ÜLKÜ YOLU
SELİM GÜRBÜZER
Ülkü Yolu’nun 12 Eylül’e dek mücadeleleri tarihimize
mal oldu diyebiliriz artık. Adına ister Ülkücü, ister Alperen denilsin, sonuçta
Ülkü Yolu Alperenleri kendilerine diş bileyen her türden şer odaklara karşı verdikleri
o müthiş mücadelede destan yazıp adından söz ettirmesini bilmişlerdir. Hiç kuşkusuz bu şerefli mücadelenin Başbuğ
Velisi Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’dir. İşte bu yüzdendir ki Hoca Ahmet Yesevi
hakkında Yahya Kemal’in Fuad Köprülü’ye atfen söylediği şu ifadeleri son derece
manidar buluruz: “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz, bizim
milliyetimizin temellerini asıl onda bulacaksınız.”
Evet, bu sözler Ülkü Yolu Alperenlerinin ne için
mücadele ettiklerinin özeti ifadelerdir. Unutmayalım ki yine bu destan içinde
Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi (k.s)’ın yolunu yol bilmiş Mevlâna, Yunus Emre,
Şeyh Edebali, Akşemseddin, Emir Sultan gibi daha nice Gönül Sultanlarının da
hakkını yememek gerekir. Zira bu Gönül Sultanları da beslendikleri Yesi
Pınarının nefesiyle milliyetimizin temellerini Horasandan Anadolu’ya,
Anadolu’dan Söğüt Uç Beyliğine, Söğütten İzmit’e, İzmit’ten Nizam-ı âlem’e
doğru inşa ederekten taşımışlardır. Gönül
Sultanları yetmedi bu inşa faaliyetinde Hakanlarımıza hem istişare, hem rehber hem
de feyiz kaynağı da olmuşlardır. Tabii
bitmedi dahası var; bikere her şeyden
önce Başbuğ Velilerin hayatlarına baktığımızda tüm cümle âlemin ruhi susuzluğunu
giderecek irşat faaliyetini de yürüttüklerini görürüz. Hele bir insanın yolu
onların dergâhına düşmeyi görsün, İ’lây-ı kelimetullah’ın mana ve ruhunu gönlünde
tatmadıkça ne mümkün ki salı verilsin. İşte gönlü gönle bağlayan irşad budur.
Ve bu irşad halkası günümüze kadar uzanır da. İyi ki de uzanmış, bu sayede Ülkü
Yolu Alperenleri 12 Eylül öncesi verdikleri mücadelede “Bir ölür bin diriliriz” cesaretini
gösterecek kadar can yürek olmuşlardır. Besbelli ki bu can yürekliliğin
başlangıcı İslâm öncesi Türk’ün 'alp'
kimliği ile geldiği Pir-i Ahmet Yesevi’nin dergâhında 'eren'lik
deryasına dalmasıyla başlamış, derken ‘Türk Cihan hâkimiyeti Mefkûresi’ mücadelemiz
'İ’lây-ı kelimetullah için Nizam-ı
Âlem ülküsü' hüviyetine bürünüp yeni bir anlam kazanacaktır.
Peki, Türk’ün
Alp’i böylesi bir ulvi davayla İslam’ın hizmetkârı olur da günümüz Ülkü Yolu
Alperenleri İslam’a köle ve hizmetkâr olmaz mı? Hiç kuşkusuz günümüz
Alperenleri de sürekli hiç kesilmeden Yesi Pınarından akan suyla beslenen
Başbuğ Velilerin himmet ve duaları eşliğinde ‘Kanımız Aksa da Zafer İslam’ındır’ diyecek
bir yürekle destan yazıp İslam’a hizmet edeceklerdir.
Evet, nasıl
ki İslâm öncesi Türk'ün Alp’ine yön veren Kâm, Dede Korkut, Korkut Ata ve Irkıl
Hoca gibi sözlerine itibar edilen bilge dehalar vardıysa İslam sonrası Türk’ün Alp’ine
yön vermek içinde Pir, Evliya, Veli,
Şeyh diye bilinen “Gönül Sultanları” hep var olmuşlardır. Nitekim Ülkü Yolu Alperenlerinin gözünü
kırpmadan o verdiği müthiş destanımsı mücadelede şehit katında iri ve diri kalmalarında
bu Gönül Sultanlarının feyzi, bereketi ve himmetlerinin katkısı çok büyüktür.
Nasıl katkıları inkâr edilebilir ki, Barak Baba, Sarı Saltuk, Hacı Bektaş-ı
Veli, Tabduk gibi nice Başbuğ Velilerin nefeslerinin kökleri Orta Asya’da ki
Yesi Pınarına dayanmakta, şimdi gel de
bu nefesle Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara, Balkanlardan
Avrupa kapılarına dayanılmasın. Hiç kuşku yoktur ki nefeslerini hep ‘İlây-ı Kelimetullah’ uğruna tüketmişlerdir. İşte
bu nefestir ki, göğsünde bir nebzede olsa iman nuru taşıyan her civan yiğidi kartal
yuvasından çıkarıp sınır uçlarında Ertuğrul Gazinin açtığı sancak etrafında cem
olmalarına yetmiştir. Öyle ki Söğüt burçlarında cem olduklarında Başbuğ
Velilerin huzurunda “Ölsek de bu yoldan dönmeyiz!” diye ahitleşip söz vermişler de.
Evet, bir kez daha söylemekte fayda var, dünden
bugüne iri ve diri olmamızda hem Başbuğ Velilerimizin, hem Başbuğ Hakanlarımızın
huzurunda yapılan bu tür ahitleşmelerin katkı payı çok büyüktür. Unutmayalım ki
her kahramanlığın zahiri yönü var olduğu gibi manevi yönü de vardır. Bakın
Osmanlının kuruluşunda Osman Gazi’ye Şeyh Edebali nasıl ilham kaynağı olmuşsa
Osmanlının yükselişinde de Fatih’e Akşemseddin, Yıldırım Beyazıt’a da Emir
Sultan ilham kaynağı olmuştur. Yeter ki bu ikili bağı görebilelim, bak o zaman
Hakanlarımızı yâd ettiğimiz kadar onlara ışık kaynağı olan Gönül Sultanlarını
da hakkıyla yâd etmiş oluruz.
Düşünebiliyor
musunuz Ülkü Yolu Alperenleri kafileler halinde şanlı kitap önünde ve iman
sancak gönlünde yola koyulduklarında ‘İlay-ı Kelimetullah için Kızılelma’ uğruna canını ortaya koyabiliyorlar. Zaten bu
Ülkü kervanının en belirgin nişanı, kızıl elması için gönlünü mazluma sütliman
etmesidir. İşte bu nedenle Gönül Sultanları manevi evlatlarına sürekli olarak;
“Halkı Müslim ve gayrimüslim ayırmadan aça aş, açığa bez vermeyi”
öğütlemeyi telkin etmişlerdir. İşte manevi evlatlar da bu nasihatin gereğini
yerine getirip bilhassa 12 Eylül öncesi Türkiye'sinde; “Kanımız Aksa da
Zafer İslâm’ın” diyecek kadar can yürek olmuşlardır. Öyle ki canlarını uğruna
sebil ettikleri bu kutsi dava için çıkılan ülkü yolunda Başbuğ Velilerin
kulaklarına fısıldadığı “Sakın ola ki bu yolda soy sop faslına girmeyin, kurtsa
kurt, itse it döner aslına” öğütleri kulağa küpe yapıp Peygamber kavli ölçüsünce
mücadele vermesini bilmişlerdir.
O günleri yaşayanlar çok iyi bilir elbet.
Dolayısıyla o günleri yaşayanlar ‘Aman Allah’ım neydi o günler’ diye haykırası gelir
hep içinden. Nasıl haykırası gelmesin ki, 12 Eylül öncesi yaşanan o tufanda iç
ve dış mihrakların saldırısına uğramışlardı. Yetmedi iftiraya maruz kaldılar,
yetmedi işkence gördüler, yetmedi aç susuz kalıp bitap düştüler, yetmedi
dikenli yollarda bata çıka yürüdüler ama yılmadılar; “Zaferle değil seferle
yükümlüyüz” dediler. Bu kutlu seferde Dursun Önkuzu’lar, Süleyman Özmen'ler,
Yusuf İmamoğlular ilk şehitlerdi, sonrasında şehitlerin ardı arkası kesilmedi de. Faşist dediler, gerici dediler, çirkin
iftiralara maruz kalıp kendi öz yurdunda parya edildiler. Ama yine de onlar Ülkü Yolunda ‘Töre, nizam, yol yordam her kuladır’ deyip öyle mesafe kat
ettiler. Tabii her mesafe kat edişte zulme
uğramak, işkence görmek, mahpusa düşmekte vardı, olsun pekte onlar için önemli
yoktu, çünkü dava ‘İlay-ı Kelimetullah’ olunca yuvasında bülbül kuş misali çile
çekmeye değerde. Önlerine kurulan adalet
terazisinde haksızlığa uğrasalar da sabır ve tevekkülü elden bırakmaksızın devlet’e
çöreklenmişler yüzünden devlete baş kaldırmayı kendilerine zul addedeceklerdir.
Hiç kuşkusuz her şartta devleti “Ebed
müddet” bileceklerdir. Onlar ki, Hz.
Yusuf (a.s) misali zindana atıldıklarında bile mahpushaneye “Yusufiye”
dediler. Her karanlığın arkasında mutlaka nurlu şafakların doğabileceğinin
rüyasıyla yaşadılar hep. Neyse ki bu kez
Yusuf’un rüyası Ülkü Yolu Alperenlerinin üzerlerine bir muştuyu müjdeleyecek
şekilde tecelli edecektir. Hani Kur’an’da zikredilen Yusuf (a.s)'ın kuyuya atıldığından
vezir oluşuna kadar geçen süreç içerisinde yaşananların neticesinde babası
Yakub (a.s)'a dile getirdiği:
“Babacığım, işte
vaktiyle gördüğün ve size anlattığım rüya gerçek oldu. Rabbim beni zindandan
çıkarttıktan sonra Mısır’a vezir yaptı. Şeytan kardeşlerimle bizim aramızı
ayırmıştı. Yüce Allah’a şükürler olsun ki sonunda tekrar bizleri bir araya
getirdi, ne kadar şükretsek azdır” sözler var ya, işte o rüya meramımızı ziyadesiyle anlatmaya
yeter artar da. Gerçektende Ülkü Yolu Alperenleri de tıpkı Yusuf misali her
türden fitne fücur ayrılık harekâtlarının bir gün sona ereceği ümidiyle
zindansa zindana atıldılar, işkenceyse işkence edildiler, idamsa idam edildiler ve her şeyi göze alarak yeni
ufuklara doğru yürüdüler. Ve yürüdükçe
de bu yürüyüşün sıradan bir yürüyüş olmadığı bilakis sabrı cemil bir yürüyüş
olduğu ortaya çıkıp neticesinde gelinen noktada “İri olalım Diri olalım Hep
Birlikte Türkiye olalım” bir Türkiye Sevdası iklimiyle buluşabildik. Gerçekten de bugün en keskin sol ağızlar bile
eskisi kadar milliyetçiliği ırkçılık, İslâm’ı gericilik olarak telakki
etmiyorlar. İlginçtir “Devlet tarihi ile barışmalı, Devlet İslâm’la barışmalı, Devlet
‘Mevlana, Yunus, Hac-ı Bektaşi Veli’ gibi Gönül sultanları ile barışmalı” diye
söz edebilmekteler. Şayet bugün o çevrelerin ağızlarından sunide olsa barış ve
özgürlük türküleri nağme halde hiç eksik olmuyorsa, biliniz ki büyük ölçü de
Ülkü Yolu Alperenlerinin ölümüne vermiş oldukları o müthiş diriliş mücadelenin neticesi
nağmelerdir bu. Düşünsenize bir zamanlar bir takım sol fraksiyonlar “Çırpınırdı Karadeniz, Bakıp Türk'ün
Bayrağına” şarkımızı bile duymaya tahammülleri olmazken bugün hele şükür
gelinen noktada orak çekiç bayrağının yerine artık Türk bayrağı
dalgalandırabiliyorlar. Keza 12 Eylül öncesinde enternasyonal sosyalist marşını
söyleyenler bugün İstiklal Marşını söyleyebiliyorlar artık. O günleri unutmak
ne mümkün, hele o günlerde milli
değerlerden bahsetmeye göresin, sol tüfekler ‘siz misiniz bize millikten
bahseden’ hemen Moskof’un beşinci kolu olarak devreye girip kendince bedel
ödettiriyorlardı. Meğer büyük davalar çile gerektiriyormuş, çile çekmeden ve
hiçbir bedel ödemeden her türden tabular öyle kolay halli yıkılamıyormuş. Nitekim
nice koç yiğitler toprağın kara bağrında gül olduktan sonra ancak bir takım tabular
yıkılabildi.
Anlaşılan o ki, sadece bir değil bin yıllık tarihi
birikimimizin hokkabazlarca kabulü öyle kolay olmadı. Ta ki Ülkü Yolu
Alperenleri 12 Eylül öncesi milli hassasiyetini ortaya koyup Karadeniz’in o
coşkun dalgalarıyla dalga dalga yediden yetmişe hemen her kesime örnek tekil
ettiler, işte o zaman 15 Temmuz 2016
darbe girişiminde milli uyanışımız tam oldu da. Derken diriliş muştumuz bir kez
daha gün yüzüne çıkmış oldu.
İyi ki de Ülkü
Yolu Alperenleri bu çetin yolculukta nice düşler yıkılsa da kuyu gölgesinde
bile nasıl bir hayat yaşanacağını cümle âleme ispatlayarak örnek oldular.
İyi ki de ömürlerinin
baharında hasretle 'İlây-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem’ davasının yılmaz
fedaileri olup milli uyanışımıza vesile oldular.
İyi ki de fani dünyanın o aldatıcı cazibesine
kapılmadan hiç kimsenin burada kalıcı olmadığının idrakiyle iyiyi kötüden
kötüyü iyiden ayırabilecek bir ferasetle öbür âlem için faaliyet içinde
bulundular. İşte bu sayede ardından bıraktıkları o milli mücadele ruhu 15
Temmuzda meyvesini verip ‘Ölürüm Türkiye’
uğruna Yeni kapı ruhu bir rüya değil hakikatin ta kendisi oldu. Böylece “Onlar
diridirler” gerçeğini Ülkü Yolu Alperenlerinin yaşadıkları onca sıkıntı, onca çileler
ve onca yaşanılan işkencelerin neticesinde tüm iç ve dış zinde mihrakların oyunlarının
bozulduklarını görmüş olduk.
Evet, Onlar
ki 'İlây-ı Kelimetullah' için en koyu
karanlığa bile ışık olmak için var oldular. Ve bu uğurda “Sen yürüyene bak,
durana bakma” dediler. İşi daha da sağlama almak için gelecek kuşaklara: “Sakın
ola ki umudunuzu yitirip azmi elden bırakmayasınız, bu yolda çile çok olur ama ölseniz de alnınız
açık, gönlünüz pak, yüzünüz ak olur” öğüdünde bulunmayı da ihmal etmediler. Böylece “Sanma ki bu kervan yorulur, yürü
yürüyebildiğin kadar ileri” deyip öyle
ebediyete yürüdüler.
Yukarı da dedik ya, bikere ta baştan kafalarına koymuşlardı, asla
bu yoldan geri dönüş olmazdı. Nitekim ceddimizde aynı kararlılıkla baş koyup öyle
üç kıtaya hükmetmişlerdi. Madem azmin elinden hiç bir şey kurtulamıyor, o halde
tıpkı 15 Temmuz 2016 ruhunda olduğu gibi aynı kararlılıkla cümle şer odakların
hep birlikte korkulu rüyası olmaya devam diyelim. Dahası ‘Durmak
yok yola devam’ diyelim ki her durakta iri kalabilelim, diri kalabilelim hep
birlikte Türkiye kalabilelim. Zaten bu yolun yolcularına durmak yaraşmaz, bilakis
çizgi çizgi efkârına yenik düşmeden her çektiğimiz nefeste diriliş muştusuna
geçmek yaraşır. Buna mecburuz da. Zira 12 Eylül öncesi bu vatan için kara
toprağın bağrına düşmüş beş bini aşkın ‘Ülkü Kervanı Şehidin’ kemiklerini sızlatıp
incitmeye hakkımız yoktur. Öyle ya,
elimizi bir vicdanımıza koyalım; bu vatan
uğruna toprağın kara bağrına bunca şehit düşmüşlerimiz varken şimdi her bir
Ülkü Yolu Alpereni yerinde nasıl durabilir ki. Bir anlık durduklarını
varsayalım, biliniz ki o şehitler sıradağlar gibi boylu boyunca uzandığı gül
bahçesi kabrinde bile boş durmayıp bize şöyle öğüt vereceklerdir; “Ey
hayatta kalan Ülkü Yolu Alperenleri! Bu
yola baş koyun ki kadre eresiniz, aşkın elinden kül olmuş özünüzle ayağa
kalkın ki tüm mazlumlar huzur bulsun!”
Evet, bu sözlerden de
anlaşılacağı üzere sefer bizim için zafer İslam içindir, bu yüzden boş
durmamamız gerektiğini ve devamlı yola koyulmamızı diliyorlar. Dilemekte
haklılar da. Ve haklılıklarını şöyle dile getirirler de:
“-12
Eylül öncesi günler günleri kovaladığı yıllarda hayatta iken bu ülkeyi yiğitçe
savunduk. İ'lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem uğruna mücadele verip yolumuzu
yol bildik, var gücümüzle kurşun kurşun üstüne göğsümüzü siper edip ecele
şerbet dedik. Ve bu uğurda kimimiz kabre, kimimiz mahpushaneye düştük.”
Ne diyelim, işte görüyorsunuz her şey geçmişte Ülkü Yolu Kervanı
Şehitlerinin kendilerinden sonra ki nöbeti devr alacak Yeni Ülkü Alperenlerine seslenişinde
yer alan bu müthiş ifadelerde gizli. Hiç kuşkusuz bize de o anlatılan
öğütlerden ve yaşananlardan ders çıkarmak düşer. Ders çıkaralım ki; onların
nefesiyle Maveraya doğru kanat çırpabilelim, ders çıkaralım ki; şehitler
katında kana kana içilen o Kevser sularının hışırtısıyla gaflet uykusundan uyanıp
Dirilişe geçebilelim. Dirilişe geçelim
ki; pembe şafakların doğuşu beraberinde gelsin.
Madem
şehit katında dilekler bu istikamette, o halde daha ne duruyoruz, gelin hep birlikte haramiler aşkımızı
çalmadan, tutku gözlerle Fırat Kalkanımızla, Zeytin Dalımızla ilerleyip yeni
ufuklara doğru yönelelim. Şu an gül bahçesi kabirlerinde nur içerisinde yatan Ülkü
Yolu Şehitlerinin bizden bekledikleri budur. Tıpkı 15 Temmuz gecesinde olduğu gibi
milletçe FETÖ ihanet çetesine karşı seccademizle, kitabımızla, imanımızla,
sancağımızla bu yola baş koymamızı diliyorlar. Baş koymalı ki Diriliş ruhu ve
Yeni kapı ruhu sönmesin.
Bu kutlu yolda Yunus’un feyiz aldığı yere
doğru yürümek vardır. Şayet bu Yunusça ‘Yaradılanı Yaradan’dan ötürü’ bir sevgi
ikliminin serpildiği bu topraklarda bizi bir daha sırtımızdan vurmaya
kalkışacak ihanet odakları karşımıza çıkacak olursa, şunu iyi bilsinler ki hiç boşa
heveslenmesinler diriliş ruhu var oldukça akıbetleri yine aynı olacaktır. Çünkü
şehitler katından gelen mektupta kıyamete kadar Allahın nurunun hiç sönmeyeceği
şöyle müjdeleniyor:
“ Yüceltip Tuğları
Fisebilillah,
Değiştir Çağları
Fisebilillah”
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder