BİLGİNİN VATANI YOK
SELİM GÜRBÜZER
Üniversiteler,
bilgiyi topluma ulaştırdıklarından dolayı her birini birer irfan ocakları
olarak biliriz. Nasıl bilmeyelim ki, popülist nutukların hiçbir değer kazanmadığı
dünyamızda, üniversitelerin önemi daha da artmaktadır. Hele hele devlet
üniversitelerimizin yanı sıra özel ve vakıf üniversitelerinde bu kulvarda yer almasıyla
birlikte bilgi toplumu olma yolunda hızla ilerleyeceğimiz muhakkak. Madem öyle,
çağın gerisinden takip eden üniversite değil,
insanımızı modern çağın en üst seviyesine sıçratacak üniversitelerin hızla
artırılması arzusundayız.
Şu bir gerçek; 2002
yılı öncesine göre eğitim düzeyimiz artmış gözüküyor. Madem öyle,
rehavete kapılmadan şimdi üzerinde durmamız gereken husus dogmatik
bilgilerden sıyrılıp, bilgi üretimini gerçekleştirmek olmalıdır. Bu da yetmez
öğrencilere eğitim verirken, bilgiyi nasıl kullanacağını ve nasıl üreteceğinin
anahtarını da sunmak lazım gelir. Yani balık yemeyi değil, balık nasıl tutulur
onu öğretmeliyiz. Aksi takdirde üniversitenin kapısından giren bir öğrenci
mezun olduğunda hazır bilgilerle donatılmış olarak kapısından çıkacaktır. Aynı
durum öğretim görevlileri içinde geçerlidir. Maalesef öğretim elemanları daha araştırmaya
fırsat bulamadan zamanlarının çoğunu ders vermek, okutmak ve yazmaya
harcamaktalar. Tabii ki böyle bir koşuşturma içerisine dalmış bir öğretim
elemanı bilgi üretmediği gibi bilgiye de kayıtsız kalabiliyor.
Fikir üretiminde
teliften ziyade tercümeye yönelik bir konumdayız, Tabii bu pek bizim açımızdan
iç açıcı durum sayılmaz. Çünkü ortada üretim yok tercüme var, tamamen fikri
sefalet ve bilgi boşluğu içinde olduğumuzun hazin tablosudur bu. Anlaşılan Türkiye'nin her bir vilayetine
üniversite açmak ve yurt yapmakla iş bitmiyor, bilgi üretip anlam yüklemekte
gerekir.
Çağın geldiği
nokta itibariyle mükemmel öğretim üyesi kadrosu yetiştirmemiz şart gözüküyor.
Zira öğretim elemanları bilgiyi birinci elden aktaran kadrolar olması hasebiyle
onların her türlü maddi ve manevi ihtiyaçları karşılanmasında fayda vardır. Düşünsenize
yeterli sayıda iyi yetişmiş ve tam kapasitede öğretim elemanlarının bulunduğu
bir ülkede neler olmaz ki. Zaten bu donanımda öğretim kadrosu yoksa üniversitelerden
kaliteli eğitim beklemek hayalden öteye geçemez. O halde insan kaynaklarımızı harekete geçirip
çağın gerçeklerine uygun tarzda bilgi ağlarını sil baştan dizayn etmekte fayda
var.
Yol yapmak, baraj
inşa etmek ve fabrika kurmak kayda değer girişimlerdir elbet, ama bunlardan en önemlisi hiç kuşkusuz
eğitime yatırılan yatırımdır. Elbette ki şimdiye kadar en büyük yatırımımız
eğitim olsaydı 21. asra girdiğimiz şu süreçte şimdiden meyvelerini topluyor
olacaktık. Maalesef üniversite hayatını bilgi üreten irfan kaleleri olarak
gündeme gelmeyip sadece geçim kapısı olarak gündemde yerini almaktadır. Hadi
bundan vazgeçtik öğrenciyi bile geçim kaynağı görüyoruz. Belli ki üniversite
kapılarında biriken binlerce gencin düşünce dünyasına yerleşmiş tek olgu; “hayatını kurtar” felsefesidir. Tabii
hayata bakış bu olunca dört beş yıllık sürecin sonunda mezun olan bir
üniversite öğrencisi bilgi dağarcını kapatıp, geçim telaşına düşmesi gayet
tabiidir. Oysa üniversitelerimiz değişim
ve irfan ocakları olmalıydı. Nitekim toplum hayatında ekonomik, sosyal, siyasi
ve kültürel alanlarda meydana gelecek zenginleşmede birinci derecede etken
kuruluş üniversitelerdir. Gel gör ki, şu aşamada pek değişimden söz
edemediğimiz gibi üniversitelerin siyaset ve toplum ilişkilerinden bağlarının
koparılması onları durağanlaştırıyor. Ayrıca öğrencilerin üniversite hayatını
irfan ocağı olarak algılayamaması bir başka meselemizdir. İlim irfan mı hak
getire, aydınlanma duygusu gelişmeyince, ister istemez öğrenciler bir an evvel
mezun olmanın derdine düşüp, başka işlerle meşgul oluyorlar. Neyse ki teknolojik gelişmenin zirve yaptığı
bu çağda bilgiye ulaşma bakımdan üniversiteler yetersiz kalsa bile bilgi ağları
sayesinde bilgiye ulaşılabiliyor artık. Yinede nasıl olsa bilgi ağları var diye
üniversiteler bu gelişmelere duyarsız kalamamalıdır. Tam aksine bu bir an evvel
kabuğuna çekilmiş üniversite anlayışından sıyrılıp dünya ile entegre olacak ve
aynı zamanda toplumla karşılıklı etkileşimi sağlayacak yapılanmaya gitmelidir.
Aksi takdirde teknolojik gelişmelerden bihaber taş duvarlar arkasına haps olmuş
üniversitelerden söz edeceğiz demektir.
Şu da bir gerçek
Türkiye’de artık “Bilgi toplumu” yolunda yasaklayıcı bir yaklaşım terk edilmiş
durumda, o halde devlet
üniversitelerinin yanı sıra özel ve özerk üniversitelerin sayısını
artırmalıdır. Osmanlı’ya baktığımızda vakıf üniversitelerini görebiliyoruz.
Aynı aşk ve heyecanı Yeni Türkiye'de de tatmak icap eder. Bu yüzden devlet
hakemlik görevini yerine getirerek ten vakıf ve özel üniversite girişimlerini
desteklemelidir. Ne de olsa tek tip modelle bir yere varamayacağımızı geçte olsa
fark etmiş durumdayız. Fark etmek bile tâ baştan bilgi toplumuna giden yolun
yarısını kat etmek anlamına gelir. Hatta şimdiden tek tip üniversite anlayışı
yerine rekabete açık çoğulcu üniversite anlayışının işaretlerini görür gibiyiz.
Derken böyle bir anlayışla o özlediğimiz bilgi çağına erişmek hiçte zor
olmayacaktır. Şayet irfan ocaklarımız akademik seviyede itibar görüyor, ya da
üretilen bilgiler dünyanın dikkatini çekiyorsa biliniz ki bilgi toplumu olma
yolundayız demektir. Hakeza öğretim elemanlarının öğrenciye ne kazandırdığı ve
topluma olan katkısının hangi safhada olduğu da üniversitenin hangi seviyede
olduğunu belirleyecek bir işaret taşıdır
Eğitimde fırsat
eşitliğinden söz ederiz, ama öğrencileri yeteneklerine göre değerlendirdiğimiz
tam söylenemez. Şayet bir insan başarılıysa, ona köstek olmamalı, bilakis
destek olmalıdır. Yani önünü tıkamamalıdır. Adam kayırmacılık, ya da torpil
uygulamaları eğitimde fırsat eşitliği ilkesini baltalayan kanayan
yaralarımızdan biridir. Bakın bunu Osmanlı’da göremezsiniz. Nitekim lonca
sistemi eğitimde fırsat eşitliğinin en iyi örneğini teşkil eder. Dahası lonca
sisteminde adam kayırma diye bir yapılanma yoktur, yetenek araştırması söz
konusudur.
Anlaşılan bir zamanlar
halka tepeden bakan kendini elit sanan bir zihniyet gerek öğrencinin kılık
kıyafetine karışarak, gerekse özel ve vakıf üniversitelerin kurulmasına soğuk
bakarak veya kota koyarak toplumu yeni arayışlara sürüklemişler ve imkânı
olanlar başka ülkelerde çocuğunu okutmak zorunda kalmışlardır. Neyse ki bu
yaklaşımlar artık prim görmüyor, artık öğrenci istediği kıyafeti giyinebildiği gibi
vakıf ve özel üniversitelerde çocuğunu okutur hale gelmiş durumdadır. Bu arada
en önemli gelişme resmi ideolojiyle bir yere varılamayacağının resmiyet kazanmasıdır.
Dikkat edin resmiyet kazandı diyoruz, niye?
Çünkü bunu devletin en tepesinde oturan resmi ağızlardan duyduğumuz
içindir elbet.
Yediden yetmişe
herkes şunu iyi anladı ki; devlet birey
için vardır. Bireyin düşüncelerini nazari itibara almayan bir devlet ceberut
devlettir. Zaten böyle bir devlet yapılanmasında insan bir hiçtir. İster
istemez bu durumda kendi toprağında ilgi görmeyen beyinlerimiz soluğu yurt dışında
alacaktır. İşte beyin göçü budur. Kişi bazında düşünüldüğünde bilim adamlarımız
mevcut, ama yetersiz. Kurum bazında ise ülke sıralamasında gerideyiz hala. Bir
zaman eğitime ayrılan payın öğrenci başına 30–40 dolarlarda seyretmesi dünya
standartlarının çok gerisinde kaldığımızın delilidir. Düşünsenize diğer
ülkelerde bu oran 1000 dolarlarda seyretmekteydi. Neyse ki 2002 sonrası tek başına iktidara
gelen hükümet eğitime bütçeden büyük pay ayırarak bu alanda umutlarımızı
yeşertmiştir. Bu son derece sevindirici bir gelişmedir.
Üniversitelerimizi
araştırma merkezleri konumuna getirmek mecburiyetindeyiz. Bilgi çağına
ulaşabilmek için vakıf ve özel üniversitelerin açılmasına hız verilmenin yanı sıra
akademisyenlerimizin bilgi artırımını sağlayacak projeleri ortaya koymaları noktasında
gerekli imkânlar da sağlanmalıdır. Esasen vakıf ve özel üniversiteler bu konuda
önemli fırsattırlar. Yeterli derecede öğrenim elemanımız ve hocamız yok
bahanesiyle bu işi geçiştiremeyiz. Dünyada var olan üniversitelerle de bilgi
ağları kurmalı ve iyi ilişkiler içerisine girip akademisyenlerimizin batı
öğretim elemanlarıyla bilgi alışverişinde bulunmasını sağlayacak ortam
oluşturabiliriz de. Böylece bilgi dinamizmi veya bilgi patlaması meydana
gelmesi her an mümkündür.
Bu arada birkaç
üniversiteden mezun olabilecek fırsat ve imkânını da ortaya koyup bir proje
dâhilinde bilgiye en kısa yoldan ulaşmanın yollarını açmalıdır. Böyle imkânı
sunduğumuzda bilgi üretiminde umulan noktalara gelebiliriz. Yeter ki, bilgi
alanları daraltılmasın, bir lokma bir hırka anlayışıyla teknik donanım
kısıtlanmasın. Bilgi ağları ne kadar yaygınlaşırsa, ne kadar bilgi için cömert
davranırsak o kadar bilgi manevrası yapma imkânına elde edeceğiz demektir.
Bilgi ağımızı sadece üniversite kampusu içerisiyle sınırlı tutmamalı, küresel
ölçekte bilgi ağına da ihtiyaç var. Üniversitelerimiz sadece lokal kuruluşlar
değildir, aynı zamanda dünyaya açılan sac ayaklarıdır. Dolayısıyla
üniversiteleri hem yerel, hem de küresel ağlarla donatmalıdır. Ne kadar bilgi
kanallarını işletip genişletirsek o kadar üniversiteler insanlığa ışık saçacak
konuma gelecektir. Böylece üniversitelerin bir yüzü kendi halkına dönük olacak,
diğer yüzü dünyaya bakıp küresel boyut kazanacaktır. Hatta Avrupa Birliği
üyeliğine gidilen yolda ilişkilerimizi daha da bir ileri boyut kazandıkça ortak
AR-GE çalışmalarının yanı sıra karşılıklı bilgi alış verişi de gerçekleşmiş
olacaktır. Zaten dünyaya kapalı üniversite anlayışıyla nereye varılabilir ki.
Dolayısıyla dünyaya kapılarını kapatmış bir üniversite kendi kendine gelin
güvey olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Artık kışla anlayışıyla yönetilen
üniversiteler tarihe karıştı diyebiliriz. Malum bilginin serbest dolaştığı
alanlar hem kaliteyi, hem de bilgi üretimini beraberinde getiriyor. Madem
öyle, bilgi neredeyse biz orada
olmalıyız. Dahası, “İlim müminin yitik malıdır. Onu nerede bulursanız alın”
sözü Peygamber buyruğudur. Dolayısıyla bu hadisi şeriften hareketle, irfan
ocaklarımızı bu uğurda seferber etmeliyiz. Dün nasıl ki, Osmanlı’ya medreseler
(üniversiteler) medeniyet kazandırmışsa, bugün de bilgi ağlarıyla
donanmış üniversitelerimizle, Türkiye’mizi çağlar üzerinden sıçratabiliriz
pekâlâ.
Velhasıl; bilginin
vatanı yoktur.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder