4 Ekim 2016 Salı

BİR ZAMANLAR HEM NASIL MEDENİYETMİŞİZ, İNSANLIK NEDİR ÖĞRETMİŞİZ



BİR ZAMANLAR HEM NASIL MEDENİYETMİŞİZ,  İNSANLIK NEDİR ÖĞRETMİŞİZ                                                                           
  SELİM  GÜRBÜZER

           Şair ne güzel de dile getirmiş;
          “Bir zamanlar bizde millet, hem nasıl milletmişiz
           Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz
           Kapkaranlıkken afakî insaniyetin
           Nur olur fışkırmışız, taa sinesinden zulmetin” diye.
     Tabii bu mısralar övünmek için yazılmış değil insanlığa yeniden diriliş muştusu kazandırmak içindir.  Madem öyle köprü misali önce işe kendimizden başlayıp,  yaratılanı sev yaratandan ötürü tüm insanlığı kucaklayacak örnek tip olmalıdır.
          Elbette ki kahkahalar üzerine kurulan bir düzenden yana değiliz. Kaldı ki dünyanın bir çok yerinde kan, göz yaşı varken nasıl kahkaha atılabilir ki.  Bakın Allah-u Teâlâ; Az gülsünler ve çok ağlasınlar (Tevbe:82) beyan buyurarak insanın mahzun olmasını murad ediyor. Zira Peygamberimiz tebessüm ederdi, asla kahkahayla gülmezdi. 
       İnsanlık neymiş merak edenler varsa şöyle bir tarihin altın sayfalarına göz atması yeterli. Bakın bu topraklarda hazineden gayri Müslimler için bile ödenek ayrılırdı. Nitekim onlar için ayrılan paralarla, zimmîlerin dirileri gibi, ölüleri de hürmet görürdü. Hatta zimmîler bazı alanlarda; memur olarak bile görevlendirilirdi, mülk sahibi olurlardı. Hiçbir zaman ayrıma tabi tutulmazlardı. Nasıl ayrı tutabiliriz ki, bakın Kur’an’ül Mucizü’l Beyan da geçen ayetlerden anladığımız kadarıyla ehli kitap olanlarla evlenebiliyoruz da. Hakeza Bedir savaşının akabinde ele geçen müşrik esirlerinden 10 Müslümana okuma yazma öğretme karşılığında (kurtuluş bedeli - fidye-i necat)   azad edileceklerine dair imkân bile tanımışız.
      Anlaşılan onlar İslamın o engin hoşgörüsü sayesinde Müslüman âleminde özerk kaldılar, hiçbir devirde ‘Müslüman olun’ dayatmasına maruz kalmadılar, esir düşenler beytülmalden ödenen paralarla hürriyete kavuşturuldular, zayıf ve kazanamayacak durumda olanlardan ise cizye alınmamıştır. Hiç kuşkusuz bu hoşgörünün temelinde âlemlere rahmet olarak indirilen Peygamberimizin o şefkat anlayışı vardır. Nitekim Resulü Kibriya Efendimizin hasta olan gayri Müslimleri bile ziyaret ettiği bir sır değil. Hatta bir gün Resulü Ekrem (s.a.v) kendisine su veren Yahudi’nin verdiği suyu içip ona dua ettiğin de;  “Allah seni güzelleştirsin” diye niyazda bulunmuştur. Gerçekten de bu duanın yüzü suyu hürmetine o Yahudi'nin yüzünde ölünceye kadar ağarmış beyaz kıl görülmediği rivayet edilmiştir(Bkz. Et-teratib 1. 102).
        İşte görüyorsunuz bir zamanlar neymişiz, şimdi ne olduk?
     Düşünsenize, sahibinden izinsiz ağacın dalından üzüm koparıp da, sonradan üzümün parasını bağa bağlayan asker şimdilerde gözükmüyor, acaba o ruha bir daha kavuşur muyuz?
      Düşünsenize, komşusu da siftah etsin diye yan dükkâna gönderen gözü tok gönlü zengin esnafın şimdilerde esamisi bile yok,  acaba bir daha o ahilik şuuruna kavuşur muyuz?
      Düşünsenize, bir gayri Müslim’le mahkemede eşit bir şekilde hâkim karşısına yargılanmak isteyen devletlû padişahı arar olduk, hani o sultan nerede diye sorarsımız geliyor içimizden.
      Peki, ne oldu da böyle olduk? Her alanda kokuşmuşluk tavan yapmış durumda, bu gidişat nereye kadar sürdürülebilir ki. Oysa biz tüm peygamberlerin gıpta ile baktığı bir peygamberin ümmetiyiz, ne oldu da bu hale düştük doğrusu anlatmakta zorlanacağımız bir durum yaşıyoruz.  Malum, Allah Resulü (s.a.v); Müslüman’ı insanların elinden, dilinden zarar görmediği kimse olarak tarif etmiş.  Kaldı ki O;  peygamberlik gelmeden önce bile müşriklere El Emin dedirttirmiş bir Nebidir.        
         Hele şu istismar olayına ne demeli,  en iyisi mi içine düştüğümüz bu hazin durumumuzu sorgulayarak tan çözmeye çalışalım.  Ki,  maksat hâsıl olsun.
       Bakın, Allah’ın Habib-i Resulü Ekrem'in (s.a.v); İşçinin alın teri kurumadan ödeyiniz emrine rağmen çalışana hayat standardının altında ücret vermek doğru mu?
     Bakın, bankadan aldığı kredisini aksamadan ödediği halde, mümin kardeşinden aldığı borcu ertelemek, el insaf hangi vicdana sığar?
       Bakın,  şirketler kurup da müminlerin saf ve berrak duygularını kullanıp, gerek yurt içinde gerekse yurt dışında kara para haline dönüştürmek hangi kural ve kaide ile açıklanabilir ki?
         Bakın, başkalarının üçe sattığı bir malı, Müslüman kardeşine beşe satana ne demeli?
        Bakın, zekât verdiğini sağda solda söylenip durup, sonrada verdiği kişiyi rencide ederek ten başa kalkmasına ne demeli, şimdi o kişi infak etmiş mi oluyor?
        Bakın, seçim meydanlarında dedesinin müftü, ya da hoca olduğundan dem vurup,  sonra da işbaşına geçtiğinde mütedeyyin insanların sesine kulak tıkamak neyin nesi?
        Belli ki bakacağımız tüm bu soruların cevaplarına verilecek tek cümle dini istismar, yani dinimizi kendi çirkin emellerine alet etmenin yanı sıra yeterince insanlıktan nasibini alamazlıktır.
         İstismar ya da bir başka ifadeyle kullanmak; günümüzün sıkça kullanılan kelimesi,  o halde insanı,  hatta İslami kullanmaya kalkışmak dinimize en büyük zarardır, bu böyle biline.
          Dini kendi tekelinde görenleri anlamak artık çok kolay... Nasıl mı?  Oldu ya es kaza kısa kollu biri camiye giden biri namaz kılsa azarlarlar, ya da saçı uzun küpeli bir genç gördüklerinde ‘gâvur musun?’ diyerek ten moralini bozmaktan geri durmazlar. Her gün meyhaneye uğrayıp ta bir gün yolu camiye düştüğünde; ‘Nerenin kurdu oldu da camiye geldin’ diye alay ederler.  İşte bu örneklerden çıkarılacak sonuç; sanki cami o adamlara aitmiş imajıdır, din kendisininmiş gibi etrafı kandırırlar. Oysa Allah bizden dini temsil etmesini istemiyor, istediği şey dini yaşamak, kulluk görevini ifa etmektir. Rabbimiz dinin sahibiymiş gibi davrananları sevmez. Zira dinin yegâne sahibi Yüce Mevla’mızdır. Kul olarak dine hizmetle mükellefiz ancak.
        İnsanlar değişik karakterlerde çeşit çeşittirler. Şöyle ki;
        —Cahil şeytanın maskarasıdır.
        —Zengin para kazanma hırsıyla başı her an derttedir.
        —Fakir zenginin parasını diline doluyor sürekli. Hani derler ya zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış. İşte onun gibi bir şeydir bu.
        —Memur maaş peşindedir, gelecek olan zamma kulak verir habire.
        —Amir rütbe ve terfi peşindedir.
        —Bekâr kadın hayaliyle meşguldür.
        —İhtiyar dinç kalabilmenin çabasında.
         —Gençler haramlarla iç içedir.
         —Tüccar para hesabında.
   —Sanatkâr insanları eğlendireceğim uğraşıyla maskaralıkla gününü gün ederek sansarlaşmakta.
        —Siyasiler oy toplama arzusu ile meydan meydan yalana yalan katmakta mahir bezirgân durumundadır. 
      Tüm bu sıraladığımız örneklere daha çok ilaveler eklenebilir. Ne var ki sıraladıkça içimizi kasvet bürüyeceği malum, çare aramak en iyisi.
       Peki, ilaç kimde, sosyologda mı, ya da psikologda mı? Hiç şüphesiz tedavi Peygamber soluğunda ve varisi hükmünde Rabbani âlimlerin nefesinde. Nasıl mı?
          El-cevap:
          Rabbani âlimin elinde tedaviye karar veren;
          —  Âlimse ilmiyle amil olur.
         —Cahilse haddini bilir edeplenir.
         —Zenginse eli açık gönlü tok olur.
      —Evliyse aile huzuru ve saadeti bulur.
      —Bekârsa iffet sahibi olur.
      —İdareciyse halka hizmetin Hakka hizmet olduğunun şuuruna erer ve adil olur.
      —Sanatkârsa maddeden manaya kanatlanıp eşyanın tabiatına vakıf olur.
      Görüldüğü üzere herkes hissesine düşeni az veya çok alabiliyor. Yeter ki hastalığını kabul edip çaresine başvursun. Derman aramayan derman bulamaz sözü zaten boşa söylenmemiş, bilakis ibret alalım diye öğütlenmiş bir kelamdır bu.
      Velhasıl;  Gerçek manada arayanlar muratlarına çoktan erdiler bile, aramayanlar belli; sürekli girdap içinde debelenip duruyorlar hala.  
              
              
            

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder