28 Eylül 2016 Çarşamba

KUR’AN’DAN İLHAM ALIP ASRIN İDRAKİNİ AYDINLATMAK



              KUR’AN’DAN İLHAM ALIP ASRIN İDRAKİNİ AYDINLATMAK 

                                               SELİM  GÜRBÜZER

        Kur’an insanlığa en son nüzul olmuş kelam-ı kadimdir.  Üstelik kendinden önceki vahy olunmuş suhuf ve kitapları da bünyesinde toplayan ve aynı zamanda har asrın idrakini aydınlatan tek ışık kaynağıdır.  Yeter ki insanlar bu ışığa idrakini yöneltsin ruhunun susuzluğunu gidereceği muhakkak. Her ne kadar İbni Sebe’den Salman Rüşti'ye ve Peygamberimizi aşağılayan Danimarka karikatür krizine uzanan halkada bir takım şer odaklarının insanlığa ışığa yönelmelerinin engelleme girişimleri hız kesmese de Kur’an’ın ışığı kıyamet kadar tüm insanlığın idrakini aydınlatmaya devam edeceğine inancımız tamdır. Kur’an sadece insan idrakini mi aydınlatır,  hiç kuşkusuz kapkaranlık gönülleri de aydınlatıp ışığı gök kubbede yankı bulur da. Bu öyle bir ışıktır ki,  nüzul olduğundan bugüne durduramadıkları gibi kıyamete kadarda bu ışığı asla söndürmeye güç yetiremeyeceklerdir. Zira Allah’ın (c.c) Kur’an’da “Nurumu tamamlayacağım” diye beyan buyurduğu vaadi bunun teyididir.
         Düşünsenize Yahudiler geçmişte Hıristiyanlara yaptıklarını şimdilerde Müslümanlara yapmaktalar. Onlar yapadursunlar, bize tüm insanlığa Kuran’ımızla buluşturup soluk olmak düşer. Nitekim bir zamanlar gayrimüslimler, bizimle birlikte bir arada huzur içerisinde yaşayıp asla ve kat’a Müslümanların baskısına maruz kalmadıkları gibi mal ve can güvenlikleri de kanunnamelerimizle himaye altına alınmıştır.  Tarihe şöyle bir göz attığımızda savaşlarda esir düşenler ve eman dileyenler bir takım hukuki haklarla desteklenmenin yanı sıra yaşamaları da güvence altına alındığını görürüz hep. Hatta kurtuluş akçesi denen cizye ve fidye vs. türünden bir takım vergileri ödeme imkânı olmayanların ise bir bakıyorsun devlet bütçesinden karşılanan ödeneklerle temel haklardan mahrum edilmediklerini müşahede etmekteyiz.  Anlaşılan o ki, bu topraklarda bizimle beraber yaşayan her kim olursa olsun yediden yetmişe hemen her insana dokunuşumuzla birlikte abad olurlardı. Şefkat elimiz değil diriye ölü insana bile uzanıp medeniyet nedir tüm insanlık bizden öğrenmiş oluyordu. Öyle ki, fethettiğimiz topraklarda, yani İslam mührünün damga vurduğu her coğrafi alanda birlikte bir arada yaşadığımız gayrimüslimler memur olabildikleri gibi ticaret yapıp mal mülkte edinebiliyorlardı. Hatta oldu ya, azınlıklardan her hangi biri ölmüş olsa mali hakları asla zayi olmayıp hakkı baki kalırdı. Nasıl ki, varisi olmayan bir Müslüman’ın malı Beytü’l Mal’a (hazineye) aktarılıyorsa, aynen öyle de bir zimmînin malı da kendi dindaşlarına aktarılıyordu. Böylece Kur’an ışığında hüküm süren ulu’l-emirlerimiz yeryüzüne İslam’ın adalet kılıcını hâkim kılmanın huzuruyla devletini ve ülkesini yaşanılır bir iklim ve güvenilir bir liman haline getirmiş oluyorlardı.
         Peki, Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki gerek ticari, gerek sosyal, gerek siyasi, gerekse kültürel alanlarda yürütülen ilişkiler iyi hoşta, bu arada İsrailiyat kaynaklı haberlerin tefsirlerimize sızmasına ne demeli. İşte tarih boyunca Müslümanlarla ehl-i kitab arasında bir arada yaşamışlığımızdan olsa gerek bu tür haberler tefsirlerimize sızabiliyor. Öyle ki, Ömer Nasuhi Bilmenin tefsirinde bile bir bakıyorsun bugünkü ilmi gerçeklerle bağdaşmayacak Yunan’lı Batlamyus’un yürürlükten kalkmış teorilerine pekâlâ denk gelebiliyoruz. Bu tür teoriler tefsirlerde nasıl yer edinmiş doğrusu bizde şaşkınız. Kaldı ki, değil Batlamyus teorisini bizim kabul etmemiz,  batı dünyasından Nicolaus Copernicus bedel ödeme pahasına Batlamyus’un tam aksine dünya ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü ortaya koymasıyla birlikte batı dünyası da uyanmış durumda. Evet! Bir kez daha söylemekte fayda var; Batlamyus deney ve gözlemden uzak teorileriyle, yani dünyanın sabit olduğunu, dört mevsimin güneşin hareketinden kaynaklandığı şeklinde ileri sürdüğü tezleriyle dünyayı yeterince oyalayacağı kadar oyaladı zaten, dolayısıyla modası geçmiş ve çürütülmüş tezlerin sil baştan yer edinmesine fırsat vermemek gerekir. Ama gel gör ki; bu ve bunun gibi yürürlükten kalkmış teoriler bilimsel gerçek verilermişçesine bir şekilde tefsirlerde yer almış gözüküyor. Hatta Tibyan tefsirinde bir bakıyorsun Zuhre adlı bir fahişeye Allah gazab etmiş, onu taşlatmıştı (Zühre yıldızı yıldıza tahvil edilen bir kadındı) ifadeleri sanki Kur’an ayetinin bir açıklaması haberiymiş gibi yer almıştır. Oysa anlatılan hadise İsrailliyat ve Yunaniyet kaynaklı bir haberdir” (Bkz. Haricilik ve Şia Taha Akyol s.231).
         Neyse ki, başta Beydavi olmak üzere Elmalı Hamdi Yazır gibi daha birçok müfessirin yazdığı tefsir kitaplarına baktığımızda arzın yuvarlaklığına dair ifadeleri gördüğümüzde yüreklerimize su serpip  “oh be hele şükür”  diyebiliyoruz. Mesela bu minvalde yazılan Gazi Ahmed Muhtar Paşa’ya ait ‘Serair ül-Kur’an Fi Tekvin ve ifna İbadet il-Ekvan’ adlı eser de yine yüreklerimize su serpen cinsten diyebileceğimiz kaynak bir eserdir. Nitekim bu kaynak eserde Zumer Suresi ayet-5’te geçen gece ve gündüzün birbirini örtmesiyle ifadelendirilen ‘yukevvirul’ ibaresi dünyanın bir sarık misali devri âlem eylediği manasına gelebileceği vurgulanarak dünyanın yuvarlak (küremsi) oluşuna dikkatlerimiz çekilir de.  Hakeza Muslihuddin Mustafa bin Şemseddin el Karahisari’ye ait ‘Ahterî Kebir’ adlı eserde “Ardından yeri yayıp döşedi” (Nazirat, 30) diye zikredilen ayette geçen 'deha' ibaresinin deve kuşu yumurtasının (dahv-dahy) küremsi benzetimi manasında bir izahatla dikkatimiz çekilir. Ve kitabın 301. Sayfasında şöyle denilir: “Dahy, bir nesneyi yayıp döşemek. Cenâb-ı Hakk’ın; ‘Ve’l-arda ba’de zâlike dehâhâ’  kavl-i şerifi de bundandır ki, döşeyip yayıldı demektir. Deve kuşunun yumurtladığı yer de ‘Medha’n-neâme’dir.”
         İşte yukarıda belirtilen kaynak eserlerden hareketle dünyanın elips şeklinde olduğu kanaatine varırız da.  Yetmedi bu hususlarda Sabit bin Kurra, Benû Musa Kardeşler ve daha nice İslam âlimlerinin eserlerine bakıldığında da dünyanın yuvarlak olduğuna dair daha nice kayda değer bilgilerin varlığını görmek pekâlâ mümkün.  Şu bir gerçek;  Peygamberimiz (s.a.v)  ehl-i kitabla ilgili haberler hususunda ümmetini çok önceden bilgilendirmiş kutlu bir elçidir. Amma velâkin,  ümmet olarak dile getirilen uyarılardan pekte ders almış gözükmüyoruz. Besbelli ki, Ehl-i kitab bildiğimiz Yahudi ve Hıristiyanlarla karşılıklı beşeri münasebetlerimizi sürdürürken o arada bir şeyleri gözden kaçırmışız ki, birtakım asılsız uydurma haberler, görüş ve düşünceler tefsirlere sirayet edebilmiştir. Düşünsenize Ahmet İbn-i Hanbel’den rivayet edilen bir hadiste Resulullah (s.a.v)’in ümmetine yönelik söylediği “Ehl-i kitaba hiçbir şey sormayın. Kendileri sapkın olan bu adamlar sizi asla doğru yolu iletmezler. Sizler de (ehli kitaba sorduğunuz ve cevap aldığınız takdirde onları tasdik veya tekzipten dolayı) ya hak olan bir şeyi yalanlamış veya batıl olan bir şeyi doğrulamış olursunuz. Allah’a yemin ederim ki eğer Musa sağ olsaydı bana iman edip yoluma uymaktan başka çare bulamazdı” uyarılarına rağmen ümmet olarak bu gün olmuş halen gaflet uykusundan uyanamıyoruz.  Oysa rivayet edilen bu hadis-i şerifler ümmetin kulağına küpe olmalıydı. Hadi varsayalım ki küpemizi kaybedip gaflete dalsak bile ortada asıl başvuracağımız Kur’an’ımız ve hadis külliyatlarımız varken İsrailiyat haberlere merak salıp balıklamasına dalmakta neyin nesidir.  Hem kaldı ki bu tür haberlere yer verilecekse de bari hiç olmazsa Kur’an ve hadislerin mana ve ruhuna uygun bir şekilde kaynağının da İsrailiyat olduğu belirtilerekten alınsaydı en azından bu denli zarar görmezdik. Maalesef ince eleyip sık dokuyamamanın ceremesini sonunda tüm ümmet-i Muhammed çekmekte.
             Peki, iyi hoşta yukarıda anlatılanlar Peygamberimiz (s.a.v)’in “Onlar tarafından anlatılanları ne tasdik ve ne de tekzip ediniz” ve “Ben-i İsrail’den haber nakletmenizde beis yoktur” diye beyan buyurduğu hadisleriyle çelişmiyor mu?  Elbette çelişmez, bikere hadis-i şerifte geçen 'beis yoktur'  ibaresi mutlak emir manasına bir ifade değildir. Şayet emir içeren bir ifade olsaydı tüm İsrailiyat haberlerin tefsirlerimizde kaynak olarak gösterilmesi icab ederdi.  Oysa Kur’an ve hadis hiçbir kaynağa ihtiyaç duymayacak derecede iki güçlü başucu kaynağımızdır. Yeter ki, Kur’an ve hadis kaynağı içerisinden tıpkı okyanusun derinliklerinde ince çıkarırcasına bilgi çıkarmasını bilelim, bak o zaman Kur’an ve hadis dışı hiçbir haber kaynağına merak salmayız da.  O halde doğru haber kaynağımız Kur’an ve hadis üzerine yol kat etmemiz için bir bilenle de yol almak gerekir. Dahası Edille-i şer’iyye çerçevesinde kendimize istikamet tayin etmemiz icab eder. Buna mecburuz da.
         Bu arada şunu belirtmekte yarar var: İsrailiyat haberlerin tefsir kitaplarında yer almasında sırf gaflete dalışımızla sınırlandırmak doğru bir tutum olmaz. Hiç kuşkusuz bunda kassaslarında (cami vb. yerlerde halka hikâye anlatan kişiler)  dahli vardır. Nitekim aslı astarı olmayan hikâyelerin bir kısım kassaslar tarafından Edile-i şer’iyye ölçüsünün dışına taşaraktan halka ballandıra ballandıra anlatılmasından bunu anlamak mümkün.  Üstelik kıssa anlatırken de tamda tıpkı bir zamanlar adından Hoca Efendi diye söz ettiren FETÖ elabaşısı gibi duygu sömürüsü bir üslupla ve gözyaşı dökerekten Müminler galeyana getirilmek suretiyle anlatılmakta. Sadece anlatımla kalınsa belki gam yemeyiz, icabında bir bakıyorsun yazar, çizer, hatta ilim erbabının da gözünden kaçıp kitaplara bu tür haber ve kıssalar sızabiliyor.  Elbette ki, hatasız kul olmaz,  her türlü kusurdan, noksanlıktan münezzeh olan sadece Yüce Allah’tır.  Burada önemli olan ilmi çalışmalara kaynak teşkil edebilecek nitelikte alınacak olan haber ve verilerin edille-i şeriyye mihenk taşından (testinden) geçirme noktasında azami derecede hassasiyet göstermek çok önem arz etmekte.  Yeter ki, bu azami gayret ve hassasiyet esirgenmesin gayri ihtiyari oluşan ufak tefek hatalar göz ardı edilir de. İşte bu bilinç doğrultusunda İsrailiyat meselesini de:
          -İslam’a uygun olan İsrailiyat,
          -İslam’a uygun olmayan İsrailiyat
          -Tasdik ve tekzip edilmemiş İsrailiyat şeklinde üç ana başlık altında incelemekte fayda vardır.  Derken bu tasniflemeyle birlikte ilim adamları tarafından İsrailiyat kaynaklı haberler kılı kırk yararcasına ince eleyip sık dokunup öyle hüküm vermeleri gerekir.
            Bizim açımızdan ise dikkat etmemiz gerektiren husus;  Kur’an ve sünnet ışığında mihenk taşına vurulacak haberin doğruluğundan emin olmak çok mühimdir. Aksi halde Kur’an ve sünnete dayandırılmaksızın ortaya atılan her haberi doğruymuşcasına tasdik edip Allah muhafaza istikametten sapmamıza yol açabilecek bir çıkmaz bataklığa sürüklenebiliriz.  En iyisi mi biz, yol yakınken her türlü haber karşısında ihtiyatı elden bırakmayaraktan kendimizi korumaya alalım ki, bataklığa düşmekten kurtulabilelim. Kaldı ki bizi bataklığa düşmekten koruyacak hali hazırda kaynakta önümüzde duruyor zaten. Malumunuz bu koruyucu kaynak Ümmet-i Muhammed’in tümünü her türlü fitne ve bilgi kirliliğine karşı uyanık tutabilecek donanımına haiz,  aynı zamanda Edille-i şeriyyenin ana gövdesini oluşturan Kur’an ve hadisten başkası bir kaynak değil elbet.  Madem öyle, tüm Ümmeti Muhammed fert fert herhangi birimizin kılına bir zarar gelmemesi için pusulamız edille-i şeriyye kaynaklarımızın dışında her türlü bilgi ve haber kırıntısına balıklamasına dalmamak gerekir.  Dahası hakkında ne tekzip ne de tasdik edilmiş İsrailiyat haberlerin tefsirlere sızmaması için uyanık ve dikkatli olmamız icab eder.  Hatta ve hatta sadece hassas olmak yetmez, bu tür haberlerin ulu orta mevzu edilmesine de fırsat vermemek lazım gelir. Zira Peygamberimiz (s.a.v) bu hususta şöyle beyan buyurmaktalar: “Ehli Kitaptan bir şey nakletmediğinizde üzerinize bir günah terettüp etmez.”
         Malumunuz Kur'an ayetleri ayrıntılardan uzak, daha çok mesaj yüklü ayetler içerir.  Bu yüzden, Kur’an’da pek çok husus uzun uzadıya tafsilatlı anlatılmaz, özü verilir. Bu noktada sadece istisna kabilden ancak İncil ve Tevrat’a göre kıssaların biraz daha kapsamlı olarak zikredildiğinden söz edilebiliriz.  İşte tam da bu noktada şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki;  madem Kur’an’da zikredilen kıssalar ehl-i kitaba nisbeten daha ayrıntılı verilmiş, o halde İsrailiyat kaynaklı kıssa ve haberleri hiç gereği yokken durduk yere kendi öz kitaplarımızda yer vermeye ne gerek vardı ki. Kaldı ki Müberra Dinimiz ehl-i kitabın tahrif ve bozulduğunu bildirmekte de. İşte bu gerçeğe rağmen yine de bir bakıyorsun Kuran ve sünnetle taban tabana zıt İsrailiyat haberleri bir şekilde destursuz bir şekilde tefsirlerimize girebiliyor.  Neyse ki ilmiyle amil olmuş rabbani âlimler Kuran ve sünnete bağlılıklarından taviz vermeksizin dinde olmayan ne kadar dogma bilgi kirlilikleri ne kadar sonradan eklemeye çalışılan değişiklikler varsa tüm bunlara bidat olarak baktıklarından son derece titiz davranıp medreselerin ve dergâhların kapısından içeri girmesine geçit vermemişlerdir.  Hele tek bir bidatte olsa hak kapılarından içeri girmeye görsün surda bir gedik açacağı muhakkak. İşte Rabbani âlimler bu gerçeğin farkında oldukları içindir günün moda rüzgârlarına kapılmak yerine İslam’ın ana caddesinde yürüyerekten sırat-ı müstakim üzere yaşamayı yeğlemişlerdir hep.  Buna mecburlar da. Çünkü İslam’da ana caddeden sapmak ve aynı zamanda Kur’an ve hadiste olmayıp da sonradan eklenmeye çalışılan her türlü değişiklikler bidat olarak telakki edilir.  Nitekim Şahı Nakşibend Hz.lerine takip ettiği tarikatın yol ve yordamından sual edildiğinde verdiği cevap çok manidardır. Ve şöyle demişlerdir: “Bizim yolumuz sünnetleri ihya etmek bidatlerden kaçınmaktır.”  Öyle ki, İmam-ı Rabbani Hz.leri bu husustaki hassasiyetini mealen şöyle dile getirmiş de: “Bütün dünyanın bizim yolumuza bir bidat karşılığında geleceğini teklif etseler, tarikimize tek bir bidat almayız.”  
         Evet,  gerçektende bu müthiş sözler aynı zamanda kararlı bir duruşun göstergesi de. Hani büyüklerimiz etrafına öğüt verirken hep derler ya; kemmiyet (nicelik) önemli değil keyfiyet (nitelik)  önemlidir diye, aynen öyle de bizlerde büyüklerimizin izin iz bilip kuru gürültü kalabalık yığınlar olmaktansa sayıca azda olsa hayırhah kitlelerden olmayı tercih etmemiz gerekir. Zira Sultan Alparslan yıllar öncesinden “Biz bidat nedir bilmeyen temiz Müslümanlarız” demek suretiyle bizim bu dileğimizi yerine getirmiş bile. Sakın ola ki; bizim bu dileğimizden hareketle günümüz teknolojisine kapalı olduğumuz anlamı çıkarılmasın. Bikere teknolojide bidatlik söz konusu olamaz, bidat ancak ameli konularda olmakta. Nasıl mı?  Teknolojik bidatin olamayacağı şundan belli, bir kere Peygamberimiz (s.a.v) döneminde otomobilin yerine deve vardı. Yani o dönemin en üst seviyedeki teknolojik binek deveydi.  Dolayısıyla o günün şartlarında Allah Resulü deveye bindi diye bugünde deveye binilecek diye bir temel kural olamaz.  Bu yüzden teknolojik gelişmeler asla bidatin konusu olamaz diyoruz.  Kaldı ki, teknoloji de Yüce Allah’ın Sanî sıfatının tecelli dairesinin tezahürü bir gelişim hamlesidir.  Zaten Sanî ismin lügat anlamı yaratan demek, yani ortaya şahika sanat ve eser koyan demektir. Dolayısıyla insanoğlu bu sıfatın tezahürü olarak teknolojik hamlelerde bulunması gayet tabi bir durumdur. İnsanın kendi kendine ibadet değişiklikleri ihdas etmesi ise İslam’da bunun adı bidat olarak karşılık bulur. Ki, istenmeyen bir durumdur bu.
       Hiç kuşku yoktur ki;  dünyada eşi ve benzeri olmayan tek kutsal kitab Kur’an-ı Kerim’dir.  Düşünsenize sahasında eşi ve benzeri olmayan mukaddes kitabın beyanlarına muhatab olmakla şereflenmişiz ama gel gör ki İsrailiyat kaynaklı haberlere merak salabiliyoruz.  Oysa Kur’an her daim başucumuzda nur olarak parlayan tek esenlik kaynağı yıldızımızdır. Yeter ki o parlayan esenlik kaynağı ışıktan istifade etmesini bilelim, bak o zaman bir daha İsrailiyat kaynaklı haberlere ve kıssalara merak sarar mıyız?  Şayet Kur’an’dan istifade edemiyorsak yine biliniz ki o bize ait bir meseledir,  bu problemimizi ve meselemizi asla Kur’an’a mal edemeyiz.  Zira Kur'an-ı Mu’ciz-ül Beyan bir nur, bir ışık, bir sırdır. Olur ya, belki kendi kendimize, madem Kur’an bir nur, bir ışık, bir sır o halde vücut iklimimizde nuraniyet niye oluşamıyor diye de düşünüyor olabiliriz. Hatta yetmedi kendi kendimize (hâşâ) ayetlerin nuraniyeti mi ortadan kalktı da uyanışa geçemiyoruz şeklinde kuşkuya da kapılmış olabiliriz. Dedik ya, maalesef tamamen bizimle alakalı problemdir bu. Elbette ki, ayetler her zaman başımızın ucunda bir nur olarak ışıldamakta, ışıldaması kıyamete dek devam edecekte, ancak gönül penceremizi ve ilahi idrak kapımızı sürekli olarak kapalı tutmamız, Kur’an ayetleriyle uyanışa geçmemize mani olmakta. Hatta Kur'an'ı tilavet kurallarına göre çok güzel okusak bile bir bakıyorsun okuduğumuz ayetler tüm vücut iklimimizde sadece bir ses ya da bir tılsım olarak yankılanmakta. Bu demektir ki alıcılarımız zayıf olduğundan vericilerden gelen sinyallere kapalı kalabiliyoruz. Duyarsızlığımıza ve kapalılığımıza son vermek için mutlaka gönül dünyamızı ve ilahi idrak kapımızı iri ve diri tutmamıza vesile olacak Kur’an ahlakıyla boyanmış Rabbani âlimlerin rahle-i tedrisatından geçmemiz gerekmektedir.  Malum olduğu üzere irşad olmadan gönül penceresi ve ilahi idrak kapısı asla açılamıyor.  İlla ki irşad olmamız icab eder. Neydik edip başımızı gömdüğümüz kumdan çıkarıp bir Yunus misali mutlaka uyanışımıza vesile olacak kapılara yönelmemiz gerekir.
        Evet,  uyanışa ve dirilişe geçemeyişimizin arka planında gönül penceremizi ve ilahi idrak kapımızı sürekli olaraktan kapalı tutma handikabımızdan kaynaklanan bir durumdur.  Şayet dünyanın neresinde bir Müslüman zeril ve sefil bir haldeyse biliniz ki; başucumuzda nur olarak parlayan ışığa duyarsız oluşumuzun neticesinin doğurduğu sancıdır bu. Tabii ki Kur’an’ı Kerimi duvarda sürekli süs olarak asılı tutaraktan ışığından faydalanılmazsa olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki.  Oysa Kur’an süs olarak duvara asılsın diye nüzul olmadı, bilakis Kur’an yaşansın diye nüzul olmuştur. Nitekim Kur’an ahlakıyla boyananların yaşayışına baktığımızda, ayetlerin nurani tecellilerinin ışıldamasını onların üzerlerinde pekâlâ görebiliyoruz. Gerçektende o’nlar göründüklerinde Allah’ı hatırlatırız da.  Öyle ki, ayeti celilerin nurani tecellileri alınlarında nur halinde parıldayıp görenleri kendilerine bend ederler de.  Az gittik uz gittik derken bu arada Mehmet Akif’ İslam dünyasının bir an evvel üzerindeki kara bulutları atıp dirilişe geçmesi için şu mısralarla dile getirmekten kendini alamaz da:  
         “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
         Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı
         İnmemiştir hele Kur’an,
         Bunu hakkiyle bilin,
         Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.
        Velhasıl-ı kelam,  gafletten uyanamayışımızın (intibaha gelemeyişimizin) sebebi hem gönül penceremizi hem de ilahi diriliş kapımızı kapalı tutmamızdan ötürüdür. Unutmayalım ki, Yüce Allah’ın beyan buyurduğu veçhiyle; Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura ermekte..           
         Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4208/kurandan-ilham-alip-asrin-idrakini-aydinlatmak

27 Eylül 2016 Salı

İSLÂM’DA HAYVAN HAKLARI



İSLÂM’DA HAYVAN HAKLARI

                                                          SELİM  GÜRBÜZER

         Hayvan deyip geçmeyelim, sonuçta o da bir yaratık. Bu yüzden Yunus'un; “Yaratılanı sev yaratandan ötürü” sözü her canlı için geçerli bir akçe olduğu kuşku götürmez. Ki, bu iş sadece sevmekle sınırlı değil, uygulamada gerektirir. Nitekim İslam'da bir kimse iaşe ve geçim derdiyle sahip olduğu hayvanını haddinden fazla sağması hayvanı bitap düşüreceğinden mekruh addedilir.  Keza hayvana ağır yük yüklemek, fazla yol kat ettirmekte öyledir. Bakın bu hususta Abdullah İbn Amr’dan naklen rivayet edilen bir hadiste Resulullah (s.a.v)’in bir keçiyi sağmakta olan bir adama uğradığında  “Keçiyi sağdığında yavrusu için de süt bırak” (N. El Heysemi; M. Zevaid 8/196) tembihinde bulunması bunu teyit ediyor. Kaldı ki, yine bu hususta Peygamberimiz (s.a.v); “Hayvan sağanlar, tırnaklarını kessinler, sağım sırasında uzun tırnaklarla hayvanların memelerini kanatmasınlar” (Sindi, H.Ala İ. Mac’e Sayd.12)  diye öğüt vermişte.
          Şu bir gerçek; evcil hayvan sahibinin bakımını üstlendiği hayvana her türlü maddi ve manevi desteği sağlaması bihakkın teslimi mahiyetinde dini bir görevdir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) açlıktan karnı sırtına yapışan hayvan sahibine; “Allah'tan korkmuyor musun” uyarısında bulunmuş ta.. Tabi bu arada şunu hatırlatmakta fayda var; hak hukuk denildiğinde sadece insan ve hayvan hukuku anlaşılmasın, bu hak bitki türünden otta olsa, cemadattan dağ, taş, toprakta olsa hüküm aynıdır. Düşünsenize bir insan şu dünyada dikili bir ağaç dikmiş olsa o ağaç insanlığa hizmet ettiği süre içerisinde amel defterine sadaka-i cariye hükmünde sevap yazılır da. Demek oluyor ki ağaç deyip geçmemek gerekir, onun altında gölgelenmek bile büyük bir nimettir.  Yeter ki; Allah’ın yarattığı her ne nimet varsa, o nimetin hukuku çiğnenmesin bak o zaman merhamet iklimi tüm dünyayı sarar da. Peygamberimiz (s.a.v) bu yüzden; “Merhamet edene Allah’ta merhamet eder, siz yerdekilere merhamet edin ki göktekilerde size merhamet etsin” buyurmuştur.
         Tabii bitmedi, Allah Resulü (s.a.v) hayvan hakları hususunda şu beyanları da zikretmiştir:
         “Atlar yok mu onların alınlarında hayır bağlıdır. At sahipleri de onları beslemeleri sebebiyle ilahi yardıma ererler. Atlara harcamada bulunan kimse ise sadaka vermek için ellerini açmış bir zat gibidir” (Sahihi Buhari).
       “Kıyamet gününde bütün hakları sahiplerine ödemeye elbette mecbur olacaksınız. Hatta boynuzsuz koyun için ona boynuzuyla vurmuş olan boynuzlu koyundan intikam alınacak, onun hakkında kısas yapılacaktır” (Sahihi Buhari ve Müslim).
        “Her kim, bir serçe kuşunun boğazlanmasında olsun,  merhametli davranırsa, Allah Teâlâ da kendisine kıyamet gününde merhamet eder” (Camiüs-sağir).
        Bu arada Habib-i Kibriya Efendimiz hayvan hakları hususlarda mukayeseli iki misalde ortaya koymuştur.  Şöyle ki,  ortaya koyduğu birinci misal kıssada;  “Bir kadın, bir kedi yüzünden azaba uğramıştır. O kediyi açlıktan ölünceye kadar hapsetmiş, bu sebeple ateşe girmiş,  kendisine; sen kediyi hapsettiğin zaman ne ona yiyecek verdin, ne su, ne de onun yemini otlarından yiyebilmesi için salıverdin”  örneğini vermiştir. İkinci kıssa misalde ise “Bir günahkâr kadın, kuyu başında susuzluktan dolayı kendini öldürecek derecede dilini çıkarıp soluyan bir köpeğe rastladığında acımış, ayağında pabucunu çıkarıp, onu başörtüsü ile bağlayarak kuyudan o hayvan için su çektiğinde bu yüzden mağfirete ermiştir” örneğini vermiştir (Sahihi Buhari). İşte birinci örnekte anlaşılan gerçek şu ki;  hayvan haklarını ihlal etmenin ahret azabına yol açabileceğini,  ikincisinde ise hayvana gösterilen hürmetle bir anda kurtuluşa erişilebileceği müjdesi vardır.  Hani her kıssada bir hisse vardır derler ya, aynen öyle de bizim için örnek teşkil edecek ibretlik ders hiç kuşkusuz ikinci kıssada gizlidir. Dahası bunca hadis-i şeriflerden bizim çıkarmamız gereken derste şu kriterler esaslar olmalı:
         - Hayvanlara iyi davranılması gerektiği,
         -Hayvanların aç susuz bırakılmaması gerektiği,
         -Hayvanların dövülmemesi gerektiği,
         -Yavruların yuvadan koparılmaması ve avlanılmaması gerektiği,         
         - Hayvanların korkutulmaması,  yarış amaçlıda olsa tıpkı batıda olduğu gibi hayvanların kazıklı voyvoda türü arenalara kurban edilmemesi gerektiği. Hatta bizde alışılagelmiş yöresel horoz dövüşleri de buna dâhildir.  
        - Hayvanın taşımayacağı yükün üstünde yük yükletilmemesi gerektiğidir. 
        Şayet bu sıralanan temel kurallardan ders alabildiysek dönüp kendimize baktığımızda köpeğe zor şartlarda su veren kadının affedilmesi, kediyi hapsedip açlıktan ölmesine sebep olan kadının cehennem azabıyla cezalandıracağı bilgisi, Efendimizce deveye aşırı yükleyen ve hayvanını aç bırakan kimselerin ikaz edilmesi gibi hususlar iç dünyamıza tesir edip ruh iklimimizde merhamet tohumlarının yeşerebileceğini görebiliriz. Nasıl merhamet iklimi oluşmasın ki, âlemlere rahmet olarak vazifelendirilen Peygamberimiz (s.a.v)  kuşu ölen çocuğun kapısını çalıp üzüntüsünü paylaşmış bile. Kaldı ki bu hususta Rasulullah (s.a.v); ‘Her kim, bir serçe kuşunun boğazlanmasında olsun merhametli davranırsa, Allah Teâlâ da kendisine kıyamet gününde merhamet eder’ (Cami’üs-sagir)  buyurmakta.
           Yine Peygamberimiz (s.a.v); “Her ciğer sahibine acımak ve yardım etmek, sadaka vermek gibidir” buyurdu. Hakeza Peygamberimizin; “Haksız olarak bir serçeyi öldürenden Allah kıyamet gününde hesap soracaktır” (Darimi:2/11) beyanı şerifi de bir başka kayda değer hassasiyet örneğidir. Öyle ki Enes (r.anh.) bu konunun hassasiyetine binaen bir hadisi şöyle naklediyor: Bir yerde mola verince, hayvanlarınızın istirahatını sağlayıncaya kadar ibadet etmezdik (E. Davut; Cihad:48). Ayrıca Allah Resulü kuşların yuvalarının bozulmamasını, yumurta ve yuvalarının alınmamasını da emretmiştir (E. Davudi, Cenaiz:1, Buhari: Edebul müfred:139).
           Tabii bitmedi, devamı var. Bakın Allah Resulü bu hususlarla en can alıcı birçok beyanı daha var:  
          -“Atlar yok mu onların alınlarında hayır bağlıdır. At sahipleri de onları beslemeleri sebebiyle ilahi yardıma ererler. Atlara harcamada bulunan kimse ise sadaka vermek için ellerini açmış bir zat gibidir” (Sahihi Buharı).
          -“Kıyamet gününde bütün hakları sahiplerine ödemeye elbette mecbur olacaksınız. Hatta boynuzsuz koyun için ona boynuzuyla vurmuş olan boynuzlu koyundan intikam alınacak, onun hakkında kısas yapılacaktır”(Sahihi Buharı ve Müslim).
         - “Kendisinden hayat bulunan bir şeyi mesela bir koyunu silah eğitimi için hedef edinmeyiniz, onu bir nişangâh tutarak kendisine silah atmayınız.’ İşte görüyorsunuz bu ve buna benzer hadis-i şerifler meramımızı ziyadesiyle meramımızı anlatmaya yeter artar da.    Hatta hayvan hakları hususunda sadece hadisler değil bu arada fıkıh kitaplarına da bir göz attığımızda ister istemez ilginç diyebileceğimiz bir takım hayvan hakları kuralları dikkatimizi çekmektedir. Şöyle ki;
         -Kırda bayırda otlayan bir hayvan sahibinin iradesi dışında ansızın parlayıp başkasının mülküne girip orada bulunan bir kimseyi tepmek veya çarpmak suretiyle öldürürse sahibine diyet gerekmez. Ancak bu fiil kendi mülkünde vuku bulduğunda duruma müdahale etmeyip engellemezse hayvan sahibine diyet lazım gelir. Hakeza kendiliğinden parlayıp kaçan bir hayvanın ardından koşup tutmak isteyen bir adamı hayvan tepip öldürdüğünde hayvan sahibine diyet lazım gelmez.
         -Bir hayvanın hızlı koşturulmasından dolayı ayaklarından sıçrayan büyük bir taş parçasıyla yoldan geçen birinin ölümüne veya gözünün çıkmasına sebebiyet verdiğinde diyeti hayvan binicisi öder. Çünkü binici sakınılması mümkün olan hareketi ihmal etmiştir. Şayet binicinin düşmesi üzerine boşalan bir hayvan yolda geçen bir insanı öldürürse biniciye diyet gerekmez.
            -Bir insan umuma açık yolda bağladığı hayvanı yoldan geçen bir şahsı öldürdüğünde hayvan sahibi diyetini ödemek zorundadır. Çünkü herkesin kullandığı umum yolda hayvan bağlanılmaz.
          -Yürümekte olan bir hayvan dürtme veya kamçılamaktan dolayı şahsı öldürürse ne binene, ne dürtene, ne de vurana diyet gerekir. Çünkü hayvanın yürümesi için kamçılamaya izin vardır. Ancak önde giden veya sürücüsü bulunan bir hayvanı yolda rastgele birinin izinsiz kamçılaması bundan istisnadır. Aksi takdirde ölen şahsın diyetini sadece kamçılayan tazmin eder,  isterse kamçılayan çocuk olsun bu böyledir.
          -Bir köpeği kışkırtmak suretiyle bir şahsı öldürdüğünde diyetini o kışkırtan şahıs öder.  Yine bir şahıs düşünün ki yola attığı bir akrep veya yılanın bir şahsı ısırıp öldürdüğünde de hüküm aynıdır.  Madem köpekten söz etmişken şu kıssaya bakmakta fayda var:
         Beyazıd-ı Bestami (k.s), bir gün yolda gidiyormuş, daracık yolmuş ve karşısında bir köpek geliyormuş. Ve köpek silkinmiş. Tabii Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) eteklerini toplamış, üzerine pislik sıçramasın diye. Derken köpek hal lisanıyla dile gelmiş;
       "-Ya Bayezîd-ı Bistâmî! Benim üzerimden sıçrayan kiri bir tutam suyla temizleyebilirdin. Peki, kendini benden üstün görmekle, gönlüne düşen kiri nasıl temizleyeceksin?". Tabii bu kıssadan anlaşılan o ki, hayvanda olsa Allah’ın yarattığı mahlûk olduğu gerçeğini unutmamaktır.
        -Halktan birileri bir adama; “hayvanına sahip ol” diye tembih etmesine rağmen,  hayvan sahibi oralı olmayıp hayvanını salıvermekle bir şahsı öldürecek olursa diyetini ödemek zorundadır. Fakat salıverilen hayvan tembih edilen yerden başka bir yere gidip orada birinin ölümüne neden olduysa bu durumda diyet gerekmez.
          Anlaşılan o ki;  Peygamberimiz (s.a.v)’in “Koyun sağıcıların, koyunların memelerine zarar vermemesi için tırnaklarını kesmeleri gerektiği” buyruğundan tutunda, yuvasından koparılmış yavru kuşların yuvasına kavuşturma çabası, canlı hayvanı korkutmak amacıyla hedef alan her kim olursa şiddetle kınaması, bindiği hayvana beddua eden kadını ikaz etmesi gibi daha birçok örneklerden hareketle hayvan haklarına riayet etmek lazım gelir. Zaten hayvanların damgalanmaması, kulaklarının yırtılıp kesilmemesi, hayvanda olsa hakaret edilmemesi,  hayvanların birbirleriyle karşılıklı kavgaya tutuşturulmaması, bir takım kişisel egoları tatmin uğruna hobi olsun türünden avlanılmaması, hayvana gücünün üzerinde yük yüklenilmemesi gibi hususlar dinimizin ön gördüğü temel düsturlardır.  Hatta İslam tarihine baktığımızda bu saydığımız temel düsturların aksi davranış sergileyenlerin cezalandırıldığı görülmüştür.
        Velhasıl;  İslam ordusu bir savaşa giderken köpek ve yavrularının rahatsız olmaması için başına nöbetçiler dikip ordunun gidiş yolunu değiştiren bir Peygamberin ümmetindeniz. Dolayısıyla hayvan hakları hususunda biz batıdan değil, vahşi batı bizden ders almalıdır.                                 
Vesselam.
            

                         
        

     

26 Eylül 2016 Pazartesi

FIKHÎ KAVRAMLAR



    FIKHÎ KAVRAMLAR   

                                                                                                   SELİM GÜRBÜZER

        Istılah: Bir kelimenin sözlük anlamı dışında özel anlam yüklenmiş terim manasına gelen bir kavram.
        Fıkıh: Sözlük anlamı derinlemesine bilmek manasına gelirken ıstılahı anlamı ise şer’i bilgiler içeren İslam Hukuku demektir. Hiç kuşkusuz İslam hukukunun oluşmasında müctehid âlimlerin katkı payı çok büyüktür. Nitekim fıkıh kaidelerini derleyip, toplayıp, bab’lara (bölümlere) ve fasıllara ayırmak suretiyle öğrencilerine takdim eden ilk bilge âlim zat İmamı Azam’dır. Öyle ki; bir rivayete göre Ebu Hanife’nin şer’i kaynaklardan çıkardığı fıkhî hükümlerin sayısı seksen üç bin olup, bu rakamın otuz sekiz bini ibadet oluştururken, kırk beş binini ise muamelat konuları kapsar. İşte İmamı Azam'ın bu çok yönlü bilgi donanıma sahip bir bilge şahsiyet olduğunu bilenler ona şu soruları sorma ihtiyacı duymuşlardır:
        —  Efendim, içtihat ettiğiniz bir hususta Allah'ın kitabına aykırı bir durum gördüğünüzde nasıl bir yol izlersin?
         Ebu Hanife:
        — Kendi görüşümü terk ederim.
         Tekrar sormuşlar:
         —Peki, Allah Resulünün sözlerine görüşün ters düştüğünde nasıl bir yol izlersin?
          Ebu Hanife:
        — Kendi içtihadımı hadis-i şerif için terk ederim.
         Yine tekrar sormuşlar:
        — Peki,  beyan ettiğin görüş sahabenin görüşüne aykırı düştüğündü ne yaparsın?
           İmam-ı Azam:
         — Kendi görüşümü sahabenin fikri için terk ederim.
          Ve en son şu soruyu sormuşlar:
           — Peki, görüşün Tabiîn’in görüşüne aykırılık teşkil ettiğinde ne yaparsın?
           Ebu Hanife:
         — Tabiîn insansa bende bir insanım, o halde benimde görüş belirtmem gayet tabii bir durum diye cevap vermiştir.
         İşte yukarı satırlarda geçen bu müthiş soru cevap diyaloğundan ister istemez bizimde aklımıza acaba fıkıh sahasında sadece İmamı Azam mı otoriter suali düşüyor. Hiç kuşkusuz İmam-ı Azam bu sahada yalnız değildir, en az onun kadar veya ona yakın düzeyde daha nice fıkıh otoriteleri var elbet. Mesela bu düzeyde imamlar arasında fıkıh konusunda ilk kitap ortaya koyma şerefine nail olmuş İmam Şafii bunun en tipik misalini teşkil eder. Malum, böyle bir şerefe nail olmak için fukaha  (fakih) olmak gerekir. Ki; bu özelliğinden dolayı kendi adını taşıyan Şafii ekolünde mezhep doğar da. Hakeza bu vasıflara sahip İmam Hanbelî, İmam Maliki’de öyledir.
         Şurası muhakkak İslam fıkhî başka milletlerin hukukundan kopya değil, tam aksine ilhamını edille-i şer’iyye ve istihsan, istishab, örf ve teamül gibi kaynaklardan alan hükümler dizisidir. Bakın, Peygamberimizde (s.a.v)  kendi sünnetinin kayıt altına alınması hususunda bile Abdullah b. Amr’ı görevlendirmek suretiyle kaynak hamlesi başlatmış bile. İşte bu hamle ilerisi için örnek teşkil ettiğinden Hz. Osman (r.anh)'da elde ki mevcut tek Mushaf’ı çoğaltmak suretiyle sınırlar ötesine taşımıştır.  Derken Halife Ömer b. Abdülaziz’de Tabiîn ulemasından Zühri ve Medine Valisi Ebubekir Muhammed b. Ömer b. Hazm’ı sünnetlerin tedvini hususunda görevlendirip hadis külliyatının doğmasına vesile olmuştur. 
        Asl: Kıyas edilen temel nitelikte kök kaynak manasınadır.  Çoğulu ise ‘usul’ olarak anlam kazanır.
      Fer': Asl kaynaktan ayrılan ikinci derece öneme haiz kıyaslanan şey veya şube manasına gelen tali yan dal kol olup çoğulu ise fürû olarak bilinir.  Zira buğdaya göre darı ne ise asl'a göre fer’i de o dur.
       Fer’i: Şer’i hükümler noktasında asl’ın zıddı bir kavram olmakla birlikte icma ve kıyas yoluyla açıklanabilecek meselelerdir. Bilhassa fıkhın fer’i kaynaklarından hüküm çıkarmak için tüm gücüyle çaba sarf eden âlim bir zat ‘müçtehit’ diye anılırken, şer'i hükme mevzuu olan her ne usûl bilgi var ise o da ‘müctehidün fih’ olarak ad alır. Elbette bir mesele hakkında hüküm çıkarmak her yiğidin harcı değil, tıpkı kuyudan su çıkarmak kadar çaba gerektiren bir iş olduğundan adına ‘istinbat’ denmiş bile. Her şeyden önce herhangi bir ilim talebesinin hüküm çıkarma ehliyetine erişebilmesi için Kur’an diline vakıf olması lazım gelir.  İcabında bu da yetmez has, amm, mücmel, müfesser,  mensuh gibi temel kavramların ana içeriklerini bilmek gerektiği gibi sünnet metni ve senedlerinin hangi aşamalardan geçerek aktarıldığına dair ana kaynağa esas teşkil edecek bilgilere de vakıf olmak gerekir. İşte bu vasıfta böylesi bir bilge zatın vereceği hükümde hata yapması ona bir sorumluluk yüklemez, tam aksine hükmün açıklığa kavuşması yolunda gösterdiği azami gayretten dolayı takdir görür de.  Bu yüzden Rasulullah (s.a.v) Amr b. As’a hitaben;  “Hüküm ver, isabet edersen on sevap,  hata edersen bir sevap vardır” müjdesini vermiştir. Oldu ya yolunuz bir gün bir âlimin eşiğine düştüğünde ona arzuhalinizi arz ettikten sonra bir şey sorma ihtiyacı duyup sorduğunuzda şayet ‘bilmiyorum’ cevabını alırsanız sakın şaşırmayınız.  Çünkü Şa’bi’nin dediği güzel bir söz var ki meramımız dile getirmeye yetiyor.  Bakın, Şa’bi diyor ki,  ‘Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır.’  Evet, görüyorsunuz bu ifadede anlaşıldığı üzere bir müçtehit ister tevazu gereği, isterse bilmediğinden olsun fark etmez, onun  “bilmiyorum” demesi bilge zatlığına gölge düşürmeyecektir. Kaldı ki İmam Şa’bi de bir gün kendisine yöneltilen sorular karşısında; bilmiyorum cevabı verdiğinde etraftan bir kısım insanlar şaşkın bakışlar arasında demişler ki:
           — Yahu şu koskocaman Irak fakihi nasıl olur da bilmiyorum der, bu ona yakışır mı?
         Ve İmam Şa’bi Kur’an diliyle şöyle karşılık vermiştir:
          —Melekler Allah’a; Ya Rabbi! Senin bize bildirdiğinden başka bizim bilgimiz yoktur (Bakara–32).
        Gerçektende Yüce Allah’ın (c.c) bir ayeti kerimede ;  “Bilmediğin bir şeyin arkasına düşme, hakkında hüküm verme. Şüphe yok ki kulak, göz, kalp bunlardan her biri kendisinden, kendisiyle sahibinin işlediği şeyden sorumlu olacaktır” (İsra, 36beyanıyla bu husus kendiliğinden açıklık kazanır da.  
        Tabii şu da bir gerçek, yukarıda adından söz ettiğimiz imamlar bizim bildik türden camii imamı değillerdir,  tam aksine onlar gerektiğinde kimi zaman bir ayet, kimi zaman bir hadisle bile muhatabın sorularını bir çırpıda açıklığa kavuşturacak nitelikte imamlardır. İşte bu nitelikte şer’i hükümlere vakıf, fıkhın usul ve kaidelere hâkim İmamı Azam, İmam Şafii, İmam Malik gibi kendi tarzında fıkıh hüküm (mezhebi) ortaya koyan zatlar  'Müctehid-i fi’ş-şer'îa’ olarak adından söz ettirmişlerdir. Bunların rahle-i tedrisatından geçmiş İmam Yusuf,  İmam Muhammed gibi, ya da İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani gibi müntesip müctehid zatlar da 'Müctehid fil mezheb’  olarak anılırlar.  Düşünebiliyor musun kendileri Müctehid derecede zat oldukları halde Müctehid-i fi’ş-şer’îa ehline tabii olmakta beis görmüyorlar. Ne mutlu işin ehline tabii olup yol alanlara. Keza yine bu kapsamda Tahavi, Kerhi, Halvani,  Serahsi, Pezdevi, Kadıhan gibi mensup olduğu mezhebinde yer almayan yeni oluşmuş meseleler hakkında ictihad edebilecek zatlar da  'Müctehid fi’l mesail'  ulema olarak altın halkada yerini almışlardır. Yine, müctehid olmamakla birlikte kapalı bir hükmü mezhebinin usul ve kurallarından çıkarabilen Ebu Bekr Ahmed Razi gibi bilge zatlarda  'Eshabı tahric veya Tahric ehli'  ulema diye taltif edilmişlerdir. Yine, Ebul Hasan Kuduri ve Hidaye gibi bir mezhepte var olan değişik görüşleri analiz edip sahih olanı ya da evla olanları seçme tercihine muktedir zatlar hakkında ise 'Eshabı tercih veya Tercih ehli'  ulema diye adını duyurmuşlardır. Bu arada Kenz, Muhtar, İhtiyar,  Vikaye kitap yazmış kuvvetli, zayıf, zahir ve nadir haberler arasındaki en ince ayrıntısına kadar ayırt edebilecek düzeyde muktedir olmuş Nesefi gibi mukallid zatlarda 'Eshabı temyiz' ehli olarak ulema taifesi tablosuna adını altın harflerle yazdırmışlardır. Yetmedi ulemanın kitaplarından karşılaştırmalı bilgiler aktaracak düzeyde Alaüddin Haskefi, Tahtavi, İbn-i Abidin, Dürr-ül-muhtar sahibi ve aynı zamanda kendi mensup olduğu mezhebe ait hükümleri hıfz etmiş zatlar da Mukallid (ler)   ulema olarak dikkat çekmişlerdir.
        Deliller; malumun sıhhat derecesini ispat etmeye namzet rehber vasıta diyebileceğimiz akli ve şer’i delil olmak üzere iki kategoride incelenir. Şer’i deliller Edille-i şeri’ye kapsamında değerlendirilip bunlar kitap, sünnet, icmâ-i ümmet ve kıyas-ı fukaha başlıklarıyla tasnif edilir.
        Burhan; Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayıran şüphe götürmeyecek derecede kuvvetli delil demektir. Emare ise burhanın zıddına kesinlik kazanmayan ancak karine teşkil edebilecek ipucu nitelikte bilgi demektir.
        Sünnet: Takip edilen yol, yani Peygamberimizin söz ve fiilî davranışlarını tümünü içine alan bir kavramdır. Ki, Peygamberimizin beyan buyurduğu malumat içeren sözler ‘hadis’ olarak tanımlanırken, hüküm içeren sözlerde ‘kavli sünnet’ olarak ad alır. Tüm hal ve hareketleri ümmete örnek teşkil eden fiili uygulamaları fiilî sünnet adını alır. Ancak Peygamberimiz (s.a.v)’in fiilen uygulamasını tam net olarak ortaya koymayıp da birtakım haberdar olduğu söz ve hadiseler karşısında red ve inkâr etmeksizin susma veya ikrar modun da kalması  ‘Takrir-i sünnet’ olarak tanımlanır. Tabii bitmedi dahası var, mesela ameli açıdan sünneti Seniye'ye uyulması hidayet, terki delalet olan sünnet 'Sünnet-i Huda' olarak karşılık bulurken, uyulması hoş ve terki mubah olan Peygambere has ve adet hale gelmiş sünnet ise  'Sünnet-i Zevaid' diye karşılık bulur. Nitekim Rasulullah önceleri altından bir yüzük edinmişti, ama bir zaman sonra Resulü Ekrem (s.a.v); “Artık onu ben ebediyen takmayacağım” beyan buyurmasıyla birlikte erkeklerin gümüş yüzük takması sünnet-i zevaid olacağından bu sünneti terk etmeleri durumunda günah olmaz. 
       Haber kavramı sünnet ve hadisle eş anlamda kullanılsa da şu bir gerçek haberlerin doğru haber,  yalan haber ve fasık kişilerce aktarılan haber türleri de söz konusudur. Tabii herkes yayınladığı haberin doğruluğunu tartışa dursun bizim için aslolan; ‘Peygamberin size getirip (haber verdiği) şeyleri kabul ediniz, nehy ettiği şeyleri de terk ediniz’ (Haşr/7) ayetinin mana ve ruhuna uygun olan haber kayda değerdir. Bu öyle kayda değer bir kriter ki, haberin doğruluk derecesine her hangi en ufak gölge düşmesin diye akıl baliğ olmamış çocukların, bunak ve gayrimüslimlerin aktardıkları haberlere itibar edilmez de. İşte bu ve buna benzer kriterler için fıkhın altın kuralları dersek yeridir.  
        Eser; Hadis usulü ilminde haberle aynı manada kullanılan bir terim olsa da daha çok sahabeden gelen mevkuf rivayetler manasınadır. Zaten Horasanlı fakihler haberle eser arasında karışıklığa meydan vermeyecek ayrımı yapmaları sayesinde; haber denildiğinde hadis akla gelir, eser denildiğinde ise selefin aktardığı söz anlaşılır.
       Bir nesilde bir tek raviden sadır olan haber haber-i vâhid olarak addedilirken,   birkaç nesil boyunca birer raviden aktarılmış haberler ya da sınırlı sayıda insanın yine sınırlı sayıda ki bir insan grubundan aktarılan haberler de   'Haber-i âhâd'  olarak nitelenir. Tabii ki ravilerin sınırlı sayıda olması şüphe doğuracağından ister zahiren,  ister ruhen olsun bu tip haberlere her daim ihtiyatla yaklaşılır. Ancak şu da var ki, ahad haber rivayet zinciri mütevatir derecede olmamak kaydıyla etki derecesinde çoğaldığında  'Haber-i meşhur' adını alır. Bir başka ifadeyle öncesinde aktarılan haber sınırlı sayıda bir iki kişi tarafından rivayet edilmişken sonrasında ikinci ve üçüncü asırlarda şöhret derecesine ulaşıp asla yalan söylemesi ihtimal dışı topluluklar tarafından aktarılan haberler  'Haber-i meşhur'  olarak hak kazanır. Hatta bu tür haberlerin meşhurluğu o kadar kendini belli eder ki,  ümmetin büyük çoğunluğunca çokça dillendirildiği içindir ruhen şüphe duyulmaz da. İşte Peygamberimiz (s.a.v)'in; ‘ameller niyetlere göredir’ hadis-i şerifi ve mestin caizliği ile alakalı hüküm bunun tipik misalini teşkil eder.
        Doğru haber vereceğinden şüphe duyulmayan topluluğun verdiği kuvvet derecesinde haberler 'Haber-i mütevâtir' diye tanımlanır. Zira Peygamberimiz (s.a.v)'in; ‘Mallarınızın kırkta birini zekât olarak veriniz’ hükmü,  ‘Bana yalan yere bir şeyi isnat eden ateşten oturağını hazırlasın’ hadis-i şerifi ve namaz rekâtlarını sayısı ile ilgili beyanları mütevatir haber niteliğindedir.  Adil, sözüne itimat edilir kimseler tarafından problem teşkil etmeyen,  yine kendileri gibi güvenilir kimselerden tarafından bir ucu tâ peygamberimize kadar dayanan ardışık senedle aktarılan haberler  'sahih hadis' olarak bilinir. Bir başka ifadeyle ravilik şartlarına haiz baştan sonuna kadar pürüzsüz, bitişik (muttasıl) bir senetle rivayet edilen illetsiz haberler  'sahih hadis' adını alır. İşte sahih hadisin pürüz içermemesi, yani şaz ve illetten uzak olması bilhassa helal, haram ve muamelat konularında başvurulacak en birinci kaynak olmaya yeter artar da.
        İlmiyle meşhur hadis imamlarımızdan veya tek bir ravinin aktardığı haber 'garip hadis' olarak tanımlanırken, iki veya üç ravinin aktardığı rivayet haber ise  'aziz hadis' olarak tanımlanır. Peki ya zayıf hadis! Malum,  adı üzerinde zayıf, dolayısıyla, muhteviyatında birçok kusurları bağrında taşıyan, güvenilirlik yönünden adiliyetten uzak, ya da cehaleti koyu olan kimseler tarafından aktarılması muhtemel arızalar bu hadisin zayıf olarak nitelenmesine yeterli sebep teşkil edebiliyor. Bu yüzden ümmetin büyük çoğunluğunca bu tür haberlere itibar edilmez. Elbette itibar edilmez; bir kere ravinin her şeyden önce akıl baliğ İslam’la şereflenmiş adil ve haber zabt’ını hakkıyla yerine getirme ehliyete haiz biri olmalı ki, aktardığı haberden şüphe duyulmasın. Ki,  bu özelliklere haiz olmakta kifayet etmeyebiliyor. İcabında böyle bir ravinin aktardığı haberin kendisinden önceki ravinin aktardığı haberle uyumlu olup olmadığı da araştırılır. Nitekim güvenilir bir ravinin kendinden daha güvenilir ravilerin naklettiği rivayetlere ters düştüğünde ya da uyum sağlamadığı durumda bu hadis  'şaz hadis' adını alır. İşte Musa b. Uleyy’in babasından, o da Ukbe b. Amir’den aktardığı; “Arefe günü ve teşrik günleri yeyip içme günleridir” hadisi,  bütün rivayetlerde sadece teşrik günleri (Kurban bayramının ilk dört günü) yeme içme günüdür şeklinde geçtiğinden Uleyy’in naklettiği metin şaz adını alırken, diğer ravilerin ki mahfuz olarak değerlendirilir.
        İkinci nesilden sahabe ile karşılaşmış ve onlardan ilim almış Tabiînden birinin senedinde sahabe adını anmaksızın isnadları atlayarak sanki kendisi dünya gözüyle Peygamberimizi görmüşçesine rivayet edilen haber 'mürsel hadis' adını alır. Emin güvenilir ravilerin aktardıkları haberlere tezat düşmese de, kendisinden günahkâr, yalancı diye bahsedilen zayıf bir ravinin tek başına aktardığı haber 'metruk hadis'  adını alır. Hakeza sahabe, tabiin yahut sonraki nesillerin doğrudan Allah Resulüne nisbet etmek suretiyle ister bitişik olsun veya olmasın bir senetle dile getirilen haberler  'merfû hadis'  olarak tanımlanırken,  en son ravisinden en baş kaynağına inip sırasıyla senedini belirterek aktarılan kopuksuz haberler   'muttasıl hadis' diye tanımlanır. Değişik maksatlarla Rasulüllah (s.a.v)  söylemediği halde o’na izafe edilerek takdim edilen uydurma türünden haberler ‘mevzu hadis’ adını alır. İşte burada izafe edilmişlik hadisin doğruluğunu ortaya koymaz, hatta mevzu haberlerde galip zan söz konusu olsa da öncelikle hadisin mevzu hadis olduğunu belirterek zikretmek gerekir. Kaldı ki bu tür mevzu hadislere hadiste denmez, dense de mecazî dir denmekte.
        Hadisin senedinde veya metnin başına, ortasına ya da sonuna yapılan eklemeler   'mudrec hadis' olarak tanımlanırken,  birbirine tezat teşkil etmekle beraber aralarında tercih imkânı bulunmayan yani sağ elin verdiğini sol el görmeyecek yerine,  sol elin verdiğini sağ el görmeyecek türünden aktarılan bir haberler  'muzdarip hadis' olarak karşılık bulur.  İsnadında yahut metninde ravinin adı açıkça belirtilmeyen  'bir adam bana nakletti' türünden haber  'mübhem hadis' olarak isimlendirilir.    
        Muhaddis: Hadis ilmine vakıf bilge insan demektir. Bir görüşe göre bin kadar hadis-i şerifi senetleriyle hıfz etmiş bilge şahsiyete  'hafiz’ül hadis' gözüyle bakılır. İşte İmam Buhari bu özelliğinden dolayı kendisinden hadis ilminde 'hakim’ül hadis' olarak söz ettirmiştir. Öyle ki, “Buhari’nin bilmediği bir hadis,  hadis değildir” sözü âlimlerin ortak kabulü olmuş bile. Şu da bir gerçek; muhaddisler tüm ilmi gayretlerini hadisler üzerine yoğunlaştırdıkları içindir içtihat davasına kalkışmamışlardır,  yani fetva kısmını fıkıhçılara bırakmışlardır. Nitekim meşhur Muhaddis Şa’bi'nin; “Biz fukaha değiliz biz ancak işitmiş olduğumuz hadisleri fukahaya ve işiteceği şeyler ile amel edecek kimselere rivayet etmiş bulunuyoruz” sözü bu düşünceyi doğrular niteliktedir.   Yani, hadisleri rivayet etmek bize düşer demekle hadisi şeriflerin ne manaya geldiğine dair içtihatta bulunmanın fukaha ehline ait olduğunu vurgulamıştır.
        Hadis-i şerif rivayet eden ravilerin tümüne sened (dayanak) denilirken,  hadis-i şerifleri ortaya koyan ravilerin isimlerini sırasıyla zikredip sened halinde sunulması ise ‘isnad’ diye tanımlanır. Bu yüzden ravi zincirinin Peygamberimize kadar uzanan halkasından gelen haberler; 'müsned' ya da 'muttasıl' (bitişik) olarak anlam kazanır. Şayet arada geçen ravilerin isimleri tamamı söylenmişse bu haber 'müsned',  kısmi söylenmişse  'munkati' (kopukluk)   haber diye ad alır. Dolayısıyla “Hepiniz çobansınız, hepiniz emriniz altındakilerden sorumlusunuz” diye zikredilen İbn-i Ömer haberi müsned hadis kapsamında değerlendirilir. 
        Ravi; hadis-i şerif rivayet edip aktaran (nakil) demektir. Şayet hadis rivayet eden ravi sayısı az ise bu haber  'al-i sened',  çoksa    'nazil sened' adını alır. Bir başka ifadeyle ravi sayısı Rasulullah’a kadar uzanan halka da üç veya dört sayıya tekabül ediyorsa bu sened al-i sened olup rivayet edilen isnat ise  'al-i isnad' olarak karşılık bulur.  Aksi takdirde  'cerh'  adını alır. Malum cerh;  ravinin rivayet ettiği isnadı inkâr etmek demektir. 
       İcma-i ümmet: Müctehidlerin şer’i konularda hemfikir ve mutabık kaldığı hükümlerdir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi; müctehid içtihat yapabilecek düzeyde âlim demektir. İşte bu özellikte ki bir müçtehidin ortaya koyduğu fikri ürün ise  ‘içtihat’ diye tanımlanır. Burada unutulmaması gereken husus, içtihadın ameli konularda olabileceği, itikadı konularda içtihatta bulunulmayacağı hususudur.  Elbette icma Allah Resulü hayattayken ihtiyaç duyulacak bir delil değildi. Nasıl ihtiyaç duyulsun ki,  bir kere Peygamberimizin varlığı kaynak olmaya yetiyordu. Vatka ki Peygamberimiz (s.a.v)  ahrete irtihal eyledi işte o zaman böyle bir kaynağı destekleyecek yeni bir kaynak ihtiyacı iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlar bile.  Çünkü ortada asıl kaynaktan uzak kalış gerçeği söz konusudur. Derken icma Müctehidlerin ittifakıyla delil kaynaklar arasında yerini alır da.  Dikkat edin icma ismini telaffuz ettiğimizde bilhassa  'Müctehid' vurgusu yapıyoruz,   avam (halkın genel seviyesi) demiyoruz. Sebebi gayet net,  bir kere ilim havas ehlinin kapsam alanına giren bir değer, dolayısıyla halk reyinin icma'dan sayılmaması gayet tabii bir durum. Anlaşılan içtihat akıl yürütmekle olmuyor,  ilim gerektiriyor. Hele şer'i konular söz konusu olunca hüküm çıkarmanın hiçte kolay olmadığını idrak etmiş oluruz. Belli ki bu sahada söz sahibi olmak için müctehid olmak icab eder. İşte bu yüzden hükmü ortaya çıkarma işlemine ‘tahric’, hüküm çıkaran şahsa da ‘mahric’ denmiştir.    
        İcma adı üzerinde şer'i hususlarda ulemanın hemfikir olması demek,  dolayısıyla müçtehitlerin bir kısmının ittifak ettiği, bir kısmının ittifak etmediği hususlarda icma gerçekleşmez. Keza çoğunluğun aldığı kararda bir iki kişinin aksi görüş bildirmesi de icma’ya engel değildir. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v); ‘En büyük topluluğa tabii olunuz’ beyanı bunu teyid ediyor. Hatta icma hususunda bir başka dikkat çeken bir ayrıntı ise fıkıh âlimlerin büyük çoğunluğunca icma’nın tam teşekkül oluşması için üzerinden bir asrın geçme şartı aranmasıdır. Hatta yine bir husus daha var ki, o da önceki asır müctehidlerin ittifak etmediği bir meselede, sonraki asır Müctehidlerince itiraz etmenin uygun olmayacağı hususudur. Tabii önceden kabul görmüş icmâyı dışlamakta buna dâhildir. Peki, herhangi bir meselede hiçbir yorum yapılmayıp sükût halde karşılık vermeyince hüküm ne olur derseniz,  bir kere sükût her halükarda kabul anlamına geldiğinden müctehidlerden bir kısmının ittifakla hüküm verip diğerlerinin sükût etmesi icma’dan sayılacaktır.  Böylece sükût ikrardan sayılır sözü daha bir anlam kazanmış olur.
            İcma’nın delil olduğunu inkâr etmek tercih edilen görüş gereği küfrü gerektirir. Fakat sükûtu icma'yı inkâr eden böyle itham edilmez. Tevatür yoluyla gelen icma'yı kabul etmemek bidattir. Ancak icma edilen meselenin sırf âlimlerce bilinenin inkârı söz konusu olduğunda küfrü gerektirmez, sadece o kişinin gafletine ve sapıklığına hükmedilir. İyi ki de icma gibi bir şer’i delilimiz var.  Sonuçta böyle bir delilin birçok meselede Ümmet-i Muhammed’e kolaylıklar sağladığı muhakkak. Ki;  Resulü Ekrem (s.a.v) bu hususta; “Ümmetim delalet üzerine birleşmez” beyan buyurmakla bu noktaya işaret etmiş bile.  O işaret ederde icma oluşmaz mı elbette oluşur.  Bakın şöyle tarihi süreç içerisinde nice yüz binlerce mesele icma sayesinde çözüme kavuşmuş ta.  Bu gün geldiğimiz noktada ise icma’nın ortaya koyduğu o paha biçilmez külliyata baktığımızda ulemanın hangi hususlarda ittifak ettikleri ve hangi hususlarda ihtilaf ettiklerini analiz ederek ten pekâlâ kendimize rota çizebiliyoruz. Yeter ki o zengin külliyat kütüphanelerimizin tozlu raflarında kendi haline bırakılıp terk edilmesin,   bak o zaman yeni içtihatlara pekte ihtiyaç hissetmeyiz de.   Madem öyle böylesi mühim kaynağın ayet ve hadislerle taçlandırmakta fayda var. Malum, bu hususta ayet ve hadislere baktığımızda:
         — “Her kim kendisine hak açıkça belli olduktan sonra Peygambere karşı bir tutum takınır ve müminlerin yollarından başkasına girerse biz onun kendi haline bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü gidiştir” (Nisa/115) ayette geçen ‘Müminlerin yollarından başkasına girerse’ ifadesi bir icmadır.
        —“Sizler insanlar için çıkarılmış doğruluğu emreden kötülükten sakındıran en hayırlı ümmetsiniz” (Al-i İmran/110) ayetinde geçen ‘Kötülükten sakındıran’ ifadesi bir icmadır.
        —“İşte sizi vasat bir ümmet kıldık ki insanlar üzerine şahitler olasınız” (Bakara/143) ayetinde geçen ‘Şahitler’ ibaresi bir icmadır. Ancak şahitlik hususunda bir istisna durum var ki, o da Rasulullah (s.a.v)’in;  “Huzeyme kime şahitlik ederse yeterlidir” beyanı şerifinde zikredilen durum Huzeyme’ye has bir ayrıcalıktır. İşte bu istisnai durum dışında İslam’da herhangi birinin tek başına şahitliği kabul görmez.
     Maslahat: Bir işin hayırlara vesile olabilecek uygulaması manasınadır, bunun zıddı mefsedattır (bozukluk).  Madem işin içerisinde hayırlara vesile olmak var,   o halde söz konusu maslahatın ilerisinde fesat ve fitne oluşturmaya meydan vermeyecek milletin faydasına çözüm odaklı maslahat olması gerekir. Nasıl ki nikâh neslin devamını sağlamaya yönelik meşru bir maslahatsa cihadda dini koruma ve yüceltme açısından tercih edilebilir bir meşru maslahattır. Hakeza zihin dünyamızı her türlü hurafelerden arındırmakta öyledir. Hatta sosyal hayata çeki düzen vermeye yönelik girişimlerde bu kategoride değerlendirilir.  Hele hele öyle zaruri durumlar var ki, ceza vermek bile maslahat olabiliyor. Bilhassa bununla alakalı aklı, dini, canı, soyu, malı korumak adına verilen kısas cezaları, tazminat ve ta'zir cezaları zaruri maslahat olarak karşılık bulur da. Bakın, bu hususta Ubade b. Es-Samit; ‘Evlenmemiş kimselerin işlemiş oldukları zinadan dolayı yüzer değnek ceza ve bir sene sürgündür’ hadisini rivayet etmiş, ancak dört halife bir senelik sürgün cezasına gerek görmeyip sadece yüz değnekle sınırlı tutmuştur. Hatta bir ara Hz. Ömer maslahat gereği zina eden bir kadını sürgüne göndermişse de sonrasında bunun getirdiği bir takım mahzurları dikkate alarak bu uygulamadan vazgeçmiştir.
        Hırsızlıkla itham edilen birinin suçunu itiraf etmesiyle birlikte kendisine darp uygulanması ‘mürsel maslahat’ kapsamında değerlendirilir.
           Avlanmanın maslahattan sayılması bir tür rızk kapısı olması hasebiyledir.  Yine evcil hayvanların boğazlanmasında kesim işlemi uygulaması hayvanın vücudunda olaşan kirli kanı arındırdığından maslahat olarak addedilir. Hakeza Yüce Allah'ın beyan buyurduğu “Allah çirkin şeyleri haram kılar” (A’raf,157) ayetinden hareketle bilhassa haşerelerin yenilmesi yasak kapsamında maslahat addedilir.
        Her insanın tek başına iş yapma becerisi sergileyememe durumuna binaen şirketleşmeye geçit verilmesi meşru görülmüş bir maslahattır.  Hakeza yine sosyal hayatı kolaylaştırma yönüyle vekâletin,   yardımlaşma yönüyle kefaletin,   sadaka-i cariye yönüyle vakıflaşmanın,  karanlıkta kalan birçok olayın aydınlığa kavuşması açısından şahitliğin vs. esas alınması beşeri hayatı kolaylaştırıcı maslahatlar olarak yerini alır. Zaten dinimiz beşeri münasebetleri kolaylaştıracak bazı örf ve geleneklere de maslahat gereği dokunmamıştır.
        Mücmel: Özünde kapalılık olmakla birlikte ancak bir izah edenin açıklamasıyla anlaşılan nassdır.
        Müteşabih:  Özünde anlaşılması zor veya açık olmayan şifre niteliğinde mecazi ibareler diyebiliriz. Elif, lam, Mim, Yasin vs. başlayan ayeti kerimeler bunun en çarpıcı örneğini teşkil eder.
          Sarih: Gayet açık, net ve apaçık anlaşılır ifadeler demektir.  Mesela kira, hibe, vakıf gibi kavramlar açık ve anlaşılır sözcüklerdir. Nitekim ‘Şu buğdaydan yemem veya şu tencereden yemem’ demekle buğdayın un, tencerenin ise yemek olduğu anlaşılır. Ki;  bu türden ifadeler sarih mecaz olarak karşılık bulur. Yine, şu adamın kapısı açıktır demekle misafirperver olduğu manasına gelen sarih mecazdır. Ancak ‘Falan falanla düşüp kalkmış, falan falana yaklaşmış’ ifadeleri şüphe oluşturması bundan istisnadır. Yine de bu tür ifadeler kullanan bir şahsa iftira cezası uygulanmaz,  zira bu tip ifadeler zina fiilinden başka anlamları da çağrıştırmaktadır.
        Beyan: İlan etme ve bildirme demektir. Şayet beyan edilen ilan sarih (açık) olmayıp kapalı ise bu beyan ancak açıklığa kavuşturulduğunda  'Beyan-ı tefsir' adını alabiliyor. Nitekim Kur’an’da ‘Zekâtınızı veriniz’ veya ‘Namazınızı kılın’ emri Peygamberimizin uygulamalarıyla açıklık kazanmıştır.  Tabii beyanın da kendi içinde açılımı var.  Şöyle ki,  kullanılan ifadelerle neyin amaçlandığını diğer bir ifadeye dayanarak değiştirilip ortaya konulması  'Beyanı tağyir'  adını alır.  Bunun tam tersi durumda bir ifadeyi açıklarken diğerine gerek duyulmaksızın yapılan açıklamalardır ki, işte bu tip beyanlar  'Beyan-ı zaruret' olarak karşılık bulur. Mesela sadece hayatta annesi ve babası bulunan bir kişinin öldüğünde ardından bırakacağı malın 1/3’i annemindir demesiyle geriye kalan malın 2/3’ü babanın olduğu anlaşılır. Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; ‘Ellerinizi dirseklerinize kadar yıkayınız’ (Maide, 6) ayetinde geçen  'dirsekler' ibaresi kol olarak görüldüğünden burdaki yıkama fiili dirseklerin bitimiyle sınırlandırıldığı anlaşılır. Hakeza yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu;  “Muhakkak Allah katında din İslam’dır” (Al-i İmran, 19) ayeti kerimesinde geçen ‘katında’ ibaresi hüküm manasınadır. Hiç kuşkusuz Allah her türlü zaman ve mekândan münezzehtir.
         Nehiy: Yasaklama, engelleme, men etme manası taşıdığından her Müslüman’ın “emri bil maruf nehyi anil münker”in gereğini yerine getirmesi şarttır.
         Farz-ı ayın: Allah'ın emrettiği her ne varsa Müslümanım diyen her kulun yerine getirmesi gereken vecibelerdir.
         Farz-ı kifaye: Öyle yerine getirilmesi gereken vecibeler vardır ki,  Müslümanlardan bir kısmının yapmasıyla diğerlerin üzerinden bu sorumluluğun kalktığı amellerdir. Mesela bir belde de ölen bir insanın cenaze namazı kılınmasıyla diğerleri üzerinden bu farziyetin düşmesi bunun en güzel misalini teşkil eder.
         Vacip:  Farz kadar kesin olmamakla birlikte ulema tarafından Allah tarafından emredildiği kuvvetli zanna dayalı yapılması gereken amel manasınadır. Mesela namazda Fatiha okumak bunun en güzel misalini teşkil eder.
          Mubah: Yapılmasında ve yapılmamasında mahzur görülmeyen dinen eşit sayılan fiillerdir. Buna misal olarak haram olmayan bir yiyeceği yemek ve yememek verilebilir. Yani her iki alternatif durum mubah olarak karşılık bulur. Zaten Yüce Allah'ın; ‘O bir yaratıcıdır ki, yerde bulunan her şeyi sizin için yaratmıştır’ (Bakara, 29) ayeti yaratılan birçok nimetin mubah olduğunu teyit ediyor. Ancak şu var ki,  başkasının mülkünde bulunan altın ve gümüş gibi ziynetlerden faydalanmak nimet sayılmaz, tam aksine hak ihlali söz konusu olduğundan haram olarak nitelenir.
          Mekruh: Hakkında kat’i haram hükmü bulunmamakla birlikte bizden yapılmaması ikaz edilen fiiller olup kendi içinde ‘tenzihi mekruh’ (harama yakın mekruh) ve ‘tahrimi mekruh’ (helala yakın) olarak tasnif edilir.  Örnek: ayakta tuvalette bevl etmek tahrimen mekruhtur.
         Azimet:  Allah'ı yapılması ve yapılmamasını istediği hususlarda titizlik ve kararlılıkla uymak manasına ıstılahı fıkhı bir kavramdır.  Mesela Ramazan orucunu yolculukta tutmak bu kapsamda değerlendirilen bir azimet ameldir. Malum, azimetle amel yapmayı bilhassa takva sahibi zatlar düstur edinmişlerdir hep. Zaten öyle olmasalardı gönülleri fethedemezlerdi. 
         Ruhsat:  İhtiyaç olmaksızın caiz niteliğinde birtakım sıkıntıları bertaraf etmek ya da bir takım özre bağlı olarak kolaylık sağlanan ameller manasınadır. Ramazan orucunu seferi durumda tutmama yönünde izin verilmesi bu kapsamda değerlendirilir. Zira sıkıntı kolaylığı getirir bir fıkhı kuraldır. Kaldı ki; ‘Hak Teâlâ size dinde bir zorlukta kılmamıştır’ (Maide,6)  ve ‘Allah Teâlâ sizin için kolaylık diler sizin hakkınızda güçlük dilemez’ (Bakara,185) ayeti kerimeleri ile ‘Şüphe yok ki din bir kolaylıktır, dininizdeki işlerin en hayırlısı en kolay olanıdır’ ve ‘Kolaylık ve adalet olan bir şeriatla gönderildim’ hadis-i şerifleri ruhsatla amel edilebileceğinin iznidir.  Ancak bu ruhsata rağmen yinede bir kısım ulema bilhassa tasavvuf ehli azimetle amel etmeyi tercih etmiştir.
          Akit: Mukavele ya da sözleşmek manasınadır.  Şayet usulüne uygun akit gerçekleşirse bu akit sahih akit adını alır. Mesela nikâhlı evliliği zinadan ayıran tek unsur akdin varlığıdır. Dahası icap ve kabul şartın vuku bulması bir nikâhtır. Şayet dinimiz nikâhın helal, zinanın haram olduğunu belirtmeseydi, her ikisi arasındaki ayrımı yapmak veya ikisi arasındaki farktan söz edemeyecektik.  Anlaşılan o ki, nikâh hem dinen, hem de dünyevi maslahat içerdiğinden bir tür ibadet sayılır da. Bu yüzden nikâh; hüsn (güzel) olarak kabul görürken zina ise kubh (çirkin)  fiil olarak karşılık bulur. Zinanın çirkin bir eylem olduğu o kadar net ve açık ki, bu konuda asla taviz vermeksizin zina yapana bedeli ağır cezai işlem uygulanmaktadır. Böylece verilen bu ağır cezanın toplum üzerinde caydırıcılık etkisi yaptığı gibi bu arada soy ve namus gibi değerlerde korunmuş olur. 
         Cihat kavramı özü itibariyle değil de sırf yalın haliyle bakıldığında savaşı çağrıştırdığından ilk etapta çirkin (kubh)  bir fiilmiş gibi görülebiliyor. Oysa hiç kimse durduk yere kan dökülmesini istemez, ama dinin yaşatılması ve vatan söz konusu olduğunda yücelik kazanır bile. İşte bu ve buna benzer örneklerden hareketle kendine has çirkinlik içeren olgular kabih liaynihi, başka nedenlere bağlı olarak oluşan kerih ise kabih ligayrihi olarak tanımlanır. Mesela oruç tutmak Allah’a yakın olmak bakımdan çok güzel bir amel omasına amel ama haram aylarda bilhassa Ramazan bayramının birinci günü ve Kurban bayramı tamamı süresince tutulmasına sıcak bakılmaz, yani nefse kerahetlik addedilir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; bir insan Ramazanda nafileye niyetlenmiş olsa da o ayda oruç tutmuş olması farz olarak karşılık bulur.
        Nisap: Dinimizin belirlediği mülk sahibi birinin uhdesinde bulundurduğu malın zekât değerine ulaşıp ulaşmadığını gösteren bir şer’i ölçüdür. Mesela kırkta bir mala sahip olan bir insanın edindiği mülk üzerinden bir yıl geçmesi zekât için bir nisap müddetidir.  Ancak yine de edinilen mülkün üzerinden bir sene üzerinden az bir zaman geçtiğinde zekât vermekle de maksat hâsıl olur, yani gecikmeden dolayı kaza gerektirmez. İşte bu yüzden,  farz ve vacip olan her ne amel varsa şartlarına riayet edilene 'kâmil eda',  eksik yerine getirilene de 'kasır eda' denmektedir.  Keza namazı cemaatle kılmayıp tek başına kılmakta kasır eda olarak nitelenir.
         Amir: Emir veren, memur ise adı üzerinde emre amade olmak demektir. Ancak duada emir kipi kullanmak bundan istisnadır. Mesela dua ederken; Ya Rabbi! Bizi affeyle,  türünden dualar emir kipi olarak düşünülemez, sadece yalvarma, yakarış dilek ve temenni olarak değerlendirilir.
         İllet: bir şeyin vuku bulmasına ya da değişmesine etken sebep manasınadır. Örneğin satış akdiyle mülkiyetin başka şahsın tasarrufuna geçmesi bir illettir. Çünkü buradaki etken sebep satış akdidir. Keza bazı hadislerde geçen ifadelerin arka planında yatan sebebini ortaya koyulduğunda o hadisin gerçek anlam kazanmış olur.    İşte bu çerçevede ortaya konan illet içeren hadisler  'ilel'ül-hadis'  olarak addedilir. Nitekim  ‘Kedi murdar değildir. Çünkü o ev içerisinde dolaşıp duranlardandır’ hadis-i şerifte geçen kedinin necis addedilmemesinin illeti (sebebi) onun ev içerisinde dolaşıyor olmasıdır. Mesela çocuğa ait malın velayetini üstlenmek nedeni buluğ çağına erişmemişliği ve ehliyetsiz olmasıdır.  Yine ‘Âlimlere ikram ediniz’ beyanının arak planında yer alan illet âlimin ilmiyle amil olma özelliğidir. Hakeza; ‘Hanımlarınıza temizlenecekleri zamana kadar yaklaşmayınız’ (Bakara, 222) ayetinde  'yaklaşmayınız’a karşılık gelen illet temiz olmamama durumudur.  Yüce Allah'ın “Zinaya yaklaşmayın” emrin arak planında yer alan illetin açıklaması ise bir başka buyrukta  “O bir fahiş suçtur” ifadesinde karşılık bulan illettir.  Buradan şu anlaşılıyor ki, bir nass tek başına da açıklık kazanamıyor, icabında tüm isnatlar tarandıktan sonra illet nedeni açıklık kazanabiliyor.  
       Hıyar: Karşılıklı anlaşmayla serbest kalma halidir. Mesela akdi dilediği günde kabul veya bozma konusunda özgür olmak bunun en tipik misalidir.
        Bey’i: alışveriş demektir.
       Amm: Canlı cansız fark etmez geneli kapsayan bir kavramdır. Örneğin; ‘Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz’ (Maide,38) ayetinde geçen genelleme çeyrek dinarın altında hırsızlık yapanların kapsamayacağı bir hadisle sınırlandırılmıştır. Hakeza yankesicilik ve kefen soyuculuğu aynı hırsızlık kapsamında olup olmadığını ayırmak için şöyle bir yol izlenir; yankesicilik kişinin kapsam alanında malını almak büyük bir maharet gerektiren bir iş olduğundan hırsızlık olarak nitelendirilir, ama kefen soyuculuğu böyle değildir, çünkü mezarda karşı koyacak durum söz konusu değildir.  Amm için bir başka misal ise  ‘Savaşta küffarın hepsini öldürmek’ emri ilahisidir. Tabii bu ayette emận dileyenler (Müstemin-güvence isteyenler)  vurgulanan genellemenin dışındadır.  Çünkü emận dileyenler için kesinlik kazanmış belirlenmiş hüküm vardır.
          Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı” (Bakara, 275) ayetiyle faizsiz olmak şartıyla alışveriş helallik kayıt altına alınmıştır.
         Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Allah her şeyin yaratıcısıdır” (Ra’d,16) ayeti kerimesindeki genelleme (amm) Rabbül Âlemin dışındaki yaratılanlar için bir genellemedir.
          Bir kişi yemin billâh edip; ‘Ben baş yemem’ dese serçe başı yemekle yeminini bozmuş olmaz, buradan ancak örf adet gereği koyun başı eti yenen hayvanları kapsayan bir genelleme olduğunu anlarız.
         Yine bir kimse meyve yememeye yemin etse üzüm yemekle yeminin ihlal etmiş sayılmaz,  zira üzümün meyve olmanın yanı sıra besleyici gıda özelliği de söz konusudur.
        Genellemeler (amm) çeşitlidir, mesela;  Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Ey insanlar Rabbinizden korkun” (Nisa,1) ayetinin muhatabı inananları kapsayan genelleme olduğundan bu genelleme ‘kendileriyle sınırlama amaçlanan ammlar’ olarak değerlendirilir.
         Yüce Allah'ın beyan buyurduğu;  “Ölü eti haram kılındı” (Maide, 3) ayeti celilesi hayatta kalmakla kalmamak arasında durumlarda hayatta kalacak kadar yemekle;  ‘sınırlandırılmış amm’ kategorisine dâhil olur, böylece bu fiil haramlık teşkil etmez.  
            Resulü Ekrem’in ‘Meçhul alışverişten sakınınız’ hadisi havadaki kuş ya da denizdeki bir takım canlıları satmak bu kapsamda yer alır.  Hakeza; ‘Allah insanlara zulmetmez’ ayeti de ‘sınırlandırılmayacak ammlar’ olarak değerlendirilir.
           Cariye: Köle kadın demek, hatta gemi manası da içerir. Kölelik bir kişinin geçmişte ki küfür hayatına karşılık bir bedel ödeme olarak düşünüldüğünden meşru bir uygulama addedilir.  Bu yüzden kölelik bölünme kabul etmez. Bir kişi ya köle ya da değildir, asla kısmi köle, kısmi hürlük diye bir tasnif söz konusu olamaz. Kaldı ki kölelik mal mülk edinmeye de engeldir, ama ameli konular öyle değildir, namaz ve oruç gibi ibadetlerin yerine getirilmesi lazım gelir.  Hatta bir köle efendisinin iznine bağlı olarak Hacca gidebilir. Keza kölelerin cihada katılıp katılmaması da sahiplerinin iznine bağlıdır.  Bir köle iki kadından fazlasını nikâh edemez,  bu kapsamda bir cariye hür bir kadın üzerine nikâh edilemez. Yine bu kapsamda köle ve cariyelerin diyetleri hür insanın diyetlerinden eksiktir. Hakeza cezalarda öyledir.  Bu yüzden bir insan köle de olsa ve cariye de olsa haksız yere kasten öldürene kısas uygulanır.
         Bain: Hem duygusal anlamda, hem de fiziki olarak yani nikâh bağından ayrılık demektir.  Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Boşanmış kadınlar üç kuru (üç iddet, üç temizlik, üç aybaşı) beklerler” (Bakara, 228) ayetinde geçen ‘kuru’ ifadesini Hanefiler ay olarak tanımlamışlar, Şafiiler ise temizlik olarak adlandırmışlardır. Mesela Allah Resulünün; “Zamanlarının yarısını evlerinde oturarak geçirsinler, namaz kılmasın, oruç tutmasınlar” beyan buyurduğu hadis-i şerifte geçen 'yarı' ifadesi bayanların ayın on beş gününde adet göreceklerine işarettir. Nitekim hayız en az 3 gün, en fazla 10 gün ile sınırlandırılmıştır.
        Talak: Boşama anlamına karşılık gelen bir kelimedir. Ancak bu ifade edilen kelime yoruma açık kapı bırakmayacak kadar net olmalıdır. Öyle ki bir kimse eşine;  “Sen benden boşsun” dediğinde bu söylemden  ‘ben seni boşamışımdır’ ya da ‘bu yüzden sen boşsun’ gibi kapalı anlam çıkabiliyor. Dolayısıyla talakta şer'i hüküm gereği net ifadeler kullanılması şartı aranır.  Mesela bu hususta fıkhı kaynaklarda geçen örneklere bir göz attığımızda;
       Bir kimse hanımına ‘Sen boşsun’ demekle üç boşamaya niyetlenmiş olsa da bir boşama gerçekleşir.
        Bir kimse eşine ‘Sen bir kere boşsun, 999’u hariç’ dese bir boşama gerçekleşir. Zaten 1000 boşama tarzı bir şer’i kural söz konusu olamaz.  Dolayısıyla  ‘Sen her gün boşsun’ sözüyle ancak 3 gün içerisinde her bir boşamaya karşılık gelen üç boşama gerçekleşir. Bu arada üç talak ile boşanan bir kadın iddet süresince nafaka ve barınmadan mahrum edilemez.
          Hani derler ya bir binayı yapmak zor, ama yıkmak kolaydır. Ama aileyi yıkmak öyle kolay değildir, zira boşama fiili hata ve şaka kabul etmez. Dolayısıyla bir insan şakayla karışık eşini boşadığına dair ağzından bir kelam çıkarmamalıdır, aksi takdirde telafisi zor bir sürece girmiş olur.  Dahası hata yoluyla meydana gelen boşama sahih boşama gibidir.
         — Bir kimse hanımına ‘Eğer bana kin besliyorsan boş ol’ derse hanımı da buna karşılık; ‘Evet’ cevabı verirse boş olur. Çünkü bu sözle bir şekilde kalbindeki düşmanlığı izhar etmiş olur. 
        Bir erkek hanımına ‘Filan kişiyle görüşürsen benden boş ol’ dese,  o da görüşmüş olsa boş olur.
        Bir adamın büyük karısı henüz çocuk yaşta hanımına süt emzirse iki eşi de haram olur.  
         Mecaz: Gerçeğin tâ kendisi olmasa da varisi diyebileceğimiz ifadelerdir. Herhangi bir kişiye ‘Aslanım benim’ demekle o kişiye hayvan muamelesi yapılmış anlamına gelmez, bilakis bu ifade de güçlülük iltifatı vardır.  Keza Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Kadınlara yaklaştığınızda..” (Nisa/43) ayeti celilede geçen yaklaşma fiilinin Arapça karşılığı lems olduğundan elle dokunmak manası içermez,  ilişki manasınadır.
        Müteşabih: Açık olmayan hüküm manasınadır.  Mesela;  “Allah’ın eli onların elleri üstündedir” ayetinde geçen el’ ilahi kudret anlamında olup, hâşâ Yaratıcıya “el” isnat etmek manasına değildir. Zaten böyle düşünülmesine izin verilmez de. Çünkü O her şeyden münezzeh,  eşi ve benzeri olmayan tek yaratıcıdır.   
        Salât: sözlük anlamı dua olup şer'i anlamı ibadettir. Nitekim Allah'ın, ‘Salât edin, zekâtı verin’ hükmü,  ‘Beni nasıl namaz kılıyor gördüyseniz öyle kılın’ hadisi şerifin ışığında salâtın namaz olduğu açıklık kazanır.
       Mücmel: Açıklamaya ihtiyaç duyulan sözcüklerdir. Nitekim salât, zekât ve riba sözcükleri bunun tipik misalidirler. Belki de bu tip kavramların her biri âlimlerce açıklanmasaydı her biri müzelik sözcük olarak geçiştirilecekti. İyi ki de bilge âlimlerimiz var, onlar sayesinde her bir sözcüğün bir kitap dolu bilgi hazinesi içerdiğini fark etmiş olduk. 
        Nass: Mutlak kelam manasına, yani Kur’an ve hadis'in orijinal halidir. Bu yüzden müfesser nassdan daha açık bir kelamdır. Nitekim Allah'a aşkla vecle teslim olmuş bir mü'min  “Bütün meleklerin hepsi secde ettiler” (Hicr, 30) ayet-i kerimesini okuduğunda zihninde   “acaba ayrı ayrı mı secde ettiler” kuşkusu doğurmuyorsa bu demektir ki bu müfessir bir ayettir.
         Muhkem:  Müteşabihin tam zıddı manada bir kavramdır. Mesela; Yüce Allah'ın beyan buyurduğu ‘cünup olursanız temizlenin’ (Maide/6) ayeti ağza su alıp alamama noktasında muhkem (kapalılık) içerdiğinden açıklamaya muhtaç bir husustur.  Dolayısıyla ulema bu tip durumlarda müteşabih verilerden hareketle ağza alınan suyla orucun bozulmayacağını hükmettiği gibi gusül abdesti alırken de yine ağız içine su almakla bedenle aynı eşdeğer vacip olduğu hükmünü çıkarmıştır.
       Nasıl ki müfessir nass’dan daha net ve açık bir kelamsa muhkem de müfessir’e göre daha açıklayıcı bir kelamdır. Nitekim Yüce Allah'ın beyan buyurduğu;“İçinde sonsuza kadar kalacaklardır” (Yunus, 26) ayeti uzun süre kalınacak ihtimalini bile düşündürmeyecek kadar sonsuzluk vurgusu bir muhkem bir ayettir.  Kelimenin tam anlamıyla cennet inananlar için ebediyen yaşayacağı bir mekân olduğu şüphe götürmeyecek kadar muhkemdir. Zaten insanın özünde sonsuzluk duygusu kodlanmış bile. Bu yüzden Bediüzzaman; küçüklüğümde şöyle hayal ettiğimde kendi kendime sordum:
      Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra âdemi ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa baki fakat adi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?”. Tabii bu soru karşısında ruhuma baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “Ah!” çekti. “Cehennem de olsa beka isterim” dedi.
        İşte bu sözlerden de anlaşıldığı üzere insan cehennemde olsa sonsuzluğu vurgundur.
      Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu;; “Cihat kıyamete kadar zaman zaman devam edecek”  hadis-i şerifi de öyledir. Hakeza yine;  “Allah her şeye Kadirdir” (Tegabün, 1) buyruğu ile “Allah sizi ve yaptıklarınızı yaratandır” (Saffat, 96) beyanlar da Allah Teâlâ’nın sıfatlarını ortaya koyan en net muhkem ayetlerdir.
           Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “İçinizden adil olanları şahit tutun” (Talak, 2) ayeti nass olmasına nass ama bir bakıma müfessir bir ayettir. Bu nedenle Yüce Allah'ın beyan buyurduğu ‘İffetli ve namuslu kişilere zina suçlamasında bulunup, sonra dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun, onların şahitlikleri ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir’ (Nur, 4) ayeti nass’a göre öncelik arz ettiğinden,  talak ayetinde geçen hükmü sınırlamıştır. Öyle ki, zina isnat edenler ancak tövbe ederek fasık olmaktan kurtulabiliyor.  Malum, şer'i meselelerde şahitlikte en az iki şahit geçerli olmakla birlikte, gayri meşru durumlarda bu sayı dörttür.
         Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Ondan başka bir eşle nikahlanıncaya kadar..” (Bakara, 230) ayeti de tıpkı “kocasından ayrılan kadının velisinden izin almaksızın evlenebileceği” hükmü kadar gayet net ve açık bir kelamdır.
          Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Ulu'l-emr gayrimüslimlerin mallarına saldırmamalıdır” hükmüyle bu mesele sadece Ulu’l-emri ilgilendiren bir hüküm olduğundan Müslümanların mallarına saldırılabileceği anlamı çıkmaz, tam aksine zimmîlerin haklarına riayet esastır.
           Had: Bir takım şer’i hükümleri ihlal edip haddi aşanlara yönelik dönüşü olmayan ağır cezayı müeyyidedir. Had cezaları ancak şüpheyle düşer. Nitekim bir Müslüman’ı hatayla öldürene had cezası uygulanmaz, sadece kefaretle yetinilir. Derken bu kefaret bir köleyi azat etmek, buna gücü yetmiyorsa ardı ardına iki ay oruç tutmakla giderilir.  Zira “Kim mümin bir kişiyi hatayla öldürürse Müslüman bir köle azat etsin ve öldürülenin velilerine diyet ödesin” (Nisa/92) ayeti bu babtandır. Hakeza; “Kim bir Mümini kasten öldürürse onun cezası cehennemdir” (Nisa, 93) ayeti diyete tabi olmadığına delalettir.  Birkaç kişi bir şahsı hata sonucu öldürse her biri için ayrı ayrı diyet gerekmez, bir diyet kâfidir. Belli ki, kısas haksızlığı giderici sen nihai cezai müeyyide olduğu içindir Yüce Allah; ‘Kısasta hayat var’ (Bakara, 179)  buyurmuştur. Şöyle ki; ister adam öldürme olsun, ister fuhuş olsun,  ister içki içmek olsun, ister iftira etmek olsun, ister hırsızlık olsun ve isterse yemin ihlali olsun tüm bu suçların kabarmaması açısından en caydırıcı ceza ancak had cezasıyla mümkün olmaktadır. Aksi halde suçların biri bin edip toplum nizam bulamayacaktır.
          Nesih: Bir hükmü hükümsüz kılmak veya değiştirmek manasınadır. Dolayısıyla bir sonraki delil nasih (nesh eden) adını alırken, iptal edilen hüküm ise mensuh (nesh edilen) adını alır.  Belli ki, Allah Teâlâ kullarını bir dönem için başka hükme diğer bir dönemlerde farklı hükme tabi tutmaktadır, gerektiğinde kulunu sınar da. Elbette mülk O’nundur dilediğini yapmak yaratıcıya has bir haktır. Bu yüzden tüm müminler hikmetinden sual olunmaz der.  Bakın, Hz. Âdem (a.s) döneminde kız kardeşle evlenmek caizken,  sonraki dönemlerde yasaklanmıştır (nesih edilmiştir). Hz. Yakub (a.s) döneminde iki kız kardeş nikâh edilebiliyordu. İşte bu ve buna benzer hükümler İslam'ın doğuşuyla birlikte nesh edilmiştir. İlginçtir Hristiyanlar neshi reddetmezken,  Yahudiler tam tersi tutum sergileyip inkâr etmektedirler.   Yahudiler inkâr ede dursunlar şu bir gerçek sadece akli ve itikadı mevzularda nesh olunmaz. Mesela Ateş yakıcıdır” akli bir delildir, dolayısıyla aksi durum düşünülemez.  Kaldı ki neshin kendine has belirli kuralları var. Her şeyden önce neshin kitap ve sünnetle teyit edilip sabit olması gerekir. Bu da yetmez nesh eden delilin nesh edilenden sonra olması icap eder. Şurası muhakkak; kitap sünnetle, sünnet sünnetle,  ya da sünnet kitapla, kitapta mütevatir ve meşhur sünnetle nesh edilebiliyor. Ancak sünnetle nesh sadece kitabın hükmüne uygulanabiliyor,  metnini asla nesh edemez.
        Nesh konusunda fıkhı kaynaklarda geçen örneklere baktığımızda:
     Birinize ölüm geldiği zaman vasiyet etmesi size farz kılındı” (Bakara, 180) ayeti celilesi,  “Allah çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet eder” (Nisa, 11) ayetiyle nesh edilmiştir.
       Rasulüllah (s.a.v) önceleri kabirleri ziyareti yasaklamıştı,  sonrasında ise; “sizi kabir ziyaretinden men etmiştim, şimdi ziyaret edebilirsiniz. Çünkü o ölümü hatırlatır” hadisiyle nesh etmiştir.
      Malum namazlar önceleri Mescid-i Aksaya doğru kılınıyordu, bu hususta Mescid-i Kıbleteyn de namaz kılma esnasında nüzul olan  “Yüzünü Mescidi Harama çevir (Bakara, 140) ayetiyle birlikte fiili sünnet nehy edilmek suretiyle değişmez kıblemiz Kâbe olmuştur.
       Yüce Allah'ın “Zina eden kadınlara dil ile eziyet etme ve evlerine hapsedilmeleri” hakkında nüzul eylediği ayetin hükmü nesh edilip sadece metni kalmıştır.
       Hz. Ömer'den (r.anh) rivayetle Yüce Allah'ın; “Erkek ve kadın zinada bulunurlarsa ikisine de Allah Teâlâ tarafından bir ceza olarak recmediniz”  ayeti celilenin hükmü esas alınıp metni nesh edilmiştir.
       İslam'ın ilk evrelerinde Ramazanda uyuduktan sonra sahur vaktine kadar yemek içmek ve cinsel ilişkide bulunmak yasaktı, sonrası malum sahur sonuna kadar mubah addedilip bir önceki hüküm nesh edilmiştir. Hakeza yine ilk önceleri inananlar oruç tutmakla fidye vermek arasında tercih yapmakta serbestiler, daha sonra oruç tutmak farz olunca bir önceki uygulama nesh edilmiştir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; Yüce Allah'ın beyan buyurduğu “Orucu geceye kadar tamamlayınız” (Bakara,187) ayette geçen 'geceleyin' ifadesinden gece oruç tutulacağı anlamı çıkmaz.
        Yüce Allah'ın beyan buyurduğu “Başlarınızı mesh ediniz” (Maide, 6) ayetinde geçen 'mesh ediniz” hükmünün tüm başı içermeyeceği manasına gelen bir neshdir.
      İslam'ın ilk evrelerinde meninin gelmesiyle gusletmeme ruhsatı vardı, fakat ilerleyen dönemlerde şehvetle gelen meni için gusül alınması farz kılındığından bir önceki uygulama nesh edilmiştir.
      Hicri 8. yılında Şeddad’dan rivayet edilen; ‘Kan alan da veren de iftar açmıştır’ hadis-i şerifi,  daha sonra İbn-i Abbas’ın rivayetle Allah Resulünün Veda haccında hicri 10. yılında söylediği bildirilen oruçken kan aldırmanın orucu bozmayacağı hükmüyle nesh edilmiştir.
        Tabii neshle ilgili hususlar bu kadarla sınırlı değil elbet. En son şunu diyebiliriz ki; Fahrettin Razi gibi nice büyük bilge âlimlerin çalışmaları neticesinde nasih ve mensuh ayetlerin yekûn sayısı 20-21 arasında olduğu tespit edilmiştir.
      Müddei: İddia makamı (sahibi-davacı) müddei demek olurken, aksini iddia eden makamsa müddeialeyh (dava edilen) adını alır.
          Demagog: Konuşma adabına aykırı davranarak tan, sadece karşısındakini susturmak maksatlı lafebeliği yapan şahıs manasınadır. İşte böyle bir şahsın ortaya attığı içi boş ifadeler ise demagoji (lafazanlık) adını alır. Oysa Selef demagogun (laf ebesi) tam aksine her türlü laf ola beri gele türü ifadelerden uzak, gerçeğin ortaya çıkması için konuşurdu.  Kaldı ki sahabe döneminde istisna kabilinden de olsa lüzumsuz sarf edilen sözlere meydan verilmezdi.    Nitekim bir gün Resulü Kibriya Efendimiz (s.a.v);
          —Bu gün bana her ne soracak olursanız cevabını açıkça alacaksınız.
          Cemaatten biri:
          — Ya Rasulüllah! Benim babam kimdir?
           Resulü Ekrem (s.a.v):
          — Senin baban Hüzafe dedi.
         Tabii bu tür sorulara canı sıkılan Hz. Ömer (r.anh):
          —Fitnelerin şerrinden Allah’a sığınırım, bu gibi sorulardan dolayı af dileyerek tepkisini ortaya koymuştur.  Derken bu olay üzerine ayet nüzul olur da:
       “Size açıklanacak olursa fenalık verecek olan birtakım şeylerden sorup durmayınız” (Maide, 101).
          Nikâh-ı fasıt; Sıhhat derecesi düşük geçersiz nikâh demektir.
          Nikâh-ı batıl; Muvakkat zaman için yapılan ve kat’i hükümleri bulunmayan nikâhtır.
          Nikâh akdi-  Tarafların icab ve kabulüyle gerçekleşen akitleşme işlemine denir.
          İcabı nikâh;  Velinin  'kızımı seninle evlendirdim',  kocanın da  'kızını nikâhladım' ifadesinde evlenme teklifinin yerini bulmasıdır.
          Kabul-ü nikâh; Evlilik teklifine evet ya da olumlu karşılık vermekle nikâhın tamamlanması demektir.
           Bikr; el sürülmemiş bekâr kız demektir.
           Seyyib; kadın görmüş erkek demektir.
           Seyyibe; erkek görmüş kadın demektir.
           Eyyim; dul anlamındadır.
          Mahrem; nikâhı haram olan, yani nikâh düşmeyen evlilik yoluyla(sıhrî) akraba, kan bağı akraba ve süt yoluyla akraba ve üç talakla boşanmış kadınlar vs. demektir.
          Hürmet-i musahare; meşru evlenmekle ya da gayri meşru münasebetle meydana gelen haramlık demektir. Yani meşru evlenmenin dışında bile bir başkasına şehvetle dokunmakla ön avret yerine bakmakla da haramlık hâsıl olur.
          Hürmet-i raza; sütlükten dolayı haramlık demektir.
          Taaddüd-ü zevcat; çok evlilik demek olup, ama sınırı dörttür.
          Mihir; nikâh akdi ile kazandığı bir nevi evlilik tazminatı demektir.
          Akir; hamile kalmayan kadın demektir.
          Duhul; kocanın eşiyle cinsel birleşmesi demektir.
          Velhasıl; Hanefi ekolü fıkhı kitaplardan özetle kendi üslubumca fıkhı kavramları açıklamaya çalıştım, sürçü lisan olduysa affola.
           Vesselam.