3 Ekim 2016 Pazartesi

BİLGİNİN VATANI YOK


            BİLGİNİN VATANI YOK
                                                                                                
                                                                                               SELİM GÜRBÜZER

       Üniversiteler, bilgiyi topluma ulaştırdıklarından dolayı her birini birer irfan ocakları olarak biliriz. Nasıl bilmeyelim ki, popülist nutukların hiçbir değer kazanmadığı dünyamızda, üniversitelerin önemi daha da artmaktadır. Hele hele devlet üniversitelerimizin yanı sıra özel ve vakıf üniversitelerinde bu kulvarda yer almasıyla birlikte bilgi toplumu olma yolunda hızla ilerleyeceğimiz muhakkak. Madem öyle, çağın gerisinden takip eden üniversite değil,  insanımızı modern çağın en üst seviyesine sıçratacak üniversitelerin hızla artırılması arzusundayız.
         Şu bir gerçek; 2002 yılı öncesine göre eğitim düzeyimiz artmış gözüküyor.  Madem öyle,  rehavete kapılmadan şimdi üzerinde durmamız gereken husus dogmatik bilgilerden sıyrılıp, bilgi üretimini gerçekleştirmek olmalıdır. Bu da yetmez öğrencilere eğitim verirken, bilgiyi nasıl kullanacağını ve nasıl üreteceğinin anahtarını da sunmak lazım gelir. Yani balık yemeyi değil, balık nasıl tutulur onu öğretmeliyiz. Aksi takdirde üniversitenin kapısından giren bir öğrenci mezun olduğunda hazır bilgilerle donatılmış olarak kapısından çıkacaktır. Aynı durum öğretim görevlileri içinde geçerlidir. Maalesef öğretim elemanları daha araştırmaya fırsat bulamadan zamanlarının çoğunu ders vermek, okutmak ve yazmaya harcamaktalar. Tabii ki böyle bir koşuşturma içerisine dalmış bir öğretim elemanı bilgi üretmediği gibi bilgiye de kayıtsız kalabiliyor.
          Fikir üretiminde teliften ziyade tercümeye yönelik bir konumdayız, Tabii bu pek bizim açımızdan iç açıcı durum sayılmaz. Çünkü ortada üretim yok tercüme var, tamamen fikri sefalet ve bilgi boşluğu içinde olduğumuzun hazin tablosudur bu.  Anlaşılan Türkiye'nin her bir vilayetine üniversite açmak ve yurt yapmakla iş bitmiyor, bilgi üretip anlam yüklemekte gerekir.
          Çağın geldiği nokta itibariyle mükemmel öğretim üyesi kadrosu yetiştirmemiz şart gözüküyor. Zira öğretim elemanları bilgiyi birinci elden aktaran kadrolar olması hasebiyle onların her türlü maddi ve manevi ihtiyaçları karşılanmasında fayda vardır. Düşünsenize yeterli sayıda iyi yetişmiş ve tam kapasitede öğretim elemanlarının bulunduğu bir ülkede neler olmaz ki. Zaten bu donanımda öğretim kadrosu yoksa üniversitelerden kaliteli eğitim beklemek hayalden öteye geçemez.  O halde insan kaynaklarımızı harekete geçirip çağın gerçeklerine uygun tarzda bilgi ağlarını sil baştan dizayn etmekte fayda var.
         Yol yapmak, baraj inşa etmek ve fabrika kurmak kayda değer girişimlerdir elbet,  ama bunlardan en önemlisi hiç kuşkusuz eğitime yatırılan yatırımdır. Elbette ki şimdiye kadar en büyük yatırımımız eğitim olsaydı 21. asra girdiğimiz şu süreçte şimdiden meyvelerini topluyor olacaktık. Maalesef üniversite hayatını bilgi üreten irfan kaleleri olarak gündeme gelmeyip sadece geçim kapısı olarak gündemde yerini almaktadır. Hadi bundan vazgeçtik öğrenciyi bile geçim kaynağı görüyoruz. Belli ki üniversite kapılarında biriken binlerce gencin düşünce dünyasına yerleşmiş tek olgu; “hayatını kurtar” felsefesidir. Tabii hayata bakış bu olunca dört beş yıllık sürecin sonunda mezun olan bir üniversite öğrencisi bilgi dağarcını kapatıp, geçim telaşına düşmesi gayet tabiidir.  Oysa üniversitelerimiz değişim ve irfan ocakları olmalıydı. Nitekim toplum hayatında ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel alanlarda meydana gelecek zenginleşmede birinci derecede etken kuruluş üniversitelerdir. Gel gör ki, şu aşamada pek değişimden söz edemediğimiz gibi üniversitelerin siyaset ve toplum ilişkilerinden bağlarının koparılması onları durağanlaştırıyor. Ayrıca öğrencilerin üniversite hayatını irfan ocağı olarak algılayamaması bir başka meselemizdir. İlim irfan mı hak getire, aydınlanma duygusu gelişmeyince, ister istemez öğrenciler bir an evvel mezun olmanın derdine düşüp, başka işlerle meşgul oluyorlar.  Neyse ki teknolojik gelişmenin zirve yaptığı bu çağda bilgiye ulaşma bakımdan üniversiteler yetersiz kalsa bile bilgi ağları sayesinde bilgiye ulaşılabiliyor artık. Yinede nasıl olsa bilgi ağları var diye üniversiteler bu gelişmelere duyarsız kalamamalıdır. Tam aksine bu bir an evvel kabuğuna çekilmiş üniversite anlayışından sıyrılıp dünya ile entegre olacak ve aynı zamanda toplumla karşılıklı etkileşimi sağlayacak yapılanmaya gitmelidir. Aksi takdirde teknolojik gelişmelerden bihaber taş duvarlar arkasına haps olmuş üniversitelerden söz edeceğiz demektir.
        Şu da bir gerçek Türkiye’de artık  “Bilgi toplumu” yolunda yasaklayıcı bir yaklaşım terk edilmiş durumda,  o halde devlet üniversitelerinin yanı sıra özel ve özerk üniversitelerin sayısını artırmalıdır. Osmanlı’ya baktığımızda vakıf üniversitelerini görebiliyoruz. Aynı aşk ve heyecanı Yeni Türkiye'de de tatmak icap eder. Bu yüzden devlet hakemlik görevini yerine getirerek ten vakıf ve özel üniversite girişimlerini desteklemelidir. Ne de olsa tek tip modelle bir yere varamayacağımızı geçte olsa fark etmiş durumdayız. Fark etmek bile tâ baştan bilgi toplumuna giden yolun yarısını kat etmek anlamına gelir. Hatta şimdiden tek tip üniversite anlayışı yerine rekabete açık çoğulcu üniversite anlayışının işaretlerini görür gibiyiz. Derken böyle bir anlayışla o özlediğimiz bilgi çağına erişmek hiçte zor olmayacaktır. Şayet irfan ocaklarımız akademik seviyede itibar görüyor, ya da üretilen bilgiler dünyanın dikkatini çekiyorsa biliniz ki bilgi toplumu olma yolundayız demektir. Hakeza öğretim elemanlarının öğrenciye ne kazandırdığı ve topluma olan katkısının hangi safhada olduğu da üniversitenin hangi seviyede olduğunu belirleyecek bir işaret taşıdır
    Eğitimde fırsat eşitliğinden söz ederiz, ama öğrencileri yeteneklerine göre değerlendirdiğimiz tam söylenemez. Şayet bir insan başarılıysa, ona köstek olmamalı, bilakis destek olmalıdır. Yani önünü tıkamamalıdır. Adam kayırmacılık, ya da torpil uygulamaları eğitimde fırsat eşitliği ilkesini baltalayan kanayan yaralarımızdan biridir. Bakın bunu Osmanlı’da göremezsiniz. Nitekim lonca sistemi eğitimde fırsat eşitliğinin en iyi örneğini teşkil eder. Dahası lonca sisteminde adam kayırma diye bir yapılanma yoktur, yetenek araştırması söz konusudur.
         Anlaşılan bir zamanlar halka tepeden bakan kendini elit sanan bir zihniyet gerek öğrencinin kılık kıyafetine karışarak, gerekse özel ve vakıf üniversitelerin kurulmasına soğuk bakarak veya kota koyarak toplumu yeni arayışlara sürüklemişler ve imkânı olanlar başka ülkelerde çocuğunu okutmak zorunda kalmışlardır. Neyse ki bu yaklaşımlar artık prim görmüyor, artık öğrenci istediği kıyafeti giyinebildiği gibi vakıf ve özel üniversitelerde çocuğunu okutur hale gelmiş durumdadır. Bu arada en önemli gelişme resmi ideolojiyle bir yere varılamayacağının resmiyet kazanmasıdır. Dikkat edin resmiyet kazandı diyoruz, niye?  Çünkü bunu devletin en tepesinde oturan resmi ağızlardan duyduğumuz içindir elbet.
       Yediden yetmişe herkes şunu iyi anladı ki;  devlet birey için vardır. Bireyin düşüncelerini nazari itibara almayan bir devlet ceberut devlettir. Zaten böyle bir devlet yapılanmasında insan bir hiçtir. İster istemez bu durumda kendi toprağında ilgi görmeyen beyinlerimiz soluğu yurt dışında alacaktır. İşte beyin göçü budur. Kişi bazında düşünüldüğünde bilim adamlarımız mevcut, ama yetersiz. Kurum bazında ise ülke sıralamasında gerideyiz hala. Bir zaman eğitime ayrılan payın öğrenci başına 30–40 dolarlarda seyretmesi dünya standartlarının çok gerisinde kaldığımızın delilidir. Düşünsenize diğer ülkelerde bu oran 1000 dolarlarda seyretmekteydi.  Neyse ki 2002 sonrası tek başına iktidara gelen hükümet eğitime bütçeden büyük pay ayırarak bu alanda umutlarımızı yeşertmiştir. Bu son derece sevindirici bir gelişmedir.
       Üniversitelerimizi araştırma merkezleri konumuna getirmek mecburiyetindeyiz. Bilgi çağına ulaşabilmek için vakıf ve özel üniversitelerin açılmasına hız verilmenin yanı sıra akademisyenlerimizin bilgi artırımını sağlayacak projeleri ortaya koymaları noktasında gerekli imkânlar da sağlanmalıdır. Esasen vakıf ve özel üniversiteler bu konuda önemli fırsattırlar. Yeterli derecede öğrenim elemanımız ve hocamız yok bahanesiyle bu işi geçiştiremeyiz. Dünyada var olan üniversitelerle de bilgi ağları kurmalı ve iyi ilişkiler içerisine girip akademisyenlerimizin batı öğretim elemanlarıyla bilgi alışverişinde bulunmasını sağlayacak ortam oluşturabiliriz de. Böylece bilgi dinamizmi veya bilgi patlaması meydana gelmesi her an mümkündür.
          Bu arada birkaç üniversiteden mezun olabilecek fırsat ve imkânını da ortaya koyup bir proje dâhilinde bilgiye en kısa yoldan ulaşmanın yollarını açmalıdır. Böyle imkânı sunduğumuzda bilgi üretiminde umulan noktalara gelebiliriz. Yeter ki, bilgi alanları daraltılmasın, bir lokma bir hırka anlayışıyla teknik donanım kısıtlanmasın. Bilgi ağları ne kadar yaygınlaşırsa, ne kadar bilgi için cömert davranırsak o kadar bilgi manevrası yapma imkânına elde edeceğiz demektir. Bilgi ağımızı sadece üniversite kampusu içerisiyle sınırlı tutmamalı, küresel ölçekte bilgi ağına da ihtiyaç var. Üniversitelerimiz sadece lokal kuruluşlar değildir, aynı zamanda dünyaya açılan sac ayaklarıdır. Dolayısıyla üniversiteleri hem yerel, hem de küresel ağlarla donatmalıdır. Ne kadar bilgi kanallarını işletip genişletirsek o kadar üniversiteler insanlığa ışık saçacak konuma gelecektir. Böylece üniversitelerin bir yüzü kendi halkına dönük olacak, diğer yüzü dünyaya bakıp küresel boyut kazanacaktır. Hatta Avrupa Birliği üyeliğine gidilen yolda ilişkilerimizi daha da bir ileri boyut kazandıkça ortak AR-GE çalışmalarının yanı sıra karşılıklı bilgi alış verişi de gerçekleşmiş olacaktır. Zaten dünyaya kapalı üniversite anlayışıyla nereye varılabilir ki. Dolayısıyla dünyaya kapılarını kapatmış bir üniversite kendi kendine gelin güvey olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.  Artık kışla anlayışıyla yönetilen üniversiteler tarihe karıştı diyebiliriz. Malum bilginin serbest dolaştığı alanlar hem kaliteyi, hem de bilgi üretimini beraberinde getiriyor. Madem öyle,  bilgi neredeyse biz orada olmalıyız. Dahası, “İlim müminin yitik malıdır. Onu nerede bulursanız alın” sözü Peygamber buyruğudur. Dolayısıyla bu hadisi şeriften hareketle, irfan ocaklarımızı bu uğurda seferber etmeliyiz. Dün nasıl ki, Osmanlı’ya medreseler (üniversiteler) medeniyet kazandırmışsa, bugün de bilgi ağlarıyla donanmış üniversitelerimizle, Türkiye’mizi çağlar üzerinden sıçratabiliriz pekâlâ.
         Velhasıl; bilginin vatanı yoktur.

          Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder