HANGİ TÜRKLÜK?
SELİM GÜRBÜZER
Yükselen milliyetçilik her nedense
paylaşılamıyor, her cinsten siyasi partiler milliyetçiliğe vurgu yapmakta adeta
yarış içerisindeler. Kimi Türklerin tarihte on altı devlet kurmanın gurur
okşayıcılığından bahsedip kendinden geçerken, kimide alaycı üslupla ‘on
altı devlet kursak ne kurmasak ne, bir o kadar da devlet yıkmışız’
karşılığını veriyor, kimi milliyetçiliği Atatürk Milliyetçiliği eksenine
oturturken, kimi de ulusalcı ya da Türk
Milliyetçiliği çerçevesinde meseleyi ele alıyor. Anlaşıldığı kadarıyla
milliyetçilik ekseninde çeşitlilik artarak devam edecek gibi, ne diyelim sürüsüne bereket dersek
yeridir.
Her neyse biz evvela şu on altı devlet
olayı neymiş ona bir göz atalım. Malum,
Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası birtakım devlet adamının kafasında acaba ne
yapsak ne etsek te on altı yıldızlı Cumhurbaşkanlığı forsuna Yavru Vatan
Kıbrıs'ı da ilave etsek bir düşünce doğmuş ve bu düşünce doğrultusunda listede
pekte dikkat çekmeyecek bir ismi çıkarmakta karar kılmışlar. Derken akıllarına
Batı Hunları düşmüş ve yerine KKTC dâhil etmişler. İyi hoşta tarihi özellik
kazanan forsla oynamak çözümün neresinde,
çözümden ziyade daha çok tarihle oynamak ya da alay etmek
diyebileceğimiz türden tam ibretlik bir vesika gibi duruyor. Denilebilir ki
1983’te kurulan KKTC’yi tanıma çabasına yönelik bir uygulamadır bu, hem öyle bile olsa yöntem bu
olmamalıydı. Kaldı ki tarih müdahale edilen
türden bir meta değil ki, bilakis
yaşanıp kayda geçen hazinedir. İlla
cumhurbaşkanlığı forsuna yıldız ilave edilecekse bu 16 olmazda 17 olurdu,
icabında 18 de olabilirdi. Bir kere
ortada ilk baştan gelen oynanmış bir hata var,
bir milletin tarihi on altı devletle sınırlandırılırsa olacağı buydu, hatta
olmayanı olmuş gibi göstermekte bir hatadır.
Bırakın bu konuları tarihçiler halletseler ya, sırça köşklerde ele
alınıp bir çırpıda halledilecek konular değil ki, bir kere bu işler bilgi gerektirir. Nitekim
on altı yıldızın içinde olmayıp ta tarihte yerini almış birçok Türk
toplulukların varlığı artık bir sır değil.
Oturup bunlara kafa yormak varken, hiç yoktan simgeleşmeye, donuklaşmaya ve rozetleşmeye merak
salmışız. Ah birde merakımızı ve enerjimizi
simgesel olana değil de öze yönelik harcasaymışız ne iyi olurmuş. Hadi özden
vazgeçtik diyelim bari tarihi vakaları objektif yönden değerlendirebilme
erdemliliğini gösterebilseydik bu bile bize yeterdi. Maalesef kafa yorup
analitik tarih bakışı geliştirmek yerine kolaycılığa kaçmışız.
Bakın, tarihimize şöyle bir göz
attığımızda kurulan devletlerarasında gerek mensubiyet yönünden olsun, gerek idari yönden olsun ağırlıklı olarak
Türk unsurlar olduğu gibi, Türk
tebaasının dışında yer alan unsurlarda vardı.
Bu tabloya baktığımızda rahatlıkla şunu diyebiliriz ki; Türklüğü kafatasçılık ya da damarlarda dolaşan
asil kana indirgemek tarihi gerçeklerle taban tabana zıt düşmek olacaktır. Zaten tarih bize saf ırkın olamayacağı
yönünde ışık veriyor da. Kaldı ki bizim derdimiz
kendini Türk hisseden Türk’tür anlayışında olanlarla değil, kimin Türk, kimin Türk olmadığı umurumuzda
olmaz da. Bizim derdimiz tarihi
gerçeklerle yüzleşmekten kaçınıp Türklüğü sloganlaştıranlarla. Tüm dert dava bilerek
ya da bilmeyerek Türklüğün itibar kaybına uğratanlarda düğümleniyor. İşte bu
kör düğüm çözülmediği müddetçe bizim derdimiz bitmez. Doğrusu Türklük birleştirici kavram olması gerekirken
ayrıştırıcı rol üstlenmiş gibi görünüm vermesi zülfüyârımıza dokunmakta. Hatta bu mesele öyle farklı mecraya kaymış
durumda ki; ‘Ya sev ya terk et’ noktasına
gelmiş bile. Oysa Türklük kendi dışındaki unsurları dışlayan bir değer
değildir. Belki aramızda ‘hadi canım
bunda ne var’ diyenler olabilir, ama mesele hafife alınacak kadar basit değil. Evet, bir kez daha söylemekte fayda var
bizim farkımız ' Yaradılanı sev
Yaradandan ötürü sevme” karakterine sahip olmamızdır, bize öteki görmek asla yaraşmaz.
TÜRKLÜK
Artık gelinen noktada diyebiliriz ki; Türklük
içi boşaltılmış somut ulus devlet olmanın bir aracı konumda işlev
görmekte. Nasıl oldu bu hale geldik,
doğrusu şaşmamak elde değil, bizim
bildiğimiz Türklük kavramı böyle değildi,
eskiden Türk dendiğinde bir değer ifade ediyordu. Üstelik her ulu orta
yerde ağza alınıp konuşulan bir kavramda değildi. Değim yerindeyse dört başı
mamur bir değerdi, dolayısıyla kıymet ifade eden bir değerin pazara dökülmemesi
gerekirdi. Malum ulu orta yerlere ancak
ucuz, çer çöp cinsten şeyler
dökülür. Dikkat edin altın mücevherat
türü ziynetler vitrinde sergilenir hep, asla pazara dökülmezler. Hani teşbihte hata olmaz derler ya, aynen bu
örnekte olduğu gibi Osmanlı’da altı asır boyunca ben Türküm diye ortaya
çıkmamış, Türk olduğu halde bahsetmeye gerek duymamış. Utandığından mı? Elbette ki hayır. Hem niye
utansın ki, Osmanlı Türklüğü ağzına
almamakla ne aslını, ne de atasını
unuttu. Bilakis ceddin deden, neslin baban diyerek cihanşümul devlet oldular
bile. Kelimenin tam anlamıyla Devlet-i Aliye İ'lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı
âlem uğruna üç kıtaya hükmetmiş bir devlettir. Onun için kendilerini soy sop
faslının dar kalıplarına mahkûm etmediler,
‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz’ düsturunu şiar
edinmişlerdir. Dahası İslamla hemhal
olunmuş Osmanlı bilincidir bu. Zaten bu
bilinç doğrultusunda atalarımız kurduğu devletlere ya kurucularının adını
vermişler, ya da sülale isimlerini vermişlerdir. Ve kendilerini Al-i Selçuklu,
Al-i Osmanlı tanımlamışlardır. Böylece bağrında taşıdıkları milliyetlere ‘öteki’ gözüyle bakmadıkları içindir
Türk denildiğinde hep Müslümanlık akla gelmiştir. Elbette ki bizim
imparatorluğumuzda kozmopolitti ama asla emperyal değildi. Osmanlının diğerlerinden
farkı, engin hoşgörüsüyle bağrında taşıdığı
tüm ırklara karşı adalet güneşi olmasıydı. Öyle ki, din milliyet farkı
gözetmeksizin yediden yetmişe tüm toplum kesimlerini şemsiyesi altında yıllar
boyu idare etmişte. Bakın, Bizanslılar Yahudilere yapmadıkları insanlık dışı
işkence kalmamış, yaptılar da ne oldu
cihanşümul imparator olamamışlardır.
İşte Osmanlının farkı bu noktada ortaya çıkıyor; farkı fark ettiren bir Devlet-i Aliyye
olmasıdır. Zaten cihanşümul olmasının temelinde
soy sop faslı gütmeme esprisi yatmaktadır.
İyi ki de Osmanlı saf ırk, saf kan politikası gütmemiş, iyi ki de,
gayrimüslim tebaadan gelen elit zümreye yönetim kademelerinde yer vermiş, aksi takdirde
üç medeniyeti bünyesinde toplayan Osmanlı,
Müslüman Roma olamazdı.
Şu bir gerçek, Türklüğe zarar vermekse, asıl Türklüğe dış mihraklardan ziyade içimizde
Türklüğü ulus devletin somut aracı hale getirenler zarar vermektedir. Baksanıza Türklüğün içerisini öyle
boşaltmışlar ki, değer olmaktan çıkmış ideolojik bir ürün hale gelmiş
durumda. Tabii hal vaziyet bu olunca
ister istemez Türklük denilince sadece Nihal Atsız’ın öğretilerinde yer alan
güçlü kahraman tiplemeler, ya da ‘Bir Türk dünyaya bedel’ meydan okumalar
akla gelip baş tacı olmaktadır. Maalesef
bu bağlamda Türklük anlayışının içerisinde Mevlana’nın; ‘Ne olursan ol yine
gel’ çağrısına, ne de Yunus’un; ‘Yaradılanı sev Yaradandan ötürü’ sevgi
temasına yer vardır. Oysa bizim
ecdadımız Moğol kasırgasının yaralarını Horasan Erenlerinin irşat soluğuyla
sarmışlar. Malum, Moğollar medeniyetten uzak yıkıcılardı, bu yüzden bir türlü yerleşik olamamışlar, derken
bir yüzyılı geçmeyecek bir hâkimiyetle tarihe gömülüp kaybolmuşlardır. Madem öyle şimdi sormak gerekir; etrafa korku salıp insanlıktan nasibini
almamış Moğol serdarlarını, Hulagoları,
Cengizleri mi örnek alıp işte Türklük budur diyeceğiz yoksa elinde gül koklayıp
karadan gemileri indiren Fatih gibi nice medeniyet kahraman dehaları mı örnek
alacağız? Cevabınız birincisi ise
biliniz ki bizim bildiğimiz Türklük bu değil,
bu olsa olsa Türklüğü Cengizleştirme,
Moğollaştırma katliamıdır. Şayet dert dava milliyetimizin kök izlerini
bulmaya çalışmaksa çözüm ikinci cevaptadır,
yani aradığımız Ahmet Yesevi’nin yaktığı sevgi ateşinde. Bakın, Yahya Kemal Yesevi ocağı hakkında
Fuad Köprülü’ye ne diyor: ‘Ahmet Yesevi’yi bir inceleyin göreceksiniz, bizim
milliyetimizin temelleri orada bulacaksınız.’
Gerçekten de Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin
dergâhına gelen Türk’ün alp’i ruhunu erenlikle donatmakla kuru cihangirlik
davasından uzaklaştığı gibi alperenlik kimliğine de kavuşmuş oluyordu. Böylece
Yesevi ocağı sayesinde Türklük aşama kaydedip yerleşikliğe, medeniyete yelken açıp, Nizam-ı âlem’e geçiş yapmışta. Kim bilir
İslamiyet öncesi Türklüğün pazı kuvvetiyle
yetinseydik belki de şuan yerlerde sürünüp yeryüzünde Türk adına hiçbir
devletin varlığından söz edemeyecektik. Dedik ya milliyetçiliği ve Türklüğü
sırf bilek kuvvetine endekslememek gerekir, aksi takdirde Moğol serdarlarından
bizimde bir farkımız kalmaz. Belli ki Türklüğü bilek gücü görme alışkanlık hale
gelmiş, belki bu bilek gücü dışa karşı yansıtılsa
bir anlam ifade eder, ama gel gör
ki ‘kol
kırılır yen içinde kalır’ misali her ne hikmetse bu bilek gücü kimi zaman
iç dengelerin ayarlamasında kullanmak için muhafaza edilebiliyor. Nasıl mı?
İşte 28 Şubat süreci içerisinde kendi ülkesinde parya duruma düşüp te
yabancı diyarlarda kapı kapı dolaşıp eğitimini sürdürmeye çalışan başörtülü
kızların çektiği o acı sahnelerden biliyoruz bunu. Aman Allah’ım neydi o günler, tam bir kâbustu, içte kan kaybına uğramak birilerinin hoşuna
gidiyordu habire. Neyse ki 2002 sonrası
kendimize gelip ‘Mevla neylerse güzel eyler’ sabrıyla onca zulüm ve işkence sona
erebilmiştir, ne kadar şükretsek azdır.
Her neyse biz asıl konumuza
dönelim. Bakın, adını Türklükle duyuran Göktürklerin
kullandığı sikkelerin bir yüzünde Çin, diğer yüzünde Göktürk harfli yazılar
var, demek ki hiçbir sakınca görmemişler.
Hakeza yine eski Türklerde Çin kökenli Başbuğlarının varlığı, Selçukluda
İran kökenli Nizam’ül Mülk’ün veziriazam olması, Osmanlı’da padişahların Bizans prensleriyle
evlenmesi, devşirme sisteminin yıllarca uygulanır olması, Arapça, Farsça ve Türkçenin bir arada
kompleksiz saray dili olarak konuşuluyor olması gibi örnekler bizi tanımlayan
örneklerdir. Amaç kimlik edinmekse bu
örneklere bakarak pekâlâ gerçek kimliğimizi bulabiliriz. Yok, amaç bu değil
de, özden uzak satıh üstü basmakalıp
simgesel Türklük örneklerine tav olmaksa, biliniz ki bizim kendi kendine gelin
güvey olmuş içe kapanık Türklüğe ihtiyacımız yoktur. Bakın,
Türklük göçer konar dönemlerinde bile bu denli yerel değildi, otağımızdan her çıkışımız bizim için bir
açılım olmuş, uzak diyarlara göç ettikçe
değişik ırktan insanlarla tanışık olmuşuz,
tanıştıkça da kültür alışverişinde bulunup işi kolay kılmışız, derken
farklılıklarla bir arada nasıl yaşanacağını keşfedip tüm insanlığa Nizam-ı âlem
olmuşuz da. Meğer göç sıradan bir hadise değilmiş, bir medeniyet muştusuymuş,
bu muştu sayesinde ufkumuz ötelere taşıp medeniyet olmuşuz da. Hep denilir ya, medeniyetler büyük göçlerin
ardından doğarmış, bizimki de öyle olmuş
zaten.
Moda tutkusuna kapılmış milliyetçilik
akım sürekli simgesel Türklükten dem vurmakta.
Sadece dem vursalar gam yemeyiz,
bilerek ya da bilmeyerek sonuçta üretilen simgesel söylemlerle siyasi
Kürtçülüğün ekmeğine yağ sürüp kardeşliğe balta vurmaktalar. Aslında her iki
akımda birbirinden beslenmekte. Buna 'etki-tepki'
etkileşime dayalı bir beslenme dersek yeridir.
Mesele gayet açık ve net, birbirlerine ültimatom yağdırarak
kavileşiyorlar. Oysa herkesi aynı kalıba sokma yarışının varacağı nokta
birbirlerinin kuyusunu kazıyıp kendi iç dinamik ve kültürlerini kurutmak
olacaktır. Gel de mazinin o müthiş erdemliliğini
arama ve şimdi daha iyi anlıyoruz ki;
Asr-ı Saadet dönemi, Selçuklu ve
Osmanlıdan arda kalan boşluk giderilmediği sürece bu sıkıntılar bir süre daha
devam edecek gibi. Yine de ümidimizi büsbütün yitirmiş sayılmayız. O müthiş altın devirlerimiz unutturulmaya
çalışılsa da o muhteşem mazinin çekim gücü bir şekilde kendisiyle bizi
buluşturacaktır. Osmanlıyı redd-i miras
eylemek ne akıl karı doğrusu anlamış değiliz,
zaten nereye gitsen her an karşında. Etkisi gücünde gizli. Bir an
Macaristan’a yolculuk yaptığımızı düşünelim, karşına ya Mohaç meydanı ya da
Estergon kalesi çıkacak, bu aynı zamanda Osmanlıyla yüzleşmek demektir, bu kaçınılmaz. Dedik ya, nereye gidersek gidelim Osmanlı
bizim için canlı bir abide. Kaldı ki
reddi miras döşemekle Osmanlı reddolunmaz,
sadece kendimizi reddetmiş oluruz.
Artık göçebe dinamizme ait at
üstünde kılıç sallamanın hayaliyle etrafa korku salan bir Türklük modelinden
vazgeçmek zamanıdır. Bakın, dünyanın hiçbir yerinde bizimki kadar etnik
konular kaşınmıyor, ötekileştirmenin
mahzurlarını fark etmiş olsalar gerek ki eski huylarından vazgeçmiş
gözüküyorlar. Ne var ki, onların terk
ettiği noktada şimdi o hastalığa biz tutulmuşuz. Baksanıza yeni Türklük tanımında iç ve dış
düşman dürtüsü koyuluğunu hala devam ettirmekte. Tanımla da kalsalar yine gam yemeyiz, bizden sınır bekçiliği yapmamız da talep
ediliyor. Nasıl bir Türklük tanımıysa aynı coğrafyayı paylaştığımız etnik
topluluklarla bir türlü kardeşçe yaşayamıyoruz, sanki aramıza duvarlar örmüşüz.
Öyle ki, farklı etnik unsurları görmezden gelerek söylemlerimizle tahrik edip
her geçen gün birbirimizden kopuyoruz da. Biz Türk'üz dedikçe onlarda Kürd’üz
diyor, ya da tam tersi onlar Kürt dedikçe bizde Türk’üz diyoruz, adeta âşıklar
gibi atışıyoruz. Oysa Alparslan Türkeş
gibi “Biz ne kadar Türk'sek onlarda o kadar Türk’tür, onlar ne kadar Kürt’se
bizde o kadar Kürdüz, kız alıp vermişiz, etle tırnak gibiyiz, Kürtler bizim öz
kardeşlerimizdir. Biz onlardan herkesten çok sever, düşünürüz. Onlarda elhamdülillah
Müslüman’dırlar, aynı kıbleye secde
ediyoruz, hepimiz aynı peygamberin ümmetiyiz, aynı kutsal kitaba bağlıyız”
diyebilmeliydik. Yani, Kürt Türk kardeştir, gerisi teferruattır
diyebilmeliydik. Kaldı ki birbirimize karşı gövde gösterisinde bulunmak veya
düşman kesilmekten kim kazanmış ki biz de kazanalım. Şuna tehlike buna tehlike diye diye dostluğu
unutur olduk. Oysa tehlike ne şu, ne bu, asıl tehlike beynin derinliklerine
kodlanmış tehlike senaryolarında.
Herkesi tehlike addetmek öyle maraz bir hastalık ki; dost bildiklerimizden bile kaçar hale geldik.
Siyasilerin simsar, sanatkârların
sansar, dâhilerin şebek olduğu böyle bir atmosferde başka bir şey beklenmezdi
zaten. Bakın, 1789 Fransa modelinden mülhem
menfi milliyetçilik tohumları ne zaman ki topraklarımıza sıçradı, işte o gün bugündür
dostluğu ve kardeşliği mumla arar olduk. Maalesef ulus devlet mantığının
ürettiği tek tipçilik modeli farklılıkları zenginlik gören anlayışımızı yerle
bir etmiştir. Kardeşçe, dostça bir arada bağdaş kurup aynı sofrada aynı çanağa
beraber kaşık çaldığımız o çorbanın lezzetini unutalı bir hayli yıllar
olmuş, düğünlerde hep birlikte halay
çekip nara attığımız günleri arar olduk. Şimdi bu hal ve ahval içerisinde bize
reva görülen bu içi boş ulusal kimlikle ortalıkta dolanmaya sevinelim mi,
üzülelim mi bilinmez ama ümit ederiz bu gidişat ters çevrile. Kimileri bizim düştüğümüz bu hale içten içe sevinip
ellerine kına yaksalar da, boşa
heveslenmesinler, biz bunun geçici bir araz olduğunu düşünüyoruz. Şunu iyi
bilsinler ki; yeniden kardeş olup
heveslerini kursaklarında bırakacağımız günler pek yakındır. Buna inancımız
tamdır. Artık etnisiteye dayalı siyasetin
insanımızı gerdiğini, hepimizi ayrıştırdığını bilmeyenimiz yok gibi. İşte bunu
fark etmek bile geleceğe ümit var bakmamıza yetiyor.
OBJEKTİF TARİH ANLAYIŞI
Şayet gerçek Türklükten bahsedeceksek Erol
Göka’nın; ‘Türkler uygarlık sentezci yönüyle tarihe damgasını vurmuştur’ sözlerini referans almak
gerekir. İşte her şey bu tanımda gizli.
Objektif tarih değerlendirmesi bu tanımda yerini bulmuş ta. Tarihe şöyle
objektif pencereden bakıp bir
bütün olarak ele aldığımızda
Cumhuriyeti kuranların
Osmanlı medreselerinden yetişmiş kadrolar
olduğunu görürüz. Kökse, cumhuriyetin kökü
Osmanlıya dayanmak ta. Keza kadrolar da öyle,
bunun yanı sıra parlamentosu, siyasi partisi, basını ve tüm
müesseselerini de devr almışız. Tabii bu sıradan bir devir değil, maziden atiye
uzanan bir devir teslimidir. Nitekim
Atatürk bu köklü mirasla cumhuriyeti kurduğunda sil baştan yeni bir bir millet
yarattık dememiş, tam aksine eski cemaat toplumundan modern bir toplum meydana
getirdik demiştir. Yani gelişmeciliğe vurgu yapmış. Evet, kurulan yeni devlet
Osmanlının değişik devamından başka bir devlet değildir. Her ne kadar birileri Osmanlı’ya redd-i
miras eylese de, şu bir gerçek dünyanın gözünde biz Osmanlıyız hala. Dünya Osmanlıyı unutmamış, biz nasıl unutabiliriz ki?
Elbette ki, tarihi vakaları değerlendirirken
maksat kişileri övmek veya yermek, ya da bir ırkı övmek veya yermek
değildir, temel gaye belli geçmişten
ibret alabilmek ve tarih bilincine erişmektir.
Hatta resmi tarih ve resmi ideoloji izin vermese de temel amaç budur,
bundan sapmayız. Bizim için ortak hafızamızı
diri tutabilmek önem arz eder. Madem bu
kadar mühim tarihi gerçeklerle yüzleşmekten korkulur ki.. Belli ki
arşivlerin uzun bir süre incelenmeye açılmamasının arka planında yatan asıl
etken unsur tarihle yüzleşme kaygısıdır.
Tabii gereksiz bir kaygıdır bu, hem korkunun ecele faydası yok ki. Bakın,
önümüzde resmi tarihe alternatif Kemal Tahir, Kazım Karabekir, Mete
Tuncay, Dr. Rıza Nur vs. isimlerle yayınlanmış tarih çalışmaları var. Pekâlâ, bizde resmiyetten çıkıp onlar gibi
cesur çıkışlar yapabiliriz. Bakın, hala birikmiş bir takım korkulardan olsa gerek
Hürriyet Gazetesi yazarı Murat Bardakçı Şahbaba’yı yazarken bazı bölümleri
çıkardığını söyleme ihtiyacı hissetmiştir. Yine de her ne sebepten olursa olsun
bir şekilde geçmişle yüzleşmek gerek,
resmi tarih izin vermese de buna mecburuz. İstesek te istemesek te Osmanlı gönüllerde
taptaze yaşıyor, yaşayacakta.
Bir başka önemli husus din’i bir
vecibe gereği birbirimize karşı mütevazı, dışa karşı çetin olmak
gerekliliğidir, buna mecburuz da. Bakın,
habire birbirimizi kırdıkça sürekli kan kaybediyoruz, bundan daha kötüsü
dış mihrakları sevindiriyoruz. Madem müminler kardeştir, o halde Türklük
kavramını simgesel olmaktan çıkarıp asline döndürmek gerekir. Böylece okyanus ötesine yeniden Nizam-ı âlemce
vira vira yelken açıp gerçek Türklüğü keşfetmiş oluruz. İkide bir düşman hobisi
ile akşam yatıp sabah kalkmakla, ya da hop oturup kalkmakla nereye varabiliriz
ki. Kaldı ki içimize yerleşen o
düşmanlık dürtüsü kardeş coğrafyalarda yaşayan halklara kucak açmamızı önlüyor
da. Nitekim bu tür dar kalıpların
yansıması olarak ‘Mehmetçiğin Yemende,
Lübnan’da, Suriye'de ne işi var’ gibi yaklaşımlara şahit olabiliyoruz. Artık dört tarafımız düşmanla çevrili
çığırtkanlığına son vermek zamanı geldi, geçti bile. Tarih boyunca edindiğimiz bunca
kesretten vahdete (çokluk içinde
birlik) birikimimiz varken dar alanda manevra yapmak niye. İçe kapanmanın
hiçbir kıymeti harbiyesi yok ki. Artık
gün başımızı kumdan çıkarmak günüdür.
KÜRTÇÜLÜK
Bir başka kanayan yaramız hiç kuşkusuz
Kürtçülük meselesidir. Bir kere Kürtçülüğün bu topraklarda kabul görmesi imkân
dışıdır, muhatap bile almaya
değmez, tamamen oryantalistlerin içimize
attığı truva atı ırkçı bir akımdır. Bilhassa etnisite ve nation batı kökenli kavramlarla
bizdeki millet ve kavim kavramlarını özdeşleştirme çabaları oryantalistlerin
arzuladıkları bir durum. Oysa biz biliyoruz ki her kavram doğduğu topraklarda
bir anlam ifade edip kıymet kazanmakta, dolayısıyla bizim ithal kavramlarla
doku uyuşmazlığı yaşayacağımız muhakkak.
Kaldı ki öyle kavramlar var ki doğduğu topraklarda bile farklı lehçe ve
şivelere bürünüp değişik anlamlar kazanabiliyor. Nasıl mı? İşte kavim ve millet kavramları
bunun tipik misali, her iki kavramda
tıpa tıp birbirinin aynı kavramlar değildir.
Durduk yerde hiç kimse boşa heveslenmesin, bizi hangi kavramlarla
vurmaya kalkışırlarsa kalkışsınlar asla Kürtçülük akımı bu topraklarda kendine
zemin bulamayacaktır. Şöyle ortalıkta
Kürtçüğüm diye dolaşanların bir haline bakın ne doğru dürüst ortak bir
dilleri, ne bir devlet gelenekleri, ne doğru dürüst bir edebiyatları var. Dahası hiçbir şeyleri yok dersek
yeridir. Madem öyle malum etnik bir
siyasi akımın varlığından gereksiz yere telaşa kapılıp ta gözümüzde büyütmenin
anlamı yok. Bakın, yıllar boyu bu
topraklarda Türkü, Kürdü, Laz'ı,
Çerkez'i, Arab'ı, Boşnak'ı, Romanı vs.
hep birlikte yaşadık, asla birbirimize ayrı gayrı gözle bakmadık. Peki,
şimdi ne oldu da birden bire ansızın birbirimizi ‘öteki’ görür olduk.
Kaldı ki birlikte solukladığımız bu coğrafyada Kürt kökenli
akademisyenlerimiz, askerlerimiz, müzisyenlerimiz, yazarlarımız, siyasetçilerimizin her birinden
istifade ediyor, onlarda bizden istifade
ediyor. Bu karşılıklı candan istifadedir, iş olsun diye değil elbet. Madem biz birbirimiz için varız ve
birbirimize candan faydamız dokunuyor o halde bırakın her şey kendi doğal
mecrasında çözülsün. Herkes kin
kışkırtıcılığına soyunursa bu memleketin hali nice olur. Dolayısıyla ortada
yanlış anlaşılmaya müsait bir mesele varsa, bunu bir oturup kırk düşünerek
çözmemiz gerekir. Aslında çözümün adresi belli, o muhteşem medeniyetimize göz
atmak yetecektir. Şöyle tarihe bir baktığımızda
asla soy sop faslı enstrümanlar bizi birbirimizden ayıramazdı, illa da o dönemlere ait bir ayrım örneğine
ihtiyaç duyuluyorsa belki Müslim ve gayrimüslim tasnifinden söz
edilebilir. Kaldı ki bu da ayırım
sayılmaz, adı üzerinde tasnif, yani dini mensubiyeti belirten bir tasniflemedir.
Şimdi gel de atalarımıza gıpta etme, ne
güzelde meselelerin üstesinden gelmişler;
aynı kıbleye duran topluluklarla ilişkilerimizi ‘İnananlar kardeştir’ çerçevesinde yürütürlerken, gayrimüslimlerle olan ilişkilerimizi de ‘Dinde zorlama yok’ hükmüyle hal yoluna koymuşlardır. Çözümse işte
çözüm bu, şimdi buna daha ne ilave edilebilir ki. Ölçü Allah ve Resulünün
hakikatleri olunca birlik ve dirlik tutkumuz üç kıtayı sarabiliyordu. Nasıl sarmasın ki, Osmanlı bir yandan aynı
dine mensup topluluklarla soy sop faslına girmeden kardeşçe yaşarken, öte yandan gayrimüslimlere karşı da din
ayrımı gözetmeme uygulaması sayesinde uzun yıllar bir arada yaşayabilmiştir. Ne
zaman ki; Fransız ihtilalinden sonra menfi milliyetçilik akımları yükselmeye
başladı, işte o gün bugündür tarihçi Prof. Dr. İlber Oltaylı’nın da işaret ettiği
Türklük değer olmaktan çıkıp yeni truva atı cinsten sorunlu bir kavram olarak gündemimize girmiştir. Hele menfi
milliyetçilik rüzgârları coğrafyamıza bir sıçramaya görsün sanki talandan mal kaçırırcasına
bizimle hemen yollarını ayırıp her biri bağımsızlıklarını ilan etmişler de.
Bilinçli ya da bilinçsiz sonuçta ayrı gayrı düştük te. Ancak şunu iyi anlamamız
gerekir, emperyal devletler dün nasıl ki
beraber yaşadığımız toplulukları paramparça devletler haline getirip bizden
kopardıysalar, bugünde bağrımızdan koparılan devletleri bir başka yöntemlerle
kendi iç bünyesinde daha minimize bölük pörçük devletler haline getirerek yutma
hesabı içerisindeler. Bir başka ifadeyle böl parçala yut taktiğidir bu. Nitekim
Pakistan, Irak, Suriye içerisinden yeni devletçiklerin türetildiği artık bir
sır değil. Her neyse, şimdilik en iyisi
mi biz kendi içimizde birlik ve dirliğimizi nasıl koruruz ona bir bakalım. Bakın Ahmet Selçuk Özdağ, 12 Eylül öncesi ülkü neferleri ile devrimci
sol neferler arasında kıyasıya yaşanan mücadelelerin ardından bir askeri darbe
sonucu yargılanıp düştüğü mapushaneden (medrese-i yusufiye) Menzilden aldığı bir ışık mektupla
Osmanlının önemini belirten, Kürtçülüğün ise bir veba olduğunu şöyle ortaya
koyar:
“Medrese-i Yusufiye’de iken Adıyaman'da
öğretmenlik yapan akademiden mezun olan bir arkadaşıma mektup yazdım. ''Sen Menzil'e yakınsın, oradaki mübarek
insanı ziyaret et, durumumuzu anlat ve bize dua iste...'' Arkadaşım
gitmişti Menzil'e... Yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu: ''Menzil'e gittim kendisine ulaşamadım, çok kalabalıktı fakat kardeşi
Seyyid Abdülbaki Hazretlerine sizleri sordum. Bana dedi ki: Onlar günü
geldiğinde çıkacaklar ve buraya gelecekler...'' Ve zulmen atıldığımız zindanlarda zahiri
hürriyete adım attık ve de hakikaten Menzil'e ulaştık. Murad-ı İlahiyi öğrenmek
istiyorduk... Dünyanın en güçlü istihbarat sistemine sahip olduğumuz idraki ile
Allah'tan, Resulullah'tan haber alan Allah dostlarının kader aynasına bakarak,
Allah'ın izniyle gösterilenleri işitmek, duymak, gönül dünyamıza nakşetmek
istiyorduk. Mübarek (k.s.) bize gülümsedi, sorular sorduk, ülkemizle,
insanımızla ilgili çok az konuşan ''konuştuğunuz
her kelimenin hesabını vereceksiniz'' ayet-i kerime mealine uygun hareket
eden M. Raşid (k.s.) Hazretleri buyurdular ki: ''Sizlere teşekkür ediyoruz, siz olmasaydınız bu memleket felaketlere
duçar olabilirdi... Ah... Ahh... Bir de İslam’ı yaşayabilseydiniz yeniden
Osmanlıyı ihya etmek sizlere nasip olabilirdi.'' Aman Allah’ım ne büyük
mazhariyet, ne büyük teşhisti o, eksikliğimizi tamamlamamız ve yeniden diriliş
için harekete geçmemiz gerekiyordu. Bir gün kendilerine Doğu ve Güneydoğudaki
hadiseler soruldu ve aynen şöyle buyurdular: ''Kürtçülük küfürcülüktür'' ve hep Ümmet-i Muhammed için dualar...
dualar... dualar... ediyorlardı. O,
Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi idi. Hayatı boyunca Sünnet'e ittiba etti,
sadatlara mutabaat halinde yaşadı, yüz binlerce insanı dünyadan ahrete bağladı,
insanları çirkeften, zulmetten karanlıktan aydınlığa, güzelliğe, adalete hicret
ettirdi.
Allah rahmet eylesin...”
TÜRKOLOJİ
Batılıların 19. asır ortalarından itibaren
Türkoloji'ye merak salıp Türklük konusunda çalışmalar yapması doğrusu bizde
kuşku uyandırıyor. Hatta bu işin içinde bir bit kemiği var dedirtecek cinsten
bir kuşkudur bu. İşte görüyorsunuz oryantalistlerin el atmadığı konu hemen
hemen yok gibi, havayı iyi kokladıkları o kadar açık ve net ki, kendilerine vazife çıkarabiliyorlar. Sakın ola ki, oryantalizm de neymiş deyip
hafife almayın, bir kere bu akım
tarihten bugüne, yani sömürgeci batının doğuda var olan tüm potansiyelini
kullanıp onları güya kendince kontrol altına alarak ya da gelecekte batı için
tehdit olacak tüm argümanları silip süpürme gayesi güden bir toplumsal mühendislik
projesidir. Belli ki bu proje doğunun ortak yönlerini gün yüzüne çıkarmaya yönelik
bir kurgu değil, tam aksine farklılıkları
ön plana çıkarıp ayrıştırmaya yönelik bir kurgudur. Biliyorlar ki ne kadar ortak noktalar gün
yüzüne çıkarsa doğu halkları birbirine yakınlaşıp birlikte hareket
edeceklerdir. Onlar açısından ayrılıkları körükleyip doğu toplumlarını
birbirlerinden uzaklaştırmak en akılcı stratejik bir yöntemdir. Oldu ya doğu toplumları arasında dişe değer
ayrıştırıcı farklılıklar bulunamadı bu seferde tarihte yaşanmış ne kadar
olumsuz etken unsur varsa günümüze uyarlanıp yeni bir husumet denemesi tesis
edilmeye çalışılır. Derken tüm bu çabaların neticesinde bir bakmışsın bizim kardeşlik
projemiz güme gidebiliyor. Öyle ki, bir noktadan sonra ‘Bir Türk dünyaya
bedel’ sloganının esiri oluruz da. Yani, Türklük bilinci bizim istediğimiz
bilinçte gelişmez, batı Türkologların belirlediği ölçülerde seyreder. Ve
onların kontrolünde Türklüğe bilimsellik katma adına Türkoloji enstitüsü çalışmalarına
hız vermiş oluruz da. Oysa Türkoloji ibaresi bile başlı başına Türklüğü
aşağılayan bir kavramdır. Düştüğümüz şu
hale sevinsek mi üzülsek mi doğrusu şaşkın haldeyiz. Nasıl şaşmayalım ki, yeri
geldiğinde ‘Ayıdan post Moskof’tan
dost olmaz’ diye söylenir durup mangalda kül bırakmayız, ama ne hikmetse bu kavramı Rusların
çıkardığından ve loji ibaresinin Rum’a ait olduğundan bihaberiz. Meğer
arkeolojik kavramlara ne kadar merakmışız. Merak iyi hoşta, bir kere loji
ibaresi daha çok mezara defnedilmiş, yani ölü milletler için kullanılan bir
ektir. Nasıl meraksa Sümerler tarihin en eski kavimlerinden olsa gerek
Sümeroloji dilimizden düşmez oldu. Taptaze diri olmak varken ölmüşüz de
ağlayanımız yok misali ölü kavramlardan hayat bulmaya çalışmışız. Tuhaf bir
haleti ruhiye ile kendimizi hapsetmişiz bile.
Tuhaflığa bakın ki batı literatüründe Frankoloji kavramı yok, biz hala
Türkoloji'den söz ediyoruz. Bari önce
onlar kullansalar fena olmaz, Frank ve
loji her iki ibarede yabancıdır birbirine yakışır da, bizim eski görünmeye
ihtiyacımız yok ki. Kaldı ki bize yamamak istedikleri Türk ve loji ibarelerin
biri yerli diğeri yabancıdır, nasıl olur da bir arada kullanılabilir. İşte asıl
bu konulara kafa yormamız gerekirken habire Türklüğü değer olmaktan çıkarıp dar
kalıplara mahkûm etmek isteyen tezlere tav oluyoruz. Belli ki değer ifade eden kavramları sorunlu
hale getirmekte pekte mahiriz. Şayet Türkoloji kavramıyla amaç Osmanlıyı
unutturmak ya da gönüllerden silmekse buna güçleri yetmeyecektir, buna
inancımız tam.
Artık bazı gerçekleri fark etmemiz
gerekir. En azından Osmanlının gücü adında değil etkisinde kodlu olduğunu fark
etmek bile yeter. Osmanlı bu etki sayesinde
gönüllerde taht kurmuş durumda. Allah
aşkına akıl var mantık var, Osmanlı etkisi
Türkoloji türü zayıf ve cılız kavramlarla silinebilir mi? Madem öyle, siz siz olun
Türklüğü batılı oryantalistlerin dilinden anlamaya çalışmayın, asli kaynaklara yönelmek bize yeter artar
da. Onlar vazifesi gereği her türlü
hinliği yapadursunlar bize tav olmak değil uyanık olmak düşer. Zaten uyanık olsaydık emperyal devletler bize
ayar çekme cesareti gösteremezlerdi.
Nasıl mı? İşte İngilizler Rusya
orta Asya’da egemen olmasın diye Müslüman kılığına girmiş Yahudi asıllı Macar
Türkolog eski adı Arminius Vambery, yeni adı Reşid Efendi vasıtasıyla Ahmet
Vefik Paşa’ya “Şecere-i Türk”, Buharalı
Süleyman Efendi'ye “Çağatay Sözlüğü”
hazırlattırmıştır. Tabii İngiliz böyle yapar
da Rus boş durur mu, o da İngilizlerin bu ince siyasetine karşı Erzurum
Başkonsolosluğuna atadıkları Alexander Jaba vasıtasıyla Kürtçe Sözlüğü devreye
sokarlar. Peki ya Fransızlar! Fransa’da boş durmaz elbet, onlar da 1862’de
“Şerefname”yi orijinalinden uzaklaştırıp Fransızcaya tercüme ettirirler. Hakeza
tiyatroda batıdan alınma. Batı Hz. İsa’yı anlatabilmek için bu metoda
başvurmuş, biz ise batıdan geleni yerli kültürümüzü kurutacak şekilde
uyarlamışız. Her şey gayet açık ve net, amaç
üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir. Amaç
söz konusu Asyatik toplulukların kültür ve dillerini bilimsel yoldan kontrol
altına alıp Türk dünyasını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktır. Neyse ki
Ulu Hakan Abdülhamit Han durumun vahametini çok önceden sezip önlem almayı
ihmal etmez. Şöyle ki; Özbek Tekkesi
Şeyhi Buharalı Süleyman efendiyi Orta Asya’da dil birliği çalışmalarına başlatmak
için görevlendirip oryantalistlerin sinsi emellerini bir nebzede olsun boşa
çıkartabilmiştir.
Maalesef geldiğimiz nokta itibariyle
Türkoloji kavramı bu coğrafyada iyiden iyiye yerleşmiş gözüküyor. Biranda alışkanlığa
son vermekte zor gibi. Madem alışkanlık
hale gelmiş durumda, o halde bu noktadan sonra bu kavramı ıslah etmek daha
akıllıca bir yol olacaktır. Pekâlâ,
karşı atak olarak Nizam-ı âlemi çağrıştıracak bir çehre kazandırabiliriz. Zira
oryantalistler bizim dar alanda kalmamızdan yanalar, bu yüzden bizim yeniden üç kıtaya açılmayı
çağrıştıran Nizam-ı âlem ülküsünden söz etmemiz onları endişelendirmeye
yetecektir. Böylece kendi elleriyle kazdıkları kuyuya kendileri düşmüş
olacaklardır. Düşünsenize her sabah uyandıklarında
Türkoloji kavramının Nizam-ı âlem fikriyle yan yana birlikte anılır olduğunu
işittiklerinde korktukları başına gelmez mi?
Elbette gelir, işte asıl Türklük bilinci budur. Bir başka ifadeyle oryantalistlerin
belirlediği ölçüleri elimizin tersiyle itmek, itemiyorsak ta onların
ürettikleri kavramları ters köşe yapıp Nizam-ı aleme çevirmek Türklük
bilincidir. Dedik ya, onlar kendi
kabımızdan çıkmamızı istemiyorlar, bir çıkarsak biliyorlar ki tüm Asya, tüm
Balkanlar, tüm Avrupa Türkün dirilişine sahne olacak. Bu yüzden ödleri
kopuyor, asla bizim medeniyet olmamızı
istemezler, az olsun benim olsun mantığını bize reva görüyorlar. Yani küçülün,
büyümeyin mantığıdır bu. Madem
oryantalistlerin hesabı bu, o halde bizimde bir planımız olsun, onların planı
üzerinde bir plan. O plan belli, ilk evvela kendimiz gibi olacağız, sonra da
medeniyet olacağız. Ve en nihayet Nizam-ı
âlem olacağız. O halde ne duruyoruz
Türk’e simgesel olmak yaraşmaz, objektif ve soyut düşünmek yaraşır. Değerler noktasında taviz asla olmamalı. Gün artık değer üretme günü, gettolaşmak
değil.
Vesselam.