniçeri kazan kaldırma girişimler isyanını ‘Şeriat-hürriyet-adalet’ gibi kıymet ifade eden kavramlar üzerinden yürütmüştür.  Oysa bu kıymet değer kavramlar devlet ve toplumu bir arada tutup asla kirli emellere malzeme olacak kavramlar değildi. Kirli emellerine kılıf yaptılar da ne oldu, nihayetinde   'Rüzgâr eken fırtına biçer' sözü yerini bulup ülke dışına kaçmışlardır. Nasıl mı? İşte bunlar arasından mesela adından sıkça Jön Türkler olarak söz ettiren hareket bunun tipik misalini oluşturur. Malumunuz Jön Türkler Osmanlıyı çöküş noktasına getirmelerinin bedeli olarak halk tarafından linç edilme endişesine kapıldıklarında soluğu yurt dışında almışlardı. Derken asker millet olma hasletimiz kullanılarak yapılan pek çok darbe girişimlerin bedelini bu necip millete pahalıya ödetmiş oldular. Ancak şu da bir gerçek Fuat Keçecizade Paşa'nın “Biz içeriden siz dışarıdan şu devleti bir türlü yıkamadık” dediği Osmanlı’nın son üç yüz yıl kalan zaman diliminde bile öyle kolay yutulur lokma olmadığı görülmüştür. Düşünsenize Osmanlı çöküş sürecinde ve hasta yatağında yedi düvele karşı üç yüz sene dayanabilmiş bir devlet, bu az bir zaman dilimi değil elbet. İşte bu dayanma ve direnme süreci içerisinde, yani Osmanlının 1595–1826 zaman dilimi içerisinde geçirmiş olduğu tüm Yeniçeri usulü kazan kaldırma hareketleri ancak takatinin tükendiği noktada ömrü kifayet etmemiştir. Hele bünyeye bir mikrop girmeye dursun, bir bakmışsın bu çöküş sürecinde hızla üreyen virüsler metastaz yapıp tüm vücudu sardığında sayıları 10'u bulan darbe türü kazan kaldırma hareketlerinin istilasına maruz kalınabiliyor.
       Peki, Osmanlı tarih sahnesinden çektirildi de ne oldu, hiç kuşkusuz Yeniçerice kazan kaldırma alışkanlığı son halkada eften püften sudan bahanelerle Türkiye Cumhuriyeti döneminede sıçrayıp yoluna devam etmiştir. Bilindiği üzere Hacı Bayramda dualar eşliğinde Osmanlı bakiyesi üzerine kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti devletinin heyecanı da bir bambaşka duygu seliydi. Hatta milletçe bu kuruluş heyacanını yeni kan tazelemek olarak algıladık bile. Ancak, sonra ki bir takım nahoş gelişmeler bu heyecanımızı silip süpürecektir.  Çünkü bir baktık ki, tarihte tıpkı Yeniçeri usulü 'şeriat' adına gerçekleştirilen kazan kaldırma hareketlerinin değişik versiyonu bu kez Cumhuriyet döneminde bir başka hüviyette karşımıza çıkıverdi. Nitekim Yeniçeri kazan kaldırma hortlamasının ilk nüvesini ‘Milli Şef’ döneminde bütün çıplaklığıyla görmek mümkün. Öyle ki bu ilk nüve tek parti diktatörlüğü şeklinde boy verip adeta milleti canından bezdirmiştir. Neyse ki dünyada bir takım konjonktürel şartlara bağlı olarak gelişen demokratikleşme taleplerinin ivme kazanmasıyla birlikte hele şükür çok partili döneme geçebilmişiz. Böylece tek parti uygulamalarına son verecek hamle Menderes'in “Yeter artık söz milletindir”  çağrısında yer alan haykırış halkın umut ışığı oldu. Ve takvimler 1946 yılını gösterdiğinde bu necip millet gereğini yapıp yeni bir miladın fitilini ateşlemesini bilmiştir. Amma velâkin malum karanlık güçler halkın büyük teveccüh gösterdiği Menderes’e rahat nefes aldırmayacaklardır. Zira İsmet İnönü halkın kendisine vermiş olduğu mesajdan ders alıp köşesine çekilmek yerine askeri tahrik etmeyi yeğlemiştir, yetmedi DP iktidarını devirmenin derdine düşmüştür habire. Adı üzerinde Milli şef,  böylesi kafa yapısına sahip bir liderden demokratik tavır beklenemezdi zaten. Tek parti dönemi boyunca hürriyetten tek bir söz etmeyen malum karanlık çevreler çok partili dönemde hemen hürriyet havarisi kesilip “Hürriyet isteriz” sloganıyla ortalığı velveleye vermişlerdir. Meğer   'Hürriyet'  kavramı 27 Mayıs darbesine kılıf bulmak için kullanılmış. Ve bu nasıl hürriyetten söz etmekse o süreçte başbakanın yakasına yapışılmış bile. Öyle ki Menderes’in yakasına yapışıldığında  'Bundan daha iyi hürriyet mi olur'  diye verdiği cevapta meselenin arka planında asıl niyet açığa çıkar da.   Öyle ya,  otoriter ülkelerde değil ülke liderinin yakasına yapışmak,  sıkıysa emri altındaki yöneticilerinin yanına yaklaşılsın,  ya da bir çift söz söylemeye kalkışılsın, hemen adamı kurşuna dizerler bile.
         Anlaşılan o ki; çok partili hayata geçişimiz asla Milli şefin iradesiyle gerçekleşmiş değildir, bilakis dünyada yeni gelişen konjonktürel şartların zorlamasının bir sonucudur. Allah korusun CHP'nin insafına muhtaç kalsaydık bu necip millete bırakın söz hakkı tanımayı, çok partili hayatı bile bize çok görürlerdi. Zaten değil midir ki 1943-1944 yıllarında CHP Ankara İl Başkanlığı ve sonrasında Ankara Valisi olmuş Nevzat Tandoğan ‘Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz’ diyen bir zihniyet ürünü, o halde her şey bunlardan sorulurmuşçasına hareket etmeleri gayet tabidir, şaşmamak gerekir. İyi ki de I. ve II. Dünya savaşlarından sonra dünyanın geldiği nokta çoğulculuktan yana gelişmiş, yoksa bu ülkeyi tek parti modeliyle sonsuza kadar yürütme hevesinde olacaklardı. Bakın, Milli Şef uygulamalarına halkın tahammül edemeyişi o kadar net açık ortadaydı ki;  çok partili hayata geçmekle birlikte aziz milletimiz CHP’nin ipini çekip muhalefete mahkûm etmiştir. İşte milli iradenin gücü budur. Ne var ki iç ve dış mihraklar bu milli irade güce çare bulmakta gecikmeyeceklerdir, halkın seçtiği DP'yi bir darbe sonucu götüreceklerdir. Hatta darbe sonrası halkın iradesini hiçe sayan bu zihniyet 27 Mayıs darbesini bayram ilan eder de. Onlar bayram ilan ede dursunlar 'Rüzgâr eken fırtına biçer' gerçeği bu darbede de ilk yansımasını gösterecektir. Nasıl mı? İşte önce 27 Mayıs darbesini yapan Milli Birlik Komitesi kendi içinde patlak verip ikiye ayrılmakla, sonrasında ise bu komite kademesi içerisinden İnönü karşıtı 14’ler grubu diye bilinen subaylar yurt dışına sürgün edilerek elbet. Tabii bu arada Milli Şef cinliği bu ya hemen fırsattan istifade alelacele yarım yamalak bohça misali kurdurduğu koalisyonla dizginleri eline alacaktır. Peki, dizginleri eline aldı da ne oldu,  iktidarda tam da istedikleri türden cirit atamayacaklardır. Bu yüzden pekte rahat sayılmazlardı. Her ne kadar ordunun içerisine yuvalanmış cuntadan bir kısmını bir süreliğine kullanmayı başarabilmişlerse de, sonunda hem asker kanadından hem de halk tarafından içten içe yükselen öfke selini dizginleyemeyecektir. Derken 27 Mayıs ihtilalinin baş aktörlerinden diyebileceğimiz Talat Aydemir bile sonunda dayanamayıp İnönü’ye karşı rahatsızlığını dile getirecektir. Bu demek oluyordu ki ihtilal kışkırtıcılığı rüzgârını arkaya almak bir noktaya kadarmış, bunun birde fırtına öncesi derin sessizliği vardı ki,  tabii bu bildiğimiz sıradan bir sessizlik değildi elbet, bu düpedüz Milli Şef kurnazlığına karşı duyulan milletin derin sessizliğidir. Nitekim bu fırtınadan önceki sessizlik zamanı geldiğinde yine sağ iktidarları iş başına getirmekle kendini gösterecektir.
          Ne acıdır ki,  27 Mayıs 1960 İhtilali halkın büyük sevgisini kazanmış çok partili dönemin ilk başbakanı Menderes’i idam sehpasına götürmüştür. Astılar da ne oldu, onu asanların isimleri çoktan hafızalardan silinmiş ve unutulmuşta. Ama unutulmayan ve sürekli yâd edilenler vardı ki,  o da bu milletin derin sinesinde taht kurmuş adam gibi adam diyebileceğimiz Adnan Menderes, Hasan Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu gibi abide şahsiyetlerdir. Dikkat edin adam gibi adamlar diyoruz. Niye acaba? Çünkü onlar bu milletin bağrından kopmuş halkın gür seda sesi demokrasi kahramanıdırlar. Üzücü olan şu ki gönüllerde taht kurmuş abide şahsiyetleri unutturmak adına 27 Mayıs İhtilali okullarda devrim olarak okutturulmuştur. Neyse ki halkın seçtiği bir başbakanın idam edildiği 27 Mayıs Bayramı tedavülden kaldırılıp bu ayıba son verilmiştir. Belki de 12 Eylülde en işe yarar icraat bulmak gerekiyorsa yaptığı tek iyilik milletin bağrında derin yara açmış olan 27 Mayıs’ın bayram olarak kutlanmasına son vermiş olmasıdır. Son verilmesi de gerekiyordu. Azcık akıl irfan sahibi böyle bir darbenin devrim olmayacağını fark eder zaten. İşte bu yüzden Necip Fazıl 27 Mayıs7ı ‘Yoğurttan bir hükümete mukavvadan bir hançer saplanmış’ ihtilal olarak tanımlamıştır.  Nasıl devrimse pamuk gibi zarif bir hükümet ihtilalle alaşağı edilebiliyor.
         Evet,  bu ihtilal 'Askeri Cunta-CHP-Medya' işbirliğine dayalı bir darbedir.  Dedik ya 27 Mayıs'ın akabinde hemen Milli Birlik Komitesi içerisinde çatlağın belirmesi ihtilal kışkırtıcılığında asker kanadının bu işte nasıl kullanıldığının bariz göstergesidir. Öyle ki, askeri kanattan 14’ler grubu hariç bu ülkeyi CHP'ye teslim etmeye yeltenen NATO’nun emrinde bir askeri cunta tarafından gerçekleştirilen darbeden başkası değildir. Nitekim ihtilal sonrası Türk Silahlı Kuvvetlerinin tarafsızlığına gölge düşürecek gelişmelerden rahatsız olan Milli Birlik Komitesi (MBK) içerisinden 14 üyenin tavır sergilemesi bunu teyit ediyor. Tabii böyle bir tavır sergilemek bir bedel gerektiriyordu. Ki;  14’lere bu bedel sürgün edilerek ödetilir. Düşünsenize ortada öyle gözü dönmüşlük bir oyun vardı ki, çirkin emeller uğruna kendi komite kademesinde silah arkadaşlarını bile sürgün edebiliyorlar.
          Peki, çirkin emellerine ulaştılar mı?  Kısa vadede olsa tabii ki emellerine ulaştılar, hiç yoktan kendileri açısından engel gördükleri Menderes, Hasan Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu ortadan kaldırılmıştır. Ama uzun vadede 27 Mayıs’ın bir devrim olduğu yalanı maya tutmayacaktır.  Nitekim ileri ki dönemlerde 'evdeki hesap çarşıya uymaz'  misali bir durum vaziyetle karşılaşacaklardır. Malum, 14’lerin tasfiye edilip sürgün edilmesiyle önlerinin açık olacağını hesap edenler seçime gidildiğinde milli iradeden gerekli şamarı almışlar da. Halk bu uyduruk devrim masalına pirim vermeyip, ibre yine sağ iktidarlardan yana işlemeye başlayacaktır,  sol zihniyetse her zaman olduğu gibi yine bekleme salonuna alınacaktır. Artık bundan böyle halkımız sola yüz vermemeye kararlıdır. Tabii kararlı oldukça da bu malum çevreler boş durmayıp sürekli askeri kışkırtarak her on yılda bir demokrasimizi kesintiye uğratmakta geri durmayacaklardır.  Derken kınında durmayan bu güruh millete 12 Mart,   12 Eylül, 12 Mart, 28 Şubat, 15 Temmuz süreçlerini yaşatacaklardır. 
        Maalesef halkın iradesini içine sindiremeyenler bunca Yeniçeri usulü kazan kaldırmalardan ders almamış olsalar gerek ki her boşlukta asker üzerinden “Cumhuriyeti yaşatmak ve kollamak”  ya da Pensilvanya güdümlü “Yurtta Sulh” sloganının ardına sığınarak yeni Yeniçeri usulü kazan kaynatabiliyorlar.
          Rüzgâr eken fırtına biçer sözü 12 Eylül, 28 Şubat, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz içinde geçerli akçe. ihtilale davetiye yağdıranlar ihtilal sonrası demokrasiyi arar oldular. Nasıl arar olmasınlar ki,  27 Mayıs 1960 ihtilali hem millete hem de DP’ye yapılmış bir darbeydi, ancak 12 Eylül öyle değildi, bu kez terazinin bir kefesine sol kesimde konulmuştur. İlginçtir terazinin kefesinde kendini gören sol, ancak Turgut Özal'ın başbakanlığı döneminde 12 Eylül'e reddiye döşeyebilmişlerdir. Eeh ne yapsınlar,  evdeki hesap çarşıya uymayınca reddiye döşemeleri gayet tabiidir. 
           Artık bunca yaşananlardan sonra bir takım aklı evveller aklını başına toplayıp bir türlü ordu içinde darbe yapmanın zevkine alıştırılmış bir takım komutanları kullanmaktan vazgeçmiyorlar. Dedik ya, dün nasıl ki Osmanlıda ‘şeriat’ kavramı kullanılarak bir takım darbe girişimleri vuku bulmuşsa bir bakıyorsun Genç Türkiye’mizde de kimi zaman özgürlükler bahane edilerek 27 Mayıs Askeri Darbe, sağ-sol çatışması bahane edilerek 12 Eylül Askeri Darbe, laiklik bahane edilerek 28 Şubat Postmodern darbe yapılabiliyor.
         Birileri 28 Şubat için meselenin irtica olduğunu sana dursun işin aslı astarı hiçte öyle değil, bilakis çıkar paylaşımı uğruna yapılan düpedüz bir Postmodern darbedir. Nitekim 28 Şubat Postmodern darbe sonrasında batık bankaların yönetim kurullarından darbecilerin çıkması bunu teyit ediyor.  Öyle ki irtica filan bahane gerçekte gizli ajandalarında çıkarları gereği 28 Şubata karşı çıkanları andıçlayarak ezdiler, 28 Şubatın amigoluğunu yapanlar da rüsva edildiler. İşte rüsva edilmişliğin en tipik örnek ismi ve Medya patronu Dinç Bilgin'dir. Postmodern darbeye çanak tutup 28 Şubat sürecinin o sisli atmosferinde devlet kasasından nemalandılar da ne oldu, 28 Şubat sonrası haksız edindikleri kazançlarının uçtuğunu gördüler.
          Aman Allah'ım neydi o günler, Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu (TMSF) tüyü bitmemiş yetimin hakkını alabilmek için canhıraş mücadele vermişti. Alacakları bir çırpıda tahsil etmek hiçte kolay olmadı,  kiminin mallarına haciz konularak, kimine ödeme planı çıkartılarak geçmiş yaralar sarılmaya çalışıldı. Bu ülkenin kanını öyle sülük gibi emmişlerdi ki işbirliğine girmedikleri iç ve dış güç kalmamıştı. Düşünsenize başbakanı bile pijamayla karşılayacak pozisyon almışlardı. Umulur ki o günlere bir daha dönmeyiz. Hoş doğrusu aralarında bu yaptıklarından pişman duyduğunu itiraf edenler de vardı, ama olanlar olmuş, her şey bitmiş ve nice çamlar devrildikten sonra pişman olmuşlar neye yarar ki. Önemli olan burnumuzun dibine kadar dayanmış pis kokuları zamanında berhava edecek basireti gösterilebilmekti. Tam aksine Türk Silahlı Kuvvetleri gerek bir takım rantiye odaklarınca, gerek bir kısım medya, gerekse statükocu partiler kanalıyla kışkırtılarak ihtilal düğmesine basmak hedeflenmiştir.  Maalesef ihtilal kışkırtıcılıyla Türkiye suni gündemlere kurban verilmiştir. Anlaşılan o ki, iç ve dış zinde mihraklarca ülkemiz sağcı-solcu, laik-anti laik, Sünni-Alevi, Türk-Kürt ikilemleri oluşturularak cennet vatanımız cehenneme çevrilmek istenmiştir. Oysa bizim kültür birikimimiz ikilem yapılar oluşturmaya izin vermez, çünkü biz farklı kimliğe sahip insanlarla bir arada yaşamaya alışmış bir milletiz. Bu yüzden bizim dışındakileri öteki görmeyiz. Şu an bizim öteki olarak göreceğimiz olsa olsa fikirlerin tartışmasından korkan statükocu çevrelerle darbe severler olmalıdır. Biz biliyoruz ki hem sağda hem de solda değişimden yana, demokratik katılımdan yana, dünyada adından söz ettiren Türkiye’den yana entelektüellerimiz var oldukça darbe severlerin hevesleri kursaklarında kalacaktır, bu böyle biline.
            Peki ya 28 Şubat sonrası durum vaziyet nasıl? Malum, halkın büyük teveccühünü kazanmış Tayyip Erdoğan iktidarında artık darbe dönemlerinin kapandığını sandığımız noktada bir bakıyorsun;  Cumhurbaşkanının seçilmesini sabote etmeye yönelik 27 Nisan e-muhtıra denemesi,  birkaç ağaç bahane edilerek Taksimde Gezi Parkı çıkarması, Soma maden faciası bahane edilip hükümeti itibarsızlaştırmak suretiyle alaşağı etme girişimlerine kalkışılabiliyor. Yetmedi Pensilvanya kaynaklı paralel ihanet çetesince önce 17-25 Aralık, sonrasında Cumhuriyet döneminin en kanlı 15 Temmuz darbe girişimi yapılabiliyor. Adamlar baktılar ki kırk yıldır sızma faaliyetleriyle edindikleri birikimler Cumhurbaşkanımızın kararlı duruşuyla inlerine girilip bitirilecek noktaya gidiyor,  birikimlerinin heba olmaması uğruna Meclis, Emniyet, MİT gibi hassas kurum binalarının bomba yağdırmaktan tutunda, halkın üzerine bile tank sürüp iki yüzü aşkın insanımızı şehit etmeyi göze alabilmişlerdir. İşte yurt içi ve dışı bankalarda milyar dolarlara hükmeden bu örgütün geldiği nokta kan dökmek olmuştur. Meğer kırk yıl öncesinde çıkarttıkları Sızıntı dergisi bilimsel görünme maskesi altında sızma faaliyetiymiş.  Evet, sızma mızma derken Aksiyon dergisiyle aksiyon hale gelme sinsi becerisi, Zaman gazetesiyle de zamansız bir darbe girişimi neticesinde halkın bariyerine takılıp Samanyolu yolculukları saman alevi olmuştur. Tabii yinede her şey bitmiş sayılmaz, Cumhurbaşkanımızın çağrısına kulak verip meydanları diri tutmalı. Çünkü tabiat boşluğu sevmez,  her ne kadar sayıca az olsalar da bikere ortada milyar dolarlara sahip ve uluslararası taşeronluğa soyunmuş bir yapı var. Dolayısıyla Türkiye düşmanı dış güçler devletin silahını, uçağını, tankını halkın üzerine doğrultan bu ihanet şebekesini ellerinde tuttuğu bu maşayı ve kozu sonuna kadar kullanmayı ihmal etmeyeceklerdir. Ne zaman ki bu koz maşa işe yaraşamaz hale gelir, işte o zaman bu koz kartı buruşuk kâğıt mendil misali buruşturulup atacakları muhakkak. Şuan bize düşen süper güçlerin paçavra halde atacağı günü beklemek olmamalı, Cumhurbaşkanımızın çağrılarına icabet edip meydanları boş bırakmamak olmalıdır.  Bunca yaşanan darbe ve darbe girişimlerinden şunu gördük ki meğer irtica, laiklik, hoşgörü falan filan hep işin kılıfı. Düşünsenize başlangıçta hoşgörü kılıfı altında devletin tüm kademelerine konuşlanıp sonrasında malum karşımıza paralel devlet yapılanması olarak çıkabilmişlerdir. Altın nesil, Türkçe olimpiyat, Bank Asya, açtıkları Türk okulları gibi temalarla yumuşak karnımızdan içimize sızıp sonrasında Paralel Devlet oluşumu için düğmeye bastıklarında karşımızda önce MİT Tırlarını durdurmaya yeltenen,  en nihayetinde 15 Temmuz kanlı darbe girişimi neticesinde tanklarla bombalarla canavarlaşan gözü dönmüş Fetullahçı Terör Örgütü (FTÖ) gerçeği ile yüzleşiverdik.
           Evet, bizi içten içe düşündüren tehlike ne sağ, ne sol, ne şu, ne bu,  bizi düşündüren Pensilvanya'dan talimat alan Haşhaşiler ve statükocu zihniyetin galebe çalması düşündürmelidir. Nasıl düşünmeyelim ki 2023 Türkiye hedefimizi baltalamak için eteklerinde dökecekleri her ne taş ne varsa dökmekteler.  Aslında bu bir sapkınlıktır, bu bir statükoculuğun galebe çalma hadisesidir. Çünkü biz hadim devletten yana tavır koyarken onlar paralel devletten yana tavır sergilemekteler.  Onlar sergileye dursun eninde sonunda mutlaka rüzgâr eken fırtına biçmektedir.  Bu veciz söz dönüp dolaşıp ihtilal severlerin tıpkı 15 Temmuzda olduğu gibi can evinden vurmakta. Bu fırtına statükocuları tarihin harabelerine gömecektir. Türk’ün dirilişi diyebileceğimiz sivil toplum hareketlerinin ayak seslerinin günden güne artması bu muştuyu veriyor da. 
              Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2355/ruzgr-eken-firtina-bicer.html

9 Eylül 2016 Cuma

ŞİDDET



ŞİDDET

                      SELİM  GÜRBÜZER

       Bir kıyamet arifesi yaşıyoruz sanki. Elbette ki Yüce Allah’ın hikmetinden sual olunmaz, yine de anlaşılan o ki hikmetine binaen kıyamete kadar şiddet hiç eksik olmayacak.  Düşünsenize Adem (a.s)  ve Havva anamız cennet yurdundan dünyaya ilk adım attı atmasına ama zürriyetinin çoğalmasıyla birlikte insanlık şiddetin tam ortasında buldu kendini. Nasıl mı? İşte Hz. Âdem (a.s)’ın Habil ve Kabil oğlu arasında yaşanan hadise bunun bariz göstergesi zaten.  Nitekim Habil merhamet ikliminin kutbu olurken,  Kabil’de şiddet ikliminin kutbu olur. Öyle ya, madem  ‘Her şey zıddı ile bilinir’, o halde hak ve batıl arasında kıyamete kadar yaşanacak tüm hadiselerin gidişatı bu iki kutuptan dal budak salacak demektir.
         Besbelli ki her şey bu iki kutup üzere seyretmektedir. Kutbun bir ucunda Kabil’in ektiği şiddet tohumu var, diğerinde ise Habil’in ektiği merhamet ve sevgi tohumu vardır. İşte bu iki kanaldan gelen şiddet ve merhamet tohumları neşvünema bulduğunda her devirde her iki tohumda değişik biçimlerde boy verip karşımıza çıkabiliyor. Derken Şairin haykırarak dile getirdiği “Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir/oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir...” gerçeğiyle yüzleşmiş oluruz.
          Evet, Kabil’in Habil’i katletmesiyle başlayan ilk kardeş cinayeti aslında insanlık tarihinin ilk şiddet eylemidir. Ve bu kirli eylem gelecek kuşaklara örnek teşkil eder de. Nasıl mı? Mesela gün olmuyor ki,  Türkiye’de şiddet hareketleri eksik olmasın, yine gün olmuyor ki dünyanın gözü kulağı bizim üzerimizde olmasın, her anımız mercek altında habire.  Ancak bu demek değildir ki mercek altındayız diye elimizi kolumuzu bağlı tutalım, zaten böyle bir lüksümüzde yoktur, bir şekilde etrafımızda cereyan eden şiddet sarmalından çıkmamız gerekir. Yinede kanaatimiz o dur ki tarihten bugüne nice ateş çemberlerini aşmış necip milletimizin yeri geldiğinde o engin sinesiyle ülkemizin üzerine adeta kara bulut gibi çöken terör belasının dün olduğu gibi bugünde üstesinden geleceğine inancımız tamdır. Bakmayın siz öyle milletimizin ara sıra o suskun duruşuna, hele bir sabrı taşmaya görsün, gerektiğinde ‘Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım, Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım’ duygu seliyle her türden şer odaklarına gereken dersi verecek gücü gösterir de.
      Bilindiği üzere Asya ve Avrupa arasında köprü konumunda bir ülkeyiz,  dolayısıyla stratejik öneme haiz bir ülkede yaşıyor olmamız bize tarihi sorumluluk yüklemekte.  Madem sorumluluğumuz çok büyük, Balkanlar, Ortadoğu, Asya ve Kafkasya dörtgeninde yaşayan devletlerle aynı kültür dairesi içerisinde bulunmanın avantajlarını çok iyi kullanmamızı gerektirmekte. Ne var ki bu avantajımızı şimdiye kadar tam anlamıyla değerlendirdiğimiz söylenemez. Düşünsenize Sovyet Rusya’nın dağılma süreci içerisinde Türk Cumhuriyetleri bir bir bağımsızlıklarına kavuşurken biz tüm bu gelişmeleri balkondan seyrederek geçirmişiz. Maalesef bu süreçte bizim lehimize bir sürü avantajlar sözkonusuyken ayağımıza kadar gelen tüm avantajları elimizin tersiyle itmişiz. Hatta bu bağlamda bir zamanlar Türk Cumhuriyetlerle kültürel ekonomik ve sosyal tüm ilişkilerimiz bize tam bir hayal kırıklığı yaşattı diyebiliriz.  Bilhassa o dönemin iş bilmez yöneticileri karşılarına çıkan bu yeni durum karşısında bakar kör olmalarının doğurduğu sonuçlar incitici olmuş da. Nasıl incitici olmasın ki, bir kere o yıllarda kardeş toplulukların derdiyle dertlenip hemhal olmamışız ki. Sadece ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası’  hayali ve gurur okşayıcılığıyla yetinmişiz. Batı yinede tüm bu bakar körlüğümüze rağmen tedbiri elden bırakmayıp bizi sürekli gözetlemekte. Olur ya bir gün gelir Balkanlar, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya ekseninde lider ülke oluruz endişesini taşımakta.  İşte içten içe duyulan bu endişedir ki dönem dönem ülkemiz topraklarında şiddete hareketlerine kol kanat germekteler. Böylece bu metotla bizi dize getireceklerinin hesabı içerisindeler. Öyle ki kendi iç karanlık dehliz odalarında ülkemizi enine boyuna tüm yönleriyle masaya yatırıp analizini yaptıktan sonra içimize yerleştirdikleri muhbir ajanlar vasıtasıyla bu topraklarda provokatif eylemler gerçekleştirmeyi de ihmal etmezler. Nasıl olsa geçiş sancısı süreci yaşayan bir ülkeyiz, nasıl olsa tez canlı bir milletiz, bu durumda içimize en ufak atacakları bir kıvılcımla çok çabuk tahriklere kapılıp barut fıçısı olmamıza yetecektir. Besbelli ki zayıf yönlerimizin etüdünü iyi yapmışlar, bize düşen zafiyetlerimizden yararlanmalarına fırsat vermemektir. Hatta tüm oyunlarını bozmak için sanayileşmiş bilgi toplumu evresine geçiş yapmamız gerekir. Geçelim ki tüm kirli aktörlerin oyunlarını bozabilelim. Bakın, sanayileşmesini tamamlayıp bilgi toplumu olmayı başaran devletler, polisiye tedbirlere pek gerek duymaksızın ürettikleri sosyal projeler, sivil katılımcı ve uzlaşma yollarıyla terör hadiselerin üstesinden gelebiliyorlar.
          Aslında 2023 Yeni Türkiye hedef edinmiş bir ülke olarak bizim sanayileşmiş bilgi toplumuna geçiş evresinde birtakım sıkıntılar yaşar olmamıza şaşmamak gerekir, zaten geçiş evrelerinin doğasında sancılar hep var olmuştur.  Önemli olan geçiş süreci sancılarını sosyal tabanlı militanlaşma eğilimlerin yeşermesine fırsat vermeden kazasız belasız atlatabilmektir. Bakın pek çok kalkınmış ülkeler geçiş sancılarını kan gövdeyi götürürcesine çok ağır bedeller ödeyerek geçirmişler. Allah’a şükürler olsun bizim kültür kodlarımız geçiş sürecini batıda olduğu gibi kanla gerçekleşmesine izin verecek türden kodlar söz konusu değildir,  dolayısıyla bizim neydik edip mutlaka sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda bir dizi reformlar ortaya koymamız icap eder, buna mecburuz da. Dedik ya tüm dünyanın gözü kulağı bizim üzerimizde.  Bu gözü kulaklık kimi zinde güçler için  'bir korku, bir kâbus'  durum olurken kimi mazlum ülke haklar içinse   'Türkiye ayağa kalkarsa zalime korku, mazluma umut ışığı' olacak bir muştudur.  Gönül ister ki mazlumların düşlediği umut ışığı olalım. Ne var ki; bir takım karanlık güçler mazlum milletlerin umut ışığı olarak görülen böylesi cennet vatan ülkenin kendi öz kodlarına dönüp dirilişe geçeceği zamanlarda rejim meselesini gündeme taşıyaraktan hemen hedef şaşırtıp  27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe türü girişimlerle yolumuza taş koyabiliyorlar. Alışkanlık bu ya,  her on yılda bir her türden darbe girişimlerle topyekûn kalkınmamızın önünde tıkaç oluyorlar. Madem öyle bize düşen kerameti kendinden menkul tıkaç görevi ifa eden alışkanlık ve rutin hale gelen arazları rafa kaldırıp yerine  “milli, sivil katılımcı ve sosyal iktidar” üç tarz model ortaya koymak düşer. Şayet işi akışına bırakıp alışkanlıklarına son vermezsek biliniz ki 'Yeni Dünya Düzeni' aldatmacasının ortaya koyduğu içi boş model balonlarla çok daha oyalanıp duracağız demektir.
          Unutmayalım ki,  Yeni Dünya Düzeni dedikleri düzen iki ucu sivri bir değnek düzendir. Baksanıza değneğin neresine dokunulsa kanayan yara daha da derinleşip kangrenleşmekte. İşte bu iki ucu sivri değnekle habire bize ayar çekme peşindeler. Onlar çeke dursunlar, bize düşen bu ayar çekmeler karşısında eli kolu bağlı sessiz kalmamaktır. Dedik ya bir şekilde kirli oyunlarını boşa çıkartacak projeler ve çözüm yolları ortaya koymalıdır. Yok, eğer  'Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın' deniliyorsa,  şu iyi bilinsin ki bir gün gelir değneğin her iki ucu suya sabuna dokunmayanlarında can evinden vuracaktır, 
             İşte tam bu noktada çözüm yolu nedir sorusu çok önemlidir. Hiç kuşkusuz çözüm yolu derken;  ipin bir ucu derin güçlerin elinde,  diğer ucu bizim elimizde olan bir çözüm modeli kastetmiyoruz, bilakis her iki ucu da bizim elimizde olacak çözüm modelini kastediyoruz.  Malum, derin güçler iğneden ipliğe her şeyi kendilerinin kontrolleri altında tutmak isterler,  zaten tarihte hep böyle olmuştur. Hadi kontrolü ellerinde tutma heveslilikleri neysede birde şu şiddet hareketlerine karşıymış gibi duruş sergiler görünüpte alttan alta destek vermelerine ne demeli. Bakın tüm emperyal güçler,  kendilerine hayran işbirlikçi aydınlar üzerinden ülke halklarına bir takım terapi yöntemler uygulayaraktan çok rahatlıkla ayar çekebiliyorlar. Düşünsenize bir zaman bize çözüm diye sundukları reçeteler meğer emperyal güçlerin  'al bunla oyalan' cinsinden reçetelermiş. Ağa babaları ellerine reçete tutuştururda şu bizim yerli işbirlikçi mankurt aydınlar gereğini yapmaz mı,  hem de alasını yaparlar. Zira Güneydoğuda PKK terörüne çanak tutup devlet aleyhine hazırlanmış bildiriye imza atacak kadar ihanet şebekeleğine soyunurlar da.  Her neyse onlar bildiriye imza ata dursunlar ilham aldıkları batının ikide bir insan haklarından dem vurup habire özgürlük havarisi dolduruşuyla arka planda unutturmaya çalıştıkları cinayetleri örtbas edemezler ya. Batının bu konuda sicili bir hayli kabarık, nasıl örtbas edilip unutulabilir ki.
         Evet,  İnsan hakları, hümanizm, özgürlük gibi değerler, değer olmaktan daha çok ülke haklarını kontrol etmeye yönelik rol üstlenmiş kavramlardır.  İşte içi boş dışı cilalı bu kavramlarla bizim Yunus'un “Malda yalan mülkte yalan, hani bunun ilk sahibi, var birazda sen oyalan” deyişinin ters yüz ediliş hali diyebileceğimiz  “Özgürlükte yalan, insan hakları da yalan, çağdaşlıkta yalan, var birazda sen oyalan” oyuncağıyla bizi can evimizden vurmaya çalışıyorlar. Anlaşılan aydın olmanın birinci kriteri çözüm adresi için ikide bir batının kapısını çalmakmış,  meğer ne kadarda meraklıymışlar batının cicili bicili cilalı oyuncaklarıyla oyalanıp ahkâm kesmeye. Eeeh ne yapsınlar, köklerinden bihaber müsvedde aydınların ellerinden başka bir şey gelmez ki. Bir kere ferasetten yoksunluk bu müsvedde aydınların gözünde tek tavaf edilecek mabed batı olmaya yetiyor. Tabii tek mabet batı olunca ister istemez kimileri “Kâbe Arab’ın olsun Çankaya bize yeter” aşkıyla tutuşurken kimileride  “Taksim yeter” zavallılığına düşebiliyor. Ah keşke Çankayacılar ve Taksimciler aklını başlarına toplayıp yönünü doğuya çevirseler de batının şu dışı cilalı, içi zehir kusan reçetelerine aldanmasalar,  bak o zaman ülkemiz üzerinde oynanan sinsi oyunları bozmak an meselesi diyebiliriz. Bakalım batıyı körü körüne taklit edip göbekten bağlanmak nereye kadar devam edecek. Ama öyle görünüyor ki bu aklı evveller içi boş reçete ve toplum mühendisliği projelerini iyi hıfz etmiş gözüküyorlar, dolayısıyla bu tip aydınlardan analitik yaklaşım beklemek hayal olur. Onların tek bildikleri eline tutuşturdukları reçeteleri ekranlarda nakarat nakarat rap rap tekrarlamaktır,  bunun dışında kafaları bir şeylere pek basmaz zaten.
          Umudumuz o dur ki  'Ey Türk titre ve kendine dön' titreyişiyle dirilişe geçtiğimizde o gün en başta ülkemiz olmak üzere tüm Ortadoğu, tüm Orta Asya, tüm Kafkasya halkları huzura kavuşur. Hele bir Türkiye yeniden dirilişe tam manasıyla geçtiğinde bak o zaman dünyanın muhtaç olduğu Osmanlı adaleti bir hayal olmayıp hakikat olacağı muhakkak. Aslında diyeceğimiz şu ki;  inşallah pembe şafaklar sökün eder de mazlumların ahı yerde kalmaz. Yine diyeceğimiz şu ki, inşallah kendi öz köklerimize yönelir, bu yolda adımlar atarız da o özlenen pembe şafaklar belki yarın, belki yarından da çok yakın olur. Yeter ki ümitlerimizi ve denge ayarlarımızı yitirmeyelim,  bak o zaman diriliş muştumuz gerçeğin tâ kendisi olurda. Bu arada denge demişken, sakın ola ki dengede neymiş deyip es geçmeyelim. Bakın bu konuda Ahmet Cevdet Paşa ne diyor: ‘Toplumlar için büyük tehlike, geçiş dönemlerinde dengeyi kaybetmektir.. Değişmemekte ve statik kalmakta direnen memleketler kadar dengeyi kaybedenlerde tarihin harabelerine gömülmüşlerdir.’   Evet, bu müthiş sözleri kulağa küpe edip denge ayarımızı yitirmemek ise bize düşer.
          Bir baba düşünün ki, cahiliye döneminde kızını diri diri toprağa gömecek kadar gözü kara, üstelik o baba bunu yaparken de kendini bedevi hayat tarzının gereklerini tam, eksiksiz yerine getirmiş saymakta. Bir bakmışsın yine o aynı baba bir zaman sonra devlet başkanı olmuş sırtında un çuvalıyla sorumluluğun gereği Medine sokaklarında fakirlerin ihtiyacı için canhıraş koşturup merhamet abidesi olabiliyor. Tahmin etmişsinizdir o  babayı, hiç kuşkusuz o baba Halife Hz. Ömer (r.a)’dan başkası değil elbet.  İşte bu örnekten hareketle diyebiliriz ki;  Hattab’ın oğlu Ömer nasıl değişmişse, toplumlarda pekâlâ değişebiliyor. Tabii sadece değişen Hz. Ömer (r.a) değildi bedevi toplumda değişmişti.  Ama gel gör ki aynı toplum bir zaman sonra mezhep ve siyasi kavgaların eşiğine geldiğinde ortalık kan gölüne çevrilecektir. 
            Evet,  İslam bir güneş gibi Mekke semaları üzerinde doğduğunda ilk tepki ve ilk şiddet hareketi müşriklerden geldi. Keza her tür kavga, her tür fitne ve her tür zulme start verende onlardı. Zira müşrikler statükocu bir topluluktu, yani alışıla gelen mevcut düzene göbekten bağlı topluluklardı. Amma velâkin statükoculukta bir yere kadardı, İslam güneşinin doğmasıyla birlikte mevcut otoriteleri içten içe sarsılması kaçınılmaz hal alır.  Birkere İslam çağlar üstü evrensel mesajlar sunan bir din, sarsması gayet tabiidir. Dahası Müberra Dinimiz insanlığı aydınlatmak ve irşad etmek için vardır.  Aynı zamanda bu irşat alışılagelen kurulu düzeni sarsan bir faaliyettir. İşte bu faaliyetin neticesinde İslam Dini tüm sahte putları devrilmekle kalmamış bunlara ilaveten sosyal yapıları da değiştiriverdi. Üstelik bu değişim şiddetle değil, gönülleri fethederek gerçekleşir. Nitekim bu süreç iyi analiz edildiğinde saldıran tarafın müşrikler olduğu, saldırılara karşı direnen tarafında Müslümanlar olduğu görülecektir. Hakeza Haçlı seferleri de öyledir. Haçlı seferlerini başlatan biz değil, batı âlemiydi.
          Şu bir gerçek; şiddete başvurmaksızın gerek sosyal, gerek siyasi, gerekse ekonomik alanlarda değişim ve dönüşümler gerçekleştirmek pekâlâ mümkün. Bakın, İbn-i Haldun Mukaddimesinde; “Zamanın akışıyla bütün tarihi şartların değişmekte olduğunu unutmak, araştırmacıları yanılmaya sürükler. Bu değişiklikler şahıslarda, vakitlerde, şehirlerde meydana geldiği gibi çevre, bölge ve devrelerde de vuku bulmaktadır…” der.  Gerçekten de bu müthiş tespitten hareketle şiddetin temelinde değişime direnme çabası vardır diyebiliriz.  Ve bu temel çaba üzerine inşa edilen şiddetin bir ayağında kültürel değerlere yabancı kalmak varken,  diğer ayağında sosyal ve ekonomik yapıdaki tüm değişmelere kapalı kalmak vardır. Oysa ne kadar değişime direnip kapalı kalınırsa kalınsın güneş balçıkla sıvanamaz.  Umulur ki onlarda bir sabah uyandıklarında İslam güneşinin ziyasından istifade ederler de her şeye olumsuz bakan ön yargılı yaklaşım illetinden kurtulmuş olurlar.  
         Değişime direnip kapalılıktan kim ne bulmuş ki onlarda bulsun. Madem öyle bir an evvel ekonomik denge ve sosyal adaleti sağlayacak reformlarla kapalı belleklere ışık sızdırmalı ki ön yargılı yaklaşımlar yıkılmış olsun.  Aksi halde ön yargılı yaklaşımlarla etnik ve mezhep farklılıklarına benzer daha birçok farklılıklarımız bölünme olarak algılamaya devam edip birbirimizin kuyusunu kazmakla meşgul oluruz.  Zaten ne zaman ki farklılıkları ayrılık değil,  zenginlik olarak görür, işte o zaman pek çok meselelerin üstesinden gelineceği görülecektir. Hatta şiddete karşı sırf şiddetle değil,  zıtlıkları ahenkleştirmekle de üstesinden gelinebilir. Türkiye daha henüz bu noktada ne geleneksel değerlerini yeterince koruyabilmiş, ne de yeterince sanayileşmiş bilgi toplumun zihni disiplin seviyesine erişmiş durumda. Daha çok Araf'ta bir yerdeyiz. Arafta olunca da maalesef birçok meselelerin üstesinden gelemeyebiliyoruz.  Anlaşılan iki arada bir derede kalmamak için Araf’tan çıkmak şart.  Evet, hem de ne şart, neredeyse tüm problemlerin kaynağında bu tür gel-git kaymalar yani med-cezirlerimiz söz konusudur. 
           Malum, geçiş süreci yaşayan toplumlar yarınından hep endişelidirler. Bu yüzden karşı karşıya kaldıkları bir takım hadiseler karşısında şaşar kördürler. Karşılaştıkları olaylar karşısında aklını değil, hissiyatını kullanıp analitik düşünceden uzak bir mantık faaliyeti yürütürler. Böyle oluncada hayalinde düşledikleri dünya tek tiptir.   Hele bir insan efsunlanıp etrafını iki renkli görmeye dursun, artık istese de etrafa gri bakamaz, onun için etraf ya siyah, ya da beyazdır. İşte etrafa gri tonda bakamama bu tip insanları olaylara objektif bakmaktan alıkoyup statükocu olmalarına yetebiliyor. Bir adam düşünün ki, her şeye  ‘bizimki’ ve  ‘sizinki’ ya da ‘sen’ ve ‘ben’ ikilem ekseninde bakmakta.  Elbette ki böyle bir insanın kendisi dışındakileri ‘öteki’  görmesi gayet tabiidir.  Besbelli ki bu efsunlanmış tipler kafasındaki bu tür ikilemlere son vermedikçe güzeli güzel,  iyiliği iyilik, hayrı hayır olarak göremeyecektir.  Mutlaka olup bitenlere at gözlüğü ile değil çok renkli görmeye bakıyor olmaları gerekir ki;   'Yaradılanı sev Yaradandan ötürü'  çizgisine gelinmiş olsun.  
           Şu fani dünya da sevgi ve muhabbet iklimi oluştuğunda biliniz ki,  farklı düşünceye sahip, farklı kültür ve farklı dillerde ki insanlarla bir arada yaşamak kolay olacaktır. İnsanları kucaklayabilmek ancak böyle bir muhabbet ikliminin varlığıyla mümkün,  aksi halde kucaklayamazsın. Nitekim böyle bir iklim vuku bulduğunda Hz. İbrahim’e serin olan ateş bize de serin olacaktır.  O ateş İbrahim’i yakmayıp nasıl gül bahçesi olduysa bizede bir başka cihetle gül bahçesi olur. Kim şeytani ateşten ne buldu ki biz de bulalım, bu yüzden İbrahim-i ateşi gönlümüzde yakıp etrafımızı gül bahçesine çevirmek gerektir. Sakın ola ki nasıl olurda ateş İbrahim'i yakmaz demeyin, yakıcı olan sadece şeytani ateştir,  İbrahim-i ateşte nur olduğundan yakmaz. Sanki Albert Camus bizim ateşe iki farklı pencereden bakışımızdan bir şeyler sezmiş olsa gerek ki şu tespitte bulunmuştur; ‘Hiçbir şeye inanılmıyorsa, hiçbir şeyin manası yoksa hiçbir değere evet diyemiyorsak her şey mümkündür, her şey önemsizdir. Ne evet kalır, ne de hayır, katil ne haklıdır, ne de haksızdır. Kendini cüzamlıların bakımına adayabileceği gibi, içinde insanlar yakılacak ateşleri de tutuşturabilir insan.’
           Evet,  şiddet bir ferdi hareket değildir,  toplumun linç edilmesine yönelik ya da içi boş kavramlara kurban edilmek istendiği bir ideolojik saplantı harekettir.  Değim yerindeyse şiddette çarmıha gerilen fert değil toplumdur. Düşünsenize boş bir alana bir iki el silah sıkmak bile toplumu bir anda germeye yetiyor.  Bu noktada silah fiile sebebiyet veren bir araç olurken fiilin faili de terörist olarak karşılık bulur. Adı üzerinde anarşist,  bu yüzden anarşist tipler toplum huzuru, asayiş nedir bilmezler, bu tipler yapacağı eylemi bilir. Kelimenin tam anlamıyla nizam tanımaz, kural bilmezin adıdır anarşist. İşte adına uygun davrandıklarından başıboşluk, yakıp yıkmak hayatlarının parçası olur da. Bir başka açıdan baktığımızda ise anarşist tiplerde bizim gibi ete kemiğe bürünmüş varlıklar, hatta bizim gibi onlarında kendince haklı talepleri olabiliyor. İcabında başkaldırdığı sisteme karşı şikâyetlerinde haklılık payı yanlarda var olabiliyor, ama şikâyetlerini eyleme ve cinnete dönüştürdüklerinde artık bizim gibi insani olmazlar,  bu noktadan sonra vahşet canavarı katil ve canidirler. Vahşilik insani değerle taban tabana zıt bir karakterdir zaten.  Yok, efendim ben bunu hak ve adalet yerini bulsun diye yapıyoruz deniliyorsa unutmayalım ki her bir talep cinayet işlemeye asla gerekçe teşkil etmez. Bir kere ortada fiili bir durum var, şiddet nasıl hak hukuk ortaya koyabilsin ki. Hani öfke ile oturan şaşı kalkar derler ya aynen onun gibi şiddetin hiç bir tutar tarafı yoktur. Başta dedik ya,  şiddet hiç bir zaman nizam bilmez, kural bilmez, hukuk bilmez ve tanımaz da. Tanımadıkları o kadar net açık ki,  kendi içlerinde en ufak görüş ayrılığa bile tahammülleri yok,  hatta davaya ihanet addedilip infaz edilmesine gerekçe teşkil edebiliyor.  
        Şu bir gerçek sözde değil özde hak hukuk ve demokrasiyi ilke edinmiş toplumlarda şiddete prim verilmez. Nasıl şiddete çanak tutulsun ki,  totaliter ve oligarşik sistemlerin hali ortada,  bir avuç azınlığın hükümranlığı söz konusudur. Yani monarşik düzenlerde tepeden inmecilik esastır.  Böyle olunca da bu tür yapılarda hak arayacak mercide bulamazsın,  ne oy hakkınız ne de seçilme hakkınız olur. Sıkıysa bir hak talep edilsin, hemen başınızda militan ruhlu şeflerin ültimatomları ve dipçiği tepenize iner de. Kaldı ki ortada totaliter sisteme başkaldıracak düşman kalmasa bile kana doymamak bu ya, bu kez evlatlarını kurban ederek tatmin olurlar. Her şeyden önce terörün doğasında kesintisiz kan akıtmak vardır, alışmışlar bir kere silahların gölgesinde at koşturmaya,  isteseler de kan akıtmaktan geri duramazlar, devlet olsalar bile tıpkı İsrail gibi terör devleti olurlar.  Değim yerindeyse onların ab-ı hayat kaynağı su değil kandır, bu yüzden eli kanlı olmalarına şaşmamak gerektir. Danton’un kulakları çınlasın, “İhtilal evlatlarını yiyor” sözünü belli ki boşa söylememiş. Gerçekten de Robespierre’in Danton’u, SS Hitler’in SA şefi Roehm’i, Stalin’in kızıl ordu şefi Troçki’yi bir kalemde silmişte. Peki, ihtilal evlatlarını yedide ne oldu, sonuçta bu kan içici diktatörler tarihin karanlık sayfalarına gömülüp kayboldular ya, bu yetmez mi?  Nihayetinde kazanan yine değişim oldu. Dedik ya şiddet asla nizam getiremez, getireceği tek şey kan gölüdür! Oysa adaletin kitlelere intikali kanla, öfkeyle, kinle sağlanamadığına tarihin bizatihi kendisi şahittir. Gerçek adalet aşkla sevgiyle tesis edilebiliyor çünkü.  
         Hele o engin kültür hazinelerimize bir insan dalmaya dursun, o daldığı deryada şiddete ve nefrete onay verilmediğini yakinen görür de.  Dahası o engin kültür kodlarımızda birlik ve dirlik esastır. Sınıfçı anlayış, ruhbanlık, feodalite gibi oluşumlar batı’ya has yapılanmalardır.  Osmanlı öyle değil elbet,  adeta milliyetler kilimi görünümde bir yapıdır.  Dahası bu kilimde yediden yetmişe herkese kucak açmak vardır, asla farklı etnik kimlikler ayrılık gayrilik görülmez. İşte bu engin hoşgörülüktür ki; geniş bir coğrafya üzerinde tüm bu topluluklarla altı asır bir arada yaşayabilmişiz. Besbelli ki Hanedan-ı Al-i Osmanlı Peygamberimizin uygulamalarını kendine rehber almış. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) Medine sözleşmesiyle farklı inanç ve kültüre sahip topluluklarla bir arada nasıl yaşanabileceğinin ahitleşmesini gerçekleştirmiştir. Bu nedenle Medine vesikasından tüm insanlığın alması gereken birçok dersler vardır.  Ama gel gör ki ders alacak yerde habire farklılıkları yok sayıp tahrik etmekle meşgulüz. Tabii bunun sonucunda kimlik krizinin yol açtığı şiddet hareketleri ve provokatif eylemlerle yüz göz oluyoruz.  Her ne kadar canımız yandığında ara sıra artık yetti gayri desek de sonuçta tezgâha düşen yine biz olabiliyoruz. Bir kere hamurumuz saf ve temiz maya ile yoğrulmuş, Anadoluluk yanımız ağır basmakta, istesek de sinsilik,  kurnazlık bilmeyiz,  herkesi kendimiz gibi biliriz.  İşte bu özellikte geleneksel yapıları ile birlikte büyük şehirlere göç eden Anadolu insanı kentin kenar mahalleleri denilen varoşlarda yerleştiklerinde şehrin o acımasız kurnaz tilkilerince provoke edilmeleri çok kolay olabiliyor. Derken bu insanlar daha şehrin nimetlerinden faydalanmadan kendilerini bir anda şiddet hareketlerinin içinde bulabiliyor.  
          Evet, bir kez daha hatırlatmakta fayda var; tüm dünyanın gözü kulağı bizim üzerimizde, bakalım gelecekte Türkiye’yi daha neler bekliyor. Tarihten bu güne kadar neler yaşamadık ki, şimdide yaşamayalım. Adeta bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete, hangi limanda demirleyeceğimizi şuan kestirmek zor gibi. Yine de karamsarlığa kapılmamak lazım gelir,  gelecekten ümit var olmak lazım gelir, baksanıza toplum artık eski toplum değil, üstelik kendilerini elit sanan bir takım çevrelerin ilerisinde ufka sahip bir toplumuz da. Tabii ki toplum olarak bu derin ufku kazanmak pek kolay olmadı,  nice çamlar devrilip, nice badirelerden atlattıktan sonra ancak bu bilince erişir olduk. Düşünsenize dünden bugüne aynı senaryo filmleri izleye izleye eskisi kadar pek tezgâha gelmiyoruz, her patlak veren olaya balıklama dalmıyoruz artık.  Öyle ki her işlenen cinayetin arkasında acaba bu işte bir bit yeniği mi var refleksiyle sis perdesini aralamaya çalışıp sorguluyoruz da.  Hiç kuşkusuz gelinen aşama umut verici aşama, başkaları açısından ise can sıkıcı aşama.  Nasıl can sıkıcı olmasın ki, karşılarında olayları enine boyuna analiz eden şiddet hareketlerin arkasında ne var ne yok her türlü planı sezecek ferasete sahip,   her denilene kanmayan bir toplum var artık. Keşke 12 Eylül öncesi yaşanan olaylarda da aynı bilince ve ferasete sahip olsaydıkta Malatya’daki Hamit Fendoğlu cinayeti, Kahramanmaraş olayları ve Sivas Madımak gibi bir dizi provokatif olayların arka planında yatan zihniyeti deşifre edebilseydik.    Dileğimiz o dur ki gelecekte aynı ferasetsizliğe bir daha düşmeyiz.
            Velhasıl;  Hünkâr Hacı Bektaşi Velice; “Gelin canlar bir olalım, iri olalım, diri olalım, işi kolay kılalım” dizeleri bundan böyle bizim sezgimiz olsun.
              Vesselam.