ÜLKÜ KERVANI
SELİM GÜRBÜZER
Aman
Allah’ım, neydi o günler.
Bir
mahşeri yaşıyorduk sanki. Sokaklar yürünmez hale gelmiş, herkes birbirinden
korkar olmuştu. Öyle ki o yıllar ahbap
ve dost sandıklarından kaçanın kurtulduğu ve leş kargalarının ülkemize üşüştüğü
bir hengâmeydi. Dalkavukların üstün addedildiği, sanatkârların sansar,
dâhilerin şebek olduğu bu devirde şehitler birbiri ardınca sıralanmıştı.
Vaziyet bambaşkaydı, yaşamaksa işkence ve eziyetti. Derken sahneye bir ümit
doğuyordu. Bu ümit, kuşkusuz milletin bağrından çıkan Ülkü Kervanından başkası
değildi elbet. 12 Eylül öncesi beşinci kol devredeydi. Kimsenin gıkı çıkmadığı
o dönemde, acaba bu kördüğümü bertaraf edecek yürekli delikanlılar yok muydu?
Elbette vardı, ama yürekli olmanın ağır bir bedeli vardı. Devletin
halledemediği işi onlar üslenmişti, iyi
niyetli olmak hiç kuşkusuz güzel bir meziyetti, ama sinsi planlanmış bir
senaryonun kurbanı oldukları da muhakkak. Olsun iyilik yap denize at, balık
bilmezse Halik bilir ya, bu duygu seli ziyadesiyle onlara yetiyordu. İşte bu
güzel duygular eşliğinde, bu yağız delikanlılar yürekleriyle canla başla göğüslerini
siper edip adından “Ülkü Kervanı” olarak söz ettirmişlerdir. Ayakların yerden kesildiği, bedenlerin
akkorlaştığı ve kurşun kurşun üstüne mermilerin sıralandığı o dönemlerde bunlar
yaşandı hep. Her şeyden önce bu kervan Hak yoldan dönmemeye yemin etmişti, istese
de bu ulvi davadan vazgeçemezlerdi. Çünkü zalime korku, mazluma umut “Ülkü Kervanı” yürüyüşü için var oldular.
İşte bu varoluş gayesi içersinde Ülkü Gençliğinin vermiş olduğu o mücadelesi takdire
şayandır elbet. Ancak bu kutlu yürüyüş kimi dostlarca takdir gördüyse de, kimi çevrelerde şom ağızlarıyla bu kutlu
yürüyüşü hafife alıp sıradan bir vaka addetmişlerdi. Tabii sırça köşklerinde
işi hafife alıp ahkâm kesmek çok kolaydı. Asıl zor olan o fırtınalı günlerde
kurtlar sülük olup posttan sıyrıldığında ve bana dokunmayan bin yıl yaşasın
anlayışın hâkim olduğu bir ortamda işi göğüslemekti. Derken böylesi
vurdumduymazlık ortamı içerisinde Ülkü Kervanı’nın böylesi bir zorluğa
katlanaraktan ‘Ölürüm Türkiyem’ uğruna verdiği o baş koymuşluk mücadelesi tarihe
mal olurda. İşte o gün bugündür o ülkü
sevdası hiç sönmedi, sönmez de. Ölümüne bir sevdaydı çünkü. Ve o müthiş mücadele içerisinde Ülkü kervanı
Mevlâna’nın Şeb-i Arus (Düğün Gecesi)
dediği ölümü gözü yaşlı analara şöyle tarif ettiler:
“Ana gidiyorum Hakk yola,
İhtiyacım
var dualarına,
Hakkını
helal et bana ...”
Belki de bu sözler yürekleri
dağlayan gözü yaşlı analar için son ağıt bir mektuptu.
Şeb-i
Arus’a eylemiş tüm şehitler, aralarına
katılan yeni can yoldaşlarıyla birlikte anaların o hüzünlü ağlayışlarıyla
birlikte salât ve selam getirdiler. Bütün bu ayrılık kavşağında kalpler mahzun
kalsa da pes etmediler. Nihayetinde bu zorlu mücadelede kazanan iç ve dış
mihraklar olmadı, geçte olsa kazanan millet oldu.
Onlar ki şahadete koşarken toz bulut
ve kan revan içinde aklıselim düşünme fırsatı bulamamışlardı. Ne zamanki sular
durulmaya yüz tutar, ancak o zaman sağlam kafayla enine boyuna olayları tahlil
etme fırsatı bulabilmişlerdir. Öyle ki meydanda leş kargaları çekildiğinde şu
kanaate vardılar: Tüm bu yaşananlar o günkü sistemin başlarına ördüğü bir
oyunmuş. Daha doğrusu o günkü mevcut sistem ayakta kalabilmek için Türkiye
sevdalılarının hissiyatını kullanıp bu tezgâhı böyle kurgulamış. Meğer bütün
dünyada geçerli olan bir kural varmış; CIA, Mossad, KGB, iç ve dış baronlar,
uluslararası finans aktörleri vs. imparatorluklarını sürdüre bilmek için bu tür
senaryolara başvururlarmış. Sonuçta Ülkü Kervanı tezgâhlanmış bir senaryodan
habersiz olsa da halis niyetlerini koruyup milli bir duruş sergilemekten geri
durmamışlardı. Nasıl geri durulabilirdi
ki, Allah Rızası’nı kazanmak için baş koymuşlardı bu yola. Bu yüzden “Ölürsek ebedi hayat bizim, kalırsak vatan sağ olsun”
dediler. Sürekli hak ve hakikatten kopmadan “Hakk’ın
boyasıyla boyansın gönüller” düsturuyla hareket ettiler. Ne var ki tarihler 12 Eylül 1980’i
gösterdiğinde bu hissiyatı altüst eden askeri bir darbe oldu. İhtilalın
akabinde terazinin bir kefesine devletin temeline dinamit koyan sol
fraksiyonları, diğer kefesine de bu vatan için canını sebil eden Ülkü Kervanını
koydular. Ve sapla samanı ayırt etmeksizin her iki tarafı da eşit kıldılar.
İhtilal öncesi tufanı yaşamışlardı, ihtilal sonrası da kıyameti yaşadılar. Terazi
önlerine konulunca ister istemez Mizan’ı hatırladılar. Tabii ki mizan’ı
hatırlamak hoş bir duyguydu, ancak uçsuz bucaksız yedi kat göklerde dolaşıp
içten içe uyandıklarında o an gördükleri manzara hiçte iç açıcı değildi. Adalet
terazisi mi, hak getire, bu kez Sırat köprüsünü hatırladılar, ama belleklerini
şu düşünce sardı: bakalım devlet baba bildikleri devletlû erkân sırattan
geçmeye müsaade edecek miydi acaba? Ne mümkün, tam bir düş kırıklığı yaşadılar.
Öyle ki devlete başkaldıranlarla devlete itaat edip devleti ebed müddet
bilenler suçlu ilan edilmişti. Hikmet-i İlâhi bu ya, alın yazılarında
mahpushaneye düşmekte varmış. Öyle ya, ilahi adalet bu dünyada tecelli etmese de, birde
bunun öbür âlemi vardı. Zaten Ülkü kervanının da kıyamet günü Mahkemeyi Kübra’da
yüce adaletin tecelli edeceğine inançları tamdı.
Mahpushane,
Ülkü Kervanı’nın daha da kavileşmesini sağlamıştı. Büyük bir sabır yüreklilikle
mahpushane gönüllerde “Medrese-i Yusufiye” oluverdi bile. Derken küçük cihattan
büyük cihada giden yolda Fahri Kâinat Efendimizin yaşadığı günleri andıran bir
döneme gelip çatar. Ortalık sütlimandı, ama bu kez 12 Eylül sonrası bir imtihan
tufanı başlamıştı. Artık nefisler ön plandaydı. Ülkücülüğün kitabını ben
yazdım, tarihini de ben başlattım diyenler oldu. Hatta dava da, ülkü de bana
ait diyenler çıktı.
Neyse
ki tüm bu ego kargaşalığında yerinden doğrulup aklıselim bir yürek çıkarda
yüreklere su serpmiş olur. İşte o yürekli ses Koca Reis Muhsin Yazıcıoğlu’ndan gelir ve şöyle haykırır: “Hayır!
Allah ve Resulü’nün hakikatleri dışında her şey tartışılır, hatta lider de,
teşkilatta, doktrin de.” Doğrusu da
buydu. Öyle ya, beşeri olan her ne varsa geçici olabiliyor ama hakikat reçetesi
öyle değil, her daim ebediyete kanat
çırptıracak kalıcı değerdir. Derken tüm bu yaşanan nefis muhasebesi ortamında
hakikat aynası tek değer ülkümüz olur. Zaten şehitler kervanının hayatta
kalanlardan beklediği de: Hak ve Hakikat Yolu’ndan dönmemekti.
Şu da var ki her gün dönümü bir imtihanı beraberinde
getiriyor. Bir bakıyorsun bir başka gündönümünde leş kargalarının yerini bu kez
PKK alıp buna FETÖ’de dâhil edilebiliyor. Ve yeni yürürlüğe konacak bu oyunda
oğullarını kurban edecek yeni toy vatan evlatlar aranır da. Ancak bu işin
külfetini üstlenecek yeni delikanlılar bulmakta sıkıntı yaşanır. Malum, 12 Eylül öncesi bu işi üstlenecek
gönüllü Ülkü Alperenleri vardı, 12 Eylül
sonrası ise aynı duyarlılıkta gönüllü erleri bulmak öyle kolayda değildi. İşte bu yüzden Özel Harekât Timi adı altında
bir başka formülle işi halledeceklerdir. Derken bu formülde yerini alacak yeni yağız
delikanlılar uluslararası tezgâhın ortaya koyduğu taşeron sistem tarafından
oynanan bir oyundan bihaber olarak bu görevi en iyi şekilde deruhte etmek için
yola koyulup otuz yıl boyunca vatan ve millet uğruna Cudi veya Kandil
dağlarında canhıraş mücadele verip şehit olacaklardır. Peki ya baronlar, onlar
da her zaman ki gibi her şeyi fildişi kuleden izleyip sırça köşklerinde eğlenmekle
meşgul olurlar.
Evet, şimdiye kadar perde arkasında ne olup bitiyor
her şeyi sonradan fark etmiş olsak da, şu bir gerçek o günlerde nimet ‘seçkinci oligarşik elitist’ tabakanın, külfetse
yiğit evlatların olmuştur. Yani nimet seçkinlere ait bir ayrıcalık, külfetse vatan evlatların sırtlanacağı bir görevdir.
Tek kelimeyle o günlerde bir eli yağda, bir eli balda olanlar bu ülkenin tek dokunulmaz
güruhu olmuştur hep.
Anlaşılan
o ki; her devirde değişik adlar altında arka plan
oyunlarını tezgâhlayanlar hiç boş durmayacak gibiler. Ama bizimde tüm bu senaryoları
bozacak bir stratejik akıl ve bir milli irade devreye girmesi gerekir. Allaha şükür gelinen noktada sırtını zinde
güçlere değil de millete dayamış bir iradenin belirmesiyle birlikte Fırat
Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtımızla arka plan oyunları bozulmuş oldu da. Hiç
kuşku yoktur ki bu sinsi oyunun bozulmasında dünün 12 Eylül öncesi Ülkü
Kervanının verdiği o müthiş mücadelenin katkı payı çok büyüktür. Ve o müthiş
mücadelenin meyvelerini daha yeni topluyoruz da. Madem öyle, günümüz Nizam-ı âlem
Alperenlerinin dünün Ülkü ağabeylerinin yaşadıklarından daha pek çok alması
gereken dersler olsa gerektir. Nasıl ders alınması ki, bakın Ülkü Kervanı bu
dünyada sefa sürmeden göçüp gittiler. O günlere yaşayanlar çok iyi bilir ki “Salâtullah Selâmullah, Aleyke ya Resûlullah” diyerek meydanlarda
yüce bir dava uğruna nice şehitler verdiler, üstelik o günlerde hal ve hatırlarını
hiç soranda olmadı. Varsın sormasınlar, can bülbüle dönüşünce sorsalar ne
sormasalar ne yazar. Onlar çoktan ebediyete uçup şehit kanıyla ‘bir demet gül yaprak’ oldular bile. Onlar bu dünyadayken şunu çok iyi biliyorlardı
ki; soludukları can naçiz bedende sadece
bir konuktu. Nasıl olsa emanet verilen bu can vakti geldiğinde ten kafesinde
durmayacak, en iyisi mi şu fani dünyada baş yastıkta ölmektense şahadet
şerbetini içip öyle göç etmeyi tercih etmişlerdir. İşte onların hayatları
buydu. Şimdi onların ardından bize kalan yaşadıkları tecrübe ve ışıkları miras
kaldı. Nitekim miras kalan o ışık milletin sahiplendiği ülkü oldu da. Ne mutlu
bu ışıktan istifade edenlere ki, bu
ışıktan ilham alarak Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtı bir diriliş destan
yazmaktalar.
Gerçekten de Hakka inanan ve Allah (c.c.) yolunda can verenlere
çok şey borçluyuz. Ülkü Kervanı’nın bu kutlu yürüyüşüne layık olabilmek için sefer
der vatan olmak gerek, bu da yetmez
kaygıdan azad olup gönülleri şâdân kılmak gerekir. Bundan daha da öte
Rabbimizin emanet verdiği can mülkü ‘İlay-ı Kelimetullah davası’ uğruna feda
edip can dostları selamlamalı.
Hâsılı kelam; Onlar diridirler, bu
yüzdende “Bir ölür, bin diriliriz” demişlerdi.
Sadece demekle kalmayıp “Hak nasip eylese de, bu mübarek seferde Rasulullah
(s.a.v.)’in izinin tozuna yüzümü sürsem” iştiyakıyla var oldular. Ve en nihayetinde gâh
düşünde Cemalini bir kez görebilmek aşkıyla ebediyete kanatlanıp gonca gül
misali vuslata erdiler de.
Ruhları
Şad olsun!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder