BİR ZAMANLAR HEM NASIL
MEDENİYETMİŞİZ, İNSANLIK NEDİR
ÖĞRETMİŞİZ
SELİM GÜRBÜZER
Şair ne güzel de dile getirmiş;
“Bir zamanlar bizde millet, hem
nasıl milletmişiz
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir
öğretmişiz
Kapkaranlıkken afakî insaniyetin
Nur olur fışkırmışız, taa sinesinden
zulmetin” diye.
Tabii bu mısralar övünmek için yazılmış
değil insanlığa yeniden diriliş muştusu kazandırmak içindir. Madem öyle köprü misali önce işe kendimizden
başlayıp, yaratılanı sev yaratandan
ötürü tüm insanlığı kucaklayacak örnek tip olmalıdır.
Elbette ki kahkahalar üzerine kurulan
bir düzenden yana değiliz. Kaldı ki dünyanın bir çok yerinde kan, göz yaşı
varken nasıl kahkaha atılabilir ki.
Bakın Allah-u Teâlâ; Az gülsünler ve çok ağlasınlar (Tevbe:82)
beyan buyurarak insanın mahzun olmasını murad ediyor. Zira Peygamberimiz
tebessüm ederdi, asla kahkahayla gülmezdi.
İnsanlık neymiş merak edenler varsa
şöyle bir tarihin altın sayfalarına göz atması yeterli. Bakın bu topraklarda
hazineden gayri Müslimler için bile ödenek ayrılırdı. Nitekim onlar için
ayrılan paralarla, zimmîlerin dirileri gibi, ölüleri de hürmet görürdü. Hatta
zimmîler bazı alanlarda; memur olarak bile görevlendirilirdi, mülk sahibi
olurlardı. Hiçbir zaman ayrıma tabi tutulmazlardı. Nasıl ayrı tutabiliriz ki,
bakın Kur’an’ül Mucizü’l Beyan da geçen ayetlerden anladığımız kadarıyla ehli
kitap olanlarla evlenebiliyoruz da. Hakeza Bedir savaşının akabinde ele geçen
müşrik esirlerinden 10 Müslümana okuma yazma öğretme karşılığında (kurtuluş
bedeli - fidye-i necat) azad
edileceklerine dair imkân bile tanımışız.
Anlaşılan onlar İslamın o engin hoşgörüsü
sayesinde Müslüman âleminde özerk kaldılar, hiçbir devirde ‘Müslüman olun’
dayatmasına maruz kalmadılar, esir düşenler beytülmalden ödenen paralarla
hürriyete kavuşturuldular, zayıf ve kazanamayacak durumda olanlardan ise cizye
alınmamıştır. Hiç kuşkusuz bu hoşgörünün temelinde âlemlere rahmet olarak
indirilen Peygamberimizin o şefkat anlayışı vardır. Nitekim Resulü Kibriya
Efendimizin hasta olan gayri Müslimleri bile ziyaret ettiği bir sır değil.
Hatta bir gün Resulü Ekrem (s.a.v) kendisine su veren Yahudi’nin verdiği suyu
içip ona dua ettiğin de; “Allah seni
güzelleştirsin” diye niyazda bulunmuştur. Gerçekten de bu duanın
yüzü suyu hürmetine o Yahudi'nin yüzünde ölünceye kadar ağarmış beyaz kıl
görülmediği rivayet edilmiştir(Bkz. Et-teratib 1. 102).
İşte görüyorsunuz bir zamanlar neymişiz, şimdi
ne olduk?
Düşünsenize, sahibinden izinsiz ağacın
dalından üzüm koparıp da, sonradan üzümün parasını bağa bağlayan asker
şimdilerde gözükmüyor, acaba o ruha bir daha kavuşur muyuz?
Düşünsenize, komşusu da siftah etsin diye
yan dükkâna gönderen gözü tok gönlü zengin esnafın şimdilerde esamisi bile
yok, acaba bir daha o ahilik şuuruna
kavuşur muyuz?
Düşünsenize, bir gayri Müslim’le
mahkemede eşit bir şekilde hâkim karşısına yargılanmak isteyen devletlû
padişahı arar olduk, hani o sultan nerede diye sorarsımız geliyor içimizden.
Peki, ne oldu da böyle olduk? Her alanda
kokuşmuşluk tavan yapmış durumda, bu gidişat nereye kadar sürdürülebilir ki.
Oysa biz tüm peygamberlerin gıpta ile baktığı bir peygamberin ümmetiyiz, ne
oldu da bu hale düştük doğrusu anlatmakta zorlanacağımız bir durum
yaşıyoruz. Malum, Allah Resulü (s.a.v); Müslüman’ı
insanların elinden, dilinden zarar görmediği kimse olarak tarif etmiş. Kaldı ki O;
peygamberlik gelmeden önce bile müşriklere El Emin dedirttirmiş
bir Nebidir.
Hele şu istismar olayına ne
demeli, en iyisi mi içine düştüğümüz bu
hazin durumumuzu sorgulayarak tan çözmeye çalışalım. Ki,
maksat hâsıl olsun.
Bakın, Allah’ın Habib-i Resulü Ekrem'in
(s.a.v); İşçinin alın teri kurumadan ödeyiniz emrine rağmen çalışana
hayat standardının altında ücret vermek doğru mu?
Bakın, bankadan aldığı kredisini aksamadan
ödediği halde, mümin kardeşinden aldığı borcu ertelemek, el insaf hangi vicdana
sığar?
Bakın,
şirketler kurup da müminlerin saf ve berrak duygularını kullanıp, gerek
yurt içinde gerekse yurt dışında kara para haline dönüştürmek hangi kural ve
kaide ile açıklanabilir ki?
Bakın, başkalarının üçe sattığı bir
malı, Müslüman kardeşine beşe satana ne demeli?
Bakın, zekât verdiğini sağda solda
söylenip durup, sonrada verdiği kişiyi rencide ederek ten başa kalkmasına ne
demeli, şimdi o kişi infak etmiş mi oluyor?
Bakın, seçim meydanlarında dedesinin
müftü, ya da hoca olduğundan dem vurup,
sonra da işbaşına geçtiğinde mütedeyyin insanların sesine kulak tıkamak
neyin nesi?
Belli ki bakacağımız tüm bu soruların
cevaplarına verilecek tek cümle dini istismar, yani dinimizi kendi çirkin
emellerine alet etmenin yanı sıra yeterince insanlıktan nasibini alamazlıktır.
İstismar ya da bir başka ifadeyle
kullanmak; günümüzün sıkça kullanılan kelimesi,
o halde insanı, hatta İslami
kullanmaya kalkışmak dinimize en büyük zarardır, bu böyle biline.
Dini kendi tekelinde görenleri
anlamak artık çok kolay... Nasıl mı?
Oldu ya es kaza kısa kollu biri camiye giden biri namaz kılsa
azarlarlar, ya da saçı uzun küpeli bir genç gördüklerinde ‘gâvur musun?’
diyerek ten moralini bozmaktan geri durmazlar. Her gün meyhaneye uğrayıp ta bir
gün yolu camiye düştüğünde; ‘Nerenin kurdu oldu da camiye geldin’ diye
alay ederler. İşte bu örneklerden
çıkarılacak sonuç; sanki cami o adamlara aitmiş imajıdır, din kendisininmiş
gibi etrafı kandırırlar. Oysa Allah bizden dini temsil etmesini istemiyor,
istediği şey dini yaşamak, kulluk görevini ifa etmektir. Rabbimiz dinin
sahibiymiş gibi davrananları sevmez. Zira dinin yegâne sahibi Yüce Mevla’mızdır.
Kul olarak dine hizmetle mükellefiz ancak.
İnsanlar değişik karakterlerde çeşit
çeşittirler. Şöyle ki;
—Cahil şeytanın maskarasıdır.
—Zengin para kazanma hırsıyla başı her
an derttedir.
—Fakir zenginin parasını diline doluyor
sürekli. Hani derler ya zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış. İşte onun
gibi bir şeydir bu.
—Memur maaş peşindedir, gelecek olan
zamma kulak verir habire.
—Amir rütbe ve terfi peşindedir.
—Bekâr kadın hayaliyle meşguldür.
—İhtiyar dinç kalabilmenin çabasında.
—Gençler haramlarla iç içedir.
—Tüccar para hesabında.
—Sanatkâr insanları eğlendireceğim uğraşıyla maskaralıkla gününü gün
ederek sansarlaşmakta.
—Siyasiler oy toplama arzusu ile meydan
meydan yalana yalan katmakta mahir bezirgân durumundadır.
Tüm bu sıraladığımız örneklere daha çok
ilaveler eklenebilir. Ne var ki sıraladıkça içimizi kasvet bürüyeceği malum,
çare aramak en iyisi.
Peki, ilaç kimde, sosyologda mı, ya da
psikologda mı? Hiç şüphesiz tedavi Peygamber soluğunda ve varisi hükmünde
Rabbani âlimlerin nefesinde. Nasıl mı?
El-cevap:
Rabbani âlimin elinde tedaviye karar
veren;
—
Âlimse ilmiyle amil olur.
—Cahilse haddini bilir edeplenir.
—Zenginse eli açık gönlü tok olur.
—Evliyse
aile huzuru ve saadeti bulur.
—Bekârsa
iffet sahibi olur.
—İdareciyse
halka hizmetin Hakka hizmet olduğunun şuuruna erer ve adil olur.
—Sanatkârsa maddeden manaya kanatlanıp
eşyanın tabiatına vakıf olur.
Görüldüğü üzere herkes hissesine düşeni
az veya çok alabiliyor. Yeter ki hastalığını kabul edip çaresine başvursun.
Derman aramayan derman bulamaz sözü zaten boşa söylenmemiş, bilakis ibret
alalım diye öğütlenmiş bir kelamdır bu.
Velhasıl;
Gerçek manada arayanlar muratlarına çoktan erdiler bile, aramayanlar
belli; sürekli girdap içinde debelenip duruyorlar hala.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder