14 Kasım 2016 Pazartesi

HANGİ TÜRKLÜK?


                                     
 HANGİ TÜRKLÜK?                                                                                            

SELİM GÜRBÜZER

      Yükselen milliyetçilik her nedense paylaşılamıyor, her cinsten siyasi partiler milliyetçiliğe vurgu yapmakta adeta yarış içerisindeler. Kimi Türklerin tarihte on altı devlet kurmanın gurur okşayıcılığından bahsedip kendinden geçerken, kimide alaycı üslupla  ‘on altı devlet kursak ne kurmasak ne, bir o kadar da devlet yıkmışız’ karşılığını veriyor, kimi milliyetçiliği Atatürk Milliyetçiliği eksenine oturturken,  kimi de ulusalcı ya da Türk Milliyetçiliği çerçevesinde meseleyi ele alıyor. Anlaşıldığı kadarıyla milliyetçilik ekseninde çeşitlilik artarak devam edecek gibi,  ne diyelim sürüsüne bereket dersek yeridir. 
       Her neyse biz evvela şu on altı devlet olayı neymiş ona bir göz atalım.  Malum, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası birtakım devlet adamının kafasında acaba ne yapsak ne etsek te on altı yıldızlı Cumhurbaşkanlığı forsuna Yavru Vatan Kıbrıs'ı da ilave etsek bir düşünce doğmuş ve bu düşünce doğrultusunda listede pekte dikkat çekmeyecek bir ismi çıkarmakta karar kılmışlar. Derken akıllarına Batı Hunları düşmüş ve yerine KKTC dâhil etmişler. İyi hoşta tarihi özellik kazanan forsla oynamak çözümün neresinde,  çözümden ziyade daha çok tarihle oynamak ya da alay etmek diyebileceğimiz türden tam ibretlik bir vesika gibi duruyor. Denilebilir ki 1983’te kurulan KKTC’yi tanıma çabasına yönelik bir uygulamadır bu,  hem öyle bile olsa yöntem bu olmamalıydı.  Kaldı ki tarih müdahale edilen türden bir meta değil ki,  bilakis yaşanıp kayda geçen hazinedir.  İlla cumhurbaşkanlığı forsuna yıldız ilave edilecekse bu 16 olmazda 17 olurdu, icabında 18 de olabilirdi.  Bir kere ortada ilk baştan gelen oynanmış bir hata var,   bir milletin tarihi on altı devletle sınırlandırılırsa olacağı buydu, hatta olmayanı olmuş gibi göstermekte bir hatadır.  Bırakın bu konuları tarihçiler halletseler ya, sırça köşklerde ele alınıp bir çırpıda halledilecek konular değil ki,  bir kere bu işler bilgi gerektirir. Nitekim on altı yıldızın içinde olmayıp ta tarihte yerini almış birçok Türk toplulukların varlığı artık bir sır değil.  Oturup bunlara kafa yormak varken, hiç yoktan simgeleşmeye,  donuklaşmaya ve rozetleşmeye merak salmışız.  Ah birde merakımızı ve enerjimizi simgesel olana değil de öze yönelik harcasaymışız ne iyi olurmuş. Hadi özden vazgeçtik diyelim bari tarihi vakaları objektif yönden değerlendirebilme erdemliliğini gösterebilseydik bu bile bize yeterdi. Maalesef kafa yorup analitik tarih bakışı geliştirmek yerine kolaycılığa kaçmışız.
        Bakın, tarihimize şöyle bir göz attığımızda kurulan devletlerarasında gerek mensubiyet yönünden olsun,    gerek idari yönden olsun ağırlıklı olarak Türk unsurlar olduğu gibi,  Türk tebaasının dışında yer alan unsurlarda vardı.  Bu tabloya baktığımızda rahatlıkla şunu diyebiliriz ki;   Türklüğü kafatasçılık ya da damarlarda dolaşan asil kana indirgemek tarihi gerçeklerle taban tabana zıt düşmek olacaktır.  Zaten tarih bize saf ırkın olamayacağı yönünde ışık veriyor da.  Kaldı ki bizim derdimiz kendini Türk hisseden Türk’tür anlayışında olanlarla değil,   kimin Türk, kimin Türk olmadığı umurumuzda olmaz da.  Bizim derdimiz tarihi gerçeklerle yüzleşmekten kaçınıp Türklüğü sloganlaştıranlarla. Tüm dert dava bilerek ya da bilmeyerek Türklüğün itibar kaybına uğratanlarda düğümleniyor. İşte bu kör düğüm çözülmediği müddetçe bizim derdimiz bitmez.  Doğrusu Türklük birleştirici kavram olması gerekirken ayrıştırıcı rol üstlenmiş gibi görünüm vermesi zülfüyârımıza dokunmakta.   Hatta bu mesele öyle farklı mecraya kaymış durumda ki;  ‘Ya sev ya terk et’ noktasına gelmiş bile. Oysa Türklük kendi dışındaki unsurları dışlayan bir değer değildir.  Belki aramızda ‘hadi canım bunda ne var’ diyenler olabilir, ama mesele hafife alınacak kadar basit değil.   Evet, bir kez daha söylemekte fayda var bizim farkımız  ' Yaradılanı sev Yaradandan ötürü sevme” karakterine sahip olmamızdır,  bize öteki görmek asla yaraşmaz. 
     

                                                                TÜRKLÜK


       Artık gelinen noktada diyebiliriz ki; Türklük içi boşaltılmış somut ulus devlet olmanın bir aracı konumda işlev görmekte.  Nasıl oldu bu hale geldik, doğrusu şaşmamak elde değil,  bizim bildiğimiz Türklük kavramı böyle değildi,  eskiden Türk dendiğinde bir değer ifade ediyordu. Üstelik her ulu orta yerde ağza alınıp konuşulan bir kavramda değildi. Değim yerindeyse dört başı mamur bir değerdi, dolayısıyla kıymet ifade eden bir değerin pazara dökülmemesi gerekirdi.   Malum ulu orta yerlere ancak ucuz,  çer çöp cinsten şeyler dökülür.  Dikkat edin altın mücevherat türü ziynetler vitrinde sergilenir hep, asla pazara dökülmezler.  Hani teşbihte hata olmaz derler ya, aynen bu örnekte olduğu gibi Osmanlı’da altı asır boyunca ben Türküm diye ortaya çıkmamış, Türk olduğu halde bahsetmeye gerek duymamış.  Utandığından mı? Elbette ki hayır. Hem niye utansın ki,  Osmanlı Türklüğü ağzına almamakla ne aslını,  ne de atasını unuttu. Bilakis ceddin deden, neslin baban diyerek cihanşümul devlet oldular bile. Kelimenin tam anlamıyla Devlet-i Aliye İ'lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem uğruna üç kıtaya hükmetmiş bir devlettir. Onun için kendilerini soy sop faslının dar kalıplarına mahkûm etmediler,   ‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz’ düsturunu şiar edinmişlerdir.  Dahası İslamla hemhal olunmuş Osmanlı bilincidir bu.   Zaten bu bilinç doğrultusunda atalarımız kurduğu devletlere ya kurucularının adını vermişler, ya da sülale isimlerini vermişlerdir. Ve kendilerini Al-i Selçuklu, Al-i Osmanlı tanımlamışlardır. Böylece bağrında taşıdıkları milliyetlere ‘öteki’ gözüyle bakmadıkları içindir Türk denildiğinde hep Müslümanlık akla gelmiştir. Elbette ki bizim imparatorluğumuzda kozmopolitti ama asla emperyal değildi. Osmanlının diğerlerinden farkı,  engin hoşgörüsüyle bağrında taşıdığı tüm ırklara karşı adalet güneşi olmasıydı. Öyle ki, din milliyet farkı gözetmeksizin yediden yetmişe tüm toplum kesimlerini şemsiyesi altında yıllar boyu idare etmişte. Bakın, Bizanslılar Yahudilere yapmadıkları insanlık dışı işkence kalmamış,  yaptılar da ne oldu cihanşümul imparator olamamışlardır.  İşte Osmanlının farkı bu noktada ortaya çıkıyor;   farkı fark ettiren bir Devlet-i Aliyye olmasıdır.  Zaten cihanşümul olmasının temelinde soy sop faslı gütmeme esprisi yatmaktadır.   İyi ki de Osmanlı saf ırk, saf kan politikası gütmemiş, iyi ki de, gayrimüslim tebaadan gelen elit zümreye yönetim kademelerinde yer vermiş, aksi takdirde üç medeniyeti bünyesinde toplayan Osmanlı,    Müslüman Roma olamazdı. 
         Şu bir gerçek,  Türklüğe zarar vermekse,  asıl Türklüğe dış mihraklardan ziyade içimizde Türklüğü ulus devletin somut aracı hale getirenler zarar vermektedir.  Baksanıza Türklüğün içerisini öyle boşaltmışlar ki, değer olmaktan çıkmış ideolojik bir ürün hale gelmiş durumda.   Tabii hal vaziyet bu olunca ister istemez Türklük denilince sadece Nihal Atsız’ın öğretilerinde yer alan güçlü kahraman tiplemeler, ya da  ‘Bir Türk dünyaya bedel’ meydan okumalar akla gelip baş tacı olmaktadır.  Maalesef bu bağlamda Türklük anlayışının içerisinde Mevlana’nın; ‘Ne olursan ol yine gel’ çağrısına, ne de Yunus’un; ‘Yaradılanı sev Yaradandan ötürü’ sevgi temasına yer vardır.  Oysa bizim ecdadımız Moğol kasırgasının yaralarını Horasan Erenlerinin irşat soluğuyla sarmışlar. Malum, Moğollar medeniyetten uzak yıkıcılardı,  bu yüzden bir türlü yerleşik olamamışlar, derken bir yüzyılı geçmeyecek bir hâkimiyetle tarihe gömülüp kaybolmuşlardır.  Madem öyle şimdi sormak gerekir;   etrafa korku salıp insanlıktan nasibini almamış Moğol serdarlarını,  Hulagoları, Cengizleri mi örnek alıp işte Türklük budur diyeceğiz yoksa elinde gül koklayıp karadan gemileri indiren Fatih gibi nice medeniyet kahraman dehaları mı örnek alacağız?  Cevabınız birincisi ise biliniz ki bizim bildiğimiz Türklük bu değil,   bu olsa olsa Türklüğü Cengizleştirme,  Moğollaştırma katliamıdır. Şayet dert dava milliyetimizin kök izlerini bulmaya çalışmaksa çözüm ikinci cevaptadır,  yani aradığımız Ahmet Yesevi’nin yaktığı sevgi ateşinde.   Bakın, Yahya Kemal Yesevi ocağı hakkında Fuad Köprülü’ye ne diyor: ‘Ahmet Yesevi’yi bir inceleyin göreceksiniz, bizim milliyetimizin temelleri orada bulacaksınız.’
       Gerçekten de Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin dergâhına gelen Türk’ün alp’i ruhunu erenlikle donatmakla kuru cihangirlik davasından uzaklaştığı gibi alperenlik kimliğine de kavuşmuş oluyordu. Böylece Yesevi ocağı sayesinde Türklük aşama kaydedip yerleşikliğe,  medeniyete yelken açıp,  Nizam-ı âlem’e geçiş yapmışta. Kim bilir İslamiyet öncesi Türklüğün pazı kuvvetiyle yetinseydik belki de şuan yerlerde sürünüp yeryüzünde Türk adına hiçbir devletin varlığından söz edemeyecektik. Dedik ya milliyetçiliği ve Türklüğü sırf bilek kuvvetine endekslememek gerekir, aksi takdirde Moğol serdarlarından bizimde bir farkımız kalmaz. Belli ki Türklüğü bilek gücü görme alışkanlık hale gelmiş,  belki bu bilek gücü dışa karşı yansıtılsa bir anlam ifade eder,  ama gel gör ki  ‘kol kırılır yen içinde kalır’ misali her ne hikmetse bu bilek gücü kimi zaman iç dengelerin ayarlamasında kullanmak için muhafaza edilebiliyor.  Nasıl mı?  İşte 28 Şubat süreci içerisinde kendi ülkesinde parya duruma düşüp te yabancı diyarlarda kapı kapı dolaşıp eğitimini sürdürmeye çalışan başörtülü kızların çektiği o acı sahnelerden biliyoruz bunu.  Aman Allah’ım neydi o günler,  tam bir kâbustu,  içte kan kaybına uğramak birilerinin hoşuna gidiyordu habire.  Neyse ki 2002 sonrası kendimize gelip   ‘Mevla neylerse güzel eyler’ sabrıyla onca zulüm ve işkence sona erebilmiştir,  ne kadar şükretsek azdır. 
          Her neyse biz asıl konumuza dönelim.  Bakın,  adını Türklükle duyuran Göktürklerin kullandığı sikkelerin bir yüzünde Çin, diğer yüzünde Göktürk harfli yazılar var, demek ki hiçbir sakınca görmemişler.  Hakeza yine eski Türklerde Çin kökenli Başbuğlarının varlığı, Selçukluda İran kökenli Nizam’ül Mülk’ün veziriazam olması,  Osmanlı’da padişahların Bizans prensleriyle evlenmesi, devşirme sisteminin yıllarca uygulanır olması,  Arapça, Farsça ve Türkçenin bir arada kompleksiz saray dili olarak konuşuluyor olması gibi örnekler bizi tanımlayan örneklerdir.  Amaç kimlik edinmekse bu örneklere bakarak pekâlâ gerçek kimliğimizi bulabiliriz. Yok, amaç bu değil de,   özden uzak satıh üstü basmakalıp simgesel Türklük örneklerine tav olmaksa, biliniz ki bizim kendi kendine gelin güvey olmuş içe kapanık Türklüğe ihtiyacımız yoktur.  Bakın,  Türklük göçer konar dönemlerinde bile bu denli yerel değildi,  otağımızdan her çıkışımız bizim için bir açılım olmuş,  uzak diyarlara göç ettikçe değişik ırktan insanlarla tanışık olmuşuz,  tanıştıkça da kültür alışverişinde bulunup işi kolay kılmışız, derken farklılıklarla bir arada nasıl yaşanacağını keşfedip tüm insanlığa Nizam-ı âlem olmuşuz da. Meğer göç sıradan bir hadise değilmiş, bir medeniyet muştusuymuş, bu muştu sayesinde ufkumuz ötelere taşıp medeniyet olmuşuz da.  Hep denilir ya, medeniyetler büyük göçlerin ardından doğarmış,  bizimki de öyle olmuş zaten.
        Moda tutkusuna kapılmış milliyetçilik akım sürekli simgesel Türklükten dem vurmakta.  Sadece dem vursalar gam yemeyiz,   bilerek ya da bilmeyerek sonuçta üretilen simgesel söylemlerle siyasi Kürtçülüğün ekmeğine yağ sürüp kardeşliğe balta vurmaktalar. Aslında her iki akımda birbirinden beslenmekte.  Buna 'etki-tepki' etkileşime dayalı bir beslenme dersek yeridir.  Mesele gayet açık ve net, birbirlerine ültimatom yağdırarak kavileşiyorlar. Oysa herkesi aynı kalıba sokma yarışının varacağı nokta birbirlerinin kuyusunu kazıyıp kendi iç dinamik ve kültürlerini kurutmak olacaktır.  Gel de mazinin o müthiş erdemliliğini arama ve şimdi daha iyi anlıyoruz ki;  Asr-ı Saadet dönemi,  Selçuklu ve Osmanlıdan arda kalan boşluk giderilmediği sürece bu sıkıntılar bir süre daha devam edecek gibi. Yine de ümidimizi büsbütün yitirmiş sayılmayız.  O müthiş altın devirlerimiz unutturulmaya çalışılsa da o muhteşem mazinin çekim gücü bir şekilde kendisiyle bizi buluşturacaktır.   Osmanlıyı redd-i miras eylemek ne akıl karı doğrusu anlamış değiliz,   zaten nereye gitsen her an karşında. Etkisi gücünde gizli. Bir an Macaristan’a yolculuk yaptığımızı düşünelim, karşına ya Mohaç meydanı ya da Estergon kalesi çıkacak, bu aynı zamanda Osmanlıyla yüzleşmek demektir,  bu kaçınılmaz.  Dedik ya, nereye gidersek gidelim Osmanlı bizim için canlı bir abide.  Kaldı ki reddi miras döşemekle Osmanlı reddolunmaz,   sadece kendimizi reddetmiş oluruz.
           Artık göçebe dinamizme ait at üstünde kılıç sallamanın hayaliyle etrafa korku salan bir Türklük modelinden vazgeçmek zamanıdır.  Bakın,  dünyanın hiçbir yerinde bizimki kadar etnik konular kaşınmıyor,  ötekileştirmenin mahzurlarını fark etmiş olsalar gerek ki eski huylarından vazgeçmiş gözüküyorlar.   Ne var ki, onların terk ettiği noktada şimdi o hastalığa biz tutulmuşuz.  Baksanıza yeni Türklük tanımında iç ve dış düşman dürtüsü koyuluğunu hala devam ettirmekte.  Tanımla da kalsalar yine gam yemeyiz,  bizden sınır bekçiliği yapmamız da talep ediliyor. Nasıl bir Türklük tanımıysa aynı coğrafyayı paylaştığımız etnik topluluklarla bir türlü kardeşçe yaşayamıyoruz, sanki aramıza duvarlar örmüşüz. Öyle ki, farklı etnik unsurları görmezden gelerek söylemlerimizle tahrik edip her geçen gün birbirimizden kopuyoruz da. Biz Türk'üz dedikçe onlarda Kürd’üz diyor, ya da tam tersi onlar Kürt dedikçe bizde Türk’üz diyoruz, adeta âşıklar gibi atışıyoruz.  Oysa Alparslan Türkeş gibi “Biz ne kadar Türk'sek onlarda o kadar Türk’tür, onlar ne kadar Kürt’se bizde o kadar Kürdüz, kız alıp vermişiz, etle tırnak gibiyiz, Kürtler bizim öz kardeşlerimizdir. Biz onlardan herkesten çok sever, düşünürüz. Onlarda elhamdülillah Müslüman’dırlar,  aynı kıbleye secde ediyoruz, hepimiz aynı peygamberin ümmetiyiz, aynı kutsal kitaba bağlıyız” diyebilmeliydik. Yani, Kürt Türk kardeştir, gerisi teferruattır diyebilmeliydik. Kaldı ki birbirimize karşı gövde gösterisinde bulunmak veya düşman kesilmekten kim kazanmış ki biz de kazanalım.  Şuna tehlike buna tehlike diye diye dostluğu unutur olduk. Oysa tehlike ne şu, ne bu, asıl tehlike beynin derinliklerine kodlanmış tehlike senaryolarında.  Herkesi tehlike addetmek öyle maraz bir hastalık ki;  dost bildiklerimizden bile kaçar hale geldik. Siyasilerin simsar,  sanatkârların sansar, dâhilerin şebek olduğu böyle bir atmosferde başka bir şey beklenmezdi zaten.  Bakın, 1789 Fransa modelinden mülhem menfi milliyetçilik tohumları ne zaman ki topraklarımıza sıçradı, işte o gün bugündür dostluğu ve kardeşliği mumla arar olduk. Maalesef ulus devlet mantığının ürettiği tek tipçilik modeli farklılıkları zenginlik gören anlayışımızı yerle bir etmiştir. Kardeşçe, dostça bir arada bağdaş kurup aynı sofrada aynı çanağa beraber kaşık çaldığımız o çorbanın lezzetini unutalı bir hayli yıllar olmuş,  düğünlerde hep birlikte halay çekip nara attığımız günleri arar olduk. Şimdi bu hal ve ahval içerisinde bize reva görülen bu içi boş ulusal kimlikle ortalıkta dolanmaya sevinelim mi, üzülelim mi bilinmez ama ümit ederiz bu gidişat ters çevrile.  Kimileri bizim düştüğümüz bu hale içten içe sevinip ellerine kına yaksalar da,  boşa heveslenmesinler, biz bunun geçici bir araz olduğunu düşünüyoruz. Şunu iyi bilsinler ki;  yeniden kardeş olup heveslerini kursaklarında bırakacağımız günler pek yakındır. Buna inancımız tamdır.  Artık etnisiteye dayalı siyasetin insanımızı gerdiğini, hepimizi ayrıştırdığını bilmeyenimiz yok gibi. İşte bunu fark etmek bile geleceğe ümit var bakmamıza yetiyor.

                                           OBJEKTİF TARİH ANLAYIŞI


     Şayet gerçek Türklükten bahsedeceksek Erol Göka’nın; ‘Türkler uygarlık sentezci yönüyle tarihe damgasını vurmuştur’ sözlerini referans almak gerekir. İşte her şey bu tanımda gizli.  Objektif tarih değerlendirmesi bu tanımda yerini bulmuş ta.  Tarihe şöyle  objektif pencereden bakıp  bir bütün olarak ele aldığımızda   Cumhuriyeti  kuranların Osmanlı  medreselerinden yetişmiş kadrolar olduğunu   görürüz. Kökse, cumhuriyetin kökü Osmanlıya dayanmak ta. Keza kadrolar da öyle,   bunun yanı sıra parlamentosu, siyasi partisi, basını ve tüm müesseselerini de devr almışız. Tabii bu sıradan bir devir değil, maziden atiye uzanan bir devir teslimidir.  Nitekim Atatürk bu köklü mirasla cumhuriyeti kurduğunda sil baştan yeni bir bir millet yarattık dememiş, tam aksine eski cemaat toplumundan modern bir toplum meydana getirdik demiştir. Yani gelişmeciliğe vurgu yapmış. Evet, kurulan yeni devlet Osmanlının değişik devamından başka bir devlet değildir.   Her ne kadar birileri Osmanlı’ya redd-i miras eylese de, şu bir gerçek dünyanın gözünde biz Osmanlıyız hala.   Dünya Osmanlıyı unutmamış,  biz nasıl unutabiliriz ki?
          Elbette ki, tarihi vakaları değerlendirirken maksat kişileri övmek veya yermek, ya da bir ırkı övmek veya yermek değildir,  temel gaye belli geçmişten ibret alabilmek ve tarih bilincine erişmektir.  Hatta resmi tarih ve resmi ideoloji izin vermese de temel amaç budur, bundan sapmayız.  Bizim için ortak hafızamızı diri tutabilmek önem arz eder.  Madem bu kadar mühim   tarihi gerçeklerle  yüzleşmekten korkulur ki.. Belli ki arşivlerin uzun bir süre incelenmeye açılmamasının arka planında yatan asıl etken unsur tarihle yüzleşme kaygısıdır.  Tabii gereksiz bir kaygıdır bu, hem korkunun ecele faydası yok ki.  Bakın,  önümüzde resmi tarihe alternatif Kemal Tahir, Kazım Karabekir, Mete Tuncay, Dr. Rıza Nur vs. isimlerle yayınlanmış tarih çalışmaları var.  Pekâlâ, bizde resmiyetten çıkıp onlar gibi cesur çıkışlar yapabiliriz.  Bakın,  hala birikmiş bir takım korkulardan olsa gerek Hürriyet Gazetesi yazarı Murat Bardakçı Şahbaba’yı yazarken bazı bölümleri çıkardığını söyleme ihtiyacı hissetmiştir. Yine de her ne sebepten olursa olsun bir şekilde geçmişle yüzleşmek gerek,  resmi tarih izin vermese de buna mecburuz.  İstesek te istemesek te Osmanlı gönüllerde taptaze yaşıyor, yaşayacakta.
         Bir başka önemli husus din’i bir vecibe gereği birbirimize karşı mütevazı, dışa karşı çetin olmak gerekliliğidir, buna mecburuz da. Bakın,  habire birbirimizi kırdıkça sürekli kan kaybediyoruz, bundan daha kötüsü dış mihrakları sevindiriyoruz. Madem müminler kardeştir, o halde Türklük kavramını simgesel olmaktan çıkarıp asline döndürmek gerekir.  Böylece okyanus ötesine yeniden Nizam-ı âlemce vira vira yelken açıp gerçek Türklüğü keşfetmiş oluruz. İkide bir düşman hobisi ile akşam yatıp sabah kalkmakla, ya da hop oturup kalkmakla nereye varabiliriz ki.  Kaldı ki içimize yerleşen o düşmanlık dürtüsü kardeş coğrafyalarda yaşayan halklara kucak açmamızı önlüyor da.  Nitekim bu tür dar kalıpların yansıması olarak   ‘Mehmetçiğin Yemende, Lübnan’da, Suriye'de ne işi var’ gibi yaklaşımlara şahit olabiliyoruz.  Artık dört tarafımız düşmanla çevrili çığırtkanlığına son vermek zamanı geldi, geçti bile. Tarih boyunca edindiğimiz bunca kesretten vahdete  (çokluk içinde birlik) birikimimiz varken dar alanda manevra yapmak niye. İçe kapanmanın hiçbir kıymeti harbiyesi yok ki.  Artık gün başımızı kumdan çıkarmak günüdür.

                                                         KÜRTÇÜLÜK

      Bir başka kanayan yaramız hiç kuşkusuz Kürtçülük meselesidir. Bir kere Kürtçülüğün bu topraklarda kabul görmesi imkân dışıdır,  muhatap bile almaya değmez,  tamamen oryantalistlerin içimize attığı truva atı ırkçı bir akımdır. Bilhassa etnisite ve nation batı kökenli kavramlarla bizdeki millet ve kavim kavramlarını özdeşleştirme çabaları oryantalistlerin arzuladıkları bir durum. Oysa biz biliyoruz ki her kavram doğduğu topraklarda bir anlam ifade edip kıymet kazanmakta, dolayısıyla bizim ithal kavramlarla doku uyuşmazlığı yaşayacağımız muhakkak.  Kaldı ki öyle kavramlar var ki doğduğu topraklarda bile farklı lehçe ve şivelere bürünüp değişik anlamlar kazanabiliyor.  Nasıl mı? İşte kavim ve millet kavramları bunun tipik misali,    her iki kavramda tıpa tıp birbirinin aynı kavramlar değildir.  Durduk yerde hiç kimse boşa heveslenmesin, bizi hangi kavramlarla vurmaya kalkışırlarsa kalkışsınlar asla Kürtçülük akımı bu topraklarda kendine zemin bulamayacaktır.  Şöyle ortalıkta Kürtçüğüm diye dolaşanların bir haline bakın ne doğru dürüst ortak bir dilleri,  ne bir devlet gelenekleri,  ne doğru dürüst bir edebiyatları var.  Dahası hiçbir şeyleri yok dersek yeridir.  Madem öyle malum etnik bir siyasi akımın varlığından gereksiz yere telaşa kapılıp ta gözümüzde büyütmenin anlamı yok.  Bakın, yıllar boyu bu topraklarda Türkü,  Kürdü, Laz'ı, Çerkez'i, Arab'ı,  Boşnak'ı, Romanı vs. hep birlikte yaşadık, asla birbirimize ayrı gayrı gözle bakmadık.  Peki,   şimdi ne oldu da birden bire ansızın birbirimizi ‘öteki’  görür olduk.  Kaldı ki birlikte solukladığımız bu coğrafyada Kürt kökenli akademisyenlerimiz, askerlerimiz, müzisyenlerimiz,  yazarlarımız, siyasetçilerimizin her birinden istifade ediyor,  onlarda bizden istifade ediyor. Bu karşılıklı candan istifadedir, iş olsun diye değil elbet.   Madem biz birbirimiz için varız ve birbirimize candan faydamız dokunuyor o halde bırakın her şey kendi doğal mecrasında çözülsün.  Herkes kin kışkırtıcılığına soyunursa bu memleketin hali nice olur. Dolayısıyla ortada yanlış anlaşılmaya müsait bir mesele varsa, bunu bir oturup kırk düşünerek çözmemiz gerekir. Aslında çözümün adresi belli, o muhteşem medeniyetimize göz atmak yetecektir.  Şöyle tarihe bir baktığımızda asla soy sop faslı enstrümanlar bizi birbirimizden ayıramazdı,  illa da o dönemlere ait bir ayrım örneğine ihtiyaç duyuluyorsa belki Müslim ve gayrimüslim tasnifinden söz edilebilir.  Kaldı ki bu da ayırım sayılmaz, adı üzerinde tasnif, yani dini mensubiyeti belirten bir tasniflemedir. Şimdi gel de atalarımıza gıpta etme,  ne güzelde meselelerin üstesinden gelmişler;  aynı kıbleye duran topluluklarla ilişkilerimizi   ‘İnananlar kardeştir’  çerçevesinde yürütürlerken,   gayrimüslimlerle olan ilişkilerimizi de  ‘Dinde zorlama yok’  hükmüyle hal yoluna koymuşlardır. Çözümse işte çözüm bu, şimdi buna daha ne ilave edilebilir ki. Ölçü Allah ve Resulünün hakikatleri olunca birlik ve dirlik tutkumuz üç kıtayı sarabiliyordu.  Nasıl sarmasın ki, Osmanlı bir yandan aynı dine mensup topluluklarla soy sop faslına girmeden kardeşçe yaşarken,  öte yandan gayrimüslimlere karşı da din ayrımı gözetmeme uygulaması sayesinde uzun yıllar bir arada yaşayabilmiştir. Ne zaman ki; Fransız ihtilalinden sonra menfi milliyetçilik akımları yükselmeye başladı, işte o gün bugündür tarihçi Prof. Dr. İlber Oltaylı’nın da işaret ettiği Türklük değer olmaktan çıkıp yeni truva atı cinsten sorunlu bir kavram olarak gündemimize girmiştir. Hele menfi milliyetçilik rüzgârları coğrafyamıza bir sıçramaya görsün sanki talandan mal kaçırırcasına bizimle hemen yollarını ayırıp her biri bağımsızlıklarını ilan etmişler de. Bilinçli ya da bilinçsiz sonuçta ayrı gayrı düştük te. Ancak şunu iyi anlamamız gerekir,  emperyal devletler dün nasıl ki beraber yaşadığımız toplulukları paramparça devletler haline getirip bizden kopardıysalar, bugünde bağrımızdan koparılan devletleri bir başka yöntemlerle kendi iç bünyesinde daha minimize bölük pörçük devletler haline getirerek yutma hesabı içerisindeler. Bir başka ifadeyle böl parçala yut taktiğidir bu. Nitekim Pakistan, Irak, Suriye içerisinden yeni devletçiklerin türetildiği artık bir sır değil.  Her neyse, şimdilik en iyisi mi biz kendi içimizde birlik ve dirliğimizi nasıl koruruz ona bir bakalım.  Bakın Ahmet Selçuk Özdağ,  12 Eylül öncesi ülkü neferleri ile devrimci sol neferler arasında kıyasıya yaşanan mücadelelerin ardından bir askeri darbe sonucu yargılanıp düştüğü mapushaneden (medrese-i yusufiye)   Menzilden aldığı bir ışık mektupla Osmanlının önemini belirten, Kürtçülüğün ise bir veba olduğunu şöyle ortaya koyar:
       “Medrese-i Yusufiye’de iken Adıyaman'da öğretmenlik yapan akademiden mezun olan bir arkadaşıma mektup yazdım. ''Sen Menzil'e yakınsın, oradaki mübarek insanı ziyaret et, durumumuzu anlat ve bize dua iste...'' Arkadaşım gitmişti Menzil'e... Yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu: ''Menzil'e gittim kendisine ulaşamadım, çok kalabalıktı fakat kardeşi Seyyid Abdülbaki Hazretlerine sizleri sordum. Bana dedi ki: Onlar günü geldiğinde çıkacaklar ve buraya gelecekler...''  Ve zulmen atıldığımız zindanlarda zahiri hürriyete adım attık ve de hakikaten Menzil'e ulaştık. Murad-ı İlahiyi öğrenmek istiyorduk... Dünyanın en güçlü istihbarat sistemine sahip olduğumuz idraki ile Allah'tan, Resulullah'tan haber alan Allah dostlarının kader aynasına bakarak, Allah'ın izniyle gösterilenleri işitmek, duymak, gönül dünyamıza nakşetmek istiyorduk. Mübarek (k.s.) bize gülümsedi, sorular sorduk, ülkemizle, insanımızla ilgili çok az konuşan ''konuştuğunuz her kelimenin hesabını vereceksiniz'' ayet-i kerime mealine uygun hareket eden M. Raşid (k.s.) Hazretleri buyurdular ki: ''Sizlere teşekkür ediyoruz, siz olmasaydınız bu memleket felaketlere duçar olabilirdi... Ah... Ahh... Bir de İslam’ı yaşayabilseydiniz yeniden Osmanlıyı ihya etmek sizlere nasip olabilirdi.'' Aman Allah’ım ne büyük mazhariyet, ne büyük teşhisti o, eksikliğimizi tamamlamamız ve yeniden diriliş için harekete geçmemiz gerekiyordu. Bir gün kendilerine Doğu ve Güneydoğudaki hadiseler soruldu ve aynen şöyle buyurdular: ''Kürtçülük küfürcülüktür'' ve hep Ümmet-i Muhammed için dualar... dualar... dualar... ediyorlardı.  O, Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi idi. Hayatı boyunca Sünnet'e ittiba etti, sadatlara mutabaat halinde yaşadı, yüz binlerce insanı dünyadan ahrete bağladı, insanları çirkeften, zulmetten karanlıktan aydınlığa, güzelliğe, adalete hicret ettirdi.
         Allah rahmet eylesin...”


                                                        TÜRKOLOJİ


     Batılıların 19. asır ortalarından itibaren Türkoloji'ye merak salıp Türklük konusunda çalışmalar yapması doğrusu bizde kuşku uyandırıyor. Hatta bu işin içinde bir bit kemiği var dedirtecek cinsten bir kuşkudur bu. İşte görüyorsunuz oryantalistlerin el atmadığı konu hemen hemen yok gibi, havayı iyi kokladıkları o kadar açık ve net ki,   kendilerine vazife çıkarabiliyorlar.  Sakın ola ki, oryantalizm de neymiş deyip hafife almayın,  bir kere bu akım tarihten bugüne, yani sömürgeci batının doğuda var olan tüm potansiyelini kullanıp onları güya kendince kontrol altına alarak ya da gelecekte batı için tehdit olacak tüm argümanları silip süpürme gayesi güden bir toplumsal mühendislik projesidir. Belli ki bu proje doğunun ortak yönlerini gün yüzüne çıkarmaya yönelik bir kurgu değil,  tam aksine farklılıkları ön plana çıkarıp ayrıştırmaya yönelik bir kurgudur.  Biliyorlar ki ne kadar ortak noktalar gün yüzüne çıkarsa doğu halkları birbirine yakınlaşıp birlikte hareket edeceklerdir. Onlar açısından ayrılıkları körükleyip doğu toplumlarını birbirlerinden uzaklaştırmak en akılcı stratejik bir yöntemdir.  Oldu ya doğu toplumları arasında dişe değer ayrıştırıcı farklılıklar bulunamadı bu seferde tarihte yaşanmış ne kadar olumsuz etken unsur varsa günümüze uyarlanıp yeni bir husumet denemesi tesis edilmeye çalışılır. Derken tüm bu çabaların neticesinde bir bakmışsın bizim kardeşlik projemiz güme gidebiliyor. Öyle ki, bir noktadan sonra ‘Bir Türk dünyaya bedel’ sloganının esiri oluruz da. Yani, Türklük bilinci bizim istediğimiz bilinçte gelişmez, batı Türkologların belirlediği ölçülerde seyreder. Ve onların kontrolünde Türklüğe bilimsellik katma adına Türkoloji enstitüsü çalışmalarına hız vermiş oluruz da. Oysa Türkoloji ibaresi bile başlı başına Türklüğü aşağılayan bir kavramdır.  Düştüğümüz şu hale sevinsek mi üzülsek mi doğrusu şaşkın haldeyiz. Nasıl şaşmayalım ki, yeri geldiğinde  ‘Ayıdan post Moskof’tan dost olmaz’ diye söylenir durup mangalda kül bırakmayız,  ama ne hikmetse bu kavramı Rusların çıkardığından ve loji ibaresinin Rum’a ait olduğundan bihaberiz. Meğer arkeolojik kavramlara ne kadar merakmışız. Merak iyi hoşta, bir kere loji ibaresi daha çok mezara defnedilmiş, yani ölü milletler için kullanılan bir ektir. Nasıl meraksa Sümerler tarihin en eski kavimlerinden olsa gerek Sümeroloji dilimizden düşmez oldu. Taptaze diri olmak varken ölmüşüz de ağlayanımız yok misali ölü kavramlardan hayat bulmaya çalışmışız. Tuhaf bir haleti ruhiye ile kendimizi hapsetmişiz bile.   Tuhaflığa bakın ki batı literatüründe Frankoloji kavramı yok, biz hala Türkoloji'den söz ediyoruz.   Bari önce onlar kullansalar fena olmaz,  Frank ve loji her iki ibarede yabancıdır birbirine yakışır da, bizim eski görünmeye ihtiyacımız yok ki. Kaldı ki bize yamamak istedikleri Türk ve loji ibarelerin biri yerli diğeri yabancıdır, nasıl olur da bir arada kullanılabilir. İşte asıl bu konulara kafa yormamız gerekirken habire Türklüğü değer olmaktan çıkarıp dar kalıplara mahkûm etmek isteyen tezlere tav oluyoruz.  Belli ki değer ifade eden kavramları sorunlu hale getirmekte pekte mahiriz. Şayet Türkoloji kavramıyla amaç Osmanlıyı unutturmak ya da gönüllerden silmekse buna güçleri yetmeyecektir, buna inancımız tam.
         Artık bazı gerçekleri fark etmemiz gerekir. En azından Osmanlının gücü adında değil etkisinde kodlu olduğunu fark etmek bile yeter.  Osmanlı bu etki sayesinde gönüllerde taht kurmuş durumda.  Allah aşkına akıl var mantık var,  Osmanlı etkisi Türkoloji türü zayıf ve cılız kavramlarla silinebilir mi? Madem öyle, siz siz olun Türklüğü batılı oryantalistlerin dilinden anlamaya çalışmayın,  asli kaynaklara yönelmek bize yeter artar da.   Onlar vazifesi gereği her türlü hinliği yapadursunlar bize tav olmak değil uyanık olmak düşer.  Zaten uyanık olsaydık emperyal devletler bize ayar çekme cesareti gösteremezlerdi.  Nasıl mı?  İşte İngilizler Rusya orta Asya’da egemen olmasın diye Müslüman kılığına girmiş Yahudi asıllı Macar Türkolog eski adı Arminius Vambery, yeni adı Reşid Efendi vasıtasıyla Ahmet Vefik Paşa’ya  “Şecere-i Türk”, Buharalı Süleyman Efendi'ye  “Çağatay Sözlüğü” hazırlattırmıştır.  Tabii İngiliz böyle yapar da Rus boş durur mu, o da İngilizlerin bu ince siyasetine karşı Erzurum Başkonsolosluğuna atadıkları Alexander Jaba vasıtasıyla Kürtçe Sözlüğü devreye sokarlar.  Peki ya Fransızlar!  Fransa’da boş durmaz elbet, onlar da 1862’de “Şerefname”yi orijinalinden uzaklaştırıp Fransızcaya tercüme ettirirler. Hakeza tiyatroda batıdan alınma. Batı Hz. İsa’yı anlatabilmek için bu metoda başvurmuş, biz ise batıdan geleni yerli kültürümüzü kurutacak şekilde uyarlamışız.  Her şey gayet açık ve net, amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir.  Amaç söz konusu Asyatik toplulukların kültür ve dillerini bilimsel yoldan kontrol altına alıp Türk dünyasını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktır. Neyse ki Ulu Hakan Abdülhamit Han durumun vahametini çok önceden sezip önlem almayı ihmal etmez. Şöyle ki;  Özbek Tekkesi Şeyhi Buharalı Süleyman efendiyi Orta Asya’da dil birliği çalışmalarına başlatmak için görevlendirip oryantalistlerin sinsi emellerini bir nebzede olsun boşa çıkartabilmiştir. 
        Maalesef geldiğimiz nokta itibariyle Türkoloji kavramı bu coğrafyada iyiden iyiye yerleşmiş gözüküyor. Biranda alışkanlığa son vermekte zor gibi.  Madem alışkanlık hale gelmiş durumda, o halde bu noktadan sonra bu kavramı ıslah etmek daha akıllıca bir yol olacaktır.  Pekâlâ, karşı atak olarak Nizam-ı âlemi çağrıştıracak bir çehre kazandırabiliriz. Zira oryantalistler bizim dar alanda kalmamızdan yanalar,  bu yüzden bizim yeniden üç kıtaya açılmayı çağrıştıran Nizam-ı âlem ülküsünden söz etmemiz onları endişelendirmeye yetecektir. Böylece kendi elleriyle kazdıkları kuyuya kendileri düşmüş olacaklardır.  Düşünsenize her sabah uyandıklarında Türkoloji kavramının Nizam-ı âlem fikriyle yan yana birlikte anılır olduğunu işittiklerinde korktukları başına gelmez mi?   Elbette gelir, işte asıl Türklük bilinci budur.  Bir başka ifadeyle oryantalistlerin belirlediği ölçüleri elimizin tersiyle itmek, itemiyorsak ta onların ürettikleri kavramları ters köşe yapıp Nizam-ı aleme çevirmek Türklük bilincidir.  Dedik ya, onlar kendi kabımızdan çıkmamızı istemiyorlar, bir çıkarsak biliyorlar ki tüm Asya, tüm Balkanlar, tüm Avrupa Türkün dirilişine sahne olacak. Bu yüzden ödleri kopuyor,  asla bizim medeniyet olmamızı istemezler, az olsun benim olsun mantığını bize reva görüyorlar. Yani küçülün, büyümeyin mantığıdır bu.  Madem oryantalistlerin hesabı bu, o halde bizimde bir planımız olsun, onların planı üzerinde bir plan.  O plan belli,  ilk evvela kendimiz gibi olacağız, sonra da medeniyet olacağız.  Ve en nihayet Nizam-ı âlem olacağız.  O halde ne duruyoruz Türk’e simgesel olmak yaraşmaz, objektif ve soyut düşünmek yaraşır.  Değerler noktasında taviz asla olmamalı.   Gün artık değer üretme günü, gettolaşmak değil.
               Vesselam.

      

13 Kasım 2016 Pazar

TARİHTEN GELECEĞE YÖNELMEK



        TARİHTEN GELECEĞE YÖNELMEK
                                                                                                         
                SELİM GÜRBÜZER

       Geçmişe takılıp kalmak, içine düştüğümüz bir handikap. Oysa doğru olan geçmişten geleceğe doğru bir yol haritası belirlemektir.
       Bakın bu konuda Hz. Mevlana ne güzel söylemiş;
       “Ne kadar söz varsa
        Düne ait
        Şimdi yeni şeyler
        Söylemek lazım.”
      Evet, bu müthiş veciz şiirden de anlaşıldığı üzere bizi geçmişten çok gelecek ilgilendirmeliydi. Her nedense hep mazinin altın sayfalarıyla övünüp geleceği unutur olduk. Tarihin ihtişamında büyülenmişiz adeta. Bazen bir kahramanlık olayında kendimizi aradık, bazen her döneme ışık saçan âlimin güzel sözlerine mest olduk. Fakat hiçbir zaman kendimiz ne bir kahraman olabildik, ne de âlim. Sonra da ahu vahlar; bizde aydın yetişmiyor tarzında hayıflanmalar ardı ardına sıralandı.
       Elbette bizde gerçek aydın yetişmez, hep maziyle oyalandık durduk, üstelik maziyi geleceğe taşıyamadık. Ergenekon’da demir döven ruhu günümüze yansıtıp bir elde Kur’an diğer elde bilgisayar olan ruha dönüştüremedik. At üzerinde kılıç sallayan kahramanımızı, makinenin üzerinde modern gelişmiş teknolojik savaş silahlarını kullanan alperen tipine dönüştüremedik. Attila dedik, Kürşad dedik, Alparslan dedik, Fatih dedik, Yavuz vs. dedik, ama gerisi gelmedi,  yani hep onlarla avunup durduk.   Elbette ki onlar başımızın tacı, ama biz ne yaptık sorusunu ıskalayıp bir türlü kendimize soramadık. Evet, sıraladığımız bu mümtaz şahsiyetler sadece bizim değil tüm insanlığın dikkatini çeken isimler,  ancak iyi hoşta,  peki ya yeni gözdeler nerede?
       Her ne hikmetse geçmişi geleceğin köprü bağlantısı olarak göremedik. Ah bir görebilseydik köksüz bir gelecek ve geleceğe kapalı bir geçmiş özlemi tercihimiz olmazdı.  Hiç kuşkusuz doğru tercih; “kökü mazide olan ati” olabilmektir.
         Şu bir gerçek tarihi vakıaları değerlendirirken analiz metodundan bihaberiz,  tarihi devamlılık ve sürekliliği unutuyoruz gibi. Keza tarihe sosyolojik olguların yaşanıp bittiği doküman olarak bakan bir sığ anlayış yarınlarımızı karartıyor da.  Tabii böyle bir anlayış zemin bulunca da büyük tarihi mirasa sırt çevirme sıradan bir vaka olarak görülebiliyor.  Oysa tarihi miras olmadan gelecek kurgusu inşa edemeyiz. Maalesef böyle hor görüp sırt çevirmenin temelinde ideolojik şartlanmışlık ve yanlış uygulanan politikalar söz konusudur. Aslında tarihi mirasa sahip çıkmakla dünyada bulunduğumuz konum itibariyle çok büyük bir stratejik ve kültürel avantajlar yakalayacağımız muhakkak. Aksi takdirde avantajlar dezavantaja dönüşebiliyor.
         Besbelli ki bugüne kadar kaçırdığımız birçok tarihi fırsatlar için hayıflanıp ah çekmek yerine yeniden kökü mazide gelecek kurgusu kurmak en akılcı yol olacaktır. Bakın atalarımız “vakit nakittir” sözünü boşa söylememişler, bugünün işini yarına ertelemekle bir yere varamayacağımız malum. Madem öyle gün bugündür deyip yeniden tarihi birikimimizi harekete geçirebiliriz pekâlâ.  Bakın, her sabah vakti tan yeri ağardığında üzerimize doğan güneş, aslında Allah’ın kullarına  “her dem canlar yeniden canlanır” ikramını hatırlatan bir tefekkür ışığıdır.  Hakeza günler, haftalar, aylar, yıllar kendi döngüsü içerisinde her an tazelenirler de.  Dahası düşünen her insan için hayat dirice yenilenmektir, icabında gün doğmadan daha neler doğar muştusudur. Evet, yaşanılan o büyük tarihi birikim unutturulmaya çalışılsa da sonuçta hiç bir şey kaybolmuyor, bir şekilde gün yüzüne çıkabiliyor.  Her yaşanan tarihi hadise adeta bir takvimin yaprakları gibi bir bir çevrilse de, tarih sürekliliğini koruyor.  Devamlılık ya da sürekliliğe kayıtsız kalanlar, meçhule doğru sefer yaptıklarının farkında bile değiller. Onlar kayıtsız kala dursunlar, biz her anı yeni bir diriliş, yeni bir hamle bilip geçmişi geleceğe köprü kılmak için var olmalıyız. Hatta geleceği oluştururken tarihi birikimimizden hareketle devlet yapısını yeniden ele alıp yeni bir veçhe kazandırmalı da. Devletin toplumu dışlayıcı veya buyurgan anlayışla gütme yerine, toplumun ‘hizmetkârı’ bir devlet mekanizmasını esas alan anlayışı hâkim kılmalı. Kelimenin tam anlamıyla ‘söz milletin’ olmalı,  icabında ‘kararda milletindir’ diye haykırmalı.
          Düşünün ki bir zaman cihan hâkimiyet mefkûremiz devlet kutsallığına dönüşmüşse suçu tarihte aramamalı, bilakis tarihi objektiflikten uzak zihniyetin yanlış bilgi aktarımlarında aramalı.  Bilhassa malum çevrelere Kanuni Sultan Süleyman’ın; “gerçek efendi reayadır” sözlerini hatırlatmalı. Neyse ki bizim hatırlatmamıza gerek kalmadan geçte olsa Özal,  Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu dönemlerinde eski kutsal devlet anlayışı sorgulanır hale gelebilmiştir. Zira eski Türkiye anlayışında devletin topluma yönelik kural koyucu yaptırımı vardı. Gerek ekonomi, gerek siyasi, gerekse kültürel alanlarda topluma dayatması söz konusuydu. Üstelik o yıllarda devlet erkânı yetkisini kullanırken milletin tercihleri istikametinde kullanmayıp tamamen kendi içinde organize olmuş buyurgan mekanizmalarla toplum mühendisliği görevi yapmaktaydı. Yani, devlet tercihini toplumdan yana kullanmadığı gibi, kendi pozisyonunu da kutsal devlet mantalitesi gereği sorgulanmasına izin vermiyordu.  Oysa hukuk devleti toplumun taleplerine göre pozisyon almalıydı.
       Aman Allah'ım! Neydi o günler, uluslararası iktisadi entegrasyondan bahsediliyordu, yetmedi dünyaya açılımdan dem vuruluyordu, ama ortada gözle görülür hiçbir bir şey yoktu.  Hatta  zaman zaman  yeri geldiğinde tarihi iktisadi zihniyetin ürettiği ‘ipek yolu’ ve ‘baharat yolundan dem vurmuşuz,  ama neye yarar ki,  bakın o yıllarda ‘devletin malı deniz, yemeyen domuz..’ zihniyetini hakim kılmışız. Öyle ki, artık ipek yolundan söz edemez olmuşuz,  varsa yoksa ‘uyuşturucu yolu’, ‘silah yolu’ 'uyuşturucu trafiği' ve ‘kara para yolu’ tek geçerli akçe söz hale gelmiş bile. Gerçekten de o yıllar tam bir kâbustu, değim yerindeyse tüm yollar kervansaraylara, hanlara çıkmıyordu,  kırk harami konaklarına çıkıyordu. Tabii bu bildiğimiz konaklar değil,   sürekli etrafa tedhiş salan sırça köşk konaklardı.  Nasıl sırça köşk konaklardan korku salmasınlar ki, kutsal devlet mantığı onların en büyük silahı hale gelmişti. İşte bu silah sayesinde devletin gladioları oluyorlardı.  Maalesef bu oluşumlara meşruluk sağlayanda ‘devlet kutsaldır’ ilkesiydi. Evet ‘kutsal devlet baba’ anlayışı aydınlık yarınlarımızı karartan bir saiktir. 
          Her ne kadar 2002 sonrası Türkiye’si 2023 hedefi bir gelecek projeksiyon sunsa da bu hedef bizi rehavete sürüklememeli. Hep nurlu ve aydınlık yarınların bizim olacağı muştusuyla heyecan tazelemek gerekir. Gelecek derken geçmişten kopuk geleceği kast etmiyoruz elbet, kökü mazide olan geleceği kastediyoruz.  Bu da yetmez Mehmet Akif’in şu mısraları da kulağımıza küpe olmalı;
         “Zalimi alkışlayamam
          Zulmü asla sevemem
          Gelenin keyfi için
          Kalkıp geçmişe sövemem.”
        İşte bu güzel mısralardan da anlaşıldığı üzere geçmişten geleceğe kanatlanmak en güzel haslet olup ötelere taşmak lazım gelir. Bir başka ifadeyle ötelere ahret yurdu dersek yeridir.  Allah Teala; “Ey iman edenler, Allah’tan korkunuz ve  her nefis yarın için ne takdim etmiş olduğuna baksın.. Şüphe yok ki, Allah ne yaptığınızdan haberdardır” beyan buyurmakta. Önemli olan da bu zaten.  Dahası Allah (c.c) ve Resulünün hakikatleri ışığında sürekli yenilenip, kendimizi aşmanın yollarını aramalı.
       Yaşadığımız her şey bir aşama, sürekli aşmak zorunda olduğumuz bir aşama.  En büyük dileğimiz yaşadığımız hayat döngüsü içerisinde geçireceğimiz her aşamayı, İslam’ın o engin ışığı ile mesafe kat edebilmektir. Böylece vuslat gerçekleşince kul olmanın idrakine vardığımızı o an anlamış olacağız. Resulullah (s.a.v.); “İnsanlar madenler gibidir (altın ve gümüş gibi). İslam’dan önce de, sonra da... İslam dairesine girdikten sonra o madenlerin güzelliğini idrak edeceklerdir. İslam öncesini ve İslam içerisindekini görünce en iyi idrak edecektir...” buyuruyor çünkü.
        İnsanlar var olan alışkanlıklarını kolay kolay değiştiremez, ama İslam’la şereflenince gerçek özünü keşfederler.  Derken İslam insanlara ayna olur da.  Böylece beşeriyet, İslam aynasına baktığında kendi kendinin keşfini gerçekleştirir bile. Hele bir ateistin şuurlu Müslüman olduğunu düşünün, elbette ki baktığı o aynada geçmişine hayıflanıp Allah’a kul olmanın gerçek hürriyet olduğunu görecektir. Bu da yetmez kul olmanın idrakine varıp kendi iç dünyasında dirilişini gerçekleştirecektir. İşte bizim gelecekten kastımız, insanın kendisini keşfetmesi olayıdır. Çünkü insan zübde-i âlem (öz âlem)'dir. Hatta bazı âlimler insan için büyük âlem de demişlerdir.
        Geçmiş ve gelecek köprüsünü anlamak için Peygamberimizin  “İki günü birbirine eşit kılan ziyandadır” hadis-i şerifinin sırrına vakıf olmak kâfidir. Peki, biz Müslüman’lar olarak bu hadis-i şerifin neresindeyiz. Şu bir gerçek  bu hadis-i şerifin mana ve ruhuna uygun hareket etseydik Filistin, Ortadoğu, Orta Asya,   Kafkaslar, Balkanlar vs. kan ağlamayacaktı.?  Ya da Hz. Mevlana’nın  “şimdi yeni şeyler söylemek lazım” mısraları idrak edebilseydik, şu an dünyaya nizam veren batı değil Müslümanlar olacaktı. Maalesef bizler hep geçmişin ihtişamıyla oyalanıp durduk. Oysa Mevlana'nın perspektifinden bakıp yeniyi aramalıydık. Bunun yerine maalesef geçmişin hatıralarını anmakla geleceği çözeceğimizi sandık. Net bir biçimde gelecek ile ilgili tavırlar ortaya koyamadık. Sürekli gelişmecilik kavramının uzağında kaldık.
         Aydınlık yarınlar ve nurlu şafakların muştusunu, ancak gelişmeci zihniyete sahip insanlar verebilir. Ne düne takılıp kalmak, ne de geleceği inkâr eden bir yol haritası. İşte böyle bir pusula, gelecek için kanatlanmaya yeter artar da.
        Mesaj verirken, hep dünün hatıralarına takılarak vermemeli. Geçmişin tecrübesiyle gelecek kurgusu kurmak şiarımız olmalı. Hz. Ali (k.v) “Beşikten mezara kadar oku” beyan buyururken bu noktaya işaret etmiştir. İnsan, hiçbir zaman doydum dememeli, açım demeli, Yani, bilim yönünden açım demeli. Açlığımız ilim açlığıdır diye tüm cümle âleme ilan etmeli de.
       Geçmişten kopuk, sırf yenilikten söz edenlere de bir çift sözümüz olmalı. Unutmamalı ki, felaketlerde yenidir.  Her sabah uyandığımızda hiç umulmadık musibetlerle karşılaşmamız an meselesidir.  Dolayısıyla musibetler,  belalar, cinayetler vs. her şey yeni olabiliyor. Aslında bizim yenilikten anladığımız tarihle barışık, dinle barışık,  kendi öz kaynaklarımızla barışık bir yeniliktir. Tabii bu yeniliğin daha ötesi de var.  Hiç kuşkusuz ebediyete uzanan bir yeniliktir bu,  yani bizi ahret muştusuyla uğurlayan Hz. Mevlana’ya ölümü “Şeb-i Aruz” dedirten yeniliktir.  Elbette ki böylesi bir yeniliğe can kurban,   düşünsenize soluduğumuz dünyanın öteki âlemle irtibatını sağlayan böyle bir yeniliğe insan can kurban demez mi?  Bakın yıllar çok çabuk geçiyor, zaman su misali akıp gidiyor. Ve bu akan zamanı istediğimiz yerden kesme ya da istediğimiz yerden başlatma şansımızda yok, üstelik her akış ömürden gidiyor. Ve seneler seneleri kovalıyor. Ta ki, kabir kapısı gelinceye dek bu koşuşturma sürer de.
       Madem sınırlı bir ömre sahibiz,  madem dünya gemisi bir limanda demirleyecek,  o halde baki olan Allah’a kavuşmak varken, Yunus’un;
        Malda yalan
        Mülkte yalan
        Var birazda
        Sen oyalan dizeleri neden ruhumuzda yankı bulmaz ki?
      Gerçek anlamda yeniliğe yelken açmak istiyorsak,  yıl içerisinde ne kadar karanlık hayat yaşamışsak, yılsonunda da eski günlere dönmemek kaydıyla yeni bir aydınlık hayat yaşayabiliriz pekâlâ.  Besbelli ki karanlık dünyamıza ışık salmadıkça aydınlık yarınlara koşmak pek mümkün gözükmüyor. 
      Sakın ola ki yenilik derken dış çehremizi allayıp pullamak anlaşılmasın, elbette ki kendi iç dinamiklerimizi müspet yönde harekete geçirmek anlaşılmalıdır. Kaldı ki kirlenmiş kalbin sahibine faydası yok ki etrafa da faydalı olsun.
     Gün yeni bir beyaz sayfa açma günüdür.  O halde daha ne duruyoruz,   bunca yaşanmış tecrübelerden sonra geçmişimizden ibret alma avantajını kullanıp geleceğe kanatlanmak zamanıdır. Geleceğe kanatlanıldığında, biliniz ki gerçek yenilik o gün vuku bulacaktır.
         Vesselam.
     

     

12 Kasım 2016 Cumartesi

TOPLUM DAYANIŞMASI VE AYDINLAR



               TOPLUM DAYANIŞMASI VE AYDINLAR

                                              SELİM  GÜRBÜZER

        Toplum yapımız dayanışmacı karaktere sahiptir. Tarihi kimliğimize uygun bu yapımız, ne var ki batılılaşma sürecine girdiğimiz günden bugüne dejenere olup büyük ölçüde toplumsal yapıda derin yaralar açılmasına yol açmıştır.
         Malum,    Manas destanı, Türeyiş Efsanesi, Dede korkut Hikâyeleri,  Orhun abideleri vs. her biri toplumu diri tutan kültür hazinelerimizdir.  Ama gel gör ki;  bir kısım aydınlar kültürel varlıklara burun kıvırdıklarından yaşadıkları toplumun temel dinamikleriyle sürekli doku uyuşmazlığı yaşamaktalar. Dolayısıyla bir tarafta geleneksel değerlere bağlı halk ve diğer tarafta yarı aydın kesim arasında ikilem oluşmakta. Bundan daha mühim hadise bu ikilemde birlik ve dirliğimizin güme gitmiş olmasıdır.
         Ülkemizde batı kültürünü ilke edinip kendini elit tabaka addeden bir kesimin varlığı artık bir sır değil.  Tabii bu denklemde elit tabaka bizim düşündüğümüz manada bir seçkin tabaka değil,  halka tepeden bakan ve halkla doğrudan hem hal olmanın gurur kırıcı bir durum telakki eden bir tabakadır. Her ne kadar eski sol tüfekler, Marksist proletarya manifesto gereği sömürülen halklardan dem vursalar da realitede halkın çok uzağında bir hayat yaşadıkları gözlemlenmiştir. Bir zaman Birinci ve Bitlis etiketli filtresiz sigara içerek kendilerini ‘halkçı’  olarak takdim eden bu malum sözde proleter aydınlar, sonradan anlaşıldı ki bunların çoğu sırça köşklerde yaşamış insanlar.  Gerçekten de söyledikleriyle yaşadıkları lüks hayatın çelişikliğine baktığımızda bunlar kim halkçılık kim. Neyse ki Marksist manifesto Sovyet Rusya'da çatırdayıp tüm dünyada dağılmaya yüz tutunca gerçek kimlikleri daha net bir şekilde ortaya çıkmaya yetmiştir. Görüldü ki meğer bunlar proleter düşkünü insanlar değilmiş gayet bir eli yağda bir eli balda insanlar. Ama bu yeni durum karşısında onlara yeni kart vizit gerekti, bulmakta zorlanmazlar da. Malum, yeni kartvizitin adı Kemalizm’dir. Yeni hedef ise Kemalizm kılıfı altında memleketin kaymağını yemektir.  Adamlar ne yapsınlar varlıklarını sürdürmek için buna mecburlar. Öyle görünüyor ki, ellerine tutuşturulmuş bu yeni kartvizitle epey bir zaman oyalanacak gibiler.  Tâ ki,  yeni bir kılıfın şartları hâsıl olana kadar bu kartvizit muhafaza edilecek.  İşte bu noktada biz, bu tür ortama göre şekil değiştiren aydınlara bukalemun, ya da pragmatist tip aydın diyoruz.  Tabii bu demek değildir ki memlekette sadece bu tip aydınlar var, hiç kuşkusuz halkın değerleriyle barışık küçümsenmeyecek sayıda aydınlarımızda var. İyi ki de varlar,  aksi takdirde hepten çatışmacı toplum oluşturma çabaları meyve verip tavan yapacaktı.
          Şu bir gerçek;  durduk yere hiç kimse kendine göre vazife çıkarıp milletin değerleriyle alay edercesine bireysel takılmak özgürlüktür ya da benim hayatım sadece beni ilgilendirir mantığından hareketle habire ruhumuzu çalmaya hakkı yoktur. Belki bireysel takılmak batının yaşadığı hayat modeliyle özdeş olması hasebiyle onlar açısından bir derece kabul edilebilir bir şey, bizim için asla. Hele birde bunun üstüne batı hayat modelini Türk toplumuna aşılamak, hatta dayatmaya kalkışılması bizi daha da çileden çıkarmaya yetiyor. Bir kere toplum yapımız kolektivist ve dayanışmacı özelliğe sahip, bunu bal gibi bildikleri halde ısrarla bireysel hayat modelini dayatmaktan geri durmuyorlar.  Oysa bizim komşuluk ilişkilerimizden tutunda,  geçmişte Ahi Evran’ın kurduğu ahi teşkilatından kalan 'ben siftah yaptım diğer alışverişi de komşu dükkândan yap' anlayışı dâhil bir dizi vakıf kültüründen kalan aça aş, çıplağa giysi, yuvası olmayana sıcak yuva, yakacağı olmayana yakacak vermek gibi sosyal dayanışma hasletlerimiz vardı. Dahası bu hasletler sosyal hayata önce canan, sonra can şeklinde yansımıştır. Bir başka ifadeyle cemiyet hayatı bireysel hayatın hep önünde seyretmiştir. Bir kere ortada Peygamberimizin; İslamiyet komşusu açken tok yatan bizden değildir buyruğu var, nasıl seyretmesin ki. Anlaşılan kültürümüzün temelinde İslamiyet’in var olması, dayanışmacı yapımızı daha da zengin kılmaya yetiyor.
         Bakın,  yüce dinimiz sermayenin sadece zenginler arasında dolaşan bir meta olmamasına dikkat çekmekte. Tekelleşmeyi önlemeye yönelik zekât müessesesinin işletilmesini emir buyurmakta. Marksist dogmalar ya da vahşi kapitalist anlayışla toplumsal dayanışmanın sağlanamayacağı gayet açık ve nettir.  Beşer idrakinin ortaya koyduğu suni reçeteler bırakın toplumun kanayan yaralarını sarmayı kendi yaralarına merhem olmaktan acizdir. Komünizmin yıkılışı bunun göstergesi.   Beşeri ideolojiler dün neyse bugünde aynı, ileriye yönelik donanımdan yoksun oldukları için geçicidirler.   Vahiy ve sünnet öyle değil,   her çağ insan idrakinin üzerinde kalıcı soluk olmuştur.
          E. Durkheim; ‘Meslek ahlakı’ adlı eserinde toplumsal dayanışmanın ahlaki temellere oturtulması gerektiğini savunmuştur. Keza Fransa’da etik bir iş hayatının ancak tarihi Fransız loncalarının harekete geçirilmesiyle mümkün olacağını dile getirmiştir Haklı da, bakın modern dünya değer üretmek yerine habire ideoloji üretmekte. Oysa ideoloji gölgesinde suni ahlak girişimleri hiçbir zaman kalıcı sonuç vermemiştir, veremez de. Bir kere kaynağı ilahi olmayan bir toplum modeli, nasıl huzur bulsun veya nasıl dayanışma içerisinde bulunsun ki.  Kaldı ki topluma tepeden inme yöntemlerle suni ahlak modeli dayatılsa da kabul görmeyeceği muhakkak.  Kaldı ki kapitalizmde bir ideolojik akım ama hamurunda Protestan ahlakı vardır. Zaten bu gerçeği Max Weber dile getirmişte. O halde, beşer idrakinin her halükarda dine kayıtsız kalamayacağını rahatlıkla ifade edebiliriz. İdeoloji de olsa bir noktada ilahi soluğa ihtiyaç duyulabiliyor.
           Batı normları batı dünyası için geçerli normlar olabilir ama bizim topluma bire bir aktarılmaya çalışıldığında birtakım problemleri beraberinde taşıdığı da bir vaka.  Bir kere batılı olmayı telkin eden çevreler, ilk evvele kendilerine dönüp batı modelinin neresinde olduklarını bir tespit etsin ondan sonra batıcılıktan dem vursunlar. Batıcılık dedikleri satıh üstü bir modelse bu batıcılığa körü körüne teslim olmaktan başka bir şey değildir.  Nasıl batıcılıksa en basit güncel olayları bile kritik edebilecek zihinden yoksunlar.  İsteseler de kritik edemezler bir kere yakayı efendilerine kaptırmışlar, onlardan izinsiz nasıl beyanda bulunabilirler ki.   Zaten böyle olmasa da kayıtsız şartsız körü körüne bağlılık kolaylarına geliyor,  kritik etme, analitik yaklaşım sergileme kafa yormak gerektiğinden bu yola tevessül etmezler.   Onlar için durduk yerde rahatını bozmak yerine batıya tutku derecesinde körü körüne bağlı kalıp sağa sola kendini aydın olarak lanse etmek daha kestirme yöntemdir.  Bu maymun iştahı bir yaklaşımdır.  Hiç kuşkusuz bu yaklaşımın temelinde kültür kopukluğu vardır.  Ne diyelim,   işte görüyorsunuz kendi toplumuna yabancılaşan aydın tipi budur. Maalesef batının neyi var neyi yok, hepsini coğrafyamıza taşıma hevesi aydın halk kopukluğuna yetmiştir. Dayanışmacı bir toplumun maymun iştahı aydınlardan kopması gayet tabiidir. Öyle bir maymun iştahı bir batıcılık ki;  batı değerlerini topyekûn kabullenmenin adı çağdaşlık olarak ilan edilmiştir.  Oysa bu ilan körü körüne batıya teslim olmanın bir çığlığıdır. Belli ki onlar açısından körü körüne teslimiyet bir süre daha devam edeceğe benziyor.  Peki ya biz!  Malum bizim derdimiz bağcıyı dövmek değil üzüm yemek, yani milletimizle kucaklaşacak aydınların çoğalması için çaba sarf etmek derdimizdir. Amacımız yarı aydın ya da sözde aydınların içine düştüğü kör kuyudan kurtarmaktır. Umulur ki, yol yakınken bu körü körüne sevdadan vazgeçerler.  Bizim moralimizi batıdan çok bağrımızda barındırdığımız halka tepeden bakan bir avuç yarı aydın zümresi bozmaktadır.  Hele hele halka karşı burun kıvırmalar yenilir yutulur cinsten davranışlar değil elbet,  ister istemez bu durum kendilerine nefret uyandırmakta.  Bu yüzden diyoruz ki, halk nezdinde gerçek aydın hem kendini aydınlatmış hem de kucağında yaşadığı halkı aydınlatandır.
         Maalesef maymun iştahı bir virüsü, topluma salmayı biricik ülkü sanan bu güruh, toplumda var olan o müthiş dayanışma ağını, çatışmaya dönüştürecek misyonu üstlenmişlerdir. Sakın ola ki maymun iştahı derken bu bir itham bu bir karalama olarak algılanmasın,  yarı aydınların içine düştüğü durumu karşılayan bir sıfat olduğundan elbet.  Zaten yaşadığımız acı manzara bunu bizi söylemeye mecbur kılıyor da. Bakın, bu yarı aydınlar Japonya’nın kalkınmasında etken unsur olan hem batı tekniğine açık bir anlayış, hem de kendi yerel değerlerin bir yansıması olan ‘yamato’ geleneğini korumaya yönelik toplumsal yapılarından da ders almazlar.  Malumunuz,  Japon piyasa ekonomisini temelinde hem dayanışmacı toplum ruhu, hem de evrensel değerler vardır.   Madem öyle,  pekâlâ bizde serbest piyasa ekonomisinin yanı sıra dayanışmacı yapımıza uygun bir modeli ortaya koyabiliriz.  Adına da Türk Rönesans'ı dersek ne kaybederiz ki. 
          Çok sıkıntılar yaşadık, tarihte neler çektik neler.  Neler feda etmedik ki vatan uğruna, bir âlem bilir birde biz. Hatta  ‘Hakkıdır Hakka tapan milletimindir’ diye toprağın bağrında şehit düşenler oldu, yedi düvele karşı mücadele vererek bugünlere geldik nihayet. Şükürler olsun ki yılmadık, bundan böyle yılmayacağız da. Bu arada ruhunu batıya endeksleyenlerin yanı sıra değerlerinden dönenler oldu, yani onlar tarihi köklerine veda ettiler. Varsın dönsünler, yine de ümidimizi yitirmedik, kalan sağlar bizimdir dercesine yeniden geleceğe selam olsun dedik.
          Bir zamanlar Nizamı âlem tutkusuyla üç kıtada ışıtırdık gök kubbeyi, ölümsüz aşkımızla cümle âleme hükmederdik hatta. Zira Nizamı âlem ülküsü öyle bir sevda ki yüreğimizden hiç çıkmadı da.  Ah! Hem de ne ah! O çılgın o güzel düşümüz şimdilerde durgun sanki.
           Maalesef cümle âlem kirlenmiş. Dünyamızın nizam bulması için, insanlık yeniden Osmanlının ruhuna muhtaç. O halde dostlar ne duruyoruz, yeniden yüreğimizin sinesinde gizli Nizamı âlem güllerini demet demet çıkarıp toprağa savuralım ki hem ruhumuz filizlensin, hem de insanlık sevinsin. Nizamı âlemsiz dünya virane çünkü. Yeniden Nizamı âlem ruhu ile güneş gibi cihana yeniden doğalım ki insanlık necat bulsun.
         Selam olsun seni bekleyen yanık gönüllere. Nizamı âlem gönüllüleri bereketli toprağın bağrında var oldukça dünya bizim olacak elbet. Ümidin tükendiği yerde toprak yeşermez. Aydınlık günler çok yakın, çünkü ümit varız.
           Vesselam.

         

10 Kasım 2016 Perşembe

YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE


        YA  DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE                                                                          SELİM GÜRBÜZER     
                              
Uzun bir zamandır siyasal hayatımızın üç sacayağını: laiklik, demokrasi ve resmi ideoloji oluşturmaktaydı. Tarif edilmeyen bu üç kavram devleti yönetenlerin baktığı pencerenin bakış açısına göre şekil aldığı içindir toplum vicdanında kabul görmeyip huzurumuzun kaçmasına neden olmakta.  Elbette ki mezkûr kavramlar bir oldubittiye getirilip insanımıza dayatılırsa olacağı buydu, zaten zinde güçlerden başka bir şeyde beklenemezdi.
         Bir dönem insanımız hâkim devletin dayattığı cari laiklik kavramı anlayışına karşı suspus kalmışsa ancak bir nebze olsun soluk alabiliyordu. Oysa İslam’ı hayat dini kabul eden bir insan için suspus kalmak zuldür, laikliği ancak inanç hürriyetinin teminatı olarak görmek ister hep. Tabii bu anlayışta olanlara resmi ideoloji geçit vermez. Laikliğin batıdaki tanımlamasından uzak anlayışlar hep baş tacı edilir.  Hiç kuşkusuz tüm bu yaşanan keşmekeşlere son vermenin yolu, hizmetkâr devlet yapılanmasını gerçekleştirmekten geçmektedir. Nitekim hadim devlet işlerlik kazandıkça mezkûr kavramlar kendiliğinden yerini yumuşaklığa terk edecektir. Doğrusuda budur zaten, sonuçta tarif edilmemiş her kavram ne ayet, ne de hadistir, dolayısıyla bu tip kavramların tartışılmaya açılmasında hiçbir sakınca görülmemesi gerekir.  Bilakis tartışılmaya açılmasında yarar vardır, aksi takdirde tarifi yapılmamış her kavramın insanları avlamaya yönelik kuzgun leşe olması kaçınılmazdır.
       Bilindiği üzere 19.yüzyıl Türkiye'si modernleşme hareketlerinin gün yüzüne çıktığı dönem olarak adından söz ettirdi. Tabii kültürel anlamda modernleşme bize Fransa’dan ithal edilmiştir. Aslında gerçek anlamda modernleşme Sultan Abdülhamid döneminde gerek askeri,  gerek hukuk, gerek imar, gerekse eğitim alanında yapılan icraatlerde kendini göstermiştir. Maalesef Cumhuriyet dönemine gelindiğinde de modernleşme şekli değişiklik olarak görücüğe çıktı.  Derken bu anlayışla birlikte kültürel harcımız pozitivist bir boyut kazanıp bir başka merkeziyetçi anlayışın yer edinmesine yol açtı. Öyle ki bu çarpık anlayış gereği batıdan aktarılan laiklik kavramı laikçilik şeklinde tezahür edip resmi ideolojinin tam merkezine oturdu. Aslında buna hiçte gerek yoktu, Osmanlıda her ne kadar laiklik kavram olarak yoksa da özü vardı.  Nitekim Osmanlı kendi bağrında taşıdığı farklı kimlikteki her tür etnik ve mezhebi unsurlara karşı hoşgörü çerçevesinde yaklaşmıştır hep. Hiçbir zaman farklılıklara karşı bir ideoloji veya bir fikir dayatması yapmamıştır.  Gel gör ki,  Cumhuriyetle birlikte halkla doku uyuşmazlığına giren ‘ulus devlet’ mantığının doğurduğu resmi ideoloji hayata geçtiğinde toplum üzerinde kuşatma alanları oluşturmuştur. Hal vaziyet böyle olunca da toplum kendisine yönelik dikte ettirilmeye çalışılan ortamda kendi fikriyatını izhar edemez duruma düşürülmüştür. Zira ortada birey adına tepeden inmeci düşünce modeli ortaya koyan bir devlet vardı. 
       Şu bir gerçek; resmi ideolojinin ana ruhunu laiklik oluşturur ama batı standartlarının dışında bir laikliktir bu. Dahası Türkiye’de uygulanan laiklik evrensel standartlarla taban tabana zıt bir seyir takip etmiştir. Kaldı ki, batı tipi laiklikte din sosyal hayattan dışlanmaz, bilakis farklı inançların varlığı özgürleşme olarak algılanır. Fakat bunun istisnai uygulaması Fransa ve Türkiye’de din’in sosyal hayattan kovulması anlamında bir otoriter laiklik yorumu söz konusudur. Dolayısıyla bize ait olmayan kavramlar toplumu kuzgun leşe etmek için işlerlik kazanmakta. Bir başka ifadeyle halkı hiçe sayıp tepeden dayatmayla kabul ettirilmeye çalışılan her ucube kavram kargaşası halkın sırtına balyoz olarak bindirilmiştir. Oysa demokrasi halkla anlam kazanan bir kavramdır. Maalesef halk adına hareket etme yetkisini bir şekilde eline geçirenler demokrasi kavramının içini boşaltıp vesayetçi demokrasi sürecinin sürdürülmesinden yana tavır sürdürmüşlerdir. Besbelli ki, halka tepeden bakanlar milli iradenin tecellisinden ve bu iradenin siyasi alana kayacağı endişesini taşımaktalar. Sadece durum vaziyet bunlarla sınırlı değil elbet, bunun yanı sıra birtakım seçkin güçler tarafından tarifi yapılmayan her kavram toplum üzerinde demoklesin kılıcı olarak kınında beklemekte. Tedavüle sokacağı günü geldiğinde kafalarında oluşturdukları tek tip düşünce modeliyle çoğulculuğun önüne geçmekteler. İşte sonu gelmeyen bu tür sinsi planlar hakiki manada demokrasi tarifi yapmaya engel tezat teşkil etmektedir. Öyle görünüyor ki,  bundan böylede kurulu saltanatlarının başına bir hal gelmesin diye her türlü hile yoluna başvurmayı ihmal etmeyeceklerdir. Dahası bir süre daha toplumun önünde kuzgun leşe görevi yapmaya devam edecekler gibi.  Şayet tek tip dayatmalardan kurtulmak diye bir derdimiz varsa mutlaka bu tür ayak oyunlarından arındırılmış bir demokrasi anlayışı etrafında birleşmemiz gerekir.  Bikere devlet olarak bireyin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmalı ki hadim devlet anlayışı yerleşik kalabilsin.
          Öyle ya, madem insanoğlu anne karnından hür olarak dünyaya geliyor, o halde bireysel haklar gerek yerel düzeyde, gerekse evrensel boyutta karşılık bulabilmeli. Böyle bir karşılık ancak farklılıkları narsisizme dönüştürmeksizin alt kimlikleri koruyup kollamakla mümkündür. Esas olan da ‘Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz’ ilkesi etrafında bir arada yaşamaktır. Yeter ki, devlet topluma ideoloji dayatmasın, ya da hadim devlet rolü yerine hakim devlet imajı ortaya koymasın, bak o zaman gerçek anlamda demokrasi neymiş o zaman idrakine varmış olacağız. Zira her bir fert kendi iç dünyasında bir takım değer ve inançlarla donatılmış, işte bu fıtri donatılmışlık ister istemez etrafımızda farklı grup ve farklı meşrepte toplulukların doğuşunu da beraberinde getirmektedir,  bu gayet tabii bir durumdur. Derken farklı insan topluluklarının varlığı bizi bir arada nasıl yaşanabilir formülüne itmektedir. Şayet birbirimizi dışlamıyor, ya da birbirimize tahakküm kurmuyorsak demokratik platformda özgürce bir arada bulunabiliriz pekâlâ. Bakın farklı kimliklere sahip toplulukların bile kendi arasında alt kimlikleri söz konusu, bu yüzden gerçek demokrasiyi hayata geçirmeye mecburuz. Belli ki her bir kimlik saf halde ilelebet daim kalamıyor, sürekli değişkenlik göstermekte. Yani zaman içerisinde heterojen yapıya bürünebiliyor. O halde salt homojen grup veya salt homojen kimlikten söz edemeyiz. Mesela İslami kimliğimiz tek tip İslami gruba mensub olmak demek değildir. Cümle âlem bilir ki, İslam’a gönül vermiş Müslümanların her biri kendi meşrebine uygun alanda cemaatleştiği gibi, gerektiğinde kendi çapında ferdileşebiliyor da. Madem farklılık insanın doğasında var, o halde durduk yere farklılıkları bölücülük diye algılayalım ki. Zaten bir yerde farklılıklara tahammül yoksa orada demokrasiden söz edemeyiz.
        Şurası muhakkak; toplumu aynileştirmeye yönelik her hareket birlik ve dirliğimizi yok edip düşmanlık oluşturabiliyor. Artık topluma giydirilmeye çalışılan tek tip elbise dar geliyor, kardeşçe yaşamak varken antidemokratik yollara başvurmak toplumda gerginliğe yol açmakta.  Umulur ki; bundan böyle sivil alan genişledikçe devlet toplum dayanışması üst seviyelerde seyredecektir.
       Halkın devlete yabancı, devletinde halka yabancı olduğu bir sistem asla tasvip edilemez. Bilhassa geçmişte devlet aygıtı içerisine çöreklenip köşe başlarını tutanlar bir bakıyorsun o çarkın içinde halk bilincini unutup kuzgunlaşabiliyor. Oysa atanmışlık halka sırtını dönmek demek değildir. Hele atanmışların halkın seçtikleri üzerinde boza pişirmelerine ne demeli. Geçmişte bunun ceremesini çok çektik, yaşadık ve gördük,  halkın seçtiği hükümetler sandıkla gelse de bir şekilde iç ve dış güçlerin kurduğu tuzaklarla alaşağı edilebiliyor, ama söz konusu zinde güçler olunca kuzgun leşe paralel devlet yapılanmasına gidilerek zırh edinmekteler. İcabında devletin silahıyla 15 Temmuzda olduğu gibi Millet Meclisine, Cumhurbaşkanlık Külliyesine,  Emniyet binalarına ve pek çok kurum ve kuruluşların üzerine bomba yağdırıp tank sürebiliyorlar.  Hal böyle olunca da atanmış kliklerle habire uğraşıp duruyoruz. Sadece derin kliklerin hışmına uğrayan seçilmişler mi, elbette ki hayır, bunda özellikle halkta nasibini almakta. Neyse ki halkımız tanklara meydan okuyaraktan tüm oyunlarını bozan bir irade sergilemiştir. Derken tüm oynanan oyunlar karşısında yenik düşmeyerek üzerine üşüşen leş kargalarını bertaraf edebilmiştir.        
           Şayet geleceğin Türkiye’sinde bir daha üzerimize leş kargalarının üşüşmemesini istiyorsak tüm bu yaşananlardan ders çıkartaraktan devlet içerisinde çöreklenmelerine fırsat vermemek gerekir. Aksi takdirde sil baştan köşe başlarını tutmalarına çanak tutmuş oluruz.  Daha doğrusu acırsak acınacak hale geliriz. Unutmayalım ki ‘kamu yararına’ sözü kuzgun leşe devletçi kliklerin al-i menfaatlerini korumak için değildir, halkın al-i menfaatlerini gözetmek içindir elbet. Bakmayın siz öyle derin kliklerin öteden beri kamu yararından söz etmelerine,  kazın ayağı hiçte öyle değilmiş,  meğer  ‘kamu yararı’ kavramı kendi kişisel husumetlerini örtbas için başvurulan bir araçmış.  Gerçek anlamda kamu yararı toplum veya bireysel hakları kapsayan bir kavramdır. Zaten bireysel hakların kazanımı ancak devletle toplumun el ele, gönül günüle vermesiyle aşılabiliyor.
        Malum olduğu üzere, toplumlar iki güç zeminden birine muhatap kalırlar; ya sivil inisiyatif güçlerin oluşturduğu aydınlık alan, ya da zinde güçlerin ürettiği karanlık alandır. Tabii bizim tercihimiz birinci alandan yanadır. Çünkü sivil dayanışmanın en üst doruğa ulaştığı alanda ancak ideal toplum oluşabiliyor. Nitekim kendi özgür iradeleriyle katılımcılık örnekleri sergileyen bireyler sivil toplum olgusunu egemen kılacak mekanizmaları inşa edebiliyor. Düşünsenize milli-sivil- katılımcı toplumun egemen olduğu bir yerde kuzgun devlet leşe yapılanmasından söz edilebilir mi? Elbette ki söz edilemez.
         Silah zoruyla veya tepeden inme yöntemlerle oluşan kuzgun leşe devlet yapılanmasında sivil toplum hak getire,  böyle bir yapılanmada buyurgan olan bireyler değil devlet içine sızmış klikler olur. Yani dayatmacı yöntemleri ilke edinmiş kuzgun leşe kliklerin cirit attığı devlet anlayışı egemen olur. Allah korusun böyle bir sistemde ferde biçilen misyon ancak kuzgun leşe devlete göbekten bağlı kaldığı sürece hayat hakkı tanınır. Asla özgür iradesi doğrultusunda hayat mücadelesi içerisine giren bir insanın buyurgan devlet yapılanmasında yaşama hakkı tanınmaz. Nasıl hayat hakkı tanınsın ki, bir kere devleti kendilerinin soyup boğana çevireceği tabu görmekteler.  Malum onların çoğu bir eli yağda bir eli balda olan bir avuç kökü dışarıda baronlardır. Maalesef epey zamandır birlikte aynı sofraya oturduğumuz, birlikte halay çektiğimiz bu coğrafyada külfet millete, nimetse sırça köşklerde ve fildişi kuleden tepeden bakan zihniyete için pay edilmiştir. Tabi hal vaziyet böyle olunca da böyle bir sistemde “devletin malı yemeyen domuz” zihniyetin köşe başlarını tutması kaçınılmazdır. Halk ise her zaman ki gibi sütü sağılan koyun konumdadır hep. Dahası sistemin kaymağını, elitist tabaka yer, bakımını da halk üstlenip omzuna yüklenir. Ama bu bir yere kadardır,  böyle devam edemezdi.  Ne zaman ki hâkim devlet yapısı hadim devlete dönüşen günlerin eşiğine geldik, işte o zaman Türkiye’nin yeniden kendi öz kodlarına dönüşüne şahit oluverdik. Baronlar artık eskisi kadar cirit atamaması bunun göstergesi zaten
        Şayet gelecekte de hayatımızı karartmak istemiyorsak, 16 Nisan 2017 refarandumla elde ettiğimiz kazanımlarımız bize artık yeter deyip rehavete kapılmamak gerekir. Bilakis daha da koşup terleyip dur durak bilmeden yapısal değişimleri inşa yoluna koyulmalı. Milletin hadim Devlet yapılanmasında beklentisi de budur zaten. Dolayısıyla milletin hadim devletten beklentileri görmezlikten gelinemez. Görmezlikten gelindiğinde olacak olanlar belli, millet yeniden kendi ağırlığını ortaya koyup vazifesini askıya alanları bir kalemde sileceği malum.  Artık şunu iyi anlamamız gerekiyor;  millete sırtını dayamayan her oluşum hadim devlet yapılanmasında yeri yoktur. Zira eski Türkiye geride kaldı, şimdi yeni şeyler söylemek zamanıdır. Baronlara, güç odaklarına sırtını dayayanların hali ortada,  şimdiye kadar ne buldular ki şimdide bulsunlar.    O halde eskiye ait bayatlamış, hantallaşmış, kokuşmuş her ne leş kargası varsa üzerimizden atmak gerekir.  Yeni Türkiye’ye Ebabil Kuşları eşliğinde kanatlanmak gerekir.
       Tek tip öngörüler aynı zamanda totalitarizm ve şiddet hareketlerini tetikleyebiliyor. Zaten halktan kopuk bir avuç zihniyetle nereye varılır ki, varacakları en son nokta dayandıkları leş kargalarının besin gıdası olmaktır. Madem öyle çağın gerisinde kalan leş kargalarını bir şekilde etkisiz hale getirmek gerekir. Aksi takdirde ülkemizin dört bir yanını demir ağlarla örme hamlemiz ve tarihi ipek yolunu Londra'dan Pekin'e bağlayan kara ve demiryolu projelerimiz her an sekteye uğrayabilir. Zira gerilimden medet uman çevreler boş durmuyorlar,  her fırsatta Türkiye’nin dünyada küresel güç konuma gelmemesi için direnip kuzgun leşe olarak karşımıza çıkmaktalar.
         Leş kargalarının üzerimize her fırsatta üşüşmelerine rağmen büsbütün de umutsuz değiliz, gelecekten ümit varız, hele hele son zamanlarda hem doğu, hem de batı’yı bilen bilge insanların sayıca çoğalıyor olması bize bu muştuyu veriyor da.  Keza ideolojik bakışın git gide diriliş ruhu karşısında erimesi, geleceğimizin aydınlık olduğunu göstergesi. Diriliş ruhu zenginleşmiş kültürel örgütlenme modelini ortaya koymakta çünkü. Üstelik diriliş ruhumuz uluslararası boyut kazandığı içindir eskisi kadar garipsenmiyor da.  Kaldı ki Sovyet Rusya 70 yıl bağrında taşıdığı halklar üzerinde tek tip standart model uyguladı da ne oldu,  başı sanki göğe mi erdi, tam aksine sonunu hazırlayıp bağrında taşıdığı halkların yeniden din’e ve kültüre sarıldıklarına şahit olduk. Hatta Sovyet Rusya'nın çökmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni yapılanmada tek tip hayattan çeşitliliğe adım atmanın heyecanı Rusya’nın Duma meclisinde Ortodoks liderinin oturmasına yetmiştir. Demek ki; din’i yok sayarak bir devletin ilelebet varlığını sürdürmesi mümkün gözükmüyor.  
         Velhasıl;  halkla devlet el ele, gönül gönül’e kaynaşmasıyla  küresel güç olunuyor. İşte bu yüzden asla kuzgun leşe devlet yapılanmasına geçit vermemek gerekir, milletin hizmetine kendini adamış devlet başa’nın devamı için buna mecburuz da.  
             Vesselam.

YENİ BİR DİN Mİ?



                                   YENİ BİR DİN Mİ? 
                 
 SELİM  GÜRBÜZER

      Marksizm’in manevi değerleri burjuvazi tarafından yutturulmuş afyon olarak görüp ekonomiyi esas temel değer kabul etmesiyle ortaya çıkan tabloda, her şeyin maddeye indirgendiği gün gibi aşikâr. Türkiye’de bir kısım aydınların dine olan antipatik tutumlarında Marksist ve pozitivist felsefenin büyük bir etkisi olduğu muhakkak. Tabii bu heves uzun sürmez,  Rusya'da komünizmin çökmesiyle birlikte bu felsefe rafa kalkar da.  Ancak bu kez onları bir süre oyalayacak türden dini dışlayıcı bir söyleme ihtiyaç duyulur ki, ‘çağdaşlık söylemi yeni felsefeleri olur bile.  Hatta bu çağdaşlık söylemine bilgi süsü katmayı da ihmal etmezler. Hani biraz kendilerini cicili bicili gösterecekler ya,   bilgi süsü katmadan inandırıcı olamayacakları malum. Derken komünizmin yerini  “çağdaş”   etiketli ‘bilgi dini’  hayali sahne alır da.  Belli ki çağdaşlık kılıfı altında insanların manevi duygularını altüst etmeye yönelik bilgi dini hülyasından vazgeçemeyecekler gibi. Hani 'can bedenden çıkmayınca huyda çıkmazmış' derler ya, artık bu onlarda huy olmuş gözüküyor. Bir zaman bu güdük kafaların gözünde insan; çalışan, üreten ve eşyaya endekslermiş bir makine idi, bugün ise insanı mekanik, robotik bilgi ürünü gören bir anlayış hâkim, öyle ki insan ruhuna mekanik format yüklenip ‘yeni bir din’ hayali icat edilmiş oldu. Bu yeni din hayali tutar tutmaz bilinmez ama şu bir gerçek bu yeni anlayışta insanın eşyadan farkı sadece konuşur varlık olmasıdır. Zaten etrafımızı çepeçevre kuşatan bilgi ağları insan ruhunu çalmak için vardır.  Baksanıza elektronik ve bilgi tuşları insanlığı aydınlatmaktan çok kitle imha silahları marifetiyle fazla emek sarf etmeksizin milyonlarca insanı kıymak için konuşlandırılmış durumda. İşte bu konuşlandırmayla stratejik hedeflerin nasıl yok edilebileceğinin bir övünç olarak sunulması tezimizi güçlendiriyor da.  Kaldı ki insanlar bunalır hale gelmiş olsalar gerek ki artık şu soruyu sormaktan kendilerini alamıyorlar;  bilgi çağı, toptan insanlığı imha etmeye yönelik bir çağ mı,  yoksa günlük yaşantımızı kolaylaştıran teknolojik rahatlık mı?  Aslında bu tür soruların sorulması bile gelecek kaygısını ortaya koyan işaret fişekleri olmaya yetiyor.
       Eğer dert dava gelecekte insanlığa mutlu ve daha müreffeh hayat sunmaksa, elbette ki buna itirazımız olamaz. Zira bilgi çağının sunduğu birtakım fırsatlar sayesinde sosyal hayatımız kolay hale gelebiliyor. Bizim itirazımız sosyal hayatımıza sağladığı kolaylıklara değil elbet,  bilgi çağı adı altında bilginin putlaştırılmasınadır. Elektronik mucizeyle kitle imha hedeflerinin bertaraf edileceği mübalağalı bir şekilde kitaplarda yer alması, bu kaygımızı teyit ediyor. Bilgi çağında makineden, teknolojiden, her türlü alet ve adavetten kıyasıya söz etmek var, ama insan faktöründen söz etmek yok.   İnsan bu çağda sadece tüketim için vardır, bunun dışında pek muhatap alınmaz,  yani tükettikçe değer kazanır.  İşte görüyorsunuz bilgi çağında insan bir hiçtir,  böyle giderse kurda kuşa yem olmak an meselesi diyebiliriz. Şimdi gel de Mehmet Akif'in dillendirdiği asımın neslini,   Yunusun o müthiş “yaratılanı sev yaratandan ötürü”   çağrısına kulak veren o erdemli insanları cadde cadde,  sokak sokak arama, ne mümkün.   Düşünsenize bir zamanlar insan bizim kültürümüzde baş tacı idi,  yetmedi eşref-i mahlûkattı,  şimdi ne oldu da insanlığımızdan utanır hale geldik.  Mutlaka bunda gerek iç, gerekse dış mihrakların ürettiği popüler kültürün etkisi çok büyüktür, bu inkâr edilemez. Nasıl mı?  İşte günümüzde sık sık globalleşme adı altında Amerikan kültürün sosyal hayatımızın her alanını kuşatmış durumda. Zaten küreselleşmenin mucidi Amerika’dan başka bir şey beklenmezdi,  yeryüzünün tek egemen gücü benim imajı vermekte bir numaralar. Baksanıza McDonald's, rap müzik, kot Blue Jeans, Coca-Cola, bilim kurgu ve yaratık filmler artık hayatımızın bir parçası.  Demek oluyor ki, globalleşme denen hadise; ABD’nin sosyal hayatımıza enjekte ettiği enstrümanlarla oyalanmaktan başkası değildir. Böylece bilgi çağında bize yüklenen rol gereği oyun salonunda emeklenmemiz istenmektedir. Dahası teknoloji üretmek onların tekelinde bir iş, emeklemek işi ise bize biçilmiş bir roldür. Teknoloji üretimini ellerinde tutan küresel aktörler,  yenidünya düzeni tanımlamasında diğer ülkelere figüranlık veya hamaliyelik rolün dışında bir role geçit vermemekte kararlılar da.    Kararlılıktan kasıt; onlar teknoloji üretecek, bizler taşeronluk yapacağız manasınadır. Aslında ABD’nin gözünde yenidünya düzeni her an avucunun içinde olması gereken emrine amade bir küredir. Bu yüzden sahip oldukları uzay üstü uydularla yerkürenin nabzını her saniye dinleyecek bilgi ağlarıyla donatmışlar da.  Ancak sahip oldukları bilgi donanımını insanlığa hizmet için değil, insanlığı kıskaca almak için kullanıyorlar.  Hatta Alvin Toffler’in formüle ettiği üç aşamalı dalga boyutun son aşaması olan bilgi çağı dalgasını da Amerika yönetmektedir.  ABD kulvarında tek başına olduğu için son dalgada kendi dışındaki insanlığa ‘öteki' gözüyle bakmakta beis görmüyor da.  Malum,  bir zaman Araplarda kendi dışındakileri ‘Acem’ olarak görmüşlerdir.  Neyse ki İslamiyet bir güneş gibi doğdu da; hiçbir ırkın, grubun veya milletin birbirine üstün olmadığını, üstünlüğün ‘takva’ da olduğunu idrak etmiş olduk. Tabii bu İslam kültürü, diğeri global kültür, o kadar fark olacak.  Yani biri vahiy, diğeri beşeridir. Kaldı ki,  İslam’ın hareket noktası “Ey İnsanlar!” diye seslendiği tüm insanlıktır,   küresel kültürün dayandığı temel nokta ise eşyadır, makinedir, teknolojidir. Besbelli ki insan sadece İslamiyet’te eşrefi mahlûkattır.  Maalesef küresel kültür insanlığı ateşe vermekten geri durmuyor. Bakın gün olmuyor ki şiddet hareketleri, kural tanımazlık, sınırsız özgürlüğün ürettiği değersizlikler vs. unsurlar hayatımızı zindan etmesin. İnsanlık habire modernlik ve hümanizm kisvesi altında Alvin Toffler’in formüle ettiği ‘Bilgi Çağı ’ dişlisinin kurbanı olmaktadır. Oysa asıl kurban edilmesi gereken bu çarkın dişleridir. Aksi takdirde bu çark daha çok insanın canına kıymaya devam edecek gibi.
         Dedik ya, bizde insan eşref-i mahlûkattır, bu yüzden insanı Allah'ın mukaddes emaneti biliriz. Hatta bilmekle kalmayız insanı hayatın merkezine alırız. Alvin Toffler her nedense bu gerçeği görmezden gelip ehramın tepesine bilgiyi oturtuyor, hem içi boş hem de insanlık bihaber bilgi ortaya koyuyor önümüze. Oysa işin içinde insan olmayınca kuru bilgi ne işe yarar ki. Bilgi ilahi solukla anlam kazanır.   Kaldı ki teknolojik endüstri ve tarım gibi faaliyetlerde bedenini ve gövdesini de ortaya koyan insandır. Şimdi bu kadar vefakâr ve cefakâr insan unsurunu bir an geri plana çektiğimizi düşünelim, o zaman ortada ne bilgi denen nesne, ne de insanlık kalır. Dolayısıyla Marksistler gibi insanı bilek gücü görüp maddeye indirgemek bize yaraşmaz.  Hakeza Toffler’in üçüncü dalga boyutunda yer alan insanı bilgi çağının maneviyattan yoksun dişli çarklarına kıydırmakta bize yaraşmaz.  Alvin Toffler böyle görüşler belirtmesine şaşmamak gerekir, zira o,  hiçbir şeyi tanımama, dünyayı ahtapotun menfaat kollarıyla sarmaya çalışan ve bencilliğini güç gösterisine dönüştüren bir toplumun kucağından çıkmış bir düşünürdür. Zaten insana kimlik kazandıran da kucağında yaşadığı toplumun içyapısıdır.  Dolayısıyla ABD gibi harikulade otomobillerin var olduğu, har vurup harman savururcasına üreten, aynı zamanda çılgınca tüketen, elektronik otoyolların ve uydu ticaretin geliştiği, sonu gelmez arzu ve ihtiraslarını tatmin etmekle ömür tüketen ülkenin toplumun içinden çıkmış bir insandan başka bir şey beklemek hayal olurdu.
        Bakın süper güçler uzaya bir gökyüzü,  bir galaksi, bir samanyolu, bir gezegen olarak bakmıyor tam aksine hücum ve savunma alanı gözüyle bakıp bu uğurda dünyanın çevresini saracak nükleer reaktör dolu uydularla donatmışlarda.  Değim yerindeyse artık etrafımız casus peyklerle sarılmış durumda.  Bunları dile getirirken, sanmayın ki felaket tellallığı yapıyoruz, tüm bunlar an be an yaşıyoruz da. Arabamızın plakasından tutunda hemen hemen her şeyimiz gözetim altında.  Ancak şu da bir gerçek çok övündükleri peykler “keser döner sap döner hesap senide vurur” misali kumandası elinde olan güçlerin kontrolünden çıkıp kendileri içinde tehlike teşkil edebiliyor. Nitekim Sovyet Rusya'nın 1977 yılında içerisinde 954,5 kilo uranyum yüklü Cosmos uzay aracının Kanada’ya düşmesi, yine 80 ton ağırlığındaki Amerikan Skylab uzay istasyonun  (peyk-uydunun) parçalar halinde düşmesi gibi örnekler insanlığın ödünü koparmaya yetmiştir. Şimdilik bu tehlike atlatılmış olsa da insanlığın ruh dünyasında oluşturduğu o psikolojik travmanın izleri hala kazınmış değil.  Yeni din dedikleri şey şayet insanı her an tehlikelere maruz bırakacak hamleler ise pes doğrusu, bu noktada Allah vahşi batıya merhamet versin demekten başka daha ne diyebiliriz ki.
         Öyle merhametsiz tıynete sahipler ki,   epey bir zaman insanlığı Marksizm’le oyalamakta beis görmediler, oyaladılar da ne oldu sonuçta komünizm tüm dünyada çökmüş oldu ya. Peki ya şimdi! Belli ki bu kezde insanlık boyalı ve cilalı fütürizm (gelecek bilimi) silahı ile oyalandırılacak.  Anlaşılan,  değişen sadece kavramlar ve araçlar, değişmeyense içi boş suni putlara mahkûm edilmemizdir. Bu içi boş zihniyet dünyaya hâkim olduğu sürece Alvin Toffler’in üçüncü dalgasında yerini bulan suni bilgi din hayali gündemimizi epey işgal edecek gibi gözüküyor.  Bu öyle bir hayal ki;  Marksizm’in din afyondur teorisinden daha tehlikelidir.   Ve her an dünyanın elinde patlamaya hazır yeni atom bombası da.
      Düşünsenize daha düne kadar (1945’lere kadar)  dünya halkları teknolojik bilgi nedir bilmiyordu, o yıllarda sadece mekanik araçlarla haşir neşirdik. Bu yüzden o çağa sanayi çağı denilmişti. Ne zaman ki insanlık sanayi çağda mekanik gücün zirvesine çıktı,  işte o noktada bir sonraki aşama beyin gücü ile yüzleşiverdi. Derken dünya halkları yeni gelişmeler ışığında bilgi dalgasının sinerjik etkisiyle bilgi çağına adım atmış oldu.  Malum, geldiğimiz noktada bilgi çağında sürekli baş döndürücü gelişmeler eşliğinde elektronik dalga ile buluştuk. Ve insanlar ilişkilerini elektro manyetik yollarla tanzim eder hale gelmiştir. Tabii gönül isterdi ki elektronik mucizeleri Müslümanlar gerçekleştirmiş olsaydılar,  böylece İslam’ın mührü gök sedada daha bir bambaşka yankı bulurdu. Yine de her şey bitmiş sayılmaz,   şayet  ‘Bir elde Kur’an diğer elde bilgisayar’ sözünü pratik hayata geçirebilirsek, işte o zaman tüm insanlığın yeniden ümidi olabiliriz. Bu öyle bir ümit tazelemek olur ki,  bu dünyanın yeniden Nizam-ı âlem’e kavuşması demek olur. Özümüzde mevcut olan Nizam-ı âlem dokusuyla bilgiye hâkim olduğumuz düşünün, elbette ki şimdiye kadar bilginin putlaştırılmasına yönelik tüm oyunların bozulacağı muhakkak. Dün nasıl ki Marksist putun yıkılmasıyla tüm sahte oyunları deşifre edildiyse,   bu günde oynanmakta olan bu yeni bilgiye tapınma putun er geç maskesi düşecektir, buna inancımız tam. Tabii buna inanıyoruz diye bize düşen bu yeni putun yıkılışını beklemek değil elbet,   tam aksine kökü mazide olan ati olmak için kanatlanmak gerekir. Yeni bir modernite ortaya koymak için buna mecburuz da.  Öyle ki, bu Müslümanların elinde inşa edilecek bir modernitedir.
          İnsanı hesaba katmayan, onu mekanikleştiren batı medeniyetine inat önce insan,  sonra Nizamı âlem (müspet modernite) diyeceğiz. Hani Şeyh Edebali “insanı yaşat ki devlet yaşasın” demiş ya,  aynen öyle de insanı önce merkez kılmalı ki tüm cümle âlem nizam bulabilsin. Aksi takdirde insanlık eşyanın esiri olmaktan kurtulamayacaktır.  
        Maddeye köle olmadan, yeni bir din aldatmacısına kapılmadan, Kur’an-ı Muciz’ül Beyan ışığında Nizam-ı âlem esprisiyle gelecekte İslam medeniyeti kurmak pekâlâ mümkün.  Zira insanlık İslam’ın o engin sevgi seline dayalı Nizam-ı âlem medeniyetine muhtaç bile.

            Vesselam.