BİLGİ TOPLUMU
SELİM GÜRBÜZER
Bilgi toplumu; çağın meselelerine vakıf olan ve aynı zamanda olayları
kritik edebilen toplumdur. Bilmek kıyas etmektir zaten. Madem öyle, önce kendi iç dinamiklerimizi tanımalı sonra
başka ülkelerle nasıl yarışabiliriz bunun derin muhasebesini yapmak gerekir.
Aslında çağdaşlıktan dem vuran
batıcılarımız da, batıyı tanımıyor. Tanısaydılar batı'nın ne var ne yok
aynısını almak yerine yenilikleri kendi iç dinamiklerimize uyarlayıp bilgi
çağını yakalamış bambaşka bir Türkiye ile karşılaşabilirdik. Gerçekten de bilgi toplumu olabilmek için
gereken ne varsa o yapılmalıydı. Bakın İbn-i Haldun körü körüne taklitçiliğin
sebeplerini sıralarken; şuursuz hayranlık, psikolojik tatminsizlik ve
galiplerin üstünlüklerini adet ve müesseselerinde arama duygusuna
bağlamaktadır. O halde yaşadığımız çevremizi objektif ve sübjektif değerlerle
donatıp, “bilgi toplumu” olma yönünde
adımlar atmakta fayda var. Dahası
gelecek nesle vermemiz gereken miras ilmi zihniyeti aşılamak olmalıdır.
Mutlak Bilgi
Malum olduğu üzere objektif ve
sübjektif varlıklar, Yaratıcı gücün birer mesajlarıdır. Dolayısıyla bilginin asıl
kaynağı Allah’tır, kaynaktan kök salan
kollarını ise kucağında yaşadığımız çevre oluşturur. Madem Yüce Allah kullarına
isimlerini öğretmiş, o halde mutlak bilgiyi kavrayabilmek ve elestü bezmi'nde
verilen sözü hatırlamak icap eder. Dünya fani olduğuna göre, madde ölümlü demektir
zaten. Maddeyi ne kadar büyültürsek büyütelim, ya da tam tersi ne kadar
minimize (küçültürsek) edersek edelim madde eninde sonunda sınırlı
kalmaya mahkûmdur. Şüphesiz baki olan
Mutlak varlık ve Mutlak bilgidir. Hem madem, ilim Allah’ın, o halde ilim
öğrenmeyi dert edinmelidir. İnsan ilim öğrenip yaşadıkça sübjektifleşebiliyor.
Bir başka ifadeyle insanoğlu tüm objektif dünyanın geçici aldatıcılığına kapılmadan
akıl çemberini kırmak suretiyle vuslata erebiliyor.
Nasıl ki bir insan herhangi bir konu
üzerinde fikir ortaya koyarken 'övme-yerme-itidal' tarzında üç değişik düşünce
biçimi geliştirilebiliyorsa, bilgi içinde
‘mutlak-objektif-sübjektif bilgi’ adı altında üç temel kaynağa başvurup
pekâlâ bilgi üretilebilir. Ancak bilgi üretirken mümkün mertebe itidal bir yol
takip etmeyi de ihmal etmemek gerekir. İcabında itidalliği elden bırakmamak
bilgiden de kıymetli olabiliyor. Hele hele siyasi rekabetin ve hırsın tavan
yaptığı devirleri hatırlayıp bilginin aşırı uçların elinde telef edildiğini
görünce itidalliğin (orta yol takip etmenin) önemi bin kat daha da
artmış olur. Aksi takdirde siyasi uzlaşmazlıklar çok kere övme, ya da yerme
tarzında saf tutmasıyla birlikte akıl çoktan karaya vurmuş olacaktır. Hak getire böyle ortamlarda artık itidal
elden çıkmış olduğundan kişiler sultan da olabiliyor hain de. Övgü yağdıranlar,
övdüklerinin hatasını görmezlikten gelirken sövgü yağdıranlar da düşmanın bile doğrularını
yanlış görme alışkanlığına kapılırlar habire. Elbette ki bizim tavrımız
itidallikten yanadır. Nitekim orta yolu şiar edinenler hislerinin telkinlerine
kapılmayıp olaylara analiz ve kritikçi yönden yaklaştıkları gözlemlenmiştir.
Şayet bilgi toplumu olmak veya vakıalara analitik açıdan bakmak diye bir
derdimiz varsa bunu yapmaya mecburuz, aksi takdirde vakıaları kritik edemeyiz.
Zaten ilmi zihniyetin temeli de analitik zihniyete sahip olmaktır.
İfrat-Tefrit
Bilgiye müessese açısından
baktığımızda ise; medreseler konusunda
fikir beyanında bulunanlar arasında ifrata (aşırıya) kaçanlar olduğu
gibi, az olsun benim olsun düşüncesinden hareketle tefrite (normalden aşağı)
sarılanlarda var. Anlaşılan ortada bütün kabahati medreselere yükleme veya
aksayan yönlerini görememek denen bir illet var. Bir kere bu mevzuda ön yargılı
davrananların çoğu statükocu kesimdir. Madem öyle, onları kaale almadan
hükümleri afakîdir deyip geçmek gerekir. Aksi takdirde kıymetli zamanımızı boşa
harcamış oluruz. Diğer bir kesimde malum medreseliği her şeyin üstünde tutan
kesimdir. Ki; onlar da okullu olmayı kabul etmezler. Ancak günümüzde bu tip
düşünceye sahip insan pek kalmadı diyebiliriz. Gündem daha çok medrese üzerine
yoğunlaşmaktadır. Tabii medresenin lehine değil, aleyhine yönelik oluşturulan
bir gündemdir bu. Belli ki bir takım akademisyenlerimiz medreseleri, son
çöküntü noktasından değerlendirdikleri için büyük bir yanılgı içerisindedirler.
Elbette ki tenkit ettikleri noktalarda haklı oldukları hususlar vardır. Fakat
bir takım istisnai cins örneklerden hareketle tüm olumsuzlukların kaynağında
medreseyi suçlu ilan etmek el insaf dedirttirecek bir yaklaşımdır. Kaldı ki topyekûn
reddetme anlayışı objektif bakış açısıyla bağdaşmaz.
Şurası muhakkak; günümüz okullarında
fen, matematik derslerinin ağırlıklı olarak verilmesi güzel bir yaklaşım, ama
bu alanda (matematik, fen, astronomi
vs.) geçmişte emek sarf etmiş İslâm
bilginlerinin gerek biyografisi, gerekse ortaya koydukları yazılı eserlerinden
söz etmemek veya müfredata koymamak bu güzelliğe gölge düşürmektedir. Doğrusu
merak ediyoruz, acaba bugün kaç eğitimcimiz meşhur Türk matematikçisi Salih
Zeki’nin “Asar-ı Bakiye” eserinden haberdardır. Ya da bize ait Türk İslam Tıp
tarihinin olabileceğini akıllarından geçiren kaç doktorumuz mevcut. Böyle
birileri yok, olmaz da. Zira bir
zamanlar Arapça ve Farsça düşmanlığının zirveye yaptığı dönemlerden yetişip
bugünlere gelen bir kadrodan başka ne beklenir ki. Hadi matematik ve fen alanından vazgeçtik,
edebiyat alanında ki yoksulluğa ne demeli. Maalesef Türk edebiyatı alanında da
Cevdet Paşa gibi nadir yetişmiş aydınlar hariç cehalet doruk noktadadır.
Bu arada tabiat bilimleriyle din
bilimi bir arada yürümez iddiasında bulunanlara sormakta fayda var. Acaba nasıl oluyor da Avrupa her ikisini
birlikte yürütebiliyor? Bakın Almanya’da din eğitimi tâ ilkokuldan başlamakta.
İngiltere’de eğitim papaz öncülüğünde ve dini ayin eşliğinde start almakta.
İsrail Tevrat’ı baş tacı görür. ABD ise İncil üzerine el basarak tan yemin edip
diploma töreni gerçekleşir. Hadi bu örneklerden vazgeçtiğimizi varsaysak
bile, peki şu meşhur bilge insan Albert
Einstein’in; “Dinsiz ilim topal, ilimsiz din kördür. Ben Allah'ın bizden
beklediğini öğrenmek istiyorum” diye sarf ettiği akıl dolu sözlere de mi
kulak vermezler.
Malum, medrese bugünkü manada
üniversite demektir. Dolayısıyla medrese kavramını ve usullerini topyekûn
reddetmek ilmen doğru bir tespit değildir. Kaldı ki, en meşhur matematikçi ve
doktorlar medreselerden çıkmıştır. İşte Cebir, işte İbn-i Sina gibi bilge
şahsiyetlerin varlığı bunu teyit ediyor. Hakeza yine Kur’an-ı Kerim’i tefsir
eden ulemamız, tarihi belgeleri önümüze koyan tarihçilerimiz, kanunları madde
madde (Mecellede olduğu gibi) sıralayan hukukçularımız da
medreselilerdir. Yine Arap, Fars edebiyatının hüküm sürdüğü devrelerde Türk
dilini en sade şekilde devlet dairelerinde muhafaza edenler de medreselilerdir.
Ta ki Osmanlı’nın yükselişten gerilemeye yüz tuttu, işte o gün bugündür Farabi,
Razi, Biruni, İbn-i Sina, Gazali, İbn-i Rüşd ve İbn-i Haldun gibi bilge
insanları arar olduk. Günümüzde böyle meşhur bilge şahsiyetlerin çıkmaması
gerçekten düşündürücü bir durumdur.
Bakın, Muallim Cevdet; “Eskinin her parçası
fena değildir. Yeninin de her parçası iyi değildir. Asıl maharet eski ile
yeniyi telif edebilmektedir” diyor. Anlaşılan eski ve yeni konusunda ne
ifrata, ne de tefrite kaçmalı, itidal kalabilmek en doğrusu. Çünkü İslâm
medeniyeti selefiye ekolünden gelen tekrarcıların elinde yükselişe geçmiş
değildir. Hakeza batı medeniyeti de Hıristiyanlık, Yunan felsefi ve Roma
hukukunun tekrarıyla oluşmuş değildir. O halde bilgi çağında, bilgi toplumu
olmanın ön şartı ne tekrarcı, ne taklitçi, ne taassupçu, ne de köksüzlüktür, “Kökü
mazide olan ati” olabilmek esastır.
Batı teknolojik gelişmişliğine rağmen gençler
hayatın zorluklarına katlanacak tarzda yetiştirilir. Her çilenin sonu aydınlık
derler ya aynen bizde de medreseler de yetişen talebeler yemeğini pişirip elbiselerini
temizler ve odasının tanzimini kendisi yapardı. Şimdi sormak gerekiyor; günümüz eğitim kurumlarında mı hayatın
çilelerine katlanacak tarzda öğrenci yetiştiriliyor, yoksa medreselerde mi?
Belki de sormaya da gerek yoktur. Baksanıza okullarımızda: “Bütün bu işler
efendi harcı değil, hademe işidir” denilip, yerine hantal anlayış hâkim
kılınmaya çalışılıyor habire. Oysa Thomas P. Rohlen Japonlar için insan
eğitiminin 4 safhada tamamlandığını belirtip şöyle tasnifler:
-Çileye karşı dayanıklılık
uygulamaları,
- Askeri üs ziyaretleri yaptırılmak suretiyle
vatan sevgisi aşılanma uygulamaları,
- Meslek sahibi oluncaya kadar iş
yerlerinde çalıştırma uygulamaları,
- Sabır yürüyüşü tatbikatları..
Kaldı ki, batı eğitim sisteminde
pedagoji formasyon incelendiğinde, geçmişteki medreselerimizle benzer
uygulamaları görmek mümkün. Şöyle ki; medrese usulünde “sen arzu ettiğin
derse gir, istemediklerini sonraya bırak. Sevdiğin derse bütün kuvvetini topla”
anlayışı hâkimdir. Yine batı pedagoji formasyonunun temelinde sevgiyi ön plana
almakta vardır. Bugün okullarımızda
bırakın sevgiyi, sövüp sayma, eroin kokain, suça teşvik vs. her ne ararsan
mevcut. Oysa bugünkü batı’da eğitim sistemi öğrenciyi okuldan nefret
ettirmeyecek şekilde dizayn edilmiştir. Hatta batıda tıpkı Japonlarda olduğu
gibi öğrencinin alın teriyle meslek sahibi olmaya yönelik uygulamalara benzer
programlarda yer alır. Nitekim batı üniversitelerinde eğitim gören öğrenciler
günün yarısını eğitimle, diğer yarısını da birçok sektörde çalışarak geçirirler.
Malum bir zamanlar medreselerimizde bugünkü batıdan daha da ileri seviyede
diyebileceğimiz bir uygulamayla dersler öğlene kadar olup, haftanın iki günü
ise tatildi. Bu da yetmez, tarım ve ticari hayatın yoğun olduğu aylarda öğrenci
yılın üç ayı serbest bırakılırdı. İşte böyle “bilgi toplumu” olma zihniyeti
vardı. Maalesef bugün eğitimimize baktığımızda,
sabahtan akşama kadar bindirilmiş yüklü programlar altında ezilen binlerce
gencin dışarıya vakit ayıracak zamanları kalmadığı iç ve dış refleksleri
zayıflamış halde görürüz. Değim yerindeyse bu tür yanlış uygulamalarla öğrenci
adeta piyasadan kovulmuş haldedir. Basitten karmaşığa doğru bir program takip
etmek varken bunca eziyet niye, doğrusu anlamakta zorlanıyoruz. Sadece ağır
ders programların altında ezilme olsa gam yemeyiz, bunun yanı sıra ders
ünitelerinde işlenen aşırı lakaytlık, şişkinlik ve gereksiz bilgi
kırıntılarıyla oyalamacı programlar da söz konusu. Okullarımız, güya batı
medeniyetinin öncü kurumları olarak kuruldu, ama gel gör ki geldiğimiz noktada
Avrupa'yla aramızda büyük tezat oluşmuştur. Böyle devam ederse hayata yenik,
kendinden bezmiş genç nesiller yetiştireceğiz demektir.
Her şeyden önce ileride ülkeyi
emanet edeceğimiz gençleri halktan kopuk yetiştirmemeli. Şöyle etrafımıza dönüp
baktığımızda ailesinden kopmuş, topluma tepeden bakan ve milli şuurdan yoksun
üniversite mezunu bir sürü başıboş insan görmek mümkün. Elbette ki köyü ve
halkıyla bağlılığı kesilmiş bir üniversitelinin, kanadı kırılmış bir kuş misali
avare avare dolanması içler acısı bir durum. Tarihe şöyle bir bakın
medreselerimiz, talebeyi ne doğup büyüdüğü topraklardan, ne de sosyal ve
ekonomik hayattan koparıyordu. Şimdi tam tersi bir durum oluşmuştur. Hatta
üniversiteli gençler halkla diyaloga girmeyi aşağılık kabul eder hale
gelmiştir. Oysa bilgi toplumunda halkla eğitim kurumları iç içedir. Şayet bilgi toplumu olmak diye bir derdimiz varsa
sosyal hayatla iç içe olacak tarzda eğitim programlarını uygulamaya geçirmemiz
icap eder.
Biz ki halkla iç içe bulunan bilge
insanları “halkı aydınlatan kandiller”
olarak bilip onları günümüzün en büyük üniversitesi ayarında diyebileceğimiz
Nizamiye Medresesi gibi birçok medreselerin başına oturtmuş milletiz. O halde
aslımıza dönüp kökleriyle barışık bilge akademisyenlerimizin öğretileriyle
yeniden üniversitelerimizi aydınlık meşalesine dönüştürebiliriz pekâlâ. Selçuklu bunu başarmış, bugün neden
başarmayalım ki. Bakın kurulan medreseler sayesinde Selçuklu medeniyetinde;
- İlim, kültür, sanat ve ticaret,
- Şehirlerde hatırı sayılır
sermayedar bir sınıf,
- 100.000 dinara varan havale
senetleri,
- Çek usulü tatbikatları vb. uygulamalar görülmüştür. Nitekim Prof. Dr. Osman Turan;
“Selçuklular ve İslâmiyet” adlı eserinde bu konularda geniş bilgi verdikten
sonra, çek usulü tatbikatlarını bugünkü modern bankacılığın temeli olarak ilan
etmiştir.
Bilgi çağında yürütülen programa
şiddetle bağlılık ne kadar sıkıntı bir durum oluşturuyorsa, programsızlıkta bir
o kadar sıkıntı oluşturur. Ülkemizde devlet öncülüğünde resmi program tatbik
edildiğinden dolayı, yürütülen eğitim öğrencinin seviyesine göre değil
yürütülen programın çerçevesine göre ayar çekilmektedir. Dolayısıyla eğitime
resmiyet hâkim olunca araştırma ruhu yerine ezberci bir eğitim anlayış ön plana
çıkıp öğrenciye hazır kalıplar sunuluyor. Sonrası malum; ahlamalar, vahlamalar, sızlamalar gırla
gidip “bizde araştırmacı yetişmiyor”
türünden serzenişine dönüşüyor her iş.
Yediden yetmişe her kes şunu iyi bilir ki; teorik ağırlıklı programlar
bir işe yaramamakta, zira boşa zaman kaybıdır. Uygulamaya yönelik bir eğitimde
deney ve gözlem esas olduğundan ezberci anlayışı yerle bir edeceği muhakkak. Bu
yüzden İslâm’da tecrübe bilgi (deney) hakkel yakin,
gözleme dayalı bilgi; aynel yakin, teorik bilgi ise ilmel yakin olarak
karşılık bulur. Keza kitaplar aracılığıyla elde edilen bilgilerde ilmel yakin
kapsamında değerlendirilir. Bu tasniflemelerden anlaşıldığı üzere İslâmiyet
deney ve gözleme çok önem vermektedir.
Misal mi isterseniz, işte İmamı Azam karakteri bunun en bariz misali.
Şöyle ki;
Bir gün İmam-ı Azam atıyla birlikte
yoldan geçerken, birisi atın ayağı kaç olduğunu sorar. Ebu Hanife atından inip
ayaklarını saydığında;
“-Atın ayağı dörttür” cevabını
verir. Tabii adam şaşıracaktır. Nasıl şaşırmasın ki, İmam-ı Azam büyük bir âlim, nasıl olur da bilmez
diye aklından geçse de, aslında o büyük
imam böyle demekle tüm insanlığa “hakkel
yakin” bilgi mesajı vermiştir. Hakeza Osmanlı ilk kuruluşunda ilmin gücünü
bildiği için ilk iş olarak İznik'te medreseyle başlayıp bunu takiben Bursa
Medreselerini açmak olmuştur. İyi ki açmışlar, ilerisinde Fatih Sultan
Mehmet’te bilgi toplumu olma yolunda Fatih Medreselerini kuracaktır. Fatih her
ne kadar İstanbul’un fethiyle anılsa da,
aslında o enerjisinin büyük bölümünü ilme harcamıştır. İlginçtir birbiri ardına açılan bu
medreselerde sadece şer’i ve akli ilimler okutulmamış bunun yanı sıra telif
eser verecek düzeyde nesil yetişmesini sağlayacak programlara da yer
verilmiştir. İşte görüyorsunuz Fatih Sultan Mehmet'in o engin seviyesi nere,
biz nere. Günümüz insanı modernlikten dem vura dursun gerçek şu ki; bugünün entelektüelleri telif eserden çok, tercüme
eser ortaya koyabiliyor. Yani bilgi üretmiyor, sadece bilgi naklediliyor. Oysa
bilgi toplumu olabilmenin ön şartı bilgi üretmektir. Malum; Osmanlı Selçuklu’nun devamı sayılan
bir devlet olmasına rağmen bir önceki uygulamaların tamamını bire bir kopya
etmemiştir. Nitekim Osmanlı kuruluşunun akabinde devlet olduğunda Türk dili
hâkim kılınmıştır. Sadece orta öğretimde Arapçaya yer verilmiştir. Bu da yetmez
Türkçe nizamnameler ve Türkçe eserler yazılmıştır. Bakın Fatih Sultan Mehmet
müziğe, resme, matematiğe, fen bilimlerine, tarihe ve edebiyata da merak salmış
bir hakanımızdır, hatta Rumca, Latinceye aşına bir padişahımız olması hasebiyle
kendisinden sonra tahta oturacaklara da ışık olmuştur. Zaten kendisi böyle bir
donanımla yetiştiği içindir ki teknik ve itikadı bilgileri birlikte yürütüp adeta
yeni bir çığır açmıştır.
Kanuni dönemine geldiğimizde ise aydınlık
ocağı olarak karşımızda Süleymaniye üniversitelerini görürüz. Hiç kuşkusuz bu
medreselerde fen bilimlerine de kayıtsız kalınmayıp, bilakis ağırlıklı olarak eğitim programı riyaziye
(matematik) ve tıp ilimleri üzerine kuruluydu. Bu yüzden Evliya Çelebi,
II. Bayezid devrinde sinir ve ruh hastalarının musikiyle tedavi edildiğinden
söz eder. Tabii bunlar güzel hoş şeyler,
ne var ki Türkler XVII. asırda “bilgi verici” durumda iken XVIII. asırda “bilgi
alıcı” konuma geçmişlerdir. İşte o gün bugündür bilgi fakiriyiz dersek yeridir.
Hele hele günümüz Türkiye’sinde bilhassa ihtilal dönemlerinde insanımızı
düşünmekten alıkoymak için her neye ihtiyaç varsa eğitim programına dâhil
edilmiştir. Neyse ki 28 Şubat post modern darbenin açtığı yaraların
sarılmasıyla birlikte yeniden düşünen ve düşündüğünü uygulayan inançlı insanlar
gün yüzüne çıkabilmiştir. Derken yeniden diriliş hamlesi yaşayacağımız günlerin
muştusunu yüreğimizde hisseder olduk.
Nasıl bu hisse kapılmayalım ki, bakın
bir zamanlar aile yapımız içerisinde, dikiş, dokuma, yemek yapma, çocuk bakımı
ve ev ekonomisi gibi birçok bilgiler tatbiki olarak uygulandığından, kızlarımız
baba ocağından koca evine uğurlanırken iyi bir yuva kurabilecek donanıma haiz
olabiliyordu. Madem öyle, bugün aynı donanım neden olmasın ki. Bakın Allah
Resulü ev idaresi nasıl olur, ticaret nasıl yapılır, ordu teşkilatı nasıl
kurulur, aile hukuku nedir gibi soruların cevabını bizatihi kendi hayatında
yaşayarak gösterdiği gibi sosyal hayatta nasıl tatbik edilebileceğini gösteren
kuralları da ortaya koymuştur. Hz. Peygamberimiz bütün zamanını ibadete mi
ayırmış dersiniz? Elbette ki hayır.
Devlet idaresinde tutunda dünyevi alanda birçok şey O’nun hayatında vardı. Zira
İslâmiyet hayat dinidir. Maalesef günümüzde yuva kurmanın aynı zamanda bir okul
kurmak olduğunu unutmuş gözüken bir takım aklı evveller ana yüreğinin çocuk
üzerinde oluşturduğu sinerjik gücü görmezlikten geliyorlar. Meğer Cemil Meriç:
“Feminizm, kadına pazarda iş bulma davası” derken ne kadar haklıymış.
Yaşadığımız çağda ana yüreği, şefkat, sevgi gibi değerler hak getire, varsa
yoksa tek değer tüketim çılgınlığıdır. Artık durum öyle bir hal almış ki;
gündüzün iş telaşıyla çoluk çocuk hep birlikte cümbür cemaat ev dışındalar. İşte
evini boşaltmış aileler istese de bunları yapacak zamanı kalmayacaktır. Bu
yüzden, sosyal huzursuzluklar bitip tükenmek bilmiyor. Düşünsenize çocuklara yönelik
sunacak hikâyelerimiz yok denecek kadar azdır, hadi hikayeden vazgeçtik çocuk
gelişimine yönelik elle tutulur doğru dürüst metodoloji ortaya koyamamışız.
Meseleyi kreşle halledeceğimizi düşünüyoruz hep. Acaba tüm çocuk kreşleri bir
araya gelse bir annenin çocuğuna vereceği sıcak sevgiyi karşılayabilir mi? Sadece
kıyılan aile ocağı veya çocuklar mı, bu gidişattan gençlerde bir hayli muzdarip
durumda. Zavallı gençler de kendince habire örnek alacak şahsiyetler arar
durur, ama boşuna. Çünkü ortada örnek alınacak insan tipi kalmadı ki. Şayet gençlere örnek şahsiyet ortaya koymakta
gecikirsek, onlar kendince örnek lider bulacaktır elbet. Tabii bu riskli
durumdur, bulum derken Marks'ın,
Lenin'in, Stalin'in, Mussoli'nin, Hitler'in kollarında kendini bulmakta var.
İşte kimlik problemlerin temelinde zaten bu tip maraz arayışlar vardır.
Evet, kimlik meselesi denilen problemle
habire boğuşup duruyoruz. Körü körüne Darwinci, Durkheimci, Bergsoncu, Marksçı,
Adam Smithci tipler üretiyoruz. Oysa her ülkenin gençlere sunacağı model insan
tipleri var, bizde de var elbet, ama bizim farkımız varken yokluk yaşıyor
olmamızdır. Gülesin mi ağlayansan mı bilinmez ama, tarihin şeref sayfalarında
yer alan bunca örnek şahsiyetlerimiz varken kökü dışarıda örnek tip aramak
niye? Elbette ki bizim dokumuzla barışık dış modellere de açığız, onlardan istifade edilebilir de. Bu
yaklaşımımız bilge insan açısından da öyle,
eğitim açısından öyledir, fark
etmez, birebir kültür aktarımı olmadıktan sonra risk teşkil etmez. Bakın
Fransız, Alman ve İngiliz’in yürüttükleri eğitim sistemi bir diğerine uymaz,
sadece teknolojik metotlar ortaktır. Ortak olması da gayet tabiidir. Çünkü teknoloji belirli bir alanla sınırlı
değil, evrensel nitelik taşır, bu yüzden dinimiz “İlim Çin’de bile olsa alınız” düsturunu ortaya koymuştur. Osmanlı’nın
yükselişindeki sır bu düsturda gizli. Bu yüzden yükselme devrinde Süleymaniye
ve Selimiye mimari alanda ne anlam ifade ediyorsa yazıda da tuğra ve fermanlar
bir bambaşka anlam ifade eder. Hakeza musiki’de öyle olup Mehter ve Dede
Efendiler bir başka ruhu yansıtır. Ortak olan nokta hepsinin medreseden kök
salmasıdır. Bu yüzden 1264’ten evvelki medreseleri hem âlim, hem de iyi
yönetici yetiştiren müesseseler olarak telakki ederiz. Ancak inhitat (gerileme,
çöküş) dönemine ait medreseler için aynı şeyi söylemeyiz. Hele bünyeye
mikrop sirayet etmeye dursun, bütün azaların rahatsız olması
kaçınılmazdır. Dolayısıyla düşüş
dönemlerinde medreselerde bir takım arızaların görülmesi gayet tabii bir
durumdur.
Fatih sultan Mehmed ilkokul
öğretmeni olacaklara fıkıh dersi koydurmamıştır. Düşünmüş olacak ki bu ders
öğretmene değil, idari ve adli alanda
görev alacaklara uygundur. Bu arada
Fatih Medreselerinin etrafında 286 dükkân kurdurmayı bile ihmal etmemiştir.
Bundan maksat besbelli ki medrese ve ticari hayat birbirinden ayrılmaz parçalar
olmasından ötürüdür. Fatih
medreselerinin bir başka dikkat çeken özelliklerinden biri de, icazet alacak
durumda olan öğrencilerin bir aşağı sınıftakilere ders verme zorunluluğudur. İşte görüyorsunuz eğitimde kademe kademe
ilerleme bu çağa mahsus değilmiş, o yıllarda uygulanan bir yöntemmiş. Kaldı
ki; İbn-i Haldun böyle bir eğitim
sistemini, “Bir şeyi öğrenmenin en iyi yolunun tedrici ve çokça tekrarlamak”
diye ifadelendirmiş te.
Tabii bitmedi, dahası var. Fatih
medreselerinde lise öğretmeni olacaklara fıkıh, hadis ve tefsir verilmenin yanı
sıra pedagojik formasyon da tamamlattırılırdı. Malum, yüksek eğitimde ise,
fizik, astronomi, jeoloji, botanik, zooloji, insan Anatomisi ve metafizik vs.
dersler görülürdü. Belli ki; Fatih’in o engin seviyesi, asrın seviyesinin çok
üstünde. Belki de o engin seviyeyi köklerde aramak icap eder. Zira köklere
inildiğinde bilginin temelinde Orta asya var, Selçuklu var, Osmanlının kuruluş
mayası var. İşte bu kökler sayesinde Aristo ve Muhyiddin-i Arabî’ye ait
fikirlerin Sultan Orhan zamanında Kayserili Davut Efendi vasıtasıyla
yayıldığını görürüz. Elbette ki Muhyiddin-i Arabî deyip geçmemek gerekir, o
öyle bir bilge şahsiyet ki Futuhât eserinde en mükemmel geometrik şeklin küre
olduğuna vurgu yapıp bundan hareketle dünyanın ve diğer yıldızların da küre
şeklinde olduğuna işaret edilmiştir. Zaten bu işaretler olmasa belki de Sultan
Hüdavendigar devrinde Musa Efendi vasıtasıyla ortaya konan matematik bu denli
yeşermeyecekti. İşte Kadızade ismiyle anılan bu Musa Efendi sayesinde
medreselerimizde edebiyat ve şer’i ilimlerin yanı sıra kozmografya ve geometri
dersleri de yer almıştır. Hakeza yine meşhur âlimlerden İbn’i Hacer’in, “Bu
zamanda geçerli olan bütün fen bilimlerine aşinadır” diye övdüğü Fenerli
Şemseddin'de köklere dalıp Yıldırım Bayezid devrinin bir başka ışık aracı bilge
şahsiyet olarak dikkat çekmiştir. Ne var ki; Kanuni devrinden sonra, köklerden uzaklaştıkça edebiyatçılar,
fıkıhçılar ve nakliyatçılar, akli
ilimleri bastıran role bürünmüşlerdir. Böylece akli ilimler arka plana atılmış,
hatta hor görülmeye başlanılmış bile. Dolayısıyla yükseliş devrindeki bilgi
toplumu ruhu yerine koyu taassup içerisinde kıvranan toplum sürecine adım atmış
olduk. Derken eğitim metodumuz “Nakilcilik akılcılıktan önce gelir” prensibine
göre yapılandırılmıştır. Zaten yükselişten, gerilemeye düşmeye dur, o zaman yeni akıl hocamızın batı olacağı
muhakkak. Dikkat edin akıl hocası dedik, deney gözlem demedik. Zira batı akıl
verir ama deney ve gözlemi kendine saklar. Nitekim inhitatla (düşüşle),
deney ve gözlemden uzak bir eğitim sistemi takip ettik. Oysa medeniyetin
zirvesinde olduğumuz dönemlerde, eğitim ve öğretimin tüm basamaklarından
geçenler ancak ihtisas sahibi olabiliyordu. İşte bu ihtisaslaşma olmasa fıkıh, edebiyat, tefsir,
felsefe dersi verecek kadrodan yoksun kalınacaktı. Belli ki o dönemlerde ders programları dogmatik tarzda
değil, karşılıklı diyalog ve tartışma eşliğinde
öğrenciye aktarılıyordu. Ne olduysa, Kanuni’nin ihtişam devrinden sonra
çöküş sürecine giriverdik. Belki de çöküşe sebebiyet veren yegâne etken unsur
yükseliş sonrası padişahların nizam ve usulleri bozmalarından
kaynaklanmaktadır. Onlar boza dursun Avrupa o sıralarda gelişme evresine girdi,
biz ise taassubun kucağında kendimizi bulduk.
Anlaşılan Kâtip Çelebi bu
durumlardan rahatsızlık duymuş olsa gerek ki ders verme usulünü ıslaha
çalışmış, sosyal hayattan kopmuş medreselere itiraz etmiştir. O yabancı lisanın
gâvurluk sayıldığı bir devirde hiç çekinmeden Latinceye vakıf olabilmiştir.
Hiçbir Avrupalı yok ki, Kâtip Çelebi’yi ve kamusunu tanımasın. Eserleri
Avrupa’da basılmış bile. Hatta Bizans tarihini Latince tercüme eden de o’dur.
Sadece Avrupa mı, elbette ki hayır, Türk dünyasına kendi diliyle bahriye
tarihini yazan muhteşem bir âlimdir. Kâtip Çelebi, “Bilgi toplumu” olma yolunda
muhakeme, deney ve gözlemin önemini kavrayan biri. İşte böyle bir eğitimin
teoriyle değil ilmi kanunlarla izah edilmesinden yanadır, haklı da.
Öyle ya, madem tabiatta var olan kanunlar deney ve gözleme dayalı bir
eğitim sistemiyle ortaya çıkıyor, o halde nakilcilikte ısrar etmenin anlamı
ne. Zaten onun ortaya koyduğu
“Keşfü'z-Zunun”, “Mizanü’l-Hak” ve “Cihannüma” gibi eserler bu tür zihniyetin
demode olduğunu göstermeye yeter artar da.
Nitekim o, Cihannüma eseriyle
Amerika’nın keşfinden bahsetmiş, Keşfüz-Zunun’la ilim ve edebiyat bölümlerinin
kapılarını aralamış, Mizanü’l Hak eseriyle de adalet terazisine işaret
etmiştir. Dahası o, medreselerden akli ilimlerin dışlanmasını felaket saymakla
kalmamış coğrafya ve tabii bilimlerin resimsiz fayda vermeyeceğini taassup
ehline haykıran bir bilge şahsiyettir. Çelebi, pozitif ilimleri genelde Mustafa
Efendi’den, sosyal ilimleri de Veli Efendi’den almıştır. O, hem almış hem de
vermiştir. Hatta o, Avrupa’da olduğu gibi, eğitimi bölümlere ayırmıştır. Yani
nakliyat (edebiyat ve şer’i vs.) ve akliyat (matematik fen vs.)
şeklinde tasniflemiştir. Öyle ki o,
Avrupa'da Hacı Kalfa diye anılıp Gustav Flugel tarafından Keşfü'z-Zunun eseri
batı insanının hizmetine sunulmuştur. Maalesef Sosyal ve pozitif ilimlerin
hepsini birden kavrayan onun gibi âlim pek çıkmaz. Bu yüzden Kâtip Çelebi fıkıh
eğitimini alan müftülerin, matematik bilmediklerinden dert yakınmıştır.
Düşünsenize Kadızade gibi parlak hatip bile, pozitif ilimlerden mahrum yetişiyor,
ama netice malum minareyi bidat sayan zihniyet türüyor.
Bu ara da belirtmekte fayda var,
sakın ola ki matbaayı, Avrupa’dan ancak 300 sene sonra aldık diye geçmişimize
karanlık dönem olarak bakmayasınız. Bizde biliyoruz Yirmisekiz Mehmet
Efendi’yle İbrahim Müteferrika’nın girişimleri, ya da Damat İbrahim Paşa ve
Şeyhü'l İslâm Abdullah Efendi’nin desteği olmasa matbaanın coğrafyamıza gelmesi
çok daha uzun zaman alabilirdi. Belli ki matbaanın geç gelmesinin arka
planında, toplumun ekonomik dengeleriyle ilgili bir yönü var. Asla teknolojiye kapalılıkla
alakalı bir durum söz konusu değildir.
Aslında Asya’nın çöküşü diye bir şey
yok. Avrupa’nın uyanışı diye bir olay var sadece. Nitekim batı olayı; 17.
asırda kekeleyen, 18. asırda konuşan ve 19. asırda haykıran bir süreçtir.
Avrupa, İstanbul’un fethine kadar bizi taklit ederken, fethi müteakip gelişmiş
çağlarımızda Rönesans’ını gerçekleştirmiştir. İşte geldiğimiz noktayı çok iyi
sezen Kâtip Çelebi, yeniden ilmi uyanışı canlandırmaya çalışmıştır. Ne yazık
ki, onun bu çabası çöküş dönemindeki medreselerimizi ayağa kaldıramamıştır. Sanki
bir ara medreselerimiz belini doğrultacak gibi olsa da, bu defa da körü körüne
batıya hayranlık hastalığına yakalanmamız buna engel olmuştur. Oysa Japonlar
kendi kültürel değerlerden taviz vermeksizin, batının pozitif bilimini kendi
coğrafyasına taşıyabilmişlerdir, biz ise satıh üstü yenilikleri kopya etmekle
modernliğe erişeceğimizi sanmışız. Sanmakla ne oldu ki, bakın Japonya süper devletler yarışır konumda,
biz ise hala gelişmişliği tam olarak gerçekleştirmiş sayılmayız.
Kâtip Çelebi, Şeriat adamıdır, ama
taassuptan uzak bir şeriat adamı. Kendisi son derece engin fikirlidir. Maalesef
Kanuni döneminden sonra, tabiat ilimleriyle uğraşmak, Allah’ın işine karışmak
gibi algılanmış, hatta Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi âlimler
dışlanmıştır. Yükseliş devrimizde bu tür örnekleri pek göremeyiz. Zira yükseliş
devrindeki medreselerimizde Heraklit, Sokrat, Eflatun, Aristo, Zenon gibi
düşünürlere ait fikirlerin müzakere edilmesinde sakınca görülmemiştir. O
devirlerde sadece Aristo’nun birkaç teorisiyle birkaç inançsız felsefecilerin
Hak Teâlâ’yı inkâr eden görüşleri dışlanmıştır. Bugün Batı geldiği nokta
itibariyle bizim yükseliş döneminin medrese anlayışına yakın bir tutum
izlemektedir. Bir kere onlar kendi klasiklerine bakıp bugünkü bilgileri
kıyaslayabiliyorlar. Şöyle ki, bugün
makine teorisi olarak bilinen sibernetik kavramı Eflatun’un idare etme sanatı
manasına kullandığı Yunanca kökenli kübernetes kavramından mülhem bir
kavramdır. Nitekim o kübernetes (Latince Gobernare) derken sadece ruh
olarak düşünmemiş aynı zamanda bu kavrama geniş anlam yükleyip beden ve birçok
maddi eşyayı da kapsadığını belirtip birçok tehlikelerden koruduğunu işaret
etmiştir.
Nasıl ki medreselerimiz düşüş
dönemlerinde kapılarını pozitif ilimlere kapalı tuttuysa, bugünkü
okullarımızda, doğuya ait her ne var ne yok hepsine kayıtsız kalmıştır. Her iki
tutum da yanlıştır. Bilgi toplumu iddiasındaki ülkeler hem kendi değerlerine,
hem de çağdaş bilgilere açık olmak zorundadır. Avrupa kriterlerini harfi
harfine kopya etmenin kimlik krizine yol açacağı muhakkak. Bir takım aklı
evveller utanmasalar edebi eserleri bile sırf batıya yaranmak adına yabancı
dille yayınlatacaklar. Bakın kültürümüzün mimarlarından olan Nesimî, Fuzuli,
Baki, Nef'î Nedim, Şeyh Galip şahsiyetler Arap ve Fars edebiyatçıların
varlığından dolayı eserlerini Türkçe vermekten çekinmemişlerdir. Anlaşılan körü
körüne taklitçilik, bilgi üretme yolunda en büyük engel olmuştur. Oysa bilgi
toplumu olmanın yolu hem kültürel alanda hem de araştırma, deney ve gözleme
dayalı eğitimden geçmektedir. Şayet ekonomik buhran, sağlık buhranı, düşünce
buhranı, siyaset buhranı yaşamamak istiyorsak buna mecburuz. Aksi takdirde ya
askeri disiplinle yetişmiş, ya da bırakınız ne halleri varsa görsün, bırakınız
sadece sınıf geçsinler havasında bir öğrenci ordusuna ülkeyi teslim etmiş
oluruz. Makul olan, öğrencinin istek ve ihtiyacına göre, ya da kabiliyeti
ölçüsünde eğitime tabi tutmak esastır.
Maalesef bugünkü eğitimimiz, öğrenciye nefes
aldırmayacak programlarla yüklü olduğundan, öğrenciyi piyasadan soyutlamış ve
gelinen noktada iş, aş problemi doğmuştur. Sadece mesele iş, aş olsa yine gam yemeyiz, eğitim kurumlarında resmi ders programın dışında
gazete, dergi, ilmi kitaplara yer verilmemesi de apayrı bir açmazımızdır. Keza yine dinin, gençleri üzerinde ahlaki yetişmesinde etken
faktör olduğu görmezlikten gelmekte öyledir. Dolayısıyla bu tür uygulamalar hem
bilgisizliğin kök salmasına hem de ahlaki erozyon doğurmaktadır. Gerçekten de tabiat boşluk tanımıyor, şayet ahlak karın doyurmaz deyip maneviyata
önem verilmese birilerinin bu boşluktan istifade muzır neşriyatla genç
dimağları gafil avlaması zor olmayacaktır. İşte köklerimizden koparılan
gençliğin ruhu bu boşluktan dolayı avlanmıştır.
Ekonomik alanda sıkıntımız sanıldığın aksine
bir lokma bir hırka anlayışından kaynaklanmıyor, bilakis yabancı ideolojilerin ülke
yöneticilerini doğrudan etkilemesinden kaynaklanır. Asıl bu noktada ideoloji karın doyurmaz
demeli. Komünizm ve sosyalizmle hangi ülke abad olmuş ki bizde abad olalım.
Kaldı ki; yerli zenginlerimizin çeşme, köprü, okul, yol, sokak, imar vs.
faaliyetleri hususunda girişimlerine destek varmak varken her şeyin devlet
eliyle yapılması gerektiği düşüncesinin önü açılıp kapalılığı yeğlemişiz.
Özellikle düşüş dönemlerinde halkın sivil inisiyatifinden bihaber zihniyetlerin
köşe başlarında bulunması, medeniyet hamlemizi köreltmeye yetmiştir. Oysa halk
bir zamanlar her türlü sosyal, iktisadi ve kültürel faaliyetlerde
bulunabiliyordu. Ne zaman ki, devlet her işe el atmaya başladı, en ufak mahalli
temizlik işleri bile devletin üstlenmesi gerektiği anlayışı doğdu, işte o zaman
toplum aslı işini ihmal etmeye başlamıştır. Böylece kitleler teşkilatsız kalıp
kahve köşelerine mahkûm kalmışlardır. Bu yüzden çöküşümüzün nedenini hepten
halkın miskinliğine bağlamak abesle iştigaldir.
Milletimiz asla miskin değil, bilakis örgütsüzlük ve teşkilatsızlık
kurbanıdır. Öyle ki; insanın içinden “hani nerede o ahi teşkilatımız” diyesi
geliyor.
Bilgi üretemeyişimizin sebebi eski kanaatler
değil elbet, bütünü görememekten kaynaklanan sapkın düşüncelerdir. Tarihimize
sadece cengâverlik yönüyle bakarsak gelişmişlikten söz edebilir miyiz? Kaldı ki böyle sığ düşünceye sahip insanlar
bir gün olsun merak edip tarihin sayfalarını çevirdiklerinde;
-Fatih’in Rum âlimi Yorgi Amirukisi’yi
dünya haritası çizmesi için görevlendirdiğini, İtalyan ressamı G. Bellini’ye
elinde bir gül ile kendini resimlettirdiğini ve güzel tablolar yaptırdığını
görmezler mi?
-Kemal Paşazade bir bilge şahsiyetin
atını sürdüğünde sıçrayan çamurun Yavuz’un kaftanına bulaştığında, hemen
çamurlu kaftanı ilme hürmeten muhafazaya aldırdığını görmezler mi?
-Ebussuud Efendi’nin fetvalarıyla,
Sultan Süleyman devrinin kanun ve nizam devri olarak yükselmesine renk
katmasındaki inceliği görmezler mi?
-Müslümanların dünyanın yuvarlak
olduğuna dair coğrafi bilgiler sayesinde Kristof Kolomb bir anda Hindistan’a
batıdan dolaşıp, Amerika’nın keşfini gerçekleştirdiğini görmezler mi?
Aslında Batı
haçlı seferleri sayesinde İslâm medeniyetiyle tanışma fırsatı elde etmiştir. Bu
nedenle Rönesans'ını Müslümanlara borçludurlar. Kaldı ki batılılar, Yunan
medeniyetini de İslam bilginlerinin ortaya koyduğu tercüme edilmiş eser ve öğretilerinden
öğrenmişlerdir. Bilhassa Endülüs yoluyla Müslümanlardan aldıkları birtakım
bilgiler onların maddi planda ilerlemelerine yetmiştir. Bilerek ya da bilmeyerek
fark etmez bir anlamda İslâm âlemi bugünkü batı medeniyetinin doğuşuna hizmet
etmiştir. Malum Orta çağ denildiğinde ilk evvela batının ilimden bihaber
geçirdiği karanlık yıllar akla gelmekte.
Ne zaman ki; batı 12. ve 15. asırlarda İslâm dünyasıyla yüzleşti, işte
bu yüzleşme sayesinde bizden aldığı aşılarla birlikte güç kazanmıştır. Bakın
Piri Reis Kitab-ı Bahriye'sinde ne diyor; Yani o, Avrupalıların denizcilik ilminde çok yazıp
çok okuduklarını ve bu ilmi doğudan almış olduklarını dile getirmiştir. Hakeza
İbn-i Haldun’da; Avrupalılar Akdeniz’de bir tahta parçası dahi
yüzdüremediklerinden bahisle onların Orta çağ karanlığına gömüldüğünü, bizim ise
altın çağ yaşadığımıza vurgu yapmıştır. Gerçekten de Bruno’yu engizisyon
mahkemesinde yaktıran, Galile’yi fikirlerinden dolayı hapis cezasına çarptıran
ve Sokrat’ı düşüncesinden dolayı ölüme mahkûm eden Ortaçağ Avrupa’sı, Avrupa
için asla silinemeyecek bir kara lekedir. Ne zaman ki batı dünyası Kessler’in
ifade ettiği:“Bir halkın fikir hayatı ne kadar serbest ise hareket ve fikir
akımları da o kadar zengin olur” anlayışına yaklaştı, işte o zaman taassup
bataklığından çıkıp “bilgi toplumu” olma
özelliği kazanmıştır.
Peki ya biz? Malum,
Avrupa kendi orta çağında Rönesans’ını gerçekleştirirken, bizse kendi
yükselişimizde çöküşümüzü hazırlamışız. Düşünsenize batı orta çağında dünyanın
düz olduğu inancıyla oyalanıp dururken, Kur’an ayetlerinden ilham alan Seyyid
Şerif Cürcani Mevâkıf kitabıyla, Saduddin Taftazani de Mâkasıd eseriyle dünyayı
top (küre) şeklinde tarif ediyorlardı.
İmam-ı Gazali de; “Kim dünyanın küre şeklinde olduğunu, dini korumak
gayesiyle red ve inkâr ederse, dine karşı cinayet işlemiş olur ki bu bir
hıyanettir” diye adeta ferman buyurmuştur. Keza Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.leri
de Marifetname adlı eserinde İmamı Gazali’yi doğrularcasına; “Bu mevzuda
tartışmayı dinin gereklerinden sayan kimse dini zayıf düşürdüğü gibi ona
işlenen en büyük cinayettir” diye serzenişte bulunmuştur. Nitekim Reşid Rıza ise
Menar Tefsirinde “Geceyi gündüzün
üstüne, gündüzü de gecenin üstüne örtüyor” (Zümer 5) ayetini
yükevvirü kelimesinin kökü olan baş gibi yuvarlak manasına gelen tekvir
ibaresinin dünyanın yuvarlaklığına işaret diye yorumlamıştır. Ayrıca İmam-ı
Gazali ay tutulmasını dile getirirken “Dünyanın ay ile güneş arasına girdiğini”
beyan edip açıkça dünyanın döndüğüne dikkat çekmiş oluyordu.
Asrı İslâm ışığında
idrak edemediğimizden bir türlü bilgi toplumu olamıyoruz. Hâlâ çağın idrakinde
İslâmi anlamaya çalışıyoruz. Oysa İslâm çağlar üstüdür ve her çağın İslâm’ı
anlamaya ihtiyacı vardır. İslâmiyet hem idare, hem ahlâk, hem duygu, hem kalp
ilmi olduğu gibi aynı zamanda bir medeniyet ilmidir. Günümüzde eksiklik sadece
dini yaşantıda değil, modern çağın en üst seviyesine sıçratacak bilgi
yoksunluğu da bir başka eksikliktir. Kelimenin tam anlamıyla Bir elde Kur’an,
diğer elde bilgisayar olmadıkça diriliş muştumuz hayalden öteye geçemeyecektir.
Ne zaman ki at
üzerinde kılıç sallamanın destanî hüviyetinden kurtulup, bilgisayarın tuşlarına
dokunup ve makineyi çalıştıracak ilmi zihniyete erişirsek, işte o zaman “bilgi toplumu” olmaya hak
kazandık demektir.
Hâsıl-ı kelam doğu’ya
kapalı olmayan batı’ya da açık olan zihniyet yarınımızın güvencesidir.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder