İNSAN
HAKLARI VE İSLÂM SELİM GÜRBÜZER Malum, İnsan hakları kavramından söz
edildiğinde akla John Locke ve J.J. Rousseau gelse de, aslında bu kavramın
kaynağı vahiy’dir. Dört büyük kitap arasında bilhassa Kur’an-ı Muciz’ül Beyan’ın
tüm insanlığı doğrudan muhatap alması bunu teyit ediyor. Zaten Kur’an’da; “Ey
İnsanlar!” çağrısıyla başlayan birçok ayet bunun tipik misalini teşkil eder.
Gel de bu çağrı karşısında etkilenme, ne
mümkün. Yeter ki bu çağrıya icabet edilsin, bak o zaman ezelden ebede
kanatlanırız da. Öyle bir çağrı ki, tüm beşeri ideolojiler bir araya gelse, ya
da devasa ortak bir külliyat ortaya koysalar
Kur’an’ın tek bir harfine karşılık gelemez. Nasıl denk gelsin ki, biri beşeri,
diğeri ilahidir. Bu anlamda
Kur’an tüm çağlara ferman okuyan bir kitaptır. Her ne kadar bir takım densizler
ilahi olan her kaynağa dogma gözüyle baksalar da bu bakış açısı asla Kur’an’a
gölge düşüremez. Bir kere güneş balçıkla sıvanmaz ki. Hadi bir anlık dogma
ithamlarını görmezden geldik diyelim, peki ya şu ikide bir insan haklarından dem
vurmalarına ne demeli, tam bir yüzsüzlükle karşı karşıyayız. İnsan hakları hususunda
o kadar riyakâr oldukları her hallerinden belli ki bu kavramı öz itibariyle
değil söz olarak dillerine dolamaktalar. Üstüne üstük dillerine doladıkları bu kavramın
içini boşaltıp bir süs bitki, bir saksı, bir vazo olarak sunmakta pekte
kurnazlar. Sinsi sinsi insan haklarından
dem vurdular da ne oldu, hala dünyanın dört bir yanında insan hakları ihlalleri
diz boyu. Elbette bu kafayla insan hakları noktasında bir arpa boyu yol alınamaz.
Hatta bu kavramın içi bu şekilde boşaltıldığı müddetçe, gün gelecek kendilerini de can evinden
vuracaktır. Anlaşılan o ki, insan hakları savunuculuğu sözde değil uygulamayla
anlam kazanabiliyor. Her ne kadar insan hakları ifadesini işittiğimizde
gönlümüz yumuşasa da bu geçici bir yumuşamadır. Kalıcı yumuşama ancak gereği
yerine getirildiğini gördüğümüzde mümkün olacak. Bakın daha henüz bağımsızlıklarını yeni kazanmış
ülkeler geçmişten yeterince ders almamış olsalar gerek ki, insan hakları
kavramı anayasalarında sadece göz boyamak için vardır. Dedik ya insan hakları söz olarak değil öz itibariyle
anlam ifade eder. Düşünün ki, bugün
olmuş dünyanın birçok ülkesinde insan hak ve özgürlükleri hala ayaklar altında çiğnenebiliyor.
Şimdi bu durumda insan haklarından söz edilse ne, edilmese ne. Uygulama olmayınca hiçbir kıymeti harbiyesi yok
elbet.
Gün olmuyor ki;
her sabah uyandığımızda ihsan hakları ve özgürlüklerinin çiğnenmediği bir gün
olmasın.
Gün olmuyor ki; içimizi
sızlatan kan ve gözyaşı manzaraları yaşanmasın.
Gün olmuyor ki; insan
hakları ve özgürlüklerinin ırzına geçilmediği bir gün olmasın. Tabii bu yaşadığımız günlük manzaralar
bilhassa ulus devletlerin çoğalmasıyla başlayan bir sürecin armağanı bir vahşet
tablosudur. Evet, derin adamlar, derin devletler, derin uluslararası istihbarat ağları,
neoconlar ve daha bilmediğimiz nice derin klikler bu güzel kavramı dün olduğu
gibi bu günde kendi çirkin emellerine alet edip insanlık cinayeti işlemekten
geri durmuyorlar. İnsan hakları kavramının sadece adı var, ama kendisi yoktur. Dahası laf çok icraat yok. Gerçektende 21.
asra geldiğimiz noktada insan hakları kavramının arkasına sığınıp bunca
insanlık cinayetlerinin işlendiğine şahit olduktan sonra doğrusu bu kadarına da
pes diyesi geliyor insanın. Artık kimin
samimi, kimin dalkavuk olduğunu ayırt edemez olduk, hatta her şeyden kuşku duyar hale geldik. Yetmedi
havada uçan kuştan bile nem kapar olduk. Tabii bizi bu denli kuşkucu kılan
sebep dünyanın dörtte üçünün kan gölüyle kirletilmiş olmasıdır. Böyle devam
ederse dünyanın tamamı kanayan yara olacak.
Bakmayın siz onların ikide bir insan haklarından söz etmelerine, onlar
kim insan haklarından söz etmek kim, öyle hinler ki; icabında bu güzel kavramı şimdiye
kadar işledikleri insanlık cinayetlerini ört bas etmeye yönelik kılıf olarak ta
kullanabiliyorlar. İşte bu denli yüzsüz
adamlardır bunlar. Zaten ne zaman bu güzel
kavramı dillerine dolasalar bir bakmışsın bir yerlere bombalar yağmış görürsün.
Şimdi sormak lazım insanlık bunun neresinde? Yoksa Yenidünya düzeni demek
insanlığı katletmek mi? Onlar cevap veremeseler de, biz biliyoruz ki Yenidünya
düzeni denilen ucube slogan gözyaşı ve kan akıtmaktan başka bir şey değildir.
Onlar yenidünya
düzeni aldatmacasına devam ede dursunlar, bize ancak kendi öz insan hakları
kaynaklarımızdan fayda var. Bir kere İslam tâ baştan “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü” bir anlayış ortaya koymuş bile. Kelimenin
tam anlamıyla insana hizmetin Allah’a hizmet olduğunu beyan eden bir dindir. Her
kim ki; Kelime-i tevhid getirir, o an dilenci de olsa halifeye eşit konuma
gelebiliyor. Zira dinimizde üstünlük takva düsturu ile kayıt altına alınmış ta.
Bakın, Kur’an ve sünneti hayatlarına ölçü alan
Hulefa-i Raşidin, Selçuklu ve Osmanlı bu yaşayışın en altın dönemleridir. Nitekim Osmanlı, ‘Fitne katilden beterdir’ ayetinden hareketle nizam-ı âlem fikriyatına
yönelik bir yol izlemiş. Yine her cuma namazı öncesinde hutbelerimizde okunan;
“Muhakkak ki Allah, adaleti ve iyiliği
emreder” (Nahl, 90) ayet-i celilesini şiar edinerek yeryüzünün
cihanşümul adalet kılıcı olmuşlardır. Keza bu ayet-i celile ışığında Müslümanlarla
gayrimüslimlerin bir arada nasıl yaşanacağının bilincine varıp adalet terazisi
olmuşlar da. Zira “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256) ayetine muhataptırlar. Bilhassa bu hususta temel kaynak Medine Vesikası
esas alınmış ta. Malum, bu vesika ilhamını Kuran’dan alan bir belgedir. Böylece Allah Resulü Kuran’dan aldığı bu ilhamla
insanlığa farklı kimlikte insanlarla nasıl yaşanabileceğinin tatbikini gösterip
sahabesine ışık olmuştur. Hatta Medine Vesikası, Veda Hutbesi gibi daha nice
insan hakları uygulamaları geleceğe de ışık tutup bugünkü insan hakları
evrensel beyannamesinin mayasını oluşturmuşta.
Bakın, Peygamberimiz (s.a.v) Medine Vesikasıyla insanlığa sunduğu: “Savaşan düşmanlardan zimmet akdini kabul edenlerin
Müslümanlar üzerinde hakkı olacaktır, tıpkı Müslümanların onlar üzerinde
hakları olduğu gibi…” öğretisinde geçen ifadelerin evrensel hakikatler içeren
yüklü bir ferman olduğunu ispatlamaya yetmiştir.
Ne var ki İslam’ın tüm bu engin hoşgörüsü
karşısında zaman zaman nankörlük edip aramızda bozguncu rol üstlenebiliyorlar. Yetmedi
dinimizi çağ dışı yaftasıyla karalayabiliyorlar. Onlar karalaya dursun şurası muhakkak, “Hak gelince batıl zail olur” gerçeğinin
önüne geçemeyeceklerdir. Besbelli ki pembe şafaklar sökün ettikçe birilerinin
fena halde uykusu kaçabiliyor. Aslında hiçte bu kadar telaşlanmalarına gerek
yoktur, bir kere İslam tâ baştan beri beşeriyete karşı tavrı insanidir. Bilhassa dört semavi din’e bakışı da Ehl-i
kitabidir. Bu yüzden Müslümanlar her bir semavi dini büyük bir kitabın kutsal
sayfaları olarak görür. Bu da yetmez havra ve kiliselere tıpkı camiye
bakışımızdaki gibi birer ibadet mekânları gözüyle bakarız. Derken Cuma
hutbesinde okunan son ayet-i celilenin hükmü gereği Müslim ve gayrimüslim
ayırımı yapmaksızın adil olmaya çalışırız. Nasıl adil olunmasın ki, ilahi
adalet sadece Müslümanların üzerine tecelli etmiyor, bütün insanlığa pay
ediliyor. Şöyle ki: “Şüphe yok ki Allah,
zerre kadar haksızlık etmez” (Nisa, 40), “Rabbin kullara zulüm edici
değildir” (Fussilet, 46) ayetleri bunun en bariz delilidir.
Dedik ya İslam’ın
soluğu sadece Müslümanlara yönelik değil, muhatabı tüm insanlık. Bakın bu
konuda Kur’an-ı Mucizül Beyanda geçen:
“Bir topluma duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin” (Maide,
8) ve “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan
çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz” (Mümtehine,
8) ayetleri her şeyi izah etmeye yeter artar da. Yukarıda belirttiğimiz üzere
Peygamberimiz (s.a.v.) bu ayet-i kerimelerden hareketle Medine Vesikasının gereğini
yerine getirmiş ve üstlendiği sorumluluğun teyidi içinde: “Kim ki ben onun davacısı olursam, kıyamet gününde de onun davacısı
olurum ” beyanında bulunmuştur.
İşte bu
ve buna benzer hakikat manzumeleri İslamiyet’in insan haklarına ne derece önem verdiğinin
bir göstergesidir. Düşünsenize hak yola davet ederken bile, “Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna
çağır” (Nahl, 125) buyruğuyla ortaya hem metot konulmuş, hem de gayrimüslimlere
zorla dini dayatma yapılamayacağı ikaz edilip kayıt altına alınmışta. Bir iki
istisna kural dışında Müslüman’a tanınan hak ne ise gayrimüslime de tanınmıştır.
Gerek kişilik hürriyeti, gerek seyahat ve mülk edinme hürriyeti, gerek ibadet
hürriyeti, gerekse mali haklar ve ister ceza-i müeyyideler olsun her hususta Müslim
ve gayrimüslim ayırımı gözetmeksizin herkes hukuk önünde eşittir ilkesine tabii
tutulmuştur. Belki şu an aklınızdan şu
geçebilir; madem öyle niye gayrimüslimlerden
cizye alınıyor diye. Aslında mesele gayet
açık; bunda da hukuk ihlali yoktur,
çünkü gayrimüslimlerin askerlikten muaf olmalarına karşılık alınan bir vergidir
bu. Buna bir tür savaş tazminatı da diyebiliriz. Kaldı ki, ortada karşılıklı
rızaya dayalı bir akitleşme söz konusudur, durduk yerde alınmıyor. Kim ne derse desin adil bir uygulamadır. Hakeza
ticari vergilerde öyledir. Hatta bu ve buna benzer pek çok uygulamalar
gayrimüslimlerin İslam toplumundaki konumlarını güçlendirmeye vesile olmuş
bile.
Bakın, Pakistan bilge aydını Mevdudi
İslami devletin anayasasının nasıl olması gerektiğini vurgularken şunları dile
getirir: “İslam devletindeki gayrimüslimler
için, konuşma, yazma, fikir beyan etme, düşünme, toplantı ve kutlama gibi Müslümanlar
için kabul edilen haklar sabit olacak ve bu konuda Müslümanların aleyhine olan
kayıt ve engeller onlar içinde geçerli olacaktır. Onlar için konunun sınırları
dâhilinde, özgürce, hükümeti, hükümetteki kişileri hatta hükümet başkanını
eleştirmek bile caiz olacaktır. Onlar için İslam dinini eleştirme hakkı da
vardır, tıpkı Müslümanların, onların mezheplerini ve inançlarını eleştirme
hakları olduğu gibi, inançlarını övme konusunda da tam bir hürriyete
sahiptirler.” (İslam Toplumunda Vatandaşlık Hakları, Raşit el-Gannuşi,
Birleşik Yay. S.111–112)
Tabii ki buraya
kadar anlatılanlar İslam toplumunun maddi cephesiyle ilgili hususlardır, bir de
bunun manevi yönü var ki, o da Müslümanların kendi aralarında ki münasebetlerde
birbirlerine karşı son derece mütevazı olmaları gerektiğidir. Zira kibir, üstünlük taslama, bulunduğu makam
ve mevkisini baskın unsur olarak kullanmak gibi çirkin durumlar şeytana has
özellikler olması hasebiyle Müslüman’ın asla üstünlük taslama lüksü olamaz. Gerçek Müslüman , “Yeryüzünde kibirle dolaşma” (İsra, 37) beyanını hayatına ölçü
alıp uygulayandır. Malum, Şeytanın ilahi
huzurdan kovulmasının ana sebebi, üstünlük ve gurur illetine kapılmasıdır. Ki;
şeytan meleklerin de reisi hükmünde bir konuma sahipti. Ne var ki bir imtihan iblisin
ipliğini pazara çıkarmaya yetmiştir.
Zira Hz. Âdem'in (a.s) topraktan yaratılışını küçümsemekle kalmamış
ilahi hitaba da karşı durup: “Ben
ateşten, o ise topraktan, secde edemem” kıyasında bulunmuştur. İşte huzurda
yapılan bu kıyas ebedül ebed boynuna lanet halkasının geçirilmesine yetmiştir. İşte bu yüzden Osmanlı Padişahları şeytanın
düştüğü bu çukura düşmemek için selamlığa çıktıklarında tedbiren, “Mağrurlanma Padişahım senden büyük Allah vardır”
sözünü askerlerine söylettirmeyi ihmal etmemişlerdir.
Peki ya batı! Malum, batıda İnsan Hakları kavramının ilk
çerçevesi; İngiltere’de kralın yetkilerini kısıtlamak ve halka bir takım
özgürlükler verilmek kaydıyla İngiliz Kralı ile baronlar arasında gerçekleşen
şu meşhur 1215 tarihli Magna Carta Libertatum Fermanı (Büyük özgürlük Fermanı), Amerika’da Thomas Jefferson’un 4 Temmuz
1776 tarihli Amerikan bağımsızlık bildirisi, Fransa’da ise aydınlanma
hareketleri sonucu doğan 26 Ağustos 1789 tarihli İnsan Hakları bildirisiyle start
almıştır. Derken söz konusu çerçeveler Birleşmiş Milletlerin 10 Aralık 1948’te
30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin kabulüyle en son şeklini
alır.
Malumunuz, İngiltere’de 1215’e kadar hak ve
özgürlük şuuru gelişememişti. Ne zamanki batı İslam dünyasıyla Haçlı seferlerine
giriştiler, bu vesileyle cepheden
cepheye İslam medeniyetini tanıma fırsatı buldular. Derken dolaylı ya da
dolaysız yoldan bizden aldıkları aşılarla ilerisinde 5. Haçlı Seferinin
başlangıcına denk gelen bir tarih itibariyle, yani 1215 tarihli Magna Carta
Libertatum Fermanı devreye girer bile. Bu sayede İngiliz halkının can ve mal
güvenliğine yönelik haklar güvence altına alınmış olur. Dahası Kral Yurtsuz
John’un ilk defa yetkilerini paylaşmaya göz dikmiş İngiliz Baronlarının karşı direnciyle
karşılaşması bu sonucu doğurmaya yetmiştir. Hakeza Amerikan Bağımsızlık
Bildirisi de öyledir. Ancak bu bildiri
bugün olmuş hala tarihin hafızasından Katolik-Protestanlık, beyaz ve siyah
ayırımına yönelik o geçmişin o acı hatırlarını silememiştir. Nasıl silinsin ki,
daha düne kadar siyahlar, Amerika’da
insanlık dışı zulme uğrayıp çok uzun mücadeleler sonucunda özgürlüklerine
kavuşabilmişlerdir. Zaten Barak Obama bugün başkan olabildiyse o günlerin
mücadelesine borçludur. Malum, Fransa’da ise 1789 ihtilal sonrası vuku bulan Rönesans'ın
etkisiyle hak ve hürriyetlerden söz eder konuma gelmiştir.
Tabii bu tip gelişmeleri küçümsemeyiz, ancak I.
ve II. Dünya savaşlarıyla insan hak ve hürriyete dayalı fikirlere balta
vurulduğu bir vaka. İşte batı içine
düştüğü bu çelişkili durumdan çıkabilmek için çareyi 1948’de İnsan Hakları
Evrensel Bildirisi’ni yürürlüğe koymakta aramıştır. Peki, bu bildiri derde deva
oldu mu? Maalesef, tüm bu ferman ve
bildiriler batı’nın mayasında mevcut Gladyatör Roma duygusunu tamamen
silememiştir. Delil mi istiyorsunuz, İşte Bosna! İşte Kosova! İşte Çeçenistan! İşte
Eritre! İşte Filistin! İşte Keşmir! İşte
en son Orta doğuda yaşanan kan deryası görüntüler kolay kolay insanlığın
hafızasından kazınmayacak gibi. İnsan hakları sadece lafta, uygulamada sadece
insanlık cinayetleri sahne almış gözüküyor. İşte bu sahne Batı’nın çifte standart yüzünü
ortaya koymaya yeter artar da. İnsan
hakları ve özgürlükleri konusunda samimiyet mi hak getire, insan haklarını ihlal etmekten insanlığın gözünde
çoktan tescillendiler bile. Şayet insan hakları konusunda daha da itibar
kaybetmek istemiyorlarsa sahte tavırları bir kenara bırakıp, gerçek hümanist
tavır sergilemeleri gerekir. Böylece
alınlarında ki tescillenmiş kara lekeyi kaldırıp bu şekilde kendilerini
affettirmiş olacaklardır.
HÜMANİZM
Batı, geçmişte kaybettiği birçok dinlerin yerine bir put icat etmiş
gözüküyor, o da hümanizmdir. Anlaşılan
batı tarihte işledikleri sayısız cinayet ve zulümleri örtbas etmek için yeni
bir kavrama ihtiyaç duşmuş ve bu kavramı piyasaya servis etmiş bile. Sahne alan
bu yeni kavram, insani bir kavramdan çok bir kılıf, icabında bulunduğu ortama
göre renk ve şekil alan bir bukalemun yaratık gibi. İyi ki de İslâmiyet var, bu
sayede bukalemunluktan kurtulup balçıkla ilahi ruhun birleşiminden yaratılmış olduğumuzun
farkına varırız. Zaten Yüce Allah'ın (c.c.) meleklere, “Yeryüzünde kendime
bir vekil yaratacağım” beyanı farkı fak ettiren bir buyruktur. Bu ilahi hitap karşısında insan bir cihetiyle
zirveye (ruha) âşıktır, bir yönüyle
de aşağılığa (çamura) mahkûmdur. İşte
insan bu iki yol ayırımında tercihini ve tavrını ortaya koymak zorunda. Şöyle
ki; Allah’a kul olmanın idrakinde olan bir insan yüceliğe taliptir, maddeye tapınma
durumda ise çürümeye ve durgunluğa meyyaldir.
Madem insan iki yol ayrımında, o halde insanın ilk evvela yapması
gereken “Emri bi’l ma’ruf ve nehyi
ani’l münker” üzere yaşamak olmalıdır.
Zira yaradılış gayemiz bunun gerektiriyor. Nitekim Allah insanı iki kutuplu yaratıp ona
isimlerini öğretmişte. Dahası insan, bu isimler sayesinde vardır. Hatta
topraktan yaratılan âdemoğlunun meleklere üstünlüğü bu noktada gizlidir. Yani,
insana üstünlük kazandıran ne toprak, ne hava,
ne ateş, ne sudur, onu üstün
kılan pek çok isme sahip olmasıdır.
Kaldı ki; isim bilgi demektir.
Bundan daha öte insan Allah’ın 99 isminin (Esma-i Hüsna’nın) tecellisi
sayesinde eşref-i mahlûkattır. Bu yüzden kul mü’min olunca gerçek kimliğine
kavuşur da. Şurası muhakkak; dünyevi mevki ve makam edinmek insana üstünlük
kazandırmıyor, hiç kuşkusuz insana üstünlük katan takvadır. Düşünsene dilenciyi
halifeye eşit kılan mü’min olmasıdır. O halde
siz siz olun kula kul olmayın Müslüman olma şerefi yeter artar da.
İnsanileşmek ya da şereflenmek ırk ve kan kanunlarından sıyrılmakla
mümkün. Allah Resulü (s.a.v.) Veda
Hutbesini irad ederken; ne Arab’ın Acem’e, ne de Acem’in Arab’a üstün
olamayacağını bildirmiş ve üstünlük için tek temel kriterin “takva” olduğunu vurgulamıştır. Ne var ki, hâlâ veda hutbesinden ders alınmamış
olsa gerek ki dünyanın birçok yerinde insanlar mensup olduğu ırk, mensup olduğu din, mensup olduğu mezhep,
mensup olduğu meşrep ve mensup olduğu kültürel değerlerinden dolayı ayırıma
tabi tutulup dışlanabiliyor. Bilhassa bunu yaparken de hümanizm maskesi altında
yapmaktalar. Üstelik kan ve ırk biyolojinin konusu bir kavram olmasına rağmen kendi
çirkin emelleri uğruna kan tüccarlığı veya ırkçılık yapmaktan yüksünmüyorlar
da. Neyse ki kapsam dışına çıkmakla kendilerini ele vermiş oluyorlar. Neyse ki,
bomba yağdırdıkça gerçek foyaları ortaya çıkabiliyor. Asla hümanizmin ölçüsünü
kan ve ırk belirleyemez. İnsan ne zaman ki; ırk ve kan kanunların
boyunduruğundan kurtulur, biliniz ki, işte o gün gerçek insanlığına (hümanizme)
kavuşmuş olacaktır. Madem öyle inanç ve
kültürel değerlerimizi diri tutmak gerek. İslamiyet’le şereflenen her Müslüman tüm
insanlığı Allah’ın mukaddes emaneti
olarak görmeli de. Bakın, şeytan yüksek bir tepeden
Âdemoğluna; “Bana secde et, bu nimetlerin
hepsi senin olsun” çağrısıyla üstünlük taslama cüretinde bulunabilmiştir. Hele
şükür Hz. Âdem (a.s.) bu çağrıya boyun eğmedi, ama günümüz insanı zürriyetinden
geldiği Âdem (a.s)’a uymak yerine daha çok şeytanın çağrısına kulak kabartmıştır.
Şeytanı rehber alanların sonu malum, kimi ruhi boşluk içerisinde madde
bağımlısı olmakta, kimi komünizmde, kimi kapitalizmde, kimi faşizmde soluğu
almıştır. Yani, sıraladığımız tüm bu
unsurlar şeytanın çağrısını kabul etmiş ürünler olarak sahne almışlardır. Sadece
sahne alsalar gam yemeyiz, insanlığı
kan, zulüm ve gözyaşına boğmuşlardır. Bakmayın siz onların öyle insancıl
görünmelerine, tamamen gerçek yüzlerini gizlemeye yönelik bir manevradır. Şayet bir kapitalist hümanist tavır
takınıyorsa biliniz ki burjuva sistemine dayalı sömürü düzenini örtbas etmek
için manevra yapmakta, yine bir komünist hümanistlikten söz ediyorsa biliniz ki
insanı köle kılan düzenini saklamak içindir, keza bir faşistte hümanistlikten
dem vuruyorsa biliniz ki lidere tapınmayı gizlemek için takla atmaktadır.
Sonuçta tüm ideolojiler koro eşliğinde hümanist olduklarını beyan etseler de
kitleler eskisi kadar onlara itibar etmiyor. Hatta buna “Yenidünya
Düzeni” savunucuları ve Glasnost
perestroykacılarda dâhildir. Artık gelinen noktada şu gayet açık ve net
bir şekilde anlaşıldı ki, ortaya atılan her slogan insanları oyalamak için
üretilmekte. Bilhassa ekonomik buhran
dönemlerinde piyasaya sürülen oyuncak bebekler bunu teyit ediyor. Nitekim kapitalistler kitlelerin “özgürlük”
ihtiyaçlarını sömürerek oyalıyor insanlığı, sosyalistler ise kitlelerin “sosyal
adalet” isteklerini istismar ederek oyalamakta. İlginçtir süper güçler kendi aralarında oynadıkları
oyunda birbirlerini oyalamıyor ve uyutmuyorlar, bilakis birbirleriyle
anlaşmışçasına karşı stratejik ve taktiksel oyun sergiliyorlar. Tabi bu
stratejik oyunun bir gün kazanını ve kaybedeni olacaktı, derken sonunda finali kazanan kapitalizm,
kaybedense komünizm oldu. Artık dünya sathın da tek oyun kurucu ABD kala kalır.
Yani görünürde şu an tek oyun kurucu ABD görünüyor, belki de arka planda bizim bilmediğimiz İngiliz
kraliyet ailesine bağlı nice derin asıl oyun kurucularda vardır. Bakalım bu tek
taraflı oyun nereye kadar devam edecek. Belli ki bu oyunu ilelebet
sürdürebilmek için kan ve revan içinde yüzen insanlığı “Hümanizm” ve ‘Yeni Dünya Düzeni’ maskesiyle
yönlendirmeye çalışacaklar. Umarız bu
oyun uzun sürmez de bir an evvel insanlık İslamın nuruyla yüzleşme imkânına
kavuşur. Zaten İslam’la yüzleştiğinde farkı
fark edecek te. Nasıl fark etmesin ki, bir kere İslâm insanı komünizm gibi
cemiyete kurban etmediği gibi, burjuva patronların insafına terk etmez de.
Dinimiz bir yandan “Allah’ın eli
topluluk üzerine” düsturuyla toplumculuğa vurgu yaparken, öte yandan “Müminler omuz omuza yaslanmış
binalar gibidir” buyruğu ile de bireyciliği esas almıştır. Anlaşılan,
İslâmiyet ne sadece toplumcu, ne de sadece fertçidir, her iki unsuru da
potasında eritmiş bir dindir. Dahası
İslam’da insan liyakati ölçüsünde değer kazanır. Sosyalizmde öyle değildir,
onlar liyakati göz ardı edip tam eşitliği savunurlar. Oysa realite tam eşitlik
kabul etmez. İlla da eşitlikten söz edilecekse ancak fırsat eşitliğinden söz edebiliriz.
Peki ya Faşizm! Malum, Faşizm de “führer” ilan ettiği lideri tabulaştırıp
insanın insanla olan alakasını kesmeyi bir marifet sanır. İnsanı insana kıydılar da ne oldu sonunda Faşizm
ve Nazizm “Şefe tapınma” ideolojisi
olarak insanlığın hafızasına kara leke olarak kazınmıştır. Maalesef tarih bir
yandan put dikerken, diğer yandan da put yıkma şeklinde tekerrür ediyor. Derken
lider sultalığı geleceğimizi karartabiliyor. Dahası eskiden insanların kendi
eliyle yaptıkları heykellere tapınma işlemi, şimdilerde lidere tapınma şeklinde
sahne alabiliyor.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere batı,
Rönesans’la aklın hâkimiyetini kurdu kurmasına ama inanç aklın egemenliğine
dayanamadığından sonunda kurtuluşu hümanizm putuna sarılmakta buldu. Şayet buna
kurtuluş denirse. Dedik ya, hümanizm içi boş kuru bir kavramdır, bu yüzden insanlığın susuzluğunu gideremiyor.
Yani, batı inançtan boşalan yeri hümanizm gibi içi boş suni kavramlarla
doldurmaya çalışıyor. Bir türlü aklın esaretinden çıkıp akıl ötesi hakikati
göremiyorlar. Yine de fazla haksızlık etmeyelim şu sıralar batıdan gelen
birtakım sinyaller, insanlığın yeniden din'e döneceğinin işaretini veriyor. İşaretler
çoğaldıkça Resûlüllah’ın (s.a.v.); “Bir gün gelecek bütün insanlar Müslüman
olacak” beyanı bir rüya değil hakikat olacaktır. Bernard Shaw'da sanki gelen sinyallerden bir
şeyler sezmiş olsa gerek ki “Müstakbel Avrupa’nın dini İslâm’dır”
demekten kendini alamamıştır. Tabi bu arada gelen sinyallerden bir şey
sezemeyip “Biz hayvanız korosu” çalan
aydınlar da var. Şöyle ki; J.J.
Rousseau, tefekkür halinin tabiata aykırı olduğunu, insanı soysuzlaşmış hayvan
olarak niteler. Montaigne; “İnsan hasta hayvan” der, Freud ise insanın
kutsal bildiği değerlere olan temayülünü patolojik bir hastalık olarak
değerlendirir. Psikoloji dalında ün yapmış İvan Pavlov ise ruh, şuur, düşünme
gibi kavramları şartlanmayla izah
etmeye çalışır. İdeolojik kuram olarak Marksistler de insanı kol ve bilek
gücünden ibaret proletarya görür. Onlar koro halde insana eşya gözüyle baka
dursunlar Henry C. Link gibi “Dine dönüş çağrısı” yapan ve Dr. Alexis
Carrel gibi “Ey İnsanlar uyanın” çığlığıyla seslenen aydınların varlığı
bize yeter artar da. Elbette ki böylesine sağduyulu düşünen insanlara değer
veririz. Ama şartlanmış ve programlanmış insana asla.
Ne kadar şükretsek azdır, Rabbül âlemin Peygamberimizi âlemlere rahmet
olarak göndermiştir. Öyle rahmet ki; Resûlullah (s.a.v.) bütün sahte
mabutlardan insanlığı kurtarıp yüzümüzü Allah’a döndürmüştür. O olmasaydı insan
bedenini hayvanla eş değer muameleye tabii tutan sahte hümanistler elinde
oyuncak olacaktık. O'nun sayesinde insanın tek başına fuar olduğunu, bu büyük
fuar içerisinde insanın hem nur hem nar olarak kodlandığını idrak eder olduk. Hatta
idrakimiz arttıkça şeytanların isyankâr, insanların ise asi, ya da itaatkâr
olduğunu fark ediverdik. Böylece insan bir isim değil pek çok isimlerin tezahürü
bir varlık olduğunu anlıyoruz. Yani, insanı melek ve şeytandan ayıran nokta,
hem celal hem de cemal sıfatına sahip olmasıdır. İşte meleklerin sürekli masum,
sürekli günahsız olması bunu teyit ediyor.
Kelimenin tam anlamıyla şeytan celal sıfatın gereğini yerine getiriyor, melekler
de cemal sıfatın gereğini ifa ediyor.
İnsan asli yurdundan dünyaya indiğinde
Allah’ın cemal sıfatı Habil’de, celal sıfatı ise Kabil’de zuhur etmiştir. Bakın
Mevlâna bu konuyu şöyle dile getirir; “İnsanın ruhunu iki emdiren kuvvet
var; biri melek-i kuvvet, diğeri şeytani kuvvettir.” İşte bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere insanı
sırf hayvan olarak telakki eden bir kısım materyalist batı aydınlarıyla, insanı
eşref-i mahlûkat olarak gören Mevlâna çok farklıdır. Hatta Mevlâna bu güzel
veciz sözüne ilaveten; “Hayvan hayvanlığı ile melek melekliği ile kurtuldu.
İnsan ise ikisi arasında yalpalayıp duruyor” beyanıyla meseleye açıklık
getirmişte.
Şu iyi bilinsin ki; inanan
insanı inancından vazgeçirmek için her türlü tuzağa başvursalar da tüm
girişimler fiyaskoyla sonuçlanacağına inancımız tam. Kaldı ki, Daniel Bell
kutsala dönüş olacak mı sorusuna; “Hiç şüphem yoktur” cevabını vermekte
tereddüt etmemişken biz nasıl tereddüt edebiliriz ki. Bir kere Müslüman sonsuzluğa vurgundur, bu
yüzden yok edemezler. İşte bizim hümanizmden anladığımız budur. Kutsala dönüş olacak, Allah (c.c.) nurunu
tamamlayacağını vaat ettiği içindir elbet.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder