YUSUF YÜZLÜLER
SELİM GÜRBÜZER
Yusuf yüzlülük; tâ çocukluk
dönemlerinden bugüne süre gelen bir tutku selidir. Hele bir insan böylesi tutkuyla
Yusufiye halkasına dâhil olmaya bir görsün buram buram kardeşçe hasret giderilip
kana kana huzur bulur da.
Hiç
kuşkusuz İslam’ın doğuşundan bugüne çağları aydınlatan ‘Ay doğdu Nur-u A’zam-ı
Nübüvvet Yüz’ Yusuf Yüzlülerin alnında bir başka tecelli etmiştir hep. İşte bu yüzdendir
ki Yusuf yüzlülüğü kendini Mevlâ'ya adayıp vuslata ermenin adı olarak biliriz. Nasıl
öyle bilmeyelim ki, Yusuf yüzlüler İlây-ı Kelimetullah davasına gönül vermişliğin
iştiyakıyla demir parmaklıklar arasında seyre daldıklarında pembe şafakların
doğacağı muştusuyla tüm gönüllere ışık olmuşlardır.
Şurası
muhakkak korkak ve ürkek yüreklilerle dikenli yollar asla aşılmaz, dikenli yollar ancak Yusuf yüzlülerle
aşılabilir. Yusuf yüzlü olmak için mutlaka kuyu gölgesinde Sabr-ı cemil olmak gerekir.
Zira Yusufiyeler Hakk ve hakikatin tecelli ettiği taş medreselerdir. İyi ki de taş medreselerde büyük bir metanet
ve sabır sergileyerek halka kurup ışık olmuşlar. Bu sayede taş medrese Yusufiyeler’de
alınan her nefes ‘huş der dem-nefesini boş yere tüketmemek’ olur, her tefekkür
ediş rabıta-i şerife olur, her lahza kelam da ‘mektubat’ olur. Daha da ötesi her bir Yusuf’ça
haslet güvercin kuşun kanadında ebediyete kanatlanan bir ferman olur da. Derken
Yusufiye burçlarından kanatlanan her bir ferman ilmel yakin, aynel yakin ve
hakkel yakin mertebeler eşliğinde âlem-i emre doğru aktıkça tüm mahzun gönüllere
ayna olur.
Hani Yunus der ya “Bir ben var, birde benden içeri” diye, aynen öyle de Yusuf
yüzlülerde demir parmaklıklar arasında “Yüceltip
tuğları Fisebilillah, değiştir çağları Fisebilillah" diye içtenlikle haykırdıkları çağrılarla, tüm
yanık gönüllere diriliş muştusu olarak adından söz ettireceklerdir. Nasıl
diriliş muştusu olmasınlar ki, bikere âlem-i
emirde yankılanan her bir çağrı sıradan çağrı değil ki, bilakis Taş Medrese-i
Yusufiyeler’den salınan letaif-i sitte (altı latife) nur çağrılardır. Ve bu
çağrılara ancak çağlar ötesi Yusuf yüzlü can yüreklere mest olup icabet eder. Diğerleri
malum fani şeylere talip oldukları için yufka yüreklilerin bu çağrılara icabet etmesi
beklenmez. Çünkü şeb-i arus yolunda seyr-i âlem eylemek yürek ister, nasıl
icabet etsinler ki.
Evet, çağın çilesini sadece Yusuf Yüzlü olanlar
sırtlayabilir. Her ne kadar çağın çilesini yüklenip bir takım şer odaklarınca hor
görülseler de, onların halisane gayretlerini kul bilmese de Halik biliyor ya,
bu yetmez mi? Ferman yücelerden böyle inmiş
zaten, çağın çilesini yüklenmeye mecburdular da. Zira Peygamber kavlince dile
getirilen bu fermanda: “Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de bu davadan vazgeçmem” böyle buyrulur. Madem Peygamber kavli bunu gerektirir, o halde
Yusuf yüzlülere de ‘Emrin olur Nebi Sultanım, ferman başım gözüm üstüne’ demek düşer.
Bu yüzden her bir Yusuf yüzlü hiç kimsenin kınayanın kınamasına ve dedikodusuna
aldırış etmeksizin inandığı Hak dava uğruna ölümüne sadık kalmak için var
oldular. Yani, ucunda ölümde olsa inandığı
ulvi davadan asla vazgeçmem diyecek bir duruştur bu.
Yusuf yüzlülük adı üzerinde kuyu
gölgesinden ötelere uzanan Nur yüzlülüktür. Hele kuyu gölgesinden süzülen ‘Yusuf
Yüz Işık’ Veda tepesinden gün yüzüne çıkmaya görsün bu kez’ Nur-u A’zam-ı
Nübüvvet Yüz’ (Ay doğdu yüz) olarak
belirir. Böylece Yusuf Yüzlüler alınlarında parlayan Ay Doğdu Nur Yüzlülükle
İlay-ı kelimetullah aşkına Bedrin Aslanı kesileceklerdir. Derken Şairin “Bedr’in
aslanları ancak bu kadar şanlı idi” gerçeği bu kutlu Kervanda tüm haşmetiyle
tezahür eder de.
Evet, bu öyle bir kutlu kervandır ki,
kervanın koyulduğu dikenli yolda kan
aksa da acı hissedilmez. Değil dikenin acısı, Yusuf Yüzlüleri ateşe atsalar ne olur
ki, o ateş İbrahim (a.s)’ın Gül bahçesi olacağı muhakkak. Yeter ki Yusuf Yüzlünün
özünde var olan aşk mayasını bozulmasın bak o zaman o dikenli yollar kılıçtan
keskin kıldan ince sırat köprüsünden cennete geçiş yol güzergâhı olur bile. Hatta
dünyada iken kurşun kurşun üstüne yediği o yaylım ateşler sırat köprüsünden varacağı
cennetin Kevser havuzunda ferahlık ve esenlik kaynağı bir ikram olur da. Madem öyle, aşk deyip geçmemek gerekir. Öyle ki, Yusufiye burçlarından sevda kuşun kanadında salınan
her aşk name yüreklerde seyri âlem eyledikçe bu aşk kıyamete dek tükenmez de. Bakınız,
Mecnun, ‘Leyla, Leyla’ diye çöllere düşüp sonunda kendini Mevla’da buldu, Ferhat’ın
o müthiş aşkı karşısında dağlar dayanamayıp Şirince yol verdi bile. İşte aşk böyle bir şeydir, nasıl tükensin ki.
Peki ya Aslı ile Kerem! Malum onlarda eceli şerbetle
karşılayan âşıklardan. Zaten eceli şerbetle karşılayıp kana kana yudumlayan can
yürekler ancak vuslata ermekte. Allah’a çok şükür ki vuslata erme yolculuğunda
Mevlana’ca, Ferhat’ça ve Kerem’ce hislerle hareket eden sevda yürekli Yusuf Yüzlü
Alperenler de ecele şerbet diyenlerden. Bu yüzden eceli sevdasıyla, canıyla,
kanıyla, ilmiyle şerbetleyenleri anlatmaya güç yetmez de. Düşünün ki dil bile dilini yutup tutuk kalırken
akılda firar edip karaya oturacaktır. İşte böylesi bir aşkın gözyaşı karşısında
akıl firar etmişken dil tutuk kalmış çok mu?
Sakın ola ki bu anlatılanlardan aklın firar etmesi de ne oluyor diye
şaşmayalım. Hem şaşılacak ne var ki, besbelli
ki insan aklını aşan sırrı âlem söz konusudur. Aslında şaşa kalacağımıza bu sırra
vakıf olmak için Yusufiye kapısına varmak en iyisi.
Evet, ister Dergâhlar olsun, ister Taş
Medrese-i Yusufiyeler olsun fark etmez Mevlana’ca ‘Ne olursan ol yine gel’ çağrısıyla,
Yunusça ‘vardan öte, yoktan öte’ özümlemiş
duygularla varmak gerekir. Varalım ki Dergâhların ve Yusufiyelerin feyzi
bereketi üzerimizden eksik olmasın.
Sanmayın ki ülkeleri fetheden kılıçtır, asıl
fetih sevgi ve aşkta gizlidir. İşte bu nedenle
Allah kendi yolunda aşkla şevkle nefsiyle mücâhede edenlerden çok razıdır, o halde gelin hep birlikte ‘Yaradılanı sev
Yaradandan ötürü’ şiarınca gönül fetih
için baş koyalım. Kin ve nefret tohumu serpilmiş yollarda kim ne bulmuş ki
bizde bulalım. Yusufiye yolu varken çıkmaz sokaklarda kaybolmakta nedir. İşte
bu noktada Yusufiyeler ruhunu kaybetmiş olanlara derman olmak için vardır. Dahası
mazlumların ahu figanını dindirmek için hazır nefer gibidirler. Derken bu güzel
duygular eşliğinde 'Halka hizmet Hakka hizmet'
düsturunca zalime korku mazluma umut olmak için yola koyulmak en güzeli.
Çünkü Mevlâ’ya aşkla şevkle bağlanmak bunu
gerektirir.
Yusuf yüzlülük, kendi ten kafesimizde cananı
arayıp İlây-ı Kelimetullah aşkıyla yanmaktır. Zaten Yusuf yüzlü olmak diye bir dert
tasamız varsa, tez elden Yusufiye
soluğunu soluklamak gerek, öz kodlarımızla
buluşmak için buna mecburuz da. Bakın, o Ay Doğdu Nur Yüzlü Yusuflar bizim için
yedi kat göklerde dolaşırken seher vaktinde ‘Allah, Allah’ zikriyle ötüşen
bülbül kuşlar eşliğinde uykuya daldığımız baş yastığımızda “Gaflet
uykusundan yırt yakanı, eyle figan ''
diyerek uyanmamız için çırpınıp durmuşlar habire. İşte onlar bizim uyanmamız için çırpınıp
dururken, nasıl olurda biz böylesi bir ahde ve vefa karşısında kayıtsız
kalabiliriz ki.
Gerçektende öyle bir haldeyiz ki ahde vefa hak
getire. Bize ne haller olduysa makamlar mevkiler bir anda ahde vefayı çoktan rafa
kaldırdı. Artık çıkar ilişkileri pragmatist yaklaşımlar biricik değer olmuş
durumda. Geçmişte eksik ya da fazla en azında uğruna baş koyacağımız bir
idealimiz vardı, insanlarla hem hal olup derdine derman olmak vardı, mazluma umut zalime korku vermek vardı. Peki
ya şimdi! Maalesef şimdilerde idealist
insanı aptal yerine koyuyorlar, davada neymiş gülüp geçiyorlar. Varsın gülüp
geçsinler, biz yine de alay edenlerin alay edişine aldırmaksızın yolumuzu yol
bilmek gerekir. Aksi halde işler daha da
rayından çıkıp, Allah korusun üzerimize leş kargaların üşüştüğü zindan ülke konumuna
düşeriz.
Düşünsenize koyun bile koyunluğuyla
seher vakti uyumazken, diriliş muştusu nesil nasıl uyuyabilir ki. O halde daha
ne duruyoruz, seherde şakıyıp ötüşen bülbül
kuşların Yunusça “Çıkmış İslam
bülbülleri. Öter Allah deyu deyu” zikir
sesleri eşliğinde yeniden uyanışa geçme zamanıdır. Bakın ecdadımız koyundan aşağı kalmamak için
erken yatıp erken uyanmışlar. İşte ecdadımız bu uyanık kalma sayesinde tarih
boyunca medeniyetten medeniyete koşmuşlar da. Yetmedi ikindi ve yatsı vakitlerinde
Hatme-i Hacegan halkasında halka olup Allah’a (c.c.) abd (kul) olmanın
idrakiyle gece ve gündüz hep iri ve diri kalmışlardır. Sadece zikir halkasında
mı pervane oldular, hiç kuşkusuz kurdukları sohbet halkasında yarenler meclisi
oldular da. Ecdadımız biliyordu ki zikir neyse fikirde odur. Fikir sohbetle
anlam kazanıyordu çünkü. İşte bu yüzden Dervişin fikri neyse zikri de odur
deriz. Madem öyle daha ne duruyoruz, bir an evvel ‘Doldur sofi çay doldur, Allah deyip çay
doldur’ aşkıyla çayımızı yudumlayıp Yarenler meclisinde sohbete koyulmalı. Sohbete
koyulalım ki Yarenler meclisinde ‘Fena fiş-sohbet’
oldukça gönül dünyamız aydınlansın.
Malumunuz, Yusufiye yolunda öyle sohbetler vardır ki, insani kendinden alır kendine getirir, böylece
o sohbet hayat iksiri bir sohbet olur. Ve o deruni sohbetler dinleyenleri içten
içe kuşattığı gibi her sohbet kalpten kalbe açılan Yesevi feyzinin aktığı pınar
olarak mana kazanırda.
Amma velâkin gel gör ki; Yarenler
meclisinden uzak kalalı epey zaman geçti. Neredeyse sohbetin adını bile unutur
olduk. Bulunduğumuz mekânlarda sohbetin yerini artık kalbi karartan cedelleşmeye
ve tartışmalara bırakmıştır. Doğrusu bu hale nasıl düştük şaşmamak elde değil. Yine
de her ne sebep olursa olsun şu içine düştüğümüz çıkmaz kuyu Yusuf’un düştüğü
kuyudan çok farklı kuyudur. Belki de şer odakları kuyumuzu kazsaydı bu denli dert
edinmezdik, meğer kendi kuyumuzu
kendimiz kazmışız, şimdi gel de dert edinme. Her neyse, olan olmuş bikere, yine
de kendi ayağımıza sıktığımız bu kurşun yarasının acısıyla titreyip o çıkmaz kuyudan
çıkmak en doğru tutum olacaktır. Özümüze dönmemiz için buna mecburuz da. Neydik edip dirilişe geçmek gerekir. Nasıl
mı? Dirilişe geçmenin birinci adımı Yusuf’un
izini iz sürmektir. Öyle iz sürmeli ki ilk adımda Allah (c.c) yolunda Yusuf’un
aşkını ruhumuzda tatmak gerek. Zaten o aşkı tattığımızda biliniz ki ikinci
adımda Yusuf yüzlü olmak vardır. Madem Yusuf’un aşkı derde deva bir aşk şerbeti,
o halde “Uyan artık ey kalbim!” demek
için yarını beklemek niye? Artık gün bugündür, ertelemek için fazla zamanımız
da yok. Zaten nice zamandır nefse köle olmakla yeterince zaman kaybına
uğramışız. Artık yeter gayri diyorsak Ferhat olmalı, Mecnun olmalı, Yunus olmalı, bundan öte Yusuf’un nefsine
dizgin vurup Züleyha’ya teslim olmadığı gibi ‘eline, diline, beline sahip ol’ düsturumuz olmalı. Yaratılış gayemiz
gereği, kendimizi toprak görüp bir garip
kuş misali Hakka vasıl olmalı. Sanmayın ki bu can, bu ten kafeste ilelebet payidar
kalacak. Ömür dediğin ne ki, iki kapılı bir handır, bir kapıdan girilip diğer
kapıdan çıkılan bir sonbahar yaprağıdır. Geriye dönüp şöyle bir baktığımızda ömür
göz açıp kapayacak kadar bir süreç olarak karşımıza çıkar. Madem ömür bugün var
yarın yok diyebileceğimiz bir lahza an, o halde Allah’a kul olmaktan geri
durmak niye? Cennette cemalinden ayrı kalmamak varken bu dünyada gaflet deryasında
boş bir ömür tüketmek niye? Düşünsenize herkes bülbül kuşun ötüşüne hayranken,
bülbülde tüm bu hayranlıklardan bihaber o da gül’e hayrandır. Madem öyle, Allah
ve Resulü’nün yolunda bülbülce gül sevda çırağı yakma zamanıdır. Öyle ya,
bülbül gül uğruna kanat çırpıp dururken, bizim haydi haydi seher vakti daha bülbül
zikre başlamadan bizim önce zikre dalmamız lazım gelir. Hele ki ömürde bir kez
olsun canı gönülden Allah demeyi başardıysak biliniz ki bülbül bile
kıskancından ötemez olur. Bu yüzden imandan sebat için ömürde bir kez olsun
candan Allah diyebilmek çok mühim hadisedir.
Gel kardeşim, sende gel! Sen de bu
yola baş koy ki; bir olalım, iri olalım, diri olabilelim. Ki; bize bizden gayrı
dost yok. Gelin; Mevlana’nın hamdım, piştim ve yandım özüyle yola koyulalım ki
muradımıza erelim. Gelin Yunus’ça coşkun sular da çağlamak için çağlayalım ki,
Kevser sularında kana kana serinlemek nasip olsun. Gelin Yusuf’ça kuyu
gölgesinden Yusuf yüzlü ışık olalım ki, bizi gören bizde dirilsin. Başta dedik
ya, bu yolda korkuya asla yer yoktur. Bu meydan âlâ meydandır. Bu yolda açılan bir
gül kolay kolay solmaz da.
Yusuf yüzlülerin yoluna dâhil olalım
ki; aşk nedir, sevgi nedir tadabilelim. Fenadan bekaya ilerleyelim ki; Yusufiye
meclisinde kurtuluşa erebilelim. Kıbleye yüzümüzü dönelim ki, sevenlerin tutku
bakışlarında pırıltı olabilelim. Şu iyi bilinsin ki Yusuf yüzlüler her gelene kucak
açıp kardeşçe bağrına basmak için vardır. Her ne kadar aramızda Yusuf yüzlülerden haz
etmeyenler çıksa da varsın haz etmesinler, yeter ki biz onlardan olmayalım. Varsın Yusuf yüzlülerle alay etsinler, bu yüce davadan taviz vermedikten sonra alay
etseler ne, etmeseler ne, hiçte umurumuzda
olmaz ki. Yeter ki niyetimiz halis
olsun, Allah (c.c) akıbetimizi hayır
kılar elbet. Bak Şair meramımızı nasıl dile getiriyor; “Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz, sen kıvrıl ben gideyim, Son Peygamber
kılavuz. Yol onun, varlık onun gerisi hep angarya.”
Yusufiye yolunda garip bir kuş olsak
bile Yusuf yüzlüleri salan ilahi bir gücün varlığına inancımız tam olmalı.
Zaten “Bu din garip geldi garip gidecek” buyruğu bu gerçeği teyit ediyor. O halde yüzüstü sürünsek de Allah garipleri
sever müjdesi tek tesellimiz olsun. Nasıl olsa garip kuşun yuvasını Allah yapar,
o halde ötelere kanatlanmak için garip kuş olmaya değer de.
Ey kardeş! Şayet huzur bulmak istiyorsak
saflarımız sıklaştıralım. Saflarımızı sıklaştıralım ki dilden beladan uzak
kalalım. Bu halkaya dâhil olalım ki ruhumuz gıda bula. Yusuf yüzlülerle tanış
olalım ki; muradımıza erip gazamız mübarek ola.
Ey kardeş! Medrese-i Yusufiye nedir
diye merak ediyorsak dilimizin döndüğü kadar tek cümleyle ancak şöyle deriz: Medrese-i
Yusufiyeler Peygamber, Sahabe, Tabiin, Evliya sohbetleriyle feyizlenen ocaklardır.
Bilmem bundan daha öte ne diyebiliriz ki, yeryüzünü karış karış tarasak böyle
bir meclisin alternatifi yok ki zaten. O halde Ey kardeş! Bu iklime birlikte dalalım
ki; derdimize derman, yaramıza merhem bulabilelim. Şöyle tarihe bir bakın
Selçuklu kiliminde bir zaman kartal kanattık. Söğüt’te ise küçük bir otağken Şeyh
Edebali ve Osman Gazinin elinde Ulu Çınar olduk. İşte tarihte olduğu gibi Selçuklu
kiliminden ve söğüt mayasından ilham almalı ki; yeniden Nizam-ı âlem olup kanat
çırpabilelim. Osman Gazi ve Şeyh Edebali'nin elinde yoğrulan o mayayı yeniden
mayalamalı ki Yusuf yüzlü bir ruhla yeniden üç kıtada cihangir olabilelim.
Ey kardeş! Sakın ola ki tereddüt
edip Yusufiyenin kapısına eşik olmak da kararsız kalmayalım. Aksi halde
kararsızlık girdabında boğulup hayatımız zindan olur.
Sakın ola ki; elimizi eteğimizi çekip "Allah” demekten geri kalmayalım. Aksi
halde zikirsiz kalbimiz virane olur.
Sakın ola ki; Hamza yürekli olmaktan
çekinmeyelim. Aksi halde gölgemizden bile korkan yaratık oluruz.
Sakın ola ki; Yusuf yüzlü olmaktan vazgeçmeyelim. Aksi halde
yüzümüz mahkeme duvarından farkımız kalmaz.
Sakın ola ki Yusuf’un kuyusu da ne oluyor
deyip geçmeyelim, şu iyi bilinsin ki, kuyu gölgesinde Yusuf yüzlü alperenlerin
varlığı an be an hissedilir de. Nasıl hissedilmesin ki; bu ulvi davada ikilik yok birlik vardır, bundan
da öte felah ve dirlik vardır. Zira her türlü nimet, tevhit sancağının ruhunda
gizlidir. Nitekim Yusuf yüzlüler bu ruhla er meydanında Tevhid sancağının
altında Allah'a arzulanan dilde açan çiçek oldular. Yusuf yüzlüler aşk içinde pervanedirler.
Gâh seller gibi çağlayan, gâh gözyaşı döken, gâh çağın çilesini sırtlayan Hamza
yüreklilerdir. İnanın onları seyre dalarken bile yollarına kurban olası geliyor.
Hele bir rengârenk bahçelerinin önlerinden bir geçmeye gör, hayran kalmamak elde
mi? Üstelik bu gül bahçelerinin bahçıvanları olmuşlar da. Nasıl olmasınlar ki, bu
bahçelerde Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin,
Mevlâna’nın, Yunus’un, Hacı Bayram-ı Veli’nin, İmam-ı Rabbani’nin, İmam-ı
Gazali’nin elinde yetişen gül olmak vardır. Şimdi bu durumda gel de gül’e sevda olmuş can
yüreklere mest olma. Şimdi gel de misk-i
amber kokusuna mest olmuş Yusuf Yüzlülere hayran kalma, ne mümkün. Besbelli ki
her bir Yusuf yüzlü sevda yurtlarında kelebek misali ukbaya uçmaktalar. İşte bu
yüzden Yusuf yüzlüler "Neyleyim dünyayı bana seni gerek seni''
diyecek yürektirler. Onlar yüreklerinde taşıdıkları sarsılmaz iman ve
zindelikleriyle Kuran’ın hadimleri olmayı çoktan hak ettiler bile. Çünkü onlar
cümle âlemi şahit tutup ‘Rehber Kur’an, hedef İlay-ı kelimetullah için Nizam-ı
âlem’ için can vermişlerdir.
Yusuf
yüzlülük Hakk'ı batıldan ayıran yol pusulamızdır. Bu yolda, Hak’tan gayrı
dünyaya meydan okuyup ‘Bana Seni gerek Seni’ sırrına ermek
vardır. İyi hoşta, ötelere uzanan bu yola can mı dayanır. Can dayanmaz elbet, ama
bir nebze olsun marifetullah ve hakikat sırrına ermek için karınca misali yola
düşsek ne kaybederiz ki. Hani karıncaya sormuşlar ya, hayırdır nereye böyle diye. Cevap vermiş
Kâbe’ye. Peki, sen bu halinle mi Kâbe’ye gideceksin? Verdiği cevap gerçekten çok müthiş: Olsun bu
halde varamasam da o yolda ölemem mi?
Evet, bu dünyadan göç etmeden bir kez olsun karınca
misali aşk şerbetinden içsek ne kaybederiz ki? Aşkta pervane olmak varken
çıkmaz yollara girip boşa zaman kaybetmek neye yarar ki. Düşünsene, icabında aşk bile can-ı canan için yola
koyulmuş halde. Madem aşkın kendisi bu yola
atılmış, o halde aşkın gözyaşı selini Yusufiyeler de sancak yapsak ne kaybederiz
ki? Kaybetmekte ne söz, bu yolda bol
kazanç ve bereketlenmek vardır. Yeter ki, Yusufiye aşkını kendi öz cevherimizde
arayalım, bak o zaman kalpteki yâr ahret yurduna koyulur da. O halde tez elden hep
birlikte ötelere doğru seyre dalalım ki; bir sonbahar mevsiminde dökülen
yapraklarda en son göreceğimiz hakikat şulesi bir düş mü yoksa hayal mi düşünmeksizin
Sıddık-ı Ekber misali bu yola delilsiz teslim olabilelim. O dediyse doğrudur
diyen Ebu Bekir bir teslimiyetiyle bu yola delilsiz bağlı kalalım ki ‘Adı güzel kendi güzel Muhammed (s.a.v)’ in
şefaati imdadımıza yetişip o gül kokulu ervahı yanı başımızdan hiç ayrılmasın. İyi
ki de O’na ümmet olmuşuz, bu sayede Salâvat-ı Şerifeler eşliğinde bizi selamlar
da.
Ebu Bekir Sıddık (r.anh.)'ın "O ne derse doğru söyler, o dediyse doğrudur"
sözleri öteden beri hep ruhumuzda yankılanan bir teslimiyet meşalesidir. Hiç
kuşkusuz Sıddık-ı Ekber’in teslimiyeti bir başkadır. Kaldı ki ihlâs ve teslimiyetsiz ne Tevhid, ne de
Sıddıkiyet idrak edilir. O halde Sıddık-ı Yâr aşkına ölsek ne olur ki?
Bakın, Züleyha'nın Mısır’ına ilk
merhamet ve sevgiyi aşılayan Yusuf’un (a.s.) aşkıdır. Yusuf’u zindana attılar
da sanki başları göğe mi erdi. En
nihayetinde Züleyha’nın o egemen Mısır duygusu İlahi aşka yenik düştü ya. Madem öyle,
kurda kuşa yem olmadan hasret çağrısında Allah diyelim ki, Yusufiye kervanına
dâhil olabilelim. Yusuf’un yaşadığı sevda bereketini yüreğimizde hissedelim ki;
Yusuf yüzlülerden olabilelim.
Hem
Yusuf yüzlü olmaktan başka bu dünyada başka ne çare var ki.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder