12 Ekim 2016 Çarşamba

ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN



   ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN

SELİM GÜRBÜZER

      Yıllardır geçmişe kin beslemek ve padişahları karalamak meziyet addedilmiş. Söğüt’e atılan maya tuttu tutmasına ama üç kıtaya hükmeden imparatorluğa bu denli hor gözle bakmak bilmem hangi mantıkla izah edilebilir. Şu bir gerçek; tarih şuurundan yoksun tipler,  dün olduğu gibi bugünde olup biteni idrak edemiyorlar. Elbette ki tarihi olayları övgü ve sövgü ekseni üzerine kurgulanıp yorumlanırsa olacağı buydu. Bir kere kendi kendimizi tarihi düşüşlerde karamsarlığa, yükselişlerde coşkun halet-i ruhiye içerisine kaptırmışız. Tabii durum vaziyet böyle olunca bir türlü sebep netice ilişkisine yönelik bir tarih şuuru ortaya koyamıyoruz. Galiba, yüceltmek veya yermek kolayımıza geliyor.  Oysa tarihi süreci analitik gözle değerlendirmek gerekirdi. Maalesef kolaycılık geçerli akçe olmuş. Nasıl olsa zahmetsiz bir yol bulunmuş, masa başı ahkâm kesmek varken niye emek verip ter dökülsün ki. Peki ya şu objektif kriterlerden nasiplenmemiş bir takım tarihçilere ne demeli,   ikide bir yarınlarımızı karartıyorlar. Belli ki geleceğe ışık saçan tarihimizin varlığına tahammülleri yoktur.
             Sultan Abdülhamid Han sonuçta bir insan, onunda hataları olmuş olabilir, ama büsbütün inkâra kalkışmak ta neyin nesi, doğrusu anlamış değiliz. Biz biliyoruz ki; Ulu Hakan Osmanlı padişahları arasında en mümtaz bir şahsiyettir. Ne var ki; İttihatçılar asrın ufkunu aşmış böylesi bir padişahı eli kanlı katil, istibdatçı,  cahil yaftalaması türünden ipe sapa gelmez iftiralarla karalamışlardır.  Zira kendileri için tek rakip onu görüyorlardı. Öyle ki; onların ektikleri kin ve nefret tohumları günümüze kadar uzanmış ta. İşte bu yüzden genç kuşaklar daha henüz Ulu Hakanın gerçek kişiliğini keşfedememiştir. Bu konuda o kadar ileri gidildi ki, ne gaddarlığı, ne zalimliği, ne kıskançlığı, ne de vatan hainliği kalmıştır. Elbette ki tüm bu karalamalar,  ön yargılı ve art niyetli çevrelerin yakıştırmalarından başka bir şey değildir. Şayet amaçları bir günah keçisi bulmaksa bu muhatap asrın ulu hakanı olmamalıydı,  bilakis kendi ektikleri fitne tohumlarında aramalıydılar. Nitekim tarihin dili er geç foyalarını ortaya çıkarmakta.       
            Şu bir gerçek; tarihi objektiflikten mahrumiyetlik tarihi olaylara övme veya yerme ekseninden değerlendirmeye neden olmaktadır. Derken karşımıza tarihi olayları analiz edebilecek kabiliyetten yoksun hafızasını yitirmiş nesil çıkmakta. Dahası genç körpe dimağlara tarih anlatımında, ya aşırı yermeyle yüreklerini kin ve öfkeyle dolduruyoruz, ya da tam tersi olduğundan abartılı aşırı övmeyle tarihi şahsiyetleri yüceleştiriyoruz. Mesela Ermeni okullarında kışkırtıcılık yaptığı için yurt dışına sürülen şu ismi malum Piyer Kiyar’ın Sultan Abdülhamid Han’a yönelik ‘Kızıl Sultan’ yakıştırması sanki gerçekmiş gibi aynen kabul edip genç nesle öğreti diye sunmuşuz. Demek ki, tarihi şahsiyetlerin bir kısmını karalamak veya övmek metodumuz olmuş. Gerçek bir tarihçi bu tür moda haline gelmiş yakıştırmalardan uzak kalıp objektif bir dil kullanması icap eder. Aksi takdirde tarihi analitik bir bakış ortaya koymak mümkün olmayacaktır. Zaten övgü ve yergi eksenli tek tip tarih modeliyle anlayışıyla nereye varılabilir ki. Cümle âlem bilir ki; resmi tarih anlayışıyla bir arpa boyu yol mesafe kat edilemez.  Nasıl kat edilsin ki, bakın resmi tarihin bize öğrettiği Abdülhamid Han’ın Mithat Paşa’nın katili olduğu yönündedir. Oysa Sultan Abdülaziz Han’ın katliyle ilgili davaya bakan Yıldız Mahkemesinin kararında Mithat Paşa suçlu bulunmuştur. Üstelik Sultan Abdülhamid Han, amcasının katline sebep olan Mithat Paşa hakkındaki idam kararını sürgüne çevirecek kadar da âlicenap bir örnek sergilemiştir. İşte bu örnek tavra rağmen Mithat Paşayı öldürttüğü yalanı ortaya atılabiliyor.
          Malumunuz Mithat Paşa İngilizlerin sinsi oyunlarına kapılıp Talebe-i Ulûm’u tahrik etmekle Osmanlı’yı 93 Harbin  (Osmanlı Rus savaşı) eşiğine getirmiş bir kişilik sergilemiştir.  Her ne hikmetse Mithat Paşa üzerinde durulmayıp yaşanan bunca olayların sebebini yüklenecek kurban için Ulu Hakan mercek altına alınmıştır. Düşünsenize Ulu Hakan Abdülhamid Han bu savaşa baştan beri karşı görüş belirtmesine rağmen savaşın sorumlusu tutulabiliyor. Yetmedi Moskof yanlısı ithamıyla yüzleşiyor. Oysa o, 93 Harbi kararını vermek mecburiyetine itilmiştir. Neyse ki Ulu Hakan harp sonrası ülkenin elden gittiğini ve ordunun ikiye parçalandığının farkına vardığı anda tüm yetkileri kendinde toplamasını bilmiştir. İşte bu noktadan sonra istibdatçı suçlamasına maruz kalacaktır. Aslında Ulu Hakan meşverete önem bir padişahımızdı, ama o dönemde ülkemiz daha henüz bu kültür iklimine hazır değildi, bu yüzden ülkenin geleceği ve bekası için Meclis-i Mebusan’ı kapatmak zorunda kalmıştır. Kaldı ki; Yılmaz Öztuna’nın da belirttiği üzere; Meşrutiyet 1878 Türkiye’sinin gerçekleriyle bağdaşmıyordu. Nitekim 60 kadarı gayrimüslim olan toplam 240 kişilik Meclisi Umuminin harp lehinde (93 harbi) kararı memlekete çok pahalıya mal olmuştur. Şöyle ki; Moskof’un Ayastefanos (Yeşilköy)  önlerine kadar gelmesine neden olan bir durum ortaya çıkmıştır. Böylece cihangir devlet özelliğimize gölge düşürülmüştür. Hele bir düşmeye dur; Kırım savaşı, 93 felaketi,  İttihatçı güruhu belası, Balkan musibeti ve cihan savaşı derken zincirlemesine bir dizi felaketler Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesine yetecektir.
           Onlar Ulu Hakan Abdülhamit Han'ı istibdatla itham ede dursunlar, bakın bir İngiliz gazeteci M. de Blowitz Abdülhamid Han’ın dilinden şu sözlerle tarihe not düşüyor:
            “.. Bir hürriyetin taşkın mevcudiyeti de büsbütün yokluğu kadar tehlikelidir! Kullanılması bilinmeyen bir memlekette hürriyet, nasıl kullanılacağını bilmeyen bir kimseye verilen silaha benzer. O kimse böyle bir silahla anasını, babasını, kardeşlerini, sonra da kendisini öldürebilir.. Her şeyden önce bir memleketin hürriyet kültürüne karşı hazırlanmış olup olmadığı tetkik edilmelidir!..
          Bu satırlar Ulu Hakanın hürriyet düşmanı olmadığının bariz göstergesidir, her şeyden önce hürriyet şuurunun oluşmadığı bir zeminde hürriyetin kendisi değil kabuğuyla oyalanmak olurdu ki, bu bizi İngilizlerin dümen suyuna sokmaktan başka bir işe yaramayacaktı.  Bakın Abdülhamid Han bu konuda şöyle der:
           “.. Bizim Jön Türkler, kuruntulara kapılmış mahlûklardır. Bizde meşruti idare ve Kanuni Esasinin ilanı demek umumi bir mücadele ve halkı birbirine saldırtacak bir muharebe ilanı demektir. Ne gariptir ki, İngilizler bu nimeti Hindistan’a bahşetmek istemedikleri halde, bizim Jön Türklerce memleketimizi bir parlamento ve Anayasa ile teçhiz için her vasıtaya müracaat edip duruyorlar…
          İşte bu ifadeler iyi analiz edildiğinde Abdülhamid Han’ın ne kadar ileri düzeyde ufuk sahibi bir bilge hakan olduğunu göstermeye yetiyor. Güneş balçıkla sıvanamaz gerçeğine rağmen hala hakkında Kızıl Sultan denilmesi büyük bir talihsizliktir. Anlaşılan ne saygı kalmış ne sevgi, ne hürmet kalmış ne de erdemlilik,  doğru olan her şeye meydan okunup karşı çıkılmıştır. Kaldı ki o, ülkeyi İngiliz entrikalarının cenderesine sokan birçok İttihatçı güruhunu bile memleketin âl-i menfaati için maaşa bağlamakla kalmamış istediği yerde kalma hakkı da tanıyıp öyle sürgün etmiştir. Keza kendisini öldürmeye yeltenen doktorlara da öyle yapmıştır. Şimdi soruyoruz bu ceza mı, ödül mü siz karar verin. Ulu Hakan'ın yerinde bir başkası olsa ne maaşa bağlar, ne de sürgüne gönderirdi. Bir çırpıda idam mekanizmasını işletip kökten meseleyi halledeceği muhakkak. İşte Ulu Hakan farkı bu. Zaten farkı fark ettiren merhametin doruğuna ulaşmışlığıdır. Kelimenin tam anlamıyla o böyle bir mizaçla kan dökmenin ülkeye yarar getirmeyeceğini şuurunda bir hakanımızdır. Onun için birinci derece ölçü ülkenin âl-i menfaatidir.  Bakın İsmet Bozdağ bu mevzuda şöyle der:
      “ Abdülhamid Han Namık Kemal’i çok seviyor. Fakat bakıyor İttihatçılar kendisine zarar verecek, maaşını vererek sürgüne gönderiyor. Yani bu kadar ince düşünebiliyor..
          Anlaşılan Namık Kemal yurt dışında Ulu Hakan aleyhine muhalefet etmiş ama, yine de o bizim vatan şairimiz ve kıymetimiz olarak bileceğiz.
         Osmanlı hasta yatağında bile çareler arıyordu. İşte bu arayış içerisinde Abdülaziz Han Osmanlı’ya büyük donanma kurma yolunu açmıştır.  Ancak kurduğu donanmanın meyvelerini görmeden askeri bir darbeyle halledilip öldürülmekten kurtulamayacaktır. Belli ki; Ulu Hakan Abdülhamid Han'ın üzerinde amcasının menfur bir cinayete kurban gittiğinin etkisi olmuş ki; tahta oturduğunda doğrudan Avrupa'nın düşmanlığını kazanmamak adına donanmayı tersanede bekletmeyi uygun görmüştür. Zaten onun ömrü boyunca izlediği en mühim bir özelliği var ki; işte o özellik iç ve dış düşmanların hesaplarını altüst eden ince stratejik manevra politikalarıdır. Bilhassa bu uyguladığı stratejik manevrayla Balkanlar, Ortadoğu, Asya ve Avrupa ülkeleri arasında denge kurabilmiştir. Şayet aksi bir yol izlemiş olsaydı her an çıkabilecek en küçük bir kıvılcımla bütün Avrupa devletleri ortak bir cephede birlikteliği vuku bulacaktı. Ki; bu Osmanlının çöküşü demek olacaktı. İyi ki de Ulu hakan varmış. Böylesi bir deha hakana can kurban... Baksanıza o bir yandan Avrupa’daki devletlerin kendi aralarında ihtilaf içerisinde kalması için tüm kanalları kullanırken öte yandan ittihadı İslam çalışmalarını da ihmal etmeyecektir. Anlaşılan Müslümanların dışa karşı çetin,  birbirlerine karşı mütevazı olması gerektiği ilahi düsturunun tatbikatı Ulu Hakanda fazlasıyla mevcut. Değim yerindeyse o kurdu kurda kırdırma politikasıyla Osmanlının düşüşünü 33 yıl geciktirmiş bir hakanımızdır.  Ne var ki o dış politikada başarılar kaydedip tam istediği noktaya geleceği anda, tahttan alaşağı edilecektir. Maalesef Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın hal edilişini sağlayan İttihat Terakki güruhun ülkeyi birbiri ardınca Trablusgarp (1911), Balkan (1912) ve I. Dünya Savaşına (1914) sürükleyip Devleti Aliye’nin gücünü kırmışlardır. Zira İttihatçıların imtizac-ı akvam (kavimlerin kaynaştırılması) ve ittihad-ı anasır (etnik unsurların birleştirilmesi) politikaları Osmanlının sonunu getirmiştir. Bir başka ifadeyle Ulu Hakan'ın hal edilmesinin yanı sıra koskocaman imparatorluğun çöküşünde tıpkı günümüz ulusalcı kanadın birleştirilicilikten uzak etnik ayrılık içeren söylemlerine benzer tavırların etkisi olduğu muhakkak. İşte o özden uzak söylemler İttihatçı eliyle Cumhuriyetin kuruluşuna da sıçramış, derken Türk olmayan her etnik unsur tehdit kapsamına girmiştir. Şimdi 30 yıldır PKK ile niye başımızın dertte olduğunu daha iyi anlıyoruz. Düşünsenize akşam yatıp sabah uyandığımızda hala bölünme korkusu yaşıyorsak bunda bir bit kemiği var demektir. Hâlâ Türk dışında bağrımızda yaşayan diğer alt kimliklerin taleplerini görmezden geliyoruz. Sadece kanayan yaramız etnik ayrımcılık mı, elbette ki hayır, mütedeyyin dindar kesimde öteki listesine girmekten kurtulamamıştır. Bakalım bu ayırımcılık, bölünme, yok olma ve parçalanma korkusu nereye kadar devam edecek, doğrusu merak konusu. Galiba farklılıkların ayrılık olarak telakki edilmediği ve yeniden Anadolu kilimi üzerine kardeşlik desenlerinin işlendiğini ilmek ilmek gördüğümüzde merakımız giderilmiş olacak.
          Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın politik dehasına ilave olarak Hilafet siyasetini de gözden kaçırmamak gerekir. Hilafet gücü sayesinde Siyonizm'in oyunları bertaraf edilmiştir. Şöyle ki; Filistin davasında, İngilizlere ümit bağlamış Siyonistlerin heveslerini kursağında bırakan tek engel bariyer Ulu Hakan olmuştur.  Hatta onun hilafet siyaseti ileride İslam dünyasının milli kurtuluş mücadelemizde bize maddi ve manevi destek vermelerinin yolunu açacaktır. Kelimenin tam anlamıyla, birçok devlet adamının ve Alman devlet Prensinin; “…Ben siyaseti Abdülhamit’ten öğrendim” dediği bir bilge Hakandır. Zira yaşadığı devrin karmaşık yapısını izlediği akıl dolusu denge politikasıyla lehimize çevirebilecek maharetin adıdır o.  Hâsılı o büyük ülkelerin kendi aralarındaki ihtilaflarından yararlanıp krizleri fırsata çeviren politikasıyla imparatorluğu 33 yıl ayakta tutmayı başarabilmiş bir diplomatik dehadır.
           Meşhur Tarihçimiz Yılmaz Öztuna o’nun denge politikasını şu ifadelerle teyit eder:
             “ II. Abdülhamit’in siyaseti Makedonya’da Hıristiyan azınlıkları, Bulgar ve Makedonyalılar ile Yunanlılar, Sırplar ve Romenleri denge halinde tutmak, daha açık tabirle; birleşmelerine ve tek cephe halinde Türklerin ve Arnavutların karşısına çıkmalarına engel olmaktı. Esasen bu kavimler arasındaki düşmanlık pek şiddetli olduğu için böyle bir siyaset gerçeklere dayanıyordu.”
          Gerçekten de Ulu Hakanın dâhiyane siyaseti o günlerde fark edilmese de II. Meşrutiyetin ilanı akabinde şu meşhur İttihatçıların ittihad-ı anasır (etnik unsurların birliği) politikasının hayal ürünü olduğu açığa çıkmasıyla fark edilecektir. Şöyle ki; İttihatçılar Fransız ihtilalı sonrası dünyada yayılmaya yüz tutmuş milliyetçilik dalgasının etkisine kapılıp Devleti Aliye’ye etnik kimlik doğrultusunda yön vermeye kalkışmaları sonucu ilk etapta Bulgarlar istiklale kavuşmuştur. Bu arada Avusturya boş durmamış Bosna-Hersek’i kazanmış, en son Girit’i kaybedip topyekûn gayri Türk anasırın ayaklanmalarına zemin hazırlanmıştır. Böylece ecdat yadigârı coğrafyamız bir bir elimizden çıkıp büyük bir dağılış gerçekleşmiştir. Hem de ne dağılış,  bir zaman üç kıtaya hükmeden imparatorluğun sonunu getirecek dağılıştır bu.  Gel de Ulu Hakanı arama.  Her ne kadar bazı aklı evveller Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın Kanun-i Esasiyi (ilk Türk anayasası) yürürlüğe koymasının arka planında yatan asıl amacın, kendi tahtını korumaya yönelik hamle olduğunu belirtseler de, ona olan bakışımız değişmeyecektir.  Nasıl değişsin ki; Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın bizatihi kendisi Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşaya söylediği sözlere baktığımızda taht sevdalısı olmadığı ortaya çıkar:
            “ Bir hükümdar için lazım olan şey; memleketin menfaatidir. Eğer bu menfaat kanun-i Esasinin ilanında ise, o da yapılır. Fakat iyi tatbik olunur mu? Türkün menfaati mahfuz kalır mı? Burasını kestiremiyorum..
           … O sahte Islahatın başına bizzat ben geçmeliyim. İngiltere’nin dolaplarıyla düzenlerini boşa çıkarmak için yegâne çare budur. Bugün Islahat fikirleriyle sarhoş olanlar, akılları başlarına gelince devleti uçuruma sevk edebileceğini belki nihayet idrak edebileceklerdir.
        Şayet Ulu Hakan Abdülhamid Hanın düşünceleri hayata geçip o ince siyaset izlenseydi ne kiliseler kanunu yürürlüğe girip Yunan-Sırp-Bulgar birlikteliği vuku bulurdu, ne Balkan Harbi çıkardı,  ne de I. Dünya Savaşına katılırdık. Baksanıza Meşrutiyet bile Midhat Paşa'nın zorlamalarıyla ilan edilmiş, derken bunun bir İngiliz ve dış güçlerin bir tezgâhı olduğunda geç kalınmayacaktır. Nitekim bunu Ulu Hakan Abdülhamid Han tekrardan yetkileri eline aldığında meclisi niye kapattığına dair gerekçesinden bileceğiz.  İyi ki de tüm yetkileri kendinde toplamış, böylece Tanzimat’la başlayan her hususta İngiltere’ye danışalım anlamına gelen tüm vesayet politikalarına son verilmiştir. Bunun yerine kendine has,  feraset kokan stratejik yerli politikalar ikame edilmiştir. Ama bu politika hem kendisine, hem de ülkemize pahalıya mal olacaktır. Zira yürürlüğe koyduğu 33 yıllık denge politikasının tam semerelerini vereceği sıralarda iç ve dış mihrakların tertibiyle tahtından indirilip Osmanlının çöküş süreci hız kazanacaktır.  Aslında bu olay haysiyetimizin ve istiklalimizin tahtından indirilişi olayıdır.  Meğer gerçek Hilalimizi o zaman kaybetmişiz.
           Nihayet Ulu Hakan Abdülhamid Han’a yapılan tüm haksız muamelelerden pişman olanlarda oluyor, ama neye yarar ki. Bu geç kalınmış pişmanlık ve itiraflar Osmanlının hasta yatağında kalkmasına yetmeyecektir.  Nasıl yetsin ki,  niye bu hallere düştüğümüzün cevabı Şair Rıza Tevfik Ulu Hakan'a ithafen:
           “.. Tarih adını andığı zaman,
             Sana hak verecek Ey Koca Sultan;
             Bizdik utanmadan iftira eden,
             Asrın en siyasi Padişahına”  mısralarında fazlasıyla mevcut.
          Kaldı ki onu ifade etmekte tek başına şiirinde gücü yetmez, ardından bıraktığı eserler kendi hal lisanıyla onu her an anıyor bile. İşte Ulu Hakan Abdülhamid Han döneminden miras kalan eserlerin bir kısmını listelediğimizde;
          “ -Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mektebi Mülkiyeyi Şahane),
           -Tıp Fakültesi (Mektebi Tıbbiyeyi Şahane), yani Şişli Eftal Hastanesi ve Askeri Tıbbiyeyi de o kurmuştur. 
           -Harb Okulu (Mektebi Harbiye-i),
           -Teknik Üniversite (Yüksek Mühendis Mektebi),
          -Hukuk-Fen-Edebiyat Fakülteleri,
          -Güzel Sanatlar Akademisi,
          -Maliye ve Ticaret Okulu,
          -Yüksek Muallim Okulu,
          -Dilsiz ve Ama Mektepleri
          -Pekin’den yaptırılan camiler ve Afrika’nın en ücra köşesine kadar açılan tekkeler”  gibi bir dizi eğitim kurumlarını görürüz.  Kelimenin tam anlamıyla o kendi dönemi itibariyle ileri bir seviye anlayışıyla gerek tiyatro, gerek ulaşım teknolojisi, gerek İstanbul’un tümünü kapsayan harita çalışmaları, gerekse tıp alanında ki atılımlarıyla göz dolduran yüce bir hakandır. Nitekim Pasteur’un İstanbul’a davet edilmesi onun ne denli ilme önem verdiğinin bir göstergesidir.
        Hicaz Demir yolu projesi İngilizlerin İslam âlemi üzerindeki sömürgeci anlayışını bertaraf edebilecek nitelikte bir projedir. Hakeza bugün üzerinde sıkça kullanılan GAP projesi davasının bile fikir temelleri cennet mekân Sultan Abdülhamid Han'a aittir. Zira Hicaz Demir yolu Projesi ve Boğaz köprüsü formülü dâhiyane zekâsı sayesinde gerçekleşmiştir. Hatta Marmaray da buna dâhildir. Daha nice sayamadığımız birçok reformlar onun yadigârıdır.
          Velhasıl Ulu Hakan; hasta adam diye tanımlanan Osmanlı’nın ölümünü bekleyen zamanın birçok devletlerine karşı gerek sosyal, gerek iktisadi ve gerekse askeri reformlarıyla 33 yıl Devleti Aliye’yi ayakta tutup heveslerini kursaklarında bırakan nevi şahsına münhasır bir devletlûdur.
           Vesselam.
               


11 Ekim 2016 Salı

MOĞOL KASIRGASI



          MOĞOL KASIRGASI
                                            
SELİM GÜRBÜZER

                 XII. yüzyılda Çin dâhil tüm Doğu Türkistan’ın kuzeyi kabileler halinde yaşayan topluluklardı. Ve bu toplulukların kahır ekseriyeti Moğol’du. Üstelik Uygurlar ve Karahitaylardan sonra bu coğrafyanın İslam âlemiyle bağlantısını kesmeye çalışan tek güçte Moğollardı. Zaten Moğol Beyi Timuçin (Cengiz Han) öteden beri Asya’nın uzak kuzeydoğusunu mesken tutmakla gözünü hep buralara dikmişti, ama o dönemde Harzemşahlar’ın İslam âleminin içerisinde hatırı sayılır bir rakip olarak karşısında durması Moğol yayılmasını bir nebze olsun dizginleyebiliyordu. Her ne kadar görünürde sanki aralarında hiç bir şey yokmuş gibi bir durum gözükse de bir noktadan sonra ipler koptuğunda kazın ayağı hiçte öyle olmadığı anlaşılır Nitekim Hârizmşâh valisinin İnalcık’a varmakta olan Moğol ticari kervana pusu kurmasıyla her şey su yüzüne çıkacaktır.  Hele ki Moğollar kurulan bu pusuyla birlikte kılıçtan geçirildiği hengâmede hamamda banyo eden bir Moğol’un gizlice kaçıp soluğu Cengiz Han’ın yanında almasıyla iş daha da kızışacaktır. . Cengiz Han ister istemez sert bir şekilde sırasıyla Otrar (Yesi civarı) ve Hârizm şehirlerini altını üstüne getirerek karşılık verecektir.  Hatta bundan Buhara ve Semerkand gibi gözde şehirler de nasibini alıp böylece Moğol kasırgası altında ezileceklerdir.  Düşünsenize Sultan Muhammed Hârizmşâh bile bu kasırgadan ancak kıl payı kaçarak kurtulur. Fakat amansız takip yakasını bırakmayacaktır. Her şeye rağmen yinede o ömrünün son demlerine doğru sığındığı Hazar denizinde geçirdiği adada yakayı ele vermeden vefat edecektir. Şurası muhakkak bir insan sultan şah olsa da sığınacak dal aramak zorunda kalabiliyor. Sonuçta bir düşmez kalkmaz Yüce Allah’tır,  kul ise her an düşüp kalkmaya meyyaldir. Madem öyle her yaşadığımız ibretlik olaylar karşısında bize   “Ya baki entel baki” demek düşer.
             Maalesef, Cengiz Han’ın deyim yerindeyse sanki dünyayı sil baştan kendisi yaratmış havasıyla hareket eden bir liderdi.  Ordusuyla birlikte girdikleri hemen her şehri altını üstüne getirerekten harabeye çevirmişlerdir. Harabeye çevirdiler de ne oldu, geriye şöyle dönüp baktıklarında geleceğe yönelik küllenmiş toz dumandan başkada miras bırakamayacaklardır. Zaten Moğollardan başka bir şeyde beklemek hayal olurdu. Tabii anti şehir tutum takınırsalar olacağı buydu.  Gerçekten de Moğol serdarlarının anti şehir tutumlarının neticesinde tarih sahnesinde yüzyılı bulmayan kısa bir hâkimiyetleri söz konusu olur.  Nihayetinde asıl kendileri toz duman olacaklardır.  Nitekim bunun ilk işaretini Cengiz Han’ın, Çin’den gelen bir haber üzerine ordusunu geri çektiğinde alırız. Bu noktadan sonra Moğol kasırgası büyük ölçüde durulur da.  Bu arada hazır Moğol kasırgası durulmuşken Celaleddin Harzemşah’ta hazır fırsattan istifade İslam âlemi üzerinde büyük yara açan Moğol tahribatının izlerini silmek için hareket edecektir. Ancak Moğol Kağanı Ögeday bu hevesine geçit vermeyecektir.  Olsun,  Celaleddin Harzemşah yine de en azından Moğollara karşı üst üste kazandığı zaferlerle Moğol belasının daha da vahim boyutlara taşmasının önüne geçmesini bilmiştir.  Bu yüzden hakkını yememek gerekir,  bir şekilde Moğol kasırgasının hızını kesip oyalamakla tarihte çok mühim bir rol ifa etmiştir.  
           Yine tarihin seyrini değiştirecek bir başka hamle ise Moğolların büyük kağanı Ögeday’ın büyük oğlu Güyük Han’dan gelecektir. Nasıl mı?  Moğol Han’ı Güyük Han’ın kardeşi Hülagû Han baş komutasında ki orduyu batı cenahına sevk etmekle elbet. İşte Cengiz Han’ın torunu Hülagu’nun bu çıkışı İslam âlemini içten çökertecek nitelikte fitne kol başı Bâtınilerin (Haşhaşiler)  tarih sahnesinden çekilmesini beraberinde getirecektir. Hani bizim bazen hayır gördüğümüz hadiselerin altında şer,  bazen de şer gördüğümüz bir takım hadiselerin altından hayır çıkabiliyor ya,  aynen öyle de şer gördüğümüz Moğol kasırgasının nihayetinde bir bakıyorsun Haşhaşilerin yok edilmesi hadisesi vuku bulabiliyor. Her ne kadar beş yüzyıllık Abbasi hilafeti son bulmuş olsa da büyük bir fitne kolun defterinin dürülmesi hadisesi daha çok önem arz eder. Yani, bu demektir ki uzun bir süredir İslam âlemini kasıp kavuran Moğol tahribatı bu kez işe yarar gibiydi. Derken Bâtınîlerin  (Haşhaşiler) yıllar boyu Müslümanların arasına ihanetleriyle ektikleri fitne tohumunun bedelini yok olmakla ödeyeceklerdir. İlginçtir bugünün FETÖ’sü neyse o günün Haşhaşileri de aynı rolü üstlenmiştir. Gerçekten de tarihi süreç içerisinde tüm sapkın ihanet çeteleri İslam âleminin diriliş yolunda hep takoz görevi ifa etmişlerdir.  
          Evet, Bâtınilerin ihanetlerinin bedeli olarak tarih sahnesinden çekilmesinin akabinde Maverâünnehir’de diriliş ruhu yeniden canlanmaya yüz tutacaktır.  Malum olduğu üzere Moğol ordusunun önüne katıp Anadolu’ya sürüklediği âlimler, müderrisler, alperenler, Horasan erenleri hep birlikte Anadolu kilimini tutup ilmik ilmik örmeye koyulmakla işin rengi değişip yepyeni ümit kalesi olacaklardır. Derken Bizans sınırlarına dayanacak bir gaza ruhu gerçekleşir de.  Hele ki pek çok Türkmen Beyliklerin arasında bilhassa Kayı boyunun gösterdiği o müthiş diriliş hamlesiyle birlikte Türk’ün nabzı yeniden Osmanlı Beyliği’nde atmaya yüz tutacaktır.  Nitekim bu uğurda Ertuğrul Gazi’nin açtığı sancak etrafında toplanan Şeyhler, müftüler, müderrisler, eli kılıç kabzasına yapışan tüm alp yiğitler Moğol tahribatının açtığı yaraları kısa zamanda unutturup ilerisinde nizam-ı âleme giden yolun kapısını aralarlar bile.       
     Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1274/mogol-kasirgasi.html 

10 Ekim 2016 Pazartesi

ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY



 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY

                                                    SELİM GÜRBÜZER

       Nasıl ki Karahanlı deyince Satuk Buğra Han akla gelir ya,  aynen öylede Selçuklu deyince de hiç kuşkusuz Oğuz Yabgu Devleti kumandanlarından Dukak Subaşı oğlu Selçuk Bey’in akla gelmesi gayet tabiidir. Malum ilki Karahanlıların İslam’la şereflenmesine vesile olmuş lider, diğeri Türklerin İslam’la hemhal olmasında çok büyük katkı sunmuş Oğuz boy lideridir.  Yine nasıl ki,  Satuk Buğra Han öncülüğünde Karahanlılar Türkistan’a hayat katmışsalar, Oğuz ve Selçuklularda Selçuk Bey öncülüğünde Anadolu’ya hayat katmışlardır. Şayet bugün olmuş halen Anadolu ruhundan söz ediyorsak bunda biliniz ki bu iki hayat kaynağının çok büyük rolü vardır.  Nasıl rolü olmasın ki,   Oğuz Türklerinin Müslüman oluşuyla birlikte bu coğrafyada sürekli olarak içte ve dışta kaynatılmaya çalışılan her tür fitne fücur hareketine karşı Selçuklunun verdiği o amansız mücadelesi var ortada.   Böylece verilen o amansız mücadeleler sayesinde Anadolu ruhunun nesilden nesile diri aktarılmasıyla bugünlere gelebildik ancak. Dile kolay, Selçuklu Sultanları neredeyse hayatlarının büyük bir kısmını içte müfrit Şii ve yıkıcı faaliyetleri bertaraf etmeye ayırırken, dışta da Bizans imparatorluğunun Anadolu’da ki gücüne son vermek için canhıraşça ömür tüketmişlerdir. Derken İbn-i Haldun’un övgüyle söz ettiği başta Âl-i Selçuk lideri Selçuk Bey olmak üzere tüm diğer Selçuklu Sultanlarının İslam’ın Sultan-ı hamisi rolü üstlenmeleriyle birlikte Selçuklu medeniyetinin doğuşu gerçekleşir. Tabii hazır kuruluş mayasından söz etmişken bu arada Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ın adını anmadan geçmek olmaz. Çünkü O, Türkiye Selçuklu Devletinin kurucusu Süleyman Şah ismiyle bir yiğit evlat yetiştirecektir.  Tabi bu yiğit evlat sadece Türkiye Selçuklu Devletini kurmakla kalmaz Antakya’yı da feth edecektir. Hatta Halep’e de göz dikip tüm dikkatleri üzerine çekecektir. Ancak Halep yakınlarında bir yerde Suriye Selçuklu Meliki Tutuş'la (Sultan Alparslan'ın oğlu ve Sultan Melikşah'ın kardeşi)   giriştiği kıyasıya mücadelede bir rivayete göre Tutuş’un askerlerinden bir atlı  şakağına ok atarak öldürmüş, bir rivayete göre de  zaferden ümidin kesince atından inip çizmesindeki bıçakla canına kıymıştır..
         Her neyse kuruluş mayamıza şöyle bir baktığımızda Dede Korkut milli kültürümüzün baş tacı diyebileceğimiz keramet sahibi bir kişilik olmanın ötesinde devlet işleriyle ilgili müzakere meclislerinde, kurultay ve toylar da bilgisine başvurulan ön plana çıkmış bilge dehamızdır. Öyle ki o’nun bilge dehalığı şu müjde sözlerde kendini gösterir: “Oğuz Yabgularının başlattığı cihangirliğe geçişe (Selçuklu’ya geçiş)   benzer hadiseyi bu kez Oğuz boyları arasında birinci hukuki mevki konuma haiz kayı kabilesi elinde Osmanlı’nın doğuş hadisesine şahit olunacaktır.”
        Hele Dedekorkut kitabının sayfalarını çevirdiğimizde o müjde şöyle dile getirilir de: 
        “Rasulullah (s.a.v) zamanına yakın Korkut Ata derler bir er koptu. Ol kişi Oğuz’un bilincisi idi, ne derse olurdu, gaipten haber söylerdi. Korkut Ata eyitti, ahir zaman olup kıyamet olunca (ya dek). Bu dediği Osman neslidir. İşte sürülüp gideriyordur.”    
        Farzımuhal Dedekorkut muştusunu anladık diyelim,  peki ya Oğuzname nasıl geleceği müjdeler? Her şeyden önce Oğuznamenin İslami yorum bahsine dikkat kesildiğimizde gayrimüslim bir anneden doğan Oğuz Han’ın anne sütü emmemesini cihan hâkimiyetinin kuruluş mayasının Oğuz Kağan elinde yoğrulacağının ilk işaret taşı olarak görürüz.   Nitekim Oğuz Han yetişkin çağına geldiğinde babasıyla olan din ayrışmazlığının ortaya koyduğu mücadelede galip çıkıp Oğuz neslinin Kağanı olur (Bkz. Oğuz Kağan destanı, S.29).  Tabii bu arada şunu da belirtmekte yarar var,  Osmanlıya uzanan halkada Oğuz Han’ın bu denli dirayetli bir lider olmasının arka planında asıl itici güç Irkıl Hoca,  Uluğ Türk gibi nice feraset sahibi müşavirlerin (vezir)   var olmasıdır. İyi ki de varlar. Zira onlar ellerini semaya doğru açtıklarında; 
         —Ey Kağanım! Gök Tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın şeklinde yapılan dua ve niyazlarla cihan hâkimiyetinin kapıları aralanır da.
          Öyle ki, Korkut Ata ve keramet sahibi nice İslam evliyalarının dilinden dökülen her bir dilek, dua ve niyazlar yüce makamlarda karşılık bulup beraberinde Oğuz neslinin dünya hâkimiyetine giden yolları açılmış olur. 
         Malumunuz,  bir başka destanımızda da Gök Böri-Börü’nün öncülüğünden bahsedilir. Nitekim bu destanda Bozkurt,  Oğuz Han’a kendi hal lisanıyla şöyle rehber olacaktır:
        —Ey Oğuz! Sen Urum (Roma) üzerine gitmek istiyorsun; bense senin önünde yürüyeceğim.
         Hiç kuşkusuz Bozkurt yoldaş oldukça Oğuz Han’da Ergenekondan çıkış yaparak iz sürecektir.  Hatta iz sürüp göç ettikçe Urum (Roma) ve Urus (Rus) hükümdarları bozguna uğratılır da.  Derken bu iz sürüşün neticesinde Çin, Hind, Suriye ve Mısır ülkelerini içine alacak şekilde sınırlar genişler de.
        Evet, Ergenekon çıkışını simgeleyen Bozkurt nasıl ki Türk’e yol gösterip ışık olmuşsa Urallardan Avrupa'ya göçü simgesi sayılan bir geyikte Hunlara ışık olmuştur. Bu arada sakın ola ki efsane de neymiş, destan da ne oluyor deyip geçmeyin,  bikere her bir efsane, her bir destan ve her bir simgenin bir görünen yüzü birde görünmeyen yüzü var.  Mutlaka özünde bir hakikat payı vardır. Her ne kadar bir takım simgeleri ilk bakışta anlamlandıramasak bile iyi irdelendiğinde her bir simgenin icabında Türk’ün teşkilat yapısını ortaya koyan işaret fişeği olabiliyor. Mesela Oğuz Han altı oğlunu simgelerden yola çıkarak teşkilatlandıracaktır.  Zaten seferden sefere koşuştuğu yıllarda ana yurda döndüğünde ilk iş uluğ kurultayını toplamak olur.  İşte bu kurultayda sağında yer alan üç büyük oğul  ‘Bozoklar’ ismiyle simgeleşirken solunda yer alan diğer üç küçük oğlu da ‘Üçoklar’ olarak simgesel anlam kazanır.  Tabi böyle simgesel anlam içeren teşkilatlanmaya can kurban,  düşünsenize bugünün dünyası gelinen noktada daha yeni yeni katılımcı yönetim modellerden söz edilirken Türkler bu işi çok yıllar öncesinde çoktan halletmişlerdir. Hatta Oğuz Han, ömrünün son demlerinde kuruluş mayasının ve teşkilat yapısının nesilden nesile diri tutulması uğruna oğullarına:
         “—Ey oğullarım! Çok savaştım, artık çok yaşlandım. Düşmanları ağlattım, dostları sevindirdim. Gök Tanrıya borcumu ödedim” şeklinde öğüt vermeyi de ihmal etmeyecektir. Yetmedi Üçokların Bozoklara tabiiyetini (bağlılığını) bildirdikten sonra emanet edeceği bu toprakları aralarında  ‘ok-yay’ münasebetine göre teşkilatlandırıp bu dünyadan öyle göç eyleyecektir. İşte bu müthiş teşkilatlanmayla birlikte Oğuz Han’ın altı oğlunun dört torunundan çoğalan yirmi dört boy Oğuz neslin çekirdeğini oluşturacaktır. Hele teşkilat şemasına şekli yönden baktığımızda Oğuz Han’ın Gün, Ay ve Yıldız’dan üç oğlundan dünyaya gelen on iki torun Oğuz boyun sağ kolunu temsil ederken, Gök, Dağ ve Deniz’den gelen diğer on iki torununda sol kolunu temsil ettiği görülür. İçerik bakımdan baktığımızda ise Oğuz Han hâkimiyeti temsil etmek manasına gelen ‘yay’ birinci kolun nişanı olarak addedilirken,  tabiiyeti temsil eden ‘ok’ da ikinci kolun nişanı olarak addedildiği görülür.  Yani bu demektir ki, sağ kolda yer alan Bozoklar solda ki Üçoklar’a daha üst nişana mazhardır.  Zaten Üçoklar da Bozoklara tabii olmaktan imtina etmez.  Hem niye imtina etsin ki,  bu hukuki nişan hem Selçukluya, bir derece hem nispeten de Osmanlıya sirayet edecektir.  Kaldı ki semboller pekçok şeye anlam katıyor da. Örnek mi? İşte Türklerde ok yay ilişkisi kağanların mensubiyetini de ortaya koyan soyağacı simge olarak karşımıza çıkar.  
       Her ne kadar simgelerin tamamen diline vakıf olamasak da Oğuz Han’ın destanda geçen Büyük Hun Tanyu Mete Han’la aynı kişi olduğu yönde ipuçları vermeye yetiyor.  Hele ki destanda yer alan Mete Han’ın imparatorluğu yirmi dört kumandana pay edip teşkilatlandırması bu ihtimali güçlendirecek niteliktedir. Bu durum bize yukarıda belirttiğimiz Oğuz neslinden ortaya çıkan 24 Oğuz boyun atasını hatırlatır ki;  adına ister Mete Han ister Oğuz Han demişiz hiç fark etmeyecektir. Yinede bizim açımızdan asıl farkı fark ettirecek husus Selçuk Bey’in babası Dukak’ın gördüğü rüyanın Oğuzname’ye konu olmasıdır. Üstelik bu kutlu rüya sadece yaşadığı dönemle sınırlı değil, geleceği de kuşatan bir rüya olarak anlam kazanır.  Gerçektende anlatılan rüyaya baktığımızda göbeğinden çıkan üç ağacın gök kubbeyi saran dallarıyla ötelere yükselişini müşahede ederiz.  Nasıl ki Korkut Ata rüyadan hareketle Oğuz nesli kağanlarının cihan padişahı olacağını müjdelemişse,   aynen öyle de Osman Gazinin gördüğü rüyaylada Osmanlının üç kıtaya hükmedeceği müjdelenmiştir. Besbelli ki her iki müjdede cihan hâkimiyeti mefkûresinin kesiştiği veya birleştiği noktada insanı dahada ötelere alıp götürebiliyor. 

SELÇUK BEY

        Dukak ölünce o sıralar daha henüz on sekiz yaşına girmiş bulunan Selçuk Bey, Subaşı görevini üstlenecektir. İyi ki de böyle bir görev üslenmiş,  zira faaliyetleriyle itibarına itibar katıp Yabgu ve hanımını telaşlandıracak düzeye gelir. Nasıl onları telaş almasın ki;  saltanatlarının sarsılacağı gerçeği söz konusudur. Onlar endişe ede dursun, bu durumda öldürülmek tehlikesini sezen Selçuk Bey tez elden önlem alıp kabilesiyle birlikte Seyhun civarlarında Cend Şehrine hicret edecektir. Hani her hicretin ardından pembe şafaklar doğar denir ya, gerçekten de şafak sökün edip aydınlığa giden yolda bir dizi hadiseler zinciri süreci işlemeye başlar bile. Derken Selçuk Bey idaresindeki Türk kabileleri kendilerini İslam'ın aydınlığında bulur. İşte pembe şafak denen ülkü budur. Elbette ki bizim için pembe şafak dediğimiz şey,  Yabgu için yaprak dökümü olacaktır. Nitekim Müslümanlıkla şereflenen Türklerin varlığından içten içe rahatsızlık duyan Yabgu’yu derin telaş alıp aralarının açılmasına yetecektir. Sadece araları açılmakla kalmaz, Selçuk Bey haraç vermeyi reddedip bağımsızlığını ilan edecektir. Böylece bağımsızlık meşalesi Türkler arasında heyecan uyandırıp Selçuk Bey’in konumunu güçlendirmeye yarayacaktır.  Keza onun bu şöhreti Samanî Hükümdarının da dikkatine mucip olup aralarında bir dizi anlaşma sağlanır da.  Hatta Samanî Hükümdarı Selçuk Bey’in Buhara yakınlarında Nur kasabasında yerleşmesine müsaade edecektir. İşte bu noktada Müslümanların teveccühünü kazanan Selçuk Bey küffar üzerine açtığı seferlerde galip gelmesiyle birlikte şöhreti an be an etrafa yayılır da. İlginçtir o’nun Müslümanlarla uğraşmayıp, doğrudan küffarı hedef seçmesi etki gücünün artmasına yetmiştir.
        Anlaşılan o ki; Selçuk Bey Subaşılık görevinden başlayıp gelinen süreç içerisinde oğullarıyla birlikte Büyük Selçuklu Devletinin temelini atıp Kağanlığa kadar yükselen yolda Anadolu’ya ilk Türk İslam harcını atması bakımdan tarihe geçmiş bir liderdir. Bilhassa Selçuklu onunla kuruluşunu tamamlayıp takriben 100 yaşlarına geldiğinde ardından kendini aratmayacak Tuğrul ve Çağrı isminde çift başlı kartal kanatlı iki torun bırakan bir liderimizdir o. Kelimenin tam anlamıyla Selçuk Bey kuruluş muştumuz, Çağrı Bey de Anadolu’nun çatısının oluşmasında temel sütunumuzdur. İşte çifte sütun sayesinde Karahanlı ve Gazneli engeli aşılıp Anadolu’nun tamamı fethedilebilecek hale gelecektir
       Velhasıl;  Devlete adını veren Selçuk Bey’siz Âl-i Selçuklu düşünülemez.
       Vesselam.  

9 Ekim 2016 Pazar

ARSLAN YABGU



ARSLAN YABGU


SELİM GÜRBÜZER
 
                Selçuklu Türkleri Anadoluda varlık gösterirken, Gazneli Türkleri de Hindistan’da varlık gösterir. Hiç kuşkusuz Selçuklu Devletinin hükümran olmasında ilk temel harç Selçuk Bey'e aittir.  Düşünün ki Selçuk Bey, ömrünün son demlerinde bile Samanîlerin yardım isteği üzerine, ikinci büyük oğlu Arslan Yabgu komutasında orduyu Karahanlılar’a karşı göndermekle kayıtsız kalmayacaktır. Tabi Samanî hükümdarı II. Nuh'ta buna karşılık Buhara ve Semerkant arasında kalan Nur kasabası civarını Selçukluya vermekle yurt edinmesini sağlar. 
            Tarihler 1009 yılını gösterdiğinde Selçuk Bey,  Cend şehrinde hayata gözünü kapadığında kardeşi Mikail sağlığında vefat etmiş olması hasebiyle yerine Arslan Bey geçecektir. Bu demektir ki ülke idare etmek Mikail’in kısmetinde yokmuş, ama ileri ki dönemlerde oğullarından ancak Tuğrul ve Çağrı Bey’e nasip olacaktır. 
            Arslan Bey Yabgu unvanıyla sorumluluk üstlendiğinde ilk iş Selçuk ailesini teşkilatlandırmak olur. Akabinde Karahan Hükümdarı İlig Han Nasr’ın ölümüyle yerine geçen Ali Tegin’le anlaşma yoluna gidecektir. Fakat bu anlaşma teşebbüsü Karahanlı ailesini içten içe tedirgin edecektir.  Tedirgin olsalar ne fayda verir ki, Arslan Yabgu adına yakışır Arslanca tutumuyla Karahanlı ailesinin hakkından gelip, Buhara’da konumunu daha da bir güçlendirecektir. Tabii Karahanlı hükümdarı Yusuf Kadir Han bu durum karşısında Gaznelilerle ittifak yapmak suretiyle tedbiri elden bırakmayacaktır. 
          Peki ya Samaniler? Hani yukarıda Samanî Sultanının yardım talebi üzerine Selçuklunun derhal Hızırca yardımına koşup yurt edindiğini belirtmiştik ya,  hiç kuşkusuz dara düştüklerinde yine birbirinin yar ve yardımcısı olacakları muhakkak. Ama bunun da bir sınırı vardı elbet,  Samanî Devleti bir şekilde Selçukludan koparıp çökertilir de.  Yine de her şeye rağmen Selçuklu her şartta alternatif güç olarak karşılarına çıkmasını bilecektir.  Zaten Gazneli Mahmut, bu gücün farkında olduğu içindir, tez elden Arslan Yabgu'yu bir hile yoluyla yakalatıp Kalincar Kalesine haps ettirecektir. Neyse ki Arslan Han Kalincar kalesinde esaret kaldığı süreç içerisinde eli kolu bağlı boş durmaz,  bir şekilde ortak hükümdar modelini hayata geçirip Çağrı Bey komutasında dağılmaya yüz tutmuş Selçuklunun ayakta tutunmasını sağlar. İcabında bu da yetmez Çağrı Bey emrinde üç bin kişilik süvari kuvvetiyle Gazne engelini aşıp Doğu Anadolu sınırlarına dayanılır da. Böylece Selçuklunun öyle kolay yutulur lokma olunamayacağı cümle âleme gösterilmiş olur.  Ancak bu arada Kalincar kalesinden gelen vefat haberi yürekleri dağlamaya yetecektir. Nasıl yürekler dağlanmasın ki, Arslan Bey esir kaldığı hapishanede vefat etmişti. Sonuçta doğan ölmek için, ölen dirilmek içindi. Nitekim Devlet olma yolunda Selçuklu Arslan Han’a olan bağlılığını Horasan’a ani taarruzda bulunarak yâd edip öyle dirilişe geçecektir. İşte bu diriliş sayesinde Gazneli Mahmud sonrası yerine geçen oğlu Sultan I. Mesud Selçukluyu tanımak zorunda kalır. Fakat bunun üzerinden daha dört ay geçmeden tarih sathı yeniden Selçuklu ve Gazneli kapışmasına sahne olacaktır.  Gazneliler ayak diretti de ne oldu, sonuçta 3 Mayıs 1040 Dandanakan savaşıyla hezimete uğrayıp devlet olarak yıkılış sürecine geçerken, Selçukluda tam aksine   ‘bir ölür bin diriliriz’ ruhuyla gerçek anlamda resmi Selçuklu Devletinin kuruluşu vuku bulur.   Bu arada Saman Oğulları’nın yıkılışının akabinde Çağrı Bey önderliğinde yapılan hamlelerle Anadolu’nun vatanlaşması yolunda önemli mesafe kat edilir de.  Elbette ki bu sıradan bir hadise değildir. İşte bu noktada 1040 Dandanakan zaferi dönüm noktasıdır diyebiliriz.  Nasıl dönüm noktası olmasın ki, Büyük Selçuklu imparatorluğunun doğuşu gerçekleşir. Derken bir zamanlar yer darlığı içerisinde göç edemeyen Türk toplulukları artık Anadolu’yu yurt edinecek bir muzafferiyete ilerleyeceklerdir.   İşte Türklerin bu ilerleyişi karşısında yerli ahalinin bir kısmı soluğu batıda alırken bizimse kansız fethimiz gerçekleşir. Soluğu batıda aldılar da ne oldu, onların boşalttıkları alanlarda Türk’ün adalet nizamı tesis edildiğinde Latin şapkasını giymektense Türk sarığını giymeyi tercih etme noktasına geleceklerdir.
        Çağrı Bey zafer kazanmış bir kumandan olması bir yana son derece kadirşinas bir Bey olduğu da dikkatlerden kaçmaz. Nasıl mı? Yeri geldiğinde kadirşinaslığını hiç sanki Dandanakan zaferini kazanmış Başkumandan değilmişçesine kardeşi Tuğrul Bey’i Selçuklu Sultanı olarak ilan etmesiyle gösterecektir. Hatta aynı kadirşinaslığı diğer kardeşleri arasında görev taksimi yaparak da gösterir. 
      Ne de olsa taşlar yerli yerine oturmuştu, artık Arslan Bey kabrinde gözü arkada kalmaksızın rahat uyuyabilirdi.  Ve nöbeti kardeşi Mikail oğlu Çağrı ve Tuğrul Beyler devr aldığında tüm cümle âleme her iki Bey’de çift başlı Selçuklu kartal kanadının kırılmadığını ispatlamış olurlar. Dahası tarihe  ‘Bir kilime bir ülke sığar ama iki padişah sığmaz’ sözünü adeta boşa çıkartacak bir not düşmüş olurlar. Tabii bu Selçukluya has istisnai bir uygulama değil, malumunuz tarihi süreç içerisinde yine buna benzer istisnai uygulamaları Göktürklerde Bilge Kağan ile Göltekin (Kül Tegin) ve Orhan Gazi ile Alaaddin Paşa kardeş ikilisinde de görmek mümkün. Bu demektir ki icabında devletin birliği ve bekası için tıpkı Selçukluda olduğu gibi çift başlı kartal olunabiliyor. Madem öyle, o halde ne mutlu devlet-ebed müddet için birlikte kanat çırpanlara..
              Vesselam.
     http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1355/arslan-yabgu.html 

8 Ekim 2016 Cumartesi

SULTAN-ÜL MÜSLİMİN TUĞRUL BEY



SULTAN-ÜL MÜSLİMİN TUĞRUL BEY

SELİM GÜRBÜZER

    Tuğrul Bey Kınık boyundandır. Babası Mikail gittiği bir seferde şehit düşünce çocukluk yıllarını dedesi Selçuk Bey’in himayesinde Cend şehrinde geçirecektir. Tarihler 1025 yılını gösterdiğinde Gazneli Mahmud, Selçuk Bey’in büyük oğlu Arslan Yabgu’yu Semerkand’da vereceği bir ziyafete çağırır çağırmasına ama Kalincar kalesine haps ettirdiğinde bunun bir hile olduğu anlaşılacaktır. İster istemez bu durumda Selçuklu Sultanlığını Tuğrul Bey göğüsleyecektir. Zaten kardeşi Çağrı Bey zorluk çıkarmadığı gibi birlikte hareket edeceklerdir. Böylece torun Tuğrul Bey, Selçuklu Sultanlığına göğüslediğinde ilk iş olarak Erzurum ve civarı Gürcü, Ermeni yerleşim merkezlerini kontrol altına almak olur. Ve çok öncesinden kafasına koyduğu Bizans’a ilk mağlubiyeti tattırmanın zaferiyle İslam âleminin Sultanül Müslimin lideri olarak adından söz ettirecektir.  Nasıl söz ettirmesin ki,  tarihe şöyle bir göz attığımızda üst üste yaptığı akınlarla sınırlarını Ceyhun’dan Fırat’a kadar genişlettiği gibi Bizans hâkimiyeti altında bulunan Anadolu’nun İslamlaşma ve Türkleşmesi yolunda ilk kapıyı aralayan Sultanül Müslimin lider olarak tarihe not düşecektir.   Bunun ilk alameti Tuğrul Bey’in 23 Mayıs 1040 yılında Dandanakan’da Gaznelilere karşı girişeceği savaş için ordusuyla birlikte Hamedan'a sefer eylerken karşılaştığı Baba Tahir ve Baba Cafer’in himmetine mazhar olduğunda görülür. İşte bu pir-i fâni Allah dostlarıyla göz göze gelmek bile bir noktada kendisi açısından manevi paye edinmeye yetecektir. Malumunuz manevi paye hiçbir dünya metasına denk gelmeyen nişandır. Tabii Baba Tahir, Tuğrul Beye önce buralara hangi maksatla geldiğini şöyle sual eyler:
      “ —Ey Türk! Allah için ne yapmaya koyuldun?”
       Tuğrul Bey cevaben:
       “—Ne emir buyurursanız onu yapmaya amadeyim” der.
       Bunun üzerine Baba Tahir şöyle telkinde bulunur:
      “—O halde Allah’ın emri üzere ol.”
         Hatta Baba Tahir bu arada abdest aldığı ibriğin kapağını Tuğrul Bey’in parmağına takıp;
     “—Ey Oğul! İşte bunun gibi dünya ülkelerini senin eline koydum,  her daim adalet üzere ol, sakın ola ki adaletten şaşmayasın” diyerekten manen moral verip himmet eder de.
        Evet, Baba Tahir adalet üzere ol telkiniyle o’na ve ordusuna dua edip öyle uğurlayacaktır. Baba Tahir dua eder de muzaffer olmaz mı? Hem de nasıl,  bakın bu hususta Şair Fahreddin Curcani ne diyor: “Sultan Tuğrul Bey şarktan güneş gibi doğup Turan’dan İran’a geldi. Yüz bin askeri ile hareket edince hükümdarlar şeytanın Allah'tan firari gibi kaçtıkları gibi Arslan Han, Tatar Hükümdarı ve Rum Kayseri elçileri ile büyük haraç ve hediyeler gönderirlerdi..” (Bkz. Visu Ramim 1959.S.7–11).
       Tuğrul Bey, Türk’e Anadolu yolunu açan seferini tamamladıktan sonra, bu kez Abbasi Halifesinin kendisinden Hilafeti Şii Buveyhîler'in elinden ve Râfızîler'in şerrinden kurtarması yönünde yardım dilemesi üzerine harekete geçer.  Böylece işgal altındaki Bağdat'ta Şii Buveyhîler'in (Fatımîler) saldırısına son vermekle (1055),  Sünni halifelik bu sayede Şii Buveyhîler'in esaretinden kurtuluşu vuku bulur.  İşte Tuğrul Bey’in âlicenap bu yardım eli halifeyi ziyadesiyle memnun edecektir. Ve kendisine bir mektup yazarak doğu ve batı’nın hükümdarı ilan eder. Yetmedi o’nu ‘İslam’ın hamisi ve dirilticisi, Sultanü’l Müslim’in (Müslümanların Sultanı)’ ve ‘Kasım Emir’ül Müminin (her hususta Halifenin ortağı)’ unvanıyla taltif eder. Daha da yetmedi dünya hakanı ilan edip Tuğrul Bey’in şahsında tüm Türkler İslam’ın kılıcı bir itibar kazanır. Gerçektende hakanlarımız tarih boyunca kendilerini hep  ‘İslam’ın hadimi’ (İslam’ın hizmetkârı) gördükleri için bu tür taltiflere mazhar olmaları gayet tabii durumdur. Kelimenin tam anlamıyla XI. yüzyılda İslam dünyasının gözde lideri Tuğrul Bey’den başkası değildir. Hatta Buveyoğulların hâkimiyetine son verdikten sonra Bağdat’ta halifenin kızı Seyyide Fâtıma el-Betül ile evlenme şerefine nail olur da.
         Nasıl ki İstanbul'un fethiyle ilgili hadisi- şerifte Fatih Sultan Mehmed için pek çok işaret varsa, aynen öylede;
         “Horasan’da Arap olmayan güzel yüzlü Hâkim bir insan zuhur edecek,  onun adı da benimki gibi Muhammed olacak ve Buveyhîler’in tahakkümüne son verecektir.      Horasan’dan büyük Dervazat'a değin fetihler yapacak karşısında tek bir silahlı kalıncaya kadar kılıcı bırakmayacak, İran, Irak ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır” mealinde nakledilen hadisi şerifte de Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’i tarif eden pek çok işaret vardır. Nasıl mı? İşte devletini Horasan’da kurması, hadis-i şerifte bahsi konu olan ülkelere hâkim olması, ‘Rükneddîn Ebû Talib Muhammed Tuğrul Bey’ adını taşıması ve nihayet Büveyhoğullarını ortadan kaldırması gibi pek çok işaret taşları o’nda ziyadesiyle zahir olmuştur.
          Şu da bir gerçek; Türkler İslam öncesi tamamen yerleşik sayılmazlardı, ne zaman ki Anadolu topraklarına ayakbasmaya başladılar, işte o zaman imar ettikleri hanlarıyla, camileriyle, medreseleriyle, çeşmeleriyle Anadolu’nun vatanlaşması yolunda önemli mesafeler kat edeceklerdir. Hiç kuşkusuz bu noktada Selçuklu coğrafyasının yerleşik hayata geçmesinde Tuğrul Bey’in çok büyük katkı payı söz konusudur,  bu inkâr edilemez. Zaten nasıl inkâr edilebilir ki; Tuğrul Bey fethettiği topraklarda dağınık halde yaşayan göçebe toplulukları bir araya getirip Selçukluyu kanatlandıracak bir devlet kurmayı başaran ilk Başbuğ Hakanımızdır. İster istemez o’nun bu toparlayıcı özelliği Müslümanların nezdinde Sultanü'l Müslimin olarak bağırlarına basmalarına yetmiştir. Elbette ki böylesi Hakan’ın toplum nezdinde güven kazanması ve itibar görmesine şaşmamak gerekir. Zira Tuğrul Bey’in yerleşik hayata geçmesinin en belirgin ispatı şu sözlerinde gizli:
       “Kendime ev (saray) yapıp da yanında cami inşa etmezsem Allah’tan utanırım.”
       Başka ne diyelim,  işte görüyorsunuz, ardından bıraktığı maddi ve manevi pek çok eserleriyle gönüllerde ilelebet taht kurmuş Hakanımızdır O.  Tabii Tuğrul Bey’in oğlu olmadığı için yerine Selçuklu Sultanı olarak Çağrı Beyoğlu Alparslan geçecektir. Şimdi emanet emin ellerdedir, artık kabrinde huzur içerisinde rahat uyuyabilirdi. Çünkü Anadolu kapılarını ardına kadar açacak Alparslan tarihe mührünü vuracaktır.
         Vesselam.

7 Ekim 2016 Cuma

ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK


ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK 

SELİM GÜRBÜZER    

        
        Tuğrul Bey’in ardından kalan oğlu olmadığından Sultanlık yolu ister istemez yeğeni Çağrı Bey  oğlu Alparslan’a açılmış olur.  Malum, Alparslan devletin başına geçer geçmez hemen Nizam-ül Mülk’ü vezir tayin eder. Gerçekten de Nizam-ül Mülk’ün işbaşına getirilmesi yerinde bir karardı. Bilhassa açtığı medreseyle geleceğe ışık saçan bir bilge devlet adamı olarak adından söz ettirir. Ayrıca Selçuklunun yükselişinde en dikkat çeken isimdir o.  
         Her ne kadar Alparslan’ın Sultanlığı şeklen 1063–1072 arası çok kısa bir zaman dilimini kapsasa da özünde Selçuklunun en parlak dönemi olmasıyla dopdolu bir zaman dilimi sayılır.  Öyle ki,  Alparslan Anadolu kapılarını açmakla adeta Türk’e bin asırlık tarih yazdırmıştır.  Düşünsenize daha yolun başında işe koyulur koyulmaz etrafında her ne Emir, Melik, Yabgu varsa hatta buna Karahanlı hükümdarı da dâhil hepsini tabiiyetine alır. Derken birlikten dirlik, dirlikten birlik doğar misali içte Fatımilere,  dışta da Bizans’a karşı giriştiği seferlerle bir anda dikkatleri üzerine çekecektir.  İşte ulvi idealleri uğruna hareket eden Alparslan, bakın bir seferinde Fırat nehrini geçerken Buharalı Ebu Cafer Muhammed’le göz göze geldiğinde o âlim zat kendisine şu iltifatta bulunur:
       —Efendimiz! Nimetinden dolayı Allah’a hamd ederim. Zira köleler müstesna, bu nehri eski zamanlarda geçen yok,  İslam devrinde bir Türk padişahı olarak ilk defa siz geçiyorsunuz.   
         Tabii Alparslan bu iltifat karşısında zerre miskal gurura kapılmaksızın Allah’a şükreyleyerek yoluna devem edecektir. Çünkü o biliyordu ki bu kutlu yolda övünmek yok, tevazu vardır. Yani bu yolda  ‘Mağrurlanma padişahım, senden büyük Allah vardır’ bilinci esastır.
       İşte Alparslan bu bilinçle sefere koyulduğunda ilk hamlesi Bahreyn taraflarında Karamatı sapıkları ve Şii Fatımi kalıntılarını temizlemek olur. Zira Şii Fatımiler Suriye’den pılını pırtısını toplayıp çekilmek zorunda kalır da. Tabii onların çekilmesi Mekke Şerifini ziyadesiyle memnun edip hutbeyi bundan böyle Fatımiler adına değil, Abbasi halifesi ve Türk sultanı adına irad edecektir. Gerçektende Alparslan’ın bu hamlesi en azından Ön Asya’nın güvence altına alınmasına yeter artar da. Ancak bir süre sonra Halep Emir’inin Fatımilerin tesirine kapılaraktan taraf değiştirmesi canını sıkacaktır. Bunun üzerine şu çağrıda bulunur:
        —Endişem odur ki Rumlar karşısında bu hudut şehrini kılıçla fethetmekten zorunda kalırım.  
        Alparslan endişesinde haklıdır, bu yüzden hücuma geçmeden önce şehrin kendiliğinden teslim olmasını bekler. Ancak bu arada Romanos Diyojen’in iki yüz bin kişilik orduyla arkadan çevrildiğinin haberini aldığında ister istemez yönünü Doğu Roma’ya doğru çevirecektir. Sultan Alparslan ilk önce elçisi vasıtasıyla Romen Diyojen’e önce barış teklifi götürür. Ama ne var ki bu teklifle kendisini dev aynasında gören imparator Alparslan’ın savaşmaktan çekindiğini düşünür. Hatta düşünmekle kalmaz barış teklifine şu pişkin cevapla karşılık verir;
       -Sanmayın ki bu üstün ve kudretli konumuma para pul harcayarak geldim. Barış ancak Selçuklu başkenti Rey’de olur. Ben Müslüman coğrafyasına kendi coğrafyam gibi sahip olmadıkça asla kararımdan vazgeçmeyeceğim. Var git Sultanına söyle biz İsfahan’da kışlayacağız,         atlarımız ise Hemedan’da.
       Tabii elçi İbnü’l Mahleban bu işgüzarlık karşısında dayanamaz şöyle der:
       “—Hayvanlarınız hakikaten Hemedan'da kışlayacak,  fakat senin nerede kışlayacağını bilemem” deyip Doğu Roma İmparatorun yanından ayrılır. Böylece Alparslan’a durum vaziyeti bildirdiğinde bu noktadan sonra gözler Anadolu’ya çevrilip gereğini yapmak üzere Malazgirt hazırlıklarına koyulur.
          Evet, hazırlıklar tam gaz devam ederken bu arada büyüklerin duasını almayı da ihmal etmez. Öyle ya bu dünyanın bir zahiri, birde uhrevi tarafı vardır.  İşte o uhrevi taraftan destek Buhara’lı İmam Ebu Cafer Muhammed’den gelip Sultan Alparslan’a şöyle müjdeler:
       “ —Ey Sultan! Sen Allah’ın başka dinlere zafer vaat eylediği İslamiyet uğrunda cihat yapıyorsun. Bütün Müslümanları minberlerde sana dua eylediği cuma günü savaşa giriş, ben Allah’ın zaferi senin adına yazdığına inanıyorum.”
        Gerçekten de bu müjde Alparslan’ı taktik arayışlarına ittiği gibi Selçukludan sayıca kat be kat üstün durumda Bizans’a karşı askerini doping etkisi yapar.  Nasıl etki yapmasın ki, sefer öncesi askerlerinin gaza ruhunu şu sözlerle coşturacaktır: ‘Şimdiden beyaz kefenimi giyiyorum, ölürsem beni bu kefenimle defnedin.’
       Evet, gerçekten beyaz kefenini giyinip öyle hücum emri verir. Artık Romen Diyojen’in karşısında tüm planlarını ustaca Malazgirt meydanında ortaya koyacak Alparslan vardır.  Bakalım el mi yaman bey mi yamanmış birazdan kızılca kıyamet koptuğunda belli olacak. Nitekim o ustaca plan Bizans’ın çok övünerek Balkanlardan getirttiği Şamanî Uz (Oğuz) ve Peçeneklerden hazırlamış olduğu süvari kuvvetlerinin daha savaşın başında Selçuklu tarafına geçtiğinde kendini gösterecektir. Ne diyelim işte ustaca manevra bu ya,  soydaşlarımızın saf değiştirmesi Bizans ordusunun darmadağın olmasını ve Romen Diyojenin hevesini kursağında bırakmaya yetmiştir. Derken Romen Diyojen 26 Ağustos 1071 tarihi itibariyle Alparslan’ın önünde diz çöküp savaş Türk’ün zaferiyle neticelenir. Ve Alparslan önünde diz çöken esirine şöyle seslenir:        
         “— Şayet sen değil de ben esir olsaydım bana ne yapardın?”  
          Romen Diojen cevaben;
         “—Öldürürdüm” der.
        Her şeye rağmen Alparslan misilleme yapmaz,  bilakis Türk’e has bir davranış örneği sergileyip bir anlaşmayla serbest bırakır da.
         Her şeyden önce Malazgirt zaferiyle birlikte Anadolu kapıları Türk’e açılmış oldu. İşte o gün bugündür Anadolu bizim öz vatanımızdır,  inşallah o Anadolu ruhu var oldukça kıyamete kadar öz vatanımız olmaya da devam edecektir.
         Alparslan, her fani gibi o da Allah’a kavuşur. Ne var ki, ölümü bir ecnebi tarafından değil de içeriden gizli bir el, yani Şii batini hançeriyle şahadeti gerçekleşir.  Düşünsenize Doğu Roma’yı fiilen tarihten silip Malazgirt’te Romen Diyojen’i ayağına kapanmaya mahkûm eden Alparslan,  ne hüzün bir durumdur ki bünyemize sızan bir virüsle Şii batini hançerine kurban gider.  Şimdi gel de bu elim olay Selçukluyu derinden yaralamasın. Neyse ki emaneti layıkıyla oğlu Melikşah üstlenecektir. Böylece ardından bıraktığı evlatları arasında veliaht tayin ettiği dirayet sahibi oğlu Melikşah ve Nizamü’l Mülk gibi bir devlet adamı sayesinde kırk iki yaşında içtiği şehadet şerbetiyle kabrinde rahat uyuyacaktır.

                                                       BÂTINİLİK
       Bâtıniler Alamut kalesini karargâh olarak kullanmışlardı hep. İşte bu kaleyi üs olarak kullanan Hasan Sabbah’ın efsunladığı esrarkeş serseriler o günün şartlarında ölüm yeminiyle intihar timleri oluşturup etrafa korku salıyorlardı. Nihayet Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar Bâtıniliğin merkezi Alamut kalesini kuşatıp çok sayıda Bâtıni fedaisini öldürecektir. Ancak bu fesat ocağının tamamen ortadan kaldırılmasına ömrü yetmeyecektir. Malum yukarıda belirttiğimiz üzere Bâtıniler Sultan Alparslan’ın katlini göze alabilecek hamleyi de sergilemişlerdir. Neyse ki; tarihi kayıtlar Hulagu'nun bir yıkıcı olduğu kadar,  bir kurtarıcı rolü ifa ettiğini de gösteriyor bize. Belki de Hulagu istilası olmasaydı Bâtınilik fitnesi İslam dünyasını daha uzun seneler kasıp kavurup içimizi kemiren baş belası olmaya devam edecekti. İşte bu noktada her hayrın altında şer olabileceği gibi,  her şerrin altında hayır olabilir ya, aynen öyle de Moğol- Hulagu kasırgası şer gibi gözükse de Alamut kalesinin düşmesi bakımdan bir hayra yol açmıştır diyebiliriz.

ŞAH İSMAİL VE TÜRKMENLER

       Bâtınilik o kadar tehlikeli bir akımdır ki, Şah İsmail kanalıyla yeniden gün yüzüne çıktığında Osmanlıyı uğraştıracak pozisyon alacaktır. Öyle ki Uzun Hasan’la başlayan ve Şah İsmail’le devam eden Türkmen bölünmesi, Şah İsmail’in şahsında Osmanlıya karşı Bâtıni muhalefet cephesi olarak karşımıza çıkar. Bilhassa bu mecrada Şah İsmail ve Erdebil Tekkesi Şeyh ikilisinin Osmanlı coğrafyasına ektiği ayrılık tohumlarıyla mesele körüklenir. Aslında bu körükleyiş dini gerekçelerle ortaya çıksa gam yemeyiz,  daha çok siyasi mülahazalarla ortaya konulan bir oyunun neticesidir. Bilerek ya da bilmeyerek bu oyunun parçası durumunda Şah İsmail’in etrafında birleşen bazı Yörük Türkmen unsurlar tek vücut olup yerleşik Türkmenlere karşı güç oluşturacaklardır. Böylece bir zamanlar Müslümanlar elinde yıkılan Pers imparatorluğunu sil baştan diriltecek oyunun ayak bağı olurlar. Ne diyelim fitne böyle bir şeydir,  yatağında hortlamaya görsün bir bakmışsın Yörük Türkmenlerden bir kısım unsurlar kendilerinden olmayanları yozlaşmış ve bozulmuş güruh olarak ilan edip Müslümanlar arasına ikilik sokacaklardır.  Oysa tarihin bize öğrettiği önemli not; ihtilafların kaynağında alevi sünni ayırımının suni olduğu,  asıl meselenin göçer-konar toplulukların yerleşik hayata intibak edemeyişinden kaynaklı problem olduğudur. Nitekim bu hususta tarih; yerleşik kalmayı tercih eden Anadolu ve Suriye Selçuklularını, Eyyubileri ve Osmanlı'nın kuruluş mayasını oluşturan Türkmenleri haklı çıkarmıştır. 
        Peki ya Safevi Türkmenler? Malum, Safevilerden bu güne geriye dönüp baktığımızda onların artıklarından kalan toplulukların İran ve Anadolu’da zaman zaman ciddi olayların fitilini ateşleyebilecek provakatif eylemlerde bulunduklarına şahit oluruz. Şayet bu değerlendirmemizi Sünni yaklaşımdan ötürü değil de, siyasi açıdan bakıldığında ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Hatta meseleye siyasi boyuttan bakıldığında Türkmen dağılmasını sırf Haçlı ve Moğol saldırılarına bağlamakta yanlış olur. Dağılışın asıl sebebini bir türlü bitip tükenmek bilmeyen Yerleşik-Yörük çekişmesinde aramak en doğru yaklaşım olacaktır. Maalesef bizi dışta çökertemeyenler içte ayrılık tohumları ekerek çökertmeye kalkışmışlar, gerçektende içte start verilen fitne kazan kaldırmalarla Sünni Müslümanlığı terk eden bir kısım unsurlar bize ait olmayan İran kökenli Şiiliğin bir değişik versiyonu niteliğini taşıyan ekolün peşine takılacaklardır. Oysa Türkmenler gibi yerleşik hayatı tercih etmiş olsalardı özünden taviz vermeyerek Türk’ün dirilişine katkı vermiş olacaklardı.  
          Ancak Batı Türklerinin, yani Yerleşik Türkmenlerin Büyük Selçuklu eliyle başlattıkları Rönesans, Sultan Sencer’in bir iç savaşta yenilip esir edilmesiyle birlikte Türkmenlerin intiharı gerçekleşir. Neyse ki Selçuklu yıkıldıktan 300 sene sonra Fatih Sultan Mehmet’in elinde bir çağ kapatılıp yeni bir çağın kapıları açılarak bir nebze olsun durum telafi edilir. Yörüklere gelince onlarda Müslümanlığı terk edip Şiiliğe kanalize olurlar. Bu yüzden İran bu noktada, Şiiliğin kalbi olarak görülür. Çok geçmeden tehlike çanlarının çalmakta olduğunu sezen Osmanlı, Balkan kavimlerinden devşirdikleri askerler vasıtasıyla Anadolu’da Şii Türkmen yayılmasına fırsat vermez. Bilhassa bu hususta Yavuz Sultan Selim’in neden batı’ya değil de doğu'ya doğru sefer düzenlediğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Belli ki doğuyu emniyete almadan batıya yöneliş hiç yoktan koca imparatorluğu maceraya sürüklemek olurdu. Zaten Yavuz’da tehlikenin boyutunu sezip gereken neyse onu yapar. Bugün Anadolu’nun değişik yörelerinde halkın bir kısmı Yavuz’un bu tutumunu dini nedenlere bağladıklarından o’na iyi gözle bakmazlar. Oysa o yaptığı hamlelerle bütün Türk İslam âlemini büyük bir badireden kurtarmıştır.
         Velhasıl; dün nasıl ki fitne tohumları Selçuklu ve Osmanlı’yı uğraştırmışsa, bugünde Can Türkiye'mizde kâh Kahramanmaraş, kâh Malatya, kâh Çorum,  kâh Sivas Madımak, kâh İstanbul gazi mahallesi ve Gezi parkı olayları, kâh 1 Mayıs, kâh Nevruzu bahaneyle kana bulayıp birliğimize ve dirliğimize balta vurmaktalar. Onlar balta vuradursunlar tıpkı atalarımız gibi bu oyunu bozmak düşer bize.
             Vesselam.

6 Ekim 2016 Perşembe

SELÇUKLU’NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI



                               SELÇUKLU’NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI

SELİM GÜRBÜZER
        Alparslan’dan sonra oğlu Melikşah tahta geçtiğinde o da tıpkı babası gibi üst üste yaptığı seferlerle adından söz ettirecektir. Gazne Hükümdarı bu üstün başarılar karşısında Melikşah’a itaat eder bile.  Böylece Melikşah içte doğu hudutlarını emniyete almakla dış fütuhatını daha rahat sürdürme avantajı yakalar. Nitekim dış fütuhat için bir yandan Artuk Bey’i Bizans’ın şu meşhur ‘Ölmezler Askeri Birlikleri’ne karşı harekete geçirirken, diğer taraftan da Süleyman Şah’ı İznik’e,  Aksungur’u Musul tarafına seferber eyler. Tabi Artuk Bey vazifesini alnının akıyla tamamlarken Süleyman Şah’ta İznik’i fethetmekle Türkiye Selçuklularına başşehir kazandırmış olur. Bu arada Aksungur’da Musul’u kan dökmeksizin teslim alıp Al-i Selçukluya güç katmış olur. Şimdi gelde Melikşah bu kazanılan zaferlerle moral bulmasın, hem de öyle bir moral bulur ki,  o moralle atını Antakya’dan Akdeniz’e doğru (tarih: 1086)  sürdüğünde denizden avuçladığı kum tanelerini babasının kabri üzerine serperekten duygularını şöyle dile getirir de:
        “—Ey babam! Sana müjdeler olsun ki küçük yaşta bıraktığın oğlun, ülkesini karaların sonuna kadar genişletti.” 
          Tabii babasının manevi huzurunda dediğiyle yetinmeyecektir. Bilhassa bu hususta Vezir-i Azam Nizamü’l Mülk,  Melikşah’ın kafasında geçenleri çok iyi okuyabildiği içindir çıkacağı seferler öncesinden şu altın sözlerle rehber olacaktır. Der ki: “Şayet şu an mevcut 400.000 kişilik ordunun 700.000’e çıkarılması durumunda ancak Hindistan, Habeşistan, Berber ve Rum illerini kapsayacak hâkimiyet mümkün olacaktır…”
            Zaten Melikşah’ında canına minnet,  tamda duymak istediği türden bilgilendirmelerdi.  Öyle ki tarihler 1090 yılını gösterdiğinde dünyayı fethetme idealiyle yanıp tutuştuğu Bağdat seferi için yola koyulur bile.
            Peki, Melikşah sadece vezirine mi kulak kabartır,  hiç kuşkusuz âlimlerin sözleri de o’nun için kayda değerdir. Nitekim bir rivayete göre Melikşah gökyüzünde hilal göründüğünde o günü bayram ilan eder etmesine ama ne var ki Cüveyni bayramın ertesi gün olduğuna dair fetvası buna mani olacaktır. Bunun üzerine Melikşah konunun açıklığa kavuşması için o’nu huzuruna çağırır. 
          İşte Cüveyni bu ya,  âlime yakışır üslupla sözünü esirgemeyip huzurda şöyle der:
        “ —Sultana (devlete) ait işlerde fermana itaat bizim vazifemizdir. Fakat fetvaya (din'e taalluk eden konular) ait meselelerde Sultanın bize sorması lazımdır.” 
        Tabii bu akıl dolusu sözler karşısında o yüce Hakan’a uymak düşer, uyar da.
        Yine Melikşah bir gün Cuma namazı çıkışında Ali bin Hasan el-Sandalî adında büyük bir âlimle karşılaştığında adeta sitem edercesine; 
        “—Efendim bize neden ziyarette bulunmuyorsun” diye sual eylediğinde, Ali bin Hasan el-Sandalî Peygamberimiz (s.a.v)’in  “Zira hükümdarların en iyisi âlimleri ziyaret eden,  âlimlerin en kötüsü de onların ziyaretlerine düşkün olandır” hadis-i şerifine atıfta bulunarak şöyle karşılık verir:  
         —Sizin padişahların en iyisi olmanız ve benimde âlimlerin en kötüsü olmamam içindir. 
             İşte görüyorsunuz, yukarıda Cüveyni ve Ali bin Hasan el-Sandalî’nin dile getirdiği sözler, öyle hafife alınacak sıradan sözler değil elbet,  bilakis padişahların padişahlığını bilmesi, âlimlerin de âlimliğini bilmesi gerektiğini ortaya koyan tüm çağları kuşatacak altın sözlerdir. 
           Şurası muhakkak Nizam’ül Mülk vezir olmanın ötesinde kıymet değer abidevi bir şahsiyettir. Öyle ki,  idareciliği boyunca ilerisini gören engin bilgi anlayışıyla Selçuklu Sultanlarına yön verdiği gibi Al-i Selçuklu Devleti ilim, kültür, ziraat, sanayi ve ticarette çok ileri noktalara taşımış bir devlet adamıdır.  Mesela bu dönemde hatırı sayılır sermaye sınıfının doğuşunda ve şehirlerarası sermaye transferine yönelik havale ve çek usulü uygulamalarda o’nun katkı payı çok büyüktür. Hatta bugünkü modern bankacılığın temelleri bu dönemde atılmış dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Zira hayatı boyunca gösterdiği bu üstün performansıyla Al-i Selçukluyu zirve noktaya taşıyarak devletin adeta ufuk gözü olmuştur.  Bu yüzden o’nu vezir-i azam olmanın ötesinde devletin ışık kaynağı olarak yâd ederiz. Nasıl yâd etmeyelim ki, baksanıza devlete yönelik her türlü tehlikeyi önsezisiyle sezdiğinde derhal Sultan Melikşah’a bildirebiliyor:
      —Malumunuz İsmâilî fırkanın amacı İslamiyet’i ve devletimizi yıkmak olup tarihi süreç içerisinde bunlar kadar sahtekâr ve tehlikeli bir zümre mevcut değildir. Onlar bir gün davul sesleri eşliğinde şehirleri işgal ettikleri gün, ya da mümtaz insanları kuyulara attıklarında benim sözlerimin ne anlama geldiği, elbet o zaman anlaşılacaktır.
       İşte engin önsezi sahibi devlet adamı ufku budur.  Fakat o’nun müthiş ufku karşısında malum zinde güçler, yani Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesinde efsunlayıp oluşturduğu intihar fedailer boş durmayacaktır. Bir şekilde Bağdat’ta zehirlenip şehit edilecektir. Hani Peygamberimiz (s.a.v) “âlimin ölümü âlemin göçü gibidir” beyan buyurmakta ya, gerçekten de Melikşah'ın ölümüyle birlikte dışta Haçlılar, içte Bâtınilerin çıkardığı kargaşalıklarla Selçukluya uzun bir süre daha adeta saç baş yolduracaktır. 
      

Sultan Berkyaruk

        Melikşah’ın ölümünün akabinde başlayan saltanat kavgaları Selçuklunun kanayan yarası hal vaziyet alır. Düşünsenize Sultan Berkyaruk tahta oturdu oturmasına ama Türkmen ve Atabegliler’de Anadolu’nun birçok yerinde boy gösterecektir.  Bu demektir ki Al-i Selçuklu Devleti veya Selçuklu Türkiye’siyle birlikte buralarda birkaç sultan daha hükümdarlık davası güdecektir. Oysa ariflerin “Bir kilime on derviş sığar, fakat iki hükümdar sığmaz”  şeklinde dile getirdiği bu söz yerini bulup kendi aralarında ki hükümdarlık uğruna kıyasıya başlattıkları mücadelelerde en son kala kala rakip olarak Tutuş ve Berkyaruk baş başa kalır,  kazanan tarafsa Berkyaruk olur. Böylece pek çok Emir Berkyaruk tarafına kayar, hatta Tutuş’un ölümünü müteakip Berkyaruk adına Bağdat'ta hutbe irad edilir de.  
        Peki ya Berkyaruk sonrası? Malum,  bu kez oğlu Melikşah ve Muhammed Tapar arasında saltanat çekişmesi sahne alır. Bu iç çekişmeden Muhammed Tapar kazançlı çıkıp Selçuklu Sultanı olur. Bu arada küffarda bu iç çekişmelerden fırsata çevirip I. Haçlı seferiyle Suriye’de Haçlı Devletinin temellerini atacaklardır. Onlar Haçlı Devletinin temellerini ata dursunlar, Sultan Muhammed Tapar önceliği Batîni militanların kökünü kurutacak iç emniyeti sağlamak olacaktır. Nitekim pek çok batını militanı öldürülür de. Ancak bu fitne odağının kökünü tamamen kurutmaya ömrü yetmeyecektir. Her ne kadar devletin ileri gelen adamları vefatının ardından küçük oğlu Mahmud’u tahta geçirmek isteseler de bu talep Melikşah’ın diğer oğlu Sencer itirazıyla karşılık bulmayacaktır.

Sultan Sencer

        Sultan Sencer başa geçtiğinde ilk iş bir yandan Gaznelilerle savaşmak diğer yandan Karahanlıları kendine bağlamak olur. Ancak yaklaşan Haçlı ve Moğol kasırgası Sultan Sencer’in ileriye yönelik tüm hesaplarını altüst edecektir. Nasıl altüst etmesin ki daha Moğol tehlikesine karşı gereken tüm tedbirleri almaya fırsat bulamadan kendi iç bünyesini kemiren Türkmen ve Yörük çekişmelerin doğurduğu sancılara maruz kalacaktır.  Hele birde bunun üstüne Karahitaylarla olan savaşı kaybettiğinde ister istemez durum vaziyetin üzerine adeta tuz biber ekecektir. Her ne kadar Sultan Sencer 1152’de Gur ordusunu mağlubiyete uğratıp kendine gelir gibi olsa da bu sevinç uzun sürmez,   bu kez Oğuz boyu ve bazı emirler arasında cereyan eden iç çekişmeler canını sıkıp durum vaziyete müdahaleye kalkıştığında esir düşecektir. Neyse ki esir düştüğü zindandan bir şekilde yolunu bulup kurtulduğunda Merv’e sığınacaktır (1156).  Artık Sultan Sencer hür sayılırdı, ama yinede yılların o birikmiş o mahzun halini üzerinden atamayacaktır. Nasıl ki  “Duvarı nem yıkar insanı gam yıkar” derler ya aynen öyle de o koca sultanın gam keder tasa derken Merv’de 73 yaşında vefat etmesine yetecektir.
        Evet, o’nu çökerten esir düşmek değildir, bilakis o’nu çökerten kendi soyundan Oğuz darbesine maruz kalmak ve bunu önleyememenin hüznü çökertir.  Hiç kuşkusuz düşmana esir düşse bu denli gam yemezdi.  Birde üzerine Batı Türklüğü’nün (Yerleşik Türkmenler)  çöküşü eklendiğini düşündüğümüzde ölüm artık bu noktadan sonra o’nun için kurtuluş olur. Hâsılı Al-i Selçukluyu dıştan yıkamayanlar içte fitne tohumları ekip zayıflatarak yıkacaklardır.

 

Kılıçarslan ve Selçuklunun yıkılışı

          Selçuklunun yorgun düştüğü her halinden belliydi.  Öyle yedi düvele karşı ayakta durabilmek, yetmedi Hıristiyan Avrupa’nın bitmek tükenmek bilmeyen Haçlı seferleri karşısında direnmek gücünü aşan durum ortaya çıkarır.  Hele bir devlet düşüşe geçmeye dursun bu arada akıl veren de çok olurmuş. Nitekim Kılıçarslan Eskişehir mağlubiyeti dönüşü kendisine yardım için gelen 100 bin kişilik kuvvetle yolda karşılaştıklarında şu sözlere muhatap kalır:
         —Senin baban (Süleyman Şah) hiçbir zaman kaçmamıştı, cesur olun...
        Tabii Kılıçarslan’ın bu sözlerden incinmiş olduğu o kadar net kendini belli eder ki cevaben şöyle karşılık verir:
      —Sayısız müthiş silahlara sahip, zırhları içinde oklarımız tesir etmeksizin saflarımıza kadar sokulan Franklara karşı daha ne yapabilirdim ki.  
          Hiç kuşkusuz bu sözler Selçuklunun güç kaybına uğradığının ifadesidir. Ama asla acziyetin ifadesi sayılmaz, bikere ortada acziyet sözkonusu olsa I. Haçlı ordusu savaşı kayıp vermeden kazanması gerekirdi, yani üçte iki kayıpla galip gelebilmiştir. Ki, icabında bu durum Selçuklunun ilerisinde derlenip toparlanmasına yarar. Şöyle ki, bunun ilk emarelerini Kılıçaslan’ın savaş sonrası amcazadelerinin hâkim olduğu bölgelerde 1107’de kıyasıya giriştiği savaşta şehit düştüğünde yerine geçecek olan oğlu Mesud ve torunu II. Kılıçarslan dönemlerinde kendini gösterecektir. Böylece hem Bizans, hem de II. Haçlı ordusunun üstesinden gelinmiş olur.  Hatta Bizanslıların bir daha Türklere savaş açma isteği ve cesareti kırılır da. 
          İlla II. Kılıçarslan döneminde şayet bir olumsuzluk aranacaksa,  bunu eski Türk geleneklerinin etkisi altında kalaraktan durduk yere ülkesini 11 evladı arasında pay etmesinde aranmalıdır.  Düşünsenize Melikşah böyle bir uygulamanın olumsuz yanıyla oğlu tarafından tahttan alaşağı edilme teşebbüsüne maruz kalabiliyor. Tabi bu iç çekişmeler derken bu arada III. Haçlı seferi kapıya dayanır da. Neyse ki sulh sağlanırda mesele ucuz atlatılmış olur. Ne de olsa tehlike atlatılmış oldu, artık bu noktadan sonra Gıyaseddin Keyhüsrev kardeşi Melikşah’ı etkisiz hale getirebilirdi. Zaten öyle de olup tahtın başına geçer de. Ancak bu kez kardeşi II. Rükneddin Süleyman Şah’la olan mücadele baş gösterir.  Ve 6 yıl süren bu mücadele soncunda tahtından çekilmek zorunda kalır.  Hiç kuşkusuz Süleyman Şah döneminin en dikkat çeken icraatı sürekli Selçuklunun güç kaybına sebep teşkil eden ülkenin şehzadeler arasındaki taht paylaşım geleneğine son vermesidir.            
          Peki ya Süleyman Şah sonrası durum?  Malum,  III. Kılıçarslan tahta çıktı çıkmasına ama bu taht ona yâr olmayacaktır. Nitekim 9 yıldır gurbet hayatı yaşayan Sultan Keyhüsrev devlet elitlerinin daveti üzerine Konya’ya geldiğinde yeğenini tahttan indirip ikinci kez devletin başına geçecektir.
       Sultan Keyhüsrev tahta geçtiğinde ilk iş Karadeniz ve Akdeniz’e düzenlediği seferlerle Selçuklu coğrafyasını emniyete almak olur.  Ömrü boyunca yaptığı seferlerin ardından ebediyete göç ettiğinde bu kez tahtın başına I. İzzeddin Keykavus geçer. Ve o da ömrü boyunca üst üste siyasi ve askeri zaferleriyle Selçuklu Türkiye’sine rahat nefes aldıracaktır. Öyle ki sefere koyulduğunda önce Sinop, sonra Antalya’yı kuşatıp Al-i Selçuklu’nun hem kuzey istikametine, hem de güney istikametine doğru ilerlemesini sağlar. Keza ekonomi alanında da ilerlemeler kayd edip bilhassa Kıbrıs krallığıyla yapılan anlaşmalarla Al-i Selçukluyu uluslararası ticarette etkin hale getirir. Tarihler 1220’i gösterdiğinde ise hayata gözlerini kapayacaktır.  Ve yerine tahtın onuncu varisi Sultan Alâeddin Keykubad tahta oturur.
        Alâeddin Keykubad’ı ilginç kılan en belirgin vasfı evliyalara olan içten sadakati ve bağlılığıdır. Şüphesiz diğer Türk Sultanları da öyleydi, ama Allaaddin Keykubat’da evliyaya olan muhabbeti bir bambaşkadır.  Öyle ki,   Gönül Sultanların türbelerine gidip sıkça duada bulunup onların himmetine mazhar olma isteyi doruk noktadadır. Tabii ki evliyaya hürmet gösterip ziyaretini ihmal etmeyecek derecede olan böylesi bir sultanın niye sırtının öyle kolay kolay yere gelmemesini şimdi daha iyi anlıyoruz.  İşte bu himmetlere mazhar oluş sayesinde Selçukluya aydınlık günler yaşatır da. Bakın, büyük Meşâyih-i Kiramdan Şahabeddin Sühreverdi o’nun dönemine katkı vermek hüsnüniyetiyle Necmeddin Raziye şöyle telkinde bulunur:
     —Ey Genç dindar, ilim ve tasavvufa bağlı ve erbabını koruyan Alâeddin Keykubad’ın himayesine gir onu ve halkı faydalandır.  
      İşte ulemanın himmet ve bereketi üzerinde hiç eksik olmayan Alâeddin Keykubad Sultanü’l Müslim’in unvanına layık görülür de. Zaten Alâeddin Keykubad da bu bilinçten hareketle Harizm Padişahı Celaleddin’e:
         “—Aynı cihad yolundayız. Şarkta İslam hudutlarını koruyan siz,  garp’ta kâfirlerin kökünü kazıyan biziz” hatırlatmasını ve Moğollarla mutlaka barış yapılması gerektiğini dile getirmeyi de ihmal etmez. Ama gel gör ki Celaleddin yaklaşan Moğol tehlikesinin vahametini pek kavrayamaz,  tüm bunların üstesinden harp yoluyla halledeceği zannına kapılır. Hadi bu neyse de Selçukluya karşı diş bilemesine ne demeli. . Diş biledi de ne oldu, Yassıçimen civarında (1230) hezimete uğradığında kaçacak delik arar. Hatta Moğolların da sıkı takibine uğrar. Gözden uzak bir yerlerde dağlara çekilse de, fayda vermeyecektir;  en nihayet Palu’ya bağlı Ohi Bucağı yerli halkından Dümbelli zaza eşkıyaları tarafından kıstırılıp obaya getirilmekle yakayı ele verecektir. İlginçtir Obaya getirildiğinde kendisini bekleyen acı akibet bir zaman Ahlat’da kardeşini kaybeden bir köylünün intikam kılıcının ucunda tecelli edecektir.  
           Selçuklunun Harzemşah Devletine son vermesiyle birlikte bu arada Erzurum’da Selçuklu coğrafyası topraklarına dâhil olur. Harzemşah Devletinin yıkılması kazanç mıdır yoksa kayıp mıdır buna tarihçiler karar vere dursun şu bir gerçek ortada bir güç kalmayınca Selçukluyu Moğollarla burun buruna getirir. Neyse ki Alâeddin Keykubad,  Sivas yakınlarına kadar dayanan muhtemel tehlikeyi Moğol Hakanına bir takım hediyeler vermek suretiyle bir süreliğine de olsa savuşturabilmiştir. Aslında ufukta beliren bu tehlike tam manasıyla oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde başa bela olacaktır.
           Evet, Türkiye Selçukluları Büyük Selçuklulardan bir asır daha fazla hüküm sürdü sürmesine ama Alâeddin Keykubad’ın vefatıyla birlikte yerine geçen oğlunun devlet işlerinde daha toy olması, oğlunun devletin asli unsuru Türkmenlerle iyi geçinememesi, Babailerin isyanı karşısında ki basiretsizliği gibi zaafiyetler çöküş sürecini beraberinde getirecektir. Tabiî hal vaziyet böyle olunca 1243 tarihi itibariyle II. Gıyaseddin Keyhüsrev Kösedağ'da Moğollar karşısında bozguna uğrayıp büyük bir yara alır.    Ve bu ağır yara Selçukluya çöküş süreci yaşatır da.  Öyle ki, bu çöküş süreci (1308)  Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud’un ölümüyle tamamlanmış olur. Derken Horasan Erenlerinin aşıladığı gaza ruhu bu kez Anadolunun sınır uçlarında Ertuğrul Gazinin açtığı sancağın altında yeşerip Türkmen boylarının el yordamıyla hazırladığı Osmanlının doğuşunu beraberinde getirir. İşte bu yeniden doğuş ruhu Moğol yaralarını unutturmaya yeter, artar da.  Artık tarihin nabzı bundan böyle altı asrı bulan cihan şümul bir medeniyetin öncüsü Osmanlı için atacaktır. Böylece hem biz,  hem de tüm insanlık nefes alacaktır. Düşünsenize o nefes bugün olmuş halen etkisini sürdürüyor. İşte Fırat Kalkanı harekâtı bu etkinin yansıması nefestir dersek yeridir. Madem öyle; daha ne duruyoruz “mazluma umut, zalime korku olmak”  için yeniden diriliş geçme zamanıdır.
         Vesselam.