1 Ekim 2016 Cumartesi

BİLGİ ÇAĞI VE BİLGİNİN GELECEĞİ



            BİLGİ ÇAĞI VE BİLGİNİN GELECEĞİ
              SELİM  GÜRBÜZER
           Allah (c.c.), balçık ve ilahi ruhun birleşimiyle insanı yarattığı gibi isimlerini öğretip bilgi sahibi de kılmıştır. İşte, insanın diğer yaratıklardan üstün olan yönü bilgiye erişir olmasıdır. Elbette ki yatırım yapmak, teknolojik gelişmelere açık olmak, sanayi hamlesine katkıda bulunmak ve bilgi çağının gereklerini yerine getirmek kayda değer şeylerdir, ancak bütün bu gayretlere rağmen insan faktörü hiçe sayılıyorsa, tüm bunlar bir anlam ifade etmeyeceği malum. Kaldı ki her şey insan içindir. Üstelik Yaratıcı güç insanı eşref-i mahlûkat ilan etmiş te. Bu yüzden hareket noktası olarak insanı esas almayan tüm ideolojik akımlar, bilgi çağına adapte olsalar da insanlığa taze bir soluk kazandıramazlar.
            Bakın Alvin Toffler adına;  “Gelecek Şoku”, “Üçüncü Dalga” ve “Yeni Güçler Yeni Şoklar”  verdiği eserleriyle ismini duyuran bir aydın olup insanlığın geçirdiği evreleri tarım, sanayi ve bilgi olmak üzere üç dalga halde tasnif etmiştir. Gerçekten de bilgi, çağımıza damga vuran en etken unsurdur. Ancak bilgi çağında, elektronik bilgi işlemlerle bilgi üretip insanlığa katkıda bulunalım derken, bu arada insani değerleri unutmuş gözüküyoruz. Oysa insan faktörünü ihmal ettikten sonra kat be kat bilgi üretilse de ne işe yarar ki.  Üretilen o bilginin bir kıymet ifade etmeyeceği muhakkak. Bakın insani değerlerden yoksun kitleler şimdiden ruhsal problemlerin girdabına düşmüş durumda bile. Madem öyle,  Bilgi çağında kültürel aşılar vermeyi ihmal etmemek gerekir.  Ki;   insanlık ab-ı hayat bulabilsin.
             Artık ideolojilerin uzun ömürlü olmadığını bilmeyen yok gibi.  Her ideolojik sistemin hâkimiyet süresi taş patlasın 10–15 yılı geçmiyor, eninde sonunda çöküş kaçınılmazdır.  Bu durumu Daniel Bell 1960’ta yayınlanan; “İdeolojinin Sonu” adlı eseriyle teyit ediyor. Zaten yaşanan tarihi süreçte bu tespiti doğruluyor. Misal mi istersiniz, işte Faşizm, Nazizm ve Komünizm bunun en çarpıcı örnekleri. Hani komünizm son kurtuluş reçetesiydi, böyle bir ideoloji Rusya'da ancak 70 yıl yaşayabildi ve akabinde tarihin çöplüklerine gömülmüştür. Hatta bizim şu eski sol tüfekler bir sabahleyin uyandıklarında ideolojilerinin yıkılıp demir perde ülkelerinin, Türk ve diğer cumhuriyetlerin dağıldığını gördüklerinde şaşkın leyleğe dönmüşlerdir. Nasıl şok yaşamasınlar ki, her biri tarihe karışıyorlardı. Gerçekten de ölümüne inandıkları ideolojileri iflas edip, yerini bilgiye terk etmesi onlar için pekte kolay olmadı. Üstüne üstük birde tüm bunların üzerine bilgi çağının gereği serbest piyasa ekonomik modelinin benimsenmesi, sivil toplum olgusunun yerleşmesi ve katılımcı demokratik anlayışların kitlelerce kabulü statükocuların heveslerini kursaklarında bırakmaya yetmiştir. İyi ki bilgi, çağımıza damgasını vurmuş, ister istemez bu değişim Türkiye gibi birçok ülkelerin ideolojik kimlikten çıkıp bilgiye yönelmesini sağlamıştır. Dahası, Karl Marks’ın hararetle öne sürdüğü; kapitalizmin son aşamasının komünizmi doğuracağı kehaneti bilgiyle son bulmuştur. Galiba aynı akıbet kapitalizm içinde geçerli,  elbet komünizmin başına gelen onunda başına gelecektir. Dedik ya hiç bir ideoloji uzun ömürlü olamıyor. Zira bütün izm’ler, Cemil Meriç’in ifadelerinden yerini bulan; idrakimize giydirilmiş deli gömleklerdir.  Nitekim her bir ideoloji ekonomik buhranlı dönemlerin ortaya çıkardığı ve konjonktürel şartların tetiklediği ürünlerdir. Eninde sonunda kapitalizmde bu akıbetten nasibini alacaktır, bunda hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Her ne kadar Francis Fukuyama; sosyalizmin çökmesiyle tarihin sonu tezini ileri sürse de, bilakis tarih sonlanmadı bu alın yazısına kapitalizmde muhataptır. Anlaşılan o ki; İnsanlığı huzurlu kılan  ‘izm’ler değil,  objektif ve sübjektif bilgilerin hayata geçmesidir. Malum bilginin maddi yönü teknoloji, sübjektif yönü ise mukaddes değerlerimizdir. Bu yüzden günümüzde materyalist öğretilerin bayatlayıp yerini bilgiye terk etmesi, bu çağın en dikkat çeken hadisesidir. Zaten bilgiye yönelik akademik çalışmaların hızla çoğalması, sanayi ve ticari hayatın geniş yelpazede yapılanması bunu teyit ediyor. Artık bu noktadan sonucu ideolojiler cansız iskeletten başka bir mana taşımayıp fosil kayıtlar olarak tarihe geçecektir.
        Bilgi üretimi sanayi ve teknoloji ilerlemeyi sağladığı gibi, sosyal tabanlı militarist eğilimleri de bertaraf ettiği bir vaka.  Bilgi çağında daha çok düşünen, bilgiye entegre olmuş ve zihni disipline ulaşabilmiş insana ihtiyaç vardır. Tarım toplumunun o alışılmış geleneksel kalıplarla yoğrulmuş bilgiden bihaber insanların bu çağda ülkesine verebileceği pek bir şey yoktur. Dahası; bilgiyle donatılmış aynı zamanda geleneksel değerlerle yoğrulmuş genç beyinlere ihtiyaç vardır. Dikkat edin sadece bilgi donanımı demiyoruz geleneksel değerlerimizi de vurguluyoruz. Zaten işin içine geleneksel değerler katılmasa bir süre sonra insanları ruhsuz mekanik robot göreceğiz demektir. O halde bilgi çağında mekanikleşmeksizin, insan ruhunun susuzluğunu giderecek geleneksel değerlere değer katmak icap eder. Aksi takdirde bilgi üretenler bilim tanklarının içini maneviyattan yoksun bırakmakla kimlik bunalımına benzer birçok derin krizlerin doğmasına sebep olacaklardır. Tabir caizse, bilimin kuluçka makinesi maneviyat ve aşk olmalıdır. Şayet romantizmini yitirmiş batı insanının düştüğü girdaba düşmemek istiyorsak bir elde bilgisayar, diğer elde İslam’ın engin ruhuyla çağlara ferman okumakta fayda var. Bakın Vahyin soluğu, insanı makineye köle yapmamakta, bilgiye mana yükleyip insanı eşrefi mahlûkat kılıyor. Maalesef Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’dan yoksun toplumlar, bilginin soyut kısmına değil materyal aksamına esir düşüp adeta robotlaşmaktadırlar. Gerçekten de yapılan araştırma sonuçları bize gösteriyor ki; maneviyattan yoksun toplumlar yaşadıkları anla ilgileri yoktur. Tabii durum vaziyet böyle olunca soluk soluğa hayatlarını heder eden ruhsuz kitleler, ya stresin kucağında intihar etmekte ya da patlamaya hazır bomba misali asabi topluluklar oluşturmaktadır. O halde, bilgi ve bilgiyi üreten elektronik bilgisayarların yanına geleneksel değerlerimizi de ilave etmeli ki, kitleler ‘hayır hah topluluklar’ olabilsin. Bu bakımdan bilim ordusunu hem madden, hem de manevi bakımdan teçhiz etmek gerekir.
     Bilgi çağında insan makinenin diliyle konuşabildiği gibi, ruhunun sesine de kulak vermelidir. Bakın Nobel Fizik ödülü kazanmış Pakistanlı Abdus Salam, bir konferansta şöyle der; “Umarım sizi bugünün şartlarında, birinci sınıf bir bilim olmadan teknoloji olmayacağına inandırabildim. Bazılarımız sanırım teknolojinin tarafsız olduğuna bilimin ise değer yüklü olduğuna inanırız. Çağdaş bilimin akılcılığa götürdüğüne hatta dini inkâra götürdüğüne (...) inananlarımız vardır.” (Abdus Salam, Bilim Aktarımı ve Teknoloji Aktarımı, Fizik Mühendisliği, Cilt.3. Sayı 28 Mart 1984).
     Pakistanlı Abdus Salam’ın sözlerinden anlaşıldığı üzere bilgi üretmeden teknolojinin olamayacağını aynı zamanda bilimin değer yüklü olması gerektiğine işaret edip, son noktayı şöyle bağlar:
      “Çağdaş fiziğin hiçbir buluşu Kur’an’a ters düşmemektedir.” (Bkz. Abdus Salam, idealler ve Gerçekler, Sayfa 40,1992).
      Bilgi çağına giden yolu iyi keşfedip ilmi esas alan, iyi yetişmiş bilim teknokrat kadrolarla birlikte doruklara ulaşabiliriz pekâlâ.  Bakın Sovyetler’in Demir Perde ülkeleri arasında güç olarak ortaya çıkması Deli Petro’nun kurduğu bilim akademileri ve oluşturduğu bilim ordularının etkisi çok büyüktür. Bu etki nereye kadar derseniz, malum 1957 yılında Sovyetler’in Sputnik’i uzaya attığı ana kadardır. Derken SSCB ikinci dünya savaşı sonrası sanayi çağına veda etmiştir.
       Şurası muhakkak bilgi çağına ulaşmada bilim akademilerinin sayısının artırılmasının yanı sıra, bilim kadrolarının (bilim ordusu) yetişmesi de çok önem arz eder. Türkiye bu noktada diğer ülkelere kıyasla üniversite sıralamasında çok gerilerdedir. Hakeza bilim kadrosu bakımdan da öyledir. Hatta fazla uzaklara gitmeye de gerek yok, Pasifik kuşağı ülkelere nispeten durumumuza baktığımızda içler acısı tabloyla karşılaşırız. Bugün G. Kore’de 256 üniversite ve 21 araştırma enstitüsü var. Dünya ölçeğinde bilgi üretimine katkı bakımdan ise 36. sırada bulunmamız talihsizliğin ötesinde ihmal edilmişliğin hazin bir göstergesidir. Neyse ki 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubatın olumsuz etkilerinden kurtulan Türkiye hemen hemen her ilde üniversite açabilecek duruma gelebilmiştir. Böyle de olması gerekirdi zaten. Çünkü biz, hücrelerimizde bir zaman medeniyet aşılayan ve cümle âleme bilim aşılayan cihanşümul devlet olmuş neslin genlerini taşıyoruz.
         Bilim aynı zamanda doğduğu alanla da sınırlı değildir. Nitekim Süryani çeviriciler Yunan kaynaklarını Arapçaya tercüme edip bu sayede Grek kültürünü bizim topraklara kazandırmışlardır. Tabii kazandırmak derken İslâm’la taban tabana zıt düşmeyecek buluşmayı kastediyoruz. Böylece bilim orta çağda filiz verir de. Zaten İslâmiyet; “İlim Çin’de de olsa alınız” beyan buyurur. Onun için hem almaya, hem de vermeye karşı çıkmamalı. Zira Sabit İbn Kurra ve Rabbi Ben Ezra gibi çeviricilerin iklimimize taşıdığı bilgi ve kültür kaynaklarını Arapçadan Avrupa dillerine aktarılmasıyla birlikte, batı kendi Rönesans’ın temellerini atmıştır. Bir başka ifadeyle doğu, batı âlemine Rönesans’ını gerçekleştirmede rehberlik etmiştir. Şayet batı bilim ve kültür hazinelerini kendi dillerine aktarmasalardı bugün batı medeniyetinden söz edemeyecektik. George Sarton haklı olarak; “İslâm olmasaydı Rönesans gerçekleşmezdi” deyip bir gerçeği dile getirmiştir.
         Bilgi aktarımından korkmamalı, bilim nerede olursa olsun talip olmalı.  Bakın Tayvan bilgiye ulaşmak için ABD’ye öğrenci göndermiş ve oralarda 30 bin civarında ümit kaleleri mevcut bile. G. Kore’nin ise yetişmiş 250 bin bilim adamı ve mühendis kadrosu ABD'de araştırma çalışmalarına hız vermiş durumdadır. Böylece bu yetişmiş kadrolar hem bilgi çağına katkıda bulunuyorlar, hem de ülkelerine döndüğünde teknolojik gelişmeyi sağlıyorlar. Düşünsenize bir zamanlar ülkemizde, dışarıdan bilgi almak için öğrenci göndermek yadırganmış, hatta yadırganmakla kalmayıp ‘batıcı’ yaftalamasıyla tezyif edilmiştir. Oysa bilim için seferber olacak bilim ordusunun oralarda bulunmasında sayısız fayda var. Nasıl faydası olmasın ki, Türkiye’ye döndüklerinde bilgi teknolojisinin gelişmesinde ve diğer dallarda itici rol üstleneceklerdir. Ümit edilir ki o eski günlere dönmeyiz. Ancak şu an ki halimize de pekte sevindirik olmamak gerekir.  Zira Milli Şef dönemi ve 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat vs. ihtilal dönemlerinin meydana getirdiği olumsuzluklar artık çok gerilerde kalsa da, bugün hâlâ bilgi entegrasyonunu sağlayacak öğrenci sayısı bakımdan yurt dışında istenilen seviyelere çıkmış sayılmayız. Elbette ki, bunda akademik kariyerini tamamlamış bilim adamlarımıza gerekli imkân ve fırsatları temin etmede yavaş davranmamız, YÖK’ün bir zamanlar 28 Şubattan palazlanıp bilgi çağına ulaşmada engelleyici uygulamaları etken unsur olmuştur. Madem ara dönemler yok, madem kışla zihniyeti tarumar olmuş durumda, o halde gün bizi çağlar üzerinden sıçratacak bilim ordusu kurma günüdür,  gün bilgi toplumu yolunda seferber olma günüdür deyip yeni ufuklara kanatlanmak esas olmalıdır.
         Velhasıl;  Bilgi için Hezarfen Ahmed Çelebi kanatlanmış, madem öyle çağlar üzerinde sıçramak adına kanatlanmaya değer de.
            Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder