25 Eylül 2016 Pazar

KIYAS-I FUKAHA



                        KIYAS-I FUKAHA

SELİM  GÜRBÜZER 

          Kıyas; bir şeyi dayanak yaparaktan mukayese yapıp görüş (rey) belirtmek demektir.    Bakın, Allah Resulünün “Buğdayı buğday ile misli misliyle satınız, fazlasını satarsanız fazlası faiz olur” beyan buyurduğu ifadede geçen “buğdayı buğday ile misli misliyle satınız” hükmü bir kıyastır. Tabii kıyasında kendi içinde çeşitliliği söz konusudur. Şöyle ki, kıyasın celi (açık veya anlaşılabilir)  olanı olduğu gibi hafi (gizli-istihsan)  olanı var. Mesela kirli havuz ve kuyuların taşlarında pislik izi kalabileceğinden kıyasla kuyu suyunun temiz olmayacağı hükmüne varılır ki, işte bu hüküm gizli kıyas olarak karşılık bulur. Hakeza yırtıcı kuş artıklarının temiz olmaması gerekirken, gagalarının kemik olduğu düşünüldüğünde gizli kıyas gereği temiz addedilir. Ancak yırtıcı hayvanlar bundan istisnadır. Çünkü bu tip hayvanların ağızlarından salya aktığı kuşku götürmez.
           Aslında kıyas zannı bir delildir. Nitekim bu hususta Kur’an’da beyan buyrulan; “Göklerin ve yerin hükümranlığına bakmıyorlar mı?” (A’raf,185) “Düşünmüyorlar mı ki arkadaşları olan Peygamberde bir delilik yoktur” (A’raf,184) ayetlerin işaret ettiği tefekkürü kıyasla birçok hakikatlere ulaşmak mümkün. Fakat aklı kıyası kabul etmeyenlerde kendilerince Allah Teâlâ’nın beyan buyurduğu; ‘Sana kitabı her şeyi açıklayıcı olarak indirdik’ (Nahl, 89) ve ‘Yaş kuru hiçbir şey yoktur ki açık olan kitapta zikredilmesin’ (En’am,59) ayeti kerimeleri delil gösterirler. Ancak iyi hoşta gözden kaçırdıkları bir husus var ki, o da kıyasın ispatlayıcı bir delil değil, açıklayıcı bir delil olduğudur.  Üstelik delil olarak gösterdikleri ayette geçen ‘..her şeyi  açıklayıcı...’ ifadesi anlam bakımdan noksandır. Kaldı ki, böyle bir saiki bir an kabul ettiğimizi varsaydığımızda Allah korusun hiçbir sünnet ve hadisi şerifin kıymeti harbiyesi kalmayacaktır. Oysa birçok müfessir; En’am süresinde zikredilen  ‘kitap’   ibaresinden maksadın levh-i mahfuz olduğunu belirtmişlerdir.  
         Malum,  Resulü Ekrem Muaz b. Cebel’i Yemen’e kadı tayin ettiğinde:
          — Ya Muaz! Oraya vardığında ne ile hükmedeceksin?
          Muaz bin Cebel cevaben:
          — Allah’ın kitabı ve Sünnet-i nebeviyle hükmederim demiştir.
          Allah Resulü:
          —Peki ya kitap ve sünnette hüküm bulamazsan?
          Muaz bin Cebel bu kez:
           —O zaman kendi içtihadımla hüküm veririm, cevabını vermiştir.
          Tabii Resulü Ekrem (s.a.v) Muaz b. Cebel’in bu akıl dolusu sözlerine karşılık:
         — Allah’a şükürler olsun ki; seni Resulünün razı olacağı hükme başarılı kıldı beyanıyla onu taltif etmiştir. İşte bu karşılıklı soru ve cevap ilişkisinde nasıl ki Rasulullah’ın ‘Kitap ve sünnette bulamazsın’ sorusundan maksat her hükmün kitap ve sünnette açık açık yer alamayacağını gösteren bir işaret taşıysa ayni ölçüde Muaz b. Cebel’in ‘Kendi içtihadımla amel ederim’ cevabı da kıyasın varlığını ortaya koyan bir başka işaret taşıdır. Madem böylesi işaret taşlarımız var, o halde ilmiyle bir âlim zatın zinaya kıyasla herhangi kötü bir fiili işlemenin yasak olduğunu dile getirdiğinde kitabın hilafına bir görüş belirtmiş olmadığını söyleyebiliriz pekâlâ. Hakeza yine Allah Teâlâ insan hayatına zarar verici bir zehirli bir maddeye yasak koyduğunda ulemanın kıyas yapıp bir zehirli maddeden birçok zehirli maddeyi yasak kapsamına alması da öyledir.  Anlaşılan o ki,  Allah Teâlâ kullarına helal veya haram kıldığı her ne varsa bunların her birinin özelliği, niteliği,  ayrıntısı teferruatlı açıklamaksızın bildirmiştir. Dahası ayrıntılara dalmak ulemanın çalışma ve gayretine bırakılmış ki; kıyas yoluyla düşünce ve fikir dünyası diri tutulsun.
          Bakın;  kıyas gerçeğinin bir başka en çarpıcı örneğini Resulullah’a sual edilen soruda görmek mümkün. Şöyle ki;
         Hasamiyye;
        —Ya Rasulüllah! Babam haccetmeden vefat etti, şimdi ben babamın yerine Hac farizasını yerine getirmiş olsam faydası olur mu?
         Habib-i Kibriya (s.a.v) bu suale karşılık şöyle bir kıyas soru yöneltir:
           —Babanın borcu olsa onu sen ödesen, babanın borcu ödenmiş olmaz mı?
         Hasamiyye cevaben:
         — Ya Rasulullah! Elbette ödenir, der.
        Bu durumda Rasulullah (s.a.v):
    O halde Allah’a olan borcun kaza edilmesi daha layıktır bir kıyas-ı cevapla tasdik görüp maksat hâsıl olur da.  
         Hakeza Hz. Ömer (r.anh)'da Allah Resulünün izlediği yöntemden hareketle bu ve buna benzer kıyas örneklerini şura heyetiyle birlikte birçok meseleyi karara bağlamış bile. Hatta halifelik döneminde; Kadı Şureyh ve Ebu Musa el Eş’arı gibi kadılara gönderdiği mektuplarla edille-i şer’iyye hükümlerin yerine getirilmesi hususunda telkinlerde bulunmuştur. Her ne kadar kıyasın edille-i şer'iyye çatısı altında sıralamada ki yeri en son sıra olsa da aslında düşünce ve tefekkür yönüyle değerlendirildiğinde ilk sıralarda yer alan delil kaynak gibi durmakta. Yani, hiyerarşik sıralamanın en son sırasında yer almak bu delilin etki gücünden bir şey kaybettirmez. Nasıl kaybettirsin ki, bir kere hiyerarşik sıralama gereği kitap ve sünnet arasında gel git yaşandığında öncelikle kitap esas alınır. Oldu ya iki sünnet arasında kıyas söz konusu oldu, bu durumda ister istemez meşhur sünnet meşhur olmayana tercih edilir. Yetmedi diğer alt ve üst tali kaynaklara başvurulur. Mesela bu hususta nass zahire, müfesser nassa, muhkem müfessere, hakikat mecaza, sarih kinayeye ve ravisi fakih olan hadis fakih olmayan hadise tercih edilir. Fakat tüm bu araştırmalar sonucunda bir baktık, iki delil arasında denklik söz konusu oldu,  artık bu noktadan sonra elbette ki her iki delilde delil olmaktan çıkmış olur. Tabii şu önemli ayrıntıyı da atlamamak gerekir; delil incelenmesinde ilk evvela ayetlerin nüzul ve hadislerin söyleniş tarihleri esas alınmalı ki en son nüzul olan ayet ve hadislerin öncekini nesh edip etmediği gözden kaçmış olmasın. Keza bir başka dikkat edilmesi gereken husussa iki sünnet arasında karar verememe veya çelişki hâsıl olduğunda ne yapılacağı hususudur.  Hiç kuşkusuz böyle bir durum karşısında sahabe içtihadı dikkate alınır. Şayet sahabe arasında ihtilafı bir mevzu tespit edilmişse bu kez kıyas-ı fukaha’nın görüşü esas alınır. Nitekim Numan b. Beşir;  Resulü Ekrem'in güneş tutulduğunda bir rükû ve iki secde ile namazı eda ettiğini rivayet ederken, Hz. Aişe (r.anh)’da;  iki rekât kıldığını ancak her rekâtında iki rükû ve iki secde ile eda edildiğini rivayet etmiştir.  İşte görüyorsunuz ortada birbirinden farklı iki rivayet var, dolayısıyla iki rivayet arasında tercih imkânı kalmadığından,  ister istemez diğer vakit ve nafile namazlara kıyasla bir rükû ve iki secde ile iki rekât namaz eda edilmesi gerektiği içtihadında karar kılınır. 
         Malum, Edille-i Şer'iyye kapsamı dışında bir takım delillerde söz konusu, ama ortada hükmü sabit bir delil varken zannı delile pek itibar edilmez.  Ancak yine de edille-i şer’iyye kapsamı dışında İslam öncesi şeriatlar, istishab, taklid, istidlal, örf ve maslahat gibi delillerin varlığından bilgi maksatlı haberdar olmakta fayda var. Hatta bu delillerin büyük ölçüde hükmü kalkmış olsa da mukayese açısından, ya da ihtiyaç hâsıl olduğunda başvurulacak kaynak olabiliyor. Yeter ki, bunlar İslam'ın belirlediği ölçülere aykırı israiliyat haber olmasın. Bir kere İslam’ın insanlığa inmiş en son kâmil bir din olması bir önceki şeriatları nesh ettiği icma ile sabitse de sahih olan bir görüşe göre Allah Teâlâ ve Resulünün hakikatlerini inkâr etmemek kaydıyla önceki şeriat kaynaklardan da istifade edilir denilmektedir. Dikkat edin sadece istifade edilir denmekte,  yani tabii olunuz denmiyor, çünkü bu kaynakların mutlak anlamda bağlayıcılığı söz konusu değildir.
          İstishab; bir şeyin aksi ortaya çıkmadıkça var sayılabilecek bir delildir. Hanefilere göre kayıp bir insanın malına varis olunmayacağı gibi ihtiyaten mal paylaşımı durdurulur da.  Yine bir başka istishab örnekse, Hz. İsa’nın şer’iatı İslamiyet’in zuhuruna kadar geçerli hükmüdür.
          Taklid, delil olarak algılansa da, aslında özünde birçok kusuru barındırması muhtemel dâhilinde bir delil niteliğe sahiptir.
           Örf; İslam kaidelerine,  akla ve mantığa ters düşmemek kaydıyla delil olarak kabul görebiliyor.  Bu yüzden örf deyip geçmemek gerekir. Hele örf teamül hale gelmeye dursun toplum içinde yerleşik alışıla gelen hüküm niteliği kazanır da. Örf; sözlü olduğu gibi fiili de olabilir. Mesela fıkıh kitaplarında şöyle örnekler getirilir; mesela bir kimse; ‘falan eve ayağımı basmam’ tarzında yemin ettiğinde örf’en o eve girilmeyeceği anlaşılır, dolayısıyla o eve binek üzeri girildiğinde yemin bozulmuş olur. Anlaşılan; nass geneli kapsayan bir delil niteliği taşırken, örf ise belirli bir alanla sınırlı yerel delildir.  Ancak ister genel alanda ister yerel alanda şer’i delille örf arasında ihtilaf söz konusu olduğunda delil olarak nass tercih edilir. Zaten şer'i hükmün varlığında bir başka hüküm hükümsüzdür. Şer’i hükmün üstünlüğü o kadar gayet açık ve net ki,  yerleşik bir örfün doğruluğunu tespit etmek ya da yanlışlığını bildirmek için vahy nüzul olmuş bile. Şayet yerleşik bir örfle alakalı lehte veya aleyhte herhangi bir ilahi bir hüküm yoksa icabında o söz konusu örf delil olarak kabul görebiliyor. Keza mevcut örf değişikliğe uğrayıp eskisini aratmayacak daha iyi bir örf oluştuğunda bu kez yenisi delil olarak esas alınır. Nitekim Mecellede geçen bir ifadede; ‘zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr edilemez’   hükmü bunu teyit ediyor. 
           Hüküm;  ilhamını Kur'an’dan alan kurallar manzumesi demektir. Bir kere Allah Teâlâ'nın haram bildirdiği haram, helal bildirdiği helal her ne varsa hepsi şer’i hükümdür.  Yine,  Şâri’   (bilge âlimler)   tarafından dile getirilen  “şu fiili yapmayınız” tarzında ifadeler de bağlayıcı hüküm kapsamındadır.  Değim yerindeyse şari’nin şer’i hükümler hususunda yap dediğini yapmak farz olur, yapma dediğini yapmak haram olur. Ancak Rabbül Âlemi’nin “şu işi ister yapınız isterse yapmayınız” hükmü söz konusu olduğunda artık o işi yapıp yapmamak mubah olur.
         Alamet; ismiyle müsemma nişân (işaret) manasınadır.  Şöyle ki; namaz içerisinde getirilen her bir tekbir diğer rükünlere geçişin bir alameti olarak addedilir. Ki,  bu geçişler mutlak alamet diye tanımlanır Keza, namazda başlangıç tekbirleri namaz vakitlerini belirleyen parola niteliğinde işaret olması hasebiyle  ‘illet alamet’ olarak tanımlanır.  Yine bir başka misalde güneşin doğuşu ve batışı bir başka alamet örneği olarak karşılık bulur. Nitekim güneşin doğması gündüzün varlığına bir alamet teşkil ettiğinden,  bu işaret  ‘mecazen alamet’ olarak tanımlanır.
        Mahkûmen bih; Hüküm altına alınan, hüküm verilen sorumluluk yaşına erişmiş her kulun müspet veya menfi fiillerini kapsayan bir kavramdır. Zira Allah hakkı (Namaz, oruç, iman vs.), kul hakkı (kendi dışındaki kişiye verilen zarar vs.) ve her ikisi birlikte tüm haklar (iftira gibi) bu kapsamda değerlendirilir.
      Mahkûmun leh;  lehinde hükmolunan, yani davayı kazanmış manasınadır.
      Mahkûmun un aleyh;  aleyhine hükmolunun, yani davayı kaybeden manasınadır. Madem öyle davayı kaybetmemek gerekir. Hem madem İlahi buyruğa muhatab kalıp sorumluluk yüklendik o halde ruhlar âlemindeyken; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” fermanı karşısında; verdiğimiz “Evet” (Zümer,71)  sözünün gereğini yerine getirmemiz lazım gelir.  Hatta Allah Teâlâ kalu bela’da vermiş olduğumuz o sözü inkâr etmeyelim diye her kavme peygamber göndermiştir.  Yetmemiş âlimler ve diğer delillerle desteklemiş bile. Böylece bezm-i elestte verilen o söz her devirde kıyamete kadar canlı tutulur da.  Derken sözünün eri olanlar kurtuluşa erer de.
          Ehliyet; dini anlamak bakımdan tam ve eksik ehliyet diye tasnif edilir. Mesela çocuk ve bunaklar için eksik ehliyet tabiri kullanılırken, akıl ve buluğa ermiş olanlar içinde tam ehliyet olarak karşılık bulur.
        Aklı kıt, yani deli birinin velisi ve ebeveynine bağlı olarak imanı sahih olur, keza dinden döndüğünde de öyledir. Hatta devam eden delilik süresince ibadetler bu kişiden düşer de. Ki; bu süreçte söz konusu ibadet namazsa İmam Muhammed'e göre altıncı namaz vaktinin girmesiyle, söz konusu ibadet oruçsa bir ay,  söz konusu ibadet zekâtsa bir seneyle sınırlıdır. Şu bir gerçek; aklı yitik deliler ağızlarından çıkan sözlerinden dolayı değil fiillerinden dolayı cezalandırılabiliyor.
        Baygınlık hali bir insanın ibadet etmesine engel teşkil ettiğinden vaktin namazı o an düşebiliyor.  Ancak oruç ve zekât bundan istisnadır. Zira baygınlık uzun zaman dilimi devam eden bir özür hali değildir. Hakeza uyku hali de öyledir.  Mesela bir insan uyku haldeyken gerek alışveriş akdi,  gerek boşama,  gerek azat etme,  gerekse dinden döndüğüne dair nahoş sözler sarf ettiğinde ciddiye alınmaz.
        Sarhoşlukta baygınlık gibidir.  Malum, sarhoşluk ölçüsü yer ile gök arasını ayırt edememekle belirlenmiştir. Bu yüzden Hanefiler; yer ile gök arasını ayırt edebilecek bir insan için had uygulanmaz hükmünü vermişlerdir. Hatta zorla içki içirtilmiş bir insan içinde içki haddi uygulanmaz. Dahası alkol alan bir insan tüm ibadetlerden sorumlu olmakla birlikte ibadet edecekse de sarhoşluk hali geçtiğinde ya da değim yerindeyse bir daha içmemek üzere şişeyi taşa çalıp kendine yeni bir ak sayfa açarak ibadete koyulması uygundur.
           Şu da var ki zorla adam yaralama, öldürme ve zina yapan bir insandan haram fiil düşmese de zorlayan için kısas gerekir.  Bir kimse açlık, susuzluk ve herhangi bir zorluk gibi mecburiyetler karşısında şarap içmesine, domuz eti veya ölü eti yemesine ruhsat vardır.  Aksi bir durumda bu ruhsatı kullanmaktan kaçınmakla nefse zulmedilmiş olur. Bakın müşrikler Ammar b. Yasir'e zorla Allah yoktur dedirtmişlerdir.  Ama o bu sözle imanından olmadı.  Çünkü o bu sözü söylerken kalbi Allah diyordu. Hatta hakkında ayet nazil olup doğrulanmış ta. Bu olaydan anlaşılan o ki; bir insan dayanılmayacak baskı altında kalben farz olduğuna inandığı namazı inkâr etse de imanından olmaz. Ancak şu da bir gerçek mümin kendisinden istenen tavize boğun eğmeksizin işkenceye dayanıp öldürüldüğünde şehitlik mertebesine erişebiliyor. Keza bu hüküm mal namus gibi kutsal değerler içinde geçerlidir.  Ki,  böyle yapmakla İslam’ın şanı yüceltilmiş olunur.
         Unutkanlık şer'i hükmün uygulanmasına mani değildir. Şöyle ki; namaz içinde unutmak gaflet sebebi sayıldığından telafisi sehiv secdesiyle giderilebiliyor. Tabii telafi edilemeyen durumlarda var.  Mesela; bir insan namaz kılarken su içmiş olsa namaz bozulur. Yine bir insan namaz vaktini unutup vakit geçtiğinde o namazı kaza etmesi lazım gelir. Fakat oruç böyle değildir. Mesela, bir insan oruçluyken unutarak su içse orucu bozulmaz. Hatta Ebu Hureyre rivayet edilen hadisten hareketle İmam-ı Azam; “Eğer bu rivayet olmasaydı kıyasa binaen orucun bozulacağını söylerdim” demiştir. Zaten İmam-ı Azam’a da bu yakışırdı. Nitekim o aynı zamanda, “Allah ve Resulünden gelen her şey başımın gözümün üstüne” diyen bir zattır.
          Mümeyyiz; iyi ile kötüyü ayırt edebilen (temyiz sahibi) çocuk demektir. Böyle bir çocuk mirasa, vasiyete, kendi adına alınmış mülkiyete yetkilidir, ancak köle, cariye ve gayrimüslim çocukları herhangi bir Müslüman yakınına varis olamaz. Çocuklar namaz, zekât gibi ibadetlerle ilgili yaptırımların yanı sıra kısas ve mirastan men edilmek gibi hususlarda da sorumlu tutulmazlar.  Bir kere ibadetlerde eksiklik akıl baliğ olmuş hür insanı bağlar, çocuklar için sadece eğitilmesi tavsiye edilir,  bu yüzden fiilleri sebebiyle cezayı işlem görmezler sorumluluk yok farz edilir.  Zaten çocuklardan akıl baliğ olmuş hür bir irade beklemek abesle iştigal olur. İşte bu yüzden onlardan sadır olacak herhangi bir nahoş fiili davranışlar hukuken geçersiz sayılıp hükme esas teşkil etmez. Öyle ki; mümeyyiz mirasçı bir çocuk miras bırakanı öldürmüş olsa mirastan mahrum edilmez,  kısasta uygulanmaz. Anlaşılan,  çocukluk hali bir noktada özür hali sayılabiliyor. Hatta mümeyyiz bir çocuğun veliliği de kabul görmez, ama veli edinmesi kabul görür.    
          Bunak; mümeyyiz çocuk gibidir. Bu yüzden mümeyyiz çocuk için geçerli olan kural bunak içinde geçerlidir.
          Ölüm; yaşadığımız hayattan başka bir hayata geçiş hali demektir.  Ölen ölür geriye kalan bıraktığı miras kalır.   Ancak ölenin mirası mirasçılara pay edilmeden önce defin masrafları karşılanır,  sonra borçlarına geçilir, akabinde vasiyetleri yerine getirilir. Ölümcül hastalığa tutulmuş bir şahıs mirasının hepsini vasiyet edemez, ederse ancak 1/3’ü esas alınır, geriye kalan 2/3’üne itibar edilmez.
        Malum, ölümle birlikte insan üzerindeki birçok mükellefiyetler düşmüş olur. Fakat vasiyet yoluyla yapmış olduğu yükümlülükler devam eder. Bilhassa bu konuda yakınlarının iaşelerinin teminine yönelik sorumluluklar (nafakalar) bunun tipik misalidir. Hakeza ölen şahsın vaktiyle başkasına ait gasp ettiği mal varsa mirasından karşılanır.
        İbra; vazgeçme ya da aklama anlamına gelir. Elbette aklama ve vazgeçmenin de kendince bir dizi kural ve kaideleri söz konusu. Dolayısıyla bir kimse borçlusunu şaka yoluyla ibra etse geçerli değildir.         
        Sefer: Bu konu başlı başına ayrıntıları bağrında taşıyan bir konu olmakla birlikte genel itibariyle bir seferin sefer hükmü kazanması için doksan kilometrelik mesafe esas alınır.  Böylece bu hüküm gereği seferde dört rekâtlı farz namazlar ikişer rekât kılınır.   
         Müftü:  Mensup olduğu mezhebin içtihadı üzerine hükümleri aktaran görevli demektir. Müftüye bir mesele sorulduğunda sırasıyla şu silsileyi takip eder; önce İmam-ı Azam'ın görüşünü esas alır, onda aradığı hükmü bulamazsa İmam Ebu Yusuf'a bakar, onda da yoksa İmam Muhammed’in görüşlerini baz alır, derken kendisine sorulan bir çok mesele vuzuha kavuşmuş olur. Bir müftü; birbiriyle uyumlu olmayan görüşlerle karşılaştığında şayet muhatabı Hanefi ise Bidaye, Nikaye, Vikaye, Kenz, Muhtasar-ı Kuduri ve Mülteka gibi kabul gören kaynaklara sırasıyla başvurarak meseleyi halletmelidir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; İmam-ı Azamın talebelerinden İmam Ebu Yusuf’a Şeyheyn, İmam Muhammed’e Tarafeyn, her ikisi birlikte anıldığında ise İmameyn ya da Sahibeyn denilmektedir.
       Fetva; tebliğ, haber verme, rivayet yolu içerdiğinden bağlayıcı değildir. Fetva dini konularda ehil kişilerce verilebilir. Bizatihi Peygamberimizin izni ile fetva veren Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf,  Hz. Aişe, Muaz b. Cebel, Ammar b. Yasir, Huzeyfe b. El Yeman, Zeyd b. Sabit, Ebu Derda, Ebu Musa El Eşari, Ubade b. Samit, Abdullah b. Mesud gibi yıldız sahabelerin yanı sıra görüş belirten yüz otuzu aşkın sahabe daha söz konusudur.  Onlar gerçekten gökteki yıldızlar misali insanlığa işaret taşı rehber olmuşlardır. Nitekim Hz. Ömer İslam dünyasının her köşesine müftüler tayin edip İslam hukukunun gelişmesine katkıda bulunmuştur. Mesela Musa El Eş’ariye yazdığı şu mektupta ki ifadeler meramımızı anlatmaya yeter artar da. Bakın mektupta özetle şu çarpıcı ifadeler geçiyor:
       “Yargı davaların halli ve çözümü değiştirilmesi caiz olmayan bir farizadır ve uyulması gereken bir sünnettir. Sana bir mesele geldiğinde her iki tarafı da dinlemeden hüküm verme, itiraf edilince hükme bağla.
         Adalet önünde insanları eşit tut ki; mevki sahipleri senden tarafgirlik ümidine düşmesin, zayıf olanlarda adaletinden ümit kesip kalpleri kırılmasın.
         Şahit getirmek davacıya, yemin etmek inkâr edene aittir. Yani davacı şahit bulamazsa isteği üzerine davalıya yemin yöneltebilir.
         Müslümanlar arasında barış yapılması caizdir. Ancak harama helal, helali haram kılacak bir ara bulma (sulh) caiz değildir.
          Davacıya delilini ikame edebilecek kadar bir süre ver. Şayet bu süre içerisinde delilini ortaya koyduğunda hakkını alır, koyamazsa aleyhine hüküm verilmesi gerekir.
          İnsanların sırlarına göre hüküm vermeyin, delillere göre hüküm vermek esastır. Dünyevi hükümler zahire göredir.
            Her kim niyetini Allah arasında halis kılarsa hak uğrunda ve kendi aleyhine olsa bile Allah onun kendisiyle insanlar arasındaki işlerine yeter. Yani onu korur, vereceği hükümden dolayı bir tehlikeye maruz kalmaz.
           Hükmünde haktan ayrılma, ödülünü Allah'tan bekle..”(El-Bedayi C-7,  Sah-9)
        İşte bu müthiş sözler karşısında bilmem daha ne söylenebilir ki,  her ne kadar insanlık bu hukuki kaideleri daha yeni keşfedip kendi mamulüymüş gibi zimmetine geçirmiş olsa da o dönemin idraki günümüz idrakinin çok önünde olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Nitekim bu husustaki hadis-i şeriflerden hareketle yaşanılan asırlar içerisinde en hayırlısının sırasıyla birinci asır, ikinci asır ve üçüncü asır olduğunu idrak etmiş oluruz.  Birinci asırda sahabe, ikinci asırda tabiin, üçüncü asırda ise tebe-i tabiîn vardır.  Gerçekten bu üç asırda doğruluk zirvede olduğu içindir İslam hukuku neşvünema bulmuştur. Derken fıkıh ekolü Hicaz üniversitesi (hadis ekolü) ve Irak üniversitesi (rey ve kıyas ekolü)  kanalı ile günümüze kadar taşınmışta. Malum; birinci okulu İmam Malik, ikincisini İmam-ı Azam temsil etmiştir. İmam Şafii ise her ikisinin terkibini gerçekleştirmiştir.
          Şu bir gerçek kıyas-ı fukaha hüküm verirken ortada vahy ve sünnet varken kendi hükmünü delil olarak sunmaz.  Nitekim Ebu Hanife’ye sormuşlar:
          —Kadın mı zayıftır erkek mi?
          —Kadın zayıftır.
          —Kadının hissesi mirasta yarım, erkeğin ki ise tamdır. Eğer kıyas ile hareket etseydim zayıf korur, onun mirastaki sehmini artırırdım.
          —Namaz mı efdaldir, yoksa oruç mu?
          —Eğer kıyas ile konuşsaydım, bu efdalliğe binaen kadının hayızlı zamanlarında kılamadıkları namazların eda edilmesini isterdim.
         —İnsan bevl mi pistir, yoksa menisi mi?
         —Bevli daha pistir.
         Eğer kıyasla hareket etmiş olsaydım, her bevledenin gusül yapması gerektiğini hüküm verirdim. Hadisin dışında hüküm vermekten Allah korusun. Ben Resulllah’ın kavillerinin dışına çıkamam, demiştir (Bkz. Mekki, el-Menakib, c,1,s.168-169).
          İşte bu kıssa bize kıyas-ı fukahanın hangi noktalarda kıyas yaptığını gösteren delil niteliğinde kıssa olmaya yeter artar da.  

           Vesselam.            

24 Eylül 2016 Cumartesi

İSLÂM’DA FİKİR BİRLİĞİ VE İÇTİHAD



 İSLÂM’DA FİKİR BİRLİĞİ VE İÇTİHAD

                              SELİM  GÜRBÜZER
                                                          
                     İcmâ denildiğinde bilgi üretimine yönelik fikir birliği faaliyeti akla gelir elbet. Gerçekten de bilge insanların kendi aralarında fikir yürütüp görüş birliğine varması önemli bir hadisedir.  Hatta müçtehit topluluğundan bir iki kişi aksi görüş bildirse de fikir birlikteliğine (icmâ’ya)  gölge düşürmez, bu noktada çoğunluğun ortak fikri kayda değerdir.  Bakın Resulü Ekrem (s.a.v) bu hususta; “En büyük topluluğa tabii olunuz” buyurmakta. Hakeza yine âlimlerin sosyal hayatta olup bitenleri sorgulayıp ortaya net hüküm koyma çabaları ve halkın kabulüne mazhar olması da icmâ olarak değerlendirilir. Nitekim ‘Müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir’ hadis-i şerifi bunu teyit ediyor. Yeter ki, paylaşılan fikirler müçtehitlerin ittifakıyla delil özelliği kazansın güzel görülmesi gayet tabiidir. Dikkat edin bilge insanların ittifakı diyoruz, niye? Sebebi gayet açık ve net;  bir kere adı üzerinde bilge insan, yani havas ehli olmaları icmâ ehli olmalarına kâfidir.  Malum, halk avam olması hasebiyle herhangi bir konuda ittifak etmiş olsa da bu ittifak icmâ olarak karşılık bulmaz.
          Şurası muhakkak icmâ’nın gücü etkisinde gizlidir. Ki, bu fikir birliği gücüdür.  Her ne kadar bazı konularda yüzde yüz fikir birlikteliği sağlanmasa da icmâ’nın o birleştirici gücüne gölge düşürmez. Topluluk içerisinde birkaç farklı görüş çıktı diye asla yadırganmaz. Zira Peygamberimiz; ‘Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır’  beyanı meseleyi vuzuha kavuşturmaya yetmiştir.  Gerçekten öyle bir rahmet ki; görünürde ihtilaf gibi görünen fikirler zaman içerisinde kuvve-i icmâ’ya dönüşebiliyor. Önemli olan farklı görüşlerin bir takım kişisel hesaplara dayanmayıp kuvve-i icmâ ekseninde yürümesidir. Kaldı ki icmâ faaliyeti ‘ben haklıyım, sen haklısın’ tartışma içerikli bir fikir çabası değildir,  tam aksine fikir birliğine yönelik bir çabadır. Nasıl ki derelerin birleşmesiyle nehir, nehirlerin birleşmesiyle deniz, denizlerin birleşmesiyle okyanus oluşuyorsa, fikirlerin birleşmesiyle de hakikat doğmaktadır.  Yani hakikat iksiri fikir birliğinin neticesi doğan bir güneştir. Dahası “Hak geldi batıl zail oldu” ifadesinin tâ kendisidir.
           Malum,  ekser fıkıh âlimler, icmâ’nın oluşabilmesi için üzerinden bir asrın geçmesi şart olmadığını belirtmişlerdir. Yine ekser âlimlerin görüşüne göre herhangi bir asırdaki müçtehitlerin usulüne uygun yaptıkları yorumlarda icmâ kapsamındadır.  Ancak bunu şarta bağlamışlardır. Şöyle ki; herhangi bir asırda müçtehitlerin ittifak etmedikleri hususlara, bir sonraki asır müçtehitlerin itiraz edip şerh düşmeleri icma olarak görülmez. Ya da bunun tam tersi önceden ittifakla kabul görmüş hususları sonraki asır müçtehitlerin reddedici görüş belirtmeleri de icmâ olarak kabul görmez. Şayet müçtehitlerin ittifak ettiği bir mesele karşısında ne itiraz ne de kabulü noktasında görüş belitmeyip sükût ediliyorsa bu icmâ kapsamında değerlendirilir. Zira sükût ikrardan sayılır.
          Sakın ola ki; ilmi ile amil olan âlimleri ve onların görüşlerini hafife alanların sözlerine itibar etmeyelim. Nitekim elfaz-ı küfür (küfür lafızları) konusuna giren bir husustur bu. Öyle ki;  icmâ’nın delil olduğunu inkâr etmek tercih edilen görüş gereği küfrü gerektirir. Fakat sükûtu icmâ’yı inkâr eden bundan istisnadır. Tevatür yoluyla gelen icmâ’yı kabul etmemek ise bidattir. İcmâ edilen meselenin sadece âlimlerce bilinenin inkârı küfrü gerektirmez, yine de o kişinin sapıklığına hükmedilir. Bir kere icmâ’nın şer’i delil addedilmesi Allah’ın kullarına bir ikramı olup, Ümmeti Muhammed için büyük bir kolaylıktır. Ki; bu konuda Resulü Ekrem (s.a.v); “Ümmetim delalet üzerine birleşmez”  beyan buyurarak fikir birlikteliğinin önemine dikkat çekmiş bile.  Gerçektende müçtehitlerin içtihad çalışmaları sayesinde günümüze kadar gelen yüz binlerce mesele çözüm bulmuş ta. Hatta yeni içtihada gerek kalmayacak derecede nerdeyse tüm meselelerin çözümünü önümüze koymuşlarda. Madem bu kadar yoğun bir çalışmayla çok mühim bir faaliyette bulunmuşlar, o halde icmâ’nın delil olduğunu gösteren birkaç ayet zikretmekte fayda var: 
             -“Her kim kendisine hak açıkça belli olduktan sonra Peygambere karşı bir tutum takınır ve müminlerin yollarından başkasına girerse biz onun kendi haline bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü gidiştir” (Nisa/115).
            İşte ayette geçen  ‘Müminlerin yollarından başkasına girerse’ ibaresi icmâ’dır.          
             -“Sizler insanlar için çıkarılmış doğruluğu emreden kötülükten sakındıran en hayırlı ümmetsiniz” (Al-i imran/110).
            İşte ayette geçen ‘Kötülükten sakındıran’ ifadesi de icmâ’dır.
            -“Sizi vasat bir ümmet kıldık ki insanlar üzerine şahitler olasınız.” (Bakara/143)
            İşte ayette geçen ‘Şahitler’ ibaresi de icmâ’dır. Ancak bunun istisnası Rasulullah (s.a.v)’ın ; “Huzeyme her kime şahitlik ederse yeterlidir” hadis-i şerifidir.  Çünkü bu hadis-i şerifte zikredilen şahitlik Huzeyme’ye has ayrıcalık bir şahitliktir. Anlaşılan o ki; istisnai durumlar dışında asla İslam’da tek başına şahitlik kabul görmez.  

                                                        
                                                                İÇTİHAD
          El-Mâverdi’ye göre içtihad sekiz bölümde ele alınacak bir husus olup, bu sekiz bölümün yedisi vahyi yorum,  diğer bir bölümü ise mantık gücüne dayalı yorumdur. Dolayısıyla içtihad, kitabi kaynağa dayanan yorum olmanın ötesinde kısmen mantık gücüne dayalı yorumlama biçimidir. Mesela Hz. Ömer (r.a) devrin şartlarını göz önünde bulundurarak daha önceki uygulamaların aksine Müslüman toplumun yararına içtihatta bulunmuş bir halifedir.  Öyle ki, Hz. Ömer (r.anh) daha önce Hayber fethinde ele geçirilen menkul ve gayrimenkullerin gazilere dağıtılma usulünün aksine bir yol izleyip fethedilen Irak’ın Sevad arazilerine ikta sistemi uygulamış ve akabinde bu topraklardan elde edilen gelirleri Beytülmale (Hazineye) aktarmıştır. Böylece Hz. Ömer'in (r.a) bu uygulamasıyla birlikte İslam toplumuna sıçrama ihtimal dâhilinde feodalite sisteminin doğmasına fırsat verilmeksizin daha ileri bir aşamaya geçilmiştir. Her şeyden önce bu uygulama İslam âleminde sosyal ve iktisadi organizasyonlara yeni bir veçhe kazandırdığı gibi zihni canlılığın oluşumuna vesile olmuş ta.  Bilhassa Hz. Ömer (r.anh)’ın bu uygulamasından bizim çıkarımımız şu ki,  tüm karşı koymalara rağmen çağın şartları göz önünde bulundurularak sahabenin onayını almış bir fikir birlikteliği aktivitesidir. 
        Hiç kuşkusuz icma’nın en güçlü biçimi sahabe içtihadıdır. Güçlü olmasında en büyük etken unsur ilk nüzul olan ayetlerin imanla ilgili hususları içermiş olmasıdır. Hatta ilk ayetler ashabın hayatına takva olarak yansımışta, bu yüzden sahabe daha çok ilahi emir ve ahlaki kaidelerle alakadar olmuştur. Zaten İslam toplumunun ilk nüvesinde tevhidi maya olmasaydı ileriki aşamalarda medeniyetle yüzleşemezdik. Daha çok tartışmacı ve hizipçi bir yapıya bürünmüş statükocu bir yapıyla yüzleşecektik.  İşte bu gerçeklere binaen; ilk oluşum veya ilk maya sahabe için imanda sebat etmeyi zaruri kılıyordu. Sonrası malum;  ilk maya tutar tutmaz akabinde müesseseleşme ve şehirleşmede kendimizi bulmuşuz.  Ve İslam güneşi sayesinde bedevilikten medeniliğe geçiş vuku bulurda.
          Elbette bedeviyetten medenileşmeye geçmekle de her şey bitmiş sayılmazdı. Bir kere her ilerleyişin kendine özgü geçiş sıkıntıları söz konusudur. Yani müesseseleşmiş ve şehirleşmiş İslam toplumları bir sonra ki aşamanın geçiş sancısını yaşamaması için yeni çözümler ve yeni bilgiler üretmeleri noktasında ihmalkâr davranmamaları gerekiyordu.  Ki; bu noktada içtihat müessesi bu ihtiyacı karşılayacak can simidi olur da. Malum, daha sonraki ilerleyen dönemlerin geçiş safhalarında ise ümmetin can simidi bu kez kıyas-ı fukaha olur. Öyle ki, kıyas yoluyla işinden çıkılmaz birçok mesele, mesele olmaktan çıkıp çözüm bulmuşta. Böylece Kur’an, Sünnet ve İcmâ ümmetten sonra Kıyas-ı fukaha’da vazgeçilmez bir şer’i delil olmuştur. İşte görüyorsunuz ana kaynaktan uzaklaştıkça bir başka içtihadı delil kıyasta ümmetin ihtiyacını giderici kaynak olabiliyor. Yeter ki, kaynaklardan usanılmasın nice sıkıntılar giderilir elbet.  Sonuçta edille-i şer’iyye hiyerarşisini oluşturan bu dört delilden hangisine başvurursak vuralım dördününde geldiği kaynak belli;  iki kanaldan kök salmıştır. İşte bu söz konusu bu iki kanaldan biri hadis ağırlıklı kanaldan, diğeri de re’y ağırlıklı kanaldan beslenmiştir. Nitekim Mekke ve Medine halkı için kaynağa yakınlık ‘hadis halkı’ denmesine sebep etken unsur olurken,  Irak halkı içinde ilahi kaynaktan uzak kalış ‘rey halkı’ denmesine etken unsur olmuştur.  Bir başka ifadeyle,  Mekke ve Medine’ye yakın beldelerde hadis ağırlıklı içtihat baz alınırken, Mekke ve Medine’den uzak Irak gibi şehirlerde ise rey (görüş) ağırlıklı ictihad esas alınmıştır. Ama şu bir gerçek her iki halkta neyi baz alırsalar alsınlar sonuçta buluştukları güzergah aynıdır, yani ehlisünnet caddesidir. Kelimenin tam anlamıyla yolun başlangıcında sadece hadis ve sünnet kavramında olduğu gibi aralarında ince bir nüans farkı varken, yolun sonunda ise ehlisünnet çizgisinde buluşmak vardır.  
          Madem hadis, sünnet dedik, o halde bu iki kavramı tanımlamadan geçmek olmaz. Şöyle ki hadis daha çok sözlü ifadeleri kapsar, sünnette uygulamaya yönelik bir fiili kaidedir. Bir başka ifadeyle Peygamberimiz (s.a.v)’in mübarek lisanından dökülen her billur söz hadis-i şerif kapsamında anlam kazanırken,  beşeri hayatın kapsam alanına giren her fiili yaşayış tarzı da sünnet adını alır. Bu yüzden İslam toplumunda sünnet, Kur'an’dan sonra yüz yüzebildiğin derecede deryayı umman bir kaynaktır. Gerçekten öyle bir deryayı umman bir kaynak ki; Ebu Davud bir hadis-i şerifi beyan ettiğinde zikrettiği hadis içerisinde beş sünnetin varlığını tespit etmiştir. Böylece sünnetin beş pratik kuralını ortaya koymuştur. Demek oluyor ki, hadis daha çok kelam ağırlıklı kaynak, sünnet ise uygulama ağırlıklı bir kaynaktır.  Ve bu kaynaklar sahabe ve tabiine ışık olmuşta. Hatta sahabe bu ışığı daha da ileri ufuklara taşımış ta.  Nitekim Hulefa-i Râşidin devrinin sonlarına doğru bir kısım sahabe bu duygu düşünceler eşliğinde irşat gayesiyle İslam âleminin çeşitli yerlerine dağılmayı vazife bilmişlerdir. Mesela Hz. Ömer'in (r.a) Abdullah b. Mesudu irşat maksadıyla uzak diyarlara göndermesi bunu teyid ediyor.  Besbelli ki sahabe gittikleri beldelerde vahiy ve sünnet yayıcıları olarak adından söz ettirip fikri üretime katkıda bulunmuşlar bile. Hakeza Hz. Ali'nin (k.v)  idare merkezini Kûfe’ye nakletmesi bu amaca yönelik bir nakildir.  Ne var ki bu iyi niyetli duygu ve düşünceler Emevi’lerin idareyi ele almalarından sonra durum vaziyet değişmiştir. Öyle ki Emevilerin baskısından bunalan ilmiyle amil bir kısım sahabe Hicazda toplanmak zorunda kalmışlardır. Zira bilgi üretiminde hür düşünmek esas olduğundan böyle tutum sergilemeyi zaruri kılar.
           Peki ya Tabiin! Malum, Peygamberimizin yaşadığı dönem ve sonrası dört halife döneminin ardından Mekke ve Irak civarını mesken tutmuş sahabe halkasının rahle-i tedrisatında yetişmiş Tabiin nesli doğmuştur.  İşte gün yüzüne çıkan bu ilk neslin içerisinden yukarıda adından Mekke ekolü (Hadis ağırlıklı fikir üretiminin önderi) ve Irak ekolü  (rey ağırlıklı bilgi üretimin kapısı) diye sözünü ettiğimiz iki ışık kaynak teşekkül etmiştir. İşte bu iki ışık kaynaktan biri Medine merkezli Hicaz Medresesinden,  diğeri de Kûfe merkezli Irak Medresesinden doğmuştur.  Böylece her iki ekolde zaman içerisinde dal budak salıp aydınlık penceremiz olmuşlardır.
        Şurası muhakkak; Tabiin devrinde henüz daha kesin hatlarla belirlenmiş mezhepler zuhur etmemişti. Fakat zaman geçtikçe ümmetin sıkıntılarını karşılayacak yeni içtihatlara ihtiyaç hâsıl oluyordu.  Ve bu noktada Tabiin ehlinin içtihatları tıpkı sahabe içtihadında olduğu gibi çözüm bulabiliyordu. Tabiinin sahabeden tek farkı rey’lerini ortaya koyarken, kıyas, örf, adet, maslahat, gibi tali delilleri de kullanıyor olmalarıdır. Bu da yetmez, kendi aralarında Hicaz Medreselilik ve Irak Medreselikten kaynaklanan yorum farklarını karşılaştırıp harmanladıktan sonra çıkacak sonuçta onlara bir başka ufuk açıyordu. Böylece Kur’an ve hadisten sonra icmâ ve kıyasta hayatımızda yer alıp içtihad alanına bir bambaşka renk katmıştır. Öyle ki tüm bu çabalar sonuç verip Ümmeti Muhammed’in önüne çıkan bir dizi meselelerin çözümüne yönelik mezhepler sahne almıştır. Anlaşıldığı üzere mezhep zehap (zan, sanı) kökünden gelip ictihad farklılıklarından doğmuştur. Bir başka ifadeyle dördüncü asra gelindiğinde içtihadın yerini mukallit, asıl kaynakların yerini mezhep-kavl hükümler almıştır. Hatta içtihad alanında yaşanan bu hızlı yükselişin karşısında nihai noktaya geldiğini düşünenler içtihat kapısının kapandığı zannına kapılmışlar bile. Derken ilmin zirve yaptığı noktada fıkıh ilmi sahasında:
        -İçtihatçılar (fikir üreticileri).
        -Taklitçiler (tekrarcılar) diye iki gurup ortaya çıkmıştır.
       Malum, içtihat; rey, fıkıh, kıyas vs. tüm bilgi üretim faaliyetlerini içine alan bir kavramdır.  Taklit ise hazır ya da birikmiş bilgilerin tekrarı bir kavramdır. Tabii bu arada asl olan bize miras kalan bu bilgi külliyatları karşısında ne yapmamız gerektiğidir. Bir kere avamın (halkın genel seviyesi)  kendini riske etmeme açısından ehlisünnet dört hak mezhepten birine mensup olmasında çok büyük fayda var. Çünkü içtihad ilmi çaba gerektiren bir bilgi gücü olduğundan herkes fikir üretemez. Şu da bir gerçek mezhep imamları fikir üretirken ya da içtihatta bulunurken mezhep kurmak maksadıyla ortaya çıkmamışlar, tamamen bizlerin cahil kalmamamız için çıkmışlar. İşte hayatta iken öğretme maksatlı talebelerine okuttukları dersler derlenip toparlanıp bir kurala bağlanmasıyla mezhep adını almıştır. İyi ki de bu büyük imamların dizinin dibinde yetişmiş talebeler öğrendiklerini derleyip toparlamışlar, bu sayede hem hayatımızı tanzim etme imkânı doğmuş, hem de firak-ı dalle’ye (sapık fırkaların yoluna) düşmekten kurtulmuşuz. Zaten istikamet üzere yürümeyi ilke edinmiş her Müslüman şunu iyi bilsin ki; geldiğimiz noktada İslam’ın ana caddesinde sapmadan yürüyüşümüzü bu müçtehit imamlara borçluyuz. Dikkat edin cami imamından söz etmiyoruz,  ısrarla ‘müçtehit imam’ diyoruz. Niye, çünkü onlar ilmiyle amil olmuş imamlardır. Hüküm çıkarmak öyle oturup ta bulunduğumuz yerden ahkâm kesmeye benzemez, kılı kırk yarmak gerektiren bir beyin faaliyetidir.  İşte kılı kırk yaran bilge zatlar sayesinde ehlisünnet dışı sapık fikirlerin ağına düşmeksizin çok şükür bugünlere gelebildik. Ki, onlar Peygamberimizin (s.a.v); ‘Ümmetimin âlimleri, beni İsrail peygamberleri gibidir’ hadis-i şerifine mazhar olmuş müçtehit imamlarımızdır.
                Madem hayat devam ediyor. O halde devam eden hayat için fikri üretim için çaba sarf eden âlimlerin çalışmalarına destek vermek icap eder. Malum, içtihadın durması dinin sosyal hayattan çekilmesi demektir. Asla içtihat farklılığı, ayrılık olarak telakki edilmemeli, bilakis içtihat farklılığı fikri zenginliğimizi ortaya koyan güçtür. Bu öyle bir güç ki; dört büyük mezhep imamının birbirlerini düşman görmeksizin yaptıkları içtihadlar sayesinde zihni gelişmenin en üst zirvesine çıkmışız da. Bu yüzden onlar fikir ve bilgi üretiminin baş mimarları olarak gönlümüzde yaşamaya devam edecektir. Nasıl gönlümüzde olmasın ki, bugün onların içtihatları elimizde olmasaydı İslam toplumuna yönelik her türlü yıkıcı fikir akımlara karşı verecek cevabımız olamayacaktı. Ancak bu arada aklımıza:  “Edille-i şer’iyye hiyerarşisinde yer alan şer'i delillerin bütünü her devri kapsayıcı geçerli hükümler midir?” soru takılabilir.
           Cevaben ne diyebiliriz ki, belki fark etmişsinizdir bu sorunun cevabı için bile içtihat gerektiriyor. Yine de her şeye rağmen Mecellede geçen hukuki bir kaideye dayanarak ancak şunu söyleyebiliriz;  nassda olsa her devrin örf ve adetlerine göre değişiklik gösterebileceğini, icabında bu değişikliğin takdiri veya takibi için bile yeni bir içtihada ihtiyaç olabileceğidir. Anlaşılan o ki; her meselenin çözüme kavuşması noktasında işin ehli âlimlerin reyine başvurmak zarureti vardır. Aksi takdirde her karşılaşacağımız meselelerin altında ezilmek an be an mümkün.  Hiç kuşkusuz sahabenin bize göre avantajı herhangi bir meseleyle karşılaştığında direk birinci elden sorup hallediyor olmasıdır. Hiç kuşkusuz içtihad kapısının birinci elden ilk önderi peygamberimizdir. İlginçtir Resulullah (s.a.v) ilk elden kaynak olmasına rağmen yine de arkadaşlarının görüşünü almaktan imtina etmemiştir. Nitekim Ashabı Kiram Efendimiz (s.a.v)’in huzurunda veya gıyabında fikir teatinde bulunmuşlar bile. Bu aynı zamanda İslâm’da dogmaya yer olmadığının ispatıdır. Düşünsenize Peygamberimiz (s.a.v) asli risalet ve elçilik görevinin dışında yeri geldiğinde bir kadı, yeri geldiğinde bir müftü, yeri geldiğinde devlet reisi rol üstlenmiştir. Şimdi ilahi kaynaklarımıza burun kıvıranlara sormak lazım gelir, bu din nasıl dogma olabilir ki. İşte görüyorsunuz bizatihi dinin elçisi birçok fonksiyonu icra etmekle geleceğe ışık olmuş ta. Resulullah (s.a.v) karşılaştığı herhangi bir meselede icabında vahyi beklemeyip, istişare ve içtihada başvurduğu bir sır değil. Peygamberimiz (s.a.v) bu hususta; ‘Bana vahiy olmayan hususlarda aramızda (ki davalarda) rey’imle hükmederim’ beyan buyurmuştur. Yine bir hadisi şeriflerde ise; “Size kendi rey’imle bir şeyi emredersem unutmayın ki ben ancak beşerim”  ve “Sizler şahid misiniz ki bana itaat Allah'a itaattir, bana isyan da Allah’a isyan etmektir”  diye beyan buyurmuşlardır.  İşte İmam-ı Azam Ebu Hanife bu gerçekler ışığında; “Kim ölü bir araziyi imar ve ihya ederse orası onundur” hadis-i şerifinin bir devlet reisi sıfatıyla söylenmiş bir hadis olduğunu dile getirmiştir.  Tabii bu arada bizde İmam-ı Azam gibi bilge imam sayesinde ul’ul emr sıfatıyla söylenilmiş bu hadisin devlet izin vermediği müddetçe hiçbir şahsın sahipsiz bir araziyi imar edemeyeceğini fark etmiş oluruz. Hatta fark etmekle kalmayıp bu hadis-i şerifin detayına indiğimizde Hicaz mıntıkası ahalisine yönelik tarımcılık, şehirleşme ve medenileşmeye teşvik bir hadis olduğunu görürüz.  
                                                    BİLGE ŞAHSİYETLER
           Bilhassa Emevilerin son devri ile Abbasilerin yükselme çağında yetişmiş müçtehit imamlar ve dört büyük imamın içtihatları Ümmet-i Muhammed'e büyük soluk aldırmıştır. Bu müçtehit imamlar ve talebeleri sayesinde Tabiin devrindeki hadis ve rey (görüş) kaynaklı içtihatlar derlenip, toparlanıp birleştirilerek gelecek nesillere fikri külliyatlar olarak aktarılmış bile. Bu arada Müçtehit imamların içtihatları mezheplerin teşekkülünü doğurmuş ve böylece bilgi taklitçiliğinin ve tekrarcılığın önüne geçilmiştir. Ne var ki;  müçtehit imamlar döneminden sonra, içtihat yapmada gerileme görülmüş, yerini daha çok içtihat ve taklitçilik konusu tartışmaları almıştır. Aslında tartışmak yerine meseleye “müçtehidin rey’ini benimsemek taklit değil mutabaattır” açısından da bakılabilirdi. Hele söz konusu avam olunca mutabaat şart olurda. Asıl anormal olan kendi başına gelin güvey kalmaktır,  hatta daha da vahim olanı bilgi sahibi olmadan fikir yürütme işgüzarlığında bulunmaktır.
         Tabii, söz konusu müçtehit olunca iş değişir, taklit etmesi gerekmez. Ancak burada da en göze batacak husus âlimin bilgisini kullanmayıp kendi kabına çekilmesidir. Ki, bu tutum uygun değildir, âlimden her daim fikir üretmesi ve çaba sarf etmesi beklenilir.  Bakın Gavs-ı Bilvanis-i Abdülhakim el Hüseyni (k.s) der ki; mürşit o dur ki kendinden üstün mürşit yetiştire. İşte bu müthiş sözden bizim anladığımız şu ki; ilim yolunda durmak yok, yola devam esastır. Zira Peygamber'in (s.a.v); ‘İki günü birbirine eşit kılan zarardadır’  beyanı her alanda fikir üretimin gerekliliğine işarettir. Madem öyle üretim denilince sadece ekonomik faaliyetler anlaşılmamalı, insanın kendi kendini işlemesi de üretimdir. Bu yüzden insanın kendini bilmesi ilimden sayılmıştır. Nasıl ki tabiatı işleyerek ekonomik faaliyetler işlerlik kazanıyorsa, pekâlâ insan da bir âlimin eşiğinde işlenip bilgi küpü hale gelebiliyor.
         Fikir üretmekten geri durup sırf taklitle yola devam edildiğinde pansuman tedbir türünden öte bir işe yaramayacaktır. Taklitte ısrarcılık cehalete davetiye çıkarmak olacaktır. Oysa fikri ilerleme bir döneme mahsus olmayıp her devir için ihtiyaç gerektiren bir husustur. Maalesef günümüzde bilge kişilerin azlığı toplumu koyu cehalet bataklığına sürükleyebiliyor. Dolayısıyla toplumun bilgi kirliliğine maruz kalmaması için, gerçek manada bilge şahsiyetlerin varlığına ihtiyaç vardır. Bakın İmamı Gazali, İmamı Rabbani, İbn-i Haldun, İmamı Azam gibi âlimler yaşadıkları devirlerde toplum içerisinde cereyan eden birçok ihtilafları gidermişler bile. Malum, İmamı Gazali döneminde mevcut hastalığın baş çıbanı felsefi fırkalardı. İşte Gazali, bu hastalık tablosu karşısında bütün bu yıkıcı felsefi akımları ehlisünnet ekolü içtihatlarıyla çürütüp İslam âlemine yönelik zararlı fikirlerin yayılmasının önüne geçmesini bilmiştir. Hakeza İmamı Rabbanide (k.s) öyledir. O da tarikat şeriat çekişmelerine son verip tarikatın şeriattan ayrı düşünülemeyeceğini, bilakis her ikisinin iç dış misali bir bütün olduğunu ortaya koymuştur. Derken birbirinden kıymetli böylesi müçtehit imamlar sayesinde İslam âlemi rahat nefes alır da. Bu noktada her yüz senede müceddit gelecektir (müceddit dinde bilgi üreticisi ve irşat edici demektir) ilahi prensibi bizim için müjde olmanın ötesinde büyük bir lütuf olmuşta. Bu lütuf karşısında ne kadar şükretsek azdır.  Hakeza 20. yüzyılda da Said Nursi Hazretleri yüz akımız olmuştur.  Bilhassa onun o müthiş kayda değer fikri mücadelesi birçok karanlık sis perdeleri ortadan kaldırıp İslam’ın gür sesi ve aydınlık yüzü olmaya yetmiştir.  İyi ki de insanlık bu yüzle yüzleşmiş. Bakın Haşir (ahret) risalesini okuyan bir gayrimüslim öyle etkilenmiş ki:
         —Bunu derhal yok edin deyip telaşa kapılmış bile.  Tabii insanlar merak edip nedenini sorduklarında verdiği cevap bir hayretin ifadesidir;
      “ — Evet, elimdeki haşir risalesi sanki beni ahret sokaklarında gezdiriyor gibi, biraz daha okursam…” 
         İşte bu itiraf Bediüzzaman’ın çağa damga vurduğunun bir göstergesidir. Cemil Meriç bu yüzden Bediüzzamanın hakkını şu cümlelerle teslim etmiştir; çağımızda iki görüş hâkim. Her ikisi de ben-i âdem, ama Bediüzzaman bize çok daha yakın.
              Gerçekten de insan Risaleyi Nurları okuyunca devrin birçok karmaşık meselelerin üstesinden gelebiliyor. Besbelli ki; Bediüzzaman yirminci asrın üstatları arasında kendinden söz ettiren bir dehadır. Dünya döndükçe böyle daha nice üstatlar yeryüzüne şeref vereceği muhakkak.  Çünkü Allah'ın vaadi var; nurumu tamamlayacağım diye. Böylece İslam âlemi, hatta tüm insanlık bu tür umut ışıklarından yoksun kalmayacaktır. Madem kıyamete kadar böyle zatların var olacağına inancımız tam, o halde halkın üçler yediler, kırklar dediği böylesi Rabbani âlimleri aramaya koyulmalıdır. Tabi arama deyince ister istemez İmam-ı Rabbaniyi hatırlarız. Bakın İmamı Rabbani (k.s); “Ne mutlu murad mürşit bulana” diyor. İlginçtir “Ne mutlu muradı olana” demiyor, “murat mürşit” diyor. Niye acaba? Nedeni gayet açık;  murat mürşit bulduğunda kurtuluşa ermek vardır. Bu yol zaten bir gönül sultanının kalbine girip ötelere kanatlanma yoludur, işte aranılan murad budur. Dünya var oldukça böyle zatlar tükenmeyecektir. Nasıl tükensin ki,  Allah’ın hazinesi sonsuzdur. Dolayısıyla gönül sultanları şu devirle, bu devirle sınırlı tutulamaz. Yeter ki İmamı Rabbani'nin (k.s) dediği gibi arayıp bulmayı murad edinelim gerisi gelir elbet,  sonunda arayan bulur misali gerçek Mevla’sına kavuşur da.  Aramaktan imtina edip geri durursak ateizmin kol gezdiği şu dünyada koruyucu zırhtan mahrum kalmakta var.  Kaldı ki, âlimler bile aramaya koyulmuşlar, biz armışız çok mu?  Hatta deminden beri sözünün ettiğimiz Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri de ömrünün büyük bir bölümünü hep arayışla geçirmiştir. Öyle ki, küçük yaştaki arayışını şu sözlerle dile getirmiştir;  “Dokuz yaşımda Şeyh Abdurrahman Tahi’yi tanıdım. Bu zat velilere makam aldıran zattır.”
           Bu sözlerden de anlaşılan o ki, bir insanı tanımak ancak bir arayışın sonucu gerçekleşebiliyor. Öyle bir arayış ki; “velilere makam aldıran zat, kim bilir kendi makamı nasıldır” merakını gidermeye yönelik yeni bir arayış doğuruyor da? Derken bu arayış içerisinde Bediüzzaman’ın dilinden Abdurrahman Tahi (k.s)’nin Nakşî silsilesinin büyüklerinden olduğunu idrak etmiş oluruz da.
            İşte her devirde böylesi deha çapında büyük derya âlimlerin çıkması İslam’ın kabına sığmaz engin bilgi potansiyeline sahip bir din olmasındandır. Kaldı ki İslam hür tefekkürü zindana hapsetmez, düşünceyi irşat vasıtası olarak görür. Ancak irşadın olması içinde irşat olunmak gerekir. Bu nedenle Gavs-ı Bilvanisi (k.s) şöyle demiştir: ‘İrşat olmayan irşat edemez.’

                                                   FİKRİ ÜRETİM
             Fikir üretmemekte ve statik kalmakta direnenler dogmatik fikirleriyle birlikte er geç yıkılmaya mahkûmdur. Bu kaçınılmaz bir alın yazısıdır. Malum; statükoculuğun en bariz göstergesi tekrarcılık illetidir.  Bu illete bir insan tutulmaya dursun eline tutuşturulmuş reçeteyle ya da ezberlediği nakaratla ömür boyu monotonluğun pençesinde debelenip duracaktır. Oysa fikir üretimi toplumda gelişmeyi tetikleyen ve topluma dinamizm kazandıran bir güçtür. Dahası her yeni fikir, toplumun alışılmış düşünce kalıplarından kopuşu demektir. Elbette ki yenilik derken müspet manada yenilik, yeniden doğma (Rönesans), kendini keşfetmek ve gelişmeyi kast ederiz.  Madem öyle kendi öz Rönesans’ımızı keşfedip fikir veya aksiyonumuzu yeniden vizyona koymak icap eder.
          Fikri üretim olmadığı zaman ne idrak kalır ne beyin kalır, ne de kalp huzuru kalır.   A’dan Z’ye her şey durağanlaşır da.  Nasıl mı?  İşte 28 Şubat post modern darbesi bunun en hazin tablosu. Malum zihniyet “28 Şubat post modern”  usullerle üniversiteleri kışlaya çevirdikleri gibi, toplum mühendisliği uygulamalarıyla da aklı karaya oturtmuşlardır. İşte statükoculuk böyle bir şeydir, bu vesayet zihniyetten başka ne beklenebilirdi ki. Bir kere o günlerde hür düşünceye pranga vurulmuş,  bu ahval ve şerait içerisinde nasıl fikir birlikteliği doğsun ki. Maalesef her on yılda bir tekrarlanan darbelerle hür düşünceye kement vurulabiliyor. Bakın, tıpkı bizim 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubatta yaşadığımız sürece benzer süreçleri batıda yaşamış. Batı, ne zaman ki kilisenin tahakkümünden kurtulup hür düşünmeyi keşfetti, işte o zaman rahat nefes alıp gelişmenin merkezi olmuşlardır. Malum, Avrupa’nın orta çağda düşünceye kilit vuran kiliseyle başı çok büyük dertteydi. Nasıl başı dertte olmasın ki, nice deha çapta fikirler engizisyon ve giyotine kurban verilmiştir. Hatta fikri ve ilmi çalışmalarından dolayı nice aydınlar canından olmuşlardır. Neyse ki batı, aydınlanma uğruna büyük bedeller ödemenin akabinde Rönesans’ını gerçekleştirmesini bilmiştir.  Peki ya biz! Biz ise o arada gelişme çağımızda durağanlaşıp kendi kendimizin orta çağını hazırlamışız.
          Evet, batı bu! Ancak şu da bir gerçek; batı şuan ki haline pekte fazla sevinmesin. Çünkü batı şimdilerde başka problemlerle karşı karşıyadır. Bu sefer ki problemin niteliği eskisine pek benzemez, ortada daha vahim bir durum var. Kilisenin köleliğinden kurtulan batı, bu sefer makinenin kölesi olmuş durumda. Meğer aklında bir sınırı varmış. Bu sınırda ruh devre dışıysa artık ortada akıl tutulması denen olağanüstühal durum var demektir. Dahası olağanüstü amansız bir hastalığa tutulmuş gözüküyorlar. Başka ne diyelim ruhunu yitirmişlik denen maraz illet bu olsa gerektir.  Baksana hayatının büyük bölümünü makine ve bilgisayar üzerine tanzim eden batı bir anda robotik toplum olmuşlar.  Bu yüzden batı sil baştan yeniden köledir,  şimdiki köleliğin geçmişten tek farkı genlerine kadar işlemiş akıl tutulması köleliğidir. Üstelik insan makineyi yönetmiyor, yöneten makinedir. Şayet bu bunalım böyle devam ederse, galiba en son yardım dileyecekleri tek güç Hollywood filmlerine konu olan uzaylı yaratıklar olacaktır.
          Anlaşılan modernite hayat dedikleri model;  insana robot hayat sunuyor. Ve insan bu düzende bir hiçtir. Bu modelde insan ancak üretip tükettiği sürece değer kazanabiliyor. Ne hazindir ki insan yaşadığı anla ilgisi olmadığı gibi çevreye bakışı da şaşkıncadır. İnsanoğlu bu düzende bir hiçtir, asla bu sistemde ruhunun açlığını giderecek iklim bulamaz. Nasıl bulsun ki, ortada akla köle olmaya razılık vardır. Ruh bedende tutsak ve özgürlüğe hasrettir.  Ah şu ruhunu bedenine esir kılmış insanlar bir kez olsun İslamiyet’le yüzleşebilseler, işte o an gerçek hürriyetin tadına ulaşmaları an be an mümkün olabilir.  Ama ne var ki daha henüz o ışığı görmüş değiller. Nasıl görsünler ki, vahiyden bihaberler. Bu büyük bunalım daha da derinleşirse o çok övündükleri modernize hayat başlarına çöküp enkaz yığını hale geleceklerdir. Yazık, hem de ne yazık bir hiç uğruna insanlık telef oluyor. 
      Belli ki dayanışma, yardımlaşma ve sevgiden yoksunluk kitleleri huzursuz kılıyor, soluklamaya ihtiyaçları var. Nasıl mı? İşte salt aklın hükümranlığına son verip insana nefes alma imkânı sunan İslamiyet’le buluşmakla elbet.  Böyle bir buluşma gerçekleştiğinde ebedi saadetin kapıları açılacağına inancımız tam.  Vahiy; felsefenin, aklın, ideolojinin mantığın ve her şeyin üstünde… Kur’an bu anlamda; hem nur, hem ışık, hem de topyekûn beşeriyeti huzura götüren tek rehberdir. Kuran’ın muhatabı tüm insanlıktır. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz karmaşık yapıya son verecek kılavuzu vahiyde aramak gerektir.                                       
           Vesselam. 

23 Eylül 2016 Cuma

CEMAAT ve İMAMET



CEMAAT ve İMAMET
SELİM  GÜRBÜZER

                         Maalesef kendini aydın sanan bir takım aklı evvel fırsatçılar FETÖ ihanet örgütünü bahane ederek İslam’ın en güzide kavramlarından cemaat ve imametin içini boşaltmaya çalışmaktalar. Oysa biz biliyoruz ki o malum örgüt asla bir cemaat değil ihanet şebekesidir. Keza mahrem imamları dedikleri şeyde asla imamet değil CIA, MOSSAD ve uluslararası istihbarat ağının Müslüman kisvesine bürünmüş evangelist papaz kılıklı ajanlarıdırlar. İşte bize düşen elma ile armudu ve sapla samanı karıştırmaksızın durumdan vazife çıkaranların heveslerini boşa çıkartmak olmalıdır. O halde daha ne duruyoruz dilimizin döndüğü kadarıyla bu iki kavramın gerçek mahiyetini ortaya koymaya çalışalım
     Her şeyden önce şu bir gerçek Müberra Dinimiz cemaatle yaşanmakta. O halde iman, ilim, takva ve birlik (cemaat) adabını göz ardı etmememiz icab eder. Hem tek başına yaşamaktan kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Kaldı ki halvette şöhret, şöhrette ise afet var olduğu gibi bencillikte de bataklığa sürüklenmek vardır. Nitekim Rabbül Âlemin “İnsanlara karşı yanağını çevirip (yüzünü kırıştırma)  ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürlenenleri sevmez” (Lokman, 18 ayet meali-Kur’an 31/18)  beyanı bunun teyididir. Keza Yüce Allah yine bir başka ayet-i kerimede “Onlara: Gelin Allah’ın Resulü sizin için mağfiret dilesin, denildiği zaman başlarını ve onların kibir içinde yüz çevirdiklerini görürsün” (Munafıkun 63/5) beyan buyurmakla bu tür tehlikelere düşmememizi emretmekte.
           Dedik ya elma ile armudu ve sapla samanı birbirine karıştırmamalı, illegal örgüt başka bir şey cemaat başka bir şey, mahrem imamlık başka bir şey imamet başka bir şeydir. Dolayısıyla hain illegal örgütlerden hareketle istikamet üzere olan ehlisünnet kanaat önderlerine karşı saygıda kusur göstermemeli, keza ehlisünnet üzere olan cemaat mensuplarına da başka gözle bakmakta doğru değil, bilakis şefkat kollarımızı açıp kucaklaşmalıdır. Dahası birbirimize karşı tevazuca ve yumuşakça davranmayı şiar edinmelidir. Bakın bir Hadis-i Kutside Rabbimiz şöyle buyurmakta:”Büyüklük benim ridam, ululuk izarımdır. Kim bu ikisinden biriyle benimle çekişmeye girerse onu helak ederim.“ Yine Yüce Allah (c.c) “Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin” (İsra suresi, 37.  ayet meali-Kur’an 17/37), beyan buyurmakta. Hatta Yüce Allah (c.c) “Şimdi insan baksın neden yaratıldı? O, belden atılan bir pis sudan yaratıldı” (Tarık 86/5–6), “Kahrolası insan (kâfir) ne nankör şey! Bir meni parçasından yarattı da (insan) biçimine koydu” (Abese ayet meali- Kur’an 80/17–19)  beyan buyurarak cemiyet hayatında kibirle dolaşmayı men etmektedir.  
         Peki, bu konuda Allah Resulü ne buyurmuş derseniz malum, Resulullah (s.a.v) “İnsanların arasına girip onların yükünü çeken ve eziyetlerine katlanan Müslüman, hiç kimseye karışmayandan daha hayırlıdır” beyanıyla tüm ümmetine günümüzde sıkça kullanılan  ‘Halka hizmet Hakka hizmettir’ sözünün ne demek olduğunu hatırlatmıştır. Zaten ehlisünnet üzere olan cemaatle birlikte yaşamak aklın gereği de. Kaldı ki tek başına yaşayan bir insanı şeytanın avlaması çok kolay olmakta ama cemaatle yaşayan insan söz konusu olduğunda şeytanın öyle aldatıp avlaması hiçte kolay olmayacaktır. Dolayısıyla şeytanın aldatması zor bir topluluk içerisinde bulunup istikamet üzere yaşamakla işimiz çok daha kolay olacaktır.
         Bakın bu hususta Enes (r.a)  ne diyor:  
         Resulü Ekrem’le bir yolculuk esnasında konakladığımızda, o sırada oruçlular uyuya kalmışlardı, oruç tutmayanlar da tam aksine çadır kurup hayvanları sulamaya koyulmuşlardı. Tabii bu durumu yerinde gören Allah Rasulü: Bu gün, oruç tutmayanlar bütün sevabı alıp götürdüler müjdesini vermiştir. Anlaşılan o ki; bu kutsi yolda yol arkadaşlarına hizmet etmek nafile ibadetten daha mühimdir. Kaldı ki nafile ibadetler hizmetten sonra yapılsa da olur. Şu bir gerçek kendine hizmet eden bozulur, fakat kendini Ümmet-i Muhammed’e hizmete adayan müminlerin öyle kolay kolay bozulmayacağı aşikârdır.
        Yine bu hususta bir başka örnek verecek olursak;
        Ashabı Kiramın arasından birine koyun kellesi hediye verilmişti, o hediyeyi alan da kendi sıkıntısını dert etmeden komşusuna gönderir. Derken o komşu da diğer komşusuna gönderir. Böylece hediye elden ele dolaşıp yedi komşuya ulaştıktan sonra tekrar ilk gönderene döner de. İşte görüyorsunuz kardeşlik ve cemaat bilinci budur.  Madem öyle şimdi soruyoruz, şayet her bir sahabe tek başına inziva hayatı yaşasaydı konu komşuya hizmet etmenin ne demek olduğunu bilir miydik?  Elbette ki, bilmek bir yana ölüsünden bile haberimiz olmayacaktı. Nitekim günümüzde evde tek başına yaşayıp da haftalarca ölüsünden habersiz oluşumuz artık bir sır değil.
          Malum, bir diğer cemaat adabı da cemaat arkadaşlarını sıkıntıya sokmamaktır. Zira bu hususta Rasulullah (s.a.v) “Ben ve ümmetimin Salihleri yapmacık zorlama ve davranışlardan uzağız” buyurmuşlardır. Ki; bir gün Peygamberimiz (s.a.v)’in ayakkabı bağı çözüldüğünde derhal etrafındakiler düzeltmeye kalkışırlar, ama Allah Resulü buna razı olmaz. Hatta bunun bir özel muamele olacağından bahisle bu tür davranışları sevmem demişlerdir. İşte bu sünnet-i seniyye’den hareketle cemaat içerisinde cem olan kardeşler birbirlerinden hürmet beklemeyi bir kenara bırakıp hizmete koşmayı tercih etmelidir. Şayet bir cemaat mensubu hürmet beklentisinde olursa bir gün gelir terk edilecektir. Çünkü kardeşlik hukukunda kardeşini sıkıntıya sokmamak esastır. En iyisi mi kendimiz için istediğinizi kardeşimiz içinde istemeli ki tek başımıza kala kalmayalım. Anlaşılan o ki birlik ve dirlik kardeşimizin derdiyle hemhal olmak ve sıkıntısını gidermekle sağlanabiliyor. Bakın, Allah Teâlâ “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, dağılıp parçalanmayın” buyuruyor. Yine; “Sadıklarla beraber olun” diye öğütlüyor. Habib-i Ekrem ise; “Rabbül Âleminin eli (rahmeti ve desteği) cemaatle birliktedir” buyuruyor. Madem öyle, toplum içinde beşeri münasebetlerimizi kolay kılmak varken yokuşa sürmek niye?  Keza mümin kardeşimizin problemlerini çözmek varken bencil davranmak niye?  Hiç kuşkusuz Sahabeyi Kiramı örnek alsaydık böyle olmazdık elbet. Zaten aşağıda sunacağımız Ensar örneği her şeyi izah etmeye yetiyor:
        Allah Resulü Medine’de Sa’d b. Rebi (r.a)’ı, Abdurrahman b. Avf (r.a)'a kardeş yapınca Sa’d b.Rebi, bakın ne demiş.  Kardeşine der ki;
       -Malımı ikiye bölüp yarısını sana vereceğim, iki hanımım var istersen bunlardan birisini boşayayım, hatta iddet müddeti bitince onunla evlen der.
     Abdurrahman b. Avf (r.a)'da cevaben;
      -Bak kardeşim! Allah sana, ehline ve malına bereket versin, sen iyisi mi bana çarşının yolunu göster başka bir şey istemem, ben ticaretle uğraşayım der. İşte Ensar topluluğuna dâhil olup hayatı kolaylaştırmanın karşılığı budur. Bu kıssadan anlaşıldığı üzere kardeşçe yaşamasını bilen insanların arasına karışmak gerek. Hatta bu da yetmez Ensar olmak gerekir. Ensar olmak için de; Allah’ın size nimetini hatırlayın. Hani siz bir zaman birbirinize düşman idiniz; O kalplerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Sizler bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi aradan kurtardı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız (Al-i İmran 3/102–103)  beyanına icabet etmek gerekir.
        Her ne kadar; “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın” emrinden maksat ‘Kur’an’ olduğu kuvvetli delil olarak sunulsa da bu ayetten muradın kimi İslam, kimi İtaat, kimi 'iman, tövbe ve ihlâs' üçlüsü,  kimi de cemaat olduğunu belirten müfessirlerde var. Aslında bu açıklamaları bir bütün halde toplayıp derlediğimizde; Kuran’ı rehber edinmeyi, İslam dairesinden çıkmamayı, tövbe, itaat, ihlâs ve takva üzerine yaşayan cemaatle birlikte olmak gerektiğini idrak ederiz. Nasıl idrak etmeyelim ki, bir kere Yüce Mevla’mız; “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın” beyanıyla uyarmakta bile. Hatta Yüce Allah “Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin” diye öğütler de. İşte yapılan bu uyarı ve öğütler ışığında Resulü Ekrem (s.a.v); “İsrail oğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunlardan bir grup hariç, diğerleri ateşte olacaktır” buyurmuştur. Tabii bu durum karşısında Ashab-ı Kiram merak edip sorar:
      -Ya Rasulullah! Bu kurtulacak fırka kimlerdir?
       Buyurdular ki:
-Ehl-i sünnet ve’l cemaattir.  Yani Allah ve Resulünün yolundan gidenlerdir.
     Bu arada Resulü Ekrem (s.a.v) “Kim cemaatten bir karış ayrılırsa, boynundan İslam bağını çıkarmış olur” uyarısında bulunmayı da ihmal etmez.  
       Cemaatin önemini ortaya koyan diğer hadis-i şeriflere göz attığımızda ise:
       “Kurdun sürüden ayrılan koyunu kaptığı gibi, şeytan da insanı kapar. Bölünüp dağılmaktan sakınınız. Size cemaate sarılmanız ve çoğunluğa katılmanız gerekir (Ahmed, Müsned).
        Üç şey var ki; Müslüman bir kimsenin kalbi onlarda hıyanetlik üzere bulunmaz. Bunlar: Allah için amelde ihlâslı olmak, önündeki imama nasihat edip samimiyetle davranmak, cemaate sımsıkı sarılmak. Şüphesiz müminlerin duaları onları arkadan sarar.
         Kıyamete kadar ümmetimden bir taife hak üzere kalmaya ve Allah’ın emrini yerine getirmeye devam edecektir. Onlara muhalif davrananlar kendilerine hiçbir zarar veremeyecek. Onlar hakkı izhar ve ispata muvaffak olacaklardır (Bkz. Alusi a.g.e. C.7, cüz16).
          Şüphesiz Allah ümmetimi delalet üzerinde bir araya getirmez, Allah’ın eli cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.
           Hiç şüphesiz şeytan cemaatten ayrılan kimseyle beraberdir. Onun içine yerleşip istediği yola çeker.
           Şüphesiz, Allah her yüzyılın başında bu ümmetin içinden, onların dualarını yenileyecek kimseler gönderir (Ebu Ya’la, Müsned 7.  59–60 No:2078).
           İsrail oğullarını peygamberler yönetip idare ederdi. Bir Peygamber vefat edince yerine başka bir Peygamber gelirdi. Benim ve ümmetimden durumum ise böyle değildir. Benden sonra hiçbir Peygamber gelmeyecek, fakat halifeler bulunacak, sayıları da çok olacak. 
           Ashab-ı Kiram:
          -Ya Rasulullah! Onlara karşı ne yapmamızı emredersiniz?
           Efendimiz(s.a.v):
          -İlk önce beyat ettiğiniz halifenize vefa gösterin ve onların hakkını verin; üzerinize düşeni yerine getirin. Şüphesiz Allah, onları da yönetimlerine verdiği kimselerin hesabını soracaktır (Buhari, Enbiya,50, müslim, imare,440, İbnu Mace, Cihad,42, Ahmed, Müsned,2,  297).
          Bir İmama kalbinin sevgisiyle yönelip elini uzatarak beyat eden kimse, gücünün yettiği kadar ona itaat etsin (Müslim, imaret).
         Müslüman’a, kendisine bir haram emredilmediği sürece hoşuna giden ve gitmeyen konularda başındaki imama dinleyip itaat etmesi farzdır (Buhari, ahkâm,4).
          Başınızda eli çolak, ayağı topal, rengi siyah bir köle de olsa sizi Allah'ın kitabına göre yönettiği sürece sözünü dinleyip itaat edin (Müslim, imare,37; Nesai).
         Bana itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur... Eğer başınızdaki imam Allah'tan korkmayı emrederse bundan dolayı kendisine ecir vardır. Takvanın dışında bir şey emrederse vebali onadır.
       Bir ara Resulü Ekrem (s.a.v);
       Ey topluluk! Benim size Allah tarafından gönderilmiş bir Resul olduğumu bilmiyor musunuz sorunca, 
        Oradakiler:
  -Evet, Sen Allah’ın Resulüsün dediler.
        Resulü Ekrem (s.a.v):
        -Allah’ın kitabında; Bana itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağını bildiren ayeti indirdiğini biliyor musunuz?
       Dediler ki:
       -Evet ya Rasulullah! Şahadet ederiz ki sana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Şüphesiz sana itaat Allah’a itaat sayılmaktadır.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v):
            Hiç şüphesiz bana itaat etmenizi Allah’a itaat olmaktadır. Başınızdaki imamlarınıza itaat etmenizde bana itaat olmaktadır (Suyutu ed, Dürrül- Mensur, 11. 597).
          Kim başındaki Emirden hoşlanmadığı bir şey görürse, sabretsin. Çünkü kim cemaatten bir karış ayrılırsa cahiliye ölümü ile ölür (Müslim, imamet).
           Ümmetimden her devirde Sabikun (hayırda önde) bulunur (Ebu Nuayım, Hilye,1,7, Suyuti el- camius sağır2, 415 No:7327).
           Üç sınıf insan vardır ki, Allah Teâlâ onlarla kıyamet günü onları temize çıkarmayacaktır. Bunlardan birisi de, bir imama sırf dünya için beyat eden kimsedir (Buhari, Ahkâm,48, Müslim, İman 173;Nesai, Buyu,6, İbnu Mace, Cihad,42; Ahmed Müsned2, 25).
          İmamlarınız hakkında kötü sözler konuşmayın, Allah'tan onlar için güzel hal isteyin(Müslim).
           İmamlarınızın en hayırlısı; sizin onlar için onlarında sizi sevdiği, sizin onlar için onlarında sizin için dua ettiği kimsedir (Taberani).
           Kim, dünyada Allah’ın adına hüküm icra eden sultana (imama) ikram ve hürmet ederse Allah'ta kıyamet günü ona ikram eder. Kim küçültürse Allah'ta kıyamet günü onu alçaltıp rezil eder (Tirmizi, fıten,47).
            Allah’ın ahkâmını ayakta tutan sultana (imama) kötü söz söylemeyin. Şüphesiz onlar yeryüzünde Allah’ın gölgesidir (Suyuti)” gerçeği ile yüzleşiriz. İşte yukarıda zikredilen daha nice pek çok hadis-i şerifler cemaatin önemini ve o cemaatin imamına tabii olmak gerektiğini ortaya koymaktadır.
          Elbette ki imama tabii olmak derken Sünnet-i Seniyye üzerine hareket edene tabii olmak esastır. Kaldı ki, Peygamberimiz (s.a.v) kendinden sonrası için imamet (halife) atamamıştır. Bu yüzden Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) “Ben Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz” buyurmuştur. İmamlık o kadar önemli bir husustur ki Rasulullah (s.a.v) vefat ettiğinde bir yandan defin işlemleri sürdürürken diğer yandan da Müslümanlar başsız kalmasın diye halife seçmenin derdine düşmüşlerdir. Nitekim Allah Resulünün vefatının ardından halifelik konusunda; “İmamlar Kureyş'tendir” hadis-i şerifi zikredilince Ensar halifelik talebinden vazgeçip Hz. Ebu Bekir (r.a)’a biat etmişlerdir. Hakeza Hz. Ömer (r.a)’da Hz. Ebu Bekir (r.a)’ın tavsiyesiyle halife seçilmiştir. Malum, Hz. Ömer (r.a) ise hasta yatağında hilafet işini altı kişiye havale etmiştir. Söz konusu bu altı kişilik şura heyeti Hz. Ömer (r.a)’ın vefatının ardından kendi aralarında altıncı üye Abdurrahman b. Avf'ın vereceği karara razı olacaklarını beyanla Hz. Osman (r.a) seçilmiştir. Hz. Osman (r.a)’da hayattayken kendisinden sonra kimin seçilmesi hususunda herhangi bir isim vasiyet etmeksizin şehit edilip darü’l bekaya göç etmiştir. Hemen defin işlemlerinin akabinde Muhacir ve Ensar’ı temsilen toplanan heyet halifeliği Hz. Ali (k.v)’e teklif etmişlerdir. Tabii, Hz. Ali (k.v)  halifeliğin ateşten bir gömlek olduğunu düşünerekten önce kabul etmemiş,  fakat sonradan gelen yoğun ısrarlar karşısında üstlenmek zorunda kalmıştır.
         Dört halife gerçek manada halifedir, sonrası malum Peygamberimizin daha önceden hadisi şerifte de belirttiği üzere ‘mülk’ olarak tescillenmiştir. Bu yüzden Hz. Muaviye, Hz. Ali (k.v)’e yaptıklarından dolayı tekfir edilemez. Çünkü Hz. Muaviye mülk içtihadıyla hareket etmiş, Hz. Ali ise halifelik içtihadıyla mücadele etmiştir.  Kaldı ki sahabe arasında yaşanan ihtilaflar asla iman konusu olamaz. İşte bu nedenle Hz. Ali’den sonra ki Hz. Muaviye'nin imamlığı halife olarak değil emir veya hükümdar (saltanat) olarak değerlendirilir. Ehlisünnet ulemasınca böyle değerlendirilmesi elbette ki halifelik sonrasının başa gelenlerin galip gelme şeklinde tezahür ettiği içindir. Zira Yezid bunun en tipik örneğidir.  Malum o hem zalimce davranış sergilemiş,  hem de münafıkça davranmıştır.
         Anlaşılan ümmetin birliği ve dirliği için illa ki lider şart. Elbette ki ümmeti idare eden liderin Ehlisünnet yolunu takip edeni makbuldür.
          Bakın Muaz b. Cebel (r.a):
           -Ya Rasulullah! Eğer bizim başımızda senin sünnetine göre hareket etmeyen bulunursa ne yapmamızı emredersiniz?
           Resulü Ekrem (s.av):
          -Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez buyurmuştur.
          Hakeza Resulü Ekrem (s.a.v) bir grup asker hazırlayıp, başlarına da Ensar’dan Abdullah b. Huzafe es-Sehmi’yi emir tayin etmişti. Derken sefere koyuldular, bir yerde mola verdiklerinde emrindeki askerler Abdullah b. Huzafe es-Sehmi’yi kızdırmış olsalar gerek ki;
           -Sizden biraz odun toplamanızı, onu tutuşturmanızı ve içine girmenizi istiyorum talimatını verir.
          Onlarda:
          -Allah Resulüne soralım; eğer ateşe girmeyi emrederse gireriz derler. Bu arada ateş söndüğünde Emir’in kızgınlığı da gitmiş olur.  Ama dönüşte mesele sorulduğunda Habib-i Ekrem (s.a.v) şu cevabı verir:
           -Eğer o ateşe girselerdi, çıkamaz ebediyen içinde kalırlardı, imama itaat ancak hayırda olur.
          Allah Teâlâ “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül evet bütün bunlar o yapılan şeyden mesuldür” (İsra:17/36) buyuruyor.
              Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır’da bu ayeti kerime ve hadislerden hareketle; “Bir kimseyi ‘rab’ edinmiş olmak için illa ona ‘rab’ adını vermek şart değildir. Bir kimsenin emrine uymak emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir. Bizim âlimlerimize ve adil idarecilerimize itaat edip saygı göstermemiz bunun dışındadır. Çünkü bize böyle bir itaat emredilmiş, ölçüleri belirtilmiştir” diye meseleye açıklık getirmiştir.
             Maalesef gel gör ki, “Yeryüzünde Allah diyen kimseler kaldığı sürece kıyamet kopmaz”(Abdurrahman Cami 898 Nakduin- Nusus, 97) hadisi şerifin sırrınca gerçek manada Allah adını ananların yüzü suyu hürmetine şu yaşadığımız acımasız dünyanın önümüze koyduğu bir takım hazin olaylar devam edebiliyor.
          Rabbül Âlemin “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ulu’l emr’e de itaat edin. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüzde Allah’a ve ahrete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resulüne götürün, bu hem hayırlı, hem de netice bakımdan daha güzeldir” (Nisa 4/59) diye beyan buyurur.
         İmamlık netice itibariyle İmameti Kübra (büyük imamlık) ve İmameti Suğra (küçük imamlık) diye iki ana başlıkta incelenir.  Umumi imamlıkta; hür, erkek, akil baliğ, muktedir ve Kureyş’li olmak (İslam’ın ilk dönemi itibariyle) gibi şartlar aranır. Umum-i riyasete sahip imametin başlıca görevlerine gelince; Şer’i cezaları tatbik etmek, zekâtları almak, yol kesici ve hırsızlığın önüne geçmek, cuma ve bayram namazlarını kıldırmak, velisi olmayanları evlendirmek, ganimetleri taksim etmek gibi hususları kapsar.
        Bu arada unutmamak gerekir ki; kâfir, Müslüman’a veli olamaz, hakeza kadın da halife olamaz. Hatta fasık birini imam tayin etmekse mekruhtur. Ancak adil olmak halifelik için şart değildir. Böyle birini seçmek mekruh olmakla birlikte halifeliği sahihtir.
                                              NAMAZ İMAMLIĞI
         Namaz imamlığı için aranan şartlar; Müslüman olmak, akıl baliğ olmak, er kişi olmak, Kur’an’ı okuyor olmak, özürden beri olmak, yani burun kanaması, pelteklik ve pepelik gibi özürlerin olmamasıdır.
       Kalabalık camilerde saflar yola bitişik ise imama uymaya mani teşkil etmez. Ev ve mescit arasında bir yol ayırımı olsa bu durum imama uymaya engel teşkil eder, zira mekân farklılığı söz konusudur.
       İmama uymanın şartları;
       -Cemaat imama niyet etmeli,
       -Namaz kılınacak yerin bir olmanın yanı sıra cemaatin imamı görebilecek konumda olması, ya da imamı göremese de tebliğ edici vasıtasıyla imamın sesini duyabilecek mekân olması gerekir,
       -İmamın arkasında saf duranların topuğu imamın topuk hizasını geçmemeli, burada hiç kuşkusuz topuk ölçüdür. Sadece topuk mu, elbette ki İmamdan önce rükû ve secdeye varmamak gerekir. Şayet bu temel kaidelere uyulmamışsa mutlaka selamdan sonra o rekâtı kaza etmek icap eder. Aksi takdirde namaz batıl olur. Esas olan rükünlerde imamla birlikteliği sağlamaktır. Dolayısıyla imamdan önce rükû ve secdeye varmak bir anlamda imama uymamak demektir.
        -İmam ve cemaatin kıldıkları namaz aynı cins namaz olmalı,    
        -İmamın namazı sahih olmalı vs.
        Zemin üzerinde namaza duran bir kimse binek hayvan üzerindeki imama uyamayacağı gibi,  hayvan üzerindeki bir kişide zemin üzerinde namaza duran imama uyamaz. Zira paylaşılan mekân aynı değildir.  Hakeza farz namaz kılan kişi nafile kılana uyamaz. Ancak nafile namaz kılan kişi bundan istisnadır, yani farz kılanın ardından cemaat olabilir. Anlaşılan buradaki incelik zayıfın kuvvetliye bina edilmesidir. Dolayısıyla bu durumda nafile kılanın nafile kılana uyması sahih olur. Hatta vitir namazını vacip bilenin sünnet kabul eden kimseye uyması da sahihtir.
          İma ile namaz kılana uymak sahih değildir.
         Abdestli kişinin teyemmümlü kişiye,  ayaklarını yıkayanın mesh edene, ayakta olanın oturarak rükû ve secde edene, bedeni özrü olmayanın kambur ve topal olana, hür kadının başı açık olan cariyeye uyması caizdir.
       Kadının kadına imamlığı kerahetle caizdir. Ancak kadınlar cemaatle namaz kılacaksa, imam olan kadın öne geçmez aralarında durması icap eder.
        Bir kimse imamdan önce özürsüz olarak selam verirse namazı kerahetle sahihtir.
        İmam cünüp veya abdestsiz namaz kıldırır da, cemaatte bundan haberdar olursa kılınan namaz fasittir.
        Bu arada unutmamak gerekir ki dört şeyde imama uymak şart değildir, bunlar;
       -İmam bile bile namaza secde ilave ederse,
       -Bayram tekbirlerini fazla alırsa,
       -Cenaze tekbirlerini fazladan alırsa,
       -İmam yanılarak farzdan fazla bir rekâtı kılmak üzere beşinci veya üçüncü rekâta kalkma gibi ayrıntılarda uyulmaz.
        İmamın cemaati usandıracak derecede namazı uzatması uygun olmadığı gibi mekruhtur. Ancak cemaat uzatmaya razı olursa kerahet olmaz. Sabah namazında imamın ilk rekâtı uzatması sünnettir. Bu durum cemaatin ilk rekâta yetişmesi içindir. İmamın kendisine kolay gelen ayet ve sureleri okuması caizdir. Bilhassa teravih namazını cemaati usandırmayacak şekilde orta halli kıldırması uygundur. İmama uyan kimsenin gizlice Fatiha okuması doğru tavır olmaz, okunursa namazın bozulacağı birçok sahabeyi kiramdan rivayet olunmuştur. Nitekim Ebu Hureyra (r.a) bu konuda; Biz vaktiyle imamın arkasında okurduk. Neyse ki 'Kur’an okunduğunda onu dinleyin ve susun' ayeti kerimesi nüzul olmasıyla birlikte mesele kendiliğinden hallediliverdi demiştir.
        Mezhep değişikliği imama uymaya engel değildir, ancak şu var ki; bir Hanefi'nin burnundan kan aktığı halde abdestini yenilemeden imamlığa geçen bir Şafii’ye uyması caiz değildir.
         Erkeklerin kadınlara ve çocuklara uyması caiz değildir. Ayrıca akıllının bunağa, Kur’an okuyanın ümmiye, kıraati olmayanın dilsize, elbisesi temiz olanın pis olana, avret yeri kapalı olanın açık olana, özrü olmayanın özrü olana uyması caiz değildir. Köle ve babası belli olmayanların imamlığı mekruhtur. Çünkü bunlarda cehalet daha fazla olur. İki gözü kör olanın imamlığı caiz olmakla beraber göz kusuru olmayanın imam olması daha evladır.
         Başkasının evinde imamlık yapacak olan bir kişi ev sahibinin izniyle imamlık yapabilir, zaten faziletli olan da budur.
         Bir kimse fasık’ın veya bidatçinin arkasında namaz kılarsa cemaat sevabına nail olur. Rasulullah (s.a.v); Bir kimse takva sahibi bir âlimin arkasında namaz kılarsa bir Peygamberin arkasında namaz kılmış gibi olur buyurmuştur. Fasık’ın ve bidatçinin imamlığı tahrimen mekruhtur, nasıl mekruh olmasın ki, bir kere dinen saygınlığını yitirmişliği söz konusudur.  
         İmamın arkasında bir kişi duracaksa bu kişi imamın sağında durması icab eder.
         Kalabalık bir cemaate imamın sesi duyuluyorsa tebliğe (intikale-aktarmaya) gerek yoktur. Aksi takdirde mekruhtur. Bir kişinin safta yer olmasına rağmen cemaatin arkasında tek başına namaza durup imama uyması mekruhtur. Anlaşılan safta yer bulunmadığı durumda caiz olmaktadır.
         İmamın kıraati cemaatin okuması gibidir. Fakat selam ve teşrik tekbirleri hariç iftitah tekbirinde elleri kaldırmada, tekbir getirmekte, subhanekeyi okumada, semiallahü limen hamideh demede, tahiyyatı okumasında imama uyulmaz, yani kişinin kendisi okumalıdır.
       Cemaat arasında İmamete geçmede sırasıyla göz önünde bulundurulması gereken kurallar söz konusudur. İşte tercih edilen o hususlar:
       -Namaz hükümlerini en iyi bilen, varsa fıkıh ilmine haiz olan tercih edilir.
       -Tilavet ve tecvidi güzel, aynı zamanda takva sahibi olan tercih sebebidir.
       -Yaşça büyük,   yüzce güzel olan, ya da güler yüzlü, ahlaki ve soyca güzel olan tercih edilir.
       -Karısı güzel olan tercih edilir.
       -Elbisesi temiz olan,  malı en güzel olan vs. tercih edilir.
      Belki yukarıda dikkatinizi çekmiştir yüz güzelliği ve karısı güzel olmakta tercih sebebi olabiliyor. Buna şaşmamak gerekir. Zira yüz güzelliğinden maksat teheccüd namazıdır. Zira teheccüd namazı kılanın yüzü de güzel olur.  Karısının güzel olmasından amaç belli; kocanın eşinden başkasına gözü kaymayacağı ihtimalidir.  Başın büyük olmasından kasıt ise, aklın çokluğuna işaret teşkil etmesidir.
        Şu da bir gerçek, kılınacak mekân evse ev sahibi, mescitse o mescidin imamı tercih edilir. Anlaşılan o ki, hane sahibinin imamlıkta önceliği vardır. Hatta evinde sultan ve hâkim olsa da bu böyledir. Malum sultan ve hâkimin tasarrufları umumidir. Yine de herşeye rağmen ev sahibinin usulen onlardan birini imamlığa geçirmesinde fayda vardır.
MESCİDDE CEMAAT
         Bir mescitte vakit içinde bir kez cemaat olmak kâfidir, mescide sonradan gelenlerin cemaat olması mekruhtur. Ebu Hanife'den nakledildiğine göre; cemaat üç kişiden fazla olursa tekrarı mekruhtur. Nitekim Resulullah (s.a.v) Ensar'ın aralarını bulmak için evinden çıkmıştı ki,  döndüğünde mescitte cemaatle namaz kılındığını fark etti. Bunun üzerine zevcelerinden birinin evine girdi ve derhal aile efradını toplayıp onlara namaz kıldırdı. Bir mescitte aynı vakit içinde birkaç kez cemaatle namaz kılmak hoş karşılanmamış olsa gerek ki,  Peygamberimiz (s.a.v) namazı mescitte eda etmeyip, eve gitmiştir. Keza Hz. Enes (r.a)’dan rivayet olunduğuna göre; Rasulullah(s.a.v)’in ashabı cemaate yetişemediklerinde mescit içerisinde tek tek kılarlardı. Belli ki cemaat olup namaz kılsalardı bu durum alışkanlık doğuracağından cemaatin azalmasına da sebebiyet verecektir. Bir başka zahir rivayete göre ise mescitte cemaati tekrar etmek mekruh, İmam Azam ve Yusuf'a göre ise değildir.
        Velhasıl; Hanefi fıkıh kitaplarından yararlanıp karınca kaderince kendi üslubumla anlatmaya çalıştığım imamlık ve cemaat konusu da budur. Sürçü lisan olduysa affola.
         Vesselam.
  http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2919/cemaat-ve-imamet.html