20 Eylül 2016 Salı

İSLÂM VE CİHAD



İSLÂM VE CİHAD 
SELİM GÜRBÜZER

        Cihad; Allah rızası için ilimce, malca, dille, bedenen, kalben vs. yapılan mücadelenin adıdır. Bilhassa tanımda geçen ‘Allah rızası için’  ibaresi cihadın ruhunu oluşturan en can alıcı noktadır. Öyle bir can alıcı nokta ki; cihad asla macera kaldırmaz. Her ne kadar savaş yakıp yıkma, öldürmek gibi bir dizi özellikleri bağrında taşısa da söz konusu din, namus, mal ve vatanı korumak olunca farz-ı kifâye’nin gereğini yerine getirmek şart olur. Dikkat edin farz-ı kifaye dedik, yani cihad vecibesi de tıpkı cenaze namazında olduğu gibi Müslüman’lardan bir topluluğun bu görevi ifa etmesiyle diğerlerin üzerinden bu yükümlülük düşebiliyor. Tabii cihada katılmak güzel bir haslet, ama cihatta esas olan rıza-i bari niyet üzere olmaktır. Aksi takdirde o cihad, cihad olmaktan çıkıp bir hiç mesabesinde kuru cihangir savaş olacaktır. Malum, İslam’da sadece ulvi değerler uğruna verilen mücadele cihad olarak kabul görür. Evet! Peygamberimizin (s.a.v); “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” beyanı bu manayı taşıyan bir buyruktur.  Ancak her aklı esenin  ‘Hurra! Haydi, cihada’ çağrısı yaptığında bu çağrıya hemen uyup cihada çıkılsın manasına gelen bir buyruk değildir. Bir kere cihad için devletin çağrısı esastır.  Kaldı ki devletin bile cihad çağrısı yapabilmesi için:
      “— Düşmanın İslam dinini kabule yanaşmaması,
      — Müslümanlarla gayrimüslimler arasında herhangi bir anlaşma veya emân’ın bulunmaması,
      —Müslümanların cihad için yeteri güç ve donanıma sahip olması” gibi bir dizi savaş hukuku kuralları dikkate alıp öyle cihada çıkması lazım gelir. Hakeza fert bazında da hukuku kural söz konusudur. Şöyle ki;  fıkhı kaynaklara bir göz attığımızda çocuklar, ihtiyarlar, zayıflar, hastalar, körler, topallar, azık veya bineği (vasıtası) olmayanlar, kadınlar ve kölelerin (efendileri izin verirse cihada katılabilir) cihaddan muaf tutulduğunu görürüz. Ancak öyle zaruret durumlar var ki, mesela genel seferberlik halinde;  köleler, kadınlar, âlimler, hatta savaşa muktedir çocuklarda cihaddan sorumlu tutulabiliyor. Madem öyle sorumluluğun gereğini yerine getirmek lazım gelir, Allah yolunda yan çizmek olmaz. Düşünün ki bir adam cihad’dan muaf olmadığı halde kendi adına ücret karşılığında adam tutmuş ya da kiralamaya tevessül etmiş olsun, böyle bir usul asla tasvip görmez. Oldu ya böyle bir kiralama vuku bulmuşsa kiralayan şahıs savaş sonrası dağıtılacak ganimet mallardan pay alamaz, sadece savaşan pay alır. Yine bir başka savaş hukuku kuralı gereği bir Müslüman cihad esnasında siper kazdığında ya da istihkâm gibi işler yaptığında ücret talep edemez, ama harp (savaş)  dışında her ne iş olursa olsun ücret almasında her hangi bir beis yoktur. Şayet söz konusu zimmî şahıssa ister savaş içinde olsun, ister savaş dışında olsun fark etmez her halükarda ücret alabiliyor. Veliyyül’emr gerektiğinde mücahitlere bir miktar para vermesinde sakınca yoktur. Ki,  gerek duyup verdiğinde bu tür uygulama gaza ruhunu artırmaya vesile olacağından tenfil kapsamında değerlendirilir.
            Bu arada şunu belirtmekte yarar var, cihad için Müslüman olmak şarttır.  Malum, bir şahsın veya topluluğun Müslüman olup olmadığını anlamak için:
        İslam’ı kabul ettiğini apaçık ikrar etmesiyle,
       — Müslümanlarla beraber aynı safta cemaat olmasıyla,
       —Ana, baba veya tabiiyetinin Müslüman olduğuna hükmedilerek vs. gibi kriterler yeterlidir.  Tabii bu demek değildir ki Müslüman olma şartı sadece cihad içindir, diğer dini mükellefiyetlerin yerine getirilmesinde her daim aranan bir haslettir. Madem Müslümanlık güzel bir haslet, o halde bu güzel hasletten herkes nasiplensin amacı doğrultusunda kendileriyle savaşılacak gayrimüslimlerle savaş öncesi İslam’a davet yapmak gerekir.  Zaten davet yapmaksızın savaşa girişmek uygun değildir.  Dolayısıyla önce davet yapılır kabul ederlerse ne ala, etmezlerse cizye (güvence bedeli) karşılığında İslam’ın ahd ve himayesi hatırlatılır. Eğer bu yaklaşımda kabul görmezse artık bu noktadan sonra savaş kaçınılmaz olur. Hakeza bu hükme İslam dininden hiç haberdar olmamış gayrimüslimlerde dâhildir. Ancak kendilerine İslam’a davet etme fırsat kalmadan Müslüman yurduna ansızın baskın yaptıkları an işin rengi değişir, bu durumda derhal karşı atağa geçmek şart olur. İşte görüyorsunuz savaş öncesi İslam’ın tavrı budur.  
         Peki ya savaş sonrası?  Malum,  savaş öncesi hukuku kurallar neyi gerektiriyorsa savaş sonrası hukuku kurallarda onu gerektirir. Mesela savaş sonrası hayatta kalanlara gazilik uygun görülürken toprağa düşmüş neferlerde şehit olarak yâd edilir. Hatta sadece yâd edilmekle kalmaz naaşları yıkanmadan defin işlemleri halledilir. Ki, Peygamberlik makamından sonra en üst makamlardan biri de şehitlik mertebesidir. Derken bu işlemlerin akabinde fethedilen toprakların imar ve inşa faaliyetine geçilir. Nitekim bir yerde maddi ve manevi inşa faaliyeti varsa bu demektir ki o yer yeni nazlı vatanımızdır. Dahası şahıs planında savaş sonrası hayatta kalanlar için gazi, ölenler için şehit ismi ne anlam ifade ediyorsa,  coğrafi planda ise ele geçen topraklar için daru’l-İslam, kaybedilmiş topraklar için daru’l-harb denilmesi de o dur. Nasıl mı? Bir kere ister savaş öncesi ister savaş sonrasında olsun Müslümanlarla bir ahitleşme (anlaşması) ya da herhangi bir sözleşme bulunmayan gayrimüslimlerin hâkimiyeti altında bulunan topraklar daru’l-harb olarak adlanır. Malum bu isme uygun o coğrafyanın ahalisi de harbî (küfür ehli)  sıfatıyla anılır. Şayet bir daru’l-harb topraklar feth edilip akabinde cuma, bayram vs. gibi İslami hükümlerin icra edildiği bir mekân hale gelmişse, o topraklar artık daru’l-harb olmaktan çıkıp daru’l-İslam vasfı kazanmış sayılır. Elbet bunun tam terside mümkün, yani şartlar oluştuğunda daru’l-İslam’dan daru’l-harb konuma geçmekte söz konusudur. Ancak bir daru’l-İslam ülkesi daru’l-harb özelliği kazanması için şu aç temel şart aranır;
       —Daru'l-harbe bitişik sınır olması gerekir,
      — İçerisinde şirk ve küfür ahkâmının icra edilmesi gerekir,
       —Evvelinden bile olsa içinde emân, emin bir Müslim ve zimmî kalmamış olması lazım gelir.  Kelimenin tam anlamıyla bu üç temel şart gerçekleşmedikçe o topraklar daru’l-harb olarak yaftalanamaz. Hele bir belde darul-İslam olmaya görsün artık o bölge gayrimüslimlerin eline geçmiş olsa da o üç şart vuku bulmadıkça yine daru’l küfür denilemez.  Besbelli ki, İslam mührü kolay kolay silinecek türden bir iz değildir.
         Peki, şu emân konusuna ne demeli. Malum,  her ne kadar emân; özel emân ve genel emân diye iki ana başlık altında kategorize edilse de sonuçta cihad öncesi ve cihad sonrası emânın gelişi güzel verilmediği aşikâr,  yani emânında kendine göre hukuku ilkeleri söz konusu. Şöyle ki ilk aşamada düşmana emân verecek bir şahsın Müslüman ve akıl baliğ olması en birinci temel kuraldır. İkinci aşamada ise Müslüman’ın, eman dileyen bir gayrimüslime karşı; “sana emân verdim, sen eminsin” ya da  “geliniz, korkmayınız veya parmakla gökyüzüne işaret etmek”  gibi insani bir yaklaşımla emân (güvence) verme mükellefiyeti vardır. Tabii bu da yetmez emân verdikten sonra muharip düşmana verilen güvencenin harfi harfine yerine getirilmesi icab eder. Ki,  Müslümanlar için söz namustur.  Elbette söz namus olunca da emân hakkı kazananlar ne öldürülür, ne çoluk çocukları esir edilir, ne de mal ve namuslarına halel getirilir.
          Bakın, emân vermek o kadar hassas bir mevzuu ki, İmam Muhammed “Müslümanlardan bir zat bir guruba emân vermiş olduğu halde bundan haberdar olmayan diğer Müslümanlar baskın yapıp emânın malına el koymuşsa iadesi gerekir, erkeklerini öldürmüşse diyetini öder” demiştir. Bu arada kadınları esir ettiyse teslim edilir. Ancak bunun bir istisnası var ki, kadınların her biri üç hayız görmemişse teslim edilmez, bu müddet içerisinde erkek olmayan yed-i adile (yed-i emin-emin el) emanet edilir. Bilhassa emanet edilecek kadın yaşlı olması tercih edilir.  Şayet kadınlarla cinsel ilişkide bulunulduysa mehri verilir.
          Bir Müslüman kendi başına buyruk kesilip düşman ülkesinden bir mal veya bir kadını zorla daru’l-İslam’a getirmeye kalkıştığında sanmasın ki bunlar üzerinde sahiplik hakkı kazanır. Bir kere İslam’da ahde vefa esastır, dolayısıyla hiç kimse kendi başına buyruk kesilip sahiplik hakkı elde edemez. Kaldı ki bu yabancı elçide olsa hüküm değişmez. Sonuçta adı üzerinde elçi, İslam hukuku gereği emin muamelesi görürde. Malum, barış ve arabuluculuk işlemleri elçi vasıtasıyla gerçekleşebiliyor. Yeter ki, elçi ajan olmasın, elçiye zeval olmaz da.  Her ne kadar dille ben elçiyim demek yeterli olsa da,  yine de bir elçinin tereddütlere mahal bırakmamak açısından vesika ibraz etmesinde fayda var. Esasen emân bir tür akit hükmünde bir vesikadır. Ancak verilen emân'ın maslahata aykırılığı ortaya çıkarsa, Veliyyül’emr o emânı usulü kaidesince iptal eder.
           İşte görüyorsunuz savaş hayatın bir gerçeği. Hakeza barışta hayatın bir başka gerçeğidir. Dolayısıyla savaşan taraflar arasında sulh vuku bulduğunda barış sürecini Hudeybiye anlaşmasının on sene ile sınırlı tutulmasında olduğu gibi uzun ya da kısa tutulabilir. Şayet kısa tutulacaksa bu süre yaklaşık dört aydır. Ve bu süre dolduğunda da,  hemen geçici anlaşma bitti diye alelacele gayrimüslimlere harbi muamelesi uygulanmaz, bir şekilde güvenlik koridoru oluşturup ülkelerine dönünceye kadar yine emin ellerde (güvencede) tutulur. Velev ki geçici anlaşmayı bozan taraf düşman cenah olsa bile himaye altında tutulan rehineler öldürülmez,  icabında serbest bırakılır da.  
          Evet, savaş dedik barış dedik, sırada fetih var elbet.  Malum, fetih denilince genellikle bir yeri ele geçirmek akla gelse de, aslında fetih savaş ve barışın üstünde dışa açılım demektir. Öyle ki fetihle birlikte fethedilen topraklarda bundan böyle ne yapılacağı hususu çok önem arz eder. Mesela bu hususta uygulamalara baktığımızda şayet feth edilen topraklar zor kullanılarak ele geçirilmişse Veliyyül’emr’in ya bu toprakları cizye karşılığında gayrimüslim halka bıraktığını, ya haraç almakla iktifa ettiğini(yeterli bulur), ya da ganimetlerin gazilere taksim ettiğini görürüz. Nitekim Allah Resulü kendi döneminde Hayber arazisinin taksiminde bir kısmını gazilere, bir kısmını ise beytülmal (Hazinenin) masraflarına ayırmıştır. Ancak İslam’ın ileriki aşamalarında Hz. Ömer (r.anh)  bu uygulamadan farklı bir uygulama izleyip fethettiği Irak topraklarından cizye ve haraç almakla yetinmiştir.
           Yine bir başka önemli husussa fetih sonrası elde edilen ganimet konusudur. Malum, harbilerle yapılan savaş sonunda ellerinden cebren alınan mallar ganimet kapsamında işlem görür. İşlem görmesi de gayet tabiidir. Sonuçta kan dökülmüşlük söz konusu,  bunun bir bedeli olmalı. Bu yüzden savaş sonrasında ele geçirilen ganimet malların kaçta kaç oranında dağıtılacağı işlemine geçilir de. İşte görüyorsunuz İslam’da ister barış ortamında olsun, ister savaş ortamında olsun her ortamın kendi içinde uygulanabilir temel kuralları söz konusu, asla rastgele kural ihdas edilip uygulanmaz, her şey bir ölçü çerçevesinde yürütülür. Derken belirli ölçüler çerçevesinde ganimet malların paylaşımında 1/5 nispetinde fakir, yetim ve parasız kalmış yolculara dağıtılırken diğer geri kalan kısmı ise mücahitlere dağıtılmak üzere; birer hisse piyadeye, ikişer hisse süvariye, bir hisse kumandana verilmek suretiyle sorumluluk yerine getirilmiş olur. Hiç kuşkusuz bu sorumluluk yerine getirilirken de ordu kumandanı Veliyyül’emr’in izniyle ganimet malları mücahitlere taksim (pay) etmelidir, zaten aksi bir durum düşünülemez. Çünkü İslam’da ulu’l-emre itaat şarttır.
          Peki ya fetih sonrası esirlerin durumu! Malum, Veliyyül’emr esirler hususunda serbesttir, dilerse;
          — Tümüyle hepsini ortadan kaldırır,
          —Köle ve cariye edilmeleriyle yetinir,
          —Müslüman esirlerle takas edilir,
          —İslam’ın ahd ve emânı hükmünce hürriyet hakkı tanır.
          Bakın  bu hususta Hasan-ı Basri (r.anh.); “Esirleri düşmanı korkutmak amacıyla daru’l-harb sınırları içerisinde öldürülebilir. Fakat daru’l-İslam’da öldürülemez, şayet öldürülürse bu mekruhtur” demiştir. Tercih edilen bir diğer görüş ise Veliyyül’emr esirlerin öldürülmesi hususunda maslahat üzere hareket etmesidir. 
           Şu bir gerçek, savaşta olsa ordunun en üst komuta kademesinden tutunda en alt kademesinde ki neferine kadar herkesin kendi payına düşen görev ve sorumluluğu vardır.  Bu yüzden cihad deyip geçmemek gerekir, hem savaş öncesi hem de savaş sonrası yerine getirilmesi gereken bir takım hukuki kuralların var olduğunu bilmemiz lazım gelir. Şimdi yeri gelmişken sormak lazım, bugün ben mücahidim diye ortaya çıkanlar İslam’ın cihadla ilgili hukuki kuralların hangi noktasındalar. İşte bu temel hukuk kurallardan bihaber sözde mücahitler ne hakla cihaddan söz ederler doğrusu şaşmamak elde değil. Yukarıda da belirttiğimiz üzere İslam’da esirin bile hukuku söz konusu, hele savaş hukukundan bihaber sözde mücahidin eline düşmüş bir esirin halini düşünün, kim bilir o esirin başına neler gelecektir. İşte bu yüzden kural, ölçü, usul şart diyoruz.  Şöyle dünya sathını karış karış taradığınızda İslam’ın dışında hiçbir dünya görüşünde böylesi kural, ölçü ve kaideler göremezsiniz. Bir kere geçmişlerine baktığımızda gelecekte de neler yapabileceklerini az çok tahmin edebiliyoruz. Bakın İsrail oğulları tarih boyunca elinde tuttukları esirleri işkencelerle öldürmüşler, bugünde aynı hazin tabloları Filistin’de yaşıyoruz. Yine öyle ülkeler de var ki, elde ettikleri esirleri birbirine zincirlerle bağlayıp kırbaç altında inim inim inletip çalışma kamplarında çalıştırmışlar, bugünde farklı metotlarla inim inim inletiyorlar.  
         Evet, İslam, esirlere eziyet edilmesine asla tasvip etmez ve şiddetle men eder. Zira Rasulüllah (s.a.v) bu hususta ; “Köle ve cariyelerinize yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, içtiğinizden içirin” beyan buyurmuştur. Yine Allah Resulü bir keresinde ise; onlara zulmetmeyin diye uyarmış ta.  Hele savaş öncesi Müslüman olan biri esir olduğunda; ne öldürülmesine, ne de köleleştirilmesine izin verilir.  Bir esir ancak savaş sonrası Müslüman olmuşsa köle hükmüne tabiidir. Ki, bu kölelik gazinin hakkı olması hasebiyledir. Ama gazi dilerse azat edebilir, bunun dışında kölelik sakıt olmaz (düşmez).
          Bir mücahid düşünün ki, esir düşen bir muharibi (savaşanı)  ortada hiçbir gerekçe olmadan durduk yerde öldürmüş, tabiî ki hakkında tazir hükmü uygulanacaktır, ama diyet, tazmin ve kıymet gibi türden kefaret uygulanmaz. Şayet nefsi müdafaa durumda öldürdüyse tazir de gerekmez.  Belli ki; esiri öldürmek yetkisi ancak Veliyyül’emr’in tasarrufuna kalmış bir işlemdir. Hakeza bir kumandan da esirlerin isyan etmelerinden veya düşman kuvvetlerin gelip bunları kurtaracağından endişe ettiğinde öldürme yoluna gidebilir. İcabında düşmana esir düşen Müslüman’ı kurtarma karşılığında; para, silah, hayvan verme gibi yollara başvurabilir, böyle durumlar da caizdir.
              Madem bunca savaştan söz etmişken, cihatla ilgili ayetlere bakmakta yarar var. Bakın Yüce Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
              Kendilerine karşı harp açılan Müslümanlara zulme uğradıkları için cihada izin verilmiştir. Allah Teâlâ’da onlara yardım etmeye elbette kadirdir. O Müslümanlar ki Rabbimiz Allah Teâlâ’dır demelerinden başka bir sebep yokken haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır (Hacc:39).
               Sizinle savaşanlarla da Allah yolunda muharebe ediniz, fakat haksız yere tecavüz etmeyiniz. Çünkü Allah mütecavizleri sevmez (Bakara:3).
               Fitne kalkıp din tamamıyla Allah için oluncaya kadar onlarla cihat ediniz ve eğer onlar o kötü hareketlerine nihayet verirlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ onların yapacaklarını görücüdür, layık oldukları mükâfatı verir (Enfal:39).
                 Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozar ve dininize dil uzatılırsa sizde o küfrün elebaşlarına karşı savaş açınız. Şüphe yok ki, onların yeminleri yoktur. Belki bu harp sebebiyle şu fena hareketlerine nihayet verirler (Tevbe:12).
                  Müşrikler, sizinle topyekûn savaştıkları gibi sizde onlara karşı topyekûn savaşınız ve biliniz ki Allah Teâlâ, muttakilerle beraberdir (Tevbe,36).
            İşte ayetlerden de anlaşıldığı üzere şartlar oluştuktan sonra cihad her Müslüman’a farz olduğu gibi savaş öncesi ve savaş sonrası uygulanacak kurallara uyulması da şarttır. Asla bir Müslüman kendi başına buyruk hareket edemez. Ortada bir savaş stratejisi mi söz konusu o stratejiyi sabırla yürütmek gerekir. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v) savaş stratejisinin gereği öyle olurdu ki yaptığı bazı gazalarında güneşin batış meyline kadar beklerdi.  İşte bu yüzden Ashabına yukarıda zikredilen ayetler ışığında cihad olayını şöyle izah etmiştir:
              “Ey İnsanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz, Allah Teâlâ’dan afiyet temenni ediniz. Fakat düşmanla karşılaşınca sabr ediniz ve biliniz ki, cennet, şüphesiz kılıçların gölgesi altındadır.” Sonrasında ise elini açıp Allah’a şöyle dua ederdi; ‘Ey kitabı indiren bulutları yürüten fırkaları hezimete uğratan Allah’ım o düşmanları hezimete uğrat,  bizlere de o düşmanlara karşı yardım ihsan buyur’ (sahihi buharı ve Müslim).
İSYANCILAR
         İslam fıkhında Veliyyül’emre karşı isyan eden her kim hangi grup olursa o grup buğat kapsamında kategorize edilir. Dolayısıyla Buğat’ın işgal edip hâkimiyeti altına aldığı yerler daru’l bağy olarak tanımlanırken adil yönetimin hâkimiyeti altında bulunan yerler ise daru'l-adl olarak adlandırılır. Mesela buğat kapsamına girecek gruplardan Haricileri örnek verecek olursak, Haricilerin Müslümanlardan kendilerine tabi olmayanların katl edilmesi, mallarının alınması, zürriyetlerinin esir edilmesi gibi İslam ahkâmına temel aykırı hükümleri helal gören bir gurup oldukları görülür. Zaten harici ismiyle müsemma huruç eden yani başkaldıran demektir. Bu nedenle Haricilerin isyancılarla birlikte anılmasına şaşmamak gerekir. Ki, onlar Hz. Ali’ye (k.v)’in halifelik dönemi boyunca hiç rahatlık vermedikleri gibi birde bunun üstüne başkaldırıp tarihi süreç içerisinde hayatlarını Müslüman kanı dökmekle geçirmişlerdir. İşte Haricilerin Müslüman kanının akıtılmasına yönelik yaptıkları kanlı şiddet eylemlerinden hareketle bağy meselesinin ne kadar mühim bir mesele olduğu kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Madem İslam âlemi bu denli problemli bir meseleyle karşı karşıya kalmış, o halde her devirde iş başına gelecek Veliyyül’emirler bu ve buna benzer ibretlik olaylardan ders çıkarıp, isyancıların savaş hazırlığı içinde oldukları haberini aldığında an ipe un sermemelidir. Tam aksine derhal yakalamaysa yakalama, inlerinden çıkarmaysa çıkarma, her ne gerekiyorsa tüm başkaldırma girişimlere yönelik önleyici ferman çıkarmalı da. Aksi takdirde inlerinden çıkarılma noktasında en ufak bir gecikme veya ihmalkârlık daru’l-adl’in arkadan hançerlenmesine yetecektir. Dolayısıyla daru’l-adl’in fermanı gereği isyancılar inlerinden çıkarıldıklarında yaptıklarından pişmanlık duyup tövbe edinceye kadar haps edilmeleri gerekir. Peki, isyan fikri daha henüz azmetme veya uygulama aşamasında değil de sadece niyet bazındaysa ne yapmalı derseniz, elbette ki bu durumda önleyici bir baskın yapılmaz. Haklarında bir hüküm verebilmek için elde mutlaka elle tutulur cinsten isyana teşebbüs karinesi olması lazım gelir. Bir başka ifadeyle daha işin başlangıç aşamasında eylem emaresi bulunmayıp düşünce bazında oluşumlar şer’i bir takibe gerek duyulmaksızın haklarında her hangi bir yaptırım uygulanmaz. Velev ki isyan edeceklerini dile getirmiş olsalar da ortada henüz bir fiili durum gerçekleşmediği müddetçe yakalama emri verilmez de. Bu demektir ki isyancı grubu sadece savaşa hazırlık içerisinde olduğu tespit edildiğinde takibe alınabiliyor. Aksi takdirde ihanet çetesinin ortaya koyacağı planlara karşı hazırlıksız yakalanılmış olur ki ilerisinde önü alınamaz birçok fitnelerin zuhuruna kapı aralayacaktır. Derken göz göre göre arkadan hançerlenmeye davetiye çıkarmak olacaktır.
         Bağiler barış talebinde bulunursa reddedilmez,  Müslüman kanının dökülmemesi göz önünde bulundurularaktan bu talebi kabul etmek en doğru tercih olur. Şayet bu para karşılığında bir teklifse asla caiz değildir. Zaten nasıl razı olunabilir ki, kardeşliğin parayla tesis edilemeyeceği muhakkak, kardeşlik ancak gönülleri fethetmekle gerçekleşir.  Kaldı ki gönül yolunda hıyanet edene hıyanetle bile karşılık verilmez. Nedeni gayet açık;  hıyanetlikle (ihanetlikle) İslam’ın kardeşlik kavramı asla bir araya gelemeyecek iki zıt kavramlardır.  Hiç kuşkusuz İslam şiar’ında ahde vefa esastır. Bu da yetmez, gerektiğinde bu ulvi yolda sövene dilsiz, vurana elsiz olunacağı gibi, icabında Yunuşçasına sevgiden anlamayanlara karşı Yavuzcasına tavır koymakta vardır.   
           Ele geçirilmiş ya da yakalanmış bağiler (isyancılar) hakkında Veliyyü’lemr serbesttir; dilerse öldürür, dilerse tövbe edinceye kadar haps eder. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki; ele geçirilmiş bağilere köle ve cariye muamelesine tabii tutulamaz, malum kölelik ve cariyelik Müslüman olmayanlara yönelik bir hükümdür.
          Silahını bırakıp emân dilemiş her kim olursa olsun artık bu noktadan sonra kurşun sıkmak ya da karşı koymak doğru bir tavır addedilmez. Kaldı ki silahı bırakmak bile emân dilemek gibidir. Dolayısıyla bir baği emân dilediği halde kasten öldürülürse diyet lazım gelir. Belli ki;  sadece emân dilemeyip silahını bırakmamış bir baği (isyancı)  öldürülebiliyor.
          Bir kere bir baği otoriteye başkaldırmış ya da ihanet etmiş olmakla İslam dairesinden çıkmış sayılmaz. Zira başkaldırmak ve dinden çıkma aynı mana içermez. Nitekim biri cürüm işlemekle alakalı bir fiili durum, diğeri itikadı konuyla alakalı bir husustur. Dolayısıyla bir baği için mürtedlik hükmü uygulanmaz, bilakis işlediği fiile karşılık gelen hüküm neyi gerektiriyorsa o uygulanır. Mesela bir baği daha henüz mevzi almış aşamada ortada telef ettiği herhangi bir mal ya da kan akıtmışlık söz konusuysa kendisinden hem mal, hem de kan bedeli tazmin edilir. Şayet mevzisinden çıkıp fiili aşamaya geçtiğinde ehl-i adl’den birinin malını telef etmişse bu durumda tazmin gerekmez.
         Peki ya gayrimüslimler! Malum,  gayrimüslimlere yönelik uygulanan cizye (güvence bedeli) sanıldığı üzere aç gözlülükten dolayı alınan bir bedel değil, sanılanın tam aksine gayrimüslimlerin taklit ehli (zimmet ehli) olmalarına binaen ve Müslümanlarla bir arada yaşamalarının karşılığında İslam’a ısındırma amaçlı bir bedel uygulamadır. Dolayısıyla gayrimüslimlerin yurt savunmasından muaf tutulmaları göz önünde bulundurulduğunda, onlardan cizyenin alınması gayet tabiidir.  Öyle ki zimmet akdi kazanmış bir zimmî hükümdar bile bu uygulama sayesinde köleleri üzerindeki sahiplik hakkını koruyabiliyor. Yeter ki bir zimmet ehli (zimmî) ahdine sadık kalsın; malı, canı, namusu emin ellerde (Müslümanların güvencesi altında) ömür boyu devam eder de.  Zaten zimmet akdinin ruhunu mal, can, namus, inanç dokunulmazlığı oluşturur. Ancak bunun bir istisnası var ki, o da Arabistan yarımadasında gayrimüslimlerin yerleşmeleri, kilise, manastır, tapınak gibi mekânların inşasına ve varlığına müsaade edilmemesi hususudur. Belli ki bu istisnai yasak lokal bir alanla sınırlı kalıp, İslam’ın kutsal topraklarda bir güneş misali doğmuş olmanın ilk saflığını korumaya yönelik bir hassasiyetin neticesi bir uygulamadır. Asla bu uygulama ticari boyuta taşınmaz. Nitekim bir zimmînin iç ve dış ticari faaliyetleri hususunda fıkhı kaynaklara baktığımızda; bir zimmî İslam toplumunda haram olarak bilinen içki, domuz gibi şeyleri bir gemiye yükleyip Dicle, Fırat nehirleri yoluyla İslam beldesinin ortasından geçirdiğinde ticari faaliyetine engel olunmaz. İşte bu misal bize şunu gösteriyor ki;  İslam’da şer’i hukuk kurallara uyma noktasında zimmîye zor kullanma veya yaptırım yoktur, sadece Müslüman’a zorlama ve yaptırım vardır,  yani şer’i hükümler Müslüman’ı bağlamakta.  Bu yüzden bir zimmîye Müslüman olması yönünde sadece usulü kaidesince telkin ve tebliğ etmek vardır, kabul etmezse ne ala,  ederse İslamiyet’le şereflenmiş olur, derken zimmet akdi kendiliğinden düşer de. Şayet bir zimmî Müslüman olduktan sonra tekrar daru’l-harb saflarına iltihak ederse hakkında mürted ahkâmı cari (geçerli) olur. Artık bu hükme tabii olan kişinin daru’l-İslam’da karısı varsa kendisinden boşanmış sayılacağından malları varisleri arasında taksim edilir de. Ancak o kişi bir şekilde yakalanıp esir düştüğünde mürted hükmü düşer (öldürülmez), bu kez sadece köle muamelesi görür. Oldu ya kölelik süresince yaptıklarından pişman oldu, bu kez yeniden zimmet akdi hakkı kazanmış olur.  Fakat bu hak ediş geriye dönük uygulanmaz. Hani son pişmanlık fayda vermez derler ya, aynen bunun gibi pişman olmuş bir zimmî’de daha önceden varislerine pay edilen malları geri alamaz. Hakeza tüketilmiş malları da tazmin edemez.
         Zimmet hususunda unutulmaması gereken bir diğer ayrıntı da,  bir zimmî’nin cizye ödemekten imtina etmesiyle (çekinmesi) birlikte zimmet akdinin düşmüş olmayacağıdır. Zira zimmet söz veya imayla bozulacak bir akitleşme değildir. Kaldı ki bir zimmî,  Müslüman’ı kasten öldürmekle, kadına tecavüz etmekle, ya da casusluk yapmakla da zimmet akdi düşmez,  sadece işlediği fiillere karşılık gelen şer’i ceza neyse o tatbik edilir.
MÜSTE’MİN
           Müste’min kendi ülkesinden bir başka ülkeye izin ile girip emân (güvence) hak kazanmış manasına gelen bir kavramdır.  İstiman ise emân dilemek demektir.
          Malum,  fıkıh kaynaklara baktığımızda müste’min olanlarda kendi içinde tasnife tabi tutulup ve bu tasnifte:
           —Daru’l-harbe özel bir izinle girmiş Müslümanlar,
           —Daru’l-harbe emânla girmiş zimmîler,
           —Daru’l-harbten dar’ul-harb’e izin alıp girmiş gayrimüslimler,
           —Daru’l-İslam’a emân dileyip girmiş zimmîler vardır.
           Son tasniften yola çıkacak olursak bir zimmî’nin kendi başına buyruk kesilip daru’l-harbe iltihak etmesine müsaade verilmez. Ancak bir harbi’nin;  ticaret, sanat gibi maksatlarla daru'l-İslam’a girişine uzun müddet ikamet etmemek kaydıyla izin verilebilir. Tabii burada uzun süre ikamet etmemekten maksat casusluk şüphesine meydan vermemek manasınadır.
             Bir müste’min eşiyle birlikte İslamiyet’i kabul ettiğinde beraberinde getirdiği çocuklar buluğa ermemişse İslam Devleti tebaası muamelesi görür. Ancak buluğa erdiğinde tabiiyet son bulur.
            Bir müste’minin Müslümanların aleyhine olabilecek nitelikte herhangi bir eşyanın daru’l-harbe götürülmesine asla izin verilmez.
            Bir müste’min daru’l-İslam’a kendi rızasıyla gelip kendisine tanınan müddetten fazla ikamet ettiğinde kendiliğinden zimmet akdi gerçekleşmiş addedilir.
             Bir müste’min daru'l-İslam’da arazi-i haraciye satın almakla hakkında zimmet akdi gerçekleşmiş sayılır. Ancak arazi-i Haraciye için ödemesi gereken haracı tahsil etmeyip, ya da sattığında zimmet akdi kabul etmiş sayılmaz. Keza bir müste’min arazi-i haraciye topraklardan kiralayıp ektiğinde de zimmet akdi vuku bulmaz.
             Zimmet akdi kazanmış bir müste’min harbilere iltihak edemez. Ancak bulunduğu yere dönmek kaydıyla ticaret yapmasına izin vardır.
             Bir müste’mine eziyet vermek ya da zor kullanma gibi bir davranışa izin verilmez. Hatta bırakın zor kullanmayı gıyabında kötü söz söylenmesine de müsaade yoktur. Çünkü müste’mini itibarsızlaştıracak herhangi bir dil yarası zimmî hukuku gereği Müslüman’a yapılandan daha kerih addedilir.
             Daru’l-harbde iki Müslüman’dan biri diğerini kasten öldürürse kısas gerekmese de, diyet mutlaka gerekir. Zira olay daru’l-harbte vuku bulmuştur.  Hatta daru’l-harbe yolu düşen bir Müslüman’ın, müste’min Müslüman’ı öldürdüğünde de hüküm aynıdır. Tabii bu hüküm İmamı Azam’ın dile getirdiği bir hükümdür, İmameyn’e göre ise kısas gerekir. Şayet bir Müslüman veya zimmî, daru’l-İslam’da bir harbi’yi öldürürse kısas lazım gelmez. Zira harbi kısas hususunda zimmî ve Müslüman’a eşit değildir. Bundan şu anlam çıkıyor ki; kısas eşitler arasında uygulanan bir cezai müeyyidedir.  
             Daru’l-İslam’da vefat eden bir müste’min’in malları varislerine verilmek üzere muhafaza edilir.  Şayet müste’min’in varisi yoksa mallar beytülmale aktarılır.
             Müslümanlar aleyhine casusluk yapmamak şartıyla emân (sığınma, güvence) dilemiş bir müste’min, daha sonra casusluğa cüret ettiğinde emânı zail olur. Bu durumda Veliyyül’emr dilerse esir edip ganimet almakla yetinir, dilerse ibreti âlem maksadıyla asıp öldürür. Şu var ki,  casuslukla suçlanan bir müste’min’in casusluğu ispata muhtaçtır, yani delilsiz ceza verilemez.
            Bir müste’min, daru’l-İslam’da bir Müslüman’ı veya zimmîyi kasten öldürürse kısas gerekir. Çünkü daru’l-İslam’a gelmekle İslam hukukunu kabul etmiş sayılır.
           Daru’l-İslam’da iki müste’minden biri diğerini kasten öldürmekle kısas cari olur. Çünkü aralarında eşitlik söz konusudur
           Bir müste’min’in varisi bulunmazsa terekesi (mal geliri) beytülmale ait olur.
           Bir müste’min daru’l-İslam’da vefat ettiğinde ardından bıraktığı mallar varisleri ister darü’l-harbte olsun isterse daru’l-İslam’da olsun, o mallar varisleri adına muhafaza edilir.
            Hâsılı kelam; savaş deyip geçmemek gerekir, işte görüyorsunuz cihad hadisesi savaş öncesi ve savaş sonrası işletilmesi gereken bir dizi hukuku kurallar sürecidir dersek yeridir.
            Vesselam.
               Faydalanılan kaynak: Hukuk-ı İslâmiyye Kamusu Ömer Nasuhi Bilmen. 

19 Eylül 2016 Pazartesi

BİLGİ ÜRETİMİ VE İSLÂM



              BİLGİ ÜRETİMİ VE İSLÂM

                 SELİM  GÜRBÜZER
                                                   
              Körü körüne bilgi taklit etmek bilgi üretimine mani olduğu gibi ilme olan talebi azaltabiliyor. Bu yüzden hazır bilgilere konmak marifet değil, asıl marifet yeni fikirler üretebilmektir. Şayet bilgi üretemiyorsak, biliniz ki fikir alanında dogmalaşma söz konusudur.  Bakın, ideolojilerin ömrü 15-20 yılı geçmemekte. Sebebi belli; fikir yelpazeleri dogma üzerine kurulu olduğu için elbet.  Sadece dogma ekseninde kalsalar kendileri açısından pekte fena durum sayılmaz, ama bir bakıyorsun hafif esen bir rüzgârla her an toz duman olabiliyorlar. Derken onlar için çöküş kaçınılmaz bir kâbus olur da.
             Peki, ‘hay aklınla bin yaşa’ deyip akla aşırı misyon yükleyenlere ne demeli. Bir kere akıl bir yere kadar yol arkadaşı,  varacağı menzil sınırlıdır.  Ve bir noktadan sonra akıl melekesi sus pus olabiliyor. Ah zavallı akıl durduğu noktada daha ne yapabilir ki, demek ki gücü bu kadarmış,  akıl gücünün erişemediği sahalara ancak şeriat, tarikat, marifet ve hakikat mertebelerinden geçmiş feraset ehli girebiliyor. Dolayısıyla akıl vahye teslim olmak zorundadır. Ki, vahiy maddeden manaya her şeyi kuşatan ebedi bir soluktur. Bu soluk olmalı ki; akıl firar etmesin.  
            Malum, İslâm ve ideoloji asla bir araya gelmeyecek iki zıt kavramlardır. Şöyle ki; biri ilahi, diğeri beşeridir. İlla bir ideolocyadan söz edilecekse bizim için ancak İslam’ın ana caddesi hükmünde Kur’an, Hadis, İcmâ-i ümmet ve Kıyası fukahadan müteşekkil Edille-i Şeri’yye ideolocyamız olabilir. Öyle ki bu şer’i deliller ana caddeden sapmamızı önlediği gibi bilgi üretimine yönelik ilham kaynaklarımız olur da.  Yeter ki, o engin kaynaklara aşkla şevkle başvuralım gerisi gelir elbet. Keza bu şevk olmalı ki; akıl ideolojilerin oyuncağı olmasın.
           Tabii bitmedi, bu dört kaynağa bağlı destekleyici nitelikte diğer tali ‘ihsan, maslahat ve örfü’ delillerde var. Ancak şu da bir gerçek; her şer’i delil zaman aşımına uğradığında açıklanmaya muhtaç olabiliyor. Bilhassa Kur’an beşer idrakinin çok üstünde ana kaynak olması hasebiyle deliller içerisinde en fazla açıklanmaya ihtiyaç duyulanıdır. Teşbihte hata olmasın Kur’an anayasa hükmünde bir kitaptır, bu yüzden Kur’an’ı açıklayıcı bir ansiklopedi kitabı gibi düşünemeyiz. Bakın, ülke anayasaları bile yorum gerektiriyor ki, habire yasama faaliyetlerine muhtaç durumdalar. Kaldı ki Kur’an Allah kelamıdır,  beşeri anayasalardan daha çok yorum gerektirir.  Bu yüzden Kur’an her devrin idrak seviyesine göre tefsir edilir de. Yeter ki, her devre ait meselelerin çözümüne yönelik fikir üretiminden (içtihadın)  vazgeçilmesin, tefsir faaliyetleri hız kesmez de.  
           Evet, her devrin idrakine sunulan Kur’an’ın anlaşılmasına yönelik faaliyette ilk başvurulacak kaynak hadis olacaktır, hadisten sonrasını icmâ-i ümmet, kıyası fukaha, ihsan, maslahat ve örf gibi fıkhı deliller takip edecektir. Tabii bu arada ana kaynaktan uzaklaştıkça icabında hadis-i şeriflerde açıklanmaya muhtaç olabiliyor. İşte bu noktada sahabenin re’yi (görüşü), tabiinin ve ulemanın içtihatları Hızır gibi yetişir de. İyi ki de birbirinden eşsiz paha biçilmez böylesi engin fıkhı kaynaklarımız var. Böylece Ümmet-i Muhammed bu engin kaynaklar sayesinde yıllar boyu vahiy ve sünnet pınarından akan nur damlalarından kana kana susuzluğunu gidermiş olur. Yeter ki dini vazife olan içtihadın hakkı yerine getirilsin nur kaynağı pınarlar ebediyet kazanır da.  
              Anlaşılan o ki, kitap ve sünnet her devir için açık hüküm içermemekte. Zaten bu işin tabiatı böyle, isteseniz de sabitleyemezsiniz. Madem İslam dogma değil,  hem madem zamana karşı elastiki özellikte bir din söz konusu, o halde her devir insanın idrakini aydınlatacak ulemaya ihtiyaç duyulması gayet tabiidir. Çünkü müçtehit olmadan içtihat edilemez. Dün nasıl ki medreseler eliyle bu ihtiyaç giderilmişse,  pekâlâ aynı misyonu bugünde üniversiteler yerine getirebilir. Buna mecburuz da.  Üniversiteler bu fonksiyonu icra etmeli ki, her devrin insan idraki nasslardan istifade edebilsin.  Yani hüküm çıkarmak âlime,  istifade etmek bize düşer. Malum, hüküm çıkarmak her yiğidin harcı değil, müçtehidin harcıdır. Öyle ki, müçtehitler adeta okyanustan inci çıkarırcasına olanca gücünü harcayıp öyle hüküm veriyorlar.  Anlaşılan, ilim yolunda kılı kırk yarmadan içtihat etmek kolay değil. Bakın, Rasulullah'ın (s.a.v.)  bu hususta Muaz b. Cebel’e bir dizi sorular sorduktan sonra Muaz b. Cebel’in “Rey’imle içtihat ederim” demesi İslâm’da içtihadın önemini ortaya koyan en can alıcı son nokta atış bir cevaptır. Hakeza yine Peygamberimizin (s.a.v.), Muaz b. Cebel’e “Peki ya, aradığın hükmü kitap ve sünnette bulamazsan..” sual tevdi etmesi de, bir başka açıdan her mevzuunun Kur’an ve hadiste  apaçık bulunamayacağının bir göstergesi sorudur.
          İşte görüyorsunuz Kur’an ve hadis okumakla iş bitmiyor, özüne vakıf olmakta lazım gelir. Kaldı ki beşeri kanunlarda bile izahata ihtiyaç duyulurken,  ilahi hükümlerde haydi haydi içtihat müessesesine çok daha ihtiyaç duyulacaktır. Bakın İngiltere’de yazılı bir kanuna ihtiyaç duymadıklarından hukuk adamı orada örf ve âdeti açıklayan makam olarak görülür.  Fransa, Almanya, İsviçre ve Türkiye gibi yazılı kanunların bulunduğu ülkelerde ise hukuk ilkelerine açıklık getiren hukuk hâkimi söz konusudur. Nasıl ki,  insanoğlu tarafından hazırlanan yazılı ya da yazılmamış örfü kanunların açıklığa kavuşturulmasına yönelik bir muhatap makam gerektiriyorsa, Kur’an ve hadis gibi kutsal metinlerin (nasslar) izahı için de “Ehl-i hal ve akd” zümresine ihtiyaç vardır. Hiç kuşkusuz bu ihtiyacı karşılayacak makam ulema ve ümera heyetidir. Zira bu makamda bulunan Ehli hal ve akd zümresinin her bir ferdi nassların inceliğine vakıf olduklarından içtihat için başvurulacak birinci derece danışma heyetidir. Bakın, Osmanlı döneminde Süleyman Kanunnameleri hazırlandığında o günün ulema ve ümera makamını temsil eden  “Ehl-i hal ve akd” danışma kurulunun fikrine başvurulmuştur. Ve bu üst kurulun görüş ve düşünceleri istikametinde kanunname ve nizamnameler oluşturulmuş bile. Derken zaman içerisinde örf hukuku doğmuştur. Hiç kuşkusuz bu hukukun oluşumunda en büyük pay sahibi ulema ve ümeradır. Kelimenin tam anlamıyla bu ilim şerefi onlara ait bir nişandır.  Ne mutlu nişanı bin nişan olanlara.           
           Demek ki, her izaha muhtaç mesele bir toplumun alışılmış kalıplarından sıyrılması ve kopuşu demek olacağından, içtihat ve bilgi üretimini zorunlu kılmaktadır. Yeter ki,  açıklanmaya muhtaç nasslardan hüküm çıkarabilecek ehliyete haiz ilmiyle amil bilge şahsiyetlerin yetiştirilsin bak o zaman aydınlık yarınlar doğar da. Aksi takdirde müçtehitlerin aydınlatmadığı toplumu, cahil cühela (fikir şarlatanlarınca) aydınlatacaktır. Şurası muhakkak müçtehitler nasslardan hüküm çıkarırken içinde yaşanılan devrin şartlarını da göz önünde bulundurarak hüküm çıkarıyorlar. Bu gayet tabiidir. Bir kere İslamiyet zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak için vardır. Yani dinimizde işi kolay kılmak esastır. Böyle olunca da beşeri hayat çile olmaktan çıkabiliyor.  Çıkınca da bunda en büyük pay sahibi içtihatlarıyla ümmetin sıkıntısını gideren rabbani âlimler sorumluluğun yerine getirmişliğin mutlulukla ferahlamış olurlar.  Zira Allah Resulü “Kim bir müminin sıkıntısını giderir sevindirirse Allahta kıyamette onun bir büyük sıkıntısını giderir” buyurmaktadır.  Ne mutlu onlara ki çağları aydınlatıp ışık oluyorlar. Her ne kadar İslam tarihinde bilhassa XII. asırda içtihat kapısını kapamaya çalışan bir kısım aklı evveller olmuşsa da bu İslam'a asla gölge düşürmeyecektir.
            Şu bir gerçek içtihatta bulunmak felsefe yapmak değildir. Bir kere İslam beşeri kelam değil ki felsefesi olsun. Malum, vahyi akli görüşle kıyas etmek doğru olmasa da, anlaşılması bakımdan şunu söylemekte fayda var; batının metodolojisi akıl, ideoloji ve felsefedir, İslâm’ın vahiy ve hadistir. İşte batı ile doğuyu ayıran en belirgin hat budur. Birinde vahyin öncülüğünde asrın meselelerine çare olmak vardır, diğerinde ise kuru mantık çerçevesinde olayları çözme eğilimi söz konusudur. Eeeh ne yapsınlar, Vahye inanmayanlar ister istemez ideoloji peşinde koşup idraklerine deli gömlekleri geçirmiş olurlar da. Hadi bu gömleği çık çıkarabilirsen. Yukarıda da belirttiğimiz üzere bir ideolojinin ömrü 15-20 seneyi geçmemekte, ancak bu süre sonunda bu gömlekten kurtulmak mümkün olabilir.  İşte köksüz akımlara kapılmanın varacağı son nokta bu kör kuyudur. Öyle ki, düştükleri kuyudan geriye dönüp şöyle baktıklarında  ‘bunca zamanı boşa geçirmişiz’ dedirten son noktadır. İyi ki de Kur’an var,  bu sayede tüm insanlık, tüm çağlar derinlemesine soluk alırda.  Her ne kadar insanoğlu beşer şaşar misali ara sıra ilahi olandan sapsa da sonunda pişman olup tekrar kutsala dönüş yapabiliyor, el mahkûm ruhu aydınlatacak soluk sadece ilahi kaynaklarda mevcut.       
         İlahi soluğu engellemeler her devirde olacak, bu kaçınılmaz. Elması olan ağaç taşlanır, bu gayet tabii bir durum. Ancak elmaların tükenmemesi içinde sürekli bilgi donanımını diri tutmak gerekir. Bu da yetmez düşmanın silahıyla silahlanın gerçeğinden hareketle yeni bilgiler üretmek gerekir. Bir kere taklidi bilgiler (kopya bilgiler)  bilgi üretimine manidir. Her ne kadar taklitten bir şey olmaz diyenler olsa da,  biz onlara kulak asmadan en azından “Fikir üretme! Üretene de fırsat verme!” orta çağ zihniyetini yıkmak için fikir üretmeye değmez mi. Elbette ki değer,  Allah korusun yasakçı zihniyete fırsat verildiğinde biliniz ki bizde ilim adamı yetişmiyor serzenişiyle daha çok yakınacağız demektir.  Maalesef bu tip serzenişler tarihin her devrinde görülen aynı kısır döngünün birer fotoğraf kareleri olarak karşımıza çıkabiliyor. Oysa dinimiz içtihatta bulunmayı irşâd vasıtası olarak görmekte. Yeter ki, fikir üretene fırsat tanınsın böyle çabalar meşru addedilir de. Bakın, Peygamberimiz (s.a.v.) içtihadında yanılana bir sevap, içtihadında tam isabet edene iki sevap müjdelemiş bile. Hadis-i şeriften anladığımız şu ki; Ümmet-i Muhammed’in her an karşı karşıya kalabileceği müşküllerin giderilmesi için bilgi üretimine teşvik vardır. Madem öyle; Müslümanların her an karşılaşacakları yeni meseleler karşısında çıkmaza sürüklenmemesi için bilgi üretimi noktasında başvuracağı kaynaklar:
            -Kitap
            -Sünnet
            -İcma-i ümmet
            -Kıyas-ı fukaha olmalıdır.
            Peygamberimiz (s.a.v.), uygulamalarıyla fikri üretimi teşvik ettiği gibi, ashabına huzurunda ve gıyabında içtihat yapmasına müsaade etmişte. Sadece hoş karşılanmayan durum, sadece Rasulullah (s.a.v.)’ın huzurunda tek başına ve O’nun tasvibine sunmaksızın fikir yürütmektir. Keza adab günümüz için de geçerli bir akçe.  Hani derler ya “Âlimin yanında dilini, evliyanın yanında kalbini sağlam tut”, aynen öyle de bize haddimizi hududumuzu bilmek düşer.  Anlaşılan İslâm’da fikir ve bilgi üretimi kadar adap, usul,  erkân gibi ulvi hasletlerde çok mühimdir.  Nasıl mühim olmasın ki,  ötelere edeple varmalı ki, lütufla dönüş vuku bulsun.  

                          İSLÂM HAYATIN BÜTÜNÜNÜ BİLGİLENDİRİR

            Bir an adap ve edepten mahrum meclislerin halini bir tahayyül ettiğimizi düşleyelim, hiç kuşkusuz böyle meclisleri ya şarlatanlar,  ya da iç ve dış şeytanların idare ettiğini göreceğimiz bir düşle uyanacağımız muhakkak. Düşü böyleyse kim bilir gerçeği nasıldır. Hiç kuşkusuz bu noktada bir kez daha adap ve erkânın önemi ortaya çıkmış olur.  
           Değil mi ki şeytan huzurda edebe mugayir kıyasta bulundu, onun bu edebe aykırılığı huzurdan kovulmasına yetmiştir.
           Değil mi ki şeytan  “Âdem topraktan, ben ateşten secde etmem”  kıyasında bulundu ebed-ül ebed nar-ı cehenneme çarptırılmasına yetmiştir.
           İşte görüyorsunuz şeytanın düştüğü bu gayya kuyusundan tüm inananlar için birçok ibretlik dersler var. Şöyle ki; bir kula yakışan bilgelik taslamak değil, huzurda boyun bükmek yaraşır. Öyle boyun bükmeli ki; huzura varıldığında lütufla dönülebilsin. Hiç kuşkusuz şeytanın bilgeliği tartışılmaz derecede meleklerin akıl hocası bir mevkiiydi,  buna itirazımız yok zaten, itirazımız adapsızlığınadır. Meğer tek başına bilgelikte bir değer değilmiş, bilgiyi edeple taçlandırmak gerekiyormuş. Hakeza içtihatta öyle, yani haddini ve hududunu bilmek kaydıyla güzeldir. Yol yordam bilmeden, usul edep olmadan bilgelik neye yarar ki. Bakın,  Ashab-ı Kiram, Rasûlullah’ın (s.a.v.) huzurunda içtihat etmiş ama adab, usul ve erkânına riayet ederek görüş bildirmiş. Nitekim Peygamberimiz  (s.a.v) Müslümanları namaza nasıl davet edileceği hususunu ashabı arasında istişareye açtığında, sahabeler kendi görüşlerini ortaya koymaktan imtina etmemişler. Derken Abdullah bin Zeyd’in rüyasına konu olan ezan kabul görüp tevhid meşalesi olmuşta.
            Peki, Rasulullah (s.a.v.) dar-ı bekaya intikal ettikten sonra ictihad süreci nasıl işlemiş?  Malum,  kitap ve sünnette açık hüküm yoksa sahabe içtihadı devreye girmiştir. Tabii sahabe içtihadından kasıt sahabenin tümü değil elbet.  Bir kere Rasûlullah’ı (s.a.v.)  gören sahabe sayısı 140 bindi, ama hüküm aktaran sahabe sayısı 130 kadardı. İyi ki de hüküm aktaran bu çekirdek kadro varmış.  Bilhassa bu çekirdek kadro Allah Resulünün ahrete intikaliyle başlayan ilk dört halife döneminde, karşılaştıkları her yeni meselede öncelikle kitap ve sünnete bakmışlar,  şayet altından kalkılacak gibi değilse kendi aralarında istişare edip meselelerin üstesinden gelmesini bilmişlerdir. Nitekim Hz. Ömer (r.anh) herhangi bir meseleyle karşılaşıldığında nasıl bir yol izlenme hususunda ortaya metodoloji (hüküm) koymuş bile.  Nasıl mı?  İşte,  Hz. Ömer (r.anh) Kadı Şureyh’a bu hususta şöyle tavsiyede bulunmuş: “Kitaptan açıkça anlayabildiğinle hükmet, şayet kitabın tamamını bilemezsen, Resulullah’ın hükmettiği ile hükmet, bunun hepsini bilemezsen doğru yolda olan alimlerin kazaları ile hükmet, bunların da tümünü bilemezsen rey’inle içtihat et, alim ve Salih kişilerle de istişare eyle..” 
          Tartışmasız; İslam’da istişare vazgeçilmez bir ilkedir. Maalesef günümüzde, kraldan çok kral kesilip hiç kimseye sorma tenezzülünde bulunmayıp kendi başına buyruk kesilen çok insan var.  Aslında bu şeytani aldatmanın neticesi bir huydur. Aynı zamanda çıkmaz bir yoldur. Bu çıkmaz yollara düşen kolay kolay iflah olmaz da. Bir kere kendi aklını yanılmaz rehber kılmışlar, bu yüzden dışa kapalı ve sağırdırlar.  Hele bir insan şeytani aldanmışlığa düşmeye dursun başkalarını hiçe saydığının farkında bile olmaz. Dolayısıyla ne aldatan ne de aldanan olmalı, her daim uyanık olmak mecburiyetimiz var. Şeytani, nefsanî ve kötü arkadaşların aldatıcı kıskaçlarından korunmak için mutlaka rabbani âlimlerin eşiğine yüz sürmek gerekir. Kendini yanılmaz rehber gören kim ne bulmuş ki biz de bulalım. Bizim için danışmak kurtuluş rehberidir. Bakın atalarımız; “Danışan dağları aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış” demiş. Besbelli ki bilge insandan mahrumiyetlik, yanılgılara yol açtığından böyle demişler.  Zaten sağlıklı karar vermenin yolu, âlimin eşiğine varmak ve ilim meclisinde bulunmaktan geçiyor. Nasıl mı? İşte, İmam-ı Azam, İmam Şafi, İmam Hanbelî ve İmam Malik gibi zatlar bile kendiliğinden ışık kandili olmuş değiller. Bakın,  Ebu Hanife’nin üstadı Hammad b. Ebu Süleyman’dır, İmam Şafii’nin üstadı İmam Malik ve Ebu Hanife’nin rahle-i tedrisatından geçmiş Muhammed b. Hasen’dir.  Hakeza İmam Malik’in beslendiği kaynak ise Medineli yedi fakihin yetiştirdiği Nafi, Zühri,  Ebü’z-zinad, Rebiatürre’y ve Yahya b. Said gibi talebelerdir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var: Ahmed b. Hanbel uzun süre İmam Şafii'ye talebelik ettiğinden, onu Şafii addedenlerde olmuş. Her neyse asıl bizi ilgilendiren husus şu ki, bilgi yolunda bilge şahsiyetlerle bağ kurmak esastır. Onların rahle-i tedrisatından geçmeden kendi kendine yol alınmıyor. İmam-ı Azam gibi zatlar gökten zembille inmediğine göre, bu işin usul kaidesi bu olduğu anlaşılmakta. Hani derler ya,  ya âlim olacaksın, ya âlimin eşiğine yüz süreceksin, asla üçüncü durumda olmayacaksın, aynen öyle de üçüncü durumda olmak yaya kalmak demektir. Şayet kral çıplak olmak istemiyorsak mutlaka bir âlimin önünde diz çöküp aydınlanmalı. Yoksa işin sonunda yakayı haramilere kaptırmakta var.  Nasıl ki eskiden yol kesen harimiler vardıysa, bu günde insanlığı sırat-ı müstakim yolunda alıkoyan hırsız fenerler vardır. Vazifeleri gereği toplumu habire yalanlarla, dolanlara oyalamakla meşguller. Haramiler ortalıkta cirit attıkça asrımızda cehalet alabildiğine koyulaşıp maddi ihtiraslar tavan yapmış bile. Artık öyle bir haldeyiz ki bilge kişileri mumla arar olduk. Yine de her türlü olumsuzluğa rağmen yılmadan, bıkmadan, usanmadan aramaktan vazgeçmemeli.  Hatta arayış ihtiyacı sadece bize has durum değil,  buna devlet başkanı da dâhildir.  Malum,  ilminden dolayı çekim merkezi bilge zattır. Bu yüzden bilge insan ayağa gelmez,  esas olan bilge zatın eşiğini aşındırmaktır. Nitekim Resulullah (s.a.v.): “Devlet reislerinin en iyisi âlimlerin yanına giden, âlimlerin en kötüsü de devlet reislerinin yanına gidendir”  diye buyurmuşta.
          Hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere, sultan ve devlet yöneticisi de olsa âlimin eşiğini aşındırmak gerekir. Örnek mi?  İşte Yavuz Sultan Selim’in kaftanına bir âlimin atının ayağından üzerine sıçrayan çamur karşısında elbisesini muhafaza altına alması, âlime olan hürmetin en çarpıcı örneğini teşkil eder. Belki denilebilir ki Kur’an varken âlime ne gerek var. Bir kere Kur’an ayetleri ayrıntılar üzerine kodlanmış ansiklobedik bir kitap değil ki âlime ne gerek var diyelim,  başlı başına anayasa hükmünde bir kitap. Kur’an dili başta peygamberimiz olmak üzere sırasıyla sahabe, tabiin, ulema ve rabbani âlimlerin görüşleri ve yaşayışları doğrultusunda anlam kazanmakta.  Mesela; Kur’an’da “Namaz kılınız” emri vardır, ama nasıl namaz kılınacağına dair teferruat bulamazsınız. Bu tip ayrıntıları ancak Peygamberimizin (s.a.v.) sözlerinden ve uygulamasından öğrenebiliyoruz. Zaten Kur’an-ı Kerim ayrıntı içeren bir kitap olsaydı fikirsizlikten her tarafı monotonluk kaplayacaktı. İşte Resulullah (s.a.v.),  ashab ve ilmiyle amil olmuş rabbani âlimlerin içtihadı ümmetin ihtiyaçlarını karşılamak ve monotonluğu gidermek için vardır. Dikkat edin Kur’an nazil olduğunda ilk vahiy ayetler inançla ilgilidir, sebebi gayet açık; inanç şüphe kaldırmayacağından temeller inançla donatılmıştır. Vaktaki inanç noktasında maksat hâsıl olmuş bu kez temellerden inşa aşamasına geçilmiştir. Yani, ikinci dönemde sosyal hayatın her alanıyla ilgili içtihat gerektiren şer’i ayetler nüzul olmuştur. Bir başka ifadeyle ikinci dönemde miras, evlenme, boşanma, zina, cinayet, savaş,  barış ve hırsızlık gibi konuların çözümüne yönelik hükümler nazil olmuştur. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim nedir sorulduğunda cevaben birinci ve ikinci dönem itibariyle nüzul olan ayetlerden hareketle; hem şüphe kaldırmaz bir itikat kitabı, hem de sosyal hayatın her alanını kodlayan kelam-ı kadimdir dersek yeridir. Aslında böyle bir cevapla İslâm’ın boşluğa inmediğini, bilakis insanlığın hafızasına ve kalbine inmiş bir kitap olduğunu dile getirmiş oluruz da. Zaten boşluğa nüzul olmuş olsaydı içtihada gerek kalmazdı, bildiğimiz boşlukta sadece kaybolmak vardır.  Ve insan hafızası ve kalbinin farkı burada ortaya çıkıyor, farkı boş olmamasıdır. Ki; insan kalbi “Ben hiçbir yere sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım” hükmün tecelli ettiği deryayı umman bir âlemdir. İşte böyle bir kalp, ya da âlem; Kur’an’ın dilini anlamak için çaba sarf edip sorumluluk alır da.  Nitekim dağ, taş, tüm mahlûkat bu sorumluluğu üstlenmekten kaçınmış ta. Yeter ki, bu noktada insan gönlünü diri tutup beynini akl-ı selim kılsın ötelere kanatlanır da.
            Yediden yetmişe herkes bilir ki;  realite boşluk kabul etmez, bu yüzden İslâm’ı sosyal hayattan ayrı tutmak abesle iştigal olur. Zaten batı dünyası ile bizim farkımızı belirleyen bu yol ayrımıdır. Malum, Hz. İsa sonrası Hıristiyanlık; “Sezar’ın hakkı Sezar’a, İsa’nın hakkı İsa’ya” anlayışı bir Hıristiyanlıktır. Elbette böyle bir anlayış dinin sosyal hayattan kovulmasından başka bir şey değildir. İslâmiyet asla hükmünü vicdanlara mahkûm edecek kadar basit bir din değil, tam aksine tüm içtimai hayatı içine alan çağlar üstü ilahi soluktur. Madem öyle, dini vicdanlara hapsetmek isteyenlere kulak asmayalım,  bize yaraşan Rabbani âlimlerin çağrısına icabet etmektir.  Çağrıya kulak verelim ki;   dinin vicdanın ötesinde sosyal hayatın tüm alanını kapsayan bir hayat dini olduğunu idrak etmiş olalım.  
               Vesselam.





18 Eylül 2016 Pazar

İSLÂM VE CUMHURİYET

İSLÂM VE CUMHURİYET

                        SELİM GÜRBÜZER

           
         MEŞVERET, ŞURA VE İSTİŞARE

           Aslında dört halifenin seçimle işbaşına gelmesi, İslâmiyet’in Cumhuriyet’le bir meselesi olmadığını gösterir. Peygamberimiz (s.a.v.); “Benden sonra hilafet otuz senedir. Ondan sonrası mülktür (saltanattır)” beyan buyurduğu hadisi şerif bu gerçeğe işarettir.
            Resûlullah (s.a.v.) kendisinden sonra toplumu kimin yöneteceği veya yeni yöneticinin nasıl belirleneceği hususunda bir hüküm vaaz etmemiştir. Dolayısıyla Sünni ulema, Allah Resulünün yönetimle ilgili bir vasiyetinin olmadığında hemfikirdir. Allah Resulü bu dünyadan darul bekaya göç edince, ister istemez Müslümanların yeni yöneticisinin kim olacağı meselesi gündeme gelmiştir. Gerçekten de Peygamberimizin (s.a.v.) yerine vekil bırakmaması bunu teyit ediyor. Her ne kadar Rasûlüllah  (s.a.v.) yerine vekil bırakmasa da bir kısım aydınlar bundan maksadın halktan başka gerçek temsilcinin olmadığı anlamını çıkarmıştır. Bakın, İmam-ı Azam Ebu Hanife bu hususta: “Hilâfet, o makama geçmeden önce hür bir seçimle bir baş tayin etmektir” diye görüş beyan etmiş bile. Tabii ki İmamı Azam böyle bir görüş belirtirken önce ashabın uygulamalarına bakıp sonra bu kanaate varmıştır. Nitekim İslâm toplumunda seçim yolu ashabın icması (toplu kararı) ile müesseseleşmiştir. Şurası muhakkak toplumu yönetenlerin nasıl belirleneceği konusunda Kur’an-ı Kerim’de bağlayıcı bir hüküm yoktur.  Kur’an-ı Kerimde sadece Müminlerin kendi aralarındaki işlerini  “Şûra” ile görmeleri hükmü vardır, ama yöneticilerin nasıl belirleneceği konusu beyan edilmemiştir. Dolayısıyla bu mesele izaha muhtaç olduğundan yönetici seçiminin örf ve topluma bırakıldığı ağırlıklı görüş olarak ortada durmaktadır. İşte bu yüzden İmam-ı Azam'ın,  imametin seçimle olabileceği söylemini kayda değer buluyoruz. Kaldı ki Allah Teâlâ (c.c.): “Ki, bunların işleri, daima aralarında müşaveredir” (Eş Şurâ 37) beyan buyurmakta.  Anlaşılan o ki,  âyeti kerimede idare edenlerin nasıl belirleneceğini gösteren açık bir kural olmasa da herhangi bir hususta alınacak kararda “Şura”nın esas alındığı çok açık.  
            Asrı Saadet’i takiben yarım asırlık dönemde uygulanan tatbikatlara baktığımızda Mücella dinimizin cumhuru bir karakter içerdiği gözlerden kaçmıyor. Pekâlâ, günümüzde sıkça kullanılan çoğulcu anlayışın, dört halife devrinde yaşandığını söyleyebiliriz. Nitekim cumhur kavramı; İslâm’ın özünde var olan meşveret, şûra ve istişare gibi öğelerle desteklenip “biat” müessesesiyle taçlandırılmış ta. Nasıl mı?  Bakın Sakife de  (Çatılı avlu) Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a biat edilmiş. Şöyle ki kendisine “elini uzat” denildiğinde, o an elini uzattığında ilkin Hz. Ömer(r.a) biat etmiş ve akabinde Muhacir ve Ensar biat almış, derken ertesi gün bütün halk iştirak edip biat işlemi tamamlanmıştır. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) ise ashabın bu ince anlam yüklü davranışı karşısında seçilmişliğini şu sözlerle taçlandırır: “Ben Allah Resulünün yolunda bulunduğum müddetçe bana itaat ediniz. Aksi halde itaat etmeyiniz.  Biz bu şerefli makamda kaldığımız müddetçe mazlumlar haklarını alıncaya kadar güçlü, zalimlerde onların haklarını ödeyinceye kadar güçsüz olacaklardır...”  
        Resûlullah (s.a.v.) “Hepiniz çobansınız ve hepiniz eliniz altında bulunanlardan sorumlusunuz” buyurmuştur. Elbette ki bu Hadis-i Şerifin idare edenlere büyük sorumluluk yüklemesi önemli bir husustur. Öyle ki, Hz. Ömer (r.a)  bir suikast sonucu ağır yaralı bir halde ölüm döşeğindeyken arkadaşları; “Senden sonra oğlunu halife olarak seçmek istiyoruz,  ne buyurursunuz?” sorusuna karşılık şu cevabı verir:
            “-Hayır istemem. Bizzat Allah’ın elçisinden dinledim. En adil devlet adamı bile hesabını verinceye kadar ilahi huzura kelepçeli çıkacaktır. Huzura kelepçeli olarak benim çıkmam yeter.” Evet,  sorumluluk hassasiyeti bu sözlerde gizlidir. Zaten devlet adamlılığı çok büyük sorumluluk gerektirmeseydi Resûlullah (s.a.v.); “Emanetin lâyık olanlara verilmediğini gördüğünüz zaman kıyameti bekleyin”  der miydi?  İşte tüm bu beyan-ı şeriflerden çıkaracağımız sonuç idareciliğin ne kadar sorumluluk gerektiren mühim bir görev olduğudur. Madem öyle bizi idare edecek olanları seçerken adeta kılı kırk yarıp öyle hareket etmek icab eder. Zira Peygamberimizin (s.a.v.); “Ümmetimin ittifakında (düşünce işbirliğinde) kuvvet, ihtilafında (farklı rey ve içtihadında) rahmet vardır”  ve  “Halkın sevdiğini Hakk’ta sever” sözleri bize bu yetkiyi veriyor da.  Belli ki bu özlü sözler İslâm’ın cumhuru yapısını ortaya koymaya yeten sözlerdir.  Ne var ki ashabın kararıyla iş başına gelen dört halifelik döneminden sonra başka bir sisteme geçilmiştir. İşte bu yüzden Corci Zeydan; Hilafetin babadan oğla geçişi Muaviye ile başladığını belirtmiştir. Elbette ki Osmanlı idari mekanizması da saltanattı, ama Osmanlının saltanatı günümüz demokratik zihniyeti çağrıştıran bir saltanattı. Bizim iklimimizde ister halkın oyu ile gelsin, ister saltanatla fark etmez idarecilerimizin hiçbiri tahakküme (baskı) dayalı bir sistem kurmamışlardır. Dahası Osmanlı, “İşte bu makamda, nusret ve hâkimiyet, hak olan Allah’ındır” (Kehf 44) ayetini temel düstur edinmiş bir imparatordu.  Asla Osmanlıda saltanat bir baskı aracı unsuru değildi,  bilakis umum-i efkârın (kamuoyuna)  hizmetine tabii bir devlet aygıtıdır. Değim yerindeyse Osmanlı için saltanat amaç değil araçtır.  
           Anlaşılan o ki, tarihten buyana gelen sitem modellerinden idarenin başına ister seçimle, ister hanedan yoluyla gelinsin veya başka türlü yollarla gelinsin fark etmez, temel gaye Allah ve Resulünün hakikatleri üzerine ülkeyi adil idare etmek esastır.  Yani hakikate “abd” olmak esastır. Bunun dışındaki her şey vasıtadır. Kaldı ki İslâm’da Allah’tan gayri her şey masivadır. Dolayısıyla Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki en belirgin fark; Hıristiyanların masivaya ulûhiyet isnat edip ilahlaştırmaları, Müslümanların ise masivayı vasıta kılıp tapmamalarıdır.  Kelimenin tam anlamıyla farkımızı fark ettiren gaye ve vasıta arasındaki farktır. Allah’a kul olunca köle sultan olur da.
            Bakın, Ebu Cehil, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e şöyle der:
            “- Senin mescidine gelmek istiyorum. Fakat orada içtimai ve mevkice düşük olanlarla birlikte bulunmamak için bana hususi bir yer ayır.”
             Tabii Allah Resulü (s.a.v.) böyle bir teklif karşısında:
            “- Orada değil sana, bana da hususi (özel) bir yer yok”’ karşılığını verip İslâm’ın cumhuru yönünü ortaya koymuş olur.
            Kuran ışığında cumhur olmak erdemliliktir. Çünkü Yüce Allah (c.c); “Müşavere ediniz İşlerinizde”  beyan buyurmaktadır.  Keza Peygamberimiz (s.a.v.) de ; “Biliniz ki Allah Resulü meşveret ihtiyacından münezzehtir. Ne ihtiyacı var Resulün müşavereye? Lakin ümmetime sünnet ve rahmet için verildi...”  beyan buyurarak nasıl cumhur olunacağının manasını ortaya koymuştur.
           
                                 İSLÂM’IN CUMHURİYET ANLAYIŞI

           Hz. Ömer (r.a.) arkadaşlarına:
            “- Şayet eğrilirsem (doğru yoldan saparsam) ne yaparsınız?” diye sorunca, aralarında bulunan bir bedevi sahabe:
            “- Ya Ömer! Seni kılıcımızda düzeltiriz ” diye karşılık verip gerçek sivil halk iradesi bir ruh ortaya koymuştur.  İşte görüyorsunuz,  cumhuriyet, demokrasi gibi kavramlarda aranan ruh fazlasıyla İslâmiyet’te mevcut.  Kaldı ki günümüzde sıkça kullanılan moda kavramların İslami karşılığını tam olarak izah etmekte zorlansak ta, hiç kuşkusuz  “nasıl bir toplum istiyorsunuz” sorusuna karşılık verilecek cevapta “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahrete çalış” düsturu bile her şeyi izah etmeye yeter artar da.
           Evet! Kur’an hem inanç, hem ibadet, hem muamelat,  hem fıkhı bir Anayasa hükmünde tüm çağları aşan hakikatler manzumesi olup, muhatabı tüm insanlıktır. Kaynağı ilahi olması hasebiyle kıyamete kadar var olacak hükümleri kapsamaktadır. Besbelli ki iç ve dış âlem iki kanaldan idare ediliyor. Müslüman toplumunda devlet başkanı, Peygamberimizin devlet başkanı konumuna halef olabiliyor. Yani, dünyevi işlerin yürütülmesi noktasında haleftir. Gerçi ilk dört halife Peygamberimizin dizinin dibinde yetiştikleri için sadece dünyevi halifelik sıfatıyla kalmamışlar, bunun yanı sıra günümüze kadar uzanan ehlisünnet çizgisinde yürüyen birçok Tarikatı Aliye’nin ruhani halefi olmuşlar da. Ancak dört halifeden kimi ruhani yolu göstermeyip kendi çapında uygulamış, kimi de hem kendisi uygulamış, hem de etrafına takip ettiği yolu öğretip devam ettirmişler de. Derken Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) Sıddıkiyet yolunun piri olurken, Hz. Ali (k.v)’de cehri zikir üzeri bir yol izleyen Kadiri ve Rufai gibi tarikatların öncüsü olmuştur.
         Peki, dört büyük halife devri sonrası durum vaziyet nasıl derseniz,  malum dünya işlerinin yürütülmesine yönelik haleflik  (halifelik müessesesi) saltanata dönüşmüştür. Neyse ki saltanata dönüşmüş olsa da ülke idaresinin başına geçenler Ümmet-i Muhammedin imameti sayılmışlardır. Sonuçta ümmetin başına saltanat yoluyla gelinse de idari alanda adaletle hükmetmek esas alınmıştır. Zaten Peygamberimizin ardından yönetici vekil bırakmaması, keza Hz. Ali'nin (k.v.) ölüm anındayken Hz. Hasan’a biat edelim mi sorusuna, “Size bunu ne tavsiye ederim, ne de yapmayın” şeklinde cevap vermesi illa da yönetim biçimi şöyle olsun diye kesinleşmiş bir kuralın olmadığını gösterir.  Ancak bu noktada mezhep imamımız Ebu Hanife’nin Resûlullah  (s.a.v.)’in devlet fonksiyonuna halef olacak bir kişinin hür bir seçimle başa gelmesi gerektiği vurgusunu da bir çelişki olarak görmemek gerekir. Çünkü bu vurgu ideal bir nizamın tesisine yönelik bir beyandır. Bir anlamda Hanefi imamımız Allah Resulüne devlet reisi olacak halefin, seçimle iş başına gelmesi gerektiğini uygunluk bakımdan değerlendirmiştir. Anlaşılan o ki, İslâm’da devlet başkanı, halkın vekili ve elçisi konumundadır. Bir başka ifadeyle milletin iradesiyle seçilen başkan, Allah’ın (c.c) hâkimiyetini tesis için memur edilmiştir. Dolayısıyla İslâm’da bu üst mevki “siyaset-i amme” makamı olarak telakki edilir. Hakeza bu makamda fiili görevde bulunan zata d “Veliyyül’emr” veya “Emirül Mü’min’in” diye isimlendirilir. Ulu'l emr İslâm’a hizmet ettiği müddetçe şeref kazanır. Zaten gerçek anlamda efendi olmak “halka hadim” olmaktan geçmektedir. Nitekim halife olarak sırtında un çuvalıyla fakirlerin hizmetine koşan Hz. Ömer (r.anh.), hadimiyet'in zirvesine çıkmışta. İşte görüyorsunuz hâkim devlet değil hadim devlet anlayışının tüm çıplaklığıyla tatbiki Hz. Ömer'in (r.a.) idari hayatında yaşandığı gibi buna benzer daha nice örnekleri İslam tarihinde görmek mümkün. İslâm’da üstünlük şerefinin, hizmeti ölçüsünde değerlendirilip takvayla derecelendirilir. Öyle ki, bu konuda Resûlullah'ın (s.a.v.); “Adil bir sultanın, bir günlük adaleti, altmış senelik devamlı ibadetten üstündür”  ve   “Emirlerin en iyisi sizi seven ve sizin kendisini sevdiğinizdir” hadis-i şerifleri meşhurdur.
            Bu konuyla alakadar başka misaller daha getirecek olursak buna en tipik misal karınca örneğidir elbet. Şöyle ki, Said Nursi Hz.leri, küçük kardeşi Mehmet’in getirdiği yemeklerden sadece ekmeği kendisine ayırıp diğerini karıncalara veriyormuş.  Tabii merak edip sormuşlar:
            “- Niçin böyle yapıyorsun?” diye.
            Üstad şöyle cevap verir:
            “- Karıncalar da içtimaî hayat (sosyal hayat), işbirliği ve bölümü tam bir cumhuriyet nizamı içinde cereyan etmektedir. Bu taraflarını sevdiğim içindir.”
          Hakeza Hz. Süleyman (a.s) Sebe halkına dini tebliğ için yola koyulup Taif yakınlarında karınca vadisine varmıştı ki, bir anda önlerine rızkı peşinde koşan karınca ordusuyla karşılaşır.  Bu arada kraliçe karınca sorumluluk gereği;  “Ey karıncalar! Yuvalarınıza dönün. Aksi takdirde Süleyman ve ordusu, farkına varmadan sizi çiğneyebilir” uyarısında bulunur.  Tabii bu durum karşısında Hz. Süleyman (a.s) kendine yakışır bir vaziyette Allah'a yönelip; “Ey Rabbim! Bana, anne ve babama lütfettiğin bu kadar nimetlerine şükretmemi ve geri kalan ahır ömrümde Senin razı olacağın iyi işler yapmamı bana ilham et. Rahmetinle beni de Cennetinde iyi kulların arasına kat” münacatında bulunur. 
          Gerçekten de karınca deyip geçmemeli. Düşünsenize bir tek ana kraliçeden oluşan binlerce yavru karınca daha gözünü açar açmaz teşkilatlanıp iş bölümüne girebiliyor. Böylece ortaya mükemmel bir katılımcı toplum modeli koyulmuş oluyor.  Elbette ki bu tür dayanışma örnekleri aklı firar ettirecek cinsten örneklerdir. Peki, şu Termitlere, yani beyaz kanatlı karıncalara ne demeli,  bakın onlar da odun veya tahta parçasına olan büyük iştahları sayesinde üzerine üşüşüp koca odun parçasını humusa dönüştürebiliyorlar. Böylece katılımcı bir ekip çalışmasıyla birlikte toprakların humuslaşmasına katkıda bulunmuş oluyorlar.
        Bakın, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ileri ki dönemlerinde, yani ikinci 35 yıllık olgunluk devresinde Eskişehir’de muhakeme edilirken:
            “- Cumhuriyet hakkında ne düşünüyorsunuz?” sualine verdiği cevap gerçekten bir başka kayda değer örnektir. Bakın mahkeme heyetini şaşırtan cevabında:
            “- Dört büyük halifeden her biri hem halife, hem de cumhuriyet reisiydi. Onlar adalet ve gerçek hürriyet bakımından hakiki cumhuriyeti temsil ederlerdi. Bu ölçü benim ne nisbette cumhuriyetçi olup olmadığımı gösterir” der ve sözlerine ilaveten yukarıda bahsedilen karınca örneğini bir kez de mahkeme önünde dile getirir. Tabii bu sözler üstadın olgunluk dönemiyle ilgili kemale ermiş sözleridir. Nitekim Necip Fazıl “Son Devrin Din Mazlumları” adlı eserinde bu hususa işaret edip Bediüzzaman’ı anlatırken; “Eski Said devrinde, bir an için de olsa ittihatçıların sahte hürriyetini şeriata hizmet, Abdulhamid’in disiplinini de zulüm ve istibdat zannetmek gibi bir hataya düşmüştür. Fakat olgunluk devresinde bu tezatlar (çelişik) görülmez... Besbellidir ki, Said Nursi’de ki ittihatçı temayülü Meşrutiyet ilanıyla, Bediüzzaman’ın gözünden ittihatçı maskesini düşürmeye kâfi gelmişti. Ve hakikate yaklaşıyor: “Meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışladım. Lakin yine korktum ki, başka bir istibdat tekrar o zannı tasdik eder diye...”  bir değerlendirmede bulunmuştur. Yani Necip Fazıl, Said Nursi’nin meşrutiyet (zira İslâmiyet istişareyi emreder) fikirlerini daha iyi anlayabilmek için eski Said ve yeni Said döneminin iyi analiz edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Zaten Bediüzzaman da kaleme aldığı Risale-i Nur eserlerinde kendi hayatını Eski Said ve yeni Said diye tasnif edip iki dönem olarak ayırmıştır. Bu yüzden Said Nursi bir dönem, şeriat adına meşrutiyeti desteklemiştir. Bunu yaparken de meşrutiyet fikirlerin İslâmiyet’te var olduğuna açıklık getirmiştir. Hatta meşrutiyette var olan hükümler şeriatla çatışmadığı müddetçe kabul edilebileceğini söylemiştir. Kaldı ki, üstad açıklık getirmemiş olsa da İslâm’ın özünde meşveret, şura gibi değerler “biat’’ müessesesiyle kurala bağlanmış bile.
            Demek ki; Said Nursi, bugünkü anlamda çoğulcu demokratik anlayışın sahabe devrinde, özellikle dört halife devrinde yaşandığını delil olarak göstermiştir.
            Yine Bediüzzaman, Selanik’teki hutbesinde, hürriyetin İslâm’ın gereği olduğunu irad etmişlerdir. Ayasofya'da yaptığı nutkunda ise, meşrutiyetin “meşruiyet” şeklinde telakki edilmesi gerektiğini dile getirmiştir. Yani, meşrutiyetin İslâm’ın meşruiyet anlayışına uyumlu hale getirilmesini uygun görmüştür. Demek ki Said Nursi’nin meşrutiyet anlayışı bugün sıkça kullanılan demokrasi termonolijisini çağrıştıran bir anlayıştır. Zaten önemli olan da meşrutiyetten ne anladığımızdır.
            Hakiki şeriatın yaşanması için meşrutiyetin (parlamenter rejimin) olması gerekir.  Malum, İslam meşveret diyor. Madem öyle adalet olmadan, meşveret olmadan hukukun üstünlüğünden söz etmek imkânsızdır. Kur’an ısrarla adalet diyor, niye? Gayet açık, akla meleke kazandıran iki ana unsurun hürriyet ve adalet olduğu için elbet, o halde gereğini yapmalı. Bakın batı hürriyete dört elle sarıldı, sonunda gelişmenin merkezi oldu. Biz ise hürriyetsizlik girdabında boğulup çöküşümüzü hazırladık. Belli ki hürriyet ve adalet ikilisi aklı melekeyi çalıştırıp bir ülkenin gelişmesine ön ayak olabiliyor. Dolayısıyla özgürlük vazgeçilemeyecek biricik değer olarak kabul edip bundan asla taviz vermemeli. Gerçekten de bu husus incelendiğinde tembelliğin, miskinliğin, basiretsizliğin ve zihni reformsuzluğun arka planında hürriyetten yoksunluk görülecektir. Madem hukuk ve adalet iç içe girmiş ikiz kardeş gibiler, o halde adalet tez verilmeli.  Hem madem hukuk karşısında anne, çocuk, baba, herkes eşit, o halde tüm hukuk kanalları işletilmeli. Ancak şu da bir gerçek tam eşitlik eşyanın tabiatına aykırıdır. Zira realitede tam eşitlik eşitsizlik demektir.  Nasıl ki beş parmağın beşi bir değilse, aynen öyle de insanlar arasında ki farklılıklar da azaların birbirinden farklı olması gibidir. Yani tam eşitliğin olmadığının bir göstergesidir.  Kaldı ki tam eşitlik aynı aile ortamında bile uygulanması imkân dışıdır. Elbette ki insanlar eşit olmasa da beşeri ilişkilerin nizama kavuşmasında adalete ihtiyaç vardır.  Adaletse hukukla tesis edilebiliyor.  Zaten bir yerde hak hukuk varsa orada adalet var demektir. 


                                                       YÖNETİCİ SINIFI

            İslâm’da adalet:
            - Sünnetullah (Tabii ve zaruri adalet)
            - İhtiyari adalet (İslâm hukuku, kanun ve uygulamalar)  üzerine kuruludur.
            Hukuk ise:
            - Allah’ın hukuku
            -Kul'un hukuku diye iki kategoride değerlendirilir. Hukuk, adalet, hürriyet ve eşitlik gibi ilkeler gerçek meşrutiyet veya gerçek demokrasinin vazgeçemeyeceği kaidelerdir. Mühim olan bu güzel kavramları sloganik laflardan uzak kılıp, içerik yönünden zenginleştirmek esastır. Dahası meşrutiyetin ismi, cismi, şemaili önemli değil, önemli olan anlam yüklü olmasıdır. Şayet biçim öze, öz de dışa uygunluk gösterirse, işte o zaman gerçek anlamda demokrasiden bahsedebiliriz. Bakın Said Nursi’nin, kendi yaşadığı dönem itibariyle dilinden hiç düşürmediği meşrutiyet ifadesinin özünde hukuk, adalet, istişare ve hürriyet gibi kavramlarla donatılmışlık vardır. Öyle ki, ileri sürdüğü meşrutiyet fikri bugünkü cumhuriyet ve demokrasi kavramının çok üstündedir. Peki ya ittihatçılar, malum onlar meşrutiyetin özüyle değil kabuğu ile oyalanmışlardır.  O günün şartlarında ittihatçılar günü kurtarmak adına meşrutiyet taraftarı görülseler de aslında meşrutiyet fikrin içeriğinden yoksundular. Yani dile getirdikleri kavramların içi boş,  sloganik söylemden ibaretti. Onlar için meşrutiyet; sadece bir kılıf ya da süs gibi bir şeydi.  İşte Bediüzzamanla ittihatçılar arasında bariz fark söz ile öz arasındaki fark gibidir. Kelimenin tam anlamıyla Bediüzzaman meşrutiyetin İslâm'ın özünde var olan istişare, meşveret, hukuk, adalet, hürriyet gibi kavramları kapsayacağını düşünüyordu. Gerçekten de Said Nursi Hz.leri bu manada engin bir şahsiyet, deha yüklü bir zekâ, insanı hayretler içerisinde bırakan bir remzdir.  Hangi risalesini ele alırsanız alın hemen hemen her konuda okuyucuyu cezbeden, bağlayan ve doyurucu hem kesb-i,  hem de vehbi ilim sahibi bir zat olduğu görülecektir.
              Demek ki demokrasi; adalet ve hukuk devleti olmanın yolunu açarsa ancak o zaman bir kıymet ifade edebiliyor. Dikkat edin adalet hukuk dedik niye, çünkü İslâmiyet’te adalet önünde boynum kıldan incedir anlayışının yanı sıra velayet-i amme ve ulu’l emre itaatte vardır. Nitekim Osmanlı’da Şeyhülislâmlık makamı bugünkü Anayasa Mahkemesine karşılık gelip, şeyhülislamlık makamı son derece üstün yetkilerle donatılmıştır. İslâmiyet’te adalet, velayeti amme ve ulu’l emr gibi unsurlarla desteklenmesine rağmen, bazı çevreler Müslümanların hala demokratik olamayacağı zannına kapılmışlardır. Besbelli ki Müslümanların tutum ve tarih içindeki rolü göz ardı edilerek bu kanıya varmışlar. Oysa Said Nursi gibi âlimler yıllardır İslâm’ın şûra ve istişareye dayalı bir din olduğunu söylüyorlardı. Maalesef ön yargılı çevreler böyle engin zatların düşüncelerinden bihaber hareket edip karalamayı yeğlemişlerdir. Tek bildikleri bir şey var, o da ellerine tutuşturulmuş hazır reçeteleri ezberleyip habire tekrarlamaktır. Onlar ezberleyip tekrar ede dursunlar, insanlığın beklediği demokrasi üstü gerçek sivil, katılımcı ve sosyal iktidar model Müslümanların elinden gerçekleşecek elbet, buna inancımız tam. Kaldı ki Allah’ın vaadi var, nurumu tamamlayacağım diye.
           Bize öyle geliyor ki, bir gün toplum üzerindeki sis perdeleri kalktığında sivil toplumun ayak seslerine şahit olup nurlu şafaklar sökün edebilir. Bu yönde ümit varız da. Kendi ülkesinde parya durumuna düşürülen geniş mazlum kitlelerin üzerindeki o psikolojik baskılar tam manasıyla sona erdiğinde biliniz ki;  sözde, karar da milletin olacaktır. Belli ki demokratikleşmenin önünde en büyük engel halkımız değil,  halkla doku uyuşmazlığı bulunan ve İslâm’ı sosyal hayattan kovmak düşüncesiyle yatıp kalkan jakoben zihniyettir. Bugüne kadar bu millete bunca muameleden ötürü hep içimiz kan ağladı. İşte bu yüzdendir ki avazımızın çıktığı kadarıyla  “Ah nerede o muhteşem Osmanlı, artık çık gel”  diye haykıransımız geliyor içimizden. Evet, bir zamanlar üç kıtada adaletiyle hükümran olmuş o adalet güneşi nere de?  Gel de o adalet güneşini arama,  aramamak mümkün mü? Meğer o kutlu çınarın altında özgürce yaşamayı ne kadar özlemişiz. Daha henüz modern dünya Osmanlı adaletini bu çağ daha henüz yaşamadı.  Öyle ki,  Müslim ve gayrimüslim ayırmaksızın adaletle hükmetmek sadece o çağda görülmüştür. Görülmesi de gayet tabiidir. Zira Osmanlının bütün hiyerarşi kademeleri vicdanları rahatlatacak uygulamalar sergilemiş ve her bir hiyerarşi kademe insanlığa insanlık nedir öğretmiş bile.  Kelimenin tam anlamıyla medeniyet hamlemiz, ölürken bile zimmîlerin haklarına dikkat edilmesini vasiyet eden adalet timsali Hz. Ömer'i (r.a) ölçü alan bir hamledir.  İşte bu sayede üç kıtada İ’lay-ı kelimetullah ve Nizam-ı âlem için seferber olmuşuz.
            İslâm’da ulu'l emr aynı zamanda Allah ve Resulüne itaat eden yönetici demektir. Resûlullah (s.a.v.); “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” buyuruyor. Ulu'l emr, Allah’ın aletidir çünkü. Ulu'l-emrin ne fıkhı ne de emr kuvveti vardır. Emr Kur’an’a ait bir husus, fıkıh ise bütün Müslümanların uyması gereken kurallar manzumesidir. Dolayısıyla Allah’ın hükmü (emri) bir aracı tarafından yürütülmeye muhtaçtır. Bu yüzden fıkıh vardır, hukuk vardır, adalet vardır.  Kim için vardır derseniz, elbette ki eşref-i mahlûkat ilan edilmiş insan için vardır. Peki ya Kâinat! Malum, kâinatın idare edilme diye bir derdi yoktur, nasıl kodlanmışsa yörüngesinde öyle seyrediyor. Zira evrende mükemmel bir işleyiş ve programlanmış nizam söz konusu olduğundan kendi yörüngesinde otomatiğe bağlanmış vaziyette  idare ediliyor zaten. Ama insan öyle değildir, insan ruhuna hem nur, hem de nar kodlanıp kulluğun gereği cüz-i ihtiyarını kullanması istenmiştir. Yani tercih ettiği yolun sonuçlarını göz önüne almak kaydıyla ister nara, ister nura talip ol denilir. Malum birinci tercih felakete, ikincisi ebedi kurtuluşa götürür. Hani, şair diyor ya;  “oluklar çift akar; birinden nur diğerinden kir” diye, aynen onun gibi süregelen bu ikili yol ayırımında insan kendini başıboş hissedip duyarsız kalamaz. Ki; Kur’an’ı Kerim’de Allah (c.c.): “İnsan kendini başıboş bırakılacak mı zanneder” (Kıyamet süresi 36) buyurmakta.  Zaten istesek te başıboş idare edilemeyiz, sürekli iyi idare edilelim diye arayış içerisindeyiz de.   Gerçekten de insanoğlu tarihi süreç içerisinde bunca yaşadıkları bir takım acı tecrübeler sonucunda nihayet araya araya kendine daha yakın gördüğü demokraside karar kılmıştır. Çünkü demokrasi kendi kendini idare etmek diye tabir edilen bir yönetim biçiminin adıdır.  Her ne kadar insanoğlu demokrasiyi yeni keşfetmiş gözükse de şu da bir gerçek toplumlar yaşadıkları dönemlerde neye layıksalar öyle idare edilmişlerdir. Nitekim Resulullah (s.a.v.), “Ne iseniz başınızdaki idare O’dur”  beyanı bunu teyit ediyor.   Ülke yönetimlerin ve idari mekanizmaların ruhunu hukukun üstünlüğü ilkesi oluşturur. Ancak bu güzel ilkenin rengi, biçimi ve mahiyeti ortaya konulmadığı müddetçe havada kalmaya mahkûmdur. Tabiî ki idareciden kastımız adı, şekli ve kalıbı değil, aslolan temsil ettiği görevi hakkıyla ifa edip etmediğidir.  Zaten bir idareci hukukun özüne vakıf olmadıktan sonra onun idareciliği neye yarar ki.  Değim yerindeyse hak, hukuk ve adalet iş, aş, ekmek kadar önemlidir. İşte önemine binaen Sünni gelenekte yargı ve icra birbirinden ayrılmıştır. Dikkat edin bizim Şeyhülislâmlık makamı icra ve yasama organı değildir,  sadece uygunluk ve araştırma görevi için vardır.  İcra ve yargının birbirinden bağımsız olması beraberinde hukuk külliyatının doğmasına da vesile olmuştur. Kaldı ki Sünni siyaset doktrininde müftü bile din adamı rolünde değil hukuk adamı konumda değerlendirilmiştir. Bizde asla ruhbanlık müessesi oluşmamıştır. Hakeza Devlet Başkanı da astığım astık kestiğim kestik rolünde bir lider değildir, tam aksine kanunnamelere göre hareket eden bir siyaset adamıdır.
           Anlaşılan o ki, Sünni ekolde ulemaya rey ve içtihat için başvurulur, bunun ötesinde onlara bir başka misyon yüklenmez. Onun için Sünni rejimler meşruiyetini ulemaya değil hanedana ve askere (asabiyete) dayandırmışlardır. Malum Şiâ akımı böyle değildir,  bilhassa İran’da şah rejiminin devrilmesiyle birlikte mollalık sistemi sahne almıştır. Zaten Şiâ akımında öteden beri mollalara din adamı olmanın ötesinde bir devlet yöneticisi misyonu da yüklenmiştir. Bir kere Şiâ ekolü mollaların masumluğu (günahtan arı) ve yanılmazlığına inanan bir yola girmiş durumda, dolayısıyla dönüşü olmayan bir yolda her alanda mollaların söz sahibi olması kaçınılmazdır. İşte bu noktada Şia akımıyla Sünni siyaset ekolü ayrılırlar. Nasıl ayrılmasın ki,  Şiâ ekolünde imamlar meşruiyetlerini 12 imama dayandırdıklarından hiçbir surette kendilerine toz kondurmazlar, hatta eleştirilmelerine de müsaade etmezler. Şiâ akımının neferleri habire imamların masumiyet karinesi üzerine kurgu kurup günah işlemediklerini inanç olarak takdim etmekteler. Bu takdim karşısında aksini savunduğumuzda ikna edilmeleri imkânsız da. Zira inadım inattırlar.  Belli ki Sünni siyasetiyle taban tabana zıt olan bu sapkın görüş karizmatik imam liderliği üzerine kuruludur. Şiâ akımında imamlar, hukuk adamı olmaktan ziyade adeta “iman” edilmesi gereken tapınak şövalyeleridir. Oysa Sünni siyaset doktrininde; imamet “iman”  kapısı olarak telakki edilmeyip, tam aksine bu makamda her kim olursa olsun Allah’ın ahkâmına uyduğu müddetçe “itaat” edilmesi gereken ulu’l-emr olarak görülür. Böyle görülmesi de gayet tabiidir. Bakın Rasûlüllah (s.a.v.), “Başınızda burnu halkalı zencide olsa itaat ediniz” buyurmaktadır.  Madem öyle imamet deyip geçmemek gerekir. Yeter ki imamete geçen insan istişareye önem versin alınacak kararlara imza atmasında beis yoktur. İstişarenin şartı zaten müsteşarların fikrine riayet etmektir. İslam’da ulema, müsteşarlık görevi yaptığı gibi aynı zamanda irşâd ve tebliğ edici konumdadır.
            Şiâ ekolünün imam kavramına aşırı olağan üstü vasıflar yüklemesi sonucu ortaya bambaşka bir totaliter teokratik düşünce ortaya çıkmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Sünni doktrinde imamet, imanın bir rüknü sayılıp asla akaid konusu değildir, tamamen hukuki bir kaidedir. Belli ki bu akımda imamet iman konusu algıladığı içindir ister istemez toplum hayatında fikir, inanç, düşünce ve hukuk mollaların örgü ağı etrafında şekillenmiştir. Dolayısıyla İmamların Allah tarafından özel olarak görevlendirilmiş ve masum kimseler olduğu ağırlıklı kanaat olarak yer edinmiştir. Böylece toplumun vazgeçilmez tek mehdiyet otoritesi addedilmişlerdir. Öyle ki Şeyh Saduk: “İmamlar, ister büyük ister küçük hiç günah işlemezler. Onların günahsızlıklarını inkâr eden bir kimse onları tanımamaktadır. Onları tanımayan bir kimse ise kâfirdir” diyecek kadar ileri gitmiştir. Bu da yetmez güya imamlar gelmiş gelecek her şeyi  (gaybı) bilip yanılmazlarmış.  Allah aşkına bu ne demek?  Bu iş çok su götürür elbet,  düşünsenize gayba ait her hadiseyi hükme bağlamak ve bilmek fikri, Sünni fıkıh görüşüne aykırı olması bir yana akılla mantıkla bağdaşır en küçük bir yanı yoktur. Zırvadan da öte tamamen bir akıl tutulması gibi bir şeydir bu. İyi ki de İmam-ı Azam,  İmam Malik,  İmam Şafii ve İmam Ahmed bin Hanbelî gibi baş tacı fıkıh imamlarımız var, onlar olmasa belki de bizimde pusulamız şaşabilirdi. Kaldı ki bu büyük imamlar, değil olması muhtemel olayları, kayıt altına alınmış hadiseler için bile içtihatta bulunmaktan kaçınmışlardır. Anlaşılan Sünni ekolün o engin istişareye dayalı demokratik yapısı ile Şiâ’nın imamet teorisi ve totaliter yapısı çok farklı çizgide seyrediyor.
      İran'da Şah'ın devrilmesinden sonra ülke yönetimini ele alan Humeyni bakın ne diyor; “İmamlar, Allah’ın yeryüzünde insanlara hüccetleridir, Hüccetullah, Allah’ın işlerini sonuçlandırmak için belirlediği kimsedir. Onun bütün işleri, fiilleri ve sözleri Müslümanlara hüccettir.”  İşte görüyorsunuz bu doğrudan kendi kendini kutsamanın ifadesidir. Humeyni tek rehber! Humeyni Führer! Humeyni Hüccet! Humeyni Ayetullah! Doğrusu böyle bir akımın içinde bulunmamakla kendimizi şanslı hissetmemiz gerekir. Düşünsenize mollaların insanlara Allah’ın tek delili demek için insanın aklından zoru olsa gerektir. Aman Allah’ım bu nasıl bir cüret, bu nasıl bir cesaret ki Allah’ın delili, tek kaynak; mollalar denilebiliyor. Gerçekten zırva tevil götürmez derler ya onun gibi bir durumla karşı karşıyayız.  Tabii iş bunla bitmiyor, devlet başkanları aynı zamanda dini lider hüviyetindedir. Oysa bir kimsenin devlet başkanı olması, ona dini konularda ahkâm kesme ya da içtihatta bulunma yetkisi vermez. İslâmiyet’te uhrevi ve dünyevi meselelerle ilgili hüküm verme yetkisi müçtehit nitelikteki imamlara aittir. Fakat imama “iman etmek” ve bağlanmak bir iman konusu (akaid) haline getiren Şia ekolünün İslam âlemine vereceği zararları düşünüldüğünde ortaya vahim bir tabloyla karşılaştığımızı pekâlâ söyleyebiliriz. Nasıl mı?
       Malumunuz, Sünni siyaset modelinde imamet iman kategorisine girmez, fıkıh (hukuk) konusu demiştik. Temel Şiâ kitaplarından El-Kâfi’de (C.2, S.18) ise on iki imam arasında Cafer Sadık’a atfen İslâm’ın beş şartına imamette eklenmiş durumdadır. Böyle bir yol izlenilince ister istemez Şiâ akımında imamlar, hukukun üstünde bir sıfatla anılıp ruhbanlaşması kaçınılmaz oluyor. Osmanlı bu tür sapmalara düşmemek için ortaya koydukları kanunnamelerle toplum içinde yaşayan herkesimin konumunu tâ baştan belirlemiştir. Kelimenin tam anlamıyla Osmanlı’da herkes kanuna tabii olmak zorundadır. Düşünsenize padişahla sıradan bir kişinin aynı mahkemede birlikte hâkim huzurunda yargılanabiliyor. İşte bize ait bu tip hukukun üstünlüğüne dair örnekler hukuk parametrelerimizin ne kadar üst seviyelerde olduğunun bir göstergesidir. Şöyle ki, Osmanlı’da bir takım hakları kazanabilmek için sadece kelime-i şehadet getirmek kâfidir. Bu cümleyi diliyle ikrar eden her kim olursa olsun ırk, etnik ve kültür farkı gözetilmeksizin hukuk önünde eşit muameleye tabii tutulurlar. Hatta gayrimüslimler bile isterlerse kendi hukuk kurallarına göre değil de Osmanlı hukuk kuralları çerçevesinde hak talep edebilirler. Besbelli ki Osmanlı hukukun üstünlüğü ilkesini işletmekle âleme nizam veren cihangir bir devlet konuma gelmiştir. Demek ki bizim kuvvetimiz âlemşümul Nizam-ı Âlem esprisinde gizlidir.  Dahası adalet adına ait her ne varsa tarihi kodlarımızda mevcut zaten.
            İslâm’da yöneticilerin nasıl belirleneceği konusu toplumlara yani fıkıh deyimiyle örf’e bırakılmıştır. Malumunuz örfler sabahtan akşama durduk yerde bir anda ortaya çıkmıyor, bilakis binlerce senenin birikimiyle kemale eridikten sonra ancak geniş kitlelerin kabulü hale gelebiliyor. Dolayısıyla halkın kabullendiği bir takım kural ve kaideler talimat, emir ve cebirle değiştirilemiyor. Çünkü örfün mantığı tarihi kriterler ve sosyolojik veriler üzerine bina edilmiştir. Zaten kanunlar da örfün resmileşmiş yazılmış şekli değil mi? Hadi bundan vazgeçtik, yazıya dökmeksizin sadece örfle hükmeden cemiyetlerin olduğu artık bir sır değil. Nitekim İngiltere bunun en tipik örneğini teşkil eder. 
       İslâm’da hüküm sırası Kur’an-ı Kerim, hadis (sünnet), icma-i ümmet, kıyası fukaha ve bunlara ilaveten örf, içtihat üzerine bina edilmiş alt birimler takip eder. Maalesef Fransız örfüne ait kaideler Türk kanunu haline dönüşünce Devlet-i Aliyye ister istemez güç kaybına uğrayıp varlığını yitirmek zorunda kalmış, git gide lüzumu azalmış ta. Nasıl azalmasın ki, Osmanlı ihtişamının zirvede olduğu dönemlerde Kur'an’a, sünnete, kanunnamelere ve ahitnamelere derinden bağlıydı. Bu nedenle Osmanlı’da batıda olduğu gibi ruhbanlığa dayalı teokratik yapılanma görülmezdi.  Şimdilerde ne yazık ki, bu tip kavramla Müslüman toplumlar avlanmaya çalışılıyor. Oysa geçmişimiz bir annenin çocuğuna emzirdiği süt kadar ak ve paktır. Asla devlet yönetimimize bakıldığında teokratik bir uygulama göremezsiniz, çünkü idari yapımız hanedanlık üzerini kuruluydu. Tıpkı bugünkü İngiltere, Belçika, Danimarka, Hollanda da olduğu gibi bir yapılanma söz konusuydu. Bakın Avrupa orta çağda ruhbanlar tarafından yönetilirken, biz hanedanlıkla yönetiliyorduk, ama hanedan tek yetkili karar merci değildi, tam aksine erkân-ı kanuna tabii idi.  Bu yüzden  “Astığım astık, kestiğim kestik, kanun benim”  mantığı tarihi iklimimizde pek görülmez. Piramidin tepesinden aşağı katmanlara kadar tamamen demokratik zihniyet hâkimdi. Malum eski Fransa’nın nimetinden pay alanlar soylular ve rahiplerdi. Osmanlı’da ise toplumun hemen her kesimi bu nimetten istifade edip nimet ve külfette beraber anlayışı hâkimdi. Düşünsenize hal vaziyet böyle olunca Hakanlarımız tebaayı (halkı)  her daim Allah’ın bir lütfü ve emaneti olarak görmüşlerdir. Demokraside esas olan da halktır zaten. Kaldı ki biz de gayrimüslimlerin haklarına bile riayet edilirdi. Buna mecburuz da.  Zira ortada Hz. Ömer'in (r.a) Kudüs’ün fethi müteakip gayrimüslimlerin haklarını da gözeten ahitname vardır. İşte bu gerçeklerden hareketle ecdadımızı tüm insanlığa adalet götürmeyi ülkü edinmişlerdi. Batı’nın çok sonradan öğrendikleri gerek suçların şahsiliği prensibi,  gerek hukukun üstünlüğü ilkesi,  gerekse insan hakları ve özgürlükleri bağlamında yazılı tüm kurallar “ikra” ayetinin nüzulü ile birlikte Müslümanların üzerinde titizlikle sadık kaldığı kriterler olmuştur hep. Belli ki bu kriterler bir anayasal metninin getirdiği bir sonuçtur. Binaenaleyh, Resûlullah'ın (s.a.v.) Hz. Enes’in evinde Müslim ve gayrimüslimlere yazdığı ilk metin ilk anayasa olarak kabul görmüştür. Nasıl kabul görmesin ki, İslâmiyet muhalif oluşumlara bile hak ve hukuk veren bir dindir.
            Demek ki zorla kabul ettirilen yazılı belgeler ancak Anayasal müsvedde olabiliyor.  Öyle bir Anayasa olmalı ki,  müsvedde olmasın, ona derinden bağlanılan vicdanları aydınlatabilecek nitelikte olsun.

             Vesselam.