22 Eylül 2016 Perşembe

ALLAH’IN HAKKI CEZALAR



            ALLAH’IN HAKKI CEZALAR

SELİM  GÜRBÜZER

        Hiç kuşkusuz hududullah derken Allah hakkı cezalar akla gelip,  dövme, hapis, organ kesme ve recm şeklinde uygulanır.  Dahası bu cezalar Hudud-u şer’iyye veya İlahi hukuk kapsamı içerisinde gerçekleşir. Bakın bu hususta Allah Teâlâ; “Bunlar Allah’ın haram kıldığı şeylerdir, onlara yaklaşmayın” (Bakara/187) beyan buyurmakla hududullaha (Allah’ın belirlediği sınırlara) dikkatimizi çekmektedir. Malum, Allah’ın haram kıldığı her ne varsa hakullaha (Allah hakkına) asilik olduğu gibi kamu hukukuna da halel getiren bir sonuç doğurmaktadır. Dolayısıyla bu tür hak ihlallere meydan vermemek için veliyyül’emir veya naibince şeriatın belirlediği haddi zina, haddi kazf, haddi hamr (içki cezası), hadd-i sekr (sarhoş) hadd-i sirkat (hırsızlık) gibi cezai yaptırımlar uygulanır. Böylece cezai yaptırımların caydırıcı yönü bir yana icabında sanığın günahlarına kefaret olur da. Bu yüzden cezasının tümünü çekmiş bir failin yüzüne karşı geçmişte işlemiş olduğu suçları söylemek günah kapsamında değerlendirilir. Kaldı ki o insan cezasını çekip kefaretini ödemiş durumda, dolayısıyla işlemiş olduğu fiili tekrar hatırlatmak abesle iştigal olacaktır.  Hakeza had uygulanan şahsın başına, yüzüne, karnına ve cinsel organına vurmak ya da yere uzatılıp bağlanması da abesle iştigaldir.  Uygun olan sadece üzerindeki giydiği elbise çıkarılıp uyluk ve kaba etlerine vurmak olmalıdır. Bu demektir ki İslam’da had cezası icra edilirken bile bir ölçü tayin edilmiş, asla rastgele ceza tatbik edilmez. Hatta değil had uygulaması gerek cezai aletler,  gerekse cezanın infazında görev alacak cellâdın vasfına kadar bir dizi şer’i ölçüler söz konusudur.  Öyle ki cellât had kurallarını çiğnediğinde tam bir diyet (tazmin)  öder de.
          Bir şahıs düşünün ki;  hem zina fiili işlemiş, hem hırsızlık yapmış, hem içki içmiş, işte böyle bir insan için önce içki, sonra zina,  en son hırsızlık cezası tatbik edilir.
          Bir şahıs düşünün ki;  herhangi bir şahsa iftira etmiş olsa, kasten elini kesmiş olsa,  yine kasten bir başka şahsı da öldürmüş olsa önce iftira haddi, sonra kısasa kısas eli kesilir, en son aşamada ise infaz edilir (öldürülür).
          Bir şahıs hakkında aynı yerde vuku bulmamış hem Allah hakkı, hem kul hakkı birleştiğinde öncelikle kul hakkıyla ilgili hadler uygulanır. Hakeza yine bir şahıs için aynı yerde vuku bulmuş Allah hakkı ve kul hakkı birleştiğinde ise kul hakkı affedilse de Allah hakkı affedilmez. Zira hiç kimse hükmü sabit hududullah cezasını düşürme yetkisine sahip değildir. Yine bir şahıs düşünün ki; zinadan dolayı recm, hırsızlığa binaen el kesme cezasına mahkûm edildiğinde mağdur veli affetse bile hükmü sabit Hakkullah (Allah hakkı)  haddi düşmez. Ancak bir kimse oğlunun cariyesiyle ilişkide bulunduğu tespit edildiğinde oğul füru olması hasebiyle zina haddinin düşmesine yeterli sebep teşkil edebiliyor. Hatta şunu belirtmekte fayda var;  mülk şüphesi, akd şüphesi veya benzetme şüphesi gibi durumlar vuku bulduğunda da zina haddi düşmekte. Nitekim bir kimse şahitsiz evlendiği kadınla ilişkide bulunduğunda akd şüphesi söz konusu olduğundan had gerekmez. Fakat şahitsiz evliliğin haram olduğunu bildiği halde bu fiili yapmışsa tazir gerekir. Yine bir kimse üç talakla boşadığı kadını helal zannıyla iddeti içinde ilişkide bulunduğunda akd şüphesi içerdiğinden had gerekmez.
          Şu bir gerçek; genel hatları itibariyle zina fiili kişinin medeni durumu göz önüne alınaraktan evli için recm, bekâr için celde (değnek) cezası uygulanır. Ancak ayrıntılara girildiğinde bir zina fiilinin haddi gerektirecek hüküm kazanması için cinsel organların birbiri içerisinde kaybolması (duhul)  gibi ayrıntıların vuku bulması lazım gelir, yani sırf temas cinsel ilişkiden sayılmaz. Ancak yinede o kişi bu fiilinden dolayı şiddetle tedip edilmesi lazım gelir.
          İhsan;  iffet ve masumiyeti koruma diye tanımlanır.  İhsan özelliği kazanan kişi evli veya dul bir erkekse muhsan (erkek),  kadınsa muhsane (kadın), bekârsa muhsan olmayan diye adlandırılır. İhsan sahibi olmak için aranan şart; akıl baliğ olmak, hür olmak, Müslüman olmak, sahih nikâh sahibi olmak gibi özellikleri taşımak lazım gelir.
       Cahiliye dönemi uygulamalara şöyle bir göz attığımızda zina edenler sadece ya hapsedilirdi,  ya da azarlamakla geçiştirilirdi. Neyse ki İslam’ın doğuşuyla birlikte toplumu içten içe kemiren bu tür kötü fiillere karşı caydırıcı cezalar geldi de kamu düzeni sağlanabilmiştir. Nitekim İslam hukukunda muhsan için recm,  bekâr için celde ya da darb gibi cezai hükümleri tatbik etmek esastır. Bunun dışında hadler ancak şüphe durumunda düşebiliyor.  Bir kere had uygulanabilmesi için; ilk evvela o fiili işleyen her kimse deli olmaması, her hangi bir tehdit altında  (zorlamadan) işlemiş olmaması, fiilin sabit olması, aralarında nikâh akdi olmaması, kiralama usulü olmaması,  dilsiz olmaması lazım gelir. Aynı zamanda zina fiilin daru’l-adl ülke sınırları içerisinde vuku bulmuş olması gerekir.
          Eşi olacak kadını görmeksizin evlenen bir kimsenin sırf ifadeye dayanarak bir başka kadınla zifafa girdiğinde hakkında benzetme şüphesi bulunduğundan had gerekmez, ama o kadına mihir hakkı vermesi gerekir.
          Yabancı bir kadınla ilişkide bulunup ortada herhangi bir delil yok ya da daru’l-harb veya daru’l-bağiyde cinsel ilişkide bulunduğu sabit bir şahıs İslam ülkesine geldiğinde had uygulanmaz. Hakeza zinanın haram olup olmadığı bir ülkede yaşayıp yeni iman etmiş olan bir şahıs için de had gerekmez.
          Bilhassa bir insan hakkında zina haddi sabit olması için; daru’l-İslam sınırları içerisinde cinsel ilişkinin vuku bulmuş olması, dört şahitle zinanın ispatlanmış olması, ya da failin suçunu itiraf etmesi lazım gelir. Bu da yetmez, illa ki ispat gerekiyor,  zaten İslam’da delilsiz bir had uygulamasına geçit verilmez. Bu nedenle Hz. Ömer (r.anh); “had’leri olabildiğince düşürmeye çalışın.  Çünkü hâkimin af hususunda yapacağı hata,  karar kıldığı ceza hükmünde vereceği hatadan daha hayırlıdır” diye öğüt vermiştir. İşte bu yüzden şüpheli durumlarda hâkimlerin hadleri düşürmesi mendup bir karar olarak karşılanır. Veliyyül’emr’in kontrol ettiği ülke sınırları dışında (daru’l-harbte)  gerçekleşmiş bir zina fiili için had gerekmez. Nitekim bir asker girdiği daru’l-harbte zina hayâsızlığında bulunacak olursa hakkında had tatbik edilmez.
          Zina yapan bir zimmî; “Benim inancımda zina helaldir” derse itibar edilmez. Nasıl itibar edilsin ki, bir kere ehl-i kitab inancında böyle bir hüküm yoktur, dolayısıyla zimmînin iddiası yalan beyan olarak karşılık bulur.
         Bir ölüye fiili zinadan dolayı had gerekmez ama tazir gerekir. Keza hayvanla ilişkide böyledir. Cinsel ilişkide bulunulan hayvanın derhal kesilip yakılmasında fayda var. Aksi bir yol izleyip hayvanın et, deri veya herhangi bir uzvundan yararlanılırsa mekruh olur. Fakat İmam-ı Azam bu hususta; “şayet hayvan eti yenilen cinsten bir hayvansa eti yenilir” görüş belirtmiştir. İmameyn ise et yakılmalıdır görüşündedir. Belli ki İmameyn hayvan sahibi utanmasın diye böyle bir hüküm vermiştir.
           Zina fiilinin ispatlama şekli iki türlüdür;  birincisinde dört erkeğin şahitlik etmesiyle maksat hâsıl olur,  ikincisinde ise işlenen suçun hâkim huzurunda dört kez itiraf edilmesiyle sabit olur. Ancak ortada her ne kadar itiraf edilmişlik bir durum olsa da hâkim haddi düşürmek adına; ‘belki aranızda nikâh var, rüya görmüş olmayasınız’  gibi birtakım telkinlerle kişinin itirafından geri dönmesine yönelik hamle içerisinde bulunması daha uygun olur. İşte hâkimin bu son hamlesine rağmen itirafçı hala hakkında şer’i cezanın kesilmesi için ısrar ederse artık bu noktadan sonra had cezası kaçınılmaz olur. Fakat İmam-ı Azam bu hususta şerh düşüp hâkim huzurunda zina fiili itiraf edilmiş olsa da şayet kadın bu itirafı reddederse had icra edilemez hükmünü vermiştir. İmameyn ise had icra edilir görüşündedir. Aslında itiraf hadisesi bir noktada kişinin mizacıyla da doğrudan ilişkili  bir husustur.  Dolayısıyla kişinin mizacına bağlı olarak itiraf göreceli bir hal alabiliyor, bu yüzden itirafta bulunan kişinin ima yollu veya kinayeli sözlerine pek itibar edilmez açık ifade edileni esas alınır. Şayet itirafçı dilsiz biriyse yazarak ya da işaretle de olsa yine bu tip itiraf kabul görmez Dahası,  mesele itiraf etmekle de bitmiyor enine boyuna tahlil edilip şer’i gerekçeler her neyse öyle hüküm veriliyor. Hakeza itiraf eden bir şahsın incelemeye tabi tutulup üreme organında cinsel ilişkiye engel bir durum varlığı tespit edildiğin de hakkında asla had tatbik edilmez, böylece had düşmüş olur. Besbelli ki İslam fıkhında zina fiili dört şahidin varlığıyla da sınırlı tutulmuyor şahitlerin niteliği de çok önem arz etmekte. Bir kere şahitlerin hür, adil, rüşt sahibi olmaları gerekir, bu da yetmez şahitlerin her biri şahitliklerini bir mecliste birleştirip herhangi bir kuşkuya mahal bırakmayacak tarzda işlenen fiili ayan beyan etmeleri ve şahitliklerine delil olacak iddiaların zamanaşımına uğramaması gerekiyor. Şöyle ki;  zina iddiası için belirlenen müddet, sahih olan görüşe göre bir aydır. Dolayısıyla iddianın zaman aşımına uğramaması lazım gelir.  Bu arada şunu belirtmekte fayda var şayet şahitler şahit oldukları zina hayâsızlığı gizlemek eğilimindeyseler bunda bir beis yoktur. Yok, eğer şahitler zina isnadında bulunacaklarsa hepsinin aynı ortak dilde şahitliği izhar etmeleri lazım gelir. Aksi halde şahitlerin birbirinden farklı çelişik ve zıt ifadeleri haddin düşmesine yeterli sebep teşkil edecektir. Hakeza adil olmayan dört şahidin şahitlikleri de haddi düşürmek için yeterli sebeptir.
        Efendisi ve kocası olmayan hamile kadına kimden gebe kaldın sorusu sorulmaz. Böyle bir sual fitneye yol açacak girişim olarak değerlendirildiğinden hoş görülmez. Bakın, Maiz zina itirafında bulunduğunda, Allah resulü bu itirafla yetinmemiş üç kez sorma ihtiyacı duymuştur. Hatta bu arada Hz. Ebubekir (r.anh)  araya girip; ‘Ya Maiz dördüncüsünde itiraf edersen Resulü Kibriya Efendimiz (s.a.v) recm cezasını tatbik eder’ uyarısında bulunmuş bile. Tabii Maiz inatla vazgeçmeyip itirafına devam edince bu kez ister istemez recm cezası yerine getirilmiş oldu.  Öyle ki, Allah Resulü onun hakkında; ‘Ölüleriniz için yaptığınız şeyi onun içinde yapınız. O muhakkak öyle tövbe etti ki eğer onun tövbesi bütün dünya halkına taksim edilecek olsaydı hepsine de kifayet ederdi, ben onu cennet ırmaklarına dalıp çıkarken gördüm’ buyurmuştur. Bu kıssadan anlaşılan o ki, zina itirafında bulunanların itirafında dönmesinde bir beis yoktur. Bunun tam tersi şahitlerin şahitliklerinden dönmesi de öyledir, ancak burada şayet şahitlikten dönüş recm öncesinde ise ¼ diyet ödemeleri gerekecektir. Hatta şahitliğe dayanarak recm edilen şahsın cinsel organları kesilmiş bir durum ortaya çıkarsa şahitler yine diyet ödemeleri gerekecektir. Ya da orta da ehil olmayan kimselerin şahitliklerine dayanarak recm edilen bir durum söz konusuysa bu kez diyeti beytülmal tazmin etmesi gerekecektir. Çünkü devletin burda şahitlerin vasıflarını araştırma kusuru söz konusudur.
          Birden fazla zina fiili işlediği sabit olan bir şahıs hakkında sadece bir had cezası tatbik edilir. Ancak celd şeklinde had yapıldıktan sonra yine aynı fiili işlediğinde hakkında tekrar had uygulanır, ama tazmin gerekmez. Zira had tazminle birleşmez. Fakat bir şahıs zina fiilinde kadının ölümüne sebebiyet verdiyse zinadan dolayı had uygulanır, sebebiyetten dolayı da tazmin diyet ödetilir.
         Bir şahıs yaşıtça cinsel birleşmeye elverişli olmayan bir kız çocuğun cinsel organına zarar verdiğinde hakkında had icra edilmez, sadece tazir gerekir. Çünkü böyle bir çocuk zina yapmaya erişkin değildir, böyle bir hadisede hakkında 1/3 emsal mihr kesilir de.
         Bir kimse firar edip kayıplara karıştığında, kadının cinsel organının retka (bitişik) olduğu tespit edildiğinde, yani sonradan cinsel ilişkiye mani bir durum anlaşıldığında, ya da şahitlerden birinin recme iştirak etmekten çekinmesi durumunda had cezasının düşmesine yeterli sebep olabiliyor.
          Celde; hür erkek için yüz değnek, köle erkek için elli değnek cezadır. Tabii, tüm celdelerin bir günlük zaman diliminde vurulması şart değildir. İki gün içerisinde yarı yarıya da uygulanabilir.  Mesela zina iftirası sabit olan bir şahıs için seksen değneklik bir hadd-i kazf cezası tatbik edilirken, ispatlanmış ve kesinlik kazanmış bir hadd-i zina cezası için de evli erkek ve kadınlara recm cezası, bekârlara celde cezası tatbik edilir. Malum celde sayısı hür erkek ve hür kadın için yüz, köle içinse elli değnektir.
            Erkek olsun kadın olsun fark etmez cinsiyet ayrımı yapmaksızın her iki cinsiyetin fiili zinasına karşılık gelen taşlanma hadisesi recm olarak tanımlanır. Elbette ki durduk yere hiç kimse birilerin taşlanarak öldürülmesinden keyf almaz. Belli ki recm cezasından maksat caydırma ya da uslandırmaktır, sanıldığın aksine amaç öldürmek değildir. Zaten maksat öldürmek olsaydı zina etmiş bir hamile kadına hemen had uygulanması gerekirdi,  tam aksine tâ ki çocuk doğurana kadar hakkında hapsedilmesi uygun görülmüştür. Hatta çocuk doğurduktan sonra çocuğun başka mürebbisi yoksa cezanın erteleme cihetine gidilir de.
         Bir başka önemli husussa şahitler hazır bulunmadıkça had icra edilemez gerçeğidir. Hatta recm kararı veren hâkim öldüğünde de had icra edilemez.  Artık yeni göreve başlamış hâkim sil baştan yeniden delil sunması gerekir. Hakeza ikinci hâkim recmle alakalı bir hâkimin diğer hâkime gönderdiği mektuba dayanarakta had uygulanmaz.
          Zina fiili için en son söylenecek hüküm; bekâr için yüz celde veya sürgün cezası, muhsan içinse recm cezasıdır.  Derken recmedilen bir Müslüman yıkanır, kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve İslam mezarlığına defnedilerek işlem tamamlanmış olur.
         Şimdi birazda zina iftirası konusuna değinebiliriz. Malum,  zina isnat edilen şahsa makzuf,  zina isnat eden şahsa kazif, zina isnat edilen söze de makzufun bih denilir. Kazif iddiasını ispat ettiğinde hakkında had icra edilemez.
        Kazf haddinin (namuslu kadına zina itirası haddi) tatbiki için; kazifin akıl baliğ olması,  tercih sahibi (muhtar) olması, dört şahitle ispat edilir olması şarttır.
        Makzufe için şartlar ise; muhsan olması, bilinen şahıs olması, konuşur olması, cinsel ilişkiye engel olmayacak bir durumun tespit edilmiş olması gerekir. 
        Makzûfun bihe ait şartlar içerisinde en dikkat çeken husus; yapılan kazfın açık lisan ve dil ile ikrar edilmesi uygundur. İkrar esnasında zina kelimesini karşılayacak başka dillere ait kelimelerle ifade edilse de fark etmez. Mesela bir kadına hitaben, ‘Ey facire,  kocanı rezil ettin’ ya da herhangi birine zina isnat eden şahsa; ‘Sen doğru söylüyorsun’ demek kazf’dir. Ancak öyle sözler var ki kazf olarak kabul görmez. Nitekim  ‘Senin elin, gözün, arkan zina etti, sen daha doğmadan zina ettin, sen daha yaratılmadan zina ettin, sen zorla zina ettin, sen bunak veya mecnun halde,  ya da uykuda zina ettin, sen annenin oğlu değilsin, sen zina edersin’ gibi sözler bunun tipik misalini teşkil eder. Bir kere kazf olarak kabul görmesi için imkân dışı sözlerden, kinayeli ifadelerden uzak olmalıdır.  Mesela Ey zani oğlu, Ey zaniye oğlu, veled-i zina, ibn-i zina, Ey zani, sen babamın oğlu değilsin gibi ifadeler gayet açık olduğundan kazif haddi gerektirir.  Bir kimseye luti demek kazf sayılmaz. Fakat fahişe, zaniye, sen piçsin ifadeleri kazf haddini gerektirir. Bir başka önemli ayrıntı ise kazf'ın meydana geldiği yer daru’l-adl topraklarında vuku bulma şartıdır.
         Anlaşılan o ki,  kazf haddi kamu maslahatına yönelik bir cezayı uygulama. Zaten bu yaptırım sayesinde kamu düzeni koruma altına alınabiliyor. Kazif haddi esasen ayakta yani bir tür kıyam halde uygulanır. Böylece kazf haddi zina haddinden daha hafif tarzda icra edilmiş olur. Ancak bu demek değildir ki zina isnadında bulunan şahsa (kazif) oturtularak had yapılmaz, yapılır elbet, hatta bu örtünmesine müsait durum oluşturur da.
         Bir kere kazf haddini uygulayacak görevli memurun akıl baliğ olması ve darb usullerini bilen yani ehil biri olması zaruridir. Şayet biri kimse hakkında;
        —Kazf, hırsızlık, zina ve içki fiilinden dolayı darb şeklinde had uygulanması gerektiğinde; önce kazf haddi uygulanır, sonra diğer geri kalan hadlerde içinde veliyyül’emr şer’i ölçüler kapsamında arka arka (ardışık)  olmayacak şekilde dilediğini uygular.
         —Kazf, hırsızlık, içki ve zinaya yönelik darp cezası, ya da recm cezası gerektiğinde; önce kazf haddi icra edilir, sonra hırsızlık için tazmin cezası, akabinde recm cezası uygulanır, derken recm cezasıyla birlikte diğer ceza hükümlerde düşmüş olur. 
          —Kazf, hırsızlık, zina ve içki haddi için kısas cezası gerektiğinde ise; önce kazf haddi icra edilir, sonra çalınan mal karşılığında tazmin cezası, daha sonra kısas uygulanıp diğer hadlerin düşmesi sağlanır.
          —Öldürme, içki haddi, zina haddi gibi cezalar bir araya geldiğinde ise recm cezası uygulanır, böylece diğerleri düşmüş olur.
          Şu bir gerçek kazfden dolayı hüküm giymiş (ceza verilmiş) bir kişi tövbe etse de şahitliği muteber değildir. Ancak diyanet ve ibadet hükümleri bundan istisnadır.
                                   HAMR VE HIRSIZLIK
          Az  veya çok içilen hamr (şarap)'dan dolayı   hükmedilen cezaya hadd-i hamr (haddi şurb) denir. Söz konusu bu ceza hür erkek ve kadın için seksen celde, köle hakkında ise kırk celdedir.
        Müskirat; katı müskirat ve sıvı müskirat diye tasnif edilir. Ve katı müskiratta kendi arasında esrar, beng,  afyon, vs. diye kategorize edilir. Malum, sıvı müskiratlar ise üzüm, hurma, buğday, arpa ve diğer meyvelerden elde edilen mayilerden oluşur. Mesela yaş üzüm müskiratından elde edilen hamr da içeriğine göre; bazik müselles, munassef ve buhtec diye adlandırılır. Kuru üzümden elde edilenler ise Nakîu'z-zebîb (kuru üzüm nakîı) ve Nebizi zebîb diye nitelendirilir.
         Genellikle sarhoş edici katı müskiratlar bitki cinsinden sayılırlar. Fakat öyle ilaç kategorisinde bitkiler var ki; içildiğinde sarhoşluk verebiliyor. Şayet böyle mubah türünden ilaç niyetine içilen her ne varsa sarhoşluk durumu ortaya çıkarsa ta'zir cezası gerekse de had icra edilmez. Nitekim yaş üzüm içeceği, hurma içeceği, kuru üzüm içeceği, bal, incir, buğday, arpa içecekleri kaynatılmayla ağırlaştırılıp sarhoş edici hale gelmedikçe veya eğlence maksadıyla içilmedikçe haram olarak değerlendirilmez, yani mubah olarak karşılık bulur. Anlaşılan o ki; söz konusu içecekler sarhoşluk verecek hale geldiğinde haram olup haddi gerektirir de.
        Tabii müskiratında karışım oranları dikkate alınır. Şöyle ki; bir içkiye su karıştırıldığında şayet su içkiden fazla ancak sarhoşluk vermiyorsa had gerektirmez. Yok, eğer su içkiden az, ya da eşit ise sarhoşluk versin veya vermesin had gerektirir.
         İçki haddi hür erkek ve kadın için seksen değnek,  köle için kırk celdedir.  Malum, haddi gerektiren sarhoşluk ölçüsü; abuk sabuk konuşmak ya da lafları birbirine karıştırmakla anlaşılır.
          Sarhoşluk için en az iki adil erkek şahit yeterlidir. Yine sarhoş için had cezasının tatbiki için akıl baliğ olması,  Müslüman olması, daru'l-adl topraklarında yaşıyor olması, muhtar sahibi (kendi iradesiyle hareket eden) olması ve sarhoşluk hükmünü bilmiş olması gerekir. Hatta zaman aşımına takılmaması gerekir.
        Sarhoş edicilerden bir içecek olmadığı halde her nasılsa bu içeceği içmesinden dolayı sarhoş olan bir şahıs için had gerekmez ama içki ve sarhoşluk durumu sabit olduğunda af veya müsamaha göstermek olmaz. Çünkü bu hadler ilahi haklar kapsamında değerlendirilir. Ancak şahitlerin şahitlikten vazgeçmesi veya şahitlerin şahitlik ehliyetini yitirmesi  (mesela cinnet getirmesi, bunamak gibi)  durumunda içki haddi düşebiliyor.
          Harze;  malın saklandığı yer demek olup,  harze binefsihi ve hırz bigayrihi diye tasnif edilir.  Zira evler, dükkânlar, çuvallar, kasalar, sandıklar vs. bu hükme tabidir. Yani harze binefsihi türüne girer. Mescitler, yollar, sahralar vs. ise hırz bigayrihidir.
          Malum, hırsızlık haddi için; akıl baliğ olmak, konuşur olmak,  çalınan malın ortağı olmamak,  hırsız ve malı çalınan arasında akrabalık bağı olmama veya karı koca olmamak gibi vs. unsurların varlığı şarttır.
         Ortak tarafından çalınan mal için had gerekmez, ama ta'zir gerekir. Hakeza birbirlerinin evlerine değim yerindeyse destursuz izinsiz girebilen amca, baba, ana, kardeş, evlatlardan herhangi biri çalmış olsa da had gerekmez. Zira kendi aralarında akrabalık ilişkileri söz konusudur. Zaten had uygulanırsa akrabalık ilişkileri kesilmiş olur. Ki; İslam buna müsaade etmez.
           Altın, gümüş, bakır, kalay, inci, cevher vs. gibi mutlak mallar,  insanların ziynet takısı edinmek ya da zengin olmak için sakladığı mallardır.  Dolayısıyla karı koca arasında ziynet takısı da olsa gerçekleşen hırsızlık için had gerekmez.
        İmamı Azam sütkardeşler arasında yapılan hırsızlık hakkında had gerektirir demiştir.    İmam Yusuf ise sütannenin malını çalma hususunda had icra edilmez görüş belirtmiştir.
         Peki, mesele sadece hırsızlıkla mı sınırlı? Elbette ki bunun yanı sıra çalınan malın hırsızlık kapsamına dâhil olması için şu şartlar da çok önem arz eder:
          — Dayanıklı mal olmalı  (demir, bakır, altın vs.), 
           — Hırsızlık daru’l-İslam’da vuku bulmalı, zira harbinin malı masum değildir. Fakat mülteci öyle değil, onun geçicilik özelliği göz önünde bulundurulmasına istinaden malında mubahlık şüphesi vardır.
          —Haddi gerektiren mal olmalı. Mesela bir kimse borçlusundan alacağı meblağa denk gelen aynı cins mal çalarsa had gerekmez. Fakat başka cins mal çalarsa had gerekir.
          —Çalınan mal nisap miktarına ulaşmış olmalı.  Hatta birbirinden farklı evlerden çalınan mallar toplandığında nisap miktarına ulaşsa da had gerekmez. Bir kere her bir evin kendi içinde nisap miktarına ulaşamamış olması ve aynı zamanda hırsızlığın ayrı ayrı evlerde gerçekleşmiş olması haddi düşürmeye yetiyor. Ancak bir ev içinde birden fazla şahsa ait nisap miktarına ulaşmış mal çalındığında had gerekir. Sebebi gayet açık; burada kişiye değil korunduğu yer dikkate alınır.
       —Çalınan mal korunaklı olması,  yani korunmayan malı çalmak haddi gerektirmeyebilir. Nitekim mera gibi yerlerde başında koyun çobanı da olsa çalınan koyun için had gerekmez. Zira bu hayvanlar mera’ya korunmak için değil otlatılmak için koyulmuştur. Şayet söz konusu mera değil de ağıl veya ahır gibi bir yerse had lazım gelir.
       —Çalınan mal izinsiz girilmeyecek yerde gerçekleşmiş olmalı, zira çalma olayında gizlilik şarttır. Bir şahıs düşünün ki izinli olduğu veya herhangi birinin girip çıktığı mekânda isterse o mal sahibinin başı altında bulunmuş olsun çaldığı maldan dolayı had gerekmez. Fakat izin verilmediği vakitte (geceleyin) çalarsa had gerekir. Ancak geceleyin yapılacak hırsızlıkta başlangıç itibarıyla gizlilik şart olup,  gecenin sonunda şart değildir. Gündüz ise hem başlangıcında hem sonunda gizlilik esastır. Geceleyin mal sahibinin gözü önünde izinsiz çaldığı mal için had gerekmesinin sebebi her ne kadar çalınan mal sahibinin gözü önünde alınmış olsa da sonuçta işlenen fiil halktan gizli olarak yapılmıştır. Şayet hırsızlık gündüz sahibinin gözü önünde yapılırsa had gerekmeyebilir. Nitekim her an dışarıdan yardım isteme imkânı vardır. Hakeza yine bir kimse çaldığı malı elde ettiği esnada veya dışarı atıp daha kendisi dışarı çıkmadan yakalanırsa had gerekmez.  Hatta bir kimse evin duvarını delip elini uzatarak bazı şeyleri çalsa had gerekmez. Zira vücudu dışarıdadır.
          —Çalınan mal süratle bozulur cinsten olmamalı.  Mesela taze et, tuzlu balık, süt, çabuk bozulmaya müsait kuş gibi av hayvanlardan elde edilen etlerden hazırlanmış yemekleri çalmakla had gerekmez.
           
                        HIRSIZLIĞIN İSPATI VE HADDİN OLUŞMA ŞARTLARI

          Bir şahıs hakkında hırsızlık haddi uygulanabilmesi için hırsızın hırsızlığını itiraf etmesi, çalınan malın zaman aşımına uğramaması, en az iki erkek adil şahidin şahitlik etmesi gibi şartlar gereklidir. İmam-ı Azam ve İmam Muhammed hırsızlık itirafının bir kez ikrar edilmesini yeterli bulmuşlardır. İmam Yusuf ise farklı mecliste iki kez itiraf etmesi gerektiğini vurgulamıştır. Tabii ki itirafında baskı altında yapılmış olmaması gerekir, hırsızın mutlaka kendi hür iradesiyle itiraf etmesi esastır.       
         Hakkında hırsızlık haddi sabit olmuş bir hırsızın çalmış olduğu malı bir diğer hırsız çaldığında bu ikinci hırsız hakkında had gerekmez. Çünkü bu durumda mal sahibinin masumiyeti düşmüş kabul edilir.
         Bir hırsız çaldığı maldan dolayı had icra edilip tekrar o malı çalmaya teşebbüs edip çaldığında yeniden had uygulanmaz. Fakat çaldığı mal değişikliğe uğradığında (örneğin iplik iken dokuma haline geldiyse) had gerekir. Çünkü malın masumiyeti düşüp geriye malın işlenmiş hali kalmıştır.
          Hırsız dava açma hakkına sahip değildir. Çünkü hırsızın eli mülk eli değildir.
          Hırsızlık hadisesi sabit olunca hırsız hakkında organ kesme cezası verilir. Şöyle ki; öncelikle sağ bileği kesilir, daha sonra hırsızlık yaptığında ise sol ayak mafsallardan kesilir, tekrar yaptığında ise artık hiçbir azası kesilmez, hapsedilmesi uygun düşer.
          Bir hırsız müteaddit defalar çaldığı maldan dolayı mahkemece hükme bağlanıp bir eli kesildiğinde başka bir uzvunun kesilmesini gerekmez.
          Hırsızlık haddi uygulama yetkisi birinci derecede veliyyül'emre aittir, ikinci derecede yetki ise görevlendirilmiş hâkimindir. Şayet tutuklu bir hırsızı veliyyül'emr'den habersiz sağ eli kesildiğinde kesen kişi hakkında kısas gerekmese de tedip edilmesi lazım gelir.
          Hırsızın itirafından dönmesi veya mal sahibinin hırsızın itirafını red etmesi,  ya da mal sahibinin şahitlerin şahitliklerini reddetmesi durumunda hırsızlık haddinin düşmesine yeterlidir.                                                     HARAMİLİK
           Harami denilince ister istemez akla ilk evvela haramiler gelmektedir.  Malum eskiden kervanları basan haramiler varmış, bu yüzden haramiler hakkında da hukuk kuralları işler hale gelmiştir. Ancak şu da var ki gizlice yolcu mallarını kaçıranlar yol kesici sayılmazlar. Bu tipler sadece adi hırsızlık kapsamında ki suç ve ceza hükmüne tabi olurlar.  
           Her ne kadar haramiler hakkında eşkıya, haydut, soyguncu, haramzade dense de fıkhı karşılığı tanımı da söz konusudur. Şöyle ki, fıkıhta yol kesene (muharip) kat-ı tarik, hadisenin cereyan ettiği yere maktun fih, alınan mala maktun ley, yol kesenlerin her birine ise maktun aleyh diye karşılık bulur.
           Tabii yol kesmenin birçok yöntemleri var. Mesela yolcuları korkutmak, soymak, öldürmek, hem soymak hem öldürmek gibi türler bunun tipik misalidirler. İşte bu çerçevede şahısları öldüren, yaralayan, korkutan, namus ve ırza saldıran, yollarda muharip vaziyeti alan her şahıs yol kesici (muharip) olarak addedilir.
            Bir yol kesici birini öldürdükten sonra takibe alınıp yakalanmadan önce tövbe etse de hakkında ölüm cezası düşmez. Ancak henüz daha bir kimseyi öldürmeksizin ya da gasp edeceği malı almaksızın yakalanan bir yol kesici böyle değildir, sadece bu yol kesici için tövbe edip iyileşme emareleri görülünceye kadar haps edilmekle yetinilir. Gerçek anlamda yolcuların mallarını soymak suretiyle yol kesicilik yapanlar hakkında gereken cezai hüküm sağ el ve sol ayak eklemlerinden kesilme haddidir. Yol kesmede bunun dışında had ve tazmin cezası birleşmez, mutlaka yolcuyu öldürmek suretiyle işlenen her fiilin karşılığı kısas olarak karşılık bulur.  Şayet ortada hem yolcunun malı hem de canına kıyılmışlık durum söz konusuysa böyle bir durumda veliyyül’emr serbesttir, dilerse önce yol kesicinin uzvundan keser sonra öldürür, dilerse direk had uygulayıp öldürür de.          
        Ayrıca yol kesiciliğin şer’i hüküm kazanması için bir kere yol kesecinin akıl baliğ olması, erkek olması şarttır, yolu kesilenin de Müslim ve zimmî olması, elindeki malın kendinin veya ödünç mal olması, zimmetine ya da emanetine geçmiş mal olması şarttır. Hakeza yol kesicilikte el koyulan malında muhafızın kontrolünde saklanılan mal olması ve nisap miktarına erişmiş olması (on dirhem) gerekir ki yol kesicilik hükmü cari olsun.  Aynı zamanda yol kesiciliğin daru’l-İslam topraklarında ve şehir dışında gerçekleşmiş olması gerekir.
           Baskına uğramış yolcular baskın esnasında kendilerine tecavüz eden yol kesicilerden herhangi birini öldürdüğünde hakkında herhangi bir yaptırım lazım gelmez.
          Yolcuların aynı kafile fertlerinden olmamaları, yol kesicilerle yol kesilenler arasında akrabalık bulunmaması esastır.
           İtiraf ya da delille (en az iki erkek şahit) yol kesicilik sabitlik kazanır.  
          Yol kesiciler hakkında bir dikkat çeken bir diğer hükümse; veliyyül'emr veya naib'inin (hâkime ait) yetki dâhilinde uygulanır olmasıdır. Şayet veliyyül'emr ve naibinin (vekili) izni olmaksızın bir kişi yol kesicinin elini keser veya öldürürse o kişi için kısas ve diyet lazım gelmez, ama tazir gerekir.
           Şu da bir gerçek; yol kesicilik hususunda haddin düşmesi için yolcuların yol kesicilerin itirafını ve şahitleri kabul etmemesi, yol kesicilerin yaptıklarından tövbe etmesi ve olayın zaman aşımına uğraması gibi durumlar uygulanacak cezai işlemlere hafifletici unsur olabiliyor.
      
                                       TA'ZÎR
              Ta'zir;  engelleme,  red, zorlama, aşağılama ve terbiye etme anlamına gelmekle birlikte hukuk dilinde ta'zir; tedip cezası veya suç işleme cüretine yönelik caydırıcı yaptırımlar demektir. Bu itibarla ta'zir cezaları yedi kısma ayrılıp bu kısımlar:   ihtar, vaaz ve nasihat, sert yüz gösterme, tekdir ve tevbih, hapis, sürgün, teşhir ve görevden alma, kulak bükmek, darp (dayak) ve nakdi yaptırım türü gibi ceza ve müeyyideleri kapsamaktadır
           Tekdir ve tevbihte bulunma cezası; suçluyu azarlamaksızın yüzüne karşı sert ifadeler ve kınayıcı suçlamalarda bulunma manasına gelen bir yaptırımdır.
            Sürgün cezası, zaten ismiyle müsemma sürmek manasınadır, yani bulunduğu mekândan başka mekâna sürgün etmektir. Belli ki gerektiğinde caydırıcılık açısından sürgün cezası da bir çözüm yolu olabiliyor. İşte Hz. Ömer (r.anh) çözüm maksatlı bir yaklaşımla yakışıklı bir genci bazı kadınları fitneye düşürme muhtemeli üzerine sürgün etmiş bile. Ancak bir zaman sonra aynı gerekçelerle başka bir şahsı daha sürgün ettiğinde bir zaman sonra o şahsın irtidad edip Rum ülkesine katıldığı gözlemlenmiştir. Tabii böyle beklenmedik bir olay karşısında ister istemez sürgün ve uzaklaştırma konusunda ihtiyatla hareket edilmesi gerektiği görüşler ağırlık basmaya başlamış ve bu olay üzerine Hz. Ömer(r.anh); ‘bundan sonra kimseyi sürgün etmem’ deme erdemliğini göstermiştir.
             Teşhir cezası; eşeğe ters bindirmek suretiyle şehir içinde tur attırmak, ya da daha başka rezil rüsva edici yöntemlerle caydırmaya yönelik bir ta'zir türüdür.
              Darp cezası da etkili bir ta’zîr türüdür ama darbında (dövmenin) belirli haddi hududu (bir sınırı) vardır. Şöyle ki;  bir kişi ta'zîr maksadıyla ancak on değnek kadar dövülebiliyor(darb-dayak). Yani, on değnekten fazlasına müsaade yoktur. Fakat başkasının cariyesine, ya da ölmüş birine cinsel ilişkide bulunan her kimse doksan dokuz değnek darp cezası uygulanır. Keza mübarek Ramazan ayında gündüz içki içen bir şahıs için had uygulandığı gibi yirmi değneklik darpta uygulanır.   Ancak darb uygulamasında sille tokat vurmak şeklinde yapılan ta’zîr asla caiz değildir. Şu da bir gerçek;  ta’zir cezasının uygulanabilmesi için tazir gerektiren şartların vuku bulması lazım gelir. Söz konusu şartların başında tazir cezasına müstahak her kimse ilk evvela o kişinin akıl melekesi yerinde olması icap eder. Tabi sadece akıllı olmak yetmez, bunun yanı sıra alışverişine fesat karıştırmış, gerçeğe aykırı beyanda bulunmuş, belediyenin koyduğu fiyattan fazlasına mal satmış veya zimmîye sövmüş olmalı ki tazir müeyyidesini hak etmiş olsun.  Hakeza ameli konularda da ta’zîr söz konusudur. Mesela bir çocuğa yedi yaşında namaz kılması hususunda rica edilmez, emredilir. Şayet on yaşında iken kılmazsa uslandırma cihetine gidilip ıslah maksadıyla usulü ölçüsünce dövülür de.
           Büyük zatlara yönelik ileri geri konuşup dil uzatan her kim olursa hakkında (Peygamberlere, sahabeye, saadatlara, seyyidlere, âlimlere) dövme, hapis veya başka şekillerde ta'zir gerektirir.
           Ramazanda özürsüz oruç bozan bir mukim biri şiddetle ta’zîri hak etmiş olur. Keza toplum ahlakına aykırı çılgınca hareketlerde bulunanlara yönelik tazir de öyledir.
          Halk arasında bidat yaymaya devam etmekte ısrar eden her kimse ta’zir lazım gelir. Gerçeğe aykırı jurnalcilikte bulunmak, cuma namazını engellemek, resmi sıfatını kullanaraktan sahtekârlık yapmak, Seyyid olmadığı halde Seyyidim diye ortaya çıkmakta ta’zîr gerekir. Zorla gayri meşru ilişkide bulunmuş kişi için de tazir gerekir. Öldürmek maksadıyla yemeğe zehir katan, bir kimsenin malını elinden almak için içtiği şerbete sarhoş edici etken madde katmakta tazir gerektirir. Gebe kadını korkutup dövmekte öyledir.
          Kendi maiyetindeki köleyi öldüren bir efendi de ta’zire müstahak olup hapsedilir de. Bir başkasının ev ve ekinlerini yakan hakkında ise hem tazmin, hem de ta'zir gerektirir. Hakeza kefen soyana,  casusluk yapana, umum arazileri işgal edene de tazir cezası gerekir.
          Hayvan veya ölmüş birine cinsel ilişkide bulunmak, hırsızlık maksadıyla evin duvarını delen, kilidi açarak içeriye girip eşyaları toplarken yakalanan kişi içinde tazir gerekir (hapis-dayak şeklinde).
        Salih bir insana; müşrik, kâfir ithamında bulunmak ve büyücülük yapmakta ta’zir gerektirir. Babasına sözle eza veren, çocuklarına içki içtiren, çocuklarına sövüp sayan, her toplumun lisanına veya örfüne uygun çirkin sözler söyleyen, rüşvetçilik yapanlar içinde ta’zir gerekir. Hakeza sahte para basanlarda öyledir.
          Karısını haksız yere döven,  hayız ve nifas halde iken cinsel ilişkide bulunmakta ta’zîr gerektirir. Kumar gibi vasıtalara başvurup halkın paralarını soyup ellerinden alma girişimleri içinde ta’zîr gerektirir. Bir kimseye karşı öldürme ve yaralama kastıyla silahını doğrultup göstermek veya hücum etmekte ta'zîr gerektirir (hapis, dövülme). Hatta birbirini döven her iki şahısta karşılıklı ta’zîr edilir.
          Hamile kadın dövülmek suretiyle muzga (et parçası)'nın düşmesine sebebiyet vermek şiddetli ta’zîrin yanı sıra haps ile tedip edilir de. Şayet düşen muzga değil de cenin ise ta’zîrden başka gurre tazmin edilir.  
          Ebe bir kadın, hamile kadına ilaç vermek suretiyle çocuğun düşmesine ya da annenin ölümüne sebep olmuşsa, hatta bu işi alışkanlık haline getirmişse Veliyyül'emr'in talimatı doğrultusunda uslandırmaya yönelik tazir uygulanır. Ölüleri mezardan çıkarıp yakan hakkında da ta’zir gerekir.
           Ayak takımı bazı kimselerin birbirlerinden incinmedikleri sürece ta’ziri hak eden laflar söylediklerinde ta’zir gerekmez.
          Ta'zir hükmü itiraf, delil, şahit, yeminden dönme, hâkimin bilgisi dâhilinde kesinlik kazanır. Ta'zir icabında iki erkeğin şahitliğinde olduğu gibi, bir erkek iki kadının şahitliği ile de kesinlik kazanır. Hatta ta’zir hususunda şahitlik üstüne şahitlikte muteberdir. Keza her Müslüman ta'zir yetkisine sahiptir. Zira Peygamberimizin beyan buyurduğu; ‘Sizden biri kötülük gördüğü zaman onu eliyle, gücü yetmezse diliyle, onunla da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin’ hadis-i şerifi bunun delilidir. Ancak bu yetki öncelikle Veliyyül'emr, naib, hâkimler ve o işle ilgili görevli memurlarındır. Şu da var ki kişi hukukuyla ilgili suçlarla alakalı hususlarda ta’zir yetkisi sadece Veliyyül'emr ve onun görevlendirdiği naibine aittir.
           Bir kimse ister kendi karısı olsun, ister mahremi olsun, isterse bir başka yabancının gayri meşru ilişkide bulunduklarını gördüğünde,  bağırmak veya dayakla mani olması lazım gelir. Hatta bağırmakla kalmayıp onları öldürmesi durumunda herhangi bir tazmin lazım gelmez. Keza kendi karısını gördüğünde bağırmaksızın, dayak atmaksızın zani ile zaniyeyi öldürmesi de öyledir.
          Bir efendi kölesini, bir hoca talebesini, bir koca karısını ihtiyaç anında uslandırma maksadıyla hafif dövebilir,  ama aşırı dövdüğünde tazir gerektirir.
           Darb cezası;  kalın giysisi çıkarılıp ayakta dövme cezasıdır. Darbın sayıca miktarı nispeten az veya duruma göre şiddeti fazla uygulanır türden olmalıdır.
          Ta’zir ve had arasında en belirgin fark;  Veliyyül'emr'in ta’zirde uygulanacak olan cezanın miktarını belirleyebilir olması, had’de ise belirleyememe olmasıdır. Malum, had zaten önceden takdir edilmiş ve belirlenmiş cezadır.  İcabında ta’zir cezası için şefaat kabul görebiliyor, had’de asla şefaat caiz değildir. Kelimenin tam anlamıyla tazir Veliyyül'emr, emirler ve hâkimlerce tatbik edileceği gibi her Müslüman’ın kendi çapında tatbik edebileceği bir ceza türüdür. Had cezası ise sadece Veliyyül-emr ve naibince uygulanan bir cezadır.
          Vesselam.
           Faydalanılan kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen’in Hukuki İslamiye ve Kamusu eseri.

  




21 Eylül 2016 Çarşamba

İSLÂM'DA SUÇ VE CEZA


     
                     
 İSLÂM'DA SUÇ

 SELİM   GÜRBÜZER

        İslam’da cana kıyma ve işlenen cinayetlere karşılık gelen hapis, kısas, diyet, mirastan mahrumiyet ve kefaret türü cezalar uygulanır. Bakın Yüce Mevla’mızın beyan buyurduğu;  “Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu dünya onlar içinde bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır” (Maide 33)   ayette geçen sürgün ifadesinin hapis olduğu anlaşılır. Nitekim bununla alakalı Hassaf’ın aktardığı;  Allah Resulünün Mekke halkından bir grup arasında çıkan kavgada bir kişinin ölümü üzerine görevlendirdiği memur vasıtasıyla olayda dahli bulunanları hapsettirmiştir rivayeti meşhurdur.  Ve bu uygulama Hz. Ali (k.v)'in halifelik dönemine de ışık olup Allah Resulüne mutabaatla 'Mahyes' veya 'Muhayyes' adında taştan ve çamurdan hapishane yapımını beraberinde getirmiş bile.
          Esas itibariyle kısas,  katilin (öldüren kişi) maktul (öldürülen) karşılığında öldürülme işlemidir. Hani derler ya kana kan, cana can, dişe diş misali bir uygulamadır kısas. Aynen öylede herhangi bir kişinin uzvunun yaralanması veya kesilen organına karşılık aynı misli karşılık verip organlarını yaralama veya kesmekte bir kısastır. Derken  “Ey akıl sahipleri kısasta sizin için hayat vardır” (Bakara/179)  ayeti celilesinde bahsedilen kısasın toplum hayatını tehdit edici her ne fiili durum varsa caydırmaya yönelik bir ceza türü olduğu vicdanlarda kabul görür de.  
         Cahiliye döneminde kısas uygulaması suça teşkil fiili işleyenle sınırlı kalmazdı,   diğer soyca nesepçe yakın insanları da içine alan bir ceza türüydü. Ne zamanki İslamiyet bir güneş gibi doğdu, işte o zaman bu uygulama son bulup “kısas şahsidir” hükmüyle sınırlı kalmıştır.  Kaldı ki,  İslam’da bir cani hakkında kısas hükmü verilse de şayet maktul (ölenin) yakınları affederse bu davranış büyük bir erdemlilik olarak addedilir. Zira bu hususta;
        Rabb'ül Âlemin; “Bir kötülüğün cezası, onun gibi kötülüktür. Kimde affedip durumu düzeltirse onun ecri Allah’a düşer. Muhakkak O, zalimleri sevmez” (Şura/40) beyanının yanı sıra   yine    Allah  Teala'nın; “Her kim bir insanı öldürmüş olduğu bir cana karşı ya da  yeryüzünde fesat çıkarmasına karşılık olmaksızın öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur.. Tersine bir kimseyi ölümden kurtarır,  yaşamasına hizmet ederse sanki bütün halkı diriltmiş gibi olur” (Maide/32)  beyanı ve Peygamberimiz (s.a.v)'in; “Dünya ve ahret ahlakının en yüce olanını sana gösteriyim mi? Bu ahlak, seninle ilişkisini kesip seni arayıp sormadığı halde, senin onu arayıp sormandır. Sende bulunmasıdır. Ve sana zulmedeni senin affetmendir” (Taberani) beyanı bunun delilidir.
            Nasıl ki İslam’da bir köleyi azad etmek bir ölüye hayat vermek türünden bir davranış olarak kabul görüyorsa, aynen öyle de öldürülecek bir suçluyu affetmekte bir tür diriltme sayılır. Şayet aftan yararlanacak şahsın köleyi azad edecek maddi gücü yoksa bu durumda Allah gücü yetmeyen için iki ay oruç tutulmasını emretmiştir. Belli ki kefaretten kasıt işlenen suç karşılığında suçluya bir tür bedel ödettirip pişmanlığın göstergesi bir nişan olsun amaçlıdır.
            Anlaşılan o ki; bir insanın kanına girmek tüm insanlığın kanına girmek gibidir. Suçlu bu dünyada cezasını görmese de ahrette mutlak karşılığını bulacaktır.  Bu yüzden Rabb'ül Âlemin; “Her kim bir mümini kasten öldürürse çarpılacağı ceza içinde ebediyen kalmak üzere cehennemdir. Onu Allah gazap etmiştir, lanet etmiştir ve ona büyük azap hazırlamıştır. Ne acı son” (Nisa/93)  buyurmuştur. Evet, kasten cinayet işlemek büyük günah kapsamında bir fiil olduğundan dünyada karşılığı kısas, ahrette ki karşılık ise cehennemdir. Bu arada şunu belirtmekte yarar var; bir gayrimüslimi haksız yere öldürmekte büyük günahlar arasında yer alır.  Bakın Peygamberimiz (s.a.v)'in hem zimmî hem de Müslüman’ın katli hususunda zikrettiği şu hadis-i şerifler meseleyi daha da bir açıklığa kavuşturmaya yetiyor. Şöyle ki;
    Resulullah (s.a.v); “Bir kimse zimmîyi (Müslümanlarla anlaşma yapmış ve İslam tabiiyetini kabul etmiş gayrimüslim) öldürürse cennetin kokusunu koklayamaz. Hâlbuki cennetin güzel kokusu, kırk senelik bir mesafeden gelir, burnunu güzel kokuyla kokulandırır. Bu ne büyük mahrumiyettir”  ve  “İki Müslüman kılıçlarıyla birbirlerini karşılayıp ve bir diğerini öldürecek olsa öldürende ölende cehennemdedir” (Camiüs’sağir) beyan buyurduğunda sahabe şaşkınlığını gizleyemez ve der ki;
      —Ya Resullullah!  Ama biri katil diğeri maktuldür,  bu durumda maktul bir kişi nasıl cehennemlik olur ki.
       Bunun üzerine Habib-i Kibriya Efendimiz (s.a.v) cevaben şöyle der;
        —Şüphesiz o da arkadaşını öldürmeye hırslı bulunmuştur.
       Gerçekten de öldürmeye hırslı bulunmak o fiili işlemek gibidir. Kaldı ki bir Müslüman’ın ölmesini arzulamakta dinimizde hoş karşılanmaz. Nitekim Allah Resulü; “Her kim bir Müslüman’ın kanının dökülmesini ister bir kelimenin harfiyle mesela ‘öldür’ kelimesinin ilk harfiyle iştirak etse kıyamet günü iki gözünün ortasında Allah’ın rahmetinden ümidi kesilmiştir diye yazılmış olarak gelecektir” diye buyurmuştur. Demek oluyor ki; öldürmek kadar öldürmeye azmetmekte suçtur.  Hakeza çocuk öldürmekte öyledir. Bu yüzden Allah Teâlâ; “Çocuklarınızı geçim korkusuyla öldürmeyiniz. Biz sizi de onları da rızıklandırırız”(Enam/151)  beyan buyurmakta.
         Peki, bir insan başkası tarafından değil de kendi kendini öldürdüğünde hüküm nedir? Elbette ki bunun hükmü; bir insanın intihar etmesi demek ha bir başkasını öldürmüş, ha da kendisini öldürmüş hiç fark etmez, sonuçta her iki fiilde cinayet addedilip ahrette ki karşılığı cehennem azabıdır. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v) Hayber gazvesine iştirak eden bir şahıs hakkında;  o ateş ehlidir dediğinde Ashaptan bazıları şöyle karşılık vermiştir;
          —Ey Allah’ın Habibi! Ateş ehlidir diyorsun ama o muharebede bulunarak vefat etti.
        Tabii Allah Resulü (s.a.v)  yine ısrarla:
           — O ateşe atıldı der.
        Derken birazdan gelen haber tereddütleri giderip o kişinin aldığı yaranın sızısını çekmek yerine kılıcının üzerine düşüp kendi kendini öldürmüş olduğu anlaşılır.  Ve bunun üzerine Resulü Ekrem (s.a.v)   arkadaşlarına dönüp şöyle der:
          —Allahu Ekber! Şahadet ederim ki ben Allah’ın kulu ve resulüyüm,  Bilâl-i Habeşî’ye emrederek kimseden başkası girmeyecektir ve yine şüphe yok ki Allah Teâlâ bu dini facir bir kişiyle de teyid buyurur.(Buhari, Müslim). Gerçekten de Allah Teâlâ’nın; Haklı yere olan müstesna,  Allah Teâlâ’nın haram kıldığı nefsi de öldürmeyiniz. Düşünüp gereğine göre hareket ederseniz ve akla nimete aykırı davranmayasınız diye size bunu vasiyet buyurmuştur (En’am/151) beyanı bunun teyididir.     
           Hiç kuşkusuz  “Kısasta hayat var” hükmü şüphe kaldırmaz, ancak bu demek değildir ki kısas hafifletilemez. Mesela kısasta diyet ödetme hafifletici sebep olmak bir yana varislerin mağduriyetini giderici bir tür tazminat olarak karşılık bulur da. Ancak bu arada sakın ola ki diyet için hafifletici unsur dedik diye hemen bundan bir çıkarımda bulunup  “gönlünden ne kopuyorsa onu ver” gibi bir uygulama anlaşılmasın. Bir kere İslam'da her şey belirli kaide, kural ve ölçüler çerçevesinde ele alınıp asla beşeri hayat rastgele kurallarla tanzim edilmez. Dolayısıyla sosyal hayatta işlenen her fiili suçun karşılığına denk gelen bedel ne ise diyette o ölçüde verilir. Nitekim mezhep imamımız diyetleri altın, gümüş ve deve cinsinden tasnif etmişte. Zaten tasnif edilmiş fıkhı ölçülere genel hatlarıyla şöyle bir baktığımızda;  hür bir erkeğin diyeti söz konu para cinsindense bin dinar, söz konu altınsa bin dinar altın, söz konu gümüşse on iki bin dirhem gümüş, söz konu hayvansa iki yüz sığır ya da iki bin koyun, söz konu giyim kuşamsa her biri iki parçadan ibaret olmak üzere iki yüz elbise olduğu ortaya çıkar. Hakeza cinsiyet bakımdan baktığımızda ise hür bir kadının diyeti erkek diyetinin yarısı olduğunu görürüz.
             Bir Müslüman’ın akilesi (mensup olduğu aşiret, akraba, azad edilmiş kölenin efendisi vs.) bulunmazsa bu diyet hısımlarının hisselerinden veya Müslümanların maslahatı için ayrılan mallardan (Beytülmal) ödenir. Bilhassa bu hususta Rabb’ül Âlemin'in beyan buyurduğu; “Müminler birbirlerinin dostlarıdır, yardımcılarıdır, bu bakımdan birbirlerinin kanının heder olmasına meydan vermeyip bu diyeti böylece öderler” (Tevbe/71)  ayeti baz alınır. Ancak Fıkıh ehlinden Ebubekir Esamme diyetlerin bizatihi suçluların kendi mallarından tahsil edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Yani, hiç kimse başkasının suçundan dolayı sorumlu tutulamaz görüşündedir. Tabii ki Ebubekir Esamme'nin dayandığı nokta Kur’an’da geçen: “Herkesin kazanacağı günah ancak kendisine aittir. Bir yük sahibi başkasının yükünü yüklenmez, bir kimse başkasının mesuliyetine ortak olamaz” (Enam/164) hükmüdür. Elbette ki yukarda tevbe ayetini ölçü alanlar Ebubekir Esamme’den farklı olarak; sosyal hayat üzerindeki sağlayacağı maslahatttan hareketle Akilelerin diyetleri ödemesi gerektiği fikrindedirler. Hatta bu görüşe destek nitelikte Resulü Ekrem (s.a.v)’in bir ceninin düşürülmesine neden olan bir kadının Akile'sine gurre hükmü vermiş olması da temel dayanak teşkil eder. Hakeza Hz. Ömer(r.anh) ise akilenin diyet ödemesine hükmettiğinde hiç kimse buna muhalefet eden çıkmamıştır. İşte bu tür örnekler bize şunu gösteriyor ki; tanımlanmış suçtan büsbütün akilenin de duyarsız kalamayacağıdır. Sonuçta akraba hukuku denen bir hukuk var, dolayısıyla fiili işleyen canide olsa kayıtsız kalınmaması icab eder.  Hatta buna maktul yakınları da dâhildir,   onlar da Peygamberimiz (s.a.v)'in; “Ya diyet ister veya kısas talep eder” beyan buyurduğu iki şıktan birini tercih edip gereğini yerine getirmekle mükelleftir.  Hatta her iki taraf rızasıyla birinci şıktan yana tercih kullanıldığında kısas düşebiliyor. İlla suçlunun katline ferman çıksın deniliyorsa, elbet bu durumda Allah Teâlâ'nın; “Kısas size yazıldı. Cezalandıracağınız zaman, size yapıldığının benzeriyle cezalandırın” (Nahl/126)  hükmün yerine getirilmesi şart olur.
              Bu arada sosyal hayatta unutmaya bağlı olarak görülen bir takım gayri ihtiyari yapılan hatalar da dikkat çeken bir husustur. Neyse ki bu hususla alakalı Allah Resulü'nün beyan buyurduğu; “Allah Teâlâ Resulüne mahsus bir lütuf olarak ümmetinden hatayı, unutmayı ve zorla yaptırılan şeyleri affetmiştir”  müjdesi yürekleri ferahlatmaya yetmiştir.  Sonuçta hepimiz insanız hafızamızda birçok şeyi tutamadığımız gibi baskı altında veya işkenceyle istenmeyen bir fili işleme durumu olabiliyor. Dolayısıyla hadis-i şerifte geçen afla birlikte ahrette hesaba çekilmekten kurtuluşumuz vuku bulur.   Böylece dünya itibariyle birçok haklar da korunmuş olur.
KISAS İÇİN ŞARTLAR
         Kısas uygulaması için gereken şartlar neymiş diye şöyle fıkıh kitaplarına baktığımızda;        Bir kere kısasta ilk aranan temel kaide katilin akil baliğ olması ve öldürmeye kastetmiş veya kendi isteği ile hareket etmiş olmasıdır. Peki, öldürme kastı nasıl anlaşılır derseniz, hiç kuşkusuz yaralayıcı aletin varlığı bu iş için yeterli olabiliyor. Ancak katil; maktulün (öldürülenin)  babası olmamalıdır. Dolayısıyla oğlunu, kızını veya mutlak torunlarından birini öldüren şahıs hakkında diyet, tazir ve miras hakkından mahrumiyet gibi cezai hükümler geçerli olsa da kısas uygulanmaz. Nitekim bu hususta Resulullah (s.a.v)'in; “Baba, oğlunu öldürmekle kısasa uğramaz”  beyan-ı şerifi bunu teyit ediyor.  Demek oluyor ki;   usul, yani baba, anne veya dedelerinden birini kasten öldüren için hakkında kısas gerekir. Sonuçta usul, füru'nun hayata gelmesine vesile atadır, bu yüzden füru (evlat ve torunlar) varlık nedeni ebeveynlerine hürmette kusur edemez.  
          Bir kimse kendi hanımı veya damadını öldürdüğünde kendi evlat veya torunları varisliği söz konusu olduğunda kısas uygulanmaz. Zira kısas bölünme kabul etmez,   nasıl ki bu hak evlat ve torunlar için caiz değilse diğer varisler içinde caiz olmaz. İster istemez böyle durumlarda kısasın diyete dönüşmesi cihetine gidilir.
           Bir köle veya cariye efendisini kasten öldürse kısas gerekir. Şayet efendisini kasten değilde bir hata sonucu öldürdüyse ne bir kısas,  ne bir diyet,  hiçbir lazım gelmez.   Zaten kölenin malı efendisinin mülküdür, istese de diyet veremez.  
           Herhangi bir şahsı; ‘kanım sana helal olsun, beni öldür’ demesiyle öldürme eyleminde bulunan hakkında İmamı Azam ve İmameyne göre kısas gerekmez.
             Bir adam laf olsun babında değil de; ‘kanımı sana şu kadar kuşa sattım beni öldür’ emri üzerine öldürürse hakkında kısas lazım gelir. Bir kere böyle bir emir batıldır.
            Şu bir gerçek kasten öldürme fiillerinde aranan en birinci husus, her türlü kuşkuya mahal bırakmayacak derecede netlik kazanmalıdır. İşte bu yüzden her hangi bir kimseyi bir veya iki darbeyle öldüren şahıs hakkında kısas uygulanmaz. Çünkü ortada alışıla gelmiş örf adet gereği bir iki darbeden sadece uyarı veya terbiye amaçlı bir fiil algılanır, asla öldürme amaçlı bir darbe algılanmaz.
            Bakın İmamı Azam bir insanın boğazını sıkmak,  ip, urgan gibi bir şeylerle boğmak veya yüksek bir yerden aşağıya atmak suretiyle öldüren şahıs hakkında diyet lazım gelip kısas gerekmeyeceğini belirtmiştir. Fakat o insan hayatta kalma ihtimali imkânsız denecek derecede bir yerden atılmışsa bu durumda kısas gerekir.  Hakeza bir kişinin ağzına zehir akıtan şahıs hakkında diyet lazım gelirse de kısas lazım gelmez.
           Bir insan kendisine verilen içeceğin zehirli olduğunu bile bile içip ölürse zehri veren şahıs hakkında tazminat gerekmese de şiddetli tazir cezası kâfidir.   Tabii burada cezanın tazirle hafifletilmesine etki eden faktör ölenin zehri kendi isteğiyle almış olmasıdır.
        Bir şahıs düşünün ki; hem kendi kendini yaralamış, hem de başka birinin darbesine maruz kalıp yaralanmış,   tabii ki böyle bir vakada yaralayan hakkında kısas gerekmese de yarım diyet lazım gelir.  Bir başka ifadeyle;  öldürme fiilinin doğrudan işlenmiş olması gerekir ki; kısas hükmü uygulanabilsin. Yine bir şahıs düşünün ki, tam olarak öldürmeye iştirak etmeyip sadece öldürme anında maktulun kol veya ayaklarını tutmuş ya da bir şekilde yardım etmek suretiyle öldürme eylemini kolaylaştırmaya yönelik eylemde bulunmuş olsun, işte böyle biri hakkında kısas uygulanmaz,   bu kişi içinde şiddetli tazir kâfidir. Zira burada doğrudan bir fiili müdahale söz konusu değildir. Ancak bir kimsenin bulunduğu yeri gösterip öldürülmesine sebebiyet veren şahıs hakkında tazirle yetinilmez hâkimin takdiriyle;   ya hapis cezası,  ya da darp cezasına hükmedilir.
           Evet, kısasla ilgili genel hususlara değindikten sonra,  birde fıkıh kaynaklarına yine bakarak tan kısas öncesi ve sonrası uygulamalar nelerdir bir göz atabiliriz.  Bir kere kısas hükmünün kesinlik kazanması için;
           —Katledilen maktul velisi kısas esnasında olmalı ki kısas uygulansın, yani velisi meçhul bir olayda kısas uygulanmaz.
            —Maktul varislerinin kısas talebi olmadan kısas işlemine geçilmez.
         —Kısas esnasında maktul varisleri hepsi hazır bulunmalı,  ancak varislerin arasında katilin torunlarından kimse bulunmaması gerekir.
         — Bir insan yaralanarak öldüğünde kısas gerekmez. Yani, ölümde kasıt unsuru esastır. Dolayısıyla kasten yaralanmış bir kimse yatağa düşüp bir müddet sonra o yaradan ötürü vefat etmişse kısas gerekir. Çünkü bu süre zarfında ölüm sebebi netlik kazanmıştır.
          —Sarhoşluk hali kısasa mani değildir.
          —Bir mürtedi (dinden dönen) öldüren her kimse hakkında kısas gerekmez. Zira dinden dönmek kısmen harbî (gayrimüslim) hükmü kazanmasına yeterli sebeptir.
  —Kısastan hüküm giymiş bir caniyi hariçten biri öldürse hakkında kısas uygulanır. Sonuçta ölen katilde olsa kısas hükmü verilmiş bu caninin hariçten birine karşı kanı masumdur.  Sadece söz konusu kişi hariçten velisi olduğunda kısas gerekmez. Zira akıtılan kan veli için haramlık oluşturmaz.               
  — Bir cinayet düşmanlık kastıyla işlenmiş olmalıdır. Ancak şaka bundan istisnadır. Şöyle ki;  iyi yüzme bilmeyen bir kimseyi düşmanlık kastıyla ya da şakayla karışık dere, nehir, deniz vs. atıp boğulmasına sebep olduğunda kısas gerekir.
         Kasten bir kişiyi öldürmeye yönelik tuzak kurup kendi evi veya umuma ait bir caddede bir kuyu kazar veya ayağının kaymasıyla ölümüne sebep olan hakkında kısas gerekir.
           Bir kimse zehirli bir maddeyi bir şahsa içirip vefatına sebep olduysa hakkında kısas gerekir. Ancak zehirden her ikisi de  (hem veren, hem içen)  haberdar iseler bir şey gerekmez. Çünkü bu durumda zehri içen kendi kendini öldürmüş addedilir.
          Bir adam aralarında husumetlik bulunan bir şahsa kılıç veya mızrak gibi bir şeyle işarette bulunup,  takibe aldığı o şahıs yere düşmeksizin vefat ettiğinde hakkında kısas gerekir. Hatta takip esnasında her ikisi de atlı, her ikisi de yaya, ya da biri atlı diğeri yaya olsa da hüküm aynıdır. Fakat o şahıs kaçma esnasında düşüp öldüğünde hemen kısas hükmü uygulanmaz, bir kere böyle bir durumda önce varislere yemin gerekir. Yani, o şahsın bu düşme yüzünden değil sadece korkudan dolayı ölmüş olduğuna dair elli defa yemin ettirilmeli ki kısas hükmü uygulansın. Şayet bu tip yaşanan hadiselerde katil ve maktul arasında düşmanlık (husumetlik) yoksa kısas gerekmeyip sadece diyet lazım gelir. Yine böyle bir hadisede sırf silahın gösterilmesinden sonra ölüm meydana gelmişse bu hata kabilinden işlenmiş bir fiil sayıldığından kısas yerine katilin kabilesine diyet ödetilir. 
         —Zor kullanmak suretiyle adam öldürme vuku bulduğunda hem zor kullanan şahıs için, hem de fiili işleyen için kısas gerekir. Belli ki bu olayda zorlayan sebep konumda,  zorlanan da uygulayan konumdadır.
          — Cani harbilerden olmamalıdır.  Nitekim Resulullah (s.a.v);  Uhud'da Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşi’ye kısas uygulamamıştır.  Vahşi,  Mekke'nin Fethinde Müslüman olmuştu. Şayet Müslüman olmasaydı hiç kuşkusuz harbi hükmüne tabii olup öldürülecekti.
        —Cani cinayete uğrayandan üstün konumda olursa hakkında kısas uygulanmaz. Buna göre bir müste’min zimmîye karşılık, hür bir insan köleye karşılık, bir efendi de kölesine karşılık kısas edilemez.
        —Bir Müslüman köle nasıl ki hür bir insan arasında kısas caiz değilse hür bir şahısla da köle arasında kısas caiz değildir.
        —  Bir Müslüman gayrimüslim karşılığında öldürülemez.
       — Zimmî zimmîyi öldürdüğünde kısas gerekir. Hatta zimmî sonradan Müslüman olsa da yine hakkında kısas düşmez.  Zira cinayet işlendiğinde her ikisi de zimmî idiler.
        —Bir kimse evlat veya torunlarından birini öldürürse hakkında kısas uygulanmaz. Zira yukarıda da belirtmiştik usul  (baba, anne ve dede) füru'nun  (çocuk ve torunlar) varlık sebebidir. Yani usulün füru üzerinde bir tür sahiplik hakkı vardır. Dolayısıyla füru aslın yok olmasına sebep olamaz. Kaldı ki  “Baba çocuğundan dolayı öldürülemez”  hadis-i şerifi bunu teyid ediyor.
        —Maktul kanı haram biri olmalıdır. Bunun anlamı; kısasın masum kanları koruyucu hüküm olmasıdır. Bu yüzden bir harbi veya bir mürtedi öldüren şahıs isterse zimmî olsun fark etmez hakkında ne kısas, ne diyet, ne de kefaret lazım gelir. Ancak bir idari amirin izni olmadan bu fiili işlemişse bu durumda tedip edilmesi lazım gelir. Peki, öldürülen zimmîyse? Malum, bu hususta Resulü Ekrem (s.a.v)'in zimmî bir şahsı öldürmüş Müslüman hakkında kısas cezasını tatbik etmiş bile. Ve kısasın akabinde  ‘Ben ahdine, verdiği söze vefa edenlerin en haklısıyım’  beyan buyurarak ahde vefaya herkesten çok benim riayet etmem manasına gelen mesaj vermişte. İşte bu uygulamadan hareketle İslam toplumunda zimmînin canı, malı ve namusu korunmak zorundadır. 
      —Hür bir şahıs köle veya cariyenin dirseğinden itibaren kolunu kasten kesmiş olsa kendisinden yarı kıymet tazmin edilir. 
        Evet,   kısas için;  'kısasta hayat vardır' hükmün gereği aynı misline karşılık uygulanan bir yaptırım desek te bununda bir istisnası var ki kasten kesilen bir şehadet parmağa karşılık aynı misli şehadet parmağının kesilmesi lazım gelmez, bir başka parmak kâfidir.  Malum, diğer parmaklar öyle değil, mesela kasten kesilen bir başparmağa karşılık başparmak kesilmesi lazım gelir.
          Tabii asıl kısasta göz önünde bulundurulması gereken husus hem kayba uğramış organın konumu, hem de kayba uğramış ya da zarar görmüş organın cinsi arasında denkliğin bulunmasıdır. İşte bu temel kuraldan hareketle kısasta asla sağ el yerine sol el, sol ayak yerine sağ ayak kesilemez, ya da üst çenedeki bir dişe karşılık alt çenedeki bir diş çekilemez. Kaldı ki söz konusu biyolojik organların hem konumları ve hem de işlev fonksiyonları farklıdır.  Dolayısıyla, aksi yanlış bir kısas uygulama için diyet gerekir.
         Besbelli ki bir şahsın iki eli veya iki ayağını kasten kesildiğinde bunun karşılığı yine iki el ve iki ayaktır.  Zaten ortada başka seçenekte yoktur, böyle hükmedilmesi de gayet tabiidir.  Şu da bir gerçek, sağlam ya da kusurlu bir organ fark etmez bir el karşılığında kesilemez.  Şayet bu caniye ait kusurlu bir organsa bu durumda mağdur serbesttir, dilerse kısas ettirir, dilerse kendi sağlam organına denk düşen diyeti alır.
       — Bir kişi cinayete uğradığı esnada değilde bilahare vefat sonrası cezai müeyyide verilmesi noktasında birinci derece yetki maktulun varislerine ait bir haktır,   ikinci derece de ise bu hak devletindir.

KISAS İŞLEMİ
         Kısas bölünmeyi kabul etmez. Nitekim varislerden birinin talebi diğer varislerinde talebi sayılacağından kısas esnasında diğer varislerinde hazır bulunmaları gerekir. Aksi takdirde varislerden biri hazır olmayınca kısas uygulanmaz. Belli ki bu gereklilik varislerin katili affetme ümidine istinadendir. Her şeyden önce kısas hakkına sahip olanlar işlenen cürüm hakkında ittifak etmelidirler. Şayet bu hakka sahip olanlardan biri ölürse yerine diğer varis sorumluluk üstlenir.
         Kısasta mükellefiyet esastır.  Yani, cinayeti işleyen çocuksa akıl baliğ oluncaya kadar kısas uygulanmaz,  şayet bu kişi mecnunsa (deli)  aklı yerine gelinceye kadar beklenip bu süre içerisinde hapsedilmesi daha uygundur.  Anlaşılan cani her iki durumda da kısas edilemez. Zira Hz. Muaviye, Hüdbe b. Haşem’i öldürmüş olan bir şahsı, Hüdbe’nin oğlu buluğ çağına gelene dek hapsetmişti.           
        Hakkında kısas kararı olan bir hamile kadın için çocuk doğana kadar kısas edilemez. Sebebi gayet açık,  can içinde can vardır. Ancak bu da yetmez ne zaman ki dünyaya gelen çocuğa sütanne bulunur, işte o zaman kısas cari olur.  Şayet sütannede bulunmazsa,  bu durumda çocuğun annesine tam iki sene süt emzirme müddeti tanındıktan sonra kısas olmalıdır.
           Bir katil düşünün ki, öldürdüğü şahsı ateşe atmış,  gözlerini çıkarmış veya parça parça (lime lime) edip öldürmüş olsun, böyle bir caniye bile aynı misli karşılık verilmez, kısas işleminin yaralayıcı alet veya kılıç benzeri kesiciyle yerine getirilmesi kâfidir. Malum, kısasta baş kesme en yaygın kullanılan yöntemdir. Zaten maktulün velisi, katili kesici aletten başka bir metotla öldürmek isterse hâkim buna geçit vermez, kural neyse o yöntem uygulanır.  Hakeza yine katilin bir uzvu başka bir kimse tarafından kesilecek olursa yara kapanıncaya kadar hakkında kısas uygulanmaz. Her ne kadar bir katil, öldürdüğü şahsı ne şekilde öldürmüş ise kendisi de o şekilde kısas edilmesi gerektiğini düşünsek te bazı öldürme vakalarında benzerlik aranmaz sadece kılıçla öldürülmesine hükmedilir. Efendimiz (s.a.v); ‘Kısas ancak kılıç ile yapılır’  beyan buyurmuştur. Tabii ki kılıçtan kasıt keskin silahtır. Nitekim Allah Resulü; ‘Filan şahsı bulursanız öldürünüz, onu yakmayınız, çünkü ateşle ancak ateşin yaratıcısı azap eder, başkaları edemez’ diye beyan buyurdu.
           Hükmü kesinleşmiş kısasın ertelenmesi uygun değildir.   Ancak kısasta söz konusu hamile bir kadınsa kısasın doğum sonrasına ertelenmesi uygundur.   Yüce Allah (c.c); ‘Eğer ceza verecek olursanız size nasıl ceza verilmiş ise sizde o şekilde ceza veriniz. Ancak sabredip af ile muamele ederseniz şüphe yok ki bu sabredenler için daha hayırlıdır’ (Nahl/126) beyan buyurmaktadır.     
            Kısas şahsi bir ceza türü derken mesele sadece maktul ve mağdur arasında geçen bir hadiseye indirgememek gerekir,  bunu etkileri bakımdan düşündüğümüzde katil ve maktul yakınları,  hatta tüm toplumu ilgilendiren bir hadise olarak algılamalı.  Zaten mesele katil ve maktul arasında cereyan eden bir meseleyle sınırlı tutulsaydı kısas hakkından bahsetmeye gerek kalmayacaktı. İşte görüyorsunuz kısas yerine getirilmesi gereken öyle bir hak ki,  kısas hakkına haiz insanların toplu ittifakıyla yerine getirilmiş olur. Şayet ittifak oluşmamışsa aralarında kura çekilip kimin adına kura çıkmışsa onun izni dâhilinde kısas gerçekleşir.
         Malum, öyle olağanüstü durumlar vaki olur ki bu durumda kısas düşebiliyor.  Nitekim bu hususta Peygamberimiz (s.av) şöyle buyurdu;  ‘Kısas edilecek şahıs, doğal bir afetle ölürse veya başka bir husustan dolayı haklı veya haksız yere öldürülürse kısas düşer, bıraktığı malından diyette alınamaz.’  İşte hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere kısas yoluyla kesilecek bir organ doğal bir afet sonucu kopar ya da haksız yere kesilirse kısas düştüğü gibi diyette ödenmez. Ancak bu organ bir haksızlık sonucu değil de mesela hırsızlıktan dolayı kesilmişse kısas düşse de diyet düşmez. Keza kısas cinnet halinde de düşer. Ancak cinnet geçiren,  kısas sahiplerine teslim edildikten sonra vuku bulmuşsa kısas düşmez.   
         Kısas hakkına sahip olanlar caniyle peşin veya veresiye bir bedel üzerine anlaşırsalar kısas düşer. Kaldı ki kısas, maktul velisinin affetmesiyle de düşer. Hiç kuşkusuz affetmek daha tercih edilendir. Bu yüzden Resulü Ekrem'de (s.a.v); cinayet hadiselerinde affetmenin daha uygun olacağını buyurmuşlardır. Zaten Kur’an’da geçen “Katil ölenin kardeşi tarafından bağışlanmış ise örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem verici azap vardır” (Bakara/178) ayeti celile bunu doğruluyor. Hatta affedildikten sonra da artık o konu kapanmış olmalıdır, ikide bir yüzüne vurulan bir meseleye dönüşmemelidir. Nitekim ayetin sonunda zikredilen affedilmiş bir katil öldürüldüğünde öldüren için elim bir azap vardır kelamı meseleyi yeteri kadar izah ediyor. Dolayısıyla bu hükme rağmen maktulün velisi katili önce affedip daha sonra da kasten öldürecek olursa ulema tarafından hakkında ittifakla kısas lazım gelir denilmiştir.
           Şayet birden fazla şahsı öldürmüş olan bir cani hakkında maktullerden birinin velisi affettiği halde diğer maktullerin velileri affetmezlerse affetmeyenlerin kısas hakları düşmüş olmaz. Zira ortada ayrı ayrı işlenmiş cinayetler söz konusudur.
            Bir yaralı yaralayana hitaben; “Ben ölürsem seni kanımdan veya katlimden vazgeçtim (ibra ettim)” derse affı geçerlilik kazanır.  
        Kelimenin tam anlamıyla kısasta karşılıksız affetmek daha evla görülmüştür. Bakın Rabbül Âlemin; Affederseniz bu takvaya daha yakındır (Bakara/237) beyanı ve Allah Resulü'nün;  “Bir kimse gördüğü zulme rağmen zalimi affederse Allah Teâlâ bu sebepten ötürü onun izzetini artırır” beyanı bu doğrultuda zaten. O halde biz kullara hataları örtmek düşer. Örtelim ki Allah'ta ruzu mahşerde bizim hataları örtsün.

                               KASTEN VE HATAYLA ÖLDÜRMELER
           Kim bir insanı hatayla öldürürse diyet lazım gelir.  Hakeza her kim önce bir insanı, daha sonra bir başka insanı hatayla öldürürse her biri için diyet vermesi icap eder. Kasten öldürmenin cezası tam diyettir.
            Bir şahsı öldürmek kastıyla atılan kurşun, o şahsı delip geçtikten sonra kurşun bir başkasının vücuduna isabet edip ölümüne yol açtıysa birinci cinayetten dolayı kısas, diğeri içinde diyet lazım gelir (Cinayet-i müdame).
           Bir kimse iki şahsı bir vuruşta kasten öldürecek olursa hakkında kısas hükmü cari olduğundan (öldürülür)  diyet lazım gelmez.
              İki kişi birlikte bir şahsı kasten öldürseler, bu durumda her ikisi içinde kısas cari olur(cinayet-i müşterek).   Yine iki kişinin kasten sıcak bir yara açması sonucu ölen bir şahıs içinde hüküm aynıdır.
           İki kişi birlikte hata yoluyla bir şahsı öldürse, ya da iki şahıstan biri kasten diğeri hatayla öldürmüşse ortada şüphe söz konusu olduğundan her ikisi hakkında da kısas gerekmez. Belki her ikisinin bir tam diyet vermesi icap eder.
            Bir şahsı iki şahıstan biri yaralayıcı alet ile diğeri de sopayla dövüp öldürse her iki şahısta yarı yarıya diyet ödemeleri lazım gelir.
             Bir şahıs düşünün ki,  bir şahsı önce kasten elini kesip öldürmeye kastettiğinde o şahıs yaralanıp yarası iyileştikten sonra öldürme eylemini gerçekleştirdiğinde her iki fiil içinde maktulun velisi dilerse önce elini, sonra kendisini kısas ettirir, ya da sadece kısas ile yetinilir. Hatta dilerse sadece elini kestirmekle yetinip affedebilir de.
             Yine bir adam düşünün ki,  iki kişinin de sağ ellerini kasten kesmiş olsun, böyle bir durumda sağ eli kesilir, diğer bir ele karşılık ise diyet ödenir.            
          Ortaklaşa bir işte çalışan kimselerin bir hata sonucu müştereken işlemiş oldukları cinayetlerin diyetlerini yine ortaklar öderler. Mesela üç kişinin birlikte kazdıkları kuyu üzerilerine yıkılıp aralarından biri telef olduğunda bunun diyeti üç hisseye ayrılır, iki hissesini hayatta kalanlar veya varsa akileler öderler, diğer bir hisse de telef olanın hissesine isabet ettiğinden bu hisse düşmüş olur. Hakeza ücret karşılığında bir kişi kazdığı kuyu üzerine yıkılıp öldüğünde kuyu sahibine diyet lazım gelmez.
               Dört kişi beraber çalıştıkları bir geminin direğini kaldırma esnasında üzerilerine direk düşüp içlerinden bir kişi öldüğünde ödenecek diyet dört hisseye ayrılır, üç hissesini hayatta olanlar öderler,  diğer kalan bir hisse de ölen insanın hissesine isabet ettiğinden bu hisse düşmüş olur.
               Birbirleriyle güreşen iki pehlivandan biri diğerini yaralamaksızın silkeleyip yere çarpmak suretiyle ölümüne sebebiyet verdiyse diyetini tazmin eder.              
             Bir kimse cerrahi ameliyat olduğunda ölürse doktorun tıbbi kusuru yoksa bir şey verilmesi gerekmez. Şayet hata varsa cerrahi müdahale yapanın yarım diyet ödemesi lazım gelir.
                Bir kimse cinsel ilişkiye dayanıklı olmayan bir kız çocuğa tecavüz edip o çocuğun ölmesine neden olduysa hem mihri'ni, hem diyetini,  varsa âkilesinden (suçu işleyenin malından ödenen diyet) ödemeye mecbur tutulur.  Bu arada suçu işleyen ister yabancı ister yerli olsun fark etmez diyet ödemekle iş bitmeyip zina haddi de uygulanır.
                Bir kimse bir şahsı Allah’ın Kahhar ismini zikrederek (okuyarak)   helak olduğunu ikrar ederse bir şey lazım gelmez. Yine bir şahsı duayla, bir takım burçlardan çıkardığı çıkarımlarla veya Enfal suresini okumakla öldürdüğünü dile getiren bir adam için de herhangi bir müeyyide lazım gelmez. Bir kere böyle bir itiraf şeriata aykırı bir yalan beyan hükmündedir. Zira gaybı ancak Allah bilir.
                Bir kimse çocuğunu terbiye amaçlı dövüp ölümüne sebebiyet verdiğinde diyet ödemesi lazım gelir.  Çünkü uslandırma pekâlâ tediple (edeplendirmek, terbiye vermek haddini bildirmek için darp ve tazir vs.) veya kulağını çekmekle de mümkündür.
               Bir öğretmen ya da bir usta,  öğrenci ve çırağın velisi veya vasisinin izni olmaksızın dövemez. Aksi takdirde o çocuk öldüğünde söz konusu kişi öğretmense öğretmene,   ustaysa ustaya diyet lazım gelir.  Ancak daha önceden çocuğun veli veya vasisi tedip için dövmelerine izin vermişse diyet gerekmez, ama dövme işlemi çocuğun kulaktozuna vurmak, boş böğrünü yumruklamak,  değnek vurmak suretiyle yapılmışsa döven için yine diyet gerekir.
           Bir kimse karısını değnek veya yumruk gibi bir şeyle dövüp ölümüne neden olduğunda diyet lazım geldiği gibi mirastan da mahrum kalır.
        Bir kimsenin duvarı sağlamca inşa edilmişken daha sonra yoldan geçen bir şahsın üzerine yıkılıp ölüm vuku bulmuşsa duvar sahibine tazmin lazım gelmez. Fakat yıkılmaya yüz tutmuş vaziyette yaptırılmış duvar için tazmin gerekir. Hakeza önceden uyarı mahiyetinde bildirilmiş yani tekaddüme (zararın defi için önceden yapılmış tavsiye ve tembih) rağmen çökme riski alınmış bir ev için gereği yapılmayıp o ev çöküp birinin ölümüne neden olduğunda diyet ödenmesi gerekir. Şayet yıkılmaya yüz tutmuş duvar vakfa ait bir duvarsa tekaddüm vakfın mütevellisine yapılır. Tekaddüm sonrasında duvar yıkılıp zarar verdiğinde,  zarar tazmini vakfın malından ödenir. Telef olan insanın diyeti ise vakfın Akile'since karşılanır. Mütevellinin malından lazım gelmez. Çünkü mütevelli vakfın vekilidir.
              Umum yol üzerine düşecek gibi duran bir duvar yıkıldığında daha önceden tekaddüm edilmemişse bir şey lazım gelmez.
           Ücretle çalışan kimselerin yıkmakta oldukları bir duvar yıkılıp birisinin ölümüne neden olduğunda diyet ve kefareti ücretlilerin üzerine lazım gelir, duvar sahibine bir şey lazım gelmez.
NEFSİ MÜDAFAA

                Nefsi müdafaa durumunda kalan bir insanın kendisinin öldürmeye kast etmiş bir şahsı öldürmesi durumunda, ne kısas, ne diyet gerekir. Ancak bağırmak,  feryat etme imkânı varken ya da halkın koşup kendisini kurtaracağına emin olduğunu bildiği halde böyle yapmayıp öldürmeye teşebbüs etmişse hakkında katil hükmü cari olur. Keza bir adama sadece silah teşhir ettikten sonra arkasını dönüp gittiğinde o şahsın arkasından yetişip öldürdüğünde de hüküm aynıdır.
                Bir şahsın en az on dirhem gümüş değerinde bir malını haksız yere zorla almak isteyen birini savmaya muktedir olamayıp öldürdüğünde hakkında katil hükmü uygulanmaz. Anlaşılan o ki; malı müdafaa maksadına yönelik bir öldürme fiili için ne kısas ne de diyet gerekir.  Elbette bu hüküm bunla sınırlı kalmayıp ırz ve namusu koruma maksatlı yapılan bir öldürme içinde hüküm aynıdır.
              Mesela bir kimse kendi karısı veya kız kardeşini başka biriyle gayrimeşru ilişki içerisinde görüp öldürdüğünde hakkında hiçbir şey lazım gelmez. Zira söz konusu mal, can ve namus mukaddes olunca her müminin gücü nispetinde müdafaada bulunması şart olur.  Öyle ki bu uğurda hayatını feda eden bir mümin şehit sayılır da. Nitekim Rasulullah (s.a.v) ashabına; Siz aranızda kimleri şehit sayarsanız diye sorduğunda;
               Ashab:
               —Ya Rasulullah! Allah yolunda öldürülenleri şehit biliriz cevabını vermişlerdir.
               Bunun üzerine Habibi Kibriya (s.a.v):
               —O halde ümmetimin şehitleri az demektir diye karşılık verir.
               Ashab bu durumda şaşkınlığını gizlemeyip:
               — Ey Allah'ın Resulü!  Madem öyle bize kimler şehittir onu söyleyin.
             Rasulüllah (s.a.v) cevaben:
              “—Müslümanlardan her kim malını muhafaza uğrunda öldürülürse şehittir,  herkim kendini müdafaa yolunda öldürülürse şehittir. Her kim dinine yardım uğrunda öldürülürse şehittir ve her kim ailesinden mesela karısının veya başka bir yakının veya namusunu korumak yolunda öldürülürse şehittir”  der.

                                                        ŞAHİTLİK
            Malum, herhangi bir cinayet hadisesinde bir erkek, iki kadının şahitliği yeterlidir. Ancak olayın aydınlanması adına öldürme zamanı, cinayetin işlendiği mekân, suç aletleri vs. hususlarında şahitlerin tam ittifakı gerekir, aksi takdirde şahitlikleri kabul görmez. Çünkü şahitler arasında ihtilaf söz konusu olması davanın görülmesine manidir. Her şeyden önce öldürme hadisesini şahitlerin bilfiil görmüş olması gerekir. İşitme ya da kulaktan dolma haberlere dayanarak yapılan şahitlik kabul görmez.
             Kısası gerektiren bir ölüm için şahitlik eden iki şahitten biri, şayet kısas icra edildikten sonra şahitliğinden dönecek olursa haklarında kısas uygulanmaz, ancak öldürülen şahsın diyeti yarı yarıya ödemekle yetinilir. Çünkü ortada öldürme girişimi söz konusu değildir.
          Bir katilin kısas kararı veren hâkim daha henüz hükmünü beyan etmeden (imzalamadan) önce azledilir, ya da ansızın vefat ettiğinde dava dosyası yeni hakeme aktarılır. Dolayısıyla yeni tayin edilen hâkim yeniden mahkeme yapmadıkça ve tekrar sil baştan şahitleri dinlemedikçe hüküm infaz edemez. Hatta şahitler şahitliklerinden caysalar veya kendilerine körlük ve cinnet hali gelirse de kısas icra edemez. Belki yeni bir delile ihtiyaç duyulacaktır.
             
                        ÇOCUK ALDIRMAK VE CENİN CİNAYETİ

             Allah Teâlâ; “Çocukların yoksulluk korkusuyla öldürmeyin, onları da sizi de rızıklandıran biziz, şüphe yok ki onları öldürmek çok büyük bir cinayettir” (Enam–151)  beyan buyurmaktadır. Bilindiği gibi gurre; bir ceninin (anne rahminde bulunan çocuk)  düşürülmesine karşılık beş yüz dirhem gümüş,  köle, cariye ve at’a tekabül eden mali bir cezadır.  Nitekim bu hususta Muğire b. Şu’be (r.anh)’den rivayet ettiği hadis açıklayıcı da. Şöyle ki hadiste geçen bir cariyenin çadır direğine vurmanın etkisiyle diğer cariye hem canından olmuş, hemde cenini düşürmüştür.  Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v) o cariyenin efendisine hem diyet, hem de cenin için gurre hükmü vermiştir.
            Bir kimse aleyhine cenin düşürme davası açıldığında söz yeminle beraber davalınındır. Şöyle ki; bu düşük hadisesi davalının cinayeti yüzünden olmuştur iddia edildiğinde bu iddianın inkârı için en az iki erkek şahitle birlikte ispat edilmesine ihtiyaç vardır.  Madem düşürme bir tür doğum sayılmakta o halde bu tip hassas davalarda kadınların şahitlikleri daha muteberlik kazanır.
             Hamile bir kadın dövme ya da korkutulmak suretiyle cenini (daha henüz rahimde bulunan çocuk) düşürdüğünde buna sebebiyet veren her kimse üzerine gurre lazım gelir. Şayet cenin dünyaya canlı düşüp sonra öldüyse o kimse üzerine tam diyet gerekir. Malum bunun karşılığı gurre beş yüz dirhem gümüş tutarı bir ödemedir. Tabii bu arada cenin sayısı arttıkça ona paralel gurre ve diyet tazmini de o ölçüde artacaktır.  Mesela düşürülen cenin ikizse,  ya da iki cenin ölü olarak düşmüşse buna karşılık iki gurre ödetilir. Yok, eğer her iki cenin önce diri olarak düşüp sonra her ikisi de öldüğünde iki tam diyet icap eder. Şayet ceninlerden biri ölü, diğeri de diri olarak düşmüşse bir gurre ve bir tam diyet lazım gelir.
          Tıbben sabittir ki çocuk düşüren bir kadının vücudu her türlü hastalığa müsait olabiliyor,  hatta ömür boyu kısırlığa mahkûm kalması da muhtemel dâhilindedir.  Malum, fıkıh literatüründe organ teşekkülü tamamlanmadan düşen çocuk için sıtk denmektedir. İster adına sıtk densin ister cenin denilsin sonuçta bir kadın kocasının izni olmaksızın kasten düşük yapsa;  birde bunun üstüne cenin ölü olarak düşmüşse gurre ödemesi gerekir. Şayet cenin diri düşüp akabinde ölmüşse tam diyet icap eder.
           Bir kadın düşünün ki,  sadece sıhhi gerekçelerle ilaç içtiğinde çocuk ister diri,  ister ölü düşsün bu durumda kendisine ceza verilmez.  Anlaşılan çocuk düşürme amaçlı ilaç içmek caiz değildir.
          Bir kadın süt emzirmek mecburiyetinde bulunduğu çocuğa süt verir haldeyken ansızın sütü kesilmeye başladığında veya sütanne tutmaya maddi gücü olmayıp çocuğunun ölmesinden endişe duyduğu durumlarda rahminde daha henüz organ teşekkülü olmayan cenini düşürmesi caizdir. Çünkü böyle bir cenin henüz bir et parçası (muzga) veya kan pıhtısı (alaka) hükmündedir.
             Şu bir gerçek; nutfe rahme ulaşmasıyla birlikte ruh verilecek müddet (bu süre 120 gündür) geçtiğinde cenini düşürmek caiz olmaz. Çünkü ruh verilmiş cenin hayatta yaşayan canlı gibidir. Dolayısıyla bir cenin düşürülecekse yüz yirmi günü aşmaması gerekir. Bu yüzden Rasulüllah (s.a.v) yüz yirmi geceden sonra ruh üfürülmüş bir ceninin düşürülmesi durumunda gurre ya da buna denk gelen köle ve cariye verilmesi gerektiğini belirtmiştir. 
           Gurreden maksat ya bir köle veya yedi yaşında bir cariyedir. Ki, biçilen bu kıymet hür bir kadının diyetinin 1/10’una eşittir. Yani düşürülen bir ceninin gurre diyeti kıymet itibariyle altı yüz dirhem gümüştür. Bu arada düşmüş bir ceninin diri olup olmadığı,  sesinin yükselip yükselmemesi, nefes alıp almadığı süt emip emmediği, tüm organlarının hareket edip etmemesiyle belirlenir. Bu demektir ki tek bir organın hareket etmiş olması diri olduğunu ispat etmeye kâfi değildir. Tek bir organ hareketi çarpıntı olarak değerlendirilir.
            Şu da bir gerçek gurrede cinsiyet ayırımı da söz konusu değildir, yani ceninin erkek veya dişi olması arasında fark yoktur. Ancak diyet söz konusu olduğunda hüküm değişir,  erkekse erkek diyeti, dişi ise dişi diyeti ödenir.
KASAME
        Kasame bir şeyin doğruluğu hakkında maktul velilerine yöneltilen yemin uygulamasıdır.
        Kasame ekseri fakihlerin içtihadı gereği meşru görülmüştür. Malum, şer’i davalarda iddia makamı iddiasını ispatlamakla mükelleftir, davalı da kendisine isnat edilen iddiayı kabul etmiyorsa yemin etmesi gerekir, ama kasame öyle değil, tam aksine kasame de iddia sahiplerine yemin yöneltilir. Nitekim Resulüllah  (s.a.v.) Hayber'de bulunan bir maktul için kasame uygulamıştır.
             Tabii kasame uygulanabilmesi için bununda kendince belirli kaide kuralları söz konusudur. Nasıl mı? Bir kere;
              —  Ortada öldürülme işlemine dair alamet olmalı,
              — İnsana ait ceset olmalı,
              — Öldürüldüğüne dair dava açılmalı,
              —Kaseme hususunda talep olmalı,
              —Faili meçhul cinayet olmalı,
              —Maktulün bulunduğu mekân kendi mekânın dışında bir yer olmalı, 
              —Maktulün bulunduğu yer bir mahalle, köy ya da bir başkasına ait mesken olmalı (bir başkasının tasarrufunda olmalıdır),
              —Cinayetin vuku bulduğu alan ses işitilmeyecek kadar uzakta olmalıdır.
            Şurası muhakkak hiçbir şahsın mülk ve tasarrufunda olmayan bir yerde bulunan maktul için kasame ve diyet uygulanmaz. Hakeza Dicle ve Fırat gibi nehirlerin sürüklediği bir nehirde bulunan maktul içinde öyledir. Ancak debisi düşük bir nehirde bulunan bir maktul için kasame ve diyet gerekir.
               Bir adam düşünün ki ses işitilebilecek bir odada ölü bulunmuş,  elbette böyle bir durumda o yer halkına diyet lazım gelir. Fakat çarşı ve pazar yerinde, hapishanelerde, kira ya da satışa sunulmuş yerlerde ölü bulunmuş bir maktul için kasame ve diyet gerekmez. Ancak han odalarının birinde sakin halde ölü bulunmuş maktul için diğer oda sakinlerine diyet ve kasame lazım gelir.
               İki köy veya iki sokak arasında bulunan maktul içinse en yakın köy veya sokak halkına kasame ve diyet lazım gelir. Hatta birbirlerinin sesini işitecek derecede çadırların var olduğu bir yerde ölü bulunmuş bir maktul içinde çadır sakinlerine kasame ve diyet lazım gelir. Hakeza bir gemide ölü bulunmuş bir maktul için hüküm ayın olup yolculara, gemi sahiplerine ve gemi kaptanlarına da kasame ve diyet lazım gelir.
           Asabiyet davası uğruna çatışan gruplar dağıldıktan sonra ortada ölü bulunmuş maktul varsa bu durumda o yer halkına kasame ve diyet gerekir.
          Şunu da belirtmekte fayda var,   kasame ve diyete sadece akıl baliğ ve hür olan erkekler dâhil olabiliyor.
             

             Faydalanılan kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen’in Hukuki İslamiyye ve Kamusu eseri.