2 Ekim 2016 Pazar

BİLGİ TOPLUMU




        BİLGİ TOPLUMU

                                                                                   SELİM GÜRBÜZER       
            Bilgi toplumu; çağın meselelerine vakıf olan ve aynı zamanda olayları kritik edebilen toplumdur. Bilmek kıyas etmektir zaten. Madem öyle,  önce kendi iç dinamiklerimizi tanımalı sonra başka ülkelerle nasıl yarışabiliriz bunun derin muhasebesini yapmak gerekir.
        Aslında çağdaşlıktan dem vuran batıcılarımız da, batıyı tanımıyor. Tanısaydılar batı'nın ne var ne yok aynısını almak yerine yenilikleri kendi iç dinamiklerimize uyarlayıp bilgi çağını yakalamış bambaşka bir Türkiye ile karşılaşabilirdik.  Gerçekten de bilgi toplumu olabilmek için gereken ne varsa o yapılmalıydı. Bakın İbn-i Haldun körü körüne taklitçiliğin sebeplerini sıralarken; şuursuz hayranlık, psikolojik tatminsizlik ve galiplerin üstünlüklerini adet ve müesseselerinde arama duygusuna bağlamaktadır. O halde yaşadığımız çevremizi objektif ve sübjektif değerlerle donatıp,  “bilgi toplumu” olma yönünde adımlar atmakta fayda var.  Dahası gelecek nesle vermemiz gereken miras ilmi zihniyeti aşılamak olmalıdır.
           
            Mutlak Bilgi
            Malum olduğu üzere objektif ve sübjektif varlıklar, Yaratıcı gücün birer mesajlarıdır. Dolayısıyla bilginin asıl kaynağı Allah’tır,  kaynaktan kök salan kollarını ise kucağında yaşadığımız çevre oluşturur. Madem Yüce Allah kullarına isimlerini öğretmiş, o halde mutlak bilgiyi kavrayabilmek ve elestü bezmi'nde verilen sözü hatırlamak icap eder. Dünya fani olduğuna göre, madde ölümlü demektir zaten. Maddeyi ne kadar büyültürsek büyütelim, ya da tam tersi ne kadar minimize (küçültürsek) edersek edelim madde eninde sonunda sınırlı kalmaya mahkûmdur.  Şüphesiz baki olan Mutlak varlık ve Mutlak bilgidir. Hem madem, ilim Allah’ın, o halde ilim öğrenmeyi dert edinmelidir. İnsan ilim öğrenip yaşadıkça sübjektifleşebiliyor. Bir başka ifadeyle insanoğlu tüm objektif dünyanın geçici aldatıcılığına kapılmadan akıl çemberini kırmak suretiyle vuslata erebiliyor.
            Nasıl ki bir insan herhangi bir konu üzerinde fikir ortaya koyarken 'övme-yerme-itidal' tarzında üç değişik düşünce biçimi geliştirilebiliyorsa, bilgi içinde  ‘mutlak-objektif-sübjektif bilgi’ adı altında üç temel kaynağa başvurup pekâlâ bilgi üretilebilir. Ancak bilgi üretirken mümkün mertebe itidal bir yol takip etmeyi de ihmal etmemek gerekir. İcabında itidalliği elden bırakmamak bilgiden de kıymetli olabiliyor. Hele hele siyasi rekabetin ve hırsın tavan yaptığı devirleri hatırlayıp bilginin aşırı uçların elinde telef edildiğini görünce itidalliğin (orta yol takip etmenin) önemi bin kat daha da artmış olur. Aksi takdirde siyasi uzlaşmazlıklar çok kere övme, ya da yerme tarzında saf tutmasıyla birlikte akıl çoktan karaya vurmuş olacaktır.  Hak getire böyle ortamlarda artık itidal elden çıkmış olduğundan kişiler sultan da olabiliyor hain de. Övgü yağdıranlar, övdüklerinin hatasını görmezlikten gelirken sövgü yağdıranlar da düşmanın bile doğrularını yanlış görme alışkanlığına kapılırlar habire. Elbette ki bizim tavrımız itidallikten yanadır. Nitekim orta yolu şiar edinenler hislerinin telkinlerine kapılmayıp olaylara analiz ve kritikçi yönden yaklaştıkları gözlemlenmiştir. Şayet bilgi toplumu olmak veya vakıalara analitik açıdan bakmak diye bir derdimiz varsa bunu yapmaya mecburuz, aksi takdirde vakıaları kritik edemeyiz. Zaten ilmi zihniyetin temeli de analitik zihniyete sahip olmaktır.

            İfrat-Tefrit
            Bilgiye müessese açısından baktığımızda ise;  medreseler konusunda fikir beyanında bulunanlar arasında ifrata (aşırıya) kaçanlar olduğu gibi, az olsun benim olsun düşüncesinden hareketle tefrite (normalden aşağı) sarılanlarda var. Anlaşılan ortada bütün kabahati medreselere yükleme veya aksayan yönlerini görememek denen bir illet var. Bir kere bu mevzuda ön yargılı davrananların çoğu statükocu kesimdir. Madem öyle, onları kaale almadan hükümleri afakîdir deyip geçmek gerekir. Aksi takdirde kıymetli zamanımızı boşa harcamış oluruz. Diğer bir kesimde malum medreseliği her şeyin üstünde tutan kesimdir. Ki; onlar da okullu olmayı kabul etmezler. Ancak günümüzde bu tip düşünceye sahip insan pek kalmadı diyebiliriz. Gündem daha çok medrese üzerine yoğunlaşmaktadır. Tabii medresenin lehine değil, aleyhine yönelik oluşturulan bir gündemdir bu. Belli ki bir takım akademisyenlerimiz medreseleri, son çöküntü noktasından değerlendirdikleri için büyük bir yanılgı içerisindedirler. Elbette ki tenkit ettikleri noktalarda haklı oldukları hususlar vardır. Fakat bir takım istisnai cins örneklerden hareketle tüm olumsuzlukların kaynağında medreseyi suçlu ilan etmek el insaf dedirttirecek bir yaklaşımdır. Kaldı ki topyekûn reddetme anlayışı objektif bakış açısıyla bağdaşmaz. 
        Şurası muhakkak; günümüz okullarında fen, matematik derslerinin ağırlıklı olarak verilmesi güzel bir yaklaşım, ama bu alanda (matematik,  fen, astronomi vs.)  geçmişte emek sarf etmiş İslâm bilginlerinin gerek biyografisi, gerekse ortaya koydukları yazılı eserlerinden söz etmemek veya müfredata koymamak bu güzelliğe gölge düşürmektedir. Doğrusu merak ediyoruz, acaba bugün kaç eğitimcimiz meşhur Türk matematikçisi Salih Zeki’nin “Asar-ı Bakiye” eserinden haberdardır. Ya da bize ait Türk İslam Tıp tarihinin olabileceğini akıllarından geçiren kaç doktorumuz mevcut. Böyle birileri yok, olmaz da.  Zira bir zamanlar Arapça ve Farsça düşmanlığının zirveye yaptığı dönemlerden yetişip bugünlere gelen bir kadrodan başka ne beklenir ki.  Hadi matematik ve fen alanından vazgeçtik, edebiyat alanında ki yoksulluğa ne demeli. Maalesef Türk edebiyatı alanında da Cevdet Paşa gibi nadir yetişmiş aydınlar hariç cehalet doruk noktadadır.
            Bu arada tabiat bilimleriyle din bilimi bir arada yürümez iddiasında bulunanlara sormakta fayda var.  Acaba nasıl oluyor da Avrupa her ikisini birlikte yürütebiliyor? Bakın Almanya’da din eğitimi tâ ilkokuldan başlamakta. İngiltere’de eğitim papaz öncülüğünde ve dini ayin eşliğinde start almakta. İsrail Tevrat’ı baş tacı görür. ABD ise İncil üzerine el basarak tan yemin edip diploma töreni gerçekleşir. Hadi bu örneklerden vazgeçtiğimizi varsaysak bile,  peki şu meşhur bilge insan Albert Einstein’in; “Dinsiz ilim topal, ilimsiz din kördür. Ben Allah'ın bizden beklediğini öğrenmek istiyorum” diye sarf ettiği akıl dolu sözlere de mi kulak vermezler.
            Malum, medrese bugünkü manada üniversite demektir. Dolayısıyla medrese kavramını ve usullerini topyekûn reddetmek ilmen doğru bir tespit değildir. Kaldı ki, en meşhur matematikçi ve doktorlar medreselerden çıkmıştır. İşte Cebir, işte İbn-i Sina gibi bilge şahsiyetlerin varlığı bunu teyit ediyor. Hakeza yine Kur’an-ı Kerim’i tefsir eden ulemamız, tarihi belgeleri önümüze koyan tarihçilerimiz, kanunları madde madde (Mecellede olduğu gibi) sıralayan hukukçularımız da medreselilerdir. Yine Arap, Fars edebiyatının hüküm sürdüğü devrelerde Türk dilini en sade şekilde devlet dairelerinde muhafaza edenler de medreselilerdir. Ta ki Osmanlı’nın yükselişten gerilemeye yüz tuttu, işte o gün bugündür Farabi, Razi, Biruni, İbn-i Sina, Gazali, İbn-i Rüşd ve İbn-i Haldun gibi bilge insanları arar olduk. Günümüzde böyle meşhur bilge şahsiyetlerin çıkmaması gerçekten düşündürücü bir durumdur.
             Bakın, Muallim Cevdet; “Eskinin her parçası fena değildir. Yeninin de her parçası iyi değildir. Asıl maharet eski ile yeniyi telif edebilmektedir” diyor. Anlaşılan eski ve yeni konusunda ne ifrata, ne de tefrite kaçmalı, itidal kalabilmek en doğrusu. Çünkü İslâm medeniyeti selefiye ekolünden gelen tekrarcıların elinde yükselişe geçmiş değildir. Hakeza batı medeniyeti de Hıristiyanlık, Yunan felsefi ve Roma hukukunun tekrarıyla oluşmuş değildir. O halde bilgi çağında, bilgi toplumu olmanın ön şartı ne tekrarcı, ne taklitçi, ne taassupçu, ne de köksüzlüktür, “Kökü mazide olan ati” olabilmek esastır.
             Batı teknolojik gelişmişliğine rağmen gençler hayatın zorluklarına katlanacak tarzda yetiştirilir. Her çilenin sonu aydınlık derler ya aynen bizde de medreseler de yetişen talebeler yemeğini pişirip elbiselerini temizler ve odasının tanzimini kendisi yapardı. Şimdi sormak gerekiyor;  günümüz eğitim kurumlarında mı hayatın çilelerine katlanacak tarzda öğrenci yetiştiriliyor, yoksa medreselerde mi? Belki de sormaya da gerek yoktur. Baksanıza okullarımızda: “Bütün bu işler efendi harcı değil, hademe işidir” denilip, yerine hantal anlayış hâkim kılınmaya çalışılıyor habire. Oysa Thomas P. Rohlen Japonlar için insan eğitiminin 4 safhada tamamlandığını belirtip şöyle tasnifler:
            -Çileye karşı dayanıklılık uygulamaları,
            - Askeri üs ziyaretleri yaptırılmak suretiyle vatan sevgisi aşılanma uygulamaları,
            - Meslek sahibi oluncaya kadar iş yerlerinde çalıştırma uygulamaları,
            - Sabır yürüyüşü tatbikatları..
            Kaldı ki, batı eğitim sisteminde pedagoji formasyon incelendiğinde, geçmişteki medreselerimizle benzer uygulamaları görmek mümkün. Şöyle ki; medrese usulünde “sen arzu ettiğin derse gir, istemediklerini sonraya bırak. Sevdiğin derse bütün kuvvetini topla” anlayışı hâkimdir. Yine batı pedagoji formasyonunun temelinde sevgiyi ön plana almakta vardır.  Bugün okullarımızda bırakın sevgiyi, sövüp sayma, eroin kokain, suça teşvik vs. her ne ararsan mevcut. Oysa bugünkü batı’da eğitim sistemi öğrenciyi okuldan nefret ettirmeyecek şekilde dizayn edilmiştir. Hatta batıda tıpkı Japonlarda olduğu gibi öğrencinin alın teriyle meslek sahibi olmaya yönelik uygulamalara benzer programlarda yer alır. Nitekim batı üniversitelerinde eğitim gören öğrenciler günün yarısını eğitimle, diğer yarısını da birçok sektörde çalışarak geçirirler. Malum bir zamanlar medreselerimizde bugünkü batıdan daha da ileri seviyede diyebileceğimiz bir uygulamayla dersler öğlene kadar olup, haftanın iki günü ise tatildi.  Bu da yetmez,  tarım ve ticari hayatın yoğun olduğu aylarda öğrenci yılın üç ayı serbest bırakılırdı. İşte böyle “bilgi toplumu” olma zihniyeti vardı. Maalesef bugün eğitimimize baktığımızda,  sabahtan akşama kadar bindirilmiş yüklü programlar altında ezilen binlerce gencin dışarıya vakit ayıracak zamanları kalmadığı iç ve dış refleksleri zayıflamış halde görürüz. Değim yerindeyse bu tür yanlış uygulamalarla öğrenci adeta piyasadan kovulmuş haldedir. Basitten karmaşığa doğru bir program takip etmek varken bunca eziyet niye, doğrusu anlamakta zorlanıyoruz. Sadece ağır ders programların altında ezilme olsa gam yemeyiz, bunun yanı sıra ders ünitelerinde işlenen aşırı lakaytlık, şişkinlik ve gereksiz bilgi kırıntılarıyla oyalamacı programlar da söz konusu. Okullarımız, güya batı medeniyetinin öncü kurumları olarak kuruldu, ama gel gör ki geldiğimiz noktada Avrupa'yla aramızda büyük tezat oluşmuştur. Böyle devam ederse hayata yenik, kendinden bezmiş genç nesiller yetiştireceğiz demektir.
            Her şeyden önce ileride ülkeyi emanet edeceğimiz gençleri halktan kopuk yetiştirmemeli. Şöyle etrafımıza dönüp baktığımızda ailesinden kopmuş, topluma tepeden bakan ve milli şuurdan yoksun üniversite mezunu bir sürü başıboş insan görmek mümkün. Elbette ki köyü ve halkıyla bağlılığı kesilmiş bir üniversitelinin, kanadı kırılmış bir kuş misali avare avare dolanması içler acısı bir durum. Tarihe şöyle bir bakın medreselerimiz, talebeyi ne doğup büyüdüğü topraklardan, ne de sosyal ve ekonomik hayattan koparıyordu. Şimdi tam tersi bir durum oluşmuştur. Hatta üniversiteli gençler halkla diyaloga girmeyi aşağılık kabul eder hale gelmiştir. Oysa bilgi toplumunda halkla eğitim kurumları iç içedir.  Şayet bilgi toplumu olmak diye bir derdimiz varsa sosyal hayatla iç içe olacak tarzda eğitim programlarını uygulamaya geçirmemiz icap eder.
         Biz ki halkla iç içe bulunan bilge insanları  “halkı aydınlatan kandiller” olarak bilip onları günümüzün en büyük üniversitesi ayarında diyebileceğimiz Nizamiye Medresesi gibi birçok medreselerin başına oturtmuş milletiz. O halde aslımıza dönüp kökleriyle barışık bilge akademisyenlerimizin öğretileriyle yeniden üniversitelerimizi aydınlık meşalesine dönüştürebiliriz pekâlâ.  Selçuklu bunu başarmış, bugün neden başarmayalım ki. Bakın kurulan medreseler sayesinde Selçuklu medeniyetinde;
            - İlim, kültür, sanat ve ticaret,
            - Şehirlerde hatırı sayılır sermayedar bir sınıf,
            - 100.000 dinara varan havale senetleri,
            - Çek usulü tatbikatları vb. uygulamalar görülmüştür. Nitekim Prof. Dr. Osman Turan; “Selçuklular ve İslâmiyet” adlı eserinde bu konularda geniş bilgi verdikten sonra, çek usulü tatbikatlarını bugünkü modern bankacılığın temeli olarak ilan etmiştir.
       Bilgi çağında yürütülen programa şiddetle bağlılık ne kadar sıkıntı bir durum oluşturuyorsa, programsızlıkta bir o kadar sıkıntı oluşturur. Ülkemizde devlet öncülüğünde resmi program tatbik edildiğinden dolayı, yürütülen eğitim öğrencinin seviyesine göre değil yürütülen programın çerçevesine göre ayar çekilmektedir. Dolayısıyla eğitime resmiyet hâkim olunca araştırma ruhu yerine ezberci bir eğitim anlayış ön plana çıkıp öğrenciye hazır kalıplar sunuluyor. Sonrası malum;  ahlamalar, vahlamalar, sızlamalar gırla gidip  “bizde araştırmacı yetişmiyor” türünden serzenişine dönüşüyor her iş.  Yediden yetmişe her kes şunu iyi bilir ki; teorik ağırlıklı programlar bir işe yaramamakta, zira boşa zaman kaybıdır. Uygulamaya yönelik bir eğitimde deney ve gözlem esas olduğundan ezberci anlayışı yerle bir edeceği muhakkak. Bu yüzden İslâm’da tecrübe bilgi (deney)  hakkel yakin,  gözleme dayalı bilgi; aynel yakin, teorik bilgi ise ilmel yakin olarak karşılık bulur. Keza kitaplar aracılığıyla elde edilen bilgilerde ilmel yakin kapsamında değerlendirilir. Bu tasniflemelerden anlaşıldığı üzere İslâmiyet deney ve gözleme çok önem vermektedir.  Misal mi isterseniz, işte İmamı Azam karakteri bunun en bariz misali. Şöyle ki; 
         Bir gün İmam-ı Azam atıyla birlikte yoldan geçerken, birisi atın ayağı kaç olduğunu sorar. Ebu Hanife atından inip ayaklarını saydığında;
            “-Atın ayağı dörttür” cevabını verir. Tabii adam şaşıracaktır. Nasıl şaşırmasın ki,  İmam-ı Azam büyük bir âlim, nasıl olur da bilmez diye aklından geçse de,  aslında o büyük imam böyle demekle tüm insanlığa  “hakkel yakin” bilgi mesajı vermiştir. Hakeza Osmanlı ilk kuruluşunda ilmin gücünü bildiği için ilk iş olarak İznik'te medreseyle başlayıp bunu takiben Bursa Medreselerini açmak olmuştur. İyi ki açmışlar, ilerisinde Fatih Sultan Mehmet’te bilgi toplumu olma yolunda Fatih Medreselerini kuracaktır. Fatih her ne kadar İstanbul’un fethiyle anılsa da,  aslında o enerjisinin büyük bölümünü ilme harcamıştır.  İlginçtir birbiri ardına açılan bu medreselerde sadece şer’i ve akli ilimler okutulmamış bunun yanı sıra telif eser verecek düzeyde nesil yetişmesini sağlayacak programlara da yer verilmiştir. İşte görüyorsunuz Fatih Sultan Mehmet'in o engin seviyesi nere, biz nere. Günümüz insanı modernlikten dem vura dursun gerçek şu ki;  bugünün entelektüelleri telif eserden çok, tercüme eser ortaya koyabiliyor. Yani bilgi üretmiyor, sadece bilgi naklediliyor. Oysa bilgi toplumu olabilmenin ön şartı bilgi üretmektir.  Malum; Osmanlı Selçuklu’nun devamı sayılan bir devlet olmasına rağmen bir önceki uygulamaların tamamını bire bir kopya etmemiştir. Nitekim Osmanlı kuruluşunun akabinde devlet olduğunda Türk dili hâkim kılınmıştır. Sadece orta öğretimde Arapçaya yer verilmiştir. Bu da yetmez Türkçe nizamnameler ve Türkçe eserler yazılmıştır. Bakın Fatih Sultan Mehmet müziğe, resme, matematiğe, fen bilimlerine, tarihe ve edebiyata da merak salmış bir hakanımızdır, hatta Rumca, Latinceye aşına bir padişahımız olması hasebiyle kendisinden sonra tahta oturacaklara da ışık olmuştur. Zaten kendisi böyle bir donanımla yetiştiği içindir ki teknik ve itikadı bilgileri birlikte yürütüp adeta yeni bir çığır açmıştır.
      Kanuni dönemine geldiğimizde ise aydınlık ocağı olarak karşımızda Süleymaniye üniversitelerini görürüz. Hiç kuşkusuz bu medreselerde fen bilimlerine de kayıtsız kalınmayıp,  bilakis ağırlıklı olarak eğitim programı riyaziye (matematik) ve tıp ilimleri üzerine kuruluydu. Bu yüzden Evliya Çelebi, II. Bayezid devrinde sinir ve ruh hastalarının musikiyle tedavi edildiğinden söz eder.  Tabii bunlar güzel hoş şeyler, ne var ki Türkler XVII. asırda “bilgi verici” durumda iken XVIII. asırda “bilgi alıcı” konuma geçmişlerdir. İşte o gün bugündür bilgi fakiriyiz dersek yeridir. Hele hele günümüz Türkiye’sinde bilhassa ihtilal dönemlerinde insanımızı düşünmekten alıkoymak için her neye ihtiyaç varsa eğitim programına dâhil edilmiştir. Neyse ki 28 Şubat post modern darbenin açtığı yaraların sarılmasıyla birlikte yeniden düşünen ve düşündüğünü uygulayan inançlı insanlar gün yüzüne çıkabilmiştir. Derken yeniden diriliş hamlesi yaşayacağımız günlerin muştusunu yüreğimizde hisseder olduk.             
         Nasıl bu hisse kapılmayalım ki, bakın bir zamanlar aile yapımız içerisinde, dikiş, dokuma, yemek yapma, çocuk bakımı ve ev ekonomisi gibi birçok bilgiler tatbiki olarak uygulandığından, kızlarımız baba ocağından koca evine uğurlanırken iyi bir yuva kurabilecek donanıma haiz olabiliyordu. Madem öyle, bugün aynı donanım neden olmasın ki. Bakın Allah Resulü ev idaresi nasıl olur, ticaret nasıl yapılır, ordu teşkilatı nasıl kurulur, aile hukuku nedir gibi soruların cevabını bizatihi kendi hayatında yaşayarak gösterdiği gibi sosyal hayatta nasıl tatbik edilebileceğini gösteren kuralları da ortaya koymuştur. Hz. Peygamberimiz bütün zamanını ibadete mi ayırmış dersiniz?  Elbette ki hayır. Devlet idaresinde tutunda dünyevi alanda birçok şey O’nun hayatında vardı. Zira İslâmiyet hayat dinidir. Maalesef günümüzde yuva kurmanın aynı zamanda bir okul kurmak olduğunu unutmuş gözüken bir takım aklı evveller ana yüreğinin çocuk üzerinde oluşturduğu sinerjik gücü görmezlikten geliyorlar. Meğer Cemil Meriç: “Feminizm, kadına pazarda iş bulma davası” derken ne kadar haklıymış. Yaşadığımız çağda ana yüreği, şefkat, sevgi gibi değerler hak getire, varsa yoksa tek değer tüketim çılgınlığıdır. Artık durum öyle bir hal almış ki; gündüzün iş telaşıyla çoluk çocuk hep birlikte cümbür cemaat ev dışındalar. İşte evini boşaltmış aileler istese de bunları yapacak zamanı kalmayacaktır. Bu yüzden, sosyal huzursuzluklar bitip tükenmek bilmiyor. Düşünsenize çocuklara yönelik sunacak hikâyelerimiz yok denecek kadar azdır, hadi hikayeden vazgeçtik çocuk gelişimine yönelik elle tutulur doğru dürüst metodoloji ortaya koyamamışız. Meseleyi kreşle halledeceğimizi düşünüyoruz hep. Acaba tüm çocuk kreşleri bir araya gelse bir annenin çocuğuna vereceği sıcak sevgiyi karşılayabilir mi? Sadece kıyılan aile ocağı veya çocuklar mı, bu gidişattan gençlerde bir hayli muzdarip durumda. Zavallı gençler de kendince habire örnek alacak şahsiyetler arar durur, ama boşuna. Çünkü ortada örnek alınacak insan tipi kalmadı ki.  Şayet gençlere örnek şahsiyet ortaya koymakta gecikirsek, onlar kendince örnek lider bulacaktır elbet. Tabii bu riskli durumdur,  bulum derken Marks'ın, Lenin'in, Stalin'in, Mussoli'nin, Hitler'in kollarında kendini bulmakta var. İşte kimlik problemlerin temelinde zaten bu tip maraz arayışlar vardır. 
       Evet, kimlik meselesi denilen problemle habire boğuşup duruyoruz. Körü körüne Darwinci, Durkheimci, Bergsoncu, Marksçı, Adam Smithci tipler üretiyoruz. Oysa her ülkenin gençlere sunacağı model insan tipleri var, bizde de var elbet, ama bizim farkımız varken yokluk yaşıyor olmamızdır. Gülesin mi ağlayansan mı bilinmez ama, tarihin şeref sayfalarında yer alan bunca örnek şahsiyetlerimiz varken kökü dışarıda örnek tip aramak niye? Elbette ki bizim dokumuzla barışık dış modellere de açığız,  onlardan istifade edilebilir de. Bu yaklaşımımız bilge insan açısından da öyle,  eğitim açısından öyledir,  fark etmez, birebir kültür aktarımı olmadıktan sonra risk teşkil etmez. Bakın Fransız, Alman ve İngiliz’in yürüttükleri eğitim sistemi bir diğerine uymaz, sadece teknolojik metotlar ortaktır. Ortak olması da gayet tabiidir.  Çünkü teknoloji belirli bir alanla sınırlı değil, evrensel nitelik taşır, bu yüzden dinimiz “İlim Çin’de bile olsa alınız”  düsturunu ortaya koymuştur. Osmanlı’nın yükselişindeki sır bu düsturda gizli. Bu yüzden yükselme devrinde Süleymaniye ve Selimiye mimari alanda ne anlam ifade ediyorsa yazıda da tuğra ve fermanlar bir bambaşka anlam ifade eder. Hakeza musiki’de öyle olup Mehter ve Dede Efendiler bir başka ruhu yansıtır. Ortak olan nokta hepsinin medreseden kök salmasıdır. Bu yüzden 1264’ten evvelki medreseleri hem âlim, hem de iyi yönetici yetiştiren müesseseler olarak telakki ederiz. Ancak inhitat (gerileme, çöküş) dönemine ait medreseler için aynı şeyi söylemeyiz. Hele bünyeye mikrop sirayet etmeye dursun, bütün azaların rahatsız olması kaçınılmazdır.  Dolayısıyla düşüş dönemlerinde medreselerde bir takım arızaların görülmesi gayet tabii bir durumdur.
            Fatih sultan Mehmed ilkokul öğretmeni olacaklara fıkıh dersi koydurmamıştır. Düşünmüş olacak ki bu ders öğretmene değil,  idari ve adli alanda görev alacaklara uygundur.  Bu arada Fatih Medreselerinin etrafında 286 dükkân kurdurmayı bile ihmal etmemiştir. Bundan maksat besbelli ki medrese ve ticari hayat birbirinden ayrılmaz parçalar olmasından ötürüdür.  Fatih medreselerinin bir başka dikkat çeken özelliklerinden biri de, icazet alacak durumda olan öğrencilerin bir aşağı sınıftakilere ders verme zorunluluğudur.  İşte görüyorsunuz eğitimde kademe kademe ilerleme bu çağa mahsus değilmiş, o yıllarda uygulanan bir yöntemmiş. Kaldı ki;  İbn-i Haldun böyle bir eğitim sistemini, “Bir şeyi öğrenmenin en iyi yolunun tedrici ve çokça tekrarlamak” diye ifadelendirmiş te. 
       Tabii bitmedi, dahası var. Fatih medreselerinde lise öğretmeni olacaklara fıkıh, hadis ve tefsir verilmenin yanı sıra pedagojik formasyon da tamamlattırılırdı. Malum, yüksek eğitimde ise, fizik, astronomi, jeoloji, botanik, zooloji, insan Anatomisi ve metafizik vs. dersler görülürdü. Belli ki; Fatih’in o engin seviyesi, asrın seviyesinin çok üstünde. Belki de o engin seviyeyi köklerde aramak icap eder. Zira köklere inildiğinde bilginin temelinde Orta asya var, Selçuklu var, Osmanlının kuruluş mayası var. İşte bu kökler sayesinde Aristo ve Muhyiddin-i Arabî’ye ait fikirlerin Sultan Orhan zamanında Kayserili Davut Efendi vasıtasıyla yayıldığını görürüz. Elbette ki Muhyiddin-i Arabî deyip geçmemek gerekir, o öyle bir bilge şahsiyet ki Futuhât eserinde en mükemmel geometrik şeklin küre olduğuna vurgu yapıp bundan hareketle dünyanın ve diğer yıldızların da küre şeklinde olduğuna işaret edilmiştir. Zaten bu işaretler olmasa belki de Sultan Hüdavendigar devrinde Musa Efendi vasıtasıyla ortaya konan matematik bu denli yeşermeyecekti. İşte Kadızade ismiyle anılan bu Musa Efendi sayesinde medreselerimizde edebiyat ve şer’i ilimlerin yanı sıra kozmografya ve geometri dersleri de yer almıştır. Hakeza yine meşhur âlimlerden İbn’i Hacer’in, “Bu zamanda geçerli olan bütün fen bilimlerine aşinadır” diye övdüğü Fenerli Şemseddin'de köklere dalıp Yıldırım Bayezid devrinin bir başka ışık aracı bilge şahsiyet olarak dikkat çekmiştir. Ne var ki; Kanuni devrinden sonra,  köklerden uzaklaştıkça edebiyatçılar, fıkıhçılar ve nakliyatçılar,  akli ilimleri bastıran role bürünmüşlerdir. Böylece akli ilimler arka plana atılmış, hatta hor görülmeye başlanılmış bile. Dolayısıyla yükseliş devrindeki bilgi toplumu ruhu yerine koyu taassup içerisinde kıvranan toplum sürecine adım atmış olduk. Derken eğitim metodumuz “Nakilcilik akılcılıktan önce gelir” prensibine göre yapılandırılmıştır. Zaten yükselişten, gerilemeye düşmeye dur,  o zaman yeni akıl hocamızın batı olacağı muhakkak. Dikkat edin akıl hocası dedik, deney gözlem demedik. Zira batı akıl verir ama deney ve gözlemi kendine saklar. Nitekim inhitatla (düşüşle), deney ve gözlemden uzak bir eğitim sistemi takip ettik. Oysa medeniyetin zirvesinde olduğumuz dönemlerde, eğitim ve öğretimin tüm basamaklarından geçenler ancak ihtisas sahibi olabiliyordu. İşte bu ihtisaslaşma olmasa fıkıh,  edebiyat,  tefsir,  felsefe dersi verecek kadrodan yoksun kalınacaktı. Belli ki  o dönemlerde ders programları dogmatik tarzda değil, karşılıklı diyalog ve tartışma eşliğinde  öğrenciye aktarılıyordu. Ne olduysa, Kanuni’nin ihtişam devrinden sonra çöküş sürecine giriverdik. Belki de çöküşe sebebiyet veren yegâne etken unsur yükseliş sonrası padişahların nizam ve usulleri bozmalarından kaynaklanmaktadır. Onlar boza dursun Avrupa o sıralarda gelişme evresine girdi, biz ise taassubun kucağında kendimizi bulduk.
            Anlaşılan Kâtip Çelebi bu durumlardan rahatsızlık duymuş olsa gerek ki ders verme usulünü ıslaha çalışmış, sosyal hayattan kopmuş medreselere itiraz etmiştir. O yabancı lisanın gâvurluk sayıldığı bir devirde hiç çekinmeden Latinceye vakıf olabilmiştir. Hiçbir Avrupalı yok ki, Kâtip Çelebi’yi ve kamusunu tanımasın. Eserleri Avrupa’da basılmış bile. Hatta Bizans tarihini Latince tercüme eden de o’dur. Sadece Avrupa mı, elbette ki hayır, Türk dünyasına kendi diliyle bahriye tarihini yazan muhteşem bir âlimdir. Kâtip Çelebi, “Bilgi toplumu” olma yolunda muhakeme, deney ve gözlemin önemini kavrayan biri. İşte böyle bir eğitimin teoriyle değil ilmi kanunlarla izah edilmesinden yanadır,  haklı da.  Öyle ya, madem tabiatta var olan kanunlar deney ve gözleme dayalı bir eğitim sistemiyle ortaya çıkıyor, o halde nakilcilikte ısrar etmenin anlamı ne.  Zaten onun ortaya koyduğu “Keşfü'z-Zunun”, “Mizanü’l-Hak” ve “Cihannüma” gibi eserler bu tür zihniyetin demode olduğunu göstermeye yeter artar da.   Nitekim o,  Cihannüma eseriyle Amerika’nın keşfinden bahsetmiş, Keşfüz-Zunun’la ilim ve edebiyat bölümlerinin kapılarını aralamış, Mizanü’l Hak eseriyle de adalet terazisine işaret etmiştir. Dahası o, medreselerden akli ilimlerin dışlanmasını felaket saymakla kalmamış coğrafya ve tabii bilimlerin resimsiz fayda vermeyeceğini taassup ehline haykıran bir bilge şahsiyettir. Çelebi, pozitif ilimleri genelde Mustafa Efendi’den, sosyal ilimleri de Veli Efendi’den almıştır. O, hem almış hem de vermiştir. Hatta o, Avrupa’da olduğu gibi, eğitimi bölümlere ayırmıştır. Yani nakliyat (edebiyat ve şer’i vs.) ve akliyat (matematik fen vs.) şeklinde tasniflemiştir. Öyle ki  o, Avrupa'da Hacı Kalfa diye anılıp Gustav Flugel tarafından Keşfü'z-Zunun eseri batı insanının hizmetine sunulmuştur. Maalesef Sosyal ve pozitif ilimlerin hepsini birden kavrayan onun gibi âlim pek çıkmaz. Bu yüzden Kâtip Çelebi fıkıh eğitimini alan müftülerin, matematik bilmediklerinden dert yakınmıştır. Düşünsenize Kadızade gibi parlak hatip bile, pozitif ilimlerden mahrum yetişiyor, ama netice malum minareyi bidat sayan zihniyet türüyor.
            Bu ara da belirtmekte fayda var, sakın ola ki matbaayı, Avrupa’dan ancak 300 sene sonra aldık diye geçmişimize karanlık dönem olarak bakmayasınız. Bizde biliyoruz Yirmisekiz Mehmet Efendi’yle İbrahim Müteferrika’nın girişimleri, ya da Damat İbrahim Paşa ve Şeyhü'l İslâm Abdullah Efendi’nin desteği olmasa matbaanın coğrafyamıza gelmesi çok daha uzun zaman alabilirdi. Belli ki matbaanın geç gelmesinin arka planında, toplumun ekonomik dengeleriyle ilgili bir yönü var. Asla teknolojiye kapalılıkla alakalı bir durum söz konusu değildir.
       Aslında Asya’nın çöküşü diye bir şey yok. Avrupa’nın uyanışı diye bir olay var sadece. Nitekim batı olayı; 17. asırda kekeleyen, 18. asırda konuşan ve 19. asırda haykıran bir süreçtir. Avrupa, İstanbul’un fethine kadar bizi taklit ederken, fethi müteakip gelişmiş çağlarımızda Rönesans’ını gerçekleştirmiştir. İşte geldiğimiz noktayı çok iyi sezen Kâtip Çelebi, yeniden ilmi uyanışı canlandırmaya çalışmıştır. Ne yazık ki, onun bu çabası çöküş dönemindeki medreselerimizi ayağa kaldıramamıştır. Sanki bir ara medreselerimiz belini doğrultacak gibi olsa da, bu defa da körü körüne batıya hayranlık hastalığına yakalanmamız buna engel olmuştur. Oysa Japonlar kendi kültürel değerlerden taviz vermeksizin, batının pozitif bilimini kendi coğrafyasına taşıyabilmişlerdir, biz ise satıh üstü yenilikleri kopya etmekle modernliğe erişeceğimizi sanmışız. Sanmakla ne oldu ki,  bakın Japonya süper devletler yarışır konumda, biz ise hala gelişmişliği tam olarak gerçekleştirmiş sayılmayız.
       Kâtip Çelebi, Şeriat adamıdır, ama taassuptan uzak bir şeriat adamı. Kendisi son derece engin fikirlidir. Maalesef Kanuni döneminden sonra, tabiat ilimleriyle uğraşmak, Allah’ın işine karışmak gibi algılanmış, hatta Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi âlimler dışlanmıştır. Yükseliş devrimizde bu tür örnekleri pek göremeyiz. Zira yükseliş devrindeki medreselerimizde Heraklit, Sokrat, Eflatun, Aristo, Zenon gibi düşünürlere ait fikirlerin müzakere edilmesinde sakınca görülmemiştir. O devirlerde sadece Aristo’nun birkaç teorisiyle birkaç inançsız felsefecilerin Hak Teâlâ’yı inkâr eden görüşleri dışlanmıştır. Bugün Batı geldiği nokta itibariyle bizim yükseliş döneminin medrese anlayışına yakın bir tutum izlemektedir. Bir kere onlar kendi klasiklerine bakıp bugünkü bilgileri kıyaslayabiliyorlar. Şöyle ki,  bugün makine teorisi olarak bilinen sibernetik kavramı Eflatun’un idare etme sanatı manasına kullandığı Yunanca kökenli kübernetes kavramından mülhem bir kavramdır. Nitekim o kübernetes (Latince Gobernare) derken sadece ruh olarak düşünmemiş aynı zamanda bu kavrama geniş anlam yükleyip beden ve birçok maddi eşyayı da kapsadığını belirtip birçok tehlikelerden koruduğunu işaret etmiştir.     
       Nasıl ki medreselerimiz düşüş dönemlerinde kapılarını pozitif ilimlere kapalı tuttuysa, bugünkü okullarımızda, doğuya ait her ne var ne yok hepsine kayıtsız kalmıştır. Her iki tutum da yanlıştır. Bilgi toplumu iddiasındaki ülkeler hem kendi değerlerine, hem de çağdaş bilgilere açık olmak zorundadır. Avrupa kriterlerini harfi harfine kopya etmenin kimlik krizine yol açacağı muhakkak. Bir takım aklı evveller utanmasalar edebi eserleri bile sırf batıya yaranmak adına yabancı dille yayınlatacaklar. Bakın kültürümüzün mimarlarından olan Nesimî, Fuzuli, Baki, Nef'î Nedim, Şeyh Galip şahsiyetler Arap ve Fars edebiyatçıların varlığından dolayı eserlerini Türkçe vermekten çekinmemişlerdir. Anlaşılan körü körüne taklitçilik, bilgi üretme yolunda en büyük engel olmuştur. Oysa bilgi toplumu olmanın yolu hem kültürel alanda hem de araştırma, deney ve gözleme dayalı eğitimden geçmektedir. Şayet ekonomik buhran, sağlık buhranı, düşünce buhranı, siyaset buhranı yaşamamak istiyorsak buna mecburuz. Aksi takdirde ya askeri disiplinle yetişmiş, ya da bırakınız ne halleri varsa görsün, bırakınız sadece sınıf geçsinler havasında bir öğrenci ordusuna ülkeyi teslim etmiş oluruz. Makul olan, öğrencinin istek ve ihtiyacına göre, ya da kabiliyeti ölçüsünde eğitime tabi tutmak esastır.
     Maalesef bugünkü eğitimimiz, öğrenciye nefes aldırmayacak programlarla yüklü olduğundan, öğrenciyi piyasadan soyutlamış ve gelinen noktada iş, aş problemi doğmuştur. Sadece mesele iş,  aş olsa yine gam yemeyiz,  eğitim kurumlarında resmi ders programın dışında gazete, dergi, ilmi kitaplara yer verilmemesi de apayrı bir açmazımızdır.  Keza yine dinin,  gençleri üzerinde ahlaki yetişmesinde etken faktör olduğu görmezlikten gelmekte öyledir. Dolayısıyla bu tür uygulamalar hem bilgisizliğin kök salmasına hem de ahlaki erozyon doğurmaktadır.  Gerçekten de tabiat boşluk tanımıyor,  şayet ahlak karın doyurmaz deyip maneviyata önem verilmese birilerinin bu boşluktan istifade muzır neşriyatla genç dimağları gafil avlaması zor olmayacaktır. İşte köklerimizden koparılan gençliğin ruhu bu boşluktan dolayı avlanmıştır.
       Ekonomik alanda sıkıntımız sanıldığın aksine bir lokma bir hırka anlayışından kaynaklanmıyor, bilakis yabancı ideolojilerin ülke yöneticilerini doğrudan etkilemesinden kaynaklanır.  Asıl bu noktada ideoloji karın doyurmaz demeli. Komünizm ve sosyalizmle hangi ülke abad olmuş ki bizde abad olalım. Kaldı ki; yerli zenginlerimizin çeşme, köprü, okul, yol, sokak, imar vs. faaliyetleri hususunda girişimlerine destek varmak varken her şeyin devlet eliyle yapılması gerektiği düşüncesinin önü açılıp kapalılığı yeğlemişiz. Özellikle düşüş dönemlerinde halkın sivil inisiyatifinden bihaber zihniyetlerin köşe başlarında bulunması, medeniyet hamlemizi köreltmeye yetmiştir. Oysa halk bir zamanlar her türlü sosyal, iktisadi ve kültürel faaliyetlerde bulunabiliyordu. Ne zaman ki, devlet her işe el atmaya başladı, en ufak mahalli temizlik işleri bile devletin üstlenmesi gerektiği anlayışı doğdu, işte o zaman toplum aslı işini ihmal etmeye başlamıştır. Böylece kitleler teşkilatsız kalıp kahve köşelerine mahkûm kalmışlardır. Bu yüzden çöküşümüzün nedenini hepten halkın miskinliğine bağlamak abesle iştigaldir.  Milletimiz asla miskin değil, bilakis örgütsüzlük ve teşkilatsızlık kurbanıdır. Öyle ki; insanın içinden “hani nerede o ahi teşkilatımız” diyesi geliyor.
       Bilgi üretemeyişimizin sebebi eski kanaatler değil elbet, bütünü görememekten kaynaklanan sapkın düşüncelerdir. Tarihimize sadece cengâverlik yönüyle bakarsak gelişmişlikten söz edebilir miyiz?  Kaldı ki böyle sığ düşünceye sahip insanlar bir gün olsun merak edip tarihin sayfalarını çevirdiklerinde;
      -Fatih’in Rum âlimi Yorgi Amirukisi’yi dünya haritası çizmesi için görevlendirdiğini, İtalyan ressamı G. Bellini’ye elinde bir gül ile kendini resimlettirdiğini ve güzel tablolar yaptırdığını görmezler mi?   
      -Kemal Paşazade bir bilge şahsiyetin atını sürdüğünde sıçrayan çamurun Yavuz’un kaftanına bulaştığında, hemen çamurlu kaftanı ilme hürmeten muhafazaya aldırdığını görmezler mi?
          -Ebussuud Efendi’nin fetvalarıyla, Sultan Süleyman devrinin kanun ve nizam devri olarak yükselmesine renk katmasındaki inceliği görmezler mi? 
        -Müslümanların dünyanın yuvarlak olduğuna dair coğrafi bilgiler sayesinde Kristof Kolomb bir anda Hindistan’a batıdan dolaşıp, Amerika’nın keşfini gerçekleştirdiğini görmezler mi?   
            Aslında Batı haçlı seferleri sayesinde İslâm medeniyetiyle tanışma fırsatı elde etmiştir. Bu nedenle Rönesans'ını Müslümanlara borçludurlar. Kaldı ki batılılar, Yunan medeniyetini de İslam bilginlerinin ortaya koyduğu tercüme edilmiş eser ve öğretilerinden öğrenmişlerdir. Bilhassa Endülüs yoluyla Müslümanlardan aldıkları birtakım bilgiler onların maddi planda ilerlemelerine yetmiştir. Bilerek ya da bilmeyerek fark etmez bir anlamda İslâm âlemi bugünkü batı medeniyetinin doğuşuna hizmet etmiştir. Malum Orta çağ denildiğinde ilk evvela batının ilimden bihaber geçirdiği karanlık yıllar akla gelmekte.  Ne zaman ki; batı 12. ve 15. asırlarda İslâm dünyasıyla yüzleşti, işte bu yüzleşme sayesinde bizden aldığı aşılarla birlikte güç kazanmıştır. Bakın Piri Reis Kitab-ı Bahriye'sinde ne diyor; Yani o,  Avrupalıların denizcilik ilminde çok yazıp çok okuduklarını ve bu ilmi doğudan almış olduklarını dile getirmiştir. Hakeza İbn-i Haldun’da; Avrupalılar Akdeniz’de bir tahta parçası dahi yüzdüremediklerinden bahisle onların Orta çağ karanlığına gömüldüğünü, bizim ise altın çağ yaşadığımıza vurgu yapmıştır. Gerçekten de Bruno’yu engizisyon mahkemesinde yaktıran, Galile’yi fikirlerinden dolayı hapis cezasına çarptıran ve Sokrat’ı düşüncesinden dolayı ölüme mahkûm eden Ortaçağ Avrupa’sı, Avrupa için asla silinemeyecek bir kara lekedir. Ne zaman ki batı dünyası Kessler’in ifade ettiği:“Bir halkın fikir hayatı ne kadar serbest ise hareket ve fikir akımları da o kadar zengin olur” anlayışına yaklaştı, işte o zaman taassup bataklığından çıkıp  “bilgi toplumu” olma özelliği kazanmıştır.
       Peki ya biz? Malum, Avrupa kendi orta çağında Rönesans’ını gerçekleştirirken, bizse kendi yükselişimizde çöküşümüzü hazırlamışız. Düşünsenize batı orta çağında dünyanın düz olduğu inancıyla oyalanıp dururken, Kur’an ayetlerinden ilham alan Seyyid Şerif Cürcani Mevâkıf kitabıyla, Saduddin Taftazani de Mâkasıd eseriyle dünyayı top (küre) şeklinde tarif ediyorlardı.  İmam-ı Gazali de; “Kim dünyanın küre şeklinde olduğunu, dini korumak gayesiyle red ve inkâr ederse, dine karşı cinayet işlemiş olur ki bu bir hıyanettir” diye adeta ferman buyurmuştur. Keza Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.leri de Marifetname adlı eserinde İmamı Gazali’yi doğrularcasına; “Bu mevzuda tartışmayı dinin gereklerinden sayan kimse dini zayıf düşürdüğü gibi ona işlenen en büyük cinayettir” diye serzenişte bulunmuştur. Nitekim Reşid Rıza ise Menar Tefsirinde “Geceyi gündüzün üstüne, gündüzü de gecenin üstüne örtüyor” (Zümer 5) ayetini yükevvirü kelimesinin kökü olan baş gibi yuvarlak manasına gelen tekvir ibaresinin dünyanın yuvarlaklığına işaret diye yorumlamıştır. Ayrıca İmam-ı Gazali ay tutulmasını dile getirirken “Dünyanın ay ile güneş arasına girdiğini” beyan edip açıkça dünyanın döndüğüne dikkat çekmiş oluyordu.        
         Asrı İslâm ışığında idrak edemediğimizden bir türlü bilgi toplumu olamıyoruz. Hâlâ çağın idrakinde İslâmi anlamaya çalışıyoruz. Oysa İslâm çağlar üstüdür ve her çağın İslâm’ı anlamaya ihtiyacı vardır. İslâmiyet hem idare, hem ahlâk, hem duygu, hem kalp ilmi olduğu gibi aynı zamanda bir medeniyet ilmidir. Günümüzde eksiklik sadece dini yaşantıda değil, modern çağın en üst seviyesine sıçratacak bilgi yoksunluğu da bir başka eksikliktir. Kelimenin tam anlamıyla Bir elde Kur’an, diğer elde bilgisayar olmadıkça diriliş muştumuz hayalden öteye geçemeyecektir.
            Ne zaman ki at üzerinde kılıç sallamanın destanî hüviyetinden kurtulup, bilgisayarın tuşlarına dokunup ve makineyi çalıştıracak ilmi zihniyete erişirsek,  işte o zaman “bilgi toplumu” olmaya hak kazandık demektir.
     Hâsıl-ı kelam doğu’ya kapalı olmayan batı’ya da açık olan zihniyet yarınımızın güvencesidir.

            Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder