2 Ekim 2016 Pazar

BİLGİ TOPLUMU




        BİLGİ TOPLUMU

                                                                                   SELİM GÜRBÜZER       
            Bilgi toplumu; çağın meselelerine vakıf olan ve aynı zamanda olayları kritik edebilen toplumdur. Bilmek kıyas etmektir zaten. Madem öyle,  önce kendi iç dinamiklerimizi tanımalı sonra başka ülkelerle nasıl yarışabiliriz bunun derin muhasebesini yapmak gerekir.
        Aslında çağdaşlıktan dem vuran batıcılarımız da, batıyı tanımıyor. Tanısaydılar batı'nın ne var ne yok aynısını almak yerine yenilikleri kendi iç dinamiklerimize uyarlayıp bilgi çağını yakalamış bambaşka bir Türkiye ile karşılaşabilirdik.  Gerçekten de bilgi toplumu olabilmek için gereken ne varsa o yapılmalıydı. Bakın İbn-i Haldun körü körüne taklitçiliğin sebeplerini sıralarken; şuursuz hayranlık, psikolojik tatminsizlik ve galiplerin üstünlüklerini adet ve müesseselerinde arama duygusuna bağlamaktadır. O halde yaşadığımız çevremizi objektif ve sübjektif değerlerle donatıp,  “bilgi toplumu” olma yönünde adımlar atmakta fayda var.  Dahası gelecek nesle vermemiz gereken miras ilmi zihniyeti aşılamak olmalıdır.
           
            Mutlak Bilgi
            Malum olduğu üzere objektif ve sübjektif varlıklar, Yaratıcı gücün birer mesajlarıdır. Dolayısıyla bilginin asıl kaynağı Allah’tır,  kaynaktan kök salan kollarını ise kucağında yaşadığımız çevre oluşturur. Madem Yüce Allah kullarına isimlerini öğretmiş, o halde mutlak bilgiyi kavrayabilmek ve elestü bezmi'nde verilen sözü hatırlamak icap eder. Dünya fani olduğuna göre, madde ölümlü demektir zaten. Maddeyi ne kadar büyültürsek büyütelim, ya da tam tersi ne kadar minimize (küçültürsek) edersek edelim madde eninde sonunda sınırlı kalmaya mahkûmdur.  Şüphesiz baki olan Mutlak varlık ve Mutlak bilgidir. Hem madem, ilim Allah’ın, o halde ilim öğrenmeyi dert edinmelidir. İnsan ilim öğrenip yaşadıkça sübjektifleşebiliyor. Bir başka ifadeyle insanoğlu tüm objektif dünyanın geçici aldatıcılığına kapılmadan akıl çemberini kırmak suretiyle vuslata erebiliyor.
            Nasıl ki bir insan herhangi bir konu üzerinde fikir ortaya koyarken 'övme-yerme-itidal' tarzında üç değişik düşünce biçimi geliştirilebiliyorsa, bilgi içinde  ‘mutlak-objektif-sübjektif bilgi’ adı altında üç temel kaynağa başvurup pekâlâ bilgi üretilebilir. Ancak bilgi üretirken mümkün mertebe itidal bir yol takip etmeyi de ihmal etmemek gerekir. İcabında itidalliği elden bırakmamak bilgiden de kıymetli olabiliyor. Hele hele siyasi rekabetin ve hırsın tavan yaptığı devirleri hatırlayıp bilginin aşırı uçların elinde telef edildiğini görünce itidalliğin (orta yol takip etmenin) önemi bin kat daha da artmış olur. Aksi takdirde siyasi uzlaşmazlıklar çok kere övme, ya da yerme tarzında saf tutmasıyla birlikte akıl çoktan karaya vurmuş olacaktır.  Hak getire böyle ortamlarda artık itidal elden çıkmış olduğundan kişiler sultan da olabiliyor hain de. Övgü yağdıranlar, övdüklerinin hatasını görmezlikten gelirken sövgü yağdıranlar da düşmanın bile doğrularını yanlış görme alışkanlığına kapılırlar habire. Elbette ki bizim tavrımız itidallikten yanadır. Nitekim orta yolu şiar edinenler hislerinin telkinlerine kapılmayıp olaylara analiz ve kritikçi yönden yaklaştıkları gözlemlenmiştir. Şayet bilgi toplumu olmak veya vakıalara analitik açıdan bakmak diye bir derdimiz varsa bunu yapmaya mecburuz, aksi takdirde vakıaları kritik edemeyiz. Zaten ilmi zihniyetin temeli de analitik zihniyete sahip olmaktır.

            İfrat-Tefrit
            Bilgiye müessese açısından baktığımızda ise;  medreseler konusunda fikir beyanında bulunanlar arasında ifrata (aşırıya) kaçanlar olduğu gibi, az olsun benim olsun düşüncesinden hareketle tefrite (normalden aşağı) sarılanlarda var. Anlaşılan ortada bütün kabahati medreselere yükleme veya aksayan yönlerini görememek denen bir illet var. Bir kere bu mevzuda ön yargılı davrananların çoğu statükocu kesimdir. Madem öyle, onları kaale almadan hükümleri afakîdir deyip geçmek gerekir. Aksi takdirde kıymetli zamanımızı boşa harcamış oluruz. Diğer bir kesimde malum medreseliği her şeyin üstünde tutan kesimdir. Ki; onlar da okullu olmayı kabul etmezler. Ancak günümüzde bu tip düşünceye sahip insan pek kalmadı diyebiliriz. Gündem daha çok medrese üzerine yoğunlaşmaktadır. Tabii medresenin lehine değil, aleyhine yönelik oluşturulan bir gündemdir bu. Belli ki bir takım akademisyenlerimiz medreseleri, son çöküntü noktasından değerlendirdikleri için büyük bir yanılgı içerisindedirler. Elbette ki tenkit ettikleri noktalarda haklı oldukları hususlar vardır. Fakat bir takım istisnai cins örneklerden hareketle tüm olumsuzlukların kaynağında medreseyi suçlu ilan etmek el insaf dedirttirecek bir yaklaşımdır. Kaldı ki topyekûn reddetme anlayışı objektif bakış açısıyla bağdaşmaz. 
        Şurası muhakkak; günümüz okullarında fen, matematik derslerinin ağırlıklı olarak verilmesi güzel bir yaklaşım, ama bu alanda (matematik,  fen, astronomi vs.)  geçmişte emek sarf etmiş İslâm bilginlerinin gerek biyografisi, gerekse ortaya koydukları yazılı eserlerinden söz etmemek veya müfredata koymamak bu güzelliğe gölge düşürmektedir. Doğrusu merak ediyoruz, acaba bugün kaç eğitimcimiz meşhur Türk matematikçisi Salih Zeki’nin “Asar-ı Bakiye” eserinden haberdardır. Ya da bize ait Türk İslam Tıp tarihinin olabileceğini akıllarından geçiren kaç doktorumuz mevcut. Böyle birileri yok, olmaz da.  Zira bir zamanlar Arapça ve Farsça düşmanlığının zirveye yaptığı dönemlerden yetişip bugünlere gelen bir kadrodan başka ne beklenir ki.  Hadi matematik ve fen alanından vazgeçtik, edebiyat alanında ki yoksulluğa ne demeli. Maalesef Türk edebiyatı alanında da Cevdet Paşa gibi nadir yetişmiş aydınlar hariç cehalet doruk noktadadır.
            Bu arada tabiat bilimleriyle din bilimi bir arada yürümez iddiasında bulunanlara sormakta fayda var.  Acaba nasıl oluyor da Avrupa her ikisini birlikte yürütebiliyor? Bakın Almanya’da din eğitimi tâ ilkokuldan başlamakta. İngiltere’de eğitim papaz öncülüğünde ve dini ayin eşliğinde start almakta. İsrail Tevrat’ı baş tacı görür. ABD ise İncil üzerine el basarak tan yemin edip diploma töreni gerçekleşir. Hadi bu örneklerden vazgeçtiğimizi varsaysak bile,  peki şu meşhur bilge insan Albert Einstein’in; “Dinsiz ilim topal, ilimsiz din kördür. Ben Allah'ın bizden beklediğini öğrenmek istiyorum” diye sarf ettiği akıl dolu sözlere de mi kulak vermezler.
            Malum, medrese bugünkü manada üniversite demektir. Dolayısıyla medrese kavramını ve usullerini topyekûn reddetmek ilmen doğru bir tespit değildir. Kaldı ki, en meşhur matematikçi ve doktorlar medreselerden çıkmıştır. İşte Cebir, işte İbn-i Sina gibi bilge şahsiyetlerin varlığı bunu teyit ediyor. Hakeza yine Kur’an-ı Kerim’i tefsir eden ulemamız, tarihi belgeleri önümüze koyan tarihçilerimiz, kanunları madde madde (Mecellede olduğu gibi) sıralayan hukukçularımız da medreselilerdir. Yine Arap, Fars edebiyatının hüküm sürdüğü devrelerde Türk dilini en sade şekilde devlet dairelerinde muhafaza edenler de medreselilerdir. Ta ki Osmanlı’nın yükselişten gerilemeye yüz tuttu, işte o gün bugündür Farabi, Razi, Biruni, İbn-i Sina, Gazali, İbn-i Rüşd ve İbn-i Haldun gibi bilge insanları arar olduk. Günümüzde böyle meşhur bilge şahsiyetlerin çıkmaması gerçekten düşündürücü bir durumdur.
             Bakın, Muallim Cevdet; “Eskinin her parçası fena değildir. Yeninin de her parçası iyi değildir. Asıl maharet eski ile yeniyi telif edebilmektedir” diyor. Anlaşılan eski ve yeni konusunda ne ifrata, ne de tefrite kaçmalı, itidal kalabilmek en doğrusu. Çünkü İslâm medeniyeti selefiye ekolünden gelen tekrarcıların elinde yükselişe geçmiş değildir. Hakeza batı medeniyeti de Hıristiyanlık, Yunan felsefi ve Roma hukukunun tekrarıyla oluşmuş değildir. O halde bilgi çağında, bilgi toplumu olmanın ön şartı ne tekrarcı, ne taklitçi, ne taassupçu, ne de köksüzlüktür, “Kökü mazide olan ati” olabilmek esastır.
             Batı teknolojik gelişmişliğine rağmen gençler hayatın zorluklarına katlanacak tarzda yetiştirilir. Her çilenin sonu aydınlık derler ya aynen bizde de medreseler de yetişen talebeler yemeğini pişirip elbiselerini temizler ve odasının tanzimini kendisi yapardı. Şimdi sormak gerekiyor;  günümüz eğitim kurumlarında mı hayatın çilelerine katlanacak tarzda öğrenci yetiştiriliyor, yoksa medreselerde mi? Belki de sormaya da gerek yoktur. Baksanıza okullarımızda: “Bütün bu işler efendi harcı değil, hademe işidir” denilip, yerine hantal anlayış hâkim kılınmaya çalışılıyor habire. Oysa Thomas P. Rohlen Japonlar için insan eğitiminin 4 safhada tamamlandığını belirtip şöyle tasnifler:
            -Çileye karşı dayanıklılık uygulamaları,
            - Askeri üs ziyaretleri yaptırılmak suretiyle vatan sevgisi aşılanma uygulamaları,
            - Meslek sahibi oluncaya kadar iş yerlerinde çalıştırma uygulamaları,
            - Sabır yürüyüşü tatbikatları..
            Kaldı ki, batı eğitim sisteminde pedagoji formasyon incelendiğinde, geçmişteki medreselerimizle benzer uygulamaları görmek mümkün. Şöyle ki; medrese usulünde “sen arzu ettiğin derse gir, istemediklerini sonraya bırak. Sevdiğin derse bütün kuvvetini topla” anlayışı hâkimdir. Yine batı pedagoji formasyonunun temelinde sevgiyi ön plana almakta vardır.  Bugün okullarımızda bırakın sevgiyi, sövüp sayma, eroin kokain, suça teşvik vs. her ne ararsan mevcut. Oysa bugünkü batı’da eğitim sistemi öğrenciyi okuldan nefret ettirmeyecek şekilde dizayn edilmiştir. Hatta batıda tıpkı Japonlarda olduğu gibi öğrencinin alın teriyle meslek sahibi olmaya yönelik uygulamalara benzer programlarda yer alır. Nitekim batı üniversitelerinde eğitim gören öğrenciler günün yarısını eğitimle, diğer yarısını da birçok sektörde çalışarak geçirirler. Malum bir zamanlar medreselerimizde bugünkü batıdan daha da ileri seviyede diyebileceğimiz bir uygulamayla dersler öğlene kadar olup, haftanın iki günü ise tatildi.  Bu da yetmez,  tarım ve ticari hayatın yoğun olduğu aylarda öğrenci yılın üç ayı serbest bırakılırdı. İşte böyle “bilgi toplumu” olma zihniyeti vardı. Maalesef bugün eğitimimize baktığımızda,  sabahtan akşama kadar bindirilmiş yüklü programlar altında ezilen binlerce gencin dışarıya vakit ayıracak zamanları kalmadığı iç ve dış refleksleri zayıflamış halde görürüz. Değim yerindeyse bu tür yanlış uygulamalarla öğrenci adeta piyasadan kovulmuş haldedir. Basitten karmaşığa doğru bir program takip etmek varken bunca eziyet niye, doğrusu anlamakta zorlanıyoruz. Sadece ağır ders programların altında ezilme olsa gam yemeyiz, bunun yanı sıra ders ünitelerinde işlenen aşırı lakaytlık, şişkinlik ve gereksiz bilgi kırıntılarıyla oyalamacı programlar da söz konusu. Okullarımız, güya batı medeniyetinin öncü kurumları olarak kuruldu, ama gel gör ki geldiğimiz noktada Avrupa'yla aramızda büyük tezat oluşmuştur. Böyle devam ederse hayata yenik, kendinden bezmiş genç nesiller yetiştireceğiz demektir.
            Her şeyden önce ileride ülkeyi emanet edeceğimiz gençleri halktan kopuk yetiştirmemeli. Şöyle etrafımıza dönüp baktığımızda ailesinden kopmuş, topluma tepeden bakan ve milli şuurdan yoksun üniversite mezunu bir sürü başıboş insan görmek mümkün. Elbette ki köyü ve halkıyla bağlılığı kesilmiş bir üniversitelinin, kanadı kırılmış bir kuş misali avare avare dolanması içler acısı bir durum. Tarihe şöyle bir bakın medreselerimiz, talebeyi ne doğup büyüdüğü topraklardan, ne de sosyal ve ekonomik hayattan koparıyordu. Şimdi tam tersi bir durum oluşmuştur. Hatta üniversiteli gençler halkla diyaloga girmeyi aşağılık kabul eder hale gelmiştir. Oysa bilgi toplumunda halkla eğitim kurumları iç içedir.  Şayet bilgi toplumu olmak diye bir derdimiz varsa sosyal hayatla iç içe olacak tarzda eğitim programlarını uygulamaya geçirmemiz icap eder.
         Biz ki halkla iç içe bulunan bilge insanları  “halkı aydınlatan kandiller” olarak bilip onları günümüzün en büyük üniversitesi ayarında diyebileceğimiz Nizamiye Medresesi gibi birçok medreselerin başına oturtmuş milletiz. O halde aslımıza dönüp kökleriyle barışık bilge akademisyenlerimizin öğretileriyle yeniden üniversitelerimizi aydınlık meşalesine dönüştürebiliriz pekâlâ.  Selçuklu bunu başarmış, bugün neden başarmayalım ki. Bakın kurulan medreseler sayesinde Selçuklu medeniyetinde;
            - İlim, kültür, sanat ve ticaret,
            - Şehirlerde hatırı sayılır sermayedar bir sınıf,
            - 100.000 dinara varan havale senetleri,
            - Çek usulü tatbikatları vb. uygulamalar görülmüştür. Nitekim Prof. Dr. Osman Turan; “Selçuklular ve İslâmiyet” adlı eserinde bu konularda geniş bilgi verdikten sonra, çek usulü tatbikatlarını bugünkü modern bankacılığın temeli olarak ilan etmiştir.
       Bilgi çağında yürütülen programa şiddetle bağlılık ne kadar sıkıntı bir durum oluşturuyorsa, programsızlıkta bir o kadar sıkıntı oluşturur. Ülkemizde devlet öncülüğünde resmi program tatbik edildiğinden dolayı, yürütülen eğitim öğrencinin seviyesine göre değil yürütülen programın çerçevesine göre ayar çekilmektedir. Dolayısıyla eğitime resmiyet hâkim olunca araştırma ruhu yerine ezberci bir eğitim anlayış ön plana çıkıp öğrenciye hazır kalıplar sunuluyor. Sonrası malum;  ahlamalar, vahlamalar, sızlamalar gırla gidip  “bizde araştırmacı yetişmiyor” türünden serzenişine dönüşüyor her iş.  Yediden yetmişe her kes şunu iyi bilir ki; teorik ağırlıklı programlar bir işe yaramamakta, zira boşa zaman kaybıdır. Uygulamaya yönelik bir eğitimde deney ve gözlem esas olduğundan ezberci anlayışı yerle bir edeceği muhakkak. Bu yüzden İslâm’da tecrübe bilgi (deney)  hakkel yakin,  gözleme dayalı bilgi; aynel yakin, teorik bilgi ise ilmel yakin olarak karşılık bulur. Keza kitaplar aracılığıyla elde edilen bilgilerde ilmel yakin kapsamında değerlendirilir. Bu tasniflemelerden anlaşıldığı üzere İslâmiyet deney ve gözleme çok önem vermektedir.  Misal mi isterseniz, işte İmamı Azam karakteri bunun en bariz misali. Şöyle ki; 
         Bir gün İmam-ı Azam atıyla birlikte yoldan geçerken, birisi atın ayağı kaç olduğunu sorar. Ebu Hanife atından inip ayaklarını saydığında;
            “-Atın ayağı dörttür” cevabını verir. Tabii adam şaşıracaktır. Nasıl şaşırmasın ki,  İmam-ı Azam büyük bir âlim, nasıl olur da bilmez diye aklından geçse de,  aslında o büyük imam böyle demekle tüm insanlığa  “hakkel yakin” bilgi mesajı vermiştir. Hakeza Osmanlı ilk kuruluşunda ilmin gücünü bildiği için ilk iş olarak İznik'te medreseyle başlayıp bunu takiben Bursa Medreselerini açmak olmuştur. İyi ki açmışlar, ilerisinde Fatih Sultan Mehmet’te bilgi toplumu olma yolunda Fatih Medreselerini kuracaktır. Fatih her ne kadar İstanbul’un fethiyle anılsa da,  aslında o enerjisinin büyük bölümünü ilme harcamıştır.  İlginçtir birbiri ardına açılan bu medreselerde sadece şer’i ve akli ilimler okutulmamış bunun yanı sıra telif eser verecek düzeyde nesil yetişmesini sağlayacak programlara da yer verilmiştir. İşte görüyorsunuz Fatih Sultan Mehmet'in o engin seviyesi nere, biz nere. Günümüz insanı modernlikten dem vura dursun gerçek şu ki;  bugünün entelektüelleri telif eserden çok, tercüme eser ortaya koyabiliyor. Yani bilgi üretmiyor, sadece bilgi naklediliyor. Oysa bilgi toplumu olabilmenin ön şartı bilgi üretmektir.  Malum; Osmanlı Selçuklu’nun devamı sayılan bir devlet olmasına rağmen bir önceki uygulamaların tamamını bire bir kopya etmemiştir. Nitekim Osmanlı kuruluşunun akabinde devlet olduğunda Türk dili hâkim kılınmıştır. Sadece orta öğretimde Arapçaya yer verilmiştir. Bu da yetmez Türkçe nizamnameler ve Türkçe eserler yazılmıştır. Bakın Fatih Sultan Mehmet müziğe, resme, matematiğe, fen bilimlerine, tarihe ve edebiyata da merak salmış bir hakanımızdır, hatta Rumca, Latinceye aşına bir padişahımız olması hasebiyle kendisinden sonra tahta oturacaklara da ışık olmuştur. Zaten kendisi böyle bir donanımla yetiştiği içindir ki teknik ve itikadı bilgileri birlikte yürütüp adeta yeni bir çığır açmıştır.
      Kanuni dönemine geldiğimizde ise aydınlık ocağı olarak karşımızda Süleymaniye üniversitelerini görürüz. Hiç kuşkusuz bu medreselerde fen bilimlerine de kayıtsız kalınmayıp,  bilakis ağırlıklı olarak eğitim programı riyaziye (matematik) ve tıp ilimleri üzerine kuruluydu. Bu yüzden Evliya Çelebi, II. Bayezid devrinde sinir ve ruh hastalarının musikiyle tedavi edildiğinden söz eder.  Tabii bunlar güzel hoş şeyler, ne var ki Türkler XVII. asırda “bilgi verici” durumda iken XVIII. asırda “bilgi alıcı” konuma geçmişlerdir. İşte o gün bugündür bilgi fakiriyiz dersek yeridir. Hele hele günümüz Türkiye’sinde bilhassa ihtilal dönemlerinde insanımızı düşünmekten alıkoymak için her neye ihtiyaç varsa eğitim programına dâhil edilmiştir. Neyse ki 28 Şubat post modern darbenin açtığı yaraların sarılmasıyla birlikte yeniden düşünen ve düşündüğünü uygulayan inançlı insanlar gün yüzüne çıkabilmiştir. Derken yeniden diriliş hamlesi yaşayacağımız günlerin muştusunu yüreğimizde hisseder olduk.             
         Nasıl bu hisse kapılmayalım ki, bakın bir zamanlar aile yapımız içerisinde, dikiş, dokuma, yemek yapma, çocuk bakımı ve ev ekonomisi gibi birçok bilgiler tatbiki olarak uygulandığından, kızlarımız baba ocağından koca evine uğurlanırken iyi bir yuva kurabilecek donanıma haiz olabiliyordu. Madem öyle, bugün aynı donanım neden olmasın ki. Bakın Allah Resulü ev idaresi nasıl olur, ticaret nasıl yapılır, ordu teşkilatı nasıl kurulur, aile hukuku nedir gibi soruların cevabını bizatihi kendi hayatında yaşayarak gösterdiği gibi sosyal hayatta nasıl tatbik edilebileceğini gösteren kuralları da ortaya koymuştur. Hz. Peygamberimiz bütün zamanını ibadete mi ayırmış dersiniz?  Elbette ki hayır. Devlet idaresinde tutunda dünyevi alanda birçok şey O’nun hayatında vardı. Zira İslâmiyet hayat dinidir. Maalesef günümüzde yuva kurmanın aynı zamanda bir okul kurmak olduğunu unutmuş gözüken bir takım aklı evveller ana yüreğinin çocuk üzerinde oluşturduğu sinerjik gücü görmezlikten geliyorlar. Meğer Cemil Meriç: “Feminizm, kadına pazarda iş bulma davası” derken ne kadar haklıymış. Yaşadığımız çağda ana yüreği, şefkat, sevgi gibi değerler hak getire, varsa yoksa tek değer tüketim çılgınlığıdır. Artık durum öyle bir hal almış ki; gündüzün iş telaşıyla çoluk çocuk hep birlikte cümbür cemaat ev dışındalar. İşte evini boşaltmış aileler istese de bunları yapacak zamanı kalmayacaktır. Bu yüzden, sosyal huzursuzluklar bitip tükenmek bilmiyor. Düşünsenize çocuklara yönelik sunacak hikâyelerimiz yok denecek kadar azdır, hadi hikayeden vazgeçtik çocuk gelişimine yönelik elle tutulur doğru dürüst metodoloji ortaya koyamamışız. Meseleyi kreşle halledeceğimizi düşünüyoruz hep. Acaba tüm çocuk kreşleri bir araya gelse bir annenin çocuğuna vereceği sıcak sevgiyi karşılayabilir mi? Sadece kıyılan aile ocağı veya çocuklar mı, bu gidişattan gençlerde bir hayli muzdarip durumda. Zavallı gençler de kendince habire örnek alacak şahsiyetler arar durur, ama boşuna. Çünkü ortada örnek alınacak insan tipi kalmadı ki.  Şayet gençlere örnek şahsiyet ortaya koymakta gecikirsek, onlar kendince örnek lider bulacaktır elbet. Tabii bu riskli durumdur,  bulum derken Marks'ın, Lenin'in, Stalin'in, Mussoli'nin, Hitler'in kollarında kendini bulmakta var. İşte kimlik problemlerin temelinde zaten bu tip maraz arayışlar vardır. 
       Evet, kimlik meselesi denilen problemle habire boğuşup duruyoruz. Körü körüne Darwinci, Durkheimci, Bergsoncu, Marksçı, Adam Smithci tipler üretiyoruz. Oysa her ülkenin gençlere sunacağı model insan tipleri var, bizde de var elbet, ama bizim farkımız varken yokluk yaşıyor olmamızdır. Gülesin mi ağlayansan mı bilinmez ama, tarihin şeref sayfalarında yer alan bunca örnek şahsiyetlerimiz varken kökü dışarıda örnek tip aramak niye? Elbette ki bizim dokumuzla barışık dış modellere de açığız,  onlardan istifade edilebilir de. Bu yaklaşımımız bilge insan açısından da öyle,  eğitim açısından öyledir,  fark etmez, birebir kültür aktarımı olmadıktan sonra risk teşkil etmez. Bakın Fransız, Alman ve İngiliz’in yürüttükleri eğitim sistemi bir diğerine uymaz, sadece teknolojik metotlar ortaktır. Ortak olması da gayet tabiidir.  Çünkü teknoloji belirli bir alanla sınırlı değil, evrensel nitelik taşır, bu yüzden dinimiz “İlim Çin’de bile olsa alınız”  düsturunu ortaya koymuştur. Osmanlı’nın yükselişindeki sır bu düsturda gizli. Bu yüzden yükselme devrinde Süleymaniye ve Selimiye mimari alanda ne anlam ifade ediyorsa yazıda da tuğra ve fermanlar bir bambaşka anlam ifade eder. Hakeza musiki’de öyle olup Mehter ve Dede Efendiler bir başka ruhu yansıtır. Ortak olan nokta hepsinin medreseden kök salmasıdır. Bu yüzden 1264’ten evvelki medreseleri hem âlim, hem de iyi yönetici yetiştiren müesseseler olarak telakki ederiz. Ancak inhitat (gerileme, çöküş) dönemine ait medreseler için aynı şeyi söylemeyiz. Hele bünyeye mikrop sirayet etmeye dursun, bütün azaların rahatsız olması kaçınılmazdır.  Dolayısıyla düşüş dönemlerinde medreselerde bir takım arızaların görülmesi gayet tabii bir durumdur.
            Fatih sultan Mehmed ilkokul öğretmeni olacaklara fıkıh dersi koydurmamıştır. Düşünmüş olacak ki bu ders öğretmene değil,  idari ve adli alanda görev alacaklara uygundur.  Bu arada Fatih Medreselerinin etrafında 286 dükkân kurdurmayı bile ihmal etmemiştir. Bundan maksat besbelli ki medrese ve ticari hayat birbirinden ayrılmaz parçalar olmasından ötürüdür.  Fatih medreselerinin bir başka dikkat çeken özelliklerinden biri de, icazet alacak durumda olan öğrencilerin bir aşağı sınıftakilere ders verme zorunluluğudur.  İşte görüyorsunuz eğitimde kademe kademe ilerleme bu çağa mahsus değilmiş, o yıllarda uygulanan bir yöntemmiş. Kaldı ki;  İbn-i Haldun böyle bir eğitim sistemini, “Bir şeyi öğrenmenin en iyi yolunun tedrici ve çokça tekrarlamak” diye ifadelendirmiş te. 
       Tabii bitmedi, dahası var. Fatih medreselerinde lise öğretmeni olacaklara fıkıh, hadis ve tefsir verilmenin yanı sıra pedagojik formasyon da tamamlattırılırdı. Malum, yüksek eğitimde ise, fizik, astronomi, jeoloji, botanik, zooloji, insan Anatomisi ve metafizik vs. dersler görülürdü. Belli ki; Fatih’in o engin seviyesi, asrın seviyesinin çok üstünde. Belki de o engin seviyeyi köklerde aramak icap eder. Zira köklere inildiğinde bilginin temelinde Orta asya var, Selçuklu var, Osmanlının kuruluş mayası var. İşte bu kökler sayesinde Aristo ve Muhyiddin-i Arabî’ye ait fikirlerin Sultan Orhan zamanında Kayserili Davut Efendi vasıtasıyla yayıldığını görürüz. Elbette ki Muhyiddin-i Arabî deyip geçmemek gerekir, o öyle bir bilge şahsiyet ki Futuhât eserinde en mükemmel geometrik şeklin küre olduğuna vurgu yapıp bundan hareketle dünyanın ve diğer yıldızların da küre şeklinde olduğuna işaret edilmiştir. Zaten bu işaretler olmasa belki de Sultan Hüdavendigar devrinde Musa Efendi vasıtasıyla ortaya konan matematik bu denli yeşermeyecekti. İşte Kadızade ismiyle anılan bu Musa Efendi sayesinde medreselerimizde edebiyat ve şer’i ilimlerin yanı sıra kozmografya ve geometri dersleri de yer almıştır. Hakeza yine meşhur âlimlerden İbn’i Hacer’in, “Bu zamanda geçerli olan bütün fen bilimlerine aşinadır” diye övdüğü Fenerli Şemseddin'de köklere dalıp Yıldırım Bayezid devrinin bir başka ışık aracı bilge şahsiyet olarak dikkat çekmiştir. Ne var ki; Kanuni devrinden sonra,  köklerden uzaklaştıkça edebiyatçılar, fıkıhçılar ve nakliyatçılar,  akli ilimleri bastıran role bürünmüşlerdir. Böylece akli ilimler arka plana atılmış, hatta hor görülmeye başlanılmış bile. Dolayısıyla yükseliş devrindeki bilgi toplumu ruhu yerine koyu taassup içerisinde kıvranan toplum sürecine adım atmış olduk. Derken eğitim metodumuz “Nakilcilik akılcılıktan önce gelir” prensibine göre yapılandırılmıştır. Zaten yükselişten, gerilemeye düşmeye dur,  o zaman yeni akıl hocamızın batı olacağı muhakkak. Dikkat edin akıl hocası dedik, deney gözlem demedik. Zira batı akıl verir ama deney ve gözlemi kendine saklar. Nitekim inhitatla (düşüşle), deney ve gözlemden uzak bir eğitim sistemi takip ettik. Oysa medeniyetin zirvesinde olduğumuz dönemlerde, eğitim ve öğretimin tüm basamaklarından geçenler ancak ihtisas sahibi olabiliyordu. İşte bu ihtisaslaşma olmasa fıkıh,  edebiyat,  tefsir,  felsefe dersi verecek kadrodan yoksun kalınacaktı. Belli ki  o dönemlerde ders programları dogmatik tarzda değil, karşılıklı diyalog ve tartışma eşliğinde  öğrenciye aktarılıyordu. Ne olduysa, Kanuni’nin ihtişam devrinden sonra çöküş sürecine giriverdik. Belki de çöküşe sebebiyet veren yegâne etken unsur yükseliş sonrası padişahların nizam ve usulleri bozmalarından kaynaklanmaktadır. Onlar boza dursun Avrupa o sıralarda gelişme evresine girdi, biz ise taassubun kucağında kendimizi bulduk.
            Anlaşılan Kâtip Çelebi bu durumlardan rahatsızlık duymuş olsa gerek ki ders verme usulünü ıslaha çalışmış, sosyal hayattan kopmuş medreselere itiraz etmiştir. O yabancı lisanın gâvurluk sayıldığı bir devirde hiç çekinmeden Latinceye vakıf olabilmiştir. Hiçbir Avrupalı yok ki, Kâtip Çelebi’yi ve kamusunu tanımasın. Eserleri Avrupa’da basılmış bile. Hatta Bizans tarihini Latince tercüme eden de o’dur. Sadece Avrupa mı, elbette ki hayır, Türk dünyasına kendi diliyle bahriye tarihini yazan muhteşem bir âlimdir. Kâtip Çelebi, “Bilgi toplumu” olma yolunda muhakeme, deney ve gözlemin önemini kavrayan biri. İşte böyle bir eğitimin teoriyle değil ilmi kanunlarla izah edilmesinden yanadır,  haklı da.  Öyle ya, madem tabiatta var olan kanunlar deney ve gözleme dayalı bir eğitim sistemiyle ortaya çıkıyor, o halde nakilcilikte ısrar etmenin anlamı ne.  Zaten onun ortaya koyduğu “Keşfü'z-Zunun”, “Mizanü’l-Hak” ve “Cihannüma” gibi eserler bu tür zihniyetin demode olduğunu göstermeye yeter artar da.   Nitekim o,  Cihannüma eseriyle Amerika’nın keşfinden bahsetmiş, Keşfüz-Zunun’la ilim ve edebiyat bölümlerinin kapılarını aralamış, Mizanü’l Hak eseriyle de adalet terazisine işaret etmiştir. Dahası o, medreselerden akli ilimlerin dışlanmasını felaket saymakla kalmamış coğrafya ve tabii bilimlerin resimsiz fayda vermeyeceğini taassup ehline haykıran bir bilge şahsiyettir. Çelebi, pozitif ilimleri genelde Mustafa Efendi’den, sosyal ilimleri de Veli Efendi’den almıştır. O, hem almış hem de vermiştir. Hatta o, Avrupa’da olduğu gibi, eğitimi bölümlere ayırmıştır. Yani nakliyat (edebiyat ve şer’i vs.) ve akliyat (matematik fen vs.) şeklinde tasniflemiştir. Öyle ki  o, Avrupa'da Hacı Kalfa diye anılıp Gustav Flugel tarafından Keşfü'z-Zunun eseri batı insanının hizmetine sunulmuştur. Maalesef Sosyal ve pozitif ilimlerin hepsini birden kavrayan onun gibi âlim pek çıkmaz. Bu yüzden Kâtip Çelebi fıkıh eğitimini alan müftülerin, matematik bilmediklerinden dert yakınmıştır. Düşünsenize Kadızade gibi parlak hatip bile, pozitif ilimlerden mahrum yetişiyor, ama netice malum minareyi bidat sayan zihniyet türüyor.
            Bu ara da belirtmekte fayda var, sakın ola ki matbaayı, Avrupa’dan ancak 300 sene sonra aldık diye geçmişimize karanlık dönem olarak bakmayasınız. Bizde biliyoruz Yirmisekiz Mehmet Efendi’yle İbrahim Müteferrika’nın girişimleri, ya da Damat İbrahim Paşa ve Şeyhü'l İslâm Abdullah Efendi’nin desteği olmasa matbaanın coğrafyamıza gelmesi çok daha uzun zaman alabilirdi. Belli ki matbaanın geç gelmesinin arka planında, toplumun ekonomik dengeleriyle ilgili bir yönü var. Asla teknolojiye kapalılıkla alakalı bir durum söz konusu değildir.
       Aslında Asya’nın çöküşü diye bir şey yok. Avrupa’nın uyanışı diye bir olay var sadece. Nitekim batı olayı; 17. asırda kekeleyen, 18. asırda konuşan ve 19. asırda haykıran bir süreçtir. Avrupa, İstanbul’un fethine kadar bizi taklit ederken, fethi müteakip gelişmiş çağlarımızda Rönesans’ını gerçekleştirmiştir. İşte geldiğimiz noktayı çok iyi sezen Kâtip Çelebi, yeniden ilmi uyanışı canlandırmaya çalışmıştır. Ne yazık ki, onun bu çabası çöküş dönemindeki medreselerimizi ayağa kaldıramamıştır. Sanki bir ara medreselerimiz belini doğrultacak gibi olsa da, bu defa da körü körüne batıya hayranlık hastalığına yakalanmamız buna engel olmuştur. Oysa Japonlar kendi kültürel değerlerden taviz vermeksizin, batının pozitif bilimini kendi coğrafyasına taşıyabilmişlerdir, biz ise satıh üstü yenilikleri kopya etmekle modernliğe erişeceğimizi sanmışız. Sanmakla ne oldu ki,  bakın Japonya süper devletler yarışır konumda, biz ise hala gelişmişliği tam olarak gerçekleştirmiş sayılmayız.
       Kâtip Çelebi, Şeriat adamıdır, ama taassuptan uzak bir şeriat adamı. Kendisi son derece engin fikirlidir. Maalesef Kanuni döneminden sonra, tabiat ilimleriyle uğraşmak, Allah’ın işine karışmak gibi algılanmış, hatta Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi âlimler dışlanmıştır. Yükseliş devrimizde bu tür örnekleri pek göremeyiz. Zira yükseliş devrindeki medreselerimizde Heraklit, Sokrat, Eflatun, Aristo, Zenon gibi düşünürlere ait fikirlerin müzakere edilmesinde sakınca görülmemiştir. O devirlerde sadece Aristo’nun birkaç teorisiyle birkaç inançsız felsefecilerin Hak Teâlâ’yı inkâr eden görüşleri dışlanmıştır. Bugün Batı geldiği nokta itibariyle bizim yükseliş döneminin medrese anlayışına yakın bir tutum izlemektedir. Bir kere onlar kendi klasiklerine bakıp bugünkü bilgileri kıyaslayabiliyorlar. Şöyle ki,  bugün makine teorisi olarak bilinen sibernetik kavramı Eflatun’un idare etme sanatı manasına kullandığı Yunanca kökenli kübernetes kavramından mülhem bir kavramdır. Nitekim o kübernetes (Latince Gobernare) derken sadece ruh olarak düşünmemiş aynı zamanda bu kavrama geniş anlam yükleyip beden ve birçok maddi eşyayı da kapsadığını belirtip birçok tehlikelerden koruduğunu işaret etmiştir.     
       Nasıl ki medreselerimiz düşüş dönemlerinde kapılarını pozitif ilimlere kapalı tuttuysa, bugünkü okullarımızda, doğuya ait her ne var ne yok hepsine kayıtsız kalmıştır. Her iki tutum da yanlıştır. Bilgi toplumu iddiasındaki ülkeler hem kendi değerlerine, hem de çağdaş bilgilere açık olmak zorundadır. Avrupa kriterlerini harfi harfine kopya etmenin kimlik krizine yol açacağı muhakkak. Bir takım aklı evveller utanmasalar edebi eserleri bile sırf batıya yaranmak adına yabancı dille yayınlatacaklar. Bakın kültürümüzün mimarlarından olan Nesimî, Fuzuli, Baki, Nef'î Nedim, Şeyh Galip şahsiyetler Arap ve Fars edebiyatçıların varlığından dolayı eserlerini Türkçe vermekten çekinmemişlerdir. Anlaşılan körü körüne taklitçilik, bilgi üretme yolunda en büyük engel olmuştur. Oysa bilgi toplumu olmanın yolu hem kültürel alanda hem de araştırma, deney ve gözleme dayalı eğitimden geçmektedir. Şayet ekonomik buhran, sağlık buhranı, düşünce buhranı, siyaset buhranı yaşamamak istiyorsak buna mecburuz. Aksi takdirde ya askeri disiplinle yetişmiş, ya da bırakınız ne halleri varsa görsün, bırakınız sadece sınıf geçsinler havasında bir öğrenci ordusuna ülkeyi teslim etmiş oluruz. Makul olan, öğrencinin istek ve ihtiyacına göre, ya da kabiliyeti ölçüsünde eğitime tabi tutmak esastır.
     Maalesef bugünkü eğitimimiz, öğrenciye nefes aldırmayacak programlarla yüklü olduğundan, öğrenciyi piyasadan soyutlamış ve gelinen noktada iş, aş problemi doğmuştur. Sadece mesele iş,  aş olsa yine gam yemeyiz,  eğitim kurumlarında resmi ders programın dışında gazete, dergi, ilmi kitaplara yer verilmemesi de apayrı bir açmazımızdır.  Keza yine dinin,  gençleri üzerinde ahlaki yetişmesinde etken faktör olduğu görmezlikten gelmekte öyledir. Dolayısıyla bu tür uygulamalar hem bilgisizliğin kök salmasına hem de ahlaki erozyon doğurmaktadır.  Gerçekten de tabiat boşluk tanımıyor,  şayet ahlak karın doyurmaz deyip maneviyata önem verilmese birilerinin bu boşluktan istifade muzır neşriyatla genç dimağları gafil avlaması zor olmayacaktır. İşte köklerimizden koparılan gençliğin ruhu bu boşluktan dolayı avlanmıştır.
       Ekonomik alanda sıkıntımız sanıldığın aksine bir lokma bir hırka anlayışından kaynaklanmıyor, bilakis yabancı ideolojilerin ülke yöneticilerini doğrudan etkilemesinden kaynaklanır.  Asıl bu noktada ideoloji karın doyurmaz demeli. Komünizm ve sosyalizmle hangi ülke abad olmuş ki bizde abad olalım. Kaldı ki; yerli zenginlerimizin çeşme, köprü, okul, yol, sokak, imar vs. faaliyetleri hususunda girişimlerine destek varmak varken her şeyin devlet eliyle yapılması gerektiği düşüncesinin önü açılıp kapalılığı yeğlemişiz. Özellikle düşüş dönemlerinde halkın sivil inisiyatifinden bihaber zihniyetlerin köşe başlarında bulunması, medeniyet hamlemizi köreltmeye yetmiştir. Oysa halk bir zamanlar her türlü sosyal, iktisadi ve kültürel faaliyetlerde bulunabiliyordu. Ne zaman ki, devlet her işe el atmaya başladı, en ufak mahalli temizlik işleri bile devletin üstlenmesi gerektiği anlayışı doğdu, işte o zaman toplum aslı işini ihmal etmeye başlamıştır. Böylece kitleler teşkilatsız kalıp kahve köşelerine mahkûm kalmışlardır. Bu yüzden çöküşümüzün nedenini hepten halkın miskinliğine bağlamak abesle iştigaldir.  Milletimiz asla miskin değil, bilakis örgütsüzlük ve teşkilatsızlık kurbanıdır. Öyle ki; insanın içinden “hani nerede o ahi teşkilatımız” diyesi geliyor.
       Bilgi üretemeyişimizin sebebi eski kanaatler değil elbet, bütünü görememekten kaynaklanan sapkın düşüncelerdir. Tarihimize sadece cengâverlik yönüyle bakarsak gelişmişlikten söz edebilir miyiz?  Kaldı ki böyle sığ düşünceye sahip insanlar bir gün olsun merak edip tarihin sayfalarını çevirdiklerinde;
      -Fatih’in Rum âlimi Yorgi Amirukisi’yi dünya haritası çizmesi için görevlendirdiğini, İtalyan ressamı G. Bellini’ye elinde bir gül ile kendini resimlettirdiğini ve güzel tablolar yaptırdığını görmezler mi?   
      -Kemal Paşazade bir bilge şahsiyetin atını sürdüğünde sıçrayan çamurun Yavuz’un kaftanına bulaştığında, hemen çamurlu kaftanı ilme hürmeten muhafazaya aldırdığını görmezler mi?
          -Ebussuud Efendi’nin fetvalarıyla, Sultan Süleyman devrinin kanun ve nizam devri olarak yükselmesine renk katmasındaki inceliği görmezler mi? 
        -Müslümanların dünyanın yuvarlak olduğuna dair coğrafi bilgiler sayesinde Kristof Kolomb bir anda Hindistan’a batıdan dolaşıp, Amerika’nın keşfini gerçekleştirdiğini görmezler mi?   
            Aslında Batı haçlı seferleri sayesinde İslâm medeniyetiyle tanışma fırsatı elde etmiştir. Bu nedenle Rönesans'ını Müslümanlara borçludurlar. Kaldı ki batılılar, Yunan medeniyetini de İslam bilginlerinin ortaya koyduğu tercüme edilmiş eser ve öğretilerinden öğrenmişlerdir. Bilhassa Endülüs yoluyla Müslümanlardan aldıkları birtakım bilgiler onların maddi planda ilerlemelerine yetmiştir. Bilerek ya da bilmeyerek fark etmez bir anlamda İslâm âlemi bugünkü batı medeniyetinin doğuşuna hizmet etmiştir. Malum Orta çağ denildiğinde ilk evvela batının ilimden bihaber geçirdiği karanlık yıllar akla gelmekte.  Ne zaman ki; batı 12. ve 15. asırlarda İslâm dünyasıyla yüzleşti, işte bu yüzleşme sayesinde bizden aldığı aşılarla birlikte güç kazanmıştır. Bakın Piri Reis Kitab-ı Bahriye'sinde ne diyor; Yani o,  Avrupalıların denizcilik ilminde çok yazıp çok okuduklarını ve bu ilmi doğudan almış olduklarını dile getirmiştir. Hakeza İbn-i Haldun’da; Avrupalılar Akdeniz’de bir tahta parçası dahi yüzdüremediklerinden bahisle onların Orta çağ karanlığına gömüldüğünü, bizim ise altın çağ yaşadığımıza vurgu yapmıştır. Gerçekten de Bruno’yu engizisyon mahkemesinde yaktıran, Galile’yi fikirlerinden dolayı hapis cezasına çarptıran ve Sokrat’ı düşüncesinden dolayı ölüme mahkûm eden Ortaçağ Avrupa’sı, Avrupa için asla silinemeyecek bir kara lekedir. Ne zaman ki batı dünyası Kessler’in ifade ettiği:“Bir halkın fikir hayatı ne kadar serbest ise hareket ve fikir akımları da o kadar zengin olur” anlayışına yaklaştı, işte o zaman taassup bataklığından çıkıp  “bilgi toplumu” olma özelliği kazanmıştır.
       Peki ya biz? Malum, Avrupa kendi orta çağında Rönesans’ını gerçekleştirirken, bizse kendi yükselişimizde çöküşümüzü hazırlamışız. Düşünsenize batı orta çağında dünyanın düz olduğu inancıyla oyalanıp dururken, Kur’an ayetlerinden ilham alan Seyyid Şerif Cürcani Mevâkıf kitabıyla, Saduddin Taftazani de Mâkasıd eseriyle dünyayı top (küre) şeklinde tarif ediyorlardı.  İmam-ı Gazali de; “Kim dünyanın küre şeklinde olduğunu, dini korumak gayesiyle red ve inkâr ederse, dine karşı cinayet işlemiş olur ki bu bir hıyanettir” diye adeta ferman buyurmuştur. Keza Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.leri de Marifetname adlı eserinde İmamı Gazali’yi doğrularcasına; “Bu mevzuda tartışmayı dinin gereklerinden sayan kimse dini zayıf düşürdüğü gibi ona işlenen en büyük cinayettir” diye serzenişte bulunmuştur. Nitekim Reşid Rıza ise Menar Tefsirinde “Geceyi gündüzün üstüne, gündüzü de gecenin üstüne örtüyor” (Zümer 5) ayetini yükevvirü kelimesinin kökü olan baş gibi yuvarlak manasına gelen tekvir ibaresinin dünyanın yuvarlaklığına işaret diye yorumlamıştır. Ayrıca İmam-ı Gazali ay tutulmasını dile getirirken “Dünyanın ay ile güneş arasına girdiğini” beyan edip açıkça dünyanın döndüğüne dikkat çekmiş oluyordu.        
         Asrı İslâm ışığında idrak edemediğimizden bir türlü bilgi toplumu olamıyoruz. Hâlâ çağın idrakinde İslâmi anlamaya çalışıyoruz. Oysa İslâm çağlar üstüdür ve her çağın İslâm’ı anlamaya ihtiyacı vardır. İslâmiyet hem idare, hem ahlâk, hem duygu, hem kalp ilmi olduğu gibi aynı zamanda bir medeniyet ilmidir. Günümüzde eksiklik sadece dini yaşantıda değil, modern çağın en üst seviyesine sıçratacak bilgi yoksunluğu da bir başka eksikliktir. Kelimenin tam anlamıyla Bir elde Kur’an, diğer elde bilgisayar olmadıkça diriliş muştumuz hayalden öteye geçemeyecektir.
            Ne zaman ki at üzerinde kılıç sallamanın destanî hüviyetinden kurtulup, bilgisayarın tuşlarına dokunup ve makineyi çalıştıracak ilmi zihniyete erişirsek,  işte o zaman “bilgi toplumu” olmaya hak kazandık demektir.
     Hâsıl-ı kelam doğu’ya kapalı olmayan batı’ya da açık olan zihniyet yarınımızın güvencesidir.

            Vesselam.

1 Ekim 2016 Cumartesi

BİLGİ ÇAĞI VE BİLGİNİN GELECEĞİ



            BİLGİ ÇAĞI VE BİLGİNİN GELECEĞİ
              SELİM  GÜRBÜZER
           Allah (c.c.), balçık ve ilahi ruhun birleşimiyle insanı yarattığı gibi isimlerini öğretip bilgi sahibi de kılmıştır. İşte, insanın diğer yaratıklardan üstün olan yönü bilgiye erişir olmasıdır. Elbette ki yatırım yapmak, teknolojik gelişmelere açık olmak, sanayi hamlesine katkıda bulunmak ve bilgi çağının gereklerini yerine getirmek kayda değer şeylerdir, ancak bütün bu gayretlere rağmen insan faktörü hiçe sayılıyorsa, tüm bunlar bir anlam ifade etmeyeceği malum. Kaldı ki her şey insan içindir. Üstelik Yaratıcı güç insanı eşref-i mahlûkat ilan etmiş te. Bu yüzden hareket noktası olarak insanı esas almayan tüm ideolojik akımlar, bilgi çağına adapte olsalar da insanlığa taze bir soluk kazandıramazlar.
            Bakın Alvin Toffler adına;  “Gelecek Şoku”, “Üçüncü Dalga” ve “Yeni Güçler Yeni Şoklar”  verdiği eserleriyle ismini duyuran bir aydın olup insanlığın geçirdiği evreleri tarım, sanayi ve bilgi olmak üzere üç dalga halde tasnif etmiştir. Gerçekten de bilgi, çağımıza damga vuran en etken unsurdur. Ancak bilgi çağında, elektronik bilgi işlemlerle bilgi üretip insanlığa katkıda bulunalım derken, bu arada insani değerleri unutmuş gözüküyoruz. Oysa insan faktörünü ihmal ettikten sonra kat be kat bilgi üretilse de ne işe yarar ki.  Üretilen o bilginin bir kıymet ifade etmeyeceği muhakkak. Bakın insani değerlerden yoksun kitleler şimdiden ruhsal problemlerin girdabına düşmüş durumda bile. Madem öyle,  Bilgi çağında kültürel aşılar vermeyi ihmal etmemek gerekir.  Ki;   insanlık ab-ı hayat bulabilsin.
             Artık ideolojilerin uzun ömürlü olmadığını bilmeyen yok gibi.  Her ideolojik sistemin hâkimiyet süresi taş patlasın 10–15 yılı geçmiyor, eninde sonunda çöküş kaçınılmazdır.  Bu durumu Daniel Bell 1960’ta yayınlanan; “İdeolojinin Sonu” adlı eseriyle teyit ediyor. Zaten yaşanan tarihi süreçte bu tespiti doğruluyor. Misal mi istersiniz, işte Faşizm, Nazizm ve Komünizm bunun en çarpıcı örnekleri. Hani komünizm son kurtuluş reçetesiydi, böyle bir ideoloji Rusya'da ancak 70 yıl yaşayabildi ve akabinde tarihin çöplüklerine gömülmüştür. Hatta bizim şu eski sol tüfekler bir sabahleyin uyandıklarında ideolojilerinin yıkılıp demir perde ülkelerinin, Türk ve diğer cumhuriyetlerin dağıldığını gördüklerinde şaşkın leyleğe dönmüşlerdir. Nasıl şok yaşamasınlar ki, her biri tarihe karışıyorlardı. Gerçekten de ölümüne inandıkları ideolojileri iflas edip, yerini bilgiye terk etmesi onlar için pekte kolay olmadı. Üstüne üstük birde tüm bunların üzerine bilgi çağının gereği serbest piyasa ekonomik modelinin benimsenmesi, sivil toplum olgusunun yerleşmesi ve katılımcı demokratik anlayışların kitlelerce kabulü statükocuların heveslerini kursaklarında bırakmaya yetmiştir. İyi ki bilgi, çağımıza damgasını vurmuş, ister istemez bu değişim Türkiye gibi birçok ülkelerin ideolojik kimlikten çıkıp bilgiye yönelmesini sağlamıştır. Dahası, Karl Marks’ın hararetle öne sürdüğü; kapitalizmin son aşamasının komünizmi doğuracağı kehaneti bilgiyle son bulmuştur. Galiba aynı akıbet kapitalizm içinde geçerli,  elbet komünizmin başına gelen onunda başına gelecektir. Dedik ya hiç bir ideoloji uzun ömürlü olamıyor. Zira bütün izm’ler, Cemil Meriç’in ifadelerinden yerini bulan; idrakimize giydirilmiş deli gömleklerdir.  Nitekim her bir ideoloji ekonomik buhranlı dönemlerin ortaya çıkardığı ve konjonktürel şartların tetiklediği ürünlerdir. Eninde sonunda kapitalizmde bu akıbetten nasibini alacaktır, bunda hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Her ne kadar Francis Fukuyama; sosyalizmin çökmesiyle tarihin sonu tezini ileri sürse de, bilakis tarih sonlanmadı bu alın yazısına kapitalizmde muhataptır. Anlaşılan o ki; İnsanlığı huzurlu kılan  ‘izm’ler değil,  objektif ve sübjektif bilgilerin hayata geçmesidir. Malum bilginin maddi yönü teknoloji, sübjektif yönü ise mukaddes değerlerimizdir. Bu yüzden günümüzde materyalist öğretilerin bayatlayıp yerini bilgiye terk etmesi, bu çağın en dikkat çeken hadisesidir. Zaten bilgiye yönelik akademik çalışmaların hızla çoğalması, sanayi ve ticari hayatın geniş yelpazede yapılanması bunu teyit ediyor. Artık bu noktadan sonucu ideolojiler cansız iskeletten başka bir mana taşımayıp fosil kayıtlar olarak tarihe geçecektir.
        Bilgi üretimi sanayi ve teknoloji ilerlemeyi sağladığı gibi, sosyal tabanlı militarist eğilimleri de bertaraf ettiği bir vaka.  Bilgi çağında daha çok düşünen, bilgiye entegre olmuş ve zihni disipline ulaşabilmiş insana ihtiyaç vardır. Tarım toplumunun o alışılmış geleneksel kalıplarla yoğrulmuş bilgiden bihaber insanların bu çağda ülkesine verebileceği pek bir şey yoktur. Dahası; bilgiyle donatılmış aynı zamanda geleneksel değerlerle yoğrulmuş genç beyinlere ihtiyaç vardır. Dikkat edin sadece bilgi donanımı demiyoruz geleneksel değerlerimizi de vurguluyoruz. Zaten işin içine geleneksel değerler katılmasa bir süre sonra insanları ruhsuz mekanik robot göreceğiz demektir. O halde bilgi çağında mekanikleşmeksizin, insan ruhunun susuzluğunu giderecek geleneksel değerlere değer katmak icap eder. Aksi takdirde bilgi üretenler bilim tanklarının içini maneviyattan yoksun bırakmakla kimlik bunalımına benzer birçok derin krizlerin doğmasına sebep olacaklardır. Tabir caizse, bilimin kuluçka makinesi maneviyat ve aşk olmalıdır. Şayet romantizmini yitirmiş batı insanının düştüğü girdaba düşmemek istiyorsak bir elde bilgisayar, diğer elde İslam’ın engin ruhuyla çağlara ferman okumakta fayda var. Bakın Vahyin soluğu, insanı makineye köle yapmamakta, bilgiye mana yükleyip insanı eşrefi mahlûkat kılıyor. Maalesef Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’dan yoksun toplumlar, bilginin soyut kısmına değil materyal aksamına esir düşüp adeta robotlaşmaktadırlar. Gerçekten de yapılan araştırma sonuçları bize gösteriyor ki; maneviyattan yoksun toplumlar yaşadıkları anla ilgileri yoktur. Tabii durum vaziyet böyle olunca soluk soluğa hayatlarını heder eden ruhsuz kitleler, ya stresin kucağında intihar etmekte ya da patlamaya hazır bomba misali asabi topluluklar oluşturmaktadır. O halde, bilgi ve bilgiyi üreten elektronik bilgisayarların yanına geleneksel değerlerimizi de ilave etmeli ki, kitleler ‘hayır hah topluluklar’ olabilsin. Bu bakımdan bilim ordusunu hem madden, hem de manevi bakımdan teçhiz etmek gerekir.
     Bilgi çağında insan makinenin diliyle konuşabildiği gibi, ruhunun sesine de kulak vermelidir. Bakın Nobel Fizik ödülü kazanmış Pakistanlı Abdus Salam, bir konferansta şöyle der; “Umarım sizi bugünün şartlarında, birinci sınıf bir bilim olmadan teknoloji olmayacağına inandırabildim. Bazılarımız sanırım teknolojinin tarafsız olduğuna bilimin ise değer yüklü olduğuna inanırız. Çağdaş bilimin akılcılığa götürdüğüne hatta dini inkâra götürdüğüne (...) inananlarımız vardır.” (Abdus Salam, Bilim Aktarımı ve Teknoloji Aktarımı, Fizik Mühendisliği, Cilt.3. Sayı 28 Mart 1984).
     Pakistanlı Abdus Salam’ın sözlerinden anlaşıldığı üzere bilgi üretmeden teknolojinin olamayacağını aynı zamanda bilimin değer yüklü olması gerektiğine işaret edip, son noktayı şöyle bağlar:
      “Çağdaş fiziğin hiçbir buluşu Kur’an’a ters düşmemektedir.” (Bkz. Abdus Salam, idealler ve Gerçekler, Sayfa 40,1992).
      Bilgi çağına giden yolu iyi keşfedip ilmi esas alan, iyi yetişmiş bilim teknokrat kadrolarla birlikte doruklara ulaşabiliriz pekâlâ.  Bakın Sovyetler’in Demir Perde ülkeleri arasında güç olarak ortaya çıkması Deli Petro’nun kurduğu bilim akademileri ve oluşturduğu bilim ordularının etkisi çok büyüktür. Bu etki nereye kadar derseniz, malum 1957 yılında Sovyetler’in Sputnik’i uzaya attığı ana kadardır. Derken SSCB ikinci dünya savaşı sonrası sanayi çağına veda etmiştir.
       Şurası muhakkak bilgi çağına ulaşmada bilim akademilerinin sayısının artırılmasının yanı sıra, bilim kadrolarının (bilim ordusu) yetişmesi de çok önem arz eder. Türkiye bu noktada diğer ülkelere kıyasla üniversite sıralamasında çok gerilerdedir. Hakeza bilim kadrosu bakımdan da öyledir. Hatta fazla uzaklara gitmeye de gerek yok, Pasifik kuşağı ülkelere nispeten durumumuza baktığımızda içler acısı tabloyla karşılaşırız. Bugün G. Kore’de 256 üniversite ve 21 araştırma enstitüsü var. Dünya ölçeğinde bilgi üretimine katkı bakımdan ise 36. sırada bulunmamız talihsizliğin ötesinde ihmal edilmişliğin hazin bir göstergesidir. Neyse ki 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubatın olumsuz etkilerinden kurtulan Türkiye hemen hemen her ilde üniversite açabilecek duruma gelebilmiştir. Böyle de olması gerekirdi zaten. Çünkü biz, hücrelerimizde bir zaman medeniyet aşılayan ve cümle âleme bilim aşılayan cihanşümul devlet olmuş neslin genlerini taşıyoruz.
         Bilim aynı zamanda doğduğu alanla da sınırlı değildir. Nitekim Süryani çeviriciler Yunan kaynaklarını Arapçaya tercüme edip bu sayede Grek kültürünü bizim topraklara kazandırmışlardır. Tabii kazandırmak derken İslâm’la taban tabana zıt düşmeyecek buluşmayı kastediyoruz. Böylece bilim orta çağda filiz verir de. Zaten İslâmiyet; “İlim Çin’de de olsa alınız” beyan buyurur. Onun için hem almaya, hem de vermeye karşı çıkmamalı. Zira Sabit İbn Kurra ve Rabbi Ben Ezra gibi çeviricilerin iklimimize taşıdığı bilgi ve kültür kaynaklarını Arapçadan Avrupa dillerine aktarılmasıyla birlikte, batı kendi Rönesans’ın temellerini atmıştır. Bir başka ifadeyle doğu, batı âlemine Rönesans’ını gerçekleştirmede rehberlik etmiştir. Şayet batı bilim ve kültür hazinelerini kendi dillerine aktarmasalardı bugün batı medeniyetinden söz edemeyecektik. George Sarton haklı olarak; “İslâm olmasaydı Rönesans gerçekleşmezdi” deyip bir gerçeği dile getirmiştir.
         Bilgi aktarımından korkmamalı, bilim nerede olursa olsun talip olmalı.  Bakın Tayvan bilgiye ulaşmak için ABD’ye öğrenci göndermiş ve oralarda 30 bin civarında ümit kaleleri mevcut bile. G. Kore’nin ise yetişmiş 250 bin bilim adamı ve mühendis kadrosu ABD'de araştırma çalışmalarına hız vermiş durumdadır. Böylece bu yetişmiş kadrolar hem bilgi çağına katkıda bulunuyorlar, hem de ülkelerine döndüğünde teknolojik gelişmeyi sağlıyorlar. Düşünsenize bir zamanlar ülkemizde, dışarıdan bilgi almak için öğrenci göndermek yadırganmış, hatta yadırganmakla kalmayıp ‘batıcı’ yaftalamasıyla tezyif edilmiştir. Oysa bilim için seferber olacak bilim ordusunun oralarda bulunmasında sayısız fayda var. Nasıl faydası olmasın ki, Türkiye’ye döndüklerinde bilgi teknolojisinin gelişmesinde ve diğer dallarda itici rol üstleneceklerdir. Ümit edilir ki o eski günlere dönmeyiz. Ancak şu an ki halimize de pekte sevindirik olmamak gerekir.  Zira Milli Şef dönemi ve 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat vs. ihtilal dönemlerinin meydana getirdiği olumsuzluklar artık çok gerilerde kalsa da, bugün hâlâ bilgi entegrasyonunu sağlayacak öğrenci sayısı bakımdan yurt dışında istenilen seviyelere çıkmış sayılmayız. Elbette ki, bunda akademik kariyerini tamamlamış bilim adamlarımıza gerekli imkân ve fırsatları temin etmede yavaş davranmamız, YÖK’ün bir zamanlar 28 Şubattan palazlanıp bilgi çağına ulaşmada engelleyici uygulamaları etken unsur olmuştur. Madem ara dönemler yok, madem kışla zihniyeti tarumar olmuş durumda, o halde gün bizi çağlar üzerinden sıçratacak bilim ordusu kurma günüdür,  gün bilgi toplumu yolunda seferber olma günüdür deyip yeni ufuklara kanatlanmak esas olmalıdır.
         Velhasıl;  Bilgi için Hezarfen Ahmed Çelebi kanatlanmış, madem öyle çağlar üzerinde sıçramak adına kanatlanmaya değer de.
            Vesselam.


30 Eylül 2016 Cuma

İSLÂM VE EKONOMİ


             İSLÂM VE EKONOMİ

                                                                                               SELİM  GÜRBÜZER

          Ekonomi, insanın insanla olan alışverişlerinin yanı sıra insan tabiat ilişkilerinden doğan bir bilim dalıdır. İktisadi bilimler diye de ifade edilen ekonomi bilimi, tüm sosyal hayatın tümünü kapsayan bir alandır.  Bu yönüyle baktığımızda diğer sosyal bilimlere oranla önemi çok daha fazladır.  Bilhassa önemine binaen kâr faktörü ekonomik faaliyetlerin ruhunu oluşturur. Ancak İslam’da helal yoldan kâr etmek esastır, asla haram ya da faiz yoluyla elde edilen kazanç kabul görmez.
       Ekonomik faaliyetlerin özünde kıt kaynaklardan azami ölçüde nasıl yararlanılır düşüncesi,  sınırsız istek ve arzular yatmaktadır. Zaten kaynaklar sonsuz olsaydı ekonomiden bahsetmeye gerek kalmayacaktı. Dolayısıyla bilim adamlarının insan tabiat ilişkisinden doğan ekonomik faaliyetleri enine boyuna tartışılmaları gayet tabiidir.  Derken bu tartışmalar eşliğinde toplum yararına ya da zararına iktisadi modeller sahne alabiliyor. Tabii bizim tercihimiz toplum yararına ve İslam'ın öngördüğü emek sermaye barışıklığını esas alan iktisadi modelden yanadır.  
          Her ne kadar ekonomi denilince üretim, tüketim, mübadele ve para faaliyetleri gibi unsurlar akla gelse de sosyalizm, liberalizm ve diğer birçok fikri akımlar bu unsurlar üzerinde mutabık kalmış değiller, her biri ayrı telden çalan görüşler ortaya koymaktalar. Nitekim kapitalizm'in ekonomiye bakışıyla Marksizm’in bakışı farklıdır,  birbirine taban tabana zıt kulvarda yürüyorlar. Zaten zıt olmasalar da bir şey fark etmeyecek.  Şöyle iktisadi düşünceler tarihine bir baktığımızda tüm beşeri iktisadi sistemlerin topluma sundukları reçetelerin uzun ömürlü olmadıkları, saman alevi misali uçuşup savrulduklarını görürüz.  Elbette olaylara karşı yaklaşımları materyalist pencereden olunca savrulmalarına şaşmamak gerekir. Kaldı ki bugüne kadar insanı dışlayan hiçbir sistemin uzun soluklu olmadığının en canlı şahidi tarihin hafızası şahit, bilmem başka şahit aramaya gerek var mı?        
       Peki ya İslâm! Malum, insan odaklı bir yaklaşım sergileyen bir dindir. İnsan sadece İslâmiyet’te eşref-i mahlûkattır. Müberra dinimizin hareket noktası insandır. Elbette ki böylesine insana değer veren bir din’in kıyamete kadar nurunun sönmemesinden doğal daha ne durum olabilir ki. Gerçekten de İslâm’ın insanı merkeze alıp cümle âleme eşref-i mahlûkat ilan etmiş olması mühim bir hadisedir. İşte bu ilanın mana ve ruhuna uygun insana birtakım sorumluluklar yüklenmişte. Öyle ki; İslâm tâ baştan insana ekonomik kaynakları israf etmemek kaydıyla tabiatı işlemeyi öğütlemiştir. Böylece bu hüküm sayesinde hem tabiatın ölçüsüz kullanımının önüne geçilmiş olunur, hem de maddi ihtiraslara set çekilmiş olur.  İyi ki de böyle bir dine mensubuz,  yoksa bizde tıpkı ideolojilerin düştüğü nefsin kölesi ve tabiata mahkûm olmuşluğun göstergesi bir tabloda yer alacaktık.  Hadi gel de şimdi İslâmiyet’i sosyal hayatımıza ölçü alma, ne mümkün, öyle bir ölçü ki;  dünya metasını insanın peşinden koşturan bir ölçüdür. Yeter ki Allah'a abd olunsun köleler sultan olurda. Nasıl ki dünya köleliği maddeye esir kılıyorsa,  Allah’a kul olmakla da tüm sahte mabutlara karşı insan kendini hür hissedebiliyor. Hatta sadece hissetmekle kalmayıp tüm sahte mabutlara karşı Akif misali “Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” tarzı meydan okur da. Hele şu ideolojileri kendine ölçü alıp ta dünya metasının peşinden koşanların hallerine bir bakın hemen hepsi maddenin esiri olmuşlar bile. Hayatlarının büyük bir bölümü tutsak halde geçmek te. Malum, cahiliye dönemi insanı kendi elleriyle yonttukları taşın esiriydiler, günümüz materyalistleri ise paranın, maddenin kölesidirler.
           Kölelikten kurtulmanın yolu Allah’a abd olmakla mümkün. Bakın, İslâm, ferde mülkiyet hakkı tanımakla güçlü bireyler olmanın yolunu açmıştır. Keza bununla birlikte kanaat şuuru da verilir Zira “Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz” temel düsturumuzdur. İşte bu temel düsturumuz arz talep arasında dengeyi koruduğu gibi israf çarkları bir anda verim ekonomisine dönüşürde. Böylece İslam’ın belirlediği haram ve helâl kriterler eşliğinde toplumlar huzura kavuşmuş olur. Hele ekonomiye vahyin soluğu karışmaya dursun, bak o zaman o ekonomi yoksulların, yetimlerin umut ışığı olur da. Evet, kanaatkârlıksa İslam’da var, helal lokmaysa İslam’da var, meşru hayat yaşmaksa İslam’da var.
        Peki, ya çağdaşlıktan dem vuranlarda ne var?  Ne olacak ki, bakın çağdaş ekonomiden söz eden çevrelere,  ellerine tutuşturulmuş müsvedde ve suni reçetelerle kitlelere ne kanaat bilinci aşılayabiliyorlar, ne helal lokma yedirebiliyorlar, ne de meşru hayat sunabiliyorlar. Bir kere kendilerine hayırları yok ki başkalarına da hayırları dokunsun.   İşte İslam’ın farkı bu noktada ortaya çıkıyor. Fark o kadar açık ve net ki;  İslam, toplumu oluşturan her bireye kendi kişisel egolarını tatmin etsin diye eşyanın har vurulup harman savrulmasına izin vermez. Bireyler ancak belirlenmiş ölçüler çerçevesinde tabiatı işleme hak ve hukukuna sahip olabiliyor. Ne mutlu bizlere ki eşyanın bile hukukunu tayin eden bir dinimiz var, ne kadar şükretsek azdır.  İşte Hakullah budur. Madem öyle, eşyanın hakkını gözetmek bize düşer.  Hakeza kul hakkı da öyledir. Hani ikide bir vicdan vurgusu yaparız ya,  zaten vicdan muhasebesi melekesi hak hukuku gözetmek için vardır. Kaldı ki,  İslâmiyet, insanlığı sadece vicdanıyla baş başa bırakmamış eşyaya esir olmadan eşyanın hakkını, kula kul olmadan kulun hakkını koruyun diye ferman buyurmuşta. A’dan Z’ye her şeye nizami ölçülere bağlamış bile.  Yeter ki, o ilahi ölçülere uyulsun cümle âlem maddenin, paranın, patronların, diktatörlerin vs. kölesi olmaktan kurtulur da.
        İnsan, İslâmiyet’i kabul etmekle sadece ibadete yönelmez, hayatı boyunca rızk peşinde koştuğu tüm faaliyetlerinde dinin emrettiği ölçülere uygun davranma hassasiyetini ruhunda hisseder. Böylece haramlardan uzak durma ve helâl dairesi içerisinde hareket etme gibi sübjektif unsurlar ekonomik faaliyetlerde en önemli kriter olur. Şayet bir mümin helal lokma, helal kazanç, tüyü bitmemiş yetimin hakkından vs. bahsediyorsa, biliniz ki bu duygu selini İslam’a borçludur. Zaten dünya üzerinde bu duygu selini sadece İslam’ın o engin soluğu verebiliyor.  Dedik ya beşeri ideolojilerin ekseriyeti kendine hayrı yok ki,  insanlara hayrı dokunsun. Yine de bizim için meşru daire içerisinde üretim faaliyeti sergileyebilen hangi beşeri sistem varsa, ancak o kabul görür, diğerleri asla.  Meşru daireden neyi kastettiğimiz belli:  “Allah (c.c) ticareti helâl, faizi haram kıldı” düsturudur. Dolayısıyla ortada ticaret var, faiz yoksa beşeride olsa meşru addederiz. Bu düstur aynı zamanda ekonomiye bakışımızın temel göstergesidir.
         Ahlâkî değerleri hiçe sayan ideolojik akımlar değil insanlığa ekonomik refah sunmayı yeryüzünü maddi ihtiraslar uğruna kana boyamışlarda. İşte ahlaki değerlerden yoksunluğun sonu kan ve gözyaşıdır, başka bir şey beklemek abesle iştigal olurdu. Dedik ya İslâm’ın farkı bu noktada ortaya çıkıyor. İslam öyle mükemmel bir din ki, insanlık maddi ihtiraslar uğruna zıvanadan çıkmasın diye iktisadi hayatı sadece maddi boyutuyla ele almaz, iktisadi hayata sübjektif ruhta üfler. Böylece İslam toplumunda üretim ve tüketim faaliyetleri sübjektif ilkelerle birlikte yürütülür. Bunda temel amaç maddi ve manevi sosyal refah dengenin sağlanmasıdır.  Bir başka ifadeyle ekonomi sırf maddi yönüyle ele alınacak bir faaliyet değil, diğer sübjektif bağlantılarla da köprü kurularak anlam kazanabilen bir faaliyettir. Nitekim ekonominin siyasi, sosyal, ahlâkî ve kültürel öğeleriyle ilgili bağlantılarını ilk kez İbn-i Haldun ortaya koymuş bile. Bu sayede ekonomiyi bağlantılarıyla birlikte değerlendirdiğimizde mutlak anlamda mal ve mülkün Allah’ın olduğunu idrak etmiş oluruz. Yunus bu yüzden “Malda yalan, mülkte yalan, var birazda sen oyalan” diye inlemiştir. Besbelli ki, insanın mutlak mal ve mülk üzerinde ki rolü sadece kendisine verilen emanete aracılık yapıp kullanma hakkına sahip olmasıdır. Ancak bu hakkı kullanırken eşyanın hak ve hukukuna riayet etme şartı aranır. Yani, bir takım kaide ve kurallara uyması istenir. Madem öyle, mutlak manada hak ve hukuk Allah’ın olduğu içindir kula emanete sahip çıkmak düşer. Asla emanete hıyanet etmek kula yaraşmaz.  Mümin önce Allah’ın hakkına riayet edecek, sonra mahlûkata dönüp sırasıyla insan, hayvan, bitki ve en nihayet eşyanın hak ve hukukunu gözetecek. İşte ölçü bu, bize zaten başkaların öçlüsü gerekmez, vahyin tek başına kuşatıcılığı yeter artar da.
        Hiç kuşkusuz İslâm tüm çağları aydınlatan tek yüce dindir. Kur’an bir yandan geçmişte yaşanmış haberlere dikkat çekip geçmişten ibret almamızı sağlarken gelecek içinde hükümler ortaya koyup bize ışık olmakta. Bakın; İslamiyet bir güneş misali ilk doğduğunda cahiliye adetlerine son vermişse, madem öyle bugün ve gelecekte de bitmek tükenmek bilmeyen bu ışık kaynağını rehber bilip önümüze çıkacak olan tüm sahte putlara göğüs gerip diriliş muştumuzu gerçekleştirebiliriz pekâlâ. Yeter ki inancımız tam olsun, bak o zaman hem madde âleminde, hem de mana âleminde varız demektir. Zaten İlâhi hükümler insanın yokluk içinde var olması ya da varlık içinde var olması için vardır. Dahası Murâd-ı ilâhinin belirlediği bir varoluştur bu. İşte bu varoluş gayesi uğruna her kavme peygamber gelmişte.  Malum İslamiyet’in diğer semavi dinlerden en belirgin farkı belirli bir kavme değil tüm insanlığa inmiş olmasıdır,  yani muhatabı tüm insanlıktır. Anlaşılan o ki,  insanlığın görüp görebileceği en son kâmil din İslamiyet’tir. Her kim ki, en son mükemmel bu dinin gereklerine yerine getirir, biliniz ki hem fert bazında, hem toplum bazında, hem de devlet bazında gerçek anlamda huzura ermiş olacaktır. O halde bize düşen İslam ekonomisinin temel ilkelerini gerek devlet ekseninde olsun, gerek toplum ekseninde olsun, gerekse birey bazında olsun bir bütün olarak insanlığın hafızasına sunmak olmalıdır. Ancak şu da bir gerçek; beşeri münasebetlerin ve sosyal vakıaların hızla geliştiği şu modern çağda ortaya çıkan her meselenin çözümü noktasında Kuran’dan hüküm çıkarmak çokta kolay olmayabiliyor. Bir kere Kur’an kaynak hükmünde kitap, ansiklopedi değildir. Dolayısıyla her okuduğumuz ayetlere ansiklopedik bilgi gözüyle bakamayız. Kaldı ki kaynak ansiklopediye muhtaç değildir, ansiklopedi kaynağa muhtaçtır. Bu yüzden her yeni keşif,  her elde edilen bilgi, kaynaktan beslendiği ölçüde ilham alıp ayrıntılaşır. İşte Kuran’ın her daim ışık kaynak olması her çağ insanının idrak algısınca çözümlenip anlam kazansın diyedir. Böylece ayeti celililerin kod açılımlarının elastiki özelliği sayesinde her devrin idrak seviyesi dogmalaşmaktan kurtulur da. Besbelli ki ayetlerden ayrıntı bilgiler üretmek insanın kendi çabası ve gayreti ölçüsü oranında vuku bulabiliyor. Bilgiye ulaşmak define aramak gibidir, kılı kırk yarmadan bilgi ortaya çıkmaz.  İyi ki de Kur’an’dan hüküm çıkarabilen ilmiyle amil olmuş bilge zatlarımız var, onların gayretleriyle birbirinden eşsiz değerde çağları aşan külliyatlar ortaya çıkabiliyor. Ve devasa külliyatlar nesilden nesile aktarılır da.  Hiç kuşkusuz ana kaynaktan hüküm çıkarmak, ya da yazılı eserler ortaya koymak tefekkür ehli insanların ihtisas alanıdır. Bize ise ihtisas alanlarından bin bir emekle ortaya konulmuş bilgi külliyatlarını okumak ve tatbik etmek düşer. Ne kadar çok okursak o kadar bilinç sahibi olmak mümkün. Aksi takdirde her karşılaşacağımız meseleler karşısında bocalayabiliriz.  O halde bilinçli olmaya çabalayalım ki, ifrat ve tefrite kaçmadan ekonomi ve sosyal hayatın her alanına hâkim olabilelim.  Kaldı ki,  bilgi toplumunda bilgili olmaya mecburuz da. Malum,  hem sosyal hayat, hem de ekonomi faaliyetler değişkenlik üzere yoluna devam eder.  Bilhassa bu hususta ekonomi ihtisas alanı daha çok değişkenlik arz eder. Bu yüzden ekonomiyi değişmez kanunlar alanı olarak değerlendiremeyiz. Bakın,  madde her zaman ölçülmeye muhtaçtır, bir bakmışsın bugün okka usulü ölçüm, yarın el terazisi ölçüm,  bir başka gün kantar ölçüm, diğer başka gün hassas terazisi gibi ölçümlerle karşılaşıp günümüze kadar uzanmış görürüz. Derken bir sabah uyandığımızda artık elektronik ölçü aletlerle veriler elde ettiğimizi görürüz. Sürekli tekerrür eden bu değişkenlik bize insanlığın bir takım aşamalardan geçtiğini ve tarihi gelişim evrelerine paralel ekonomik göstergelerinde her çağda değişebileceğini gösteriyor. Hatta ekonomik göstergeler bir kimyasal maddenin ölçümündeki gibi hassas kesin veriler vermeyebiliyor, bu yüzden verilerin güncellenmesine ihtiyaç duyulur da.  Bu demektir ki ekonomiyi bir düşünme biçimi, bir bakış, bir yaşama tekniği aracı olarak görmek gerekir.  
           İşte görüyorsunuz ekonomi deyip geçmemek gerekir. Tabiatı işlemekten başlayıp iç ve dış pazarlara uzanan bir süreçtir. Dolayısıyla bu sürecin halkasını oluşturan her ekonomik birim tek başına ekonomi demek değildir, zincirin bütünü ekonomidir. Bir başka ifadeyle maddeyi keşfetmek ve hammaddeyi işlemek aynı şeyler değil. Hakeza işlenilmiş madde ve ekonomik verilerde aynı değildir. Her biri kendi içerisinde apayrı birim olup ekonomik faaliyetlerin unsurları kapsamında değerlendirilen faaliyetlerdir.  Düşünsenize bu faaliyetlerin ta başlangıç hammadde aşamasından tutun da en son maddenin işlenip piyasaya sürülmesi aşamasına kadar ki her ayrıntı halkası aynı akışkanlıkta seyretmeyebiliyor, her halkada tam uyumluluk ya da tam tersi kopuşlar söz konusu olabiliyor. Belli ki üretim faaliyetleri değişkenlik arz edip bir süreç yaşanmakta ve bunun sonucu olarak her ekonomik faaliyet karşımıza karmaşık bir tablo olarak yansımakta. Dahası ekonomik göstergeler her zaman gerçeği yansıtmayabiliyor. Bu yüzden iktisadi alanda ekonomik göstergeler tek başına temel kriter addedilmez. Zaten tek başına kriter sayılsaydı üretim faaliyetlerini okuma farklılıkları, değişik tahmin ve yorumlarda bulunma gibi daha bir sürü ekonomi dilini çözümlemeye yönelik çabalarla yüzleşmezdik.  Bilhassa üretim faaliyetlerinde görülen inişli çıkışlı eğriler,  piyasalarda ki dalgalanmalar bu ekonomi dilinin anlaşılmasını zorunlu kılmaktadır.  Hele öyle zamanlar olur ki ekonomik krizlerle karşı karşıya kaldığımızda tüm iktisatçılar çaresiz kalıp işin içinden çıkamayabiliyorlar, sanıldığın aksine ekonomi öyle kolay anlaşılır bir alan değil, icabında en son çıkış yolu olarak denize düşen yılana sarılır misali bilinenden hareketle bilinmeyeni bulma yöntemine başvurmak zorunda kalınabiliyor. Besbelli ki ekonomi göstergelerden yüzde yüz kesin neticeler beklemek eşyanın tabiatına aykırı bir durum. Meğer ekonomi alanı göstergelere bağlı kalarak yürütülecek bir alan değilmiş, azami gayret, azami tedbir ve azami dikkat gerektiren bir alan olduğu gayet açık ve net.  İslam toplumunda tüm bu gayretler  “Tedbiri alıp takdiri Allah’a bırakmak” diye ifadelendirilir.  Tevekkül güzel bir duygu elbet, ama İslam’da tedbirle taçlandırılmış tevekkül esastır. Bunu Kur’an ayetlerinin sadece ibadete yönelik ayetler olmadığından biliyoruz elbet, sosyal hayatın her yönüne hitap eden bir kitaptır. Ve Allah (c.c) insanı yeryüzünün halifesi ilan ettiğinden biliyoruz. Yüce Allah insanın fıtratına sosyal ve iktisadi hayatı dizayn edecek kodları yüklemişte. İşte bu gerçeklerden hareketle bir mümin yan gelip yatmakla, ya da uzlete çekilip ekonomi ve sosyal hayattan kendini soyutlayamaz.  Bu yolda  ‘El kârda, gönül Yar’da olmak” vardır. Hakeza “Hiç ölmeyecekmiş dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak” esastır. Madem öyle bir mümin ekonomi ve sosyal hayata dâhil olduğunda ibadet bilinciyle katılmalıdır. Yani, bir mümin sosyal hayata ve tabiata müdahale ettiğinde meşru daire içerisinde müdahale etmesi gerekir. Şayet bu müdahale toplumu dizayn etmeye yönelik bir müdahaleyse asla ve asla toplum içinde kültür farklılıklarını tek tipleştirmeye yönelik bir müdahale olmaması gerekir. Zira Kur’an; “Renklerinizin, dillerinizin farklı olmasında hikmetler var” beyan buyurmakta. Farklılıklar toplumun ilerlemesi için zaruridir. Bir kere yaratılış kanunu gereği insanlar farklı kabiliyette yaratılmışlardır. Bu yüzden realite tam eşitlik kabul etmez, tam eşitlik olsaydı beş parmağın beşi bir olması icab ederdi. Yaratılış kanunların gereği kimimiz daha akıllı, kimimiz daha güçlü, kimimiz daha zengin yaratılmışız.  Bakmayın siz Marksistlerin öyle tam eşitlikten dem vurmalarına, bu ütopiktir, bu ütopik görüşün hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.  Düşünsenize tüm toplumu işçi kategorisine tabii tutmak hangi akıl ve mantığa sığar ki, akla ziyan bir görüş olduğu muhakkak. İnsanlık ilk yaratılışından bu güne kabiliyetleri veya liyakatleri ölçüsünce toplumda yerini almış hep, tarihte hiçbir zaman tam eşit ya da tek düze toplum modeli sahne almamıştır.  İlla eşitlikten söz edilecekse, öncelikle insanın rengine biçimine bakmaksızın herkese imkân ve fırsat eşitliği tanıyan bir eşitlikten söz etmek daha akla ve vicdana sığacak tavır olur. Hiç kuşkusuz Yüce Allah’ın kullarını farklı kabiliyetlerde ve fıtratlarda yaratmış olması,  doğan her insana imkân ve fırsat eşitliği vermeye yönelik bir yaratılıştır. Değim yerindeyse hizmette yarışa yönelik yaratılış kodlamasıdır(fıtrattır). Asla kodlamalarda eksiklik söz konusu değil, eksiklik varsa bizlerde var, Allah'ın lütfettiği nimetleri imkân ve fırsata dönüştürememe eksikliğidir bu. Yani, doğuştan bize bahşedilen liyakat kodlarını geliştiremeyişimiz eksikliktir.
           Peki, bunca eksikliklerimiz ortadayken insanların hissiyatlarını harekete geçirip ucuz hamaset kokan sözde eşitlikten dem vuranlara ne demeli.  Bakın onların pozitif bilim yuvaları addettikleri üniversitelerde bile insan kaynakları, halkla ilişkiler, iletişim gibi dersler eşit toplum oluşturmaya yönelik okutulmuyor, tam aksine insan kabiliyetlerini ortaya çıkarmaya yönelik okutulmakta.  Şayet farklılıklara itiraz edilecekse bu itiraz öncelikle pozitif addettikleri bilimler olmalıydı. Bu ne yaman çelişkidir ki; itirazları hep ilahi kaynaklara olmuştur. Onlar itiraz ede dursunlar mümine uyanık olmak düşer, bu yüzden mümin olana iç gözü kapalı ideolojiler rehber olamaz. Evet, mümin feraset sahibidir. Bakın Allah Resulü iç gözü kapalı maddenin esiri olmuş çevreleri bu hususta; “Müminin ferasetinden sakının” beyanıyla uyarmış ta. İşte bu feraset sayesinde insan kaynakları, halkla ilişkiler, kişisel gelişim, iletişim gibi ders kitaplarında yer alan insan yeteneklerini keşfetmeye yönelik öğretilerin yaratılış kodlarına ters düşmediğini idrak ederiz. Dahası üniversitelerde okutulan bu dersler insan kabiliyetlerini ortaya çıkarmak için vardır. Belki komünistler rahatsız olacaklar ama gerçeği söylemekte fayda var; bu okutulan ders müfredatı tam eşitliğin ‘eşitsizlik’ olduğunu dile getiren derslerdir. Onlar farketmesede biz ferasetimizle farklılıkların zenginlik olduğunu çoktan fark ettik bile. Kaldı ki Allah’ın mülkünü eşitlemeye kalkışmak kimin haddine.  Yine bir kez daha söylemekte fayda var; İslam’da mutlak mülk Allah’ındır, insanların sahip oldukları mülk sadece emanete sahip çıkma anlamında bir mülktür. Edindiğimiz malların emanet olduğu o kadar net ki, öldüğümüzde kara toprağa götüremiyoruz. Sonuçta dünya malı dünyada kalmaktadır. Hatta dünyanın kendisi de bir emanet mülk, kıyamet koptuğunda bu mülkte son bulacak. Böylece dünya fani, ahret beka yurdu gerçeğini ve gerçek mülk sahibinin Allah olduğunu idrak etmiş olacağız.  Evet, beşeri planda edinilen mülk sadece gölge mesabesinde bir mülktür, baki olan Allah'tır. Öyle ki, Allah (c.c)  mülkünden devlete, özel sektöre ve bireylere istifade hakkı vermiştir. Ancak unutmamamız gereken bir husus var ki, mülk üzerinde istifade savurganca kullanılsın diye verilmiş değildir, bilakis mülkün hakkını yerine getirmek için verilmiş bir ihsandır. Yeter ki Allah’ın hakkı yerine getirilsin,  bu mülk miras yoluyla nesilden nesile aktarılır da. Nitekim miras hakkı mülkün devam ettirilmesine yönelik bir haktır. Meşru miras malına sahip çıkmak bir anlamda gerçek mülk sahibi Allah tarafından verilen emanete sahip çıkmak demektir.         
           Şu da muhakkak, dinimizde kamu yararını ihlal etmemek kaydıyla özel mülkiyet edinme hakkı caizdir.  Keza devlet mülkiyeti de öyledir, ancak devletten kendi mülkü üzerinde yürüteceği tüm iktisadi faaliyetlerde tebaanın hayrını gözetmek şartı aranır, sonuçta devlet halkı için vardır. Anlaşılan o ki;  ister devlet, ister birey, ister özel sektör olsun fark etmez tüm sektörler helal daire içerisinde yürütecekleri tüm ekonomik faaliyetler hiçbir şekilde engellenmez, hatta helal kazanç kapıları ardına kadar açılır da. İslam’da asla kapitalizmde olduğu gibi sınırsız kazanç ve ihtiraslar kabul görmez.  Nitekim İslam’da zekât müessesesi sadece fakirlere yardım etmek ya da malın kirini temizlemeye yönelik bir vecibe değil,  bunun yanı sıra tekelci oluşumlara, sınırsız kazanç ve ihtiraslara son vermeye yönelikte bir dini vecibedir.  Böylece çok yönlü zekât müessesesi sayesinde zenginin malında fakirinde hakkı olduğunu,  kirlenen malın ancak zekâtla temizleneceğini ve sosyal adaletin sağlanmasında zekâtın denge denge unsuru bir ibadet olduğunu fark ederiz.  Kelimenin tam anlamıyla zekât, hem dini bir vecibe, hem ekonomik faaliyet, hem de sosyal adalet müessesesidir.
          Peki ya faiz! Malum, zekâtın tam zıddı bir aksiyondur, yani ekonomik sosyal huzursuzluğun baş çıbanıdır. Bu yüzden Allah (c.c)  kullarına ticareti helal, faizi haram kılmakla sosyo ekonomik hayatı bu ölçüye göre tanzim etmelerini emretmiştir.  Dahası paradan para kazanmayı haram kılmakla kullarını üretime ve yatırıma teşvik etmiştir.  Madem öyle, faiz sistemi için kula kul olmanın adı dersek yeridir. Malum faiz sistemi, girişimcinin yatırım duygusunu körelttiği gibi, bedavadan para kazanmaya alışmış bir takım rant çevrelerin tekelleşmesini, kartelleşmesini, holdingleşmesini, tröstleşmesini sağlamaktadır. Bu yüzden İslam da sadece toplumun tebaanın hayrına olacak girişimlere destek vardır. Zira “halka hizmet hakka hizmettir”  sözü bu maksat içindir. İslam’da tekelleşme, kara para, ihtikâr, karaborsa ve faiz gibi birçok toplum dengesini sarsacak ekonomik faaliyetlere geçit verilmediği gibi yasak kapsamında değerlendirilir.    İslam’da ne 'bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler'  başıboş mantığını ilke edinmiş kapitalist modele, ne devleti putlaştıran faşist modele,  ne de birey mülkiyetini yok sayan komünist modele geçit vardır. İslam’ın duruşu gayet açık ve net; ister devlet sektörü,  ister toplum sektörü, ister özel sektör, isterse birey tek başına ekonomik faaliyet yürütüyor olsun tüm sektörler ilahi hükümlerin mana ve ruhuna sadık oldukları sürece kabül görürler. Yeter ki gerçek mülk sahibinin Allah olduğu bilinciyle üretim yapılsın tüm sektörler baş tacı edilir de. Düşünsenize “ben siftah yaptım, diğer alışverişi de yan komşumdan al” diyen bir anlayışın hâkim olduğu bir ekonomi modelinin hayata geçtiğini, elbette böyle bir modelde topyekûn suni putların hegemonyasından kurtulmak vardır, hepimiz kardeş oluruz da. Ve Allah’a (c.c) kul olmakla gerçek hürriyete kavuşuruz da. Zaten tüm insanlığa kardeşlik nasıldır duygusunu öğretip yaşatan sadece İslam’dır. İslamiyet dairesine katılan her insan İslami öğretiler sayesinde aynı atadan, yani Âdem (a.s.) ve Havva’dan geldiğinin idrakiyle kardeşlik bilincine varır da. Hatta bilinçle yetinmez; zengin, yoksul, halife, çoban vs. her kesim aynı safta omuz omuza namaza durur da. Bilhassa İslami atmosferin remzi diyebileceğimiz Ramazan hilali zengin ve fakiri aynı sofrada buluşturan bir iftar çadırı vazifesi görürken Kâbe’de dünyadaki tüm Müslümanlara etrafında çokluğu birlikte buluşturan kutsal mekân görevi ifa eder bile. İşte bu ve buna benzer örneklerden hareketle İslamiyet için; halifeyi dilenciye eşit kılan bir sistemin adıdır deriz. Hakeza, üstünlük ne zenginlikte, ne fiziki güzellikte, ne makamda, ne de mevkide,  üstünlük Peygamberimizin (s.a.v)  beyan buyurduğu takva hakikatinde gizlidir deriz. Maalesef takva gerçeğinden bihaber beşeri sistemler insanı birkaç patrona,  putlaştırılmış devlete,  politbüro üyelerin kontrolünde topluma kurban etmekte hiçbir sakınca görmemekteler. Nasıl bir vicdansa tekelcilik, kara borsa, faiz gibi faaliyetler özgürlük kılıfı altında meşru gösterilip insanların kanı emilme pahasına sömürülür de. İşte bu içimizi sızlatan tablolara bir bir şahit oldukça Müslüman olmak ne büyük nimetmiş demekten kendimizi alamayız. Nitekim müminler İslami bilinçle insanı Allah’ın mukaddes emaneti olarak gördüklerinden dünyanın neresinde insana yönelik zulüm ve sömürü varsa tahammül gösteremez, sabrı taştığında tepkisini ortaya koyar da. Kaldı ki Müslümanlar bu insani hassasiyetlerini yitirmeksizin gerçek mülk sahibinin Allah olduğu bilinciyle hareket ettikleri müddetçe hâkimi mutlak para anlayışı bu topraklarda yer bulamayacaktır. Mümin olan şunu iyi bilir ki;  bireyin,  kurumların,  toplumlar ve devletlerin edindiği mülk emanet mülktür, geçicidir. Bu yüzden bu ulvi yolda geçici olana talip olunmaz,  daha çok baki olana talip olunur.
        Devlet başkanının idari mekanizmanın en tepe noktasında bulunuyor olması demek onun ‘astığım astık, kestiğim kestik’ manasında bir başkanlık değildir.  Ulu’l-emr’de olsa, ilahi hükümlere riayet etmekle mükelleftir.  Kaldı ki  “Güç benimse kanunda benim” anlayışı orta çağ zihniyeti bir sığ düşüncedir.
         Peki, ya tebaa!  Malum,  tebaa da idare edilen konumda olması hasebiyle yöneticisine itaat etmekle mükelleftir.  Yeter ki, Ulu’l-emr Allah ve Resulünün yolu üzere hareket etsin bu itaat vacip olur da. Nitekim Hz. Ebubekir Sıddık’ın (r.a.): “Allah’a ve Peygamberine itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Onların yolundan ayrılırsam sizden baş eğmenizi istemeye hakkım yoktur” diye beyan buyurması bunu teyit ediyor. Ancak söz konusu günümüz dünyası olunca geldiğimiz noktada hem idarecilerde hem de tebaada Allah ve Resulü hakikatlerine bağlılıkta aşınmalar (yozlaşmalar) söz konusu olduğundan itaat edenle itaat arasında nasıl bir tavır takınılacağı hususunda doğrusu şaşkınız.  Değneğin her iki ucu da kirli dersek yeridir. Öyle ki, her iki tarafta da maddi ihtiraslar, sorumsuzluk, gösteriş varı tutkular vs. zirve yapmış durumda.  Maalesef manevi sefalet çağımızın içinden çıkamadığı kronik bir hastalıktır. Tüketim çılgınlığı almış başını gidiyor,  her geçen gün etrafımızı saran bir alev olmaya devam ediyor da. Ah şöyle bir titreyip kendimize bir dönebilsek vahşi kapitalizmin içimize attığı tüketim çılgınlığından kurtulmak an meselesidir. Bunun için öncelikle Kur’an’ın çağrısına icabet etmemiz lazım gelir. Bakın Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de: “Ey İnsanlar! Yerdeki şeylerden, helal ve temiz olmak şartıyla, yeyin...”  beyanı tüketim çılgınlığına kapılmamaya yönelik bir çağrıdır. İşte bu çağrıdan hareketle İslam’da özel mülkiyete yer var, ama bu izin belirli kaide ve kurallara bağlanmıştır. Şöyle ki;
      —Malın üretiminde üretici neyi satabiliyorsa onu üretme esasına dikkat edilmesi,
      — Kazanılan malın nisap miktarını aşmışsa zekâtını ödeme şartı,
      —Kamu yararının gözetilmesi,
      — Kazanılan malın helal yoldan kazanma şartı,
      — Kullanılan mülkün israf edilmemesi,
      —Miras hukukuna riayet edilmesi gibi bir dizi kurallar getirilmiştir. Elbette ki bu kuralları yerine getiren özel sektör baş tacı edilir de. Bakın Peygamberimiz (s.a.v.) bu hususta: “Kimseye ait olmayan bir toprağı elde eden bir kişi, üç yıl mülkiyetinde kıldığı halde onu uygun olarak işlememişse mülkiyet hakkını yitirecektir” beyan buyurmuştur. İşte görüyorsunuz Peygamberimiz (s.a.v.)  tüm insanlığa ekonomik kayıpların önüne geçmenin mesajını verirken, vahşi kapitalist modelden beslenip mülkü tekeline geçiren burjuva patronları ise kendilerini malın tanrısı gibi görüyorlar. Onlar kendilerini ilah sana dursunlar bakın İslamiyet’te servetin bütün toplum kesimlerine yayılması esastır.  Nitekim Kur’an-ı Muciz'ül Beyan: “Tâ ki o mallar, yalnız zenginler arasında dolaşır olmasın” beyan buyurmakta. Evet, bu ayette sermayenin tekelleşmesine izin verilmeyip servetin tabana yayılması vurgusu vardır.  Hatta İslam’da tekelleşmenin önüne geçmek için de ayrıca gelir getiren makine, banknot,  çek, ticari gelir, kira vs. hepsi zekâta tabi tutulur.   Böylece zekâtla birlikte toplum refahı sağlanır. Zira mal, sadece seçkin zümreye tahsis edilmiş bir eder (getiri) değildir, unutmayalım ki o malda tüm tüyü bitmemiş yetimlerinde hakkı vardır. Dahası dinimiz emek sermaye ilişkisinin denge içerisinde yürütülmesini murad etmektedir. Yani, ne sermayenin emeği egemenlik altına almasını, ne de sermayenin ortadan kalkmasını onaylar. Bilakis herkesimin imkân ve kabiliyetleri ölçüsünce ekonomik katılımını öngörür. Hatta Peygamberimizin  “İşçinin alın teri kurumadan hakkını veriniz” beyanı işçi işveren arasında buzları eriten bir ferman olmanın ötesinde emek sermaye arasında dengeyi sağlamaya yönelik bir hadistir.  Hakeza    “En iyi kazanç, işine özen gösteren ve işverene saygı ile bakan işçinin elde ettiğidir”  hadisi- şerifi de bu meyanda söylenilmiş bir beyandır.
        İslam’da değil insana,  üretim araçlarına da bir başka açıdan değer verilir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, İslam’da eşyanın bile hukuku var. Aynen öyle de İslam’da üretim araçlarının atıl bırakılması hoş karşılanmaz. Tam bir çevre duyarlılığıyla tabiatı çöp yığınına döndürülmesine müsaade edilmez. İşlenmiş maddeden arta kalan artık maddede olsa ekonomiye kazandırılması esastır. Kâinatta her ne yaratılmışsa, biliniz ki her yaratılan çöp değildir, mutlaka fayda yönü vardır. Dolayısıyla artık maddeleri çöp diye atıp çevreyi kirletemeyiz, değerlendirilmesi gerekmektedir, bu gübre olur,  enerji olur, ekmek paparası olur, şu olur, bu olur mutlaka verim ekonomisine dönüşmesi lazım gelir. Hakeza insan kaynakları da öyledir.  İnsanların liyakatleri ölçüsünce değerlendirilip kabiliyetlerinin açığa çıkarılması gerekir. Zaten  “İşi ehline veriniz” ölçüsü bunun içindir. Aksi takdirde işin ehli olan insanları kendi ellerimizle toprağa gömmüş oluruz, ya da beyin göçü denen hadiseyle yaban ellere teslim etmiş oluruz.
        Gerçekten verim ekonomisine ihtiyaç hissediyorsak, sadece yatırımlara hız kazandırmak yetmez bunun yanı sıra faizsiz bir sisteme de ihtiyaç vardır. Faizin olmadığı bir ekonomi modelinde iş, ekmek, adalet birlikteliği gerçekleşir de.  Hiç kuşkusuz  “Allah (c.c) ticareti helâl, faizi haram kıldı” ilahi düsturu bunun için vardır. Hatta İslam’da manevi değerlere kayıtsız kalmamak kaydıyla sivil katılımcı modele uygun ticari ortaklık, kooperatifçilik gibi tüm girişimler meşru addedilir de. Dahası vahşi rekabete fırsat vermeksizin hizmette yarışı esas alan serbest piyasa ekonomi modelini de kendimize yakın buluruz.  Kelimenin tam anlamıyla ister adına karma ekonomi, ister devlet ekonomisi, isterse serbest piyasa ekonomisi denilsin halka zulmedip sömürmedikçe, insanı eşyanın kölesi yapmadıkça, karaborsa ve faize bulaşılmadıkça tüm modellere kapımızı açarız da. Elbette ki, ihracat ve ithalat uygulamaları da buna dâhildir.  Çünkü etik olan her ne varsa İslam’ın kabulüdür.  Yeter ki ekonomik modeller İslami kurallarla taban tabana zıt düşmesinler. Kaldı ki günümüzde öyle uygulamalar var ki, ilk kaynağı zaten biziz. Nasıl mı? İşte Hz. Ömer'in (r.a.) halifeliği döneminde Müslümanlarla ticaret yapan ülkelerden ilk gümrük vergisi alma uygulaması bunun tipik misalini teşkil eder.  Öyle ki, yeni uygulama olmasından olsa gerek bu dönemde Ebu Musa el Eş’ari (r.a) söz konusu ülkelerden vergi almaya kalkıştığında büyük bir dirençle karşılaşmış bile.  Tabii Ebu Musa el Eş’ari (r.a)  durum vaziyeti Hz. Ömer'e (r.a) bildirmek zorunda kalınca Hz. Ömer'de Müslümanlardan alınan vergiye karşılık gelen bir harcın harbilerden de alınması yönünde nihai karar alır da. Ve alınan kararla birlikte söz konusu gümrük harcı %10 olarak belirlenir. Derken sonraki uygulamalarda bu vergi Müslümanlardan %2,5,  gayrimüslimlerden %5 olarak belirlenip uygulanabilir kural hale gelir.  İşte görüyorsunuz gümrük uygulaması ya da gümrük vergisi uygulaması ilk kez Hz. Ömer (r.a.) devrine ait bir kural olarak karşımıza çıkmaktadır.
       Velhasıl; İslam’da hem maddi, hem de manevi temeller üzerine inşa edilmiş verim ekonomisi esastır. Asla israf ekonomisi faaliyetler İslam’da kabul görmez.

          Vesselam.


29 Eylül 2016 Perşembe

DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ VE İSLÂM


DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ VE İSLÂM                                                                 
                                                                                     
  SELİM GÜRBÜZER                                                                                    
           
                       Batının filozları, akıldan hareketle birbirinden ilginç sonuçlara varmışlardır. Bakın, J.J. Rousseau: “Tefekkür hali tabiata aykırı olup, insan soysuzlaşmış hayvandır” beyanında bulunurken, Montaigne ise; insan için hasta hayvan tanımlaması yapmıştır. Hakeza Marks’ta insanı proletarya sınıfının üyesi olarak kategorize edip kol ve kas gücünden ibaret görmüş. Derken her biri insanı adeta beygir gücünde hayvan ilan etmişlerdir.
            Anlaşılan akıldan hareket eden birtakım batı aydınları kendi aralarında anlaşmışçasına koro halde insanı; hayvanın seviyesine indirmekte yarışmayı marifet sanmışlardır. Yine de haksızlık etmeyelim Avrupa’da Henry Linck, Alexis Carrel gibi müspet düşünen aydınlar da var.  Nitekim Henry Linck “Dine dönüş çağrısı” yapmış bir aydındır. Hakeza Dr. A. Carrel ise insanlara “Uyanın çağrısı” yapıp hürriyete davet etmeyi ihmal etmeyen bir bilge aydın.  Peki ya bizimkiler?  Malum, İslâm tâ baştan insanı “Eşref-i mahlûkat” ilan etmiş olması hasebiyle bu hususta Mevlana ve Yunus bizim en güzide mütefekkirlerimize misal teşkil ederler. Zaten onların “Ne olursan ol yine gel” ve “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü” çağrısı sayesinde insanlık gerçek hürriyetin ne demek olduğunu kavrar hale gelebiliyor.
          Besbelli ki, bir takım filozoflar beşeriyete hayvan gözüyle bakmakta ısrarlılar.  Yetmedi ahlâksızlığı, özgürlük diye takdim ediyorlar. Oysa ahlaktan mahrum hürriyet, hürriyet değil düpedüz nefsin azıya alınmasına yönelik bir hürriyet tanımıdır. Maalesef bazı aklı evveller toplumca kabul görmüş etik kuralların tarih boyunca değişmeksizin geleceğe uzandığını bilmedikleri için habire özgürlüğün sınırsız olduğundan dem vururlar. Hadi bundan vazgeçtik diyelim, bide bize küçümser edayla ‘neymiş o değişmeyen normlar’ diye sual etmezler mi. Tabii ki bu suale kayıtsız kalamayız. Onlar için her daim verilecek cevabımız var elbet. Ve cevaben; “Hiç kuşkusuz bizim değişmeyen normlarımız toplumun temel dinamiklerini oluşturan iffet, namus, ahlak, inanç gibi değerlerdir. Bu yüzden sınırsız özgürlük bizim için mukaddes değerlerin içini boşaltmaktan başka hiçbir bir anlam ifade etmeyen bir maskeli balondur”  deriz.
           Evet,  Batı aklın egemenliğini kurdu da ne oldu,  bu sefer de inanç aklın kölesi oluverdi.  Tâ ki ruh susuz kalmaya başladı, işte o zaman kölelikten daha vahim bir sonuçla karşı karşıya kaldıklarının farkına vardılar.  Ve tekrardan sil baştan arayışa koyuldular. Gerçekten de düşünce ve ruhunu esir eden her kim olursa olsun şahsiyetinden eser kalmayacağı muhakkak. Bakın, İslâmiyet’te insan Allah’a “abd” olmakla özgür bir kimliğe kavuşmakta.  Hatta bu kimlik sayesinde kâinata meydanda okuyabiliyor. Bir başka ifadeyle iman insanı sultan ettiği gibi zulme karşı baş kaldırır da.  İyi ki de bizi özgür kılan bir dine mensupmuşuz,  aksi halde salt akılla eşyanın kölesi olacaktık. Anlaşılan o ki,  hakikate ulaşmak vahye teslimiyetten geçmekte.  Bundan öte vahyin soluğu insanı bir kelebek misali Mutlak hürriyete kanatlandırır da. Nasıl kanatlandırmasın ki, şu fani dünyada her şey değişir ama değişmeyen ve eskimeyen tek şey vahiydir. İşte bir kısım aydınların İslâm’da felsefe yoktur demesi vahyin her şeyi kuşatmasından dolayıdır.  Aslında bu tespit doğru bir tespittir. Buna rağmen illa da felsefeden söz edilecekse Müslüman’ın felsefesi bellidir, o da Allah ve Resulünün hakikatleridir. Madem vahiy her şeyi kuşatmış durumda o halde felsefeyle oyalanıp boşuna bir ömrü törpülemeye gerek yok diyebiliriz. Kaldı ki birçok tabuların kökeni de felsefeye dayanmakta. Hakeza ideolojilerde öyledir. Neyse ki tarihi süreçte bize dayatılan felsefe, ideoloji ve tabular eski hızını kaybetmiş gözüküyor. Hatta artık düşünceyi mahkûm etme döngüsü miadını tamamlamış diyebiliriz. Gönül isterdi ki her bir tabunun düşünce hürriyetinin önünde çok büyük engel olduğu gerçeği çok önceden fark edilebilseydi. Zaten erken fark edilmiş olsaydı bu gün gelinen aşama çok daha farklı olacaktı.  Maalesef her şeye angaje olmak ya da tabulara mahkûm kalmak özgür düşüncenin gelişmesini geciktirmiştir.  Zaten Cemil Meriç; “Tabular, tabular, tabular her adımda şuura dur emrini veren jandarma neferleridir” derken bu gerçeğe parmak basmak istemiştir. Belli ki tarihi süreç hem tabu inşa etme, hem de tabu yıkma serüveniyle geçmiş.  Hele tarihin derinliklerine şöyle indiğimizde Sokrat’ın düşüncesinden dolayı ölüme mahkûm edildiğini görürüz.  Ölüme mahkûm edildi de ne oldu,  sonuçta bugün o düşüncesiyle yaşıyor ya, bu yetmez mi.  Tabular birer birer yıkıldıkça insanoğlu kendini çok daha hür hissedecek gibi. Gerçekten de statükocu zihniyetin bireyi ya da kurumları tabulaştırma yönündeki girişimleri özgürlüklerin hayat bulmasını engellediği gibi, bu arada toplumun inanç değerleri de bundan nasibini alıp çok büyük yara alabiliyor.  Hele toplumlar alternatifsiz kalmaya görsün,   bir bakmışsın resmi tarih, resmi ideoloji herkesimin başucu kılavuzu olabiliyor. Öyle ki, toplum bu tek tip görüşlere mahkûm kalır da.  Zavallı toplum bu durumda ne yapabilir ki, bir kere eline tutuşturmuşlar al oku diye,  o an başkaldırsa başına bin bir türlü dert açacağını biliyor, en iyisi mi susup şartların lehine dönüşeceği aydınlık günleri beklemekte çareyi arar. Zaten bir fikir toplum vicdanında kabul görmüyorsa anlayın ki o fikir, fikir değil tabudur. İşte bu noktada diyoruz ki; gerçek demokrasi fikir özgürlüğüne kota koymamaktan geçer. Kaldı ki fikirlerin serbestçe konuşulmasından endişe duyulması, ya da düşünceye karşı kota konulması hürriyetsizlik doğurmaktadır. Belli ki topluma dayatılan tek tip düşünceler katılımcı demokrasiye geçişte büyük sıkıntılara yol açmakta. Hatta bu tür dayatmalar geleceğimizi karartmaktadır. Artık tek tip düşünceyle yol alınamayacağını çok tip düşünceyle özgür ortamların yeşerebileceğini ve gelişebileceğini anlamamız gerekiyor. Bilindiği üzere Resûlullah (s.a.v.) insanlığa Medine sözleşmesiyle, farklı düşünce ve farklı kimliklere sahip topluluklarla beraber nasıl yaşanabileceğinin formülünü bizatihi kendi hayatında yaşayarak göstermiştir. Şöyle ki; Peygamberimiz (s.a.v.) Medine’de gayri Müslimlerle bir arada yaşama ahdini gerçekleştirdiği zaman, Müslümanlar sayıca %10’a tekabül ediyordu. Müslümanlar bu durumda, diğer topluluklara nazaran azınlık sayılırdı. İşte bu nokta da Resûlüllah (s.a.v.) azınlık durumunda iken çoğunluğun yanında nasıl yaşanılır, nasıl beşeri münasebetler kurulabileceğinin metotlarını Medine Vesikasıyla ispatlamış bile. Hakeza Mekke’nin fethi gerçekleştiğinde ise yüzde yüz Müslümanların hâkim olduğu iklim doğmuştur. Derken Peygamberimiz (s.a.v.) bu kez inananların kendi aralarında kardeşçe nasıl hayatlarını idare edilebileceklerinin metot ve uygulamalarını vahiy ışığında tatbik etmiştir. Kelimenin tam anlamıyla temsil noktasında Mekke yüzde yüz Müslümanların, Medine ise yüzde doksan farklı kimliklere sahip topluluklarla nasıl bir arada bulunmanın veya onlarla nasıl bir arada yaşanabileceğinin bir göstergesidir. O halde bu gerçeklerden hareketle günümüzde var olan birçok çeşitliliği sosyal hayata ve siyasete yansıtmaktan korkmamak gerekiyor. Burada dikkat edilmesi gereken husus bütünü karşıt hale getirmeden bir arada karşılıklı saygı çerçevesinde yaşayabilme ortamını hazırlamayı başarabilmektir. Buna mecburuz da. Aksi takdirde dünyaya tek pencereden bakıp tekelci görüşlerin etkisinde kalmakla asıl o zaman kendi kendimizi “Sevr”e mahkûm etmiş oluruz. Dahası totaliter zihniyetin ekmeğine yağ sürüp değirmenine su taşımış oluruz da.  Malum totaliter rejimlerin çoğulcu fikirlere özgürlük tanınmadığı artık bir sır değil,  değim yerindeyse onların genlerinde yasak koyma geni her daim mevcut,  bu hastalıklı genin kökü kazınmaz da. Madem öyle,  bari onların değirmenine su taşımaktan uzak kalalım,  uzak kalmak bile gerçek hürriyet yolu mücadelesine faydalı bir hizmet olacaktır.
         Bakın, Allah (c.c.); “Dillerinizin ve renklerinizin farklı olması Allah’ın ayetlerinden” (Er-Rum 22) buyurmakta. Görüyorsunuz ferman yücelerden gelmekte, o halde Kur'an ışığında farklılıkları zenginlik olarak addetmeli. Nasıl addetmeyelim ki,  bu ayetin ışığında tek hakikat benimkidir duygusundan kurtulmamız istenmekte. Bu sayede kendi dışımızdaki insanlarla empati kurarız da. Şurası muhakkak; İslâmiyet’in özgürlüklerle problemi yoktur, nasıl problem olsun ki, yüce dinimiz fikir hürriyetini irşâd vasıtası olarak görür. Bu yüzden gerçek özgürlük insan şahsiyetinin güçlenmesinde en etken unsur olur da. 
            Bir olmak, iri olmak ve diri olmak özgürlüğün kazandırdığı güzel hasletlerdir. Zaten birlikte olmak farklılıkların bir araya geldiği bir bütünlük demek. Dolayısıyla sosyal hayatta farklı düşüncelerin varlığını sürdürebilirlik gayretini gayet tabii bir faaliyet olarak görmek gerekir. Ancak bu tabii gayret içerisinde çoğunluğun azınlığa ya da tam tersi azınlığın çoğunluğa karşı tahakküm edip fikir dayatmaya kalkıştığında iş değişir, o zaman orada ne fikir özgürlüğünden ne de demokrasiden bahsedilebilir. Hürriyet ortamını kendi tabii mecrasında sağa sola yalpa yapmadan diri tutmak gerekir ki; aklı hür, vicdanı hür nesil doğabilsin. Aslında şimdiye kadar yaşanan sıkıntıların kaynağında gerçek hürriyetin toplumdan esirgenmesi yatmaktadır.  Her ne kadar bazen topluma hürriyetin ucu gösterilmiş dönemlere denk gelsek te ne işe yarar ki, hemen saman alevi gibi yanıp sönmüştür.  Demek ki problem özgürlükte değil, problem devletin birey karşısında kendini korumaya almasında, yani bireyin devlet karşısında güçsüz konuma düşürülmesinde. İşte bu yüzden Medine Vesikasında verilen mesajı iyi anlamak gerekir. Bakın Osmanlı bu mesajı iyi anlamış olduğu o kadar belli ki, farklı kimlikteki toplulukları 600 sene kardeşçe idare edebilmiştir.  Amerika’da ilk kuruluşunda Osmanlı uygulamalarını rehber edinmiştir. Malum ABD ile Osmanlı aynı kaderi paylaşan iki süper güç devletlerdir. Nitekim bugün Amerika tıpkı Osmanlıda olduğu gibi bağrında 167 din mensup yurttaşı taşımakta, bir o kadar da farklı dil ve lehçelere sahip toplulukları özgürlük meşalesiyle bir arada tutmaya çalışmaktadır. Ancak ABD özgürlükler noktasında Osmanlı’yı örnek almış almasına ama özgürlüğü kendi coğrafyası dışında ki ülkelerden esirgemiş durumdadır. ABD özgürlüğü kendi dışındaki ülkelerden esirgeye dursun,  bizim için asıl önem addeden Resûlullah’ın (s.a.v.) gerek Medine vesikası gerekse kusva adlı devesi üzerinde yaptığı âlemşümul insan hakları beyannamesinde yerini bulan o müthiş veda konuşmasıdır. Zaten Resulullah’ın insan haklarına yönelik özgürlük uygulamalarını rehber edinseydik etnik farklılıklar bizim için bölücülük olmayıp, bilakis zenginlik olacaktı. Elbette ki alt kimliklerin veya alt birimlerin tek başına millet olmadığını bizde biliyoruz, ama varlığını görmezden gelemeyiz.  Kimlik tanımaz kurallarla bir yere varılamayacağını ve tepeden inme dayatmacı yöntemlerin kitleler üzerinde hırçınlık etkisi yaptığını idrak etmekte fayda var. Fikirlere pranga vurmakla kim ne fayda gördü ki bizde görelim. Kaldı ki dışlanmak istenilen fikriyatı engellemekle etkisiz duruma gelmez, tam aksine yer altına çekilip örgütlenmeleri sağlanmış olur. Nasıl ki bir zamanlar farklı desenlerle ilmek ilmek işlenmiş Anadolu kilimi üzerinde bağdaş kurup bir olmuşsak,  pekâlâ farklı kimliklere sahip topluluklarla yeniden tekrar bir arada kardeşçe yaşayabiliriz. Madem kilim üzerindeki farklı desenler bütünlük arz ediyor, o halde aynı vatan sathında yaşayan farklı kimlik ve kültürlere sahip topluluklara öteki görmeye hakkımız olmasa gerektir, sonuçta hepimiz ben-i âdemiz, topraktan yaratıldık toprağa gideceğiz. Bakın toprak, toprak olduğu halde her türlü insanı bağrına basmışken, pekâlâ bizde toprak ana gibi yediden yetmişe herkesi bağrımıza basabiliriz. Bir kez daha söylemekte fayda var; farklılıklar asla bölücülük değil, bilakis zenginliktir. Başkalarını cennetlik görmedikçe, kendimizi cehennemlik endişesi kaplayacağı kuşku götürmez. Hakeza başkalarını cehennemlik görmekte, kinimizin ve öfkemizin dışa yansıması anlamına gelecektir. Bu yüzden İslâm tasavvufunda, “Her geceyi Kadir bil, her gördüğünü Hızır bil” düsturu esastır. Başkalarını cehennemlik görmek düşüncesi kararmış bir ruhun yansıması olup hürriyetsizlik doğurmaktadır. Kaldı ki; insanları Hızır olarak algılamakla insan şahsiyetinden değer kaybetmez, tam aksine yücelip kelebek misali ötelere kanatlanmaya vesile olur da. Hatta Hızır algıladığımız kişilerden biri Hızır çıkarsa çokta faydasını görürüz. Hani, Arifler der ya; “Veliyi görende Velidir.”  İşte bu güzel veciz söz, müjde niteliğinde olup etrafa, çevreye ve Allah dostlarına hüsnü bakışın velayete sebep teşkil edeceğinin bir işaretidir. Belli ki, batının sözde hümanistleri bizim bitmez tükenmek bilmeyen sevgi dolu kaynaklarımızdan alması gereken birçok insanlık dersi var elbet. Ne var ki, hala Batı başkaları cehennemliktir düşüncesinden vazgeçmiş değil. Şayet bu tip maraz düşünceler rafa kaldırılmazsa biliniz ki Marksist ideoloji gibi totaliter düşünceler başkalarının öldürülmesinde hayat bulmaya devam edecek demektir. Malum, bir zamanlar Türkiye’de Marksist öğretilerden yola çıkan solcu gençler düşüncelerini namlularının üzerine kurup  ‘Devrim kanla yazılır’ sloganıyla mesajlarını dillendirmişler. Tabii Müslümanların metodolojisi böyle değil. Müminler vahyin ışığında en son rahmet Peygamberinden aldıkları feyizle “Başkalarını cennetlik görmedikçe, kendimizi cennetlik göremeyiz” düşüncesini ilke edinmişlerdir. Bu yüzden diyoruz ki, bütün insanlığın İslâm’a ihtiyacı vardır. İnsan sadece İslâmiyet’te eşrefi mahlûkattır, yani yaratılmışların en üstünüdür. İşte Mevlana’nın Kur’an ışığında insanlığa yaptığı; ‘Ne olursan ol Yine gel’ çağrısı bunun en tipik misalidir.  Gerçek manada hümanizm de budur zaten.
                                  
                                  
              BUHRANLARIN VE TEZATLARIN ÇOCUĞU BATI DÜŞÜNCESİ
                                  
            Hz. Mevlâna mesnevide özetle şöyle der: “Düşünce kınanmaz (muafaze edilmez). İnsan içi hürriyet âlemidir. Düşünceler latiftir, onlar hüküm olunamaz: “Biz görünene hükmederiz, sırları ancak Allah bilir” (hadis) buyrulmuştur. Düşünceler, içimizde oldukça adları sanları ve alametleri yoktur. Bu yüzden de onların ne kâfirlikleri ne de Müslümanlıkları hakkında hüküm verilmez. Hiçbir kadı var mıdır ki?
            —Sen içinden böyle geçirdin (yahut) gel, içinden böyle düşünmediğine yemin et desin.
            Diyemez. Çünkü kimsenin içine hükmedilemez. Düşünceler havadaki kuşlar gibidir. Cümle, ibare ve söz haline geldiği andan itibaren iyiliğine ve kötülüğüne hüküm olunabilir.
            Allah (c.c.) ise bütün âlemlerin fevkindedir ve ne içte ne de dıştadır. Hintli, Kıpçak, Anadolu ve Habeş hepsi de mezarlarında bir halde ve aynı renktedirler.
            “En güzel şekil olan insan şekli arştan da üstündür, düşünceye de sığmaz.” (Bkz. Mesnevi, C.1)
            Gerçekten de Mevlâna hürriyeti çok güzel ifade etmiş,  Mesnevi adeta insanlığa hürriyet dersi verip insanın iç dünyasını hürriyet âlemi olarak ilan etmiştir. Bundan da öte düşüncenin kınanmayacağını vurguluyor. Ancak, düşüncelerin kelime, cümle, söz, yazı haline geldiğinde hakkında yorum yapılabileceğini belirtiyor. Ayrıca bütün etnik farklılıkların toprakla aynı renge bürüneceğini ve insan faktörünün düşüncenin de ötesine taştığını bildirip gerçek hümanizmi ortaya koymuştur. Maalesef batıda insanlık tükettiği kadar değer kazanıp bu tutum hümanist tavır olarak yutturulur. Hümanizm insancıl görünen kavramdan çok bir planın parçası gibi duruyor. Sanki tarih boyunca işledikleri cinayetleri örtbas için uydurulmuş yeni bir putun bir başka servis ediliş biçimidir. Batı, ilk önce aklın kuyruğuna takıldı, sonrasında aklın hâkimiyeti altında köle olunca kaybettiği ruhun yerini dolduracak bir meta aradı. Güya aradığını hümanizmde bulacağını sandı. Vahye inanmayanlar ister istemez bir suni din peşinde koşacaklardır, bu kaçınılmaz. Batı semavi dinden kopmaya devam ettiği sürece komünizm, faşizm, hümanizmde olduğu gibi birçok suni dinler icat etmekten geri kalmayacak gibi.  Şu bir gerçek; İslamiyet tek sönmeyen ışık olarak kıyamete kadar devam edecektir.
            Kur’an; düşünce, ışık, hatta ilahi musikidir. Böyle bir mukaddes kelamdan bütün insanlığın alacağı sonsuz bereket vardır. Doğrusu ruhunun susuzluğunu gidermek için Kur’an kelamına ihtiyaç vardır. Mukaddes kelam-ı kadim önce Hıra mağarasında “oku” ayetiyle yankılanmış, Mekke’de kıvılcım alıp oradan bütün Asya’ya yayılmıştır, şimdi de bütün dünyayı aydınlatıyor. Hiç kuşkusuz kıyamete kadarda tüm âlemi susuzluktan kurtaran engin kaynak olarak devam edecek te.  Nitekim İslâm, ırk ve inanç farkı gözetmeksizin bir arada nasıl yaşanabileceğinin formülünü asırlar öncesinden ilan etmiş bile. Hatta ilan etmekle kalmamış gönül sultanlarının feyziyle desteklemiş te. Malum o gönül sultanları Mevlana’ca “Ne olursan ol yine gel” çağrısı yapan gönül mimarlarıdır.  İşte bizim insana yaklaşımımızla batıda ki sözde hümanist (sözde insaniyetçi)  yaklaşım bu noktada ayrışır. Batı hümanizmi; kaba ve yapmacık olup, tüm düşüncesini dünyanın dörtte üçünü kirlettiği kölelik sistemi üzerine kurmuştur.  Biz ise insanlık sevgimizi  “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü” ekseni üzerine inşa etmişiz.
           Vahyin soluğu, sevgilinin bakışlarında pırıltı, gönüllerde heyecan bulan karşılıksız sevgidir. İşte gerçek hümanizm budur. Doğu’yu batıdan ayıran en bariz fark sevgi selidir. Yani, sevgisiz akıl batının içine düşüp te çıkamadığı bir gayya kuyudur. Oysa sevgiyle yoğrulmamış akıl neye yarar ki?  Bakın doğuda cebir’in, batı da geometrinin filiz vermesindeki gizem meramımızı anlatmaya yeter artar da. Anlaşılan biz şekilden ziyade öze önem vermişiz.
         Osmanlı tefekkürde tek tipti. Dolayısıyla düşünceye ihtiyacı yoktu, Kur’an ve sünnet Devlet-i Aliye’ye fazlasıyla yetiyordu. Osmanlı yaptığını kaleme, yazıya dökmemiş, ama teşkilatıyla, icraatıyla, fiiliyatıyla, medeniyetiyle düşüncesini ortaya koymuştur. Bir tür düşünce uygulaması göstermiştir. Osmanlı da düşünce adamına ancak sıkıntılı dönemlerde, ya da çöküş sürecinde ihtiyaç duymuştur.
       Osmanlı gevezeliği vakarına yakıştırmaz, daha çok kendine; “Ayinesi iştir, lafa bakılmaz”  düsturunu esas almıştır. Kelimenin tam anlamıyla Osmanlı, düşünce kabına sığmaz, düşüncenin ötesinde bir yerde bulunmayı yeğlemiştir. Keza insanlığa teorikten uzak pratik ahlâk dersi vermiştir. Onun için Osmanlı düşünceye mahkûm değildir. Hatta kullandığı argümanların hiçbiri düşünce taşımıyordu, sadece fikir ihtiva ediyordu. Zaten fikriyatı da zikrin gülü olarak değerlendirip irşat vasıtası olarak görmüş. Bu yüzden Cemil Meriç; “Düşünce, buhranların ve tezatların çocuğudur” deyip bu gerçeği gün yüzüne çıkarmıştır.  Avrupa, buhran ve tezat içerisinde geçirdiği dönemlerin girdabında telef olduğu içindir hem filozof yetiştirmiş, hem de felsefe üretmişlerdir. Ürettikçe de şüphe girdabından çıkamamışlardır. Doğu’da ise şüphecilikten pek eser görülmez. Peygamber nefesi ve kokusu doğu insanına fazlasıyla yetmiş artmış ta. Onun için bir tarihçi; “Peygamberler Asya’nın, yorumcular Avrupa'nındır” demiştir. Avrupa kesretten vahdete bir yol izleyemediğinden huzursuzdur. Doğu cenahında öyle değildir, gönül dünyasında vahdeti yaşamıştır hep. Nitekim Osmanlı’nın yükselişindeki sır vahdet iksirinde gizlidir. Batı filozoflarının hayatı incelendiğinde her birinin zıtlıklarla dolu ortamın ürettiği oyuncak çocuklar olduğu görülecektir. Onların kurdukları sistemler çelişkiler ağı üzerine kurulu olduğu içindir tüm insanlık ellerinde oyuncak misali har vurulup harman savrulmuşlardır. Felsefeleri adeta yalanlar zinciri ağıyla örülüdür. Çünkü her icat edilen felsefe bir öncekini yalanlayan düşünce biçiminde sahne almıştır. Böylece insanlık yalan ve uydurma reçetelerle dolandırılmıştır. Felsefe; belki aklı fethedebilir, ama gönlü asla fethedemez. Bir kere kalpler katılaşmış nasıl fethedebilir ki. Kalbi ancak vahyin soluğu fetheder. Bakın bir Yahudi örgütü olan Siyonizm’le ilintili B’nai B’rith tarikatı (İbranice ittifakın çocukları demek) kendisine güdümlü beyinleri habire köle yapmak için uğraş veriyor. Şöyle ki; bu örgüte girecek Yahudiler Tekris adı verilen bir törenle (masonluğa giriş) yemin ettirilerek daha ilk baştan beyin yıkamaya tabii tutulurlar. Derken tüm Yahudi organizasyonları bu tarikattan beslenip uluslararası arenada masonluğunda üstünde bir teşkilat olarak yerini alır. Ancak bu tür teşkilatlar gönül dünyasından bihaber hareket oldukları için tüm güç dayanakları Yahudi aklına göre şekillenmektedir. Yahudi aklı malum Kitab-ı mukaddesin dışında tamamen Yahudiliğin gizli bir geleneği diye ifade edilen Tradition Orale-Kabbala’dan başkası değildir. İşte görüyorsunuz bu dogmatik akıl birçok ülkede faili meçhul cinayetlerin planını yapıp insanlığı kana bulamakta.  Dahası akıl gönül deryasını idrak edemediği için sürekli kan dökmekten yana tavır almaktadır. Ama vahiy öyle değil, her şeyi kuşattığı gibi gönlü de yumuşatıp huzura erdirir. Maalesef vahyin soluğundan yoksun kuru mantık, bütünü kuşatamadığı için parça (cüz) halde debelenip durmaktadır. Kur’an aklı, düşünceyi fethetmekle kalmaz gönülleri de ihata eder. Dolayısıyla gerçek bilgeliğin marifet, vuslat ve aşk olduğunu Kur’an sayesinde idrak ederiz. Demek ki; kurtuluş kesret deryasından vahdete dalmakla mümkün olabiliyor. Madem öyle, huzuru vahdette aramalıdır.          
         İslâm düşüncesinin en büyük zaferi, değişmeyeni kavramasıdır. Batıda felsefe sürekli kısır bir döngü içerisinde dönüp durmaktadır. Denemedikleri bir şey kalmadı diyebiliriz. Denediler de ne oldu, bir türlü ideal olan hayat tarzına kavuşamadılar. Müslümanların denemeye ihtiyacı olmadığından İslâm tek başına değişmeyen hakikat güneşi olmuştur. Öyle ki, İslam bütün çağları kuşatan şemsi bir güneştir. İnsan, İslâmiyet’le Ahsen-i takvime (yaratılmışların üstünü) yükselirken, batının felsefe akımıyla da Esfel-i safiline (hayvandan da aşağı) inmiştir.
         Hayvan ruhu hayvani aşkla, insan ruhu ilahi aşkla dirilir. Allah aşkı var oluş sebebidir. İnsan kendi egosunda boğulmak için yaratılmamıştır,  Allah’a “abd” olmak için var olmuştur, Zaten gerçek hürriyete kavuşmak Mevla’ya abd olmaktan geçer.  Felsefeciler bugüne kadar bol bol ideoloji ürettiler de neyi hallettiler ki? Her üretilen ideoloji insanlığa barış ve huzur getiremediği gibi soluk aldıramadı da. Belli ki her ideolojinin yemişi kandır. Bizim yemişimiz ise İ’lay-ı kelimetullah için Nizam-ı âlem’dir, barış ve huzurdur. Batı inançtan boşalan yeri felsefe ve ideolojiyle doldurulmaya çalıştığı müddetçe dünyada daha çok kan akacak demektir. İdeolojiler bir vasıtalar bütünü olması gerekirken, günümüzde fikirleri, ülkeleri maşa ve alet olarak kullanan bir silah olmuştur adeta. Belki de insanlığın kurtuluşu insana deli gömlek giydirilmiş ideolojilerin tasallutundan kurtarmakla sağlanacaktır. Ne var ki, bütün izm’leri İslâm’ın yeniden medeniyet olarak doğma endişesi kapladığından kutlu doğum gecikebiliyor. Bir kere ideolojilerin metafiziği yok,  ellerine tutuşturulmuş bir sürü broşürlerle insanlığa ne verebilirler ki. Bu yüzden ideolojiler hakikatin tecelli etmemesi için güçlü direnç gösteriyorlar. Sadece direnç gösterseler gam yemeyiz, ideolocya ağlarını yalan üzerine sürdürme iradesi sergiliyorlar. Böylece yalan üzerine kurdukları sistemlerle dünyayı gözyaşına, kan gölüne çeviriyorlar. Hal vaziyet böyle olunca ister istemez ülkeleri insanlar yönetmiyor, ülke yönetimlerini darbeler ve namlular belirliyor. Peki, şu ideolojilerin peşine takılan sözde aydınlara ne demeli. Malum bu tip aydınlar ezberlediği nakaratları durmadan tekrarlamakla meşgullerdir. Kalemleri habire namlunun ucunda boy vermektedir.  Oysa evren çok sesli senfonidir. Sözde aydınların tek bildiği şey, kendi çalıp kendi dinlediği çalgıdır, Vahiyden bihaberlerdir!
       Düşünce tek tip olamaz, âlemşümuldur. Düşünce yerli olamaz, hem alınır hem verilir. Bizim düşünce algımız; vahiydir. Batı düşüncesinin felsefe üzerine kurulu olduğunu belirtmiştik. Batıda felsefe, doğuda ise aşk, sevgi, müzik ve ruha ait her şey var. İşte batı ve doğuyu birbirinden ayıran fark; doğunun fıtri olana talip olması, batının ise sonradan kazanılmış suni putları ölçü almasıdır. İlla da felsefe deniliyorsa,  bizim felsefemiz vahiy’dir. Batıda felsefe vardı da neyi halletti ki? Grek medeniyetinde düşünce gelişmiş, ama adalet hak getire gelişemedi, insanlık kan ağlıyor hala. Adalet ancak İslâmiyet’le mümkün, cahiliye dönemi katı kalpli Hz. Ömer’i adalet timsali yapan ruh bizatihi İslam’ın tılsımıdır.


            GELECEK İLİM VE TEFEKKÜRDEDİR

            Düşünce bütünü kucaklayabilirse bir anlam ifade eder. Bütünü kucaklayamayan fikirler düşünce olmaktan çıkıp zıvanalaşacaktır. Zira zırva tevil götürmez. Tek tip düşüncenin tek meşalesi gevezeliktir sadece. Düşünce, dünü yarına bağlayabiliyorsa İslâmiyet’in kabulü olacağı muhakkak.
            Bütünlükten mahrum düşünce sistemleri birbirini yalanlamakla sürekli ideoloji üretmişlerdir. Kaldı ki onlar karalama yoluyla hiçbir yere varılamayacağını idrak etmezler. Nasıl idrak etsinler ki,  batının nassı kuru akıl, ideoloji ve felsefe üzerine inşa edilmiş, İslâm’ın nassı ise Kur’an ve hadis üzerine bina edilmiştir. Aslında her ikisi de nass (prensip), ama Kur’an ve hadis bütünlük arz eder, yani dünü yarına bağlar, diğeri ise bütünden bihaberdir. Kelimenin tam anlamıyla batı düşünce sisteminin her biri ayrı bir ekol, köksüz ve gelenekten uzak görüşlerdir. Oysa yaşayan toplum; Kökü mazide olan atidir. Toplum bile bütünlük arz eder. Öyleyse, bütüncü fikirler topluma nakşedilmeli. Malum insanı hiçe sayan ideolojilerin varacağı menzil, insafsız avcıya hizmet eden durakta cirit atmak olacaktır.
            Batı, Hümanistlerden bahsederken Yunan metinlerini tercüme eden araştırmacılar olarak niteler. Dahası Rönesans’ını, hümanistler sayesinde gerçekleştirildiğinden dem vururlar. Elbette ki bunda doğruluk payı var olmasına var ama bir şey eksik, o da hümanistlerin söz konusu metinleri kimden aldıkları gerçeğidir. Bilindiği üzere Roma Yunan’ı mahvetmiş, barbarlar da Roma’yı yıkmış. Dolayısıyla hümanistler bu iki yıkılan Roma ve Yunan medeniyetine ulaştırıcı vesikaları Araplardan alıp ülkelerine taşımışlardır, şayet o kaynakları kendi ülkelerine taşımasalardı Rönesans gerçekleşip dal budak salamayacaktı. Aslında Rönesans bizim eserimiz olmalıydı.  Şöyle ki; Avrupa, orta çağında Rönesans’ını gerçekleştirirken, biz gelişme çağlarında orta çağımızı hazırlayıp inişe geçmişiz. Hatta batı, bizim klasiklerimizi tercüme edip dirilişini gerçekleştirirken, biz ise medeniyet bilincimize kaynak olan klasiklerimizi kütüphanenin tozlu raflarına kendi ellerimizle itivermişiz. Bir anlamda Avrupa’yı yeni fetihlere kanatlandıran El-Bruni, Harzemşahlar gibi nice dehalarımızın ortaya koydukları tercüme eserleridir. İşte batı bu klasikleri büyük bir aşkla okudu, okudukça da ufukları açıldı ve böylece gelişmenin merkezi oldular. Derken orta çağ zihniyetine tepki sonucu Rönesans doğmuştur. Böyle bir doğuş Grek-Romen-Hıristiyanlık sentezlemesini de beraberinde getirmiştir.
           Peki ya biz, malum bizim genlerimizde Avrupa özü yok, ama batıya göbekten yapışığız hâlâ. Bakın Japonlar, hiyeroglif alfabesini ve bir tür Şintoizm dinini değiştirmediler, ama bugün gelinen nokta itibariyle adından süper devlet olarak söz ettirebiliyorlar. Maalesef bizim yarı aydınlarımız batıyı tek örnek, tek rehber olarak görmeye devam ediyorlar habire. Onlar bir türlü Margaret Thatcher’in şu sözlerinden bile uyanmazlar. Bakın Thatcher; “Güttüğüm ekonomik politika tamamı ile Hıristiyan ilkelerine uygundur” diyor. Bu sözlerden de anlaşıldığı üzere her medeniyet dine dayanarak ayakta duruyor. Bu yüzden yeniden kendine dönüş veya gelişmeye Rönesans (yeniden doğuş) diyoruz. Bu da yetmez yeniden Osmanlı ülküsünü hayata geçirmeli ve çaba sarf etmelidir. Nasıl ki, batı kendi greko-latin kültüründen güç alıp Rönesans’ını kurduysa, pekâlâ bizde kendi Nizam-ı Âlem kültürümüzden kuvvet bulup yeniden doğuşumuzu gerçekleştirebiliriz. Neden olmasın ki? O halde gün tarihi kodlarımızda mevcut gerçek hürriyetin ne demek olduğunu cümle âleme ilan etme günü deyip ötelere yelken açmalı.
            Türkiye’yi hangi hür fikir kurtarır soruları epey zamandır hep sorulup durur, hatta bu soruların karşılığını bulması açısından denemediğimiz reçete kalmadı da. Derken her ileri sürülen görüş kendi dar dünyasını tek hakikatmiş gibi sanıp karşıt fikirleri yok saydılar hep. Sadece yok saysalar gam yemeyiz, bu arada fikir dayatmasına tevessül edilip topluma aba altında sopa gösterilerek tepeden inmeci uygulamalar servis edildi de. Bu da yetmez jakoben varı tavırlarla hürriyeti zindana attılar, düşünceye de kement vurdular. Ara sırada halkla dalga geçercesine işgüzar tavırlarla insan kafasıyla düşünür, kalbiyle inanır edebiyatı yapıp ardından da düşüneni bir kaşık suda boğmuşlardır. Sonrası malum, köşeye sıkıştıklarında bizde ilim adımı yetişmiyor serzenişinden bulunmuşlardır. Bu kafayla tabiî ki, bizde düşünce adamı yetişmezdi, fikir özgürlüğü sözde değil özde verilseydi bu hale düşmezdik elbet. Kaldı ki bir rejim sadece polis kuvvetiyle ayakta kalmaz, güveni sağlayacak özgürlüğe de ihtiyaç vardır. O halde ne yapıp edip yeniden özgür dünyanın hür düşünce merkezi olmalıyız. Nasıl ki dünyaya bir zamanlar “Nizam-ı âlem ülküsü” gereği adalet götürmüşsek, bugün de pekâlâ hür tefekkürün ve Mutlak hürriyetin metotlarını insanlığa sunabiliriz.  Zira İslâm gelişme içinde hürriyeti telkin eder sürekli.
             Mutlak hürriyet Allah’tan başka tüm sahte mabutlara boyun eğmemektir. Hele çok şükür böyle bir hürriyet anlayışı fazlasıyla bizim zengin kaynaklarımızda mevcut. Ancak Asrı Saadet’te düşünce adamı yoktu, gerekte yoktu zaten. Çünkü Kur’an ve hadis fazlasıyla yetiyordu. Her şeyi birinci kaynaktan kana kana içmek varken suni şeylerle uğraşmak abesle iştigal olurdu.  Bu yüzden Ashabın hayatında ruhi bunalım görülmez, huzur vardır. Onlar bir lokma bir hırka hayatı yaşarken bile mutluydular. Sakın ola ki, sahabe örneğinden hareketle düşünceye karşıymışız gibi anlaşılmasın. Zaten istesek te düşünmeden edemeyiz. Kaldı ki bugünkü dünyamız  “Asr-ı Saadet”  döneminin uzağında bir hayat yaşıyor,  ister istemez düşünmek ve fikir üretmek zorundayız. Artık devir bir lokma bir hırka hayat devri değil, teknolojinin doruk noktalara ulaştığı devirdir. Madem durum vaziyet bu, o halde günümüz şartlarında geleceğimizi sloganda değil,  ilim ve tefekkürde aramalıdır. Hatta ilim Çin'de olsa bile arayınız düsturumuz olmalıdır.  Her şeyden öte Kur’an-ı Mu’ciz’ül Beyan da geçen; “İnananlar ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken, daima Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaradılışı hakkında inceden inceye düşünürler” (Al-i İmran/191) ayeti ışık kaynağımızdır.
            Velhasıl; düşünce hürriyetine bakışımızı Kâfirun Suresini mealen zikrederek şöyle bağlayabiliriz: “Ey Muhammed! Sana bir yıl bizim putlarımıza ibadet et. Biz de senin ilahına bir yıl ibadet edelim, diyen kâfirlere de ki; Ey inkâr eden kâfirler! Ben sizin tapmakta olduğunuz putlara tapmam. Siz de benim ibadet etmekte olduğum (Allah’a) ibadet edicilerden değilsiniz. Zaten ben, sizin tapmış olduklarınıza tapan değilim. Siz de (hiç bir zaman) benim ibadet etmekte olduğuma ibadet edicilerden değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana.”

           Vesselam.