MİRAÇLA GELEN HEDİYE
SELİM GÜRBÜZER
Namaz sadece bu ümmete farz kılınmamış
elbet, bu vecibe birçok peygamber’in
ümmetinde var zaten. Şöyle ki; sabah namazı Hz. Âdem’e (a.s), öğle namazı Hz.
Davud'a (a.s), ikindi namazı Hz. Süleyman'a (a.s), akşam namazı Hz. Yakub'a
(a.s), yatsı namazı Hz. Yunus'a (a.s) farz kılınmıştır. Malum, Ümmet-i
Muhammed’e ise Peygamberimizin Miraç dönüşü beş vakit farz kılınmıştır.
Âdem (a.s) cennet yurdundan yeryüzüne gece
vakti indiğinde karanlığın vermiş olduğu panik hali zuhur etmişti kendisinde.
Neyse ki sabah aydınlandığında içi ferahlayınca Allah’a şükretmiş ve akabinde
iki rekât namaz kılıp ilk sabah namazı kılma şerefine nail olmuş. İşte Hz. Âdem’in
(a.s) karanlıktan irkilmesinin akabinde gökyüzünün her iki yönüne doğru
karanlık dörtgenimsi çizgi halde beliren bir beyazlığı görme anı gece hükmü
manasına Fecri Kazib (yalancı fecir) adını alır. Hakeza bu fecrin sonrasında içinin ferahlamasına neden
olan sabaha karşın doğu ufkunda yayılan aydınlık ise fecri sadık (aydınlık) diye ad alır. Derken ruhuna terennüm eden o gördüğü fecri
aydınlık; secdeye kapanmasının ötesinde şer’i bir hükmü ifa etmesine vesile
olur. Bir başka ifadeyle Fecr-i kazib adı üzerinde yalancı fecir demek, yani ufukta
önce beyazlığın belirmesi, akabinde beyazlığını yitirmesi hasebiyle herhangi
bir şer’i bir amelin başlangıcına esas teşkil etmeyecek bir fecirdir. Böylece
bu vakitte yenip içmekle oruç bozulmaz. Ama diğer böyle değildir, tam aksine fecri
sadıkta oruç dâhil tüm şer’i hükümler geçerlilik kazanır. Yani fecri sadıkta
sahur açıldığında oruç bozulmuş olur.
Peygamberimiz (s.a.v), Miraç dönüşü
ümmetine ne hediye götüreyim diye münacat eylediğinde, Allah (c.c) katında “Senin hediyen namazdır” diye karşılık
bulmuştur. Böylece Miraç’la birlikte “görülen âlemden görülmeyen âleme doğru
yolculuk” gerçekleşmiş ve edeple vardığı miraçtan lütufla döndüğünde bu
ümmete beş vakit namaz farz kılınmıştır. Miraç öyle bir lütuf ki; namaz kılan
bir mümin’e fani dünyadan çıkıp ötelere kanatlanma şuuru kazandıran ikram olur
da. Tabii bu ikramın vakitleri de
olmalıydı. Ki; Cibril Emin’in ertesi gün gelip Rasulullah’a imam olduğunda bu
ümmet için ilk bildirilen ikramı öğlen vaktidir. Öyle ki, bu ilk vakitte
kılınan namaz güneş tam tepedeyken değil, gökyüzünün ortasından batıya
meylettiği an ile gölgenin iki misli olduğu dilim arasında eda edilen vakit
öğle namazı olarak isim alır. İşte bu misalden hareketle vakitleri belirlemek
adına bu dilimler şöyle tecrübe edilmiştir:
-Güneşe karşı dikilen herhangi bir
sopa (çubuk) sayesinde gölge kısa ise zevalden önceki zamanı belirler,
-Gölge uzamayıp belli bir noktada
sabitse istiva zamanını belirler,
-Gölge uzamaya başladığında ise zeval vaktini (öğle vakti) belirler. Ya da başka bir metotla kıbleyi
karşımıza aldığımızda güneş sol kaşın üzerindeyse zeval yoktur demektir, sağ
kaşın üzerindeyse zeval vakti girmiş manasına gelen bir tecrübedir.
Peki, ikindi vakti nasıl tayin edilir
derseniz, ehlisünnet âlimlerin bilgilerine dayanarak deriz ki; gölgenin iki
misli olmasıyla elbet. Yani gölgenin iki misli olması öğlen vaktinin sona erip
ikindi vaktinin girdiğine işarettir. Tâ ki bu durum güneşin batmasına az bir
zaman kala devam edip böylece ikindi namazı bu zaman diliminde eda edilmiş
olur. Belli ki ikindi vakti; iki gündüz ve iki gece arasında kılınan bir namaz
olduğu içindir adına orta namaz denmiştir.
İkindiyi güneş sararıncaya kadar geciktirmek, akşamı yıldızların
göründüğü veya çoğaldığı ana bırakmak kerahet vakti olacağından tahrim-i mekruh
olur. Ayrıca ikindi farzından sonra nafile kılmakta mekruhtur.
Malumunuz güneşin batışından şafağın (şafaktan
amaç kızıllıktır) kayboluşuna kadarki geçen zaman dilimi akşam namazı için
kılınacak süreyi belirler, şafağın kayboluşundan sabaha kadar ki zaman dilimi
ise yatsı ve vitir namazının eda edildiği vakti belirler. Ancak şöyle de
denilebilir ki, bu anlatılanlar normal iklim şartlarının hüküm sürdüğü bölgeler
içindir, peki kutup bölgelerinde yaşayan insanlar nasıl namaz vakitlerini
belirleyecekler? Bu hususta İbn-i Abidin
adlı fıkıh kitabına baktığımızda özetle; bu yerlerde yaşayanlar vakitlerini
kendilerine en yakın bulunduğu meskûn bölgeleri baz alaraktan ayar yapıp vakit
takdir edilmelidir bilgisini ediniriz. Hakeza
bu kitapta geçen bilgilerden hareketle mesela; Sovyetlerin kuzey kutbu soğuk ve
karanlık olan Bulgar'da şafak kayıp olmadan fecir doğduğundan yatsı ve vitir
için vakit takdir edilir hükmü zihinlere takılan birçok soru işaretlerini
kaldırmaya yetiyor. Elbette bu arada kimi âlimlerce vakit namazın şartı deyip,
o bölgede yaşayanlardan namaz düşer şeklinde görüşlerde mevcut. Hatta bazı
âlimler o söz konusu namazlar için kaza edilir diye fetva vermişlerdir. Belli ki
ileri sürülen içtihatlar arasından “vakit yok diye vücub ortadan kalkmaz”
hükmü daha baskın bir görüş olduğundan ihtiyata uygun İmam Şafii’nin içtihadı
esas alınır. Ki; söz konusu içtihat gereği zaman dilimi sınırlı bölgelerde
vakit takdir edilmesi durumunda, dört mevsimle ilgili günlerin uzunluk ve
kısalığına göre vaktin belirlenme imkânı hâsıl olmuş olur da.
Şurası muhakkak; ezan okunmasının
ardından hemen namaz eda edilir diye mutlak bir kayıt yoktur. Nitekim Resulü
Kibriya (s.a.v) öğlen namazını şiddetli
soğuk olduğunda erken kılardı, sıcak olduğunda ise geciktirirdi. Hatta bu
hususta; “Muhakkak ki sıcağın şiddeti cehennemin kükremesindendir.
Binaenaleyh sıcak şiddetlendi mi namazı serinliğe bırakın” buyurmuşlardır. Zira
birçok ulema ikindi namazının güneş ışınlarının gözü kamaştırmayacak vakte
kadar tehir edilmesinin daha faziletli olduğunu, akşam namazının ise ezan ve kamet arasında üç
ayet miktarı kadar bir dilimde kılınmasının evla olduğunu belirtmişlerdir. Dahası
akşamı yıldızların göründüğü vakte geciktirmek Yahudilere benzemek olacağından
hoş görülmemiştir. Ancak yatsı namazı böyle değildir, icabında gecenin 1/3’üne geciktirmenin müstehap
olduğu belirtilir, sadece yazın vaktin evvelinde kılmanın evla olduğunu beyan edilir.
Zaten Rasulüllah'ın (s.a.v); “Sabah
namazını aydınlık zamanına bırakmak çok daha sevabı büyüktür” hadisi bunu
teyit ediyor.
NAMAZDA
KERAHET VAKİTLER
Mekruh;
iğrenç, nahoş görülen şey veya işlenmesi caiz olmayan fiil demektir. Bu nedenle
mekruh; şeriatın haram kılmadığı, ancak zaruret
olmaksızın yapılmasına izin vermediği zanna dayanan bir delilden hareketle
böyle adlandırılmıştır.
O halde ehlisünnet âlimlerin çalışmaları
sonucu ortaya koydukları misallerle konuya daha bir açıklık getirmeye
çalışalım. Şöyle ki; çeneği göğse dayayıp güneşe bakmaya çalıştığımızda, şayet
güneşi ufukta göremezsek kerahet vakti çıkmış demek olur ki, bu durumda güneşin
ufuktan yükselmiş olduğunu anlarız. Derken üç vakitte, yani güneş doğarken,
tepe noktada iken ve batarken namaz kılmanın caiz olmadığının şuuruna varırız.
Tabii her şey bu açıklamalarla sınırlı değil, fıkhı kaynaklarda çok dahası var.
Mesela kerahete neden olan hususun; güneş doğduğunda şeytanın iki boynuzu
arasında doğduğu, tepede iken cehennem ateşi yakıldığını, battığında şeytanın
iki boynuzu arasında batması gösterilir. Hakeza güneşe tapanlara benzememek
gerekçesi de öyledir.
İşte bu ve buna benzer örneklerden çıkardığımız
sonuç; güneş doğarken veya batarken ister kaza, ister vacip, ister cenaze
namazı, ister tilavet secdesi olsun bunlar eda edildiğinde tahrim-i mekruh (harama
yakın mekruh) olduğudur. Ancak ikindi namazı bundan istisnadır. Zira bir
kimse ikindi namazını kılarken güneş batsa namazı bozulmaz. Fakat sabah namazı kılarken
güneş doğsa namaz bozulur. Peki ya bu kılınan nafile bir namazsa? Bu durumda; şayet
sabah namazının farzından sonra güneşin doğmasına az bir zaman kala veya
ikindinin farzından sonra güneşin rengi değişmesine az bir zaman kala nafile
namaz kılınırsa mekruh olur. Bu yüzden Resulü Kibriya Efendimiz; ‘İkindiden
sonra güneş kavuşuncaya kadar, sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar
namaz kılınamaz’ buyurmuştur. Yine ulemamız kerahet vaktinde salâvat
getirmek Kur’an okumaktan efdal olduğunu beyan etmişlerdir.
ÇOCUKLAR İÇİN NAMAZ DURUMU
Resulü Kibriya (s.a.v); Çocuklarınıza
yedi yaşına geldiği zaman namazı emredin, on yaşına vardıklarında namaz için
onları dövün diye buyurmuştur. Şayet çocuk namazı abdestsiz kılarsa tekrar
kılması için ikaz edilir. Fakat orucunu bozarsa emr edilmez, çünkü çocuk için
orucun tekrarında zorluk vardır. Malum dövmekten kasıt üç tokadı geçmeyecek ölçüdür,
asla darp manasına değildir. Hatta talebe okutan Hoca dahi bu kapsamla sınırlı
tutulmuştur. Anlaşılan dövmenin sınırları var,
namazın haricinde bile sopayla birini dövmeme hükmü apaçık ortada iken,
her nedense bu konunun istismarcıları dinimizi hafife alma maksadıyla habire
dillerine dolamaktalar. Onlar hafife aladursunlar bakın Rasulüllah (s.a.v) bu konuda Mirdase; Sakın üç tokattan fazla
vurma! Zira üçten fazla vurursan Allah senden kısas alır ikazını
yapmıştır. Anlaşılan ortada özür durumu
da olsa namazı terk etme hususunda taviz yoktur. Hatta bir kimse hiç kılmayacak
durumda olsa bile kaşıyla veya ima ile kılması gerekir. Kaldı ki harp esnasında
bile kılmama yönünde fetva verilmemiştir. Demek ki; namaz her halükarda
kılınması gereken mühim bir vecibedir. Üstelik tek başına değil, cemaatle
kılmak teşvik edilmektedir. Öyle ki sahabe mescide gelip cemaate
yetişemediğinde o kadar üzülürdü ki evine döndüğünde sanki ailesinden birini
kaybetmiş gibi matem tutardı. İşte namaz hassasiyeti budur.
NAMAZ BİR ZİYAFET SOFRASI
Namaz, müminlere emr edilen
farz olmanın ötesinde, kılındığında yedi kat gök kapıları ardına kadar açılıp
ruhun Allah’ta dirilişinin gerçekleştiği bir ziyafettir. Nasıl ziyafet olmasın
ki; namazın her rüknü Allah’ı hatırlatıp ömür boyu kulluk idrakiyle yaşamaya
vesile olur da. Her ne kadar namaz görünüş itibariyle yatıp kalkmak gibi
görünse de her bir rükün başlı başına zikir hükmünde olup her rekâtta okunan
tekbir, kıraat, tespih, salâvatlar gafleti bertaraf edecek güçtedir. Zaten
Allah Teâlâ’nın; “Kulum farzlarla benim azabımdan kurtulur, nafilelerle bana
yaklaşır” beyanı bunu teyit ediyor.
Dolayısıyla namazı terk etmek zikri terk etmek gibidir. Zira Resulü Ekrem
(s.a.v) bu anlamda; “Namaz Din’in direğidir, onu kim kılarsa Din’in
direğini diker, kim terk ederse Din’in direğini yıkar” buyurmuştur.
Madem, namaz dinin direği bu yüzden inkâr eden kâfir, terk eden ise fasık
damgası yer, o halde bir müminin namazı terk etmesi asla düşünülemez. Nasıl
ki, bir insana borçlu olduğumuzda
borcumuzu ödemek zorundaysak, namazda Allah’ın hakkı kul hakkından önce gelmesi
hasebiyle her halükarda eda etmek mecburiyetindeyiz. Bu yüzden bir kısım fukaha
beynamaz kişilerin haps edilmesinde mahsur görmemişlerdir. Maalesef namaz bu
kadar önem arz ederken hala birileri namazı hafife alıp önemli olan kalp
temizliğidir deyip ipe un sermekteler. Oysa hiçbir fiil farz namazın karşılığı
değildir.
DENİZDE KITLIK
Köyünden
ayrılıp şehre gitmek için deniz kenarına gelen bir Allah dostu, gelen gemiye
binip denizi seyre daldığında birde ne görsün;
denizdeki bütün balıklar birbirini yemekteler. Tabii Allah dostu bu
durumu tuhaf bulur, merak edip gemi
kaptanına:
— Bu ne iştir diye sorar.
Kaptan:
—Sebebini bilemem, ama bu hadise yeni değil, aşağı yukarı on
seneden beri meydana gelen bir durumdur. Daha evvel böyle bir şey yoktu.
Pir-i fani zat bu manzara karşısında
etkilenip, Allah’a iltica ettiğinde;
—Ya Rabbi! Bu ne haldir ki denizde kıtlık olmuş,
balıklar birbirini yemekteler niyazında bulunur.
Tabii gaipten gelen bir ses meseleyi
vuzuha kavuşturmaya yetiyor:
—Bir gün susamış beynamaz (namaz
kılmayan) bir adam, susuzluğunu
gidermek için eğilip denizden bir avuç su ağzına aldığında deniz suyu tuzlu ve
acı olması hasebiyle içemeden denize kustu. İşte o gün bugündür o namazsızın ağzından
denize boşalan bir avuç su yüzünden bu koca denizi açlığa ve kıtlığa mahkûm
ettik, birbirlerine saldırmaları bundan dolayıdır.
Gerçekten de kıssadan hisse budur. Elbette
ki bu kıssada herkesin kendince çıkarması gereken dersler var. Nasıl ders
alınmasın ki, bakın bir tek farz namazı geçirmenin veya zekât vermemenin ya da
farz orucunun tutulmamasının cezası beş yüz bin senedir. Düşünsenize ağzından
boşalan birazcık su ile kocaman deniz zehirlenir de insan namaz kılmamakla
manen zehirlenmez mi? Elbette ki zehirlenir.
O halde Namazın hakkını verip Resulü Kibriya
Efendimizin (s.a.v) bu hususta ki hadislerine kulak verelim;
Nice namaz kılanların ondan nasibi
yorgunluk ve zahmetten başka bir şey değildir.
Beş vakit namaz kılan, evinin önünde
akan, tatlı, gür ırmakta günde beş defa yıkanan gibidir. Bu kişi de kir kalır
mı? İşte suyun kiri giderdiği gibi beş vakit namazda kebairden başka günahları
yok eder.
Sahibini fenalıktan men etmeyen
namaz. Onu Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramaz.
Yine Rasulüllah Efendimiz namazda sakalıyla
oynayan biri için; Eğer bu kimsenin kalbinde huşu (korku) olsaydı azalarında da
olurdu diye buyurmuşlardır. Tüm bu hadis-i şeriflerden hareketle ulema
namazda dört şeyin şeytandan kaynaklanan haller olduğunu, bunların; burun kanaması, uyuklamak, vesvese,
esnemek, kaşınmak, bir şeyle oynamak, etrafına bakınmak vs. diye
sıralamışlardır. Bundan dolayıdır ki Ömer b. Abdullah Hz.leri; “Namazda
hatırıma bir şey gelmektense süngülenmek daha ehvendir” demiştir. Bu anlamda
Hz. Ali de (k.v) mübarek vücuduna
saplanan oku çıkarmak adına yardım için yanına gelenlere; “Hele bir durun
namaza durayım da öyle alın” buyurmuşlardır.
İmama uyan, cemaatle namaz kılan, ezan
okuyan, tilavet secdesinde bulunan ve zekât veren her kimse görüldüğünde
Müslüman olduğuna hükmedilir. Hatta bir kâfir bile cemaatle namaz kılarken görüldüğünde
mü’min olduğuna kanaat edilir. Nitekim Resulü Ekrem bu hususta; “Her kim
bizim kıldığımız namazı kılar ve kıblemize dönerse o bizdendir” buyurmuştur.
Kur’an’da Rabbül Âlemin kâfirlerin ayetlerimizi işittiğinde secde etmediklerini
bildirmiştir. Madem öyle bu ayetten bir kâfir tilavet secdesi yapmakla Müslüman
olduğu anlaşılır. Hakeza namaz için imama uymakta öyledir. Fakat cemaatle namaz
kılma esnasında namazdan çıktığında, ya da tek başına kılmakla da Müslüman
olmadığı kanaatine varılır.
Madem cemaat dedik, yeri gelmişken cemaatle kılınan namaz için
yirmi yedi derece sevabın olduğunu belirtmekte fayda var.
Velhasıl; Namaz kurtuluş miracımızdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder