ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
SELİM GÜRBÜZER
Tuğrul Bey’in ardından kalan oğlu
olmadığından Sultanlık yolu ister istemez yeğeni Çağrı Bey oğlu Alparslan’a açılmış olur. Malum, Alparslan devletin başına geçer geçmez
hemen Nizam-ül Mülk’ü vezir tayin eder. Gerçekten de Nizam-ül Mülk’ün işbaşına
getirilmesi yerinde bir karardı. Bilhassa açtığı medreseyle geleceğe ışık saçan
bir bilge devlet adamı olarak adından söz ettirir. Ayrıca Selçuklunun yükselişinde
en dikkat çeken isimdir o.
Her ne kadar Alparslan’ın Sultanlığı şeklen 1063–1072
arası çok kısa bir zaman dilimini kapsasa da özünde Selçuklunun en parlak dönemi
olmasıyla dopdolu bir zaman dilimi sayılır.
Öyle ki, Alparslan Anadolu
kapılarını açmakla adeta Türk’e bin asırlık tarih yazdırmıştır. Düşünsenize daha yolun başında işe koyulur
koyulmaz etrafında her ne Emir, Melik, Yabgu varsa hatta buna Karahanlı hükümdarı
da dâhil hepsini tabiiyetine alır. Derken birlikten dirlik, dirlikten birlik
doğar misali içte Fatımilere, dışta da Bizans’a
karşı giriştiği seferlerle bir anda dikkatleri üzerine çekecektir. İşte ulvi idealleri uğruna hareket eden
Alparslan, bakın bir seferinde Fırat nehrini geçerken Buharalı Ebu Cafer Muhammed’le
göz göze geldiğinde o âlim zat kendisine şu iltifatta bulunur:
—Efendimiz! Nimetinden dolayı Allah’a hamd ederim. Zira köleler müstesna, bu nehri
eski zamanlarda geçen yok, İslam
devrinde bir Türk padişahı olarak ilk defa siz geçiyorsunuz.
Tabii Alparslan bu iltifat karşısında
zerre miskal gurura kapılmaksızın Allah’a şükreyleyerek yoluna devem edecektir.
Çünkü o biliyordu ki bu kutlu yolda övünmek yok, tevazu vardır. Yani bu yolda ‘Mağrurlanma padişahım, senden büyük Allah
vardır’ bilinci esastır.
İşte Alparslan bu bilinçle sefere koyulduğunda
ilk hamlesi Bahreyn taraflarında Karamatı sapıkları ve Şii Fatımi kalıntılarını
temizlemek olur. Zira Şii Fatımiler Suriye’den pılını pırtısını toplayıp çekilmek
zorunda kalır da. Tabii onların çekilmesi Mekke Şerifini ziyadesiyle memnun
edip hutbeyi bundan böyle Fatımiler adına değil, Abbasi halifesi ve Türk
sultanı adına irad edecektir. Gerçektende Alparslan’ın bu hamlesi en azından Ön
Asya’nın güvence altına alınmasına yeter artar da. Ancak bir süre sonra Halep
Emir’inin Fatımilerin tesirine kapılaraktan taraf değiştirmesi canını
sıkacaktır. Bunun üzerine şu çağrıda bulunur:
—Endişem
odur ki Rumlar karşısında bu hudut şehrini kılıçla
fethetmekten zorunda kalırım.
Alparslan
endişesinde haklıdır, bu yüzden hücuma geçmeden önce şehrin kendiliğinden
teslim olmasını bekler. Ancak bu arada Romanos Diyojen’in iki yüz bin kişilik orduyla
arkadan çevrildiğinin haberini aldığında ister istemez yönünü Doğu Roma’ya
doğru çevirecektir. Sultan Alparslan ilk önce elçisi vasıtasıyla Romen Diyojen’e
önce barış teklifi götürür. Ama ne var ki bu teklifle kendisini dev aynasında
gören imparator Alparslan’ın savaşmaktan çekindiğini düşünür. Hatta düşünmekle
kalmaz barış teklifine şu pişkin cevapla karşılık verir;
-Sanmayın ki bu üstün ve kudretli konumuma
para pul harcayarak geldim. Barış ancak Selçuklu başkenti Rey’de olur. Ben Müslüman
coğrafyasına kendi coğrafyam gibi sahip olmadıkça asla kararımdan vazgeçmeyeceğim.
Var git Sultanına söyle biz İsfahan’da kışlayacağız, atlarımız ise Hemedan’da.
Tabii elçi İbnü’l Mahleban bu işgüzarlık
karşısında dayanamaz şöyle der:
“—Hayvanlarınız hakikaten Hemedan'da
kışlayacak, fakat senin nerede
kışlayacağını bilemem” deyip Doğu Roma İmparatorun yanından ayrılır. Böylece Alparslan’a
durum vaziyeti bildirdiğinde bu noktadan sonra gözler Anadolu’ya çevrilip gereğini
yapmak üzere Malazgirt hazırlıklarına koyulur.
Evet, hazırlıklar tam gaz devam
ederken bu arada büyüklerin duasını almayı da ihmal etmez. Öyle ya bu dünyanın
bir zahiri, birde uhrevi tarafı vardır.
İşte o uhrevi taraftan destek Buhara’lı İmam Ebu Cafer Muhammed’den gelip
Sultan Alparslan’a şöyle müjdeler:
“ —Ey Sultan! Sen Allah’ın başka dinlere zafer
vaat eylediği İslamiyet uğrunda cihat yapıyorsun. Bütün Müslümanları
minberlerde sana dua eylediği cuma günü savaşa giriş, ben Allah’ın zaferi senin
adına yazdığına inanıyorum.”
Gerçekten de bu müjde Alparslan’ı taktik arayışlarına ittiği
gibi Selçukludan sayıca kat be kat üstün durumda Bizans’a karşı askerini doping
etkisi yapar. Nasıl etki yapmasın ki, sefer
öncesi askerlerinin gaza ruhunu şu sözlerle coşturacaktır: ‘Şimdiden beyaz kefenimi giyiyorum, ölürsem
beni bu kefenimle defnedin.’
Evet, gerçekten beyaz kefenini giyinip öyle
hücum emri verir. Artık Romen Diyojen’in karşısında tüm planlarını ustaca Malazgirt
meydanında ortaya koyacak Alparslan vardır.
Bakalım el mi yaman bey mi yamanmış birazdan kızılca kıyamet koptuğunda
belli olacak. Nitekim o ustaca plan Bizans’ın çok övünerek Balkanlardan getirttiği
Şamanî Uz (Oğuz) ve Peçeneklerden
hazırlamış olduğu süvari kuvvetlerinin daha savaşın başında Selçuklu tarafına
geçtiğinde kendini gösterecektir. Ne diyelim işte ustaca manevra bu ya, soydaşlarımızın saf değiştirmesi Bizans
ordusunun darmadağın olmasını ve Romen Diyojenin hevesini kursağında bırakmaya
yetmiştir. Derken Romen Diyojen 26 Ağustos 1071 tarihi itibariyle Alparslan’ın
önünde diz çöküp savaş Türk’ün zaferiyle neticelenir. Ve Alparslan önünde diz
çöken esirine şöyle seslenir:
“— Şayet
sen değil de ben esir olsaydım bana ne
yapardın?”
Romen Diojen cevaben;
“—Öldürürdüm” der.
Her şeye rağmen Alparslan misilleme
yapmaz, bilakis Türk’e has bir davranış
örneği sergileyip bir anlaşmayla serbest bırakır da.
Her şeyden önce Malazgirt zaferiyle birlikte Anadolu
kapıları Türk’e açılmış oldu. İşte o gün bugündür Anadolu bizim öz
vatanımızdır, inşallah o Anadolu ruhu
var oldukça kıyamete kadar öz vatanımız olmaya da devam edecektir.
Alparslan,
her fani gibi o da Allah’a kavuşur. Ne var ki, ölümü bir ecnebi tarafından
değil de içeriden gizli bir el, yani Şii batini hançeriyle şahadeti
gerçekleşir. Düşünsenize Doğu Roma’yı
fiilen tarihten silip Malazgirt’te Romen Diyojen’i ayağına kapanmaya mahkûm
eden Alparslan, ne hüzün bir durumdur ki
bünyemize sızan bir virüsle Şii batini hançerine kurban gider. Şimdi gel de bu elim olay Selçukluyu derinden
yaralamasın. Neyse ki emaneti layıkıyla oğlu Melikşah üstlenecektir. Böylece
ardından bıraktığı evlatları arasında veliaht tayin ettiği dirayet sahibi oğlu
Melikşah ve Nizamü’l Mülk gibi bir devlet adamı sayesinde kırk iki yaşında içtiği
şehadet şerbetiyle kabrinde rahat uyuyacaktır.
BÂTINİLİK
Bâtıniler Alamut kalesini karargâh
olarak kullanmışlardı hep. İşte bu kaleyi üs olarak kullanan Hasan Sabbah’ın
efsunladığı esrarkeş serseriler o günün şartlarında ölüm yeminiyle intihar
timleri oluşturup etrafa korku salıyorlardı. Nihayet Selçuklu Sultanı Muhammed
Tapar Bâtıniliğin merkezi Alamut kalesini kuşatıp çok sayıda Bâtıni fedaisini
öldürecektir. Ancak bu fesat ocağının tamamen ortadan kaldırılmasına ömrü
yetmeyecektir. Malum yukarıda belirttiğimiz üzere Bâtıniler Sultan Alparslan’ın
katlini göze alabilecek hamleyi de sergilemişlerdir. Neyse ki; tarihi kayıtlar Hulagu'nun
bir yıkıcı olduğu kadar, bir kurtarıcı
rolü ifa ettiğini de gösteriyor bize. Belki de Hulagu istilası olmasaydı
Bâtınilik fitnesi İslam dünyasını daha uzun seneler kasıp kavurup içimizi
kemiren baş belası olmaya devam edecekti. İşte bu noktada her hayrın altında
şer olabileceği gibi, her şerrin altında
hayır olabilir ya, aynen öyle de Moğol- Hulagu kasırgası şer gibi gözükse de
Alamut kalesinin düşmesi bakımdan bir hayra yol açmıştır diyebiliriz.
ŞAH İSMAİL VE TÜRKMENLER
Bâtınilik o kadar tehlikeli bir akımdır
ki, Şah İsmail kanalıyla yeniden gün yüzüne çıktığında Osmanlıyı uğraştıracak pozisyon
alacaktır. Öyle ki Uzun Hasan’la başlayan ve Şah İsmail’le devam eden Türkmen
bölünmesi, Şah İsmail’in şahsında Osmanlıya karşı Bâtıni muhalefet cephesi olarak
karşımıza çıkar. Bilhassa bu mecrada Şah İsmail ve Erdebil Tekkesi Şeyh ikilisinin
Osmanlı coğrafyasına ektiği ayrılık tohumlarıyla mesele körüklenir. Aslında bu körükleyiş
dini gerekçelerle ortaya çıksa gam yemeyiz, daha çok siyasi mülahazalarla ortaya konulan
bir oyunun neticesidir. Bilerek ya da bilmeyerek bu oyunun parçası durumunda Şah
İsmail’in etrafında birleşen bazı Yörük Türkmen unsurlar tek vücut olup yerleşik
Türkmenlere karşı güç oluşturacaklardır. Böylece bir zamanlar Müslümanlar
elinde yıkılan Pers imparatorluğunu sil baştan diriltecek oyunun ayak bağı
olurlar. Ne diyelim fitne böyle bir şeydir,
yatağında hortlamaya görsün bir bakmışsın Yörük Türkmenlerden bir kısım
unsurlar kendilerinden olmayanları yozlaşmış ve bozulmuş güruh olarak ilan edip
Müslümanlar arasına ikilik sokacaklardır. Oysa tarihin bize öğrettiği önemli not;
ihtilafların kaynağında alevi sünni ayırımının suni olduğu, asıl meselenin göçer-konar toplulukların
yerleşik hayata intibak edemeyişinden kaynaklı problem olduğudur. Nitekim bu
hususta tarih; yerleşik kalmayı tercih eden Anadolu ve Suriye Selçuklularını, Eyyubileri
ve Osmanlı'nın kuruluş mayasını oluşturan Türkmenleri haklı çıkarmıştır.
Peki ya Safevi Türkmenler? Malum,
Safevilerden bu güne geriye dönüp baktığımızda onların artıklarından kalan
toplulukların İran ve Anadolu’da zaman zaman ciddi olayların fitilini
ateşleyebilecek provakatif eylemlerde bulunduklarına şahit oluruz. Şayet bu
değerlendirmemizi Sünni yaklaşımdan ötürü değil de, siyasi açıdan bakıldığında ne
demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Hatta meseleye siyasi boyuttan bakıldığında
Türkmen dağılmasını sırf Haçlı ve Moğol saldırılarına bağlamakta yanlış olur. Dağılışın
asıl sebebini bir türlü bitip tükenmek bilmeyen Yerleşik-Yörük çekişmesinde aramak
en doğru yaklaşım olacaktır. Maalesef bizi dışta çökertemeyenler içte ayrılık
tohumları ekerek çökertmeye kalkışmışlar, gerçektende içte start verilen fitne
kazan kaldırmalarla Sünni Müslümanlığı terk eden bir kısım unsurlar bize ait
olmayan İran kökenli Şiiliğin bir değişik versiyonu niteliğini taşıyan ekolün
peşine takılacaklardır. Oysa Türkmenler gibi yerleşik hayatı tercih etmiş olsalardı
özünden taviz vermeyerek Türk’ün dirilişine katkı vermiş olacaklardı.
Ancak Batı Türklerinin, yani Yerleşik
Türkmenlerin Büyük Selçuklu eliyle başlattıkları Rönesans, Sultan Sencer’in bir
iç savaşta yenilip esir edilmesiyle birlikte Türkmenlerin intiharı gerçekleşir.
Neyse ki Selçuklu yıkıldıktan 300 sene sonra Fatih Sultan Mehmet’in elinde bir
çağ kapatılıp yeni bir çağın kapıları açılarak bir nebze olsun durum telafi
edilir. Yörüklere gelince onlarda Müslümanlığı terk edip Şiiliğe kanalize olurlar.
Bu yüzden İran bu noktada, Şiiliğin kalbi olarak görülür. Çok geçmeden tehlike çanlarının
çalmakta olduğunu sezen Osmanlı, Balkan kavimlerinden devşirdikleri askerler
vasıtasıyla Anadolu’da Şii Türkmen yayılmasına fırsat vermez. Bilhassa bu hususta
Yavuz Sultan Selim’in neden batı’ya değil de doğu'ya doğru sefer düzenlediğini şimdi
daha iyi anlıyoruz. Belli ki doğuyu emniyete almadan batıya yöneliş hiç yoktan
koca imparatorluğu maceraya sürüklemek olurdu. Zaten Yavuz’da tehlikenin
boyutunu sezip gereken neyse onu yapar. Bugün Anadolu’nun değişik yörelerinde
halkın bir kısmı Yavuz’un bu tutumunu dini nedenlere bağladıklarından o’na iyi
gözle bakmazlar. Oysa o yaptığı hamlelerle bütün Türk İslam âlemini büyük bir
badireden kurtarmıştır.
Velhasıl; dün nasıl ki fitne tohumları
Selçuklu ve Osmanlı’yı uğraştırmışsa, bugünde Can Türkiye'mizde kâh
Kahramanmaraş, kâh Malatya, kâh Çorum,
kâh Sivas Madımak, kâh İstanbul gazi mahallesi ve Gezi parkı olayları, kâh
1 Mayıs, kâh Nevruzu bahaneyle kana bulayıp birliğimize ve dirliğimize balta vurmaktalar.
Onlar balta vuradursunlar tıpkı atalarımız gibi bu oyunu bozmak düşer bize.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder