17 Eylül 2016 Cumartesi

TEKNOLOJİ VE İSLAM


           
  TEKNOLOJİ VE İSLÂM

                      SELİM GÜRBÜZER

       Teknoloji kavramının kaynağı Latinceye dayanmakla birlikte bu kavram da tıpkı diğer kavramlar gibi farklı manalar içermektedir. Tabi bizi daha çok ilgilendiren husus tekniğin Allah’ın (c.c) Sanî sıfatına karşılık gelmesidir. Zira Sanî sıfatın lügat manası yaratan, ortaya sanat ve şaheser koymak demektir. Dolayısıyla şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki;  ilk yaratılıştan bugüne gelmiş geçmiş tüm insan toplulukları Allah’ın Sanî sıfatının bir tecellisi olarak günün şartları neyi gerektiriyorsa o şartlara uygun bir teknik donanımla haşir neşir olmuşlardır.  Her ne kadar modern toplum tanımı günümüz için yapılsa da kazın ayağı hiçte öyle değil, biyolojik insan dünde biyolojik insandı bugün de,   sadece dünle bugün arasında teknik donanım farkı vardı.  Bir kere yaratılıştan bugüne tüm insanlık mayasında var olan Sanî koduyla dünyaya adım atmıştır.  Belli ki her atılan adım bir sonraki adıma bir tecrübe katmış olması hasebiyle en son fotoğrafa baktığımızda sanki en yeni modern fotoğraf karesiymiş gibi gelmekte bize.  Oysa yaratılış modeli kaynağında modern ve orijinaldir.  Derken insanoğlu bu orijinal donanım sayesinde bugünkü seviyeye ulaşmıştır. İşte bu gerçeklerden hareketle Oswald Spengler; “Mekânda kıpırdamaya başlayan, her şey hayat kadar eskidir” demiş,  Arnold Joseph Toynbee ise; “Tabiat insana ramiden hile” demiştir. Peki ya Gandhi! O da; “Diş temizlemek için kullanılan kürdan bile bir teknik, bir makinedir’ demiş.  Her üç söylemden çıkaracağımız sonuç; teknik deyince sadece modern hayatın kullandığı araçlar akla gelmemeli, ihtiyaç hâsıl olan her keşif teknoloji kapsamında algılamalı.  Kaldı ki Kur’an-ı Muciz’ül Beyan’da bir takım kavimlerin sahip olduğu tekniklerden söz edildiği gibi Allah’ın bahşettiği maddi ve manevi nimetlere karşı nankörlük yapan kavimlerin helak olduklarından da bahsedilir. Nitekim Ad ve Semud kavmin başına gelenler bunun tipik misallerini teşkil eder.
           Besbelli ki Hz. Nuh’un gemi yapma hadisesi sıradan bir iş değil, bilakis teknolojiye yönelik anlam yüklü bir kurtuluş gemisidir. Hakeza Hz. Süleyman (a.s.)'ın Sebe’den Belkıs’ın tahtını getirtme mucizesi de öyledir.  İşte bu türden kıssalar kıssa olmanın ötesinde geçmiş kavimlerin teknolojiyle içi içe olduğunun bir göstergesidir. Dedik ya, teknoloji bugüne has bir buluş değil, her devir için geçerli bir buluş, illa bir farktan söz edeceksek tekniğin sadece biçim değiştirmiş olmasından söz edebiliriz. Bakın Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul’un fethi öncesinden hazırladığı topların balistik muayenesini bizzat kendi eliyle yaptığını düşündüğümüzde teknolojiyle nasıl iç içe olduğumuzu göstermeye yetiyor.  Ama ne var ki gün gelmiş minareyi bidat sayan bir dönemimizde olmuş. Yetmemiş, Resulullah’ın (s.a.v.) “Rızkın onda dokuzu ticarettedir” hadis-i şerifini ticarete fesat gireceği endişesiyle Müslümanların ticaretten uzak kalması telkin edilmiş.  Düşünsenize Kanuni devrinde kısa bir süre Şeyhülislamlık yapmış Kınalızade Ali Efendi gibi bir zat bu şekilde beyanda bulunursa elbette ki yükselişten düşüşe geçmemiz gayet tabiidir.  Hele bu tür anlayışlar çoğalmaya dursun bir bakmışsın minareyi bidat sayan zihniyet ileri ki evrelerde fabrika bacalarının yükselişine de aynı gözle bakacaktır. Keza ticaretten uzak durmayı öğütleyen zihniyet ileri ki evrelerde ekonominin dümenini bir avuç azınlığın eline teslim etmekten imtina etmeyecektir. Zaten öyle de olmuştur.  Neyse ki geldiğimiz noktada geçmişten bir nebze olsun ders alınmış olsa gerek ki artık minareye bidat sayan bir zihniyet,  ticareti hor gören veya boş veren bir zümreye pek rastlamıyoruz.  Geçte olsa sanayi, ekonomi ve bilginin gücünü fark edebiliyoruz. Nasıl fark etmeyelim ki, Özal’ın başlattığı anlık değişim ve dönüşüm hamleleri gözümüzü açmaya yetmiştir. Gerçekten de Özal reformları, Türkiye’ye ufuk açmıştır. Eski anlayışların yerini yeni hamleler almıştır. Artık İstanbul’da finans kurma girişimleri meyve verip uluslar arası boyuta taşındığı gibi Orta Asya’da, Afrika da, Avrupa'da ve hemen hemen dünyanın her tarafında ihracat alanında rekorlar kırabiliyoruz da. İşte bu ve buna benzer tüm hamleleri sevindirici gelişme olarak telakki ediyoruz. Her şeyden daha mühim hadise zihniyet değişimine uğramamızdır, nihayet Ankara’da oturmak ya da makama çivili kalmakla teknolojik hamle yapılamayacağını idrak etmiş olduk.
        Artık Müslümanlığı sadece ibadet planında ele alıp teknolojiye gözleri kapama devirleri çok gerilerde kaldı. Minareyi yapan ruhla fabrika bacasını tüttüren ruh birleşmiş durumda, keza atın üzerinde kılıç sallayan ruhla bilgisayar başında bilgiye ulaşanda ruhta öyledir.   Anlaşılan o ki, okul ve camiyi inşa eden her iki ruh bir arada olduğu müddetçe, hiç kuşkunuz olmasın aydınlık yarınlar bizim olacaktır.  İyi ki de buhar makinesiyle yüzleşmişiz, yoksa endüstriyel devrim gerçekleşemeyecekti.  El sanatları, ya da el tezgâhları ile nereye kadar varabiliriz ki. Görülen o ki, teknolojiden boşa çekinmişiz, sanıldığın aksine makine sanayi işsizlik doğurmamış, bilakis istihdama çare olmuş ta. Makine sanayinin akabinde doğan sibernetik zekâ ise teknokrat kadroların doğmasına vesile olmuş.  Yetmemiş bilgi çağına adım atıp bilgiyi yöneten idareci bir kadro doğmuş bile.
        Malum, biz neden geri kaldık sorusu epey bir zamandır bizi meşgul eden bir sorudur.  Şöyle ki bu soru karşısında kimimiz geri kalmışlığımızı Osmanlı’nın Viyana’dan geri çekilişine bağlamış, kimi tüm kabahati Medrese’ye yüklemiş, kimi de değerlerimizden uzak kalışımızı sebep göstermiştir.  Her ne sebep gösterirsek gösterelim sonuçta geldiğimiz nokta belli. Bir kere Viyana’dan çekilmeyi kahramansızlık addedip Plevne mücadeleyi kahramanlaştıran halet-i ruhiyeden başka ne bekleyebilirdik ki. Bakın gerek Viyana olsun, gerekse Plevne olsun fark etmez, her ikisinde de gazi ve şehit olmuş tüm neferler aynı ruha sahiptiler, sonuçta her ikisinde de yenilen aynı ruhta kahramandı.  Tabii buna Balkan savaşları ruhu da dâhildir.  Şimdi sormak lazım bu savaşlar arasında değişen ne ki, birini yüceltirken diğerini hafife alabiliyoruz. Oysa değişen sadece rollerdir. Sanıldığın aksine her tarihi vaka kahramanlık ya da kahramansızlık ekseninde açıklanacak kadar basit değil. Bir kere tarihi hadiseleri analiz ederken,  meseleye sadece kahramanlık boyutundan bakmak yetmiyor,  objektif tarih bakış açısı ortaya koymakta gerekir.  İcabında objektif değerlendirme de yetmez tarihi yükseliş ve düşüşlerin arka planında cereyan eden ekonomik, sosyal, kültürel ve askeri boyutların farkına varmakta gerekir. İşte çok yönlü tarihe bakış açısı ve gerçek tarih bilinci geliştirmedikten sonra Viyana kapısından dönüşümüze üzülsek ne,  üzülmesek ne, ya da Plevne savunmasının kahramanlığıyla övünsek ne, övünmesek ne.  Bir kere tarih herkesin arzusuna göre gelişme kaydetmez. Hadi diyelim tarihi bilinci yakalayamadık hiç olmazsa coğrafi bakımdan bizim gibi bir doğu ülkesi olan Japonya örneğinden ders alsak, bu bile bakış açımızı değiştirmeye yetecektir.  Bakın,  Japonlar tarihinin hiçbir döneminde ne imparatorunu dışlamışlar ne tazim ve kusurda bulunmuşlar ne de milli kültürlerinden taviz vermişlerdir. Nasıl mı? İşte bugün olmuş 51 şekilden oluşan hiyeroglif alfabesiyle hem içerde hem de uluslararası arenada yazışmalarını devam ettiriyorlar, yani bir kenara atıp başka alfabeye ihtiyaç duymamışlar.  Peki ya biz? Malum bizde fıtratımıza ters  (fıtriyesine zıt)  düşen beynin sol lobunun ürettiği soldan sağa yazmayı esas alan Latin alfabesine tav olmuşuz.  Japonya, muhafazakâr ve modern ikilemi oluşturmazken biz ise teknolojiden uzak satıh üstü şekli yenilikleri çağdaşlık sanmışız. Dahası uzak doğunun bu çekiç gözlü insanları süper devletlerle boy ölçüşebilmenin mutluluğuna erişirken biz ise Avrupa Birliği koridorlarının bekleme salonunda soluğu almışız. Üstelik Japonya gelişmesini Avrupa’yla siyasi problem yaşamadan gerçekleştirmiştir. Biz ise bırakın reform yapmayı birçok düşünen beyinleri ideolojik kavgalara kurban vermişiz.  Her neyse geçmişte şu veya bu şekilde kayıp yaşamız,  şimdi o kayıpları bir kenara bırakıp hep birlikte şu güzel ülkemizi modern çağın en üst seviyesine çıkarma zamanıdır. Birbirimizden güç alıp teknolojik hamlelerde bulunmak zamanıdır. Madem öyle, bir an evvel şu militarist yaklaşımlardan hızla uzaklaşmakta fayda var,  zira militarizm insanlar üzerinde olumsuz etki yapıp anti şehir tutum, anti teknolojik tavır takınmaya yol açmaktadır.
            Her nedense batının modasından, müziğinden, yaşam biçiminden dört köşe olanlar söz konusu teknoloji olduğunda panik atak yaşayabiliyorlar. Bunu zaman zaman boğaz köprüsüne karşı çıkışlarından ya da büyük projelerin önüne geçme çabalarından daha net anlayabiliyoruz. Maalesef içi boş cilalı söylemler, bol geyikli programlar, dokuzuncu senfoni orkestralar ve onuncu yıl marşı çalmak gibi faaliyetler batıcılık diye yutturulmuş. Hâlbuki çağdaşlığın kriteri cilalı söz veya marş çalmak değil, asıl kriter söylenen sözün veya çalınan marşın içeriğini doldurabilmektir. O içerik yurdun dört bir yanını hızlı tren ağlarıyla örmek, Ferhat gibi dağları delip tünel açmak, Fatih gibi karadan gemileri yürütüp denizin altından marmaray geçirmektir elbet.  Çağdaşlığın ölçüsü lafla peynir gemisi yürütmekte değil,  teknolojik icraatla ispatlamakta
         Bakın, Batı orta çağda önce bilimi giyotine kurban vermiş ama sonra derlenip toparlanıp Rönesans’la birlikte pozitif bilime ulaşabilmiştir. Tabii bilimsel gelişme kaydetmek güzel bir merhale. Ancak bu merhaleninde kendine göre sıkıntılarının var olduğu anlaşılır.  Malum, bu kez de bilimi putlaştırmaktan kaynaklanan ya da bilime yüklenen aşırı misyon insanları makinenin kölesi yapmaya yetmiştir.  Oysa biz biliyoruz ki pozitif bilim denilen olgu ancak beş duyunun algı alanında manevra yapabiliyor. Yani, akıl beş duyunun dışında firar edip çaresiz kalabiliyor. Nitekim Rönesans’tan sonra objektif kriterler bilimin konusu olurken sübjektif değerler göz ardı edilmiştir. İşte bunun neticesi olarak ruhu besleyecek manevi ilimlere duyarsızlık batı insanını mekanikleştirmiştir. Zaten batı bilimi tarif ederken sadece beş duyunun kapsam alanına giren doneleri ölçü kabul etmektedir. Metodolojisini ise parçadan bütüne, bütünden parçaya, ya da analitik ve deneysel gibi metotlarla yürütmeye çalışır.  Elbette,  bizimde bu metodolojide yer alan analitik ve deneysel yaklaşıma itirazımız olamaz. Ancak bu metodun da birçok açmaz yönleri söz konusu. Şöyle ki; bu metodolojide insan tabiat ilişkilerine önem verilirken insanın insanla olan münasebetleri güme gitmektedir. Şu bir gerçek madde batının olmazsa olmaz derecede ilk hareket noktasıdır. Tabi böyle olunca da insan bu hareket planında eşya ile aynı kategoride yer alır.  Bir başka ifadeyle insan materyalist bir planın lokomotif parçasıdır,  ürettiği ya da tükettiği kadar değer kazanır. Besbelli ki;  insan sadece İslamiyet’te eşrefi mahlûkattır. Evet, bizim batıdan ayrıştığımız nokta insanı merkez bilip hareket noktası kabul etmemizdir. Kelimenin tam anlamıyla merkeze maddeyi değil, insanı alırız. Nasıl almayım ki,  bakın eşrefi mahlûkat insana küçük âlem diyen âlimlerimiz olduğu gibi, büyük âlem diyen âlimlerimiz de var. Bu yüzden faziletten, şefkatten, adaletten mahrum teknoloji anlayışlara bizim dünyamızda kabul görmez.  Teknolojinin fizik yönünü görüp, metafizik boyutunu görememek batının en büyük handikabıdır. Şimdi gel de doğunun nefesini arama, gel de atom etrafında elektronların hareketlerini seyrederken, Mevlana’nın raksını tasavvur etme, ne mümkün.  İşte asıl marifet bilimin objektif yüzünü görebildiğimiz kadar tevhidi yönünü de görebilmektir. 
          Tıpkı bizde batı gibi bilimin metafizik boyutunu görmezden gelip sadece maddi boyutuyla ilgilendiğimizde teknoloji ve makinenin kölesi olmak bizim içinde bir handikap teşkil edecektir. Bu durumda ister istemez biz makineye değil makine bize yön verecektir.  Gerçekten de ortada çelişik bir durum var;  makineyi üreten insan, ama nasıl oluyorsa ürettiğimizin esiriyiz.  Tabi makine ve pratik zekâyı kutsal addedilirse olacağı buydu. Oysa karşımızda zihinsel faaliyet olarak bir beyin var, birde makinenin ürettiği üretim faaliyeti var, ama her ikisi de kendini tanımlamaktan aciz. Hiç bilmem bugüne kadar bir makinenin kendi kendine öz eleştiri yaptığını gördünüz mü? Elbette, makine insan kalbi ve zihni gibi değil ki kendi içtihadıyla yeni bir şey üretsin ya da soyutlasın.  Makine ancak kendine ne kodlanmışsa onu yapmakta mükelleftir, bu yüzden program dışı çalışamaz.  Artık insanoğlunun şunu iyi anlaması icab eder;  değişmeyen tek şey Allah ve Resulünün hakikatleridir. Madem öyle eşyanın hakikatine vakıf olmak için sübjektif kriterlere gönlümüzü açmak gerekir ki tabiatı işlediğimizde hammaddeye ruh katıp mana deryasına dalabilelim.  İnsanlığımızı kaybetmemek için buna mecburuz da. 
       İ’lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı Âlem’e yol almak ancak İslam’ın öngördüğü ilmi geliştirmekle mümkün.  Bilginin İslami kaynaklarla beslenmesi gerekir ki tabiatın tevhidi yönünün okuyabilelim.   Ah şu bilim adamlarımız eşyanın maddi dilini anlamaya çalıştıkları kadar bir de manevi dilini anlamaya çalışsalar var ya,    bak o zaman hakiki bilim neymiş işte o zaman fark edeceklerdir.  Ah bir bilseler ki kâinat Allah'ın habibi aşkı yüzü suyu hürmetine yaratılmış, işte o an uğraş verdikleri maddenin soyut romantizmini de göreceklerdir. Hiç kuşkusuz yaratılışın özünde sevgi hamuru var.  Dolayısıyla etrafımızda dolaşan nesnelere sırf objektif gözle bakamayız, sübjektif yönü de çok önem arz etmektedir.  Böyle bir bakış açısı bizi hem teknolojik donanıma eriştirir hem de tevhitle buluşturur. İşte bu vuslat arzusundan dolayı, ne tevhitten yoksun teknoloji, ne de ilimden yoksun iman anlayışı asla bizim kabulümüz olamaz.  Her iki unsurunda aynı potada buluştuğu vuslat bizim kabulümüzdür. Nitekim kâinatta gerek makro âlem olsun, gerek mikro âlem olsun, gerekse fizik ötesi âlem olsun hepsi Allah’ın (c.c.)  'ol' emri,  kudreti ve ilmi doğrultusunda hareket etmektedir.   Bu yüzden kâinatta Hiçbir surette tesadüfe yer yoktur,  her yaratılan başıboş yaratılmamış, hepsi bir yaratılış gayesi doğrultusunda vazifesini icra etmektedir. Zaten bize düşende bu yaratılış gayesini anlamlandırmaktır. Zira her kıpırdanış, ilahi kudretin iradesiyle cereyan etmekte. 
            İyi ki de bu bakışı ilke edinmişiz, aksi takdirde batının düştüğü ruhsuz kısır döngüye pekâlâ bizde düşebilirdik.   Evet,  İslami perspektife dayalı bir bakıştır bu.  Dahası modern teknolojik keşiflere metafizik boyut kazandıran bir bakış dersek yeridir. Evet, bizde biliyoruz batı dünyası teknolojik nimetlerden alabildiğine faydalanmakta, ama ruh olmayınca ne işe yarar ki.  Bak şimdi maddede donuklaşma veya mekanikleşmenin ceremesini çekmekteler. Maneviyattan yoksunluk onları teknolojiye mahkûm etmiştir. Zaten bilimi sekülere edip Hıristiyanlığı günah çıkarma dini olarak telakki ettikleri müddetçe bu düştükleri çukurdan çıkamayacakladır.
           Velhasıl;  insanlık akıl ve kalbi birleştirdiğinde görülecektir ki,  insan tabiat ilişkileri metafizik boyut kazanacaktır. Dahası,  Bir elde teknoloji ve bilgisayar, diğer elde Kur’an aydınlık yarınların teminatı olacaktır.

            Vesselam.

16 Eylül 2016 Cuma

MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU


MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU

SELİM GÜRBÜZER

         O’nu anlatmak kolay değil elbet, bilmem kelimeler kifayet eder mi? Zaten onu ne kelimelerle, ne yağmur damlasıyla, ne toprak kokusuyla, ne baharda açan çiçekle,  ne geceye bağlanan gündüzle, ne de Mecnunun Leyla’sıyla izah edemeyiz, her şey bembeyaz soğukta Mevla’sıyla vuslata erdiren Şeb-i Aruzda gizli. Tahmin etmişsinizdir kimden söz ettiğimizi.
         Adı Kur’an’da geçen ismiyle müsemma Muhsin,
         Soyadı; Yazıcıoğlu, sefer der vatanın narına nuruna kurban yiğit evlat.
         Sonsuzluğa ulaşmak istiyorum diyen koca yürek; adını denizde uçan martılara, gök kubbede yıldızlara ve Kahramanmaraş’ın o beyaz örtü kaplı dağlara bir çırpıda yazdı da.
         12 Eylül öncesi o alaca karanlık günlerinde her tarafı sis kaplamıştı, herkesin birbirinden kaçıştığı o günlerde hem sesimiz hem de soluğumuzdu. 12 Eylül sonrası Türkiye üzerinde sis perdeleri kalkınca, o bundan böyle yediden yetmişe herkesin Peygamber çiçeği gül reisidir.
        Artık aramızda gülümüz yok. O şimdi çok sevdiği Peygamber, Ashabı Güzin ve Saadat-ı Kiramın yanında bizi selamlamakta. Zaten o ölümle sevgililere kavuşulacağını biliyordu. Nasıl bilmesin ki, vuslatla anlaşılır sevgilinin kokusu, şayet gönüllerde taht kurduysan bunu anlamayacak ne var ki.  Nitekim biz buna şahidiz, hiçbir gönlü incitmediğine.
          2009 Mart ayı soğuk yüzünü iyiden iyiye göstermişti. Büyüklerin ‘Mart bacadan baktırır kazma kürek yaktırır’ dediği demler gelip çatmıştı. Fırtınadan önce bir sessizlik vardı sanki. O koca reis son yolculuğa çıkacağını bilircesine sevenlerine ölümden bahsediyor, hiç kimsenin bir saniye öncesi ve sonrası garantisinin olmadığına vurgu yapıyordu. O seçim çalışmalarını genellikle kara yoluyla yapıyordu, bu kez helikoptere binmeye kararlıydı. Belli ki; ötelerden ona koş deniliyordu. Nefesler tutuldu, o da gereğini yapıp kartal misali kar beyaz dağların uç noktasına uçuverdi. O sevgilinin yolunda pervane olan bir yıldızdır şimdi.  Zaten öylede oldu.
          Vakit yaklaştıkça Kahramanmaraş dağları içten içe hazırlık yapıyordu. Bir onurlu misafirini ağırlayacaktı. Sanki Abdurrahman Karakoç’un mana yüklü şiirini hatırlatan içten içe beşinci mevsim için gizemli bir faaliyet vardı. Zira Musa’nın Tur-i Sina’sından esen yel, tipi ve kar eşliğinde beyaz gelinliğe bürünür de. Niye beyaza bürünmesin ki. Çünkü ölüm kar beyazdı. Derken karlı dağlar onurlu konuğunu sevgililerin sevgilisine kavuşturmak için beyaz gelinlik giydirip bağrına basar da.
          İşte o an gelip çatmıştı, sevgili uğruna pervane olan helikopter gizemli bir şekilde düşmüştü. Neyse ki düştüğü yerde ebediyet vardı. Sonsuzluğa kar beyaz kefenini giyerek adım attı.
          Kefen ona yabancı değildi. Bakın 12 Eylül darbesinin mağduru düştüğü Mamak Yusufiye’sin de sonsuzluğu nasıl dile getiriyordu:
Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim perde perde taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgâr gibi, süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum.
    Evet, beton çok soğuk, hem de çok soğuktu.  Dile kolay türlü işkencelere tabii tutulduğu 2,5 m²’lik daracık hücre bumbuzdu. Ancak bu seferki üşüme Mamak Zindanındakinden çok farklı olacaktı. Nasıl ki; izinden yürüdüğü Allah Resulü günler günleri kovalarken bir seher vakti şimdiye kadar hiç görmediği bir varlık karşısına çıkıvermişti. Cebrail’in adı güzel kendi güzel Muhammed’e; 
    — İkra!  Oku! Ayetini ruhuna nakşedip nur dağından hane-i saadetine döndüğünde:
          —Ya Hatice! Üzerimi ört, der. Annemiz de hemen örtüverdi üzerini. Anlaşılan ilk gelen ayetin tesirini henüz daha üzerinden atamamıştı. Ki; tüm bedeni zıngır zıngır titriyordu. Tabiî ki bu hal vahyin üzerindeki ağırlığından dolayıdır. Aynen öylede Muhsin Başkan sonsuzluğa doğru uçarken ister istemez karla kaplı dağların o mahşeri hatırlatan fırtına, tipi ve sis sahrası içini ürpertiyordu. Korktuğundan değil elbet, karlı dağlardan gelen davete icabette acaba kusur eyler miyim düşüncesinden ötürüdür. Fakat yinede bu çağrıya icabet etmek gerekirdi, edildi de.
         Topraktan geldik toprağa gideceğiz deriz ya hep. Evet!  Etraf kar, fırtına olsa da kara toprak bağrını açıp onu sevgililerin sevgilisine ulaştırmanın mutluluğunu içten içe keyfini yaşıyordu. Şimdi o kar taneleri eşliğinde gül bahçesine dönüştüğü kabrinde gördüğü güller üşüyen ruhunu ısıtmaya yetmişti bile.
         Kahramanmaraş’ın karla kaplı dağları onu beyaz gelinliğe bürünmüş halde sonsuzluğa uçururken bizden de ötelere selam götürün deyip öyle uğurladılar. Biz ise öksüz kaldık onsuz.
          Mevlana ölüme Şeb-i Aruz demişti. Muhsin Başkan için Martın son cemresi artık düğün gecesiydi. O şimdi son cemre ile birlikte sevgilinin tahtına uğurlanır da. Zira her yağan kar tanelerinin içinde gül demet bir sır gizlidir.
          Karlar arasında bizleri bırakıp gittin, ama bu gidiş farklı gidişti. Sadece gökten inen yere serpilen kar tanelerine izini bırakıp gitmedin, izini yüreğimize kazıdın da. İyi ki de yüreğimize derman olmuşsun. Yiğit duruşunla,  bir o kadar da cesaretinle hayatın boyunca milletin önüne set çekilen kaleleri yıkıp doğruları yerleştirme çabanı yediden yetmişe herkes anlamış oldu. Ey yürekli koca reis, seni unutmayacağız. Bizler için üşüdün, ama kalplerimizde sana okuyacağımız sıcacık Fatiha’mız var,  madem öyle başın eğilmesin Ey Koca Reis.
           O artık Ankara’nın Altındağ ilçesinin Taceddin dergâhında Mehmet Akif’in İstiklal marşının yazıldığı evin yanında medfun. Ey Sevgili hoşça kal. Malumun olsun, sende sevda yüklü gülü, ülkemi, bayrağı sevdim. Bil ki; açılan gülündedir cennet kokusu. Off off, hem de ne off. Meğer ayrılık ne yaman aşk ateşmiş.
           Velhasıl; içimiz sızlasa da ölüm kar beyazdır.
           Ruhun şad olsun.


15 Eylül 2016 Perşembe

ÖLÜM BİR 'MİHRİBAN'



                           ÖLÜM BİR 'MİHRİBAN'
                           SELİM  GÜRBÜZER
   Sarı saçlarını deli gönlüme
     Bağlamışım çözülmüyor Mihriban Mihriban
     Ayrılıktan zor belleme ölümü
     Görmeyince sezilmiyor Mihriban
     Sevdiğim Mihriban

    Yar değince kalem elden düşüyor
    Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
    Lambada titreyen alev üşüyor
    Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban

    Tabiplerde ilaç yoktur yarama
    Aşk değince ötesini arama
    Her nesnenin bir bitimi var ama
    Aşka hudut çizilmiyor Mihriban
    Sevdiğim Mihriban
               Evet, aşka hudut çizilmiyor. Nasıl çizilsin,  öyle bir aşktır ki bu;
     -Mecnun  'Leyla Leyla' diye çöle düştüğünde ilahi aşkta bulur kendini. 
     -Necip Fazıl aynaya ‘Hani ya kendim” diye sorduğunda tıpkı bir askerin komutanı karşısında oku sadakta elde kemendiyle emrine amade esas duruşta beklediği gibi ‘Benim Efendim’ dediği Abdülhakim Arvasi’ye bend etmiş halde bulur kendini.
       -Muhsin Yazıcıoğlu kuyu gölgesi üşüdüğü Yusufiye’den “Sonsuzluğa ulaşmak istiyorum” diye ötelere kanatlandığında kar beyaz toprağın bağrına düşüp sonsuzluk kervanında bulur kendini.
       -Abdurrahim Karakoç ise lambanın titreyen alevinde üşürcesine  “Sevgi yetmiyor” diyerek kendini aşkın gözyaşı mihrabında bulur. 
Belli ki bu üşüme bildiğimiz cinsten üşümek değil. Bu üşüme halini iki güzel insanın hal ve ahvalinden ancak çözebiliyoruz. İşte o iki güzel adam Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdurrahim Karakoç’tan başkası değil elbet. Üşüme hadisesinin en yoğun yaşandığı Kahramanmaraş’ımız adına yakışır bir şekilde, nasıl ki 80 yıl öncesinde Karakoç’u Mihriban’ca kendi toprak basar kucağında sarıp sarmalamışsa,  Muhsin Yazıcıoğlu’nu da tarihler 2009 Martını gösterdiğinde bu kez o en soğuk kış ayazında Keş dağlarında kar beyazca sarıp sarmalayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki; Karakoç’a Kahramanmaraş doğum toprağı olurken,  Muhsin Başkana da sonsuzluğu giden yolda kar beyaz vuslat gelinlik olur.  Ne diyelim doğumda hak vuslatta hak, sonuçta Abdurrahim Karakoç ve Muhsin Başkanda bu nişan en belirgin bir şekilde tezahür etmiş ya. Derken Muhsin Başkan en nihayetinde Karakoç’un doğduğu topraklarda “Üşüyorum! Sana ulaşmak istiyorum”  diyerek vuslata erecektir. İşte bu nedenle lambada titreyen alevin üşüdüğü bu topraklarda doğmakta hoş,  ölmek de hoş dersek yeridir.  Madem öyle sevdiğine bir çift sözü olan her yağız delikanlının mutlaka Abdurrahim Karakoç’un ruh dünyasında manalaşan Mihriban’ca tutkudan alacağı pek çok dersler olsa gerektir.  
              Evet, bu topraklarda gönlünü sevgi seliyle yıkamak bir bambaşka duygu selidir. Yaşayan hisseder, yaşamayan için bilinmez iksirdir bu.  Üstelik yaşayan için bu sevgi seli delikanlıcadır.  Hele Anadolu insanı gönlünü bu sevgi seline kaptırmaya görsün,  bir bakmışsın Görmeyince sezilmeyen bir aşka tutulur da.  İşte katıksız saf sevgi buna derler. Yani sevdin mi tam seveceksin denilen aşkın mihrabına ulaşmakla anlaşılan aştır bu. Dahası Abdurrahim Karakoç’u aklını başından alacak derecede elinden kalemi düşürtüp kâğıda yazılmaz dedirtecek cinsten aşkın adıdır bu. Nitekim Mihriban karşısında aklı şaşa kalırda. Nasıl ki her nesnenin bir sonu varsa ahrete uzanan halkada da aşka hudut tanımayan ‘Ölüm Bir Mihriban’ gerçeğinin tâ kendisi vardır. Dedik ya aşkı ancak yaşayan bilir, yaşamayan ne bilir ki. Hiç kuşkusuz yaşayan için tıpkı Mecnun’un Leyla’ya aşkında olduğu gibi çöle düşürür, Ferhat'a Şirin uğruna dağı deldirir, Muhsin Başkana da bir saniyesine hakim olunamayacağı şu fırıldak dünyanın nefesinden alıp sonsuzluğu giden yolda Allah'a ulaştıracaktır. Abdurrahim Karakoç’a da çocukluk çağında hissettiği Mihriban’ca yaşadığı duygu selini olgunluk dönemine eriştiğinde  “Koç burcuna, yay burcuna Hak yol İslam yazacağız” duygu seline dönüştüren aşkı tattırır.  Derken Tabiplerin bile çare bulamadığı bu aşkın gözyaşı damlaları sel olduğunda oluk oluk nesilden nesile akar durur da.  
        Şurası muhakkak nerede bir dava adamından,  nerede bir fikir adamından ve nerede bilge insandan bahsediliyorsa biliniz ki böyle şahsiyetlerin hamurunda aşk mayası vardır. Aşk olmayınca ne gerçek manada dava adamından, ne gerçek manada fikir adamından, ne gerçek manada bilge şahsiyetlerden,  ne de gerçek manada siyaset adamından söz edilebilir. Çile çekmeden hakikate ulaşmak zor elbet.  Zaten yüreği aşkla yoğrulanların hayatları hep çile ile geçmiştir. İşte Karakoç'ta bunlardan biri olup köyünde Mihriban’da tattığı o samimi aşktan sonra zindan şehirlere göç ettiğinde  “Kuşların göz bebeğine Hak yol İslam yazacağız” diyecek kadar çile rüzgârının ortasında bulur kendini. Zaten çile rüzgârında savruldukça aşk kâğıda dökülemez deyip İslam bülbülü kesilirde.
         İşte Karakoç bu ya, gözünü daldan budaktan sakınmayan tavrıyla; 12 Eylül öncesi Türkiye'nin üzerinde leş kargaların üşüştüğü hengâmede milletin bağrından çıkan gençliğin ruhuna şiirleriyle terennüm etmiş bir ağabeyimiz olarak adından söz ettirecektir. Ülkü Yolu Gençliği meydanlarda “ Kanımız aksa da zafer İslam’ındır” haykırdıkça o da kalemiyle bu haykırışa kayıtsız kalmayıp  “Kör dünyanın göbeğine Hak yol İslam yazacağız” diyerek eşlik edecektir.
         Âlemde her ne varsa  “ Hak yol İslam yazacağız”  soyadına yakışır mizacıyla bir yandan dağın vadisinde Karakoç, bir yandan taşın gediğinde Karakoç,  bir yandan suyun akışında Karakoç,  bir yandan nebatatın filizlenişinde Karakoç olurken,   öte yandan Allah’ın rahim sıfatının yüzü suyu hürmetine Abdurrahim adıyla da merhamet abidesi Mihriban’ımız olur. O aynı zamanda bu manada oğluna ‘Türk İslam’ adını vermekle örnek babacan tavrı sergilemeyi de ihmal etmez.  Zaten şiirlerini okuduğumuzda o’nun hem Yavuz yanı,  hem de Yunus yanı gözlerden kaçmayacaktır. Dışarıdan gözlemleyen bir insan onu normal halktan biri sanır, asla şair yanı akla gelmez. Zira oğluna “Ben nerede ölürsem orada defnedin, memleketimin dört bir yanı Müslüman’dır” diyebilen ruh iklimiyle yoğrulmuş buram buram Türkiye sevdası şairimizdir. O, hiçbir zaman fildişi kulelerden insanlara seslenmedi, bilakis yaşadığı coğrafyanın bam teline şiirleriyle Anadolu’ca dokunarak soluğumuz oldu. Kelimenin tam anlamıyla şu fani dünyanın o aldatıcı şaşaasına kapılmadan Anadolu’ca kalmayı bilen bizden biridir.  Medya önünde görünmeyi pek sevmezdi, hep arka planda halk gibi kalmayı yeğledi. O’na da o yakışırdı zaten. Şöhretin afet olduğunu çok iyi biliyordu,  geçici olana değil kalıcı olana talipti.  Bu yüzden sade bir hayat yaşamayı ilke edindi hep.  
            Evet,  ekranlara çıkıp boy göstermek tabiatına aykırı bulurdu. Sadece o’nu bir iki rica minnet, hatıra binaen birkaç programda görmek mümkün olabiliyordu. Tıpkı aşkın kâğıda dökülemeyeceği gibi,  şiirinde sokaklarda ıspanak fiyatına pazara dökülemeyeceğinden hareketle kendisini halktan biri olarak gösterdi. Asla kendini bir şair olarak ifşa etmemiştir. Nitekim çoğu insan Mihriban’ı yazan şairin Abdurrahim Karakoç olduğundan bihaber kalır. Bilinen tek şey Musa Eroğlu'nun bestesi olduğudur. Oysa bestelenen sadece Mihriban şiiri değildi.  Bu hususta Hasan Sağındık Abdurrahim Karakoç'un şiirlerine yer vermekle çok büyük bir iş çıkaracaktır. Bu yüzden hakkını yememek gerekir. İşte Hasan Sağındık’ın bestelediği şiirlerden bazıları şunlardır:
          “Beşinci Mevsim, İsmail’ce, Geç anladım, Kimin Dünyası, Kıyas, Sevgi yetmiyor, Hazır ol, Siyah Ağıt, Canımız Kurban, Otuz Yıl Önce, Bebeğe İhtar, Bağışla Beni, Soylu Bir Destan, Seni Düşünürüm, Dosta Doğru, Seni Aradım, Aynaların Ötesi, Gönlümdeki Gurbet, İsyanlı Sükût, Anadolu Gezisi, Dün Gece vs.”  ,
           Ne diyelim, yukarıda sıraladığımız her bir şiirin başlıklarına baktığımızda bile Karakoç ağabeyimizin ruh dünyasını ortaya koymaya yetiyor. İyi ki de Hasan Sağındık,  şiirlerini besteleyip klip çıkarmış, bu sayede fikri hür, gönlü sevgiyle dolu pek çok insanın yüreğine su serpmiş oldu.
        Gerçektende Abdurrahim Karakoç bizden biri ağabeyimizdi.  Bizatihi yakından birebir şahit olduğum birkaç anekdot Karakoç’un nasıl bir mizaca sahip olduğunu göstermeye yetecektir.  Şöyle ki;
       Gündüz gazetesinde araştırma ve inceleme yazılarını amatör ruhla yazmaya başladığımda Abdurrahim Karakoç ağabeyimi yakından tanıma fırsatı doğdu bana. Ara sıra Gündüz gazetesine yazılarımı vermek için gittiğim mekânda kendisiyle karşılaştığımda bana birçok tavsiyeleri olmuştur. İlk yazmaya başladığımda kendi adımla yazmaya başlamıştım. Karakoç ağabeyimin bana ilk tavsiyesinin gereği kamu hizmeti vermem hasebiyle müstear isimle yazmak oldu. Böylece o’nun tavsiyesini başımın tacı yapıp oğlumun adıyla fikri çalışmalarıma hız verdim. Yetmedi her karşılaştığımda sürekli bana yılmadan usanmadan yazma noktasında teşvikleri oldu. Tıpkı William Forrester gibi yazı yazmaya başlamanın ilk kuralı düşünmek değil yazmak olduğu noktasına dikkatlerimi çekmiştir. Böylece ilk yazma kuralının düşünmeksizin kalbi bir bağla yazmak olduğunu, beynin ise ikinci basamak olduğunu idrak etmiş oldum. Bundan öte bizim gibi ilk defa eli kalem tutan insanları adam yerine koyup muhatap alması o’nun ne kadar ince bir ruh sezgisine sahip bir ağabeyimiz olduğunu gösterir. Bu anlamda Gündüz gazetesi benim için Abdurrahim ağabeyimi yakından tanımama vesile olan bilgi dağarcığımı geliştiren bir ocak olur da. Öyle ki O, gençlerle genç, akranlarıyla akran, ihtiyarla ihtiyar olabilen son derece mütevazı bir mizaca sahip ağabeyimiz olarak hafızalarımıza kazındı. Doğrusu nerden bilirdim ki bir gün gelip şiirleriyle hissiyatımızın her alanına tercüman olan ağabeyimizle aynı gazetede beraber yazı yazacağımı. Elbette ki bilemezdim. Bu yüzden “Bu lütfü bahşeden Yüce Allah’a ne kadar hamd-u sena” da bulunsam azdır.  
        Hele Abdurrahim Karakoç ağabeyimle gazetenin dışında karşılaştığım bir hatıram var ki, bir ömre bedel dersem yeridir. Günlerden bir gün eve gitmek üzere Beşevler durağında Sincan/Fatih 520 no'lu halk otobüsüne bindiğimde Abdurrahim ağabeyimle göz göze geldiğimde adeta çocuklar gibi çok sevinmiştim. Nasıl sevinmeyim ki, halkla iç içe olmuş ağabeyimle karşılaştım. Üstelik her ikimizin de ineceği durağın yaklaşık 40 dakika sürmesi benim için asla unutamayacağım hatıra olacaktı.  Gerçekten halk otobüsünde 40 dakikalık hasbıhal edişimiz kayda değer bir hatıradır.  Düşünebiliyor musunuz? Ankara’nın o alışık randevu sisteminin dışında halk otobüsünde kendi tabi mecrasında seyreden Karakoç ağabeyimle hasbıhal etmek bir ömre bedel tevafuktur. Ancak kutsal topraklara Hac farizasını yerine getirmek için gidip Türkiye’ye dönüşünde bir türlü fırsat bulup zemzemini içememem içimde hep ukde olarak kalmıştır. Keza hastalığında ziyaret edemeyişimde öyledir.  Neyse ki Konya Selçuk hastanesinde taburcu olup Ankara'ya döndüğünde telefonla geçmiş olsun dileklerimi bildirmek için aradığımda o güzel ses tonunu işitmem içimde kalan ukdeyi bir nebze olsun gidermeye yetmiştir. Aynı zamanda o ses tonu benim için son sözlü buluşmanın yanı sıra ardından kalan en son hatıram olarak kalacaktır. Zira Gazi Hastanesine yoğun bakıma alındığında ziyarete gitmek için aradığımda bu sefer telefonda oğlu vardı. Artık karşımda Abdurrahim ağabeyimin sesi yoktu,  duyduğum ses oğlu Enderhan’ın sesiydi.  Ziyaret etmek istediğimi bildirdiğimde yoğun bakımda olduğunu, ziyarete açık olmadığı cevabını almıştım. İşte o an içime düşen kor ateş;  Abdurrahim ağabeyimin üç aylarda vuslata kavuşacağı hissidir. O;  üç aylara üç tuğ ve üç hilal gözüyle bakardı. Bilirdi ki; üç hilal Recep, Şaban ve Ramazan demekti.  Derken o kutsal bildiği üç ayların başlangıcı Recep ayı ile birlikte cuma vakti sevenlerin omzunda son yolculuğuna uğurlanıp, Allah'a vuslat hâsıl olur.
      Velhasıl; O dış dünyamızda Yavuz’umuz, ruh âlemimizde çiçek  açan  Mihriban’ımızdı.
       Ruhu şad olsun.

14 Eylül 2016 Çarşamba

GELİN CANLAR BİR OLALIM




                              GELİN CANLAR BİR OLALIM
                                                                                                 
                           SELİM GÜRBÜZER         
                           
        Her dem canların bir arada hemhal olması ancak kardeşlik şuuruna ermekle mümkündür. Bakın Allah Resulü (s.a.v) “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap olacağını” beyan buyurmakla ayrılık ve gayrlığın bir felaket olacağının ilk sinyalini vermiştir. Zaten bu buyruktan hareketle tüm müminler birbirlerine alçak gönüllü, dışa karşı da çetin olmak durumundadır. Aksi halde ne birlikten söz edebiliriz ne de dirlikten.  İşte bu yüzden Hünkâr Hacı Bektaşi Veli şu çağrıyı yapmıştır;
       “Bir olalım, iri olalım, diri olalım
        Gelin canlar bir olalım” diye.
        Madem öyle,  bize de o büyük velinin çağrısına icabet etmek düşer.
        İcabet edelim ki üzerimize leş kargaları üşüşüp de kardeşliğimize halel getirmesin.  
        İcabet edelim ki bu kutlu seferde kınayanın kınamasına ve her türlü zorba güçlerin hışmına aldırış etmeksizin yüzümüz ak, gönlümüz pak, elimiz açık olsun.
        İcabet edelim ki bize tepeden bakanlara karşı başımız yere eğilmesin.
        İcabet edelim ki bu kutlu yolda sonsuzluk kervanına güç katacak fisebilillah   ‘sefer der vatan’ olabilelim. Zira yeni ufuklara birlik ve dirlik ülküsünü şiar edinenler kanatlanabilir.
         Düşünsenize nice zamandır birliğimizi ve dirliğimiz bozmaya yönelik her türden entrikalar bu ülkenin kara bağrına saplanmış bir hançer yarası olarak kaldı hep. Olsun yinede bize düşen yedi düvele karşı her daim ‘Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğnerim aşarım, yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım iman dolu göğsümüzle bir olduğumuzu, iri olduğumuzu, diri olduğumuzu göstermek olmalıdır. Bundan da daha ötesi dirayetimizi ve kararlılığımızı her durakta, her nefeste ‘sefer der vatan’ için zinde tutmak gerekir.  Zinde tutalım ki son nefesimiz hüsn-ü hatime,  beyaz kefenimiz de Şeb-i arus gelinlik olsun. Şayet ömürde bir kez olsun candan ‘’ der ve şayet her nefeste ‘Huş der dem’ üzere,  yani nefesimizi boş yere tüketmemek’ üzere yaşarsak, biliniz ki o candan alınan ‘Hû’ nefesler sayesinde mahşerde de “Bir” olacağız demektir. Nasıl ki 12 Eylül öncesi Yusuf Yüzlüler dur durak bilmeksizin İlay-ı kelimetullah için bu kutlu yola baş koyup Mevla’ya canlarını adamışlarsa, pekâlâ bizlerde her durakta 'Bir olmak’,  ‘Diri olmak’ uğruna kendimizi Hakka adayabiliriz. Hatta birlik tutkusunu en üst doruk noktada tutmalı ki birlik ve dirlik ruhunun remzi Ravza-i Habîbi’inin Gülü ve yaprağı gönül dünyamızda solmasın. O halde daha ne duruyoruz,  tez elden birliğimizi ve dirliğimizi daim kılıp kutlu makamlara ulaştırmak zamanıdır.  Öyle ya madem Yüce Allah zamandan ve mekândan münezzehtir, o halde şimdi gönül seferberliğine koyulmak zamanıdır. Bir an evvel yola koyulalım ki her durakta, her menzilde gönül sultanların yollarıyla yolumuz kesişmiş olsun. Böylece yedi kat göklerde bedenimiz akkor kesilip o kutlu makamlara ne öfke, ne kin, ne de riya yaraşabilsin. Hiç kuşku yoktur ki o kutlu makamlara ancak Sadıklar, Sâbikûnlar, Muhsinler ve alınlarında şehit mührü olan Alperenler ve Gazidervişler ulaşabilir.
         Ne mutlu makamı bin şeref olanlara.
         Ne mutlu Makam-ı İbrahim’den gelen çağrıya uyupta o yüce makamlardan gelen himmet-i ula ile müşerref olup Arafat’ta  ‘Bir’ olanlara. Tabii sadece Arafat’ta ‘Bir’ olmak yetmez,  bunun yanı sıra Gönül Sultanlarının rehberliğinde Merve ve Safa arasında “Hamdım, yandım, piştim, kül oldum” mertebelerinde say yapmakta gerektir. Say yapmalı ki vuslat hâsıl olsun. 
          Gelin canlar bu kutlu seferde öyle birlik ve diriliş tutkusuyla say yapalım ki; sevgilinin bir bakışı gönlümüzü mest edip diri tutmaya yetsin. Şayet birlikten ve dirlikten uzak şu fani dünyada başıboş avare avare dolaşır ve boş yere nefes tüketirsek Allah korusun gönül dünyamız ışıksızlıktan virane olacaktır.  İlla ki gönül dünyamızın  ‘Hamdım, yandım, piştim, kül oldum’ mertebelerinden geçmesi gerekir. Bu mertebelerden geçelim ki, aşkın gözyaşı seli galebe çalıp hayırlar feth ola şerler def olsun.  Şerler def olsun ki; birliğimiz ve dirliğimiz kıyamete dek daim olsun.
          Evet, aşkın o gözyaşı selinden zerre miskal nasiplenmeyenler maalesef bu topraklarda her on yılda bir darbe yaparaktan birlik ve dirlik tutkumuza gölge düşürmek için pusuya yatıp boş anımızı kollamışlardır. Gerçekten de kendi öz vatanımızda parya durumuna düşürülen kayıp neslin yaşadığı o izdiraplı yıllardan bugünlere gelmek hiçte kolay olmadı. Adını anmak bile istemediğimiz o karabasan yıllar; “artık yetti gayri canımıza tak” dedirttirecek cinsten yıllardı. Malum, o yıllarda önce tarihimize ve mukaddesatımıza dil uzattılar, sonra ellerinde tüfeklerle gelip tarih boyunca kardeşçe bir arada yaşadığımız Türk’ü, Kürdü, Çerkez’i, Laz’ı ayırmaya çalıştılar. Oysa biz ayrılık ve gayrilik nedir bilmezdik, doğrusu kardeşçe birlik ve dirlik içinde yaşadığımız için bilmezdik.  Bir zamanlar nasılda biz ceylan bakışlarla birbirimiz severdik. Üstelik bu sevgi seliyle hep birlikte 'Bu cennet vatana canımız feda olsun' deyip gönül bahçemizi güllerle donatırdık. Hatta bunla da kalmayıp hemen herkesi gönül hoşnutluğuyla bağrımıza basıp otağımızda ağırlardık hep. 
        Aman Allah’ım neydi o günler, hiç tereddütsüz  'Eski Türkiye' zihniyetinin milletimize kayıp yıllar yaşattığı o kadar net ortada ki,  bugün olmuş halen o kâbus dolu yıllarda yaşanılanları unutmuş değiliz.  Unutmak ne mümkün,  dedik ya maalesef o yıllarda 'Yeni Türkiye hedefine kilitlenmek, dost olmak varken, dirice yaşamak dururken yüreklerimize 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat darbelerle içimize öfke ve ayrılık tohumları ektiler. Ektiler de ne oldu, sonunda kendileri bile jurnallikleriyle kala kaldılar.  Şart mıydı zinde mihraklara maşa olmak ya da işbirlikçi olmak?  Allah bir, Peygamber bir, Vatan bir, Bayrak bir demek varken bizi bölüp parçalamak için fırsat kollayan güçlerin maşası olmak neyin nesiydi doğrusu şaşmamak elde değildi. Her türden darbeye alet oldular da ne oldu,  sonunda 15 Temmuz destanıyla kazanan derin milletin derin sinesi oldu ya.
          Şurası muhakkak her yapılan darbe bu ülkeye çok büyük kayıp zamanlar yaşatmıştır. Hele bilhassa 12 Eylül darbesiyle Yusuf Yüzlüleri zindana atıp kıydılar da. O yılları yaşayanlar çok iyi bilir ki; gerek 12 Eylül öncesi gerekse sonrasında Yusuf Yüzlüler her türden dayanılmaz işkencelere tabi tutup mahpusa atılmışlardı, olsun onlar yine de gönül seferberliği tutkusuyla davalarından pes etmeyip 'Hep Birlikte Türkiye’yiz' diye haykırmasını bildiler ya.  Ama gün geldi bu haykırışları da duyamaz olduk.  Çünkü bu ülkenin yiğit evlatlarına annelerinin cennet ayaklarını doya doya öpmelerine fırsat verilmeden kendi öz yurdunda parya edilip sesleri kıstırılmıştır. Derken o elim günlerden geriye leş kargaların üşüştüğü sadece içi boş bir ülke kaldı.  Ta ki tüm umutların tükendiği noktada bu doğurgan topraklarda yeniden bir umut ışığı yeşerdi de 15 Temmuz destanıyla yeniden kendimize gelebildik.  O zinde güçler sanıyorlardı ki bize ait olan değerleri yerle bir etmekle bu ülkenin ebedül ebed kalıcı efendileri olacaklar,  ama kazın ayağı hiçte öyle çıkmadı.  Hani bizim şu meşhur “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” bir atasözümüz var ya, gerçektende bu atasözümüz geçte olsa yerini bulup Ergenekoncuların ve İhanet Çetesi Paralel örgütün kalbinden vurdu da. Hatta bir kısmı da kaçacak delik arayıp,  kimi yurtdışında, kimi Silivri’de, kimi Pensilvanya’da, kimi Kandilde soluğu aldı. Sonuçta nereye kaçarsalar kaçsınlar er geç mazlumun ahı kaçanlarında elbet inlerine kadar girip Fırat Kalkanımızla Zeytin dalımızla perişan oldu ya, bu yetmez mi. Hiç endişeniz olmasın defterlerinin dürüleceği günler pek yakın, bunan inancımız tam da.
        Evet, mahpushane ihanet çete mensuplarına zindan olurken, hiç kuşkusuz mazlumlar içinse Yusufiye medresesi olmakta.  Tabii Yusufiye aşkını ruhunda hissetmeyenler Yusufiye medresesi nedir bilmez. Kaldı ki bu ruhtan bigâne kalanlar hak hukuk gibi temel kaideleri de idrak edemez. Nasıl idrak etsinler ki ruhsuz adamların rozetleri cüsselerinden büyük, bunlar bir eli yağda bir eli balda kelli felli adamlardır. Dedik ya,  mazlumun hak hukukunu gözetmek ancak hayatını birlik ve dirlik tutkusuyla tanzim edenler idrak eder. İşte bu yüzdendir ki onlar gönüllerde Yusuf Yüzlüler olarak anılır hep.  Ki;  Yusuf Yüzlüler Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sine yeni bir soluk aldırmanın muştusuyla hareket edip kendilerinden sonraki kuşaklara birlik ve dirlik tutkusunu tattırmak için mücadele vermişlerdir. Her ne kadar onlar mücadele ettiği dönemlerde pek kıymetleri fark edilmiş olmasa da tarih onları çoktan altın sayfalarına kaydetti bile.  Nasıl kayda geçmesin ki, öz vatanında birlik tutkusuyla soluklamak istediklerinde hep bir yanları aksar halde soluklamışlardır. O günler, zor günlerdi elbet, virane olmuştu her yer. İşte virane olmuş döküntü ve yıkıntılar arasında dedelerinden miras kalan küllenmeye yüz tutmuş bir kaç kitap, bir kaç tarihi eserlerle ülkemizi iri ve diri tutmaya çabalamanın mücadelesini vermişlerdi.
          Peki ya sırça köşklerde hayat sürüp kendini efendi gören kesim ne yaptı dersiniz? Malum, bu kesim fildişi kuleden başımızda hep boza pişirdiler. Böylece üzerimize serptikleri ayrılık ve gayrilik tohumlarıyla bu güzelim ülkemizi altını üstüne getirdiler. Ama boza pişirmekte bir yere kadardır, bu devran hep böyle sürüp gitmezdi ya, her inişin bir yokuşu olduğu gibi her düşeninde yerden kalkacağı bir doruk nokta olmalıydı elbet.  Nasıl mı? İşte bu ülke insanı yeniden kendi ruh köklerine döndüğünde gözlerinin ışıldadığını ve kararmış ruhunun parladığını hissetti de.  Hissettikçe de bu ülkenin asıl sahiplerini her seçimde iktidara taşımasını bilmiştir. İyi ki de taşınmışlar, böylece umuda yolculuğumuz kesintisiz daim hale gelir oldu.  Değil midir ki Yusuf’u düştüğü kuyudan çıkaran o umuttur,  keza Üveysü’l Veysel Karani’yi bir kez olsun Habib’i Ekremi görme aşkına Yemen çöllerine salanda o umuttur. Bu yüzdendir ki,  umuda yolculuğumuz ezelle ebed arasında örülmüş bir çizgide daim olacağına inancımız tamdır.  Nasıl tam olmasın ki,  Yusuf Yüzlülerin iki kaşı arasından saçılan o umut ışığı bizim içinde bir tutku ışıktır.        
           O tutku ışık ahır ömrümüzde bize şunu da gösterdi;  
           Meğer hiç bitmeyecek denen 28 Şubat Postmodern darbeyle ninelerimizin başörtüsünün üniversitelerde kapı dışarı edilme hadisesi bir yere kadarmış.  Zulüm nerede payidar olmuş ki bu cennet vatan Türkiye'de de olsun. Besbelli ki çaresiz mazlumların ahı gök kubbede yankı buldukça,  ülkemiz üzerinde oynanan bir takım kirli operasyonlar eninde sonunda fiyaskoyla neticelenebiliyor. Ancak şu da var ki fiyaskoyla neticelenen her bir tezgâhlanmış oyun bir başka zamanda bir başka yeni sürümüyle karşımıza çıkabiliyor.   Nitekim kırk yılı aşkındır Doğuda ve Güneydoğuda sürdürülen şer oyun bunun en bariz delilidir. Yani şimdi bizi yeni oyunda PKK terör örgütünün işlediği cinayetlerle can evimizden vurmak istiyorlar. Bakalım bu çirkin tezgâh nereye kadar sürdürülecek.  Onlar kirli tezgâhlarında oyun kura dursunlar, bize de her türlü çirkin oyunları bozmak düşer.  Dün nasıl ki umuda olan yolculuğumuzda önümüze konulan irtica yalanı sürümünde milletimizin derin sinesiyle oyunlarını bozup kurtulduysak, pekâlâ bugünde umuda yolculuğumuzda Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtımızla PKK şer örgütünü hezimete uğratmaktan ve 2023 aydınlık Türkiye hedefimizden bizi alıkoyamayacaklardır. İç ve dış karanlık güçler ne oyun kurarsalar kursunlar şunu iyi bilsinler ki bizi birbirimize asla düşüremeyeceklerdir, hiç kuşkunuz olmasın yine milletimizin derin sinesi kazanacaktır. Şunu iyi bilsinler ki; Türkiye Sevdalılarını Yusuf’un düştüğü zindana atsalar da, birlik tutkumuz zalime korku, mazluma umut olmaya devam edecektir. Bu öyle bir umut ışığıdır ki, Yunusçasına sevgiden anlamayanlara karşı Yavuzcasına tavrın tâ kendisi bir ışıktır.       
         Allah’a çok şükürler olsun ki,  bu ülkeye gönül verenler hiçbir dönemde umutsuzluğa kapılıp inancını yitirmedi, yitirmez de. Bakmayın siz öyle bu ülke sevdalıların ara sıra sessiz durgun göründüğüne,  yeri geldiğinde derin güçlerin planlarını bozup bir kalemde silebiliyoruz. İşte görüyorsunuz yerinden doğrulup kendine geldiğinde neler yaptığını. Gerçekten de biz bunu kendi öz yurdumuzda bizleri parya duruma düşüren kendini seçkinci sanan bir avuç güruhun soluğu Silivri'de alışından,  yine dost görünüp de sinsi sinsi bizi sırtımızdan hançerleyenlerin soluğu Pensilvanya’da alışlarından biliriz.
          Şurası muhakkak; acısıyla tatlısıyla geçmişten bugüne çok büyük bir tecrübe birikimi edindik,   yeter ki bu tecrübe birikimimiz unutulmayıp ders alınsın, bak o zaman çağlar üzerinde sıçrayacak konuma gelmemiz an meselesidir diyebiliriz. Yeter ki doğru yol’u Hak’ta görülsün bak o zaman birlik ve dirlik davamız nişanımız olacaktır. Çünkü bu kapı birlik ve dirlik kapısıdır. Bu kapıdan girene zeval olmaz,  zeval da ne söz, bilakis can yürekler sevgi deryasında iri olur diri olur da. Hele bir insan bu kapıdan içeri girmeye dursun, bir bakmışsın iyi günde kötü günde her halükarda kimsesizlere canan-ı canan olup kol kanat gerer de.  Bu yüzden bu kapıya gelene Mevlana kucak açılıp can kurban denilir de.  Niye denilmesin ki, hepimiz iri olmak,  diri olmak ve her şeyden önemlisi kardeş olup bir olmak için varız.
        Velhasıl; Birlik ve dirlik tutkusu  “Mevlana’ca; “Ne olursan ol yine gel” diyebilmektir.
              Vesselam.
 http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2120/gelin-canlar-bir-olalim.html

13 Eylül 2016 Salı

İSTİHBARAT GÜVENLİK AĞIMIZ


                  İSTİHBARAT GÜVENLİK AĞIMIZ

               SELİM  GÜRBÜZER

          Maalesef güvenlik sistemi toplumun gündeminde en son düşünülecek konu.  Tevekkül yanımızdan mı, bilgisizlikten mi olsa gerek bu konularda duyarsız olduğumuz besbelli.  Bu yüzden  'Tedbiri al takdiri Allah’a bırak' sözünü bir türlü hayatımıza geçiremedik.
       Duyarsızlık ve kayıtsızlık hiç beklenmedik anımızda nice canları vurabiliyor. Hele güvenliğimizi zaafa uğratacak 'Bana dokunmayan bin yıl yaşasın'  anlayışı bu toprakların kodlarıyla hiç bağdaşmaz,  daha çok dayanışma bilincinden yoksun toplumlarda görülen nemelazımcı anlayıştır bu.  Ama ne varki bu illet bize de bulaşmış gözüküyor, hele bu anlayış tavan yaptığında toplum güvenliğimizi zaafa uğratacağı malum.  Dün nasıl ki bu topraklarda ‘Bir’ idik,  ‘İri’ idik, ‘Diri’ idiysek bu günde nemelazımcılığa ve vurdumduymazlığa son verecek dirlik ve birlik projelerini yeniden hayata geçirmek pekâlâ mümkün.  Kaldı ki boş ver mantığıyla nereye kadar varılabilir ki, o halde birlik ve dirliğimiz için hem içimizde hem dışımızda güvenliğimizi sağlama almak gerekir. Sağlama almak içinde toplumun devlete güven duyduğu, devletinde toplumun hizmetkârı olduğu sistemi tam teşekküllü oluşturmak şarttır.
       Ülkemiz hala tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna geçiş sancısı süreci yaşayan bir ülke konumdadır. Geçiş sancısı süreci yaşarken bu arada güvenliğimizde sancılı geçebiliyor. İcabında tam manasıyla sanayileşmiş bilgi toplumu olamamanın bedelini güvenlik zafiyeti şeklinde ödeyebiliyoruz. O halde neydik edip bilgi çağına uyarlı modern güvenlik sistemini oluşturmanın yanı sıra bu iş için son derece kalifiye güvenlik elemanları yetiştirmeyi de ihmal etmemiz lazım. Öyle ya, taşeron ve ısmarlama usulü güvenlik sistemi anlayışıyla toplum olarak kendimizi nasıl güvende hissedebiliriz ki.  Bikere güvenlik sistemi taşeron firmalara havale ettiğimizde ancak pansuman güvenlik tedbir almış oluruz. İlla ki uzun vadede kalıcı ve profesyonel güvenlik ağına ihtiyaç vardır. Zaten karşı karşıya kaldığımız yeni terör konsepti bunu gerektirir. Aksi halde güvenliğimizi tehdit eden  'Paralel İhanet Çetesi -DAEŞ-PKK-PYD-Mafya”  türü terör örgütlenmesi gibi yapılardan daha çok dert yanarız. Mesela bu yapılardan parelel ihanet çetesi terör örgütü devletin adeta kılcal damarlarına sızaraktan neredeyse memlekette dinlemediği fişlemediği adam bırakmamış. Hem de bu işi yaparken de devlet imkânlarını kullanarak yapmışlar. Dedik ya güvenlik sistemi zafiyet kabul etmez,  baksanıza adamlar bizim 'abdestli namazlı insanlardan zarar gelmez'  iyi niyetimizden istifade sızmadıkları kurum bırakmamışlardır.  Allah'tan fark edildiler de 17 ve 25 Aralık darbe teşebbüsünden kıl payı kurtulabildik.  Hele şükür güvenliğimizi tehdit eden bu yapı üzerine başta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan olmak üzere devletin tüm birimleri kararlı bir şekilde üzerine gidip artık inlerine girildiğine şahit olabiliyoruz. Yetmedi bu süreçte emniyet ve güvenlik birimlerimize sızmış bu yapının elamanları bir bir ayıklanıp emniyet ve güvenlik teşkilatımız sil baştan yeniden yapılanmakta bile.  Tabii bunlar olumlu gelişmelerdir, ama yinede rehavete kapılmamak gerekir, çünkü bu ihanet çeteleri boş durmaz.
         İster devlet ister şirketlere ait kuruluş olsun fark etmez,  güvenlik sisteminin tam donanımlı kılmada çoğu kez maliyetten kaçma temayülü görülebiliyor. Oysa mal ve can güvenliğini sağlamada başta devlet olmak üzere tüm iş adamlarının boynunun borcudur.  O halde üç kuruşun hesabını yapacağım diye toplum güvenliğini tehlikeye atmaya hiç kimsenin haddi yoktur. Kaldı ki bizim insanımız en iyisine layıktır, hiç durduk yere maliyetten kaçmakta nedir. Hele hele hassaten korunması gerektiren öyle kurumlar, kuruluşlar, firmalar var ki bunlarda da maliyet hesabı yapılırsa vay halimize, eylem planlayıcıların ekmeyine yağ sürüleceği muhakkak. Oysa tabiat boşluk kabul etmez, en ufak ihmalkârlık geri dönülmez ağır sonuçlar doğurabiliyor. Ama sonrası malum bunun ceremesini tüm toplum çekmekte.  İşte belirttiğimiz bu tür gerekçeler ışığında en üst teknik donanımda güvenlik sistemi ağı oluşturmak bizim için asla lüks değildir. Artık şu da var ki şehirlerimizi bir köy gibi düşünemeyiz, köydeki dayanışma ruhunu şehirde aramaya kalkışırsak Kemal Sunal'ın 'Köyden İndim Şehire'  filminde olduğu gibi şaşkın ördek oluruz. Madem kırsal kesimde ki dayanışma ağı şehirlerde yok gibi gözüküyor, o halde en üst seviyelerde güvenliğimizi sağlayacak yapıyı oluşturmak şarttır.  Halen bugün olmuş tedbir almaksızın tevekkül anlayışıyla işi oluruna bırakarak güvenliğimizi çözeceğimizi düşünüyorsak ne mal, ne namus ne de can güvenliğimiz garanti altında olur.  Belli ki atalarımız boşa dememişler “Kapını sağlam tut komşunu hırsız tutma” diye.  İşte bu müthiş atasözü bizim için elzem olan güvenlik tedbirlerini daha da artırmamıza yeterli sebep teşkil edebiliyor. O halde kaderimizde ne yazılıysa o olur deyip meseleyi geçiştiremeyiz. Hiçkuşkusuz kaderde ne varsa o olur,  ancak kadere iman etmek tedbirsizlik demek değil ki,  bilakis tedbiri alıp takdiri Allah’a bırakmak kaderdir. Bakın, veli tabiatlı Abdülhamit Han sadece tevekkülle yetinmeyip dünyanın en gözde istihbarat teşkilatını kurarak çok önceden alınan istihbarı bilgilerle emniyet tedbirleri almış bir Ulu Hakanımızdır. Öyle ki onun oluşturduğu istihbarat teşkilatı sayesinde Devlet-i Aliyye’yi kurtlar sofrasında 33 yıl daha güvenli bir şekilde ayakta kalmasını sağlamıştır. İyi ki de 'Yıldız İstihbarat Teşkilatımız'  vardı da hem iç hem dışta bizi yıkmak isteyen güçlerin hevesini boşa çıkartabilmişiz. Ama ne var ki Cennet Mekân Ulu Hakan tahttan indirilince istihbaratımız hak getire,  bir anda Osmanlı hızla çöküş sürecine girer de.
           Peki ya günümüz Türkiye’sinde güvenlik nasıl? Maalesef her şey pekte iç açıcı değil adeta terörle yatıp terörle kalkar haldeyiz.  Baksanıza anarşizm sadece kırsal alanları hedef almıyor şehirleri ve metropolleri de vuruyor artık. Her ne kadar cadde cadde, sokak sokak mobesa kameralarla güvenliğimizi tehdit eden unsurlar kare kare izlensede bir bakmışsın tıpkı İstanbul Atatürk Havalimanına yönelik eylemde olduğu gibi birbiri ardınca üç canlı bomba canına kıyıp etrafa dehşet saçmakta.   Düşünsenize havalimanında üç polisin fark etmesiyle canlı bombaların takibe alınmasına rağmen önce polislere sonra etrafa silah sıkaraktan canı pahalarına da olsa pimlerinin fünyesini çekip canlı bomba eylemi gerçekleştirebiliyorlar. Öyle ya, silahla ancak birkaç kişinin canına kıyılmakta, ama canlı bomba eylemi öyle değil tamda terör odakları açısından ses getirecek bir yöntemdir. Çünkü eylemin sonunda çok büyük kitlesel can kayıpların bilançosu ağır olmaktadır.  İşte bu bilançoya baktığımızda yeni bir terör konseptiyle karşıya karşıya olduğumuzu fark ederiz.  Madem her geçen gün acı kayıplar veriyoruz,  o halde daha başka ağır bilançolarla karşılaşmamak için istihbarat ağımızı yeniden gözden geçirmekte fayda var. Hatta bu da yetmez kendi interpol güvenlik ağımızı kendimiz oluşturmalı. Zira dünyada pek çok istihbarat ağı birbirleriyle bilgi paylaşımını esergeyip elde ettiği duyumları kendisinde saklayabiliyor. Paylaşım olmayıncada pek çok istihbarat biriminin önceden haberdar olduğu bilgiyi diğer istihbarat birimlerinin gözünden kaçmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla bu gerçekler ışığında yeni istihbarat yapılanmamızı yeni terör konseptine göre yapılandırmak şarttır.  Yetmedi Suriye gibi terörize olmuş ülkelere sızacak bir istihbarat yapılanmasına, yani DAEŞ gibi uluslararası alana yayılacak kabiliyete haiz terör örgütlerin içerisine girecek bir istihbarat ağına ihtiyaç vardır. Dedik ya yeni terör konsepti böyle bir istihbarat anlayışını gerektiriyor.
          Evet,  silahla gerçekleştirilen terör eylemlerin etkisi bir kaç kişiyle sınırlı kalırken tahrip gücü yüksek canlı bombayla gerçekleştirilen eylemler öyle değil tam aksine anında tüm dünya televizyonlarında gündem oluşturup etki alanı sınırların ötesine taşmakta.  Zaten bu tür metodla ne kadar kan dökülürse o kadar uluslararası marka terörist sektör olacaklarını hesap etmekteler.   Terör odakları marka sektör olmaya çalışa dursun, bu arada biz ne yapıyoruz asıl ona bakmak gerekir. Hiç kuşkusuz bizim açımızdan her an karşılaşacağımız silahlı saldırı ve canlı bomba eylemlerine karşı güvenlik sisteminin kapasite durumu ya da tüm güvenlik birimlerin anında harekete geçme kabiliyetine haiz olup olmadığı çok daha önem arz etmekte. Şayet kurduğumuz güvenlik sistemi tam kapasiteyle gelen sinyaller doğrultusunda bizi anında harekete geçiriyorsa ne ala, geçemediysek bombalanan meydanların,  bombalanan havalimanların, bombalanan işyerlerinin infilak edildiğinde içler acısı halini bir düşünün buna hiç bir can yüreğin dayanamayacağı muhakkak. Belli ki yükselen Türkiye’nin yıldızı parladıkça bizi rahat bırakmayacaklardır. Baksanıza dünyanın en büyük havalimanının yapım aşamasında bile daha şimdiden zinde odaklarının uykusu kaçmakta, keza Marmaray, Osman Gaziyi Orhan Gazi ile buluşturacak köprü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü,  tüp geçitler gibi bir dizi yatırımlarda öyledir.  Şunu unutmayalım ki su uyur düşman uyumaz,  o halde her an uyanık ve tetikte olmamız icab eder. 
       İşte görüyorsunuz son derece teknik donanıma haiz güvenlik sistemine sahip olsakta bir takım ihmaller, bir takım aksamalar ve hızlı hareket edememe gibi zaafiyetler görülebiliyor. Hiç kuşkusuz dünyanın en donanımlı istihbarat güvenlik ağına sahip olsakta yüzde yüz güvenliğimiz garanti altındadır diyemeyiz. Zaten insanoğlunun keşfettiği icadlarda sıfır hata aramak abesle iştigaldir, şayet sıfır hata güvenlik sisteminden sözedeceksek ABD gibi bir süper devletin ikiz kule hadisesini yaşamaması gerekirdi,  yine Avrupa’nın kalbi Brüksel’de ve Fransada bombaların patlatılamaz olması gerekirdi. Hele terör odakları eylem yapmayı kafaya koymuş olmasın bir şekilde boşluk bulup kurguladıkları sinsi planları her an, her zeminde, her mekânda gerçekleştirmeleri imkân dâhilinde olabiliyor. Burada önemli olan terör odaklarının daha harekete geçmelerine fırsat vermeden çok öncesinden güvenlik tedbirlerini almış olmamızdır. Aksi halde meydanı boş bulan terör odakları ya da nankör kedilere kendi ellerimizle ciğeri teslim etmiş oluruz. Teslim ettiğimizde olacak olan belli,  kan ve gözyaşı selinden başka bir şeyle karşılaşmayız elbet.
         Güvenlik sisteminin tam tekmil donanımlı olması gerektiğinden kastımız, hiç kuşkusuz caydırıcılığı hâkim kılmaya yönelik kasıttır. Her ne kadar tam tekmil oluşturulacak uluslararası standartlara uygun güvenlik sistemi tehlikeyi yüzde yüz tamamen ortadan kaldırmasa da tehdit unsurunu etkisiz hale getireceği muhakkak. Kaldı ki oluşturulan güvenlik sistemiyle her daim işler planlandığı gibi gitmeyebiliyor. Bir bakmışsın teknik donanım tam takır çalışır halde ama ne var ki tam teçhizatlı güvenlik elemanı eksik kalabiliyor, ya da tam tersi tam teçhizatlı güvenlik elemanları kalifiye ama bu kez teknik donanım yetersiz durumdaysa ne işi yarar ki. İşte bir unsurun tam tekmil diğerinin aksar halde olması başımıza nice onarılmaz yaralar açmaya yetebiliyor.  Hani şu meşhur Sabancı Center cinayeti olayı vardı ya, işte o olayda güvenlik zafiyetinin ortaya koyduğu sonuç ufkumuzu açmaya yetmişti.   Düşünsenize Sabancı Center yüz milyara yakın tekabül eden paralar karşılığında güvenlik sisteme sahip bir kuruluş olmasına rağmen binanın 25. katında cinayet işlenebilmiştir. Evet, son derece teknik donanıma haiz bir bina görünümü verse de insan faktörü bir anda hesapları altüst edebiliyor. Öyle ki bina kamera sistemiyle donatılmış ama kapılarda alarm ve dedektör sistemi yoktu. El dedektörleriyle silah olup olmadığı tespit edilebiliyor olsa da onun da malum pratik kullanımı kâfi gelmeyebiliyor. Aslında kapı dedektörü bu iş için daha pratik çözüm olup silah sokamazsınız da.  Her ne sebeple olursa olsun sonuçta terörist bont çantasıyla elini kolunu sallayıp rahatlıkla binanın 25. katına çıkıp eylem yapabilmiştir.
           Türkiye’de çok sayıda özel güvenlik şirketi var ama bu şirketler güvenlik görevi ifa etmekten çok gözetim görevi yapmaktadır. Demek oluyor ki,  güvenlik açısından kullanılan teknik donanım çok mükemmel olsa da şayet çok iyi eğitilmiş güvenlik birimi elemanlarına sahip değilsek vay halimize, bu tip güvenlik ağı vitrinlik olmaktan öte bir anlam ifade etmez.  Tabii kalifiye eleman olmayınca bir bakmışsın milyar rakamlara mal olan güvenlik ağı işe yaramayabiliyor. Öyleyse tam teçhizatlı kalifiye güvenlik elamanların yetişmesine ağırlık vermekte fayda var.
        Şu bir gerçek,  ülkemiz hem iç, hem dış güçlerin ilgi odağı durumda. Dünyanın gözü bizim üzerimizde dersek abartmış sayılmayız. Nitekim dönemin CIA Başkanı CNN’de yaptığı bir konuşmada;  Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte bundan böyle uluslararası ajanların Ortadoğu ve Türkiye’de cirit atacağını dile getirmesi manidardır. Bu yüzden bu konuşma güvenlik konusunda ne kadar titiz davranmamız gerektiğini, artık her yaşanan olayın ardından taziye demeçleriyle geçirecek vaktimizin olmadığının farkına varmamıza yetmiştir.   Madem bu topraklarda ajanlar, muhbirler cirit atıyor, o halde devlet olarak tıpkı cennet mekân Abdülhamit Han’ın yaptığı gibi kendi gönüllü ajanlarımızı aynı usul ve yöntemle misilleme olarak devreye sokmak gerekir. Tabii tüm bunları yaparken de milli iradeyle iş başına gelen siyasi iktidarın bilgisi dâhilinde ve toplumun âli menfaatlerini gözeten istihbarat eşliğinde olması lazım gelir. Aksi halde vesayet unsurlar devreye girecektir.
      Özellikle güvenlik sistemimizi tam tekmil oluştururken teknik düşünmenin yanı sıra toplumsal duyarlılığı geliştirecek projelerde ortaya koymalı. Bilhassa metropol şehirlerin büyük iş merkezlerinde öncelikle can güvenliğini sağlayacak sistemi yeniden yapılandırıp yeni terör konseptine göre dizayn etmek gerekir. Hele büyük şehirlerin genel durumuna baktığımızda ise güvenlik açısından kullanılan sistemin Çit sistemi olduğunu görürüz. Malum bu sistemin hafif temasla sinyal vermesi sayesinde üzerinde ya da çantasında silah ve patlayıcı madde bulunduran şüpheliyi ele vermeye yetiyor. Mobese kameralar sistemiyle de hem bina içi hem bina dışı rahatlıkla gözetlenebiliyor. Ancak bunlarla da yetinilmemeli, icabında güvenliğimizin kontrolü açısından giriş ve çıkışların kart şifresi sistemiyle donatılmış olmalı,   hatta üst katlara sadece yöneticilerin çıkabileceği güvenlik sistem ağı da kurulmalıdır. Dahası el dedektörü yerine kapı dedektörleri kullanılması daha uygun olacaktır. Daha da yetmedi iyi yetişmiş kalifiyede teknik donanıma haiz güvenlik eleman sayısının artırılması icab eder. Yok, eğer bu gerçekleri göz ardı edip gerek teknik donanım maliyeti gerekse eleman istihdam maliyetinden kaçacağım hesabıyla güvenlik sistemini taşeron firmaya yükleyeceğim denirse bu tip pintiliklerle güvenlik sağlanamaz. Mutlaka sayıca kalifiye elemanların ağırlıkta olduğu bir güvenlik sistem ağına ihtiyaç vardır. Şu da var ki böyle bir sistem kurulduğunda güvenliğimiz yüzde yüz garantidir diyemeyiz ancak büyük ölçüde caydırıcı etkisi olacağı muhakkak. 
       Bakınız,  dünyanın en güçlü istihbarat ağı olarak adından söz ettiren MOSSAD teşkilatı dahi İzak Rabin’in ölümüne engel olamamıştır. Terörü kim yaptı,  kim yapmadı ayrı bir konudur. Önemli olan tehdit unsurlara karşı ne derece duyarlı olup olmadığımızdır. Şayet kendi dostlarımıza duyduğumuz duyarlılığın en az yarısını bu tip konulara ayırmış olsaydık belki de topyekûn toplum güvenliğimiz bu denli zaafa uğramamış olacaktı. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışıyla nereye varılabilir ki,  oysa bugün dokunmasa bile yarın dokunmayacağı ne malum. Dolayısıyla kendi dostlarımızın dışında bir elim hadisenin acısını yüreğinde hissetmemiz gerekir. Hele toplumda güven aşınması ve zaafiyeti nüksetmeye dursun hertürden çetelerin cirit atacağı malum. Öyle güvenlik sistemi oluşturmalı ki güvenliğimizi tehdit eden çeteler devlet içinde palazlanıp   güç bulmasın. Nasıl mı? İşte İtalya’da P–2 Mason locasıyla ilgili tartışmalar bir sır perdesini araladığı gibi savcıları harekete geçirmesine vesile olup devlet içinde odaklanmış Gladio örgütün varlığını temiz eller operasyonuyla ortaya çıkarmaya yetmiştir.  Tabii benzeri örgütler sırasıyla bir başka ülkelerde de ortaya çıktı. İşte bu gerçekler eşliğinde devlet millet güvenliğini sağlamak adına gerektiğinde kendi istihbat elemanlarımızı inlerine girecek şekilde konuşlandırmak gerekir. Fakat bu demek değildir ki güvenlik adına devletin görevli istihbarat elamanları teröristlerle işbirliği yapıp insan canına kıysın. Hukuk devleti olmanın gereği gizliliği kabul etmekle beraber, halkın seçtiği siyasi iktidarın bilgisi doğrultusunda insan haklarını ihlal etmeksizin güvenliğimizi sağlamalı.  Burada dikkat gerektiren husus güvenliğimizi sağlamak adına yürütülecek gizli operasyonların amacı dışında kullanılmamasıdır. Zaten amacı dışında kullanıldığında pis kokular er-geç bir şekilde ortaya çıkabiliyor.
         Besbelli ki gizlilik bugüne has bir uygulama değil,  tarihi süreçte vardı zaten, var olmaya devam edecekte.  Mesela Osmanlı’da Hikmet-i devlet adına gizlik söz konusuydu.  Devleti Aliyye ebed müddet ülküsü gereği bazı hassas meseleleri ifşa edilmezdi. Tabii Osmanlı bu gizliliği tebaanın güvenini sağlamak için yapmıştı. Öyle ki halk devlette ‘fenafiş-devlet’ olmuştudevletse tebaasında ‘fenafiş-halk’ olduğundan karşılıklı aralarında güven vardı. Maalesef günümüz Türkiyesinde Osmanlıda olduğu gibi aynı duyarlılığı, aynı hassasiyeti göremeyiz, üstelik devletin kuyusunu kazmaya çalışan bir sürü sinsi adamda işin cabası olup mevzi almış durumdalar. Düşünsenize Bayır-Bucak Türkmenlerine yardım için yola koyulan MİT tırlarını durdurmaya yeltenen ihanet çeteleri mevzisinden çıkabiliyor. Gel de devletin sırlarını bu paralel yapılarla paylaş, olacak iş mi? Bu durumda ister istemez güvenlik tartışmalarını beraberinde getirmekte ve bu yüzden gizliliğin ihlali denen hadiselerde yaşayabiliyoruz. Güven müven hak getire, Tayyip Erdoğan’ın güven duyduğu kırk elemandan neredeyse yarısından çoğu bunlardan zarar gelmez dediğimiz malum cemaat mensuplarıydı. Gel gör ki bir bakıyorsun güven duyduğumuz bu insanlar devleti arkadan hançerleyip milletin adamı Tayyip Erdoğan'ın makamına böcek yerleştirebiliyor. Düşünsenize sana güven duymuş yanına almış, yeri geldi arabasında ailesiyle en mahrem konuları konuşabiliyor. Yeri geldi yerli ve yabancı heyetlerle telefon konuşmalar yapmakta, tüm bunları yakın korumaları ve güvendiği adamların yanında yapılacak aktiviteler, işte güven duyuyorsun ama nankörlüğünde bu kadarına pes doğrusu içlerinde malum okyanus ötesi maşalar nankör kedi rolüne girebiliyorlar.
          Malum,  Kontr-gerilla tartışmaları 12 Eylül öncesinde başlamış, bugünlere kadar taşınmış bir meseledir. Aslında gerilla tabiri bize ait kavram değil batıdan bize aktarılmış bir kavram. Gerilla tabiri içerisinde kodlanmış karşıt gerilla mücadele ise stratejik içerikli kitaplarda kontrgerilla olarak tanımlanır. Yani bir başka ifadeyle istenmeyen güçlerin önünü kesmek için harekete geçebilecek yetenekte gizli silahlı çevik güçler olarak da tanımlanır.
          Peki ya Gladio? Aslında bu kavramda kontrgerilla kavramının bir değişik tür adlandırması olup, İtalya’dan sıçrayan yeni moda tabirdir. Sonuçta moda tabir olsada değişik isimler altında devlet içinde devlet görevi üstlenebiliyor. Ancak burada bu tür mekanizmaların devletten ve toplumdan kopuk bir yapılanma mı,   kendi başına buyruk ya da yabancı istihbarat güçlerin kuklaları bir görev üstlenip üstlenmedikleri sorgulanıp dikkat edilmesi gerekir.  İrdelenmesi gerekiyor da. Nitekim İtalya’da Gladio örgütü isminden çok P–2 adlı Mason örgütünün bir maşası işlev üstlenmesiyle dikkat çekmişti. Şayet Gladio, İtalyan ülküsünün idealleri uğrunda görev ifa etseydi bu konu o kadar önem arz etmeyecekti. Amacının dışında birtakım karanlık oyunların aleti olmak İtalya’yı adeta ayağa kaldırmıştır.
        İtalya, Belçika, hatta İspanya’da nükseden bu ve buna benzer örgütlerin bizdeki adı bir bakmışsın Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla, Ergenekon ve Paralel İhanet Çetesi olarak karşılık bulabiliyor. Bilhassa soğuk savaş dönemi kalıntısı komünizmin tehdit unsuru olduğu dönemlerde NATO ülkelerinin bu çerçevede Gladio benzeri yapılar kurması artık bir sır değil. Bizimde NATO üyesi olmamız hasebiyle bu tür yapılanmalara ister istemez tevessül etmişiz, bu kaçınılmazdı zaten.   Burada önemli olan bu tür yapılanmamın milli iradenin emrinde yapılanması mühimdir.  Bu yüzden devlet içinde devlet gizliliğinin var olması gayet tabii bir durumdur, yadırgamıyoruz. Yeter ki vesayetin emrinde bir yapılanma olmasın.   Her şartta milli iradenin emrinde güçlü istihbarat teşkilatımızın varlığından gurur duymalıyız da.  Dedik ya önemli olan bu birimlerimizin devletten ve toplumdan bağımsız, siyasi otoritenin üstünde rol oynamamasıdır. Öncelikle devlet-toplum barışıklığı olmazsa olmaz şartımız olmalıdır.
    Hâsılı kelam güvenlik ve istihbarat konusunun bu denli önem arz etmesinin altında yatan sebep, nice insanların faili meçhul cinayetlere kurban gitmesi,   etrafımızda mafya ve Ergenekon ve Paralel ihanet çetesi türü zinde güçlerin etrafımızda kol gezmesi,   yeniden üniversitelerde öğrenci eylemlerinin yeniden kıvılcım almaya başlaması gibi hususlar yatmaktadır.
       Evet, ortada oynanmak istenen bir oyun var ama bu oyunu bozacak güçlü iradede var, bu yüzden büsbütün de karamsarda değiliz. Çünkü bu feraset sahibi derin millet şimdiye kadar bin bir türlü belaları deruni basiretiyle yok edebilmiştir, evvel Allahın iziniyle daha nice belaların da üstesinden gelecekte.  Yeter ki inancımızı yitirmeyelim, aydınlık şafaklar bizim için doğmaya hazır elbet, buna inancımız tam da. 

           Vesselam.