24 Kasım 2016 Perşembe

SİVİL KATILIM




                                           SİVİL KATILIM
                                                
SELİM  GÜRBÜZER

            Sivil katılım düşüncesi, insan kalkınması ilkesine dayanır. Bu yüzden Şeyh Edebali Osman Gaziye ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ demiş. Demekte de haklı, çünkü bir ülkenin en önemli yatırımı insan sermayesidir. Dolayısıyla cemaat, sendikalar, dernekler, vakıflar, partiler, basın gibi tüm sivil toplum kuruluşları insanı yaşatmak için vardır. Bu yüzden insanı yaşatmaya yönelik her faaliyet sivil katılım kapsamında değerlendirilir. Kelimenin tam anlamıyla sivil katılım halkın kendi meselelerini demokratik kitle teşkilatlarıyla birlikte ortaklaşa çözmenin adıdır. Bir kere sivil katılımın ruhunu “Şura” oluşturmakta ve alınacak kararlar istişare heyetinin şura teşkilatıyla gerçekleştirilir. Zaten hiçbir sivil katılım projesi istişareye sunulmadan başarı şansı bulamaz. Kaldı ki istişare, sosyal hayatın can damarıdır. Dinimiz bu yüzden, Müslümanların kendi aralarındaki beşeri münasebetlerini istişare usulüyle yürütmelerini tavsiye ediyor. Bakın İslâmiyet öncesi başsızlığa alışmış bedevi Arap toplumu İslamiyet sonrasında yerleşikliğe geçmesiyle birlikte medeni olup istişare gerçeğiyle yüzleşmiştir. İyi ki de yüzleşmişler böylece kabalığın ve başıboşluğun yerini müesseseleşme, istişare, incelik ve merhamet iklimi almıştır.  Madem bedevi toplumu medeni olabiliyor, pekâlâ bizde modern çağın en üst seviyesine sıçrayabiliriz.  Ancak bu temenniyle sınırlı kalmamalı,  İslâm’ın evrensel mesajına kulak verip yeniden dirilişe geçmekte gerekir.  Devlet topyekûn diriliş hamlesine yönelik faaliyetlerinde sadece plan ve program hazırlaması yetmez, bunun yanı sıra sivil katılım şuraları oluşturup her türlü maddi yardım ve lojistik destekte bulunması da lazım gelir.
         Sivil hayatın en önemli verisi sosyal değişimdir. İlla da sosyal değişime ihtiyaç varsa bir kere sosyal denekler üzerinde sebep ve netice ilişkisi kurmadan alelacele değişim modeli ortaya koymak ya da sosyal bilgilendirme faaliyetinde bulunmak aksi tepki oluşturabilir. Dolayısıyla bilgilendirme işleminde toplumun nabzını tutabilecek yetenekte iletişim elemanlarına ihtiyaç vardır.  İşte bu ihtiyacı karşılayacak iletişim elemanlara   'Değişim öncüleri' veya 'Gönüllü fedailer' dersek yeridir. Tabii fedai derken bu ifadeden kaba kuvvet anlamı çıkarılmasın, bilakis bu ifade rehber manasınadır.  Elbette ki, dağ, taş, mezra, köy kasaba demeden Türkiye’yi karış karış gezip toplumu aydınlatmak her babayiğidin harcı değil, birtakım fedakârlıklar gerektiriyor. Madem fedakârlık gerektiriyor,  o halde gönüllü fedailerin toplumun değer yargılarıyla meselesi olmaması gerekir. Ki, toplumsal aydınlanma gerçekleşebilsin. Hatta değişim öncülerinin halkın yaşayış tarzıyla barışık olması gerekir ki halk aydın çelişkisi kendiliğinden giderilmiş olsun. Bakın Afrika’da cemaatler bile sivil toplum unsuru bir rol oynayıp ülke kalkınmasına katkı sağlayabiliyor. İşte Nijerya, işte Uganda, işte Gana bunun en tipik örneğini teşkil eder. Ancak bu da yeterli değil,  toplumu aydınlatacak aydın zümreninde olması gerekir.  
        Malum, dünya hızla gelişiyor. Dolayısıyla bu baş döndürücü gelişmeler karşısında durağan kalıp başımızı kuma gömmeye gerek yoktur. Tam tekmil teknoloji üretemiyor olsak bile en azından teknolojik değişim veya yeniliği topluma aktaracak uzman kadrolar yetiştirebiliriz. Zaten böyle donanıma haiz kadrolar yoksa ne ticari bir faaliyet,   ne de teknik bir bilgi aktarımı sağlanır.  Bir ülkede mutlak hâlihazırda yetişmiş ihtisas elemanların bulunması şarttır.  Hatta yeni buluşlar, yeni bilgiler toplum nezdinde hemen kabul görmese de ihtisas elemanı yetiştirmekten vazgeçmemeli.   Bir kere insan tabiatı gereği anlık değişimlere adapte olmakta zorlanabiliyor, bu gayet tabii bir durumdur. Önemli olan merdivenleri basamak basamak çıkabilmektir. Basamakları çıkarken de sabırlı olmakta fayda var, aksi takdirde kaş yapayım derken göz çıkarılmış olur. Dikkat edin sabır dedik, niye?   Çünkü daha düne kadar  “sivil toplum” ve “sivil katılım” kavramlarından bihaberdik.  Hele şükür artık gelinen noktada partilerden kurumlara ve sivil örgütlerden toplumun hemen her kademesine kadar bu konu konuşulup tartışılıyor da. Sivil söylemler artık herkesin dilinden düşmez haldedir.  Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik derken bugünlere geldik. Demek ki biraz sabretmek işe yarıyormuş. Hani derler ya sabreden derviş muradına ermiş, gerçekten de sabır yürüyüşünden geçmiş bir ülke olarak artık o eski Türkiye’nin karanlık hatıralarını geride bırakır konuma geldik diyebiliriz.   
            Anlaşılan Yeni Türkiye’yi dahada engin ufuklara taşımak için sivil katılım faaliyetlerinde bulunmuş ve aynı zamanda teknik bilgilerle donanmış değişim öncülerine çok iş düşmektedir. Nasıl iş düşmesin ki, bakın bu işlevlere haiz sosyologlar için  “kalkınma ajanı” unvanı yakıştıranlar da var.  Madem öyle kalkınma ajanlarının en belirgin vasıflarını şöyle sıralayabiliriz:
          -Özü sözü bir olan elamandırlar.
          -Yeterli kültür ve teknik donanıma sahip elemandırlar. 
          -Haklı olduğu davada mücadele etmekten çekinmeyecek kadar idealist elemandırlar.
          - Ülkesine dost gönül elemanıdırlar.
          - Siyaset bilimine vakıf elemandırlar.
          - Teşkilatçı yeteneğe sahip elamandırlar. 
       İşte bu sıralanan vasıflara sahip elemanlar olmadan topyekûn kalkınmadan söz edilemez.  Dahası Yeni Türkiye'nin çağlar üstü sıçrama hedefi gerçekleşemez.  Mutlaka 2023 hedefini tutturmak için “bir elde Ku'ran bir elde bilgisayar” ilkesini şiar edinmiş kadroları yetiştirmek gerekir. İşte yetişen sivil toplum rehberleri tertipli, düzenli, hizmetkârlık şuuruna erişmiş ve kendini feda etme gibi fonksiyonlara sahip elemanlardan seçilmeli ki, sivil katılım yolunda öncü olabilsinler. Nasıl öncü derseniz, toplum kalkınmasında kendini fedakâr ve hizmetkâr görüp öncü kuvvet olmakla elbet. Bakın Yavuz Sultan Selim gibi dünyaya meydan okuyan bir padişah bile inandığı dava uğrunda kendini temsilci olarak değil, kendini  “hizmetkâr” olarak görmüştür. Nitekim Mısır seferinden sonra kendisi için “Hakimül Haremeyn” unvanı öngörülmüştü, ama o yüce Padişah; “Asla ben Hakimü’l-Haremeyniş-Şerifeyn (Mekke-Medine’nin hâkimi) değil, ancak Hadimu’l Haremeyniş Şerifeyn (Mekke ve Medine’nin hizmetkârıyım) olurum” deyip hizmetkârlığa talip olmuş ve böylece cümle âleme efendiliğin hadim olmaktan geçtiğinin mesajını vermiştir.
            Malum, Sivil toplum unsurları düzenli ve düzensiz şekilde örgütlenebiliyor. Unutulmaması gereken husus; düzensiz örgütlenmelerin çok kere başıboş yığınları çağrıştırdığı, dolayısıyla bu tip örgütlenmeyle anarşizme kayılabileceği, düzenli örgütlenmelerin ise adından da belli olduğu üzere düzenli toplulukları çağrıştırdığı, dolayısıyla bu tip örgütlenmeyle de nizami sivil inisiyatif topluluklar oluşabileceği gerçeği ile yüzleşiriz.
         Artık çağımızda klasik anlayışların yerini sanayi ve bilgi toplumu değerleri alırken, bu arada sosyal dokuda birtakım arızaların su yüzüne çıktığını da göz ardı etmemek gerekir. Tabii bu durum geçiş sürecinde yaşanılan çözülmenin (anomi veya normsuz sancılar) ortaya koyduğu bir sonuç gibi gözüküyor.  İşte bu gözüken sancılara son vermenin yolu,  milli kültürü sosyal hayatın her alanında diri tutacak politikalar üretmekten geçer.  Şayet sivil toplum modelinin sacayağında sosyal dayanışma eksik kalırsa sosyolojik dengelerin sarsılacağı muhakkak.  Peki, ne yapmalı? Yapılması gereken belli; sivil toplum unsurlarını hem madden, hem de ruhen donatmaktan başka çıkış yolu yoktur. Şöyle ki; sivil inisiyatif programları iki ana unsurdan oluşur:
            -Maddi kalkınma,
            -Manevi kalkınma.
            Sivil toplumun ekonomik yanını maddi kalkınma oluştururken,  kültür (tarih, din, folklor ve moral değerler vs.) yanını da manevi kalkınma oluşturur. Şu da bir gerçek;  maddi ve manevi kalkınma yönünde strateji belirlerken  “metot, program, faaliyet, uygulama ve devamlılık” ilkelerine uyulması hususunda azami gayret göstermek şarttır.  İşte bu noktada akil adamlara çok iş düşmektedir. Sadece akil adamlar mı,   elbette ki bunun yanı sıra sivil toplum içerisinde cemaatlerde önemli sorumluk üstlenmelidir.  Sonuçta ister akil adamlar olsun, ister cemaatler olsun toplum aydınlanması için vardırlar.  Ancak toplumsal aydınlanmaya yönelik tüm projelerin hayata geçirilmesinde acele etmemek gerekir,   aşama aşama mesafe kat etmelidir. Zira ansız değişiklikler faydadan çok zarar getirebiliyor. Dolayısıyla gerçekleşmesi gereken yeniliğin toplum nezdinde öncelikle ‘fark’ edilmesi lazım gelir, sonra toplumun ilgisini çekmeli,   daha sonra toplum mutabakatı sağlanmalı,  en nihayet uygulamasına geçilmelidir. Netice itibariyle bu aşamalardan sonra,  toplum üzerinde değişimin kalıcı bir etki oluşturduğu görülecektir. Böylece kazanan statükoculuk değil, değişim olacaktır.
             Sakın ola ki din âlimi, pedagoji uzmanı, doktor, sosyolog ve psikologa ne gerek var demeyin,  bilakis bunlar toplum kalkınmasında aydınlatıcı unsurlardır. Öyle ki onlar sayesinde sivil katılım anlam kazanabiliyor. Düşünsenize söz konusu ihtisas elemanlarının elinde din, ahlâk, maneviyat, hukuk ve sosyal hayat anlam kazandığı gibi sosyal çevrede değişebiliyor. Değişim ve dönüşümde sadece ihtisas elemanları mı etkili, elbette ki cemaatlerde etkendir.  Ancak cemaatler cemaat olarak yerinde saymamalı, cemaatten cemiyete geçmeleri de gerekir. Bu da yetmez daha üst birim, yani ‘millet’ olmak gerekir. Tabii millet derken Türkü, Kürdü, Çerkez'i, Laz'ı vs. hepsini kapsayan bir millet anlayışını kastediyoruz. Bir başka ifadeyle Türkiye şemsiyesi altında cem olmuş tek milletten söz ediyoruz.  Ki, bu milleti hâkime olmanın bir gereğidir. Asla ulus devlet mantığıyla çokluk içinde birliği temsil eden bir millet bilinci gelişemez. Zaten millete tek tip gömlek giydirmeye çalışan bir anlayış bizim kabulümüz olamaz da. Bakmayın siz onların ara sıra demokrasiden dem vurmalarına, aslında onların teneke çalmaları dogma ideolojilerini örtbas etmeye yönelik bir çalmadır. Nereden biliyorsunuz derseniz, tabii ki halkın teşkilatlanmasından tutunda yönetime katılmasından tedirgin olmalarından biliyoruz.  Halk sivil hayatta güçlendikçe sırça köşklerde uyumak onlara zül gelmektedir. Oysa korkunun ecele faydası yok, sivil toplum gerçeğinden nereye kadar kaçılabilir ki. Artık halkı tepeden yönetme devirleri gerilerde kaldı, şimdi teneke çalmak zamanı değil, yeni şeyler söylemek zamanıdır. Dahası günümüzde halkın ‘hadimi’ olarak ortaya çıkan örgütlenmeler baş tacı yapılmaktadır, eskiye rağbet kalmadı diyebiliriz. Nasıl rağbet olsun ki, bir kere sivil katılım; toplumun sağlık, tarım, iktisat, eğitim, örgütlenme, hak arayışı gibi tüm meseleleri halletmek için yola çıkılan topyekûn maddi ve manevi kalkınma faaliyetidir. Dolayısıyla çok yönlü böyle bir faaliyet içerisinde teknolojik hamle yapmak varken,  maddi kalkınmak varken,  milli kültürü yaşamak varken statüko anlayış niye prim yapsın ki. Kaldı ki sivil katılımcı anlayışında ‘ben’  yerine ‘biz’ şuuru hâkimdir. Yani, toplum menfaati şahsi çıkarların üstündedir.  Böyle bir toplum modelinde asla köşe dönmeciler, vurguncular ve bencil bireyler yüz bulamaz,  dahası böyle bir toplumda gönüllü fedailer baş tacıdır. 
             Malum, gönüllü fedailer İslamiyetle buluşmuş Türk'ün tarihinde “Alperen” tipine karşılık gelen bireylerdir. Nasıl ki Ahmed Yesevi’nin dergâhına gelen “Alp”ler “ “Alperen” bireylere dönüşebiliyorsa,   pekâlâ günümüz ışık fenerlerinin kapısına varmakla da büyük bir dönüşüm gerçekleşebilir.   Bakın Prof. Dr. Osman Turan; Türk’ün Alp’i Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin rahleyi tedrisatından geçmekle  “Erenlik” hususiyetini kazanıp Alperen veya Gazi derviş olduklarını ve bu yetişen Alperenlerin ileride Osmanlı İmparatorluğu’nun manevi temellerini oluşturduklarını dile getirmiştir. Gerçekten de bu Alperenler sayesinde 200 çadırlık otağdan üç kıtaya uzanan bir Cihan İmparatorluk dönüşümü gerçekleşmiştir.  İşte dert dava aydınlanmaksa, aydınlanma budur. Zaten karanlık dehlizlerde ışık aramak boşa zaman kaybıdır.
           Engin tarihimize şöyle bir baktığımızda medeniyet hamlemiz insana yönelik inşa edilmiş. Derken dünya bizim soluğumuzla Nizam-ı Âlem’e kanatlanmış bile. İyi ki de İslamiyet öncesi Türklüğün kuru cihangirlik davası İslamiyet sonrası Türklükte “İlay’ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem” davasına dönüşmüş. Zaten dönüşmeseydi ne biz,  ne de insanlık huzur bulurdu. Neyse ki Osmanlı daha ilk kuruluşunda işi baştan sıkı tutup sivil katılım uygulamasına geçmiş bile. İşte Osman Gazi’nin o günkü;
            — Gaziyan-ı Rûm,
            — Ahıyan-ı Rûm,
            — Bacıyan-ı Rûm,
            — Abdalan-ı Rum'u temsil eden toplum liderleriyle beraber hareket etmesi bu amaç içindir. Bu amaç doğrultusunda üç kıtaya hükmetmişiz de.  Yetmemiş gittiğimiz yerlerde toplumun tüm kesimleriyle nasıl diyalog kurulacağını ve nasıl tek yürek olunacağını ispatlamışız da.
            Sivil katılım modeli insanın kalkınması ve şahsiyetini bulma davasıdır. Ne var ki Türkiye daha henüz teknolojik hamlesini bitirmiş sayılmadığından halkımızda ‘avam kültürü’  hala baskın durumdadır. Elbette ki yıllardır kapalı kutu içerisinde kalmaya mahkûm edilmiş insanımızın bu haline şaşmamak gerekir. Tanzimat’tan beri uygulanan yanlış politikalar neticesinde toplumun teşkilatçılık özelliği körelmiş ve böylece çalışan azalarımız işlemez hale gelmiştir. Malum, 2002 öncesi Türkiye'sinde kahvehanelerde, birahanelerde, parklarda, otellerde, sokaklarda ömrünü tüketen öbek öbek insan yığınlarının varlığına şahit olduk. Bilhassa ülkemiz ehil olmayan kadrolar elinde, halkla seçimden seçime iletişim kuran partiler yüzünden geleceğimizi heba etmişiz. Hatta bu köşe başlarını tutmuş bürokrasinin elinde uysal koyun haline gelmişiz de. Yetmemiş insanların kendi aralarında teşkilatlanması engellenmiştir.  Şimdi sormak lazım teşkilatlanması engellenen böyle bir toplumdan başka ne beklenebilirdi ki. Bu ülkede uzun bir süredir halk denince  “oy deposu”  akla gelmiş. Halkın bir kullanımlık kâğıt mendil muamelesi gördüğü şuradan belli ki;  oy işlemi bittiğinde bir başka seçime kadar halkı ne hatırlayan,  ne de soran olmuş.  İşte kitleler, yalnızlık psikozuna bu şekilde düşürülmüş. Oysa toplumun yönetenlerden beklentisi başkaydı.  Belli başlı beklentiler sırasıyla:
            — Mesleki bilgi edinmek,
            — Çocuklarına iyi bir gelecek kurmak ve tüm eğitim imkânlarından sonuna kadar yararlanmak,
            —  Kişi başına düşen milli gelirden adil pay almak.
            — Örgütlü toplum olmak,
            — Ülke yönetiminde söz sahibi ve karar verici konumda olmak gibi temel gayeler yer alır.
            İdarecilerin topluma yabancı kalması onarılmaz yaralar açtığı malum. Devlet ve halk arasında uyumsuzluk her zaman istikrarsızlık doğurmuştur. Bilhassa geçmiş yıllarda toplum geleneksel yapı içerisinde kırsal alanlardan şehirlere göç ettiğinde çarpık şehirleşme bir yana kültürel yozlaşma problemiyle karşılaşmışlardır. Hele hele sanayileşme ve bilgi hız kazandıkça geleneksel yapılarını korumaya çalışan köyden kente gelmiş bu insanlar kalabalıklar içerisinde kendilerini yalnız hissetmekteler.  İşte onlar için şehir zindan şehirdir dersek yeridir.  Gerçekten de o özlem duyulan fazıl şehirler şimdi yok artık. Belli ki, köprünün altından çok sular akmış,  bilhassa sanayileşmenin getirdiği kültürel şoklar kişisel egoların ağır bastığı bir durum ortaya çıkarmıştır. Anlaşılan her çağın kendine özgü problemleri söz konusu. Önemli olan bu problemlerin üstesinden gelebilmektir. Madem öyle çağın hastalığı diyebileceğimiz ruhi boşluk veya hiçlik bunalımıyla mücadelede etmek gerekir.  Bunun içinde kültürel politikalar önceliğimiz olmalıdır. Öyle görünüyor ki bireyi yalnızlıktan kurtaracak manevi iklim oluşturmak şart olmanın ötesinde bir vazife.
           Evet! Aristo; ‘tabiat boşluk tanımaz’ derken, belli ki boşa söylememiş.   Baksanıza insanlarda ne sevgi, ne de vicdan kalmış, sanki dünyanın sonuna geldik gibi. Adalet, hak hukuk desen hak getire, baksana şeytan bile adaleti olmayan böyle bir dünyadan sakınır oldu.  Sanki ezenle ezilen aynı safta bir mahşeri yaşıyoruz. Elbette ki insanlık kültürel ve moral değerlerle beslenmezse,  olacağı buydu.   Neyse ki aramızda ümidini yitirmemiş bunalımdan çıkış yolu arayan insanlar da var. Nitekim Menzil, şehirlerden uzak bir köy olmasına rağmen, insanların ruhen huzur bulduğu bir mekân olmaya yetiyor. Katılımcılığın küçük bir örneğini burada bulmak mümkün. Dili, rengi ve etnik kökeni ne olursa olsun farklı kültürde insanların bir arada kardeşçe yaşanabileceğinin bir uygulamasını burada görmek mümkün.  Burası sıradan bir köy değil, bilakis Türkiye'nin dört bir yanından gelen insanları kucaklayan bir mekândır. Belli ki gücü etkisinde gizli.  Buranın manevi atmosferi her türden insanı çekmeye yetiyor, çektikçe de kardeşlik bilinci daha da artmaktadır. Menzilde yaşanan o manevi atmosferi akılla, kitapla izah etmek zor zaten. Öyle bir manevi çekim gücü var ki burayı bir ziyaret eden ayağını bir daha buradan kolay kolay kesemez. Nasıl kessin ki,  bir kumarbazın ellerini yıkayıp abdest almaya başladığı, bir ateistin “Allah” deyip yeni bir hayata adım attığı, bir sarhoşun şişeyi taşa çalıp içkiye veda ettiği bir mekândır. Düşünsene burada insanların kardeş olmasına hiçbir makam ve mevki hırsı engel olamıyor. Tam aksine kazanılmış statülerin bir anda tevazu zırhına dönüştüğünü görürsünüz.  Mesela buraya bir bilim adamının yolu düşmüşse bir bakmışsın o bilim adamı böyle bir atmosferde asıl ilmin marifetullah ilmi olduğunun farkına varır hale gelebiliyor.  Dedik ya Menzil köyü,  sözle, kalemle izah edilecek bir mekân değil, yaşayarak anlaşılan bir yerdir. Burada ast üst birbirine harman olmuş durumda,  öyle ki bu mekânda aynı kazan ve aynı çanaktan çorba içip hemhal olmak vardır.  Kelimenin tam anlamıyla burası yediden yetmişe her kesimden insanın tek halkada bir olduğu mekândır. Yeter ki o atmosfer teneffüs edilsin,  bak o zaman tek sermayenin sevgi ve aşk olduğu hissedilecektir. Zaten sevgiyle, aşkla fethedilemeyecek kale yoktur.  Bakın Hz. Mevlâna kendi döneminde  “Ne olursan ol yine gel” mesajıyla bir değişik katılımcılık örneği sergilemiş,  Yunus Emre de; “Yaradılanı sev Yaradan’dan ötürü” deyip tüm insanlığa soluk olmuş.  Hele şükür bu dönemde de bir Menzil köyü var ki, adeta Mevlana’ca ve Yunusça yaklaşımla insanlığa kucak açmış bile.  Menzilede zaten bu yakışır.  Sakın ola ki bunu sıradan bir cemaat olayı olarak değerlendirmeyin, iyi analiz edildiğinde toplumsal aydınlanmaya büyük katkısı olan bir hadise olduğu görülecektir.
         Unutmayalım ki Japonya’yı ayağa kaldıran sadece teknolojik hamle değildi, bunun yanı sıra Japon ideali ve cemaat yapısı da önemli etken unsurdur. Dahası Japonya teknolojik bakımdan modern, sosyal yönden feodal bir toplumdur. Peki, bu konuma nasıl geldiler derseniz, gayet açık;  bir kere Mejii ve Tokugua devrine ait sloganları aynı potada birleştirip öyle gelmişler. Derken bu sayede süper güç olmuşlar bile.  Malum, biri uygarlık ve aydınlanmayı teşvik edici slogandı,  diğeri muhafazakârlığa yönelik slogandı. İşte milli kültürden taviz vermeksizin ilim ve teknolojik yönden hamle yapmak budur.  Bu örnekten hareketle tıpkı Japonlar gibi bizde kültürel kimliğimizden taviz vermeksizin modern gelişmelere ayak uydurabiliriz. Artık içe kapanık ve kendi insanıyla barışık olmayan uygulamalarla bir yere varılamayacağını anlamak gerek.  O halde ne duruyoruz,  neydik edip topyekûn kalkınmaya yönelik sivil katılım projelerini hayata geçirip, modern dünyanın en üst seviyesine ulaşabilecek ruhu oluşturmak gerek. Madem Almanya, Japonya, II. Cihan Savaşı’nın harabeleri altında çıkıp atağa geçmişler, biz niye atağa geçmeyelim ki.  Bir kere bizim avantajımız derin medeniyet perspektifi ve derin bir kültür birikimine sahip olmamızdır.  Kaldı ki her ulvi yol, beslendiği kaynaklar ölçüsünce ufuklara yönelebiliyor.  O halde kendimize dönmek bugün değilse, ne zaman?

                 Vesselam.

23 Kasım 2016 Çarşamba

SİVİL TOPLUM



                                  SİVİL TOPLUM

                                                               SELİM  GÜRBÜZER

            Sivil toplum, örgütlü toplum demek. Eskiler örgütten ziyade “teşkilat” derdi. Toplum kesimlerinin, belli bir amaca yönelik değişik alanlarda bir araya gelip organize topluluklar halinde teşkilatlanması “sivil toplum” adını alır. Sivil toplumun adını anmak bile bir derece toplumu oluşturan unsurları tanımak demektir. Toplum içinde bulunan farklı kültür farklı etnik unsurlar sivil toplum olarak algılanırken, farklı anlayışta bir araya gelmiş dernek, vakıf, meslek odaları, cemaatler ve partilerin her biri de sivil toplum kuruluşları olarak değerlendirilir. İster adına sivil toplum,  ister sivil toplum kuruluşu densin fark etmez sonuçta her iki sacayağıda toplum için vardır.  Önemli olan örgütlü toplum olabilmektir. Aksi takdirde işin içinde koyun misali güdülmekte var.  Bilindiği üzere Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin gibi totaliter şefler sivil toplum düşmanıdırlar. Tabii bu totaliter liderlerin zıddı sivil toplum öncüleri de var. Nitekim Nelson Mandela, Mahatma Gandhi ve Malcolm X gibi toplum liderleri bunun tipik örneğini teşkil ederler. Peki, zıddının zıddı var mı derseniz elbette var,  hiç kuşkusuz bunlar da vahiy ve ilham kaynaklı peygamberler ve başbuğ velilerdir. Kelimenin tam anlamıyla onlar totaliter liderlerin zıddı kâmil liderlerdir. Bakın, Resulüllah (s.a.v.) sadece ilahi vahyi tebliğ etmekle kalmamış hem kitlelerle nasıl hareket edileceğinin tatbikini göstermiş,  hem de ashabıyla doğrudan doğruya hemhal olup istişare etmişte.   Her ne kadar Nelson Mandela, Mahatma Gandhi, Malcolm X gibi liderler vahiyden beslenmeseler de sonuçta onlar da yaşadıkları dönem itibariyle haksızlıklara karşı “sivil inisiyatif” direniş sergileyip sivil toplum öncüsü olmuşlardır.
              Geçmişte bunca sivil inisiyatif mücadeleler yaşandıktan sonra geldiğimiz noktada hala bir takım mahfiller sivil toplum unsurlarını görmezden geliyorsalar pes doğrusu,  bu onların düştükleri kuyudan çıkamadıklarının delili ya da çağı okuyamadıklarının bir göstergesidir.  Maalesef dünün totaliter şeflerinin o günün toplumlarına yaptıkları zulümleri bugün bir başkaları değişik kılıklar altında yapmaktalar. Al birini vur ötekini derler ya aynen öyle de totaliter yapılar sivil toplum düşman olmuşlardır hep. Onlar çirkefliklerini sergileye dursunlar bizde sivil inisiyatif oluşumların yanında yer almayı vazife biliriz. Bu da yetmez tıpkı Allah Resulü’nün (s.a.v.) Veda Hutbesinde doğrudan ashabıyla iletişime geçtiği çağa benzer bir çağın heyecanıyla kitlelerle beraber hareket etmeyi yeğleriz.  Tepeden yönlendirmelerle bir arpa boyu yol alınamayacağı malum, artık eskimişlik işe yaramıyor yeni şeyler söyleme zamanıdır. Zaten halk daha çok yeni ve tabandan gelebilecek gelişmelere prim vermekte. Nitekim üniversitelerde, toplum katmanlarında,  hatta partilerin gündeminde  “sivil toplum”, “sivil katılım”, “sivil inisiyatif” gibi kavramların tartışılır olması bunu teyit ediyor.  Her ne kadar eski sol tüfekler tek partili döneme ait o  “milli şef”  heyecanını özlemiş olsalar da, yeni kuşak onlara pek itibar etmiyor, daha çok bilgi çağının enstrümanlarıyla hareket ediyorlar. Aslında gençlik böyle tavır sergilemekle statükonun hevesini kursaklarında bırakmış oluyor.  Ne diyelim, umarız sivil toplum gerçeğini eskilerde anlar.
       Belli ki toplumsal hareketler gökten zembille inmiyor,  birtakım şartların olgunlaşmasıyla ortaya çıkıyor. Bakın bir zaman tüm dünyayı kasıp kavuran ve ekonomik dengeleri alt üst eden bir olay vardı ki insanlığı bunalımın eşiğine getirmişti. Malum, bu olay 40 milyon insanın işsiz kalmasına yol açan 1929 ekonomik bunalımından başkası değildi elbet.  Her ne kadar bu büyük bunalım kitleler üzerinde travma etkisi oluştursa da toplumları çıkış yolu arayışına ittiği de bir vaka. İşte bu arayış içerisinde Amerika’da değişik bir tip “toplumculuğun” gelişmesine, İngiltere’de işçi hareketinin örgütlenmesine, Fransa’da Leon Blum’un sol cephesi (Halk cephesi) hareketine, Almanya’da Nazi hareketinin doğmasına kapı aralamıştır.
      Gerçekten 1929 yılı hafızalarda kolay kolay silinecek bir hadise değil,   nasıl silinsin ki ciddi manada birbiri üstüne ekonomik çalkantıların yaşandığı bir yıl olarak tarihin hafızasına kayd olmuştur.  Neyse ki Keynes modeli o çalkantılı yıllarda toplum üzerinde büyük şok etkisi yapan o ekonomik krizi bir nebze olsun dindirmeye yetmiştir. Ancak Keynes modeli zaman içerisinde işlerliğini yitirince bu kez bir başka bunalım su yüzüne çıkar. Yani,  bu sefer ki krizin niteliği başkadır. Anlaşılan bir kriz çözülürken bir başka krizle karşı karşıya kalınabiliyor. İcabında bir krize çare olabilen bir model, başka bir krize çaresiz kalabiliyor. Zira toplumsal hareketler her daim değişkenlik üzerine kuruludur, dolayısıyla her yaşanan değişikliğin bir sonra ki aşamasına hazırlıksız yakalanmamak lazım gelir. Aksi takdirde kriz sarmalına tutulan ülkeler ya da toplumlar müzmin bataklık içinde debelenip duracaklardır. Bakın, Çarlık Rusya geleceği iyi okuyamamanın bedelini tahtını kaybederek ödemiştir. Malum, çarlığın ülke içinde izlediği baskıcı politikalar kitleleri canından bezdirmiş ve böylece Lenin’e gün doğmuştur. Zaten Lenin, fırsat bu fırsat deyip çarlığa karşı toplumu örgütleyebilecek kıvraklığı sergiler de. Derken Bolşevik ihtilalı gerçekleşir de. Hakeza Versay zincirinin o ağır gurur kırıcı şartları Adolf Hitler için iyi bir fırsat teşkil edip Almanya’da Nazizm’i zafere taşımış ta.  İşte bu gerçeklerden hareketle şunu deriz,  dünün yetkilerini elinde tutan otoriterler bilerek ya da bilmeyerek rakiplerine koz vermekle kendi kuyusunu kazıyıp yeni otoriterlerin türemesine zemin oluşturmuşlardır. Oysa toplum taleplerini hiçe sayıp göz ardı etmeselerdi bulunduğu konumlarını çok rahatlıkla koruyabileceklerdi. Maalesef toplumla diyaloga girmek veya kitlelerle beraber karar almayı gururlarına yediremediklerinden sert tedbirlere tevessül etmişlerdir. Gururlarına yediremediler de ne oldu,  sonunda kazanan kendileri değil başkaları olmuştur. Üstelik izledikleri yanlış uygulamaların bedelini ağır ödemişler de. Şu bir gerçek hiç kimse bu dünyada ilelebet şah değil padişah değil, kalıcı olan semer değil eserdir.  Hani derler ya “eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri”,  gerçekten de tüm totaliter aktörler saltanatlarını terk ettiklerinde, geriye sadece gözyaşı, kan, kin ve nefret tohumları bırakmışlardır. Bunu neye dayanarak diyorsanız, işte Bolşevizm, işte Nazizm tarihin harabelerine gömüldüğünde insanlığın derin bir oh çekip nefes almasından çıkarıyoruz elbet.  Belli ki Aristo'nun  “Tabiat boşluğu sevmez” sözü boş bir söz değil. Çok yerinde bir tespit, bir ülke baştan adil idare edilmezse eninde sonunda o ülkenin semalarında leş kargalarının uçuşması kaçınılmazdır. Ondan sonra da uğraş dur ki,  yeniden bahar havası essin. Bir kere toplum koyun muamelesi görmeye dursun, artık toparlaması zor olacağı muhakkak. Elbette ki sivil toplum gerçeğini göz ardı edilirse olacağı buydu,  buna şaşmamak gerek.  Zaten öyle de öyle olmuştur. Bakın, Lenin iyi bir teorisyen değildi, ama mevcut şartları lehine çevirecek kadar ya da stratejik hamle yapabilecek yetenekte bir liderdi. Öyle ki, akıl dolusu, sinsi ve kıvrak manevralarla kitleleri harekete geçirip Bolşevik ihtilalini gerçekleştirmişte. Fakat gel gör ki, ihtilal öncesi kitlelere verilen vaatler iş başına gelince unutulmuş, yerine komünist partinin plan ve programları devreye girmiştir. Peki ya Lenin sonrası,  malum ondan sonra Stalin gelmiş, o da Çar’lara rahmet okutacak kadar kan dökmüş, adeta toplum linç edilmiştir. Kan gölünün mevcut olduğu noktada, ne Lenin, ne Stalin, ne de Hitler bizim için asla örnek model teşkil etmez, biz ancak sivil toplum adına Yunus’u ve Mevlâna’yı rehber alırız. Nasıl almayalım ki;   ortada  “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü”  anlayışının yanı sıra insanlığı kucaklayan  “Ne olursan ol yine gel”  evrensel çağrı var. Görüyorsunuz birinde insanlığı kana bulamak var,  diğerinde sevgi,  aşk ve merhamet iklimi var.
            Totaliter uygulamaların koyu olduğu ortamlarda çok kere sivil toplum olgusu gün yüzüne çıkmayabiliyor. İyi ki sivil toplum gerçeği var, zira sivil toplum olgusunun yerleştiği toplumlarda fertler çok daha girişimci tavır sergiliyorlar. Aynı zamanda bu tür özgür ortamlarda bireyler kişiliklerini koruyabildikleri gibi bireysel yeteneklerini geliştirip kariyer edindikleri tespit edilmiştir.
            Sivil toplum bilincinden yoksun totaliter ortamlarda beyinleri yıkanmış bireylerden oluşmuş mankurt topluluklar görürseniz şaşmayın. Malum, mankurtlaşmış topluluklar siyasilerin seçimden seçime meydanlarda  “okul yapacağız”,  “il yapacağız”, “şunu yapacağız”, ”bunu yapacağız” gibi aslı astarı olmayan vaatlere kolayca kanabiliyorlar.  Ülkemizde, sivil toplumun örgütlenmesine yönelik kanuni düzenlemeler çıkmış olsa da çıkarılan kanunlar pratiğe yansımadığı için sivil inisiyatif tavır sergileyecek fertler daha henüz ortada gözükmüyor. Böyle olunca da beyin yıkama makinesi, işlerliğini hala devam ettiriyor diyebiliriz. Sivil toplum bilinci, katılımcı anlayış yönünden gelişmelere şahit olsak da, sivil toplum gerçeğiyle tam anlamıyla yüzleşmiş sayılmayız. Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik derken, yine de gelecekten ümit varız. Fertler, bir araya gelip netice aldıklarını gördükçe, sivil toplum gerçeği daha da büyüme eğilimi gösterecektir elbet. Zamanla kitleler, içinde bulunduğu olumsuz şartları örgütlü toplum olmakla lehine çevirecek “sivil inisiyatif” tavrı ortaya koyma cüretini kazanacağına inancımız tam. Zira Türkiye artık eski Türkiye değil, tek partili dönemin o milli şef kalıntıları silindikçe toplumun sivil tavır sergilemekte bir hayli deneyim kazandığı bir vaka. Malum,  Türk halkı ilk tavrını 1950 seçimlerinde DP’yi iktidara getirmekle ortaya koymuştur. Nitekim 1950 öncesi tek parti uygulamaları toplumu canından bezdirmiş olacak ki,  Milli şef uygulamalarını onaylamamıştır. Bu yüzden tek parti döneminden çok partili döneme geçişi “sivil toplum” olma yolunda ilk adım, ilk tarihi milat olarak değerlendirebiliriz.  Neyse ki o yıllarda kitleler içinde bulundukları şartlardan hızla kaçış eğilimi gösterip 1950 sonrasında DP etrafında çember oluşturabilmişlerdir.  Demek ki ne kadar baskıcı ve dayatmacı yol izlenirse izlensin, sonunda kazananın sivil toplum olacağı muhakkak. Kaldı ki “Sivil toplum” kavramı bize yabancı değil, Allah Resulünün Yesrib'i Medine'ye dönüştürmesinden buyana aşinalığımız var.  Yetmedi önümüzde haşmetini “reaya”nın (halkın) saadetinde arayan bir Osmanlı örneğimiz var.  Osmanlı, daha ilk kuruluşunda Osman Gazi’nin etrafında ahiler, gaziler ve alperenlerin oluşturduğu bir dizi toplum örgütleri vardı. Söğüt’te atılan bu maya tutar da. İşte Osmanlı bu oluşumlarla beraber hareket edip, üç kıtada hükmeden cihanşümul devlet olmayı başarır da. Bakın Kanuni Sultan Süleyman; “Reaya (halk), gerçek efendidir” demekle sivil toplum gerçeğinin cihanşümul bir güç olduğunu ilan etmişte, tabii anlayana.
         Osmanlı’da bir diğer örgütlenme örneği lonca sistemidir.  Öyle ki, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin bu lonca sistemi sayesinde tüccarların tekelci davranışlarına karşı önlem alabiliyordu. Sadece lonca sistemi mi, elbette ki bu kadarla sınırlı değil,  Osmanlı’da toplumun bütün kesimlerini kapsayacak büyük bir iş bölümü ağı da vardı. Buna bir büyük görev dağılımı dersek yeridir. Düşünsenize yediden yetmişe toplumun her kesimi kendi üzerine düşen vazife neyse onu en iyi şekilde ibadet bilinciyle yerine getiriyordu. Genel itibariyle halk üretim ve vergi faaliyetiyle ağırlığını ortaya koyuyordu. Ulema ise din, yargı ve eğitim alanlarında ışık kandili oluyordu. Naima’nın tespitlerinden de anlaşılacağı üzere Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin toplumsal örgüt ağında yer alan sivil toplum unsurlar şunlardır:
            - Ulema.
            - Asker.
            - Tüccar.
            -Reaya (Halk).
            Şurası muhakkak bu dört unsurun uyumu sayesinde cihangir devlet olmuşuz da.  Ne zaman ki,  bu unsurlar arasında uyumsuzluk gün yüzüne çıkmaya başladı,  işte o zaman gerileme ve düşüşler baş göstermiştir. Osmanlının kuruluşundan yükseliş dönemine kadar olan bölümde toplumun bütün katmanları çok büyük uyum içerisinde 'bir' olup, 'diri'  olarak yaşamışlardır. Ama yükselişten sonraki evrede artık kesretten vahdete (çokluk içinde birlik) uzanan uyumluluk zincirinin kırıldığına şahit oluruz. Zincir bir kopmaya dursun artık toparlama imkânı kalmayabiliyor. Nitekim düşüş o düşüş tarih sahnesinden Osmanlı çekilir de. Madem öyle tarihte yaşanmış bir takım gerçeklerden hareketle sivil toplum dendiğinde ‘birey-toplum-devlet’ üçlü sacayağının çok mühim bir denge ayarı olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Görüyorsunuz dengeler altüst olduğunda üç kıtaya hükmeden bir imparatorluk dengesini yitirip hükümsüz konuma düşebiliyor. İşte bu yüzden birey, çevre ve merkez uyumluluğu sivil toplum açısından hayati önem arz eden bir husustur.  Bu da yetmez organizasyon, örgütlenme ve girişimcilik sivil toplum için vazgeçilmez ilkelerdir. Bakın karıncalar bile çok küçük hayvan topluluklar olduğu halde beş bini aşkın cinsleriyle birlikte hemen her alanda branşlaşmaya yönelik örgütlenme sergileyebiliyorlar. Nitekim Parasol isimli bir cins karıncanın işi gücü ağaç yapraklarını kesip yuvasına taşımak olduğundan adından yaprak kesici karınca olarak söz ettirmiştir. İlginçtir bu karınca bir taraftan yaprakları çiğneyip sünger haline getirirken diğer taraftan ortaya çıkan ürünü % 60 rutubet ve 25 santigrat derece sıcaklıkta özel odalarda muhafaza altına alıp şaheser depolama işlemi sergileyebiliyor.  Oldu ya bunca emeğe rağmen normal şartların dışında yapraklar kurumaya yüz tuttu veya kurudu,  derhal o gece yuvanın dışında nemlendirme cihetine gidilir, ya da tam tersi yağmur vs. gibi nedenlerden dolayı yapraklar aşırı nemlendi diyelim bu seferde güneşe karşı kurutma işlemleri başlatılır.  İşte bunca çaba ne için derseniz, artık bu yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda sır olmaktan çıkıp yer altında optimal şartlar altında muhafazasına aldığı yapraklardan mantar yetiştirmeye yönelik bir faaliyet olduğu anlaşılmıştır. Böylece kendi el marifetiyle yetiştirdiği bu mantarlar kendisine rızık kapısı olur da. Aslında canlı âleminden verdiğimiz bu örnek binlerce türe sahip karınca topluluğu içerisinde sadece bir cinsiyle alakalı ihtisaslaşma örneğidir,  kim bilir geride daha nice bilmediğimiz şahika eser örnekler var.
        Malum, sivil toplum unsurları, milletin tâ kendisi olmasa da, can tütsü ocaklarıdır. İsteseniz de bu unsurları hiçe sayamazsınız. Türkiye artık eski Türkiye değil,  tarım toplumundan sanayi toplumuna, hatta bilgi toplumuna hızla yol almakta,  artık gerek ekonomi alanında, gerekse sosyal alanda müthiş değişim sürecine girdiğimiz gözlemlenmektedir. Çünkü sanayileşme ve bilgi çağı hem ekonomik, hem de sosyal vetireyi değiştirmektedir. Dünyadaki bu gelişmeler ışığında Türkiye, ister istemez kendi toprağında ilk kez derinden sivil toplumun ayak seslerine ve gücüne şahit olmaktadır. Nasıl şahit olunmasın ki, bir kere sendikal haklar, asgari ücret, sosyal güvenlik, kâr ve yönetime katılma gibi meseleler tarım toplumun konusu değil ki, artık bilgi çağı yolunda olan sivil toplumun konusudur. İyi ki bu sessiz değişim politik ve ideolojik hayata da yansıyıp Türk siyasi tarihine artı değer olarak geçmiş.  Geçmeseydi sivil toplum gerçeği ile birlikte ücretliler meselesi siyasi partilerin gündemine hiç düşmeyecekti. Zaten bu noktadan sonra istense de geriye dönüş söz konusu olamaz. Zira sosyal adaletin hayata geçirilmesi,  sivil toplum örgütlerinin bir numaralı talebidir. Memur- Sen, Eğit-Sen, Kamu-Sen, Sağlık-Sen, Hak-iş, Türk-iş gibi sivil toplum kuruluşları bu amaç için varlar.
             Sosyal adalet uygulamaları sivil toplum için çok önem arz eden bir konudur. Hatta hızlı kentleşme, sanayileşme ve bilgi çağının ortaya koyduğu bir takım meseleler sosyal adaletin önemini bin kat daha artırıyor da.  Dolayısıyla sosyal adalet olmalı ki, sivil toplum faaliyetleri işlerlik kazanabilsin. Sosyal adalet olmalı ki, kitlelerin ekonomik katılımı sağlanabilsin. Sosyal adalet olmalı ki, girişimciliğin önünde tüm engeller ortadan kalkabilsin.  Aksi takdirde toplum iç dinamikleri uzun süre gerginlikleri kaldıracak güçte olmayabiliyor.  Madem öyle sivil katılımcı projeler ortaya koymak gerekir.  Başka da çıkış yolu yok zaten.       
           Besbelli ki insanlık tavandan yönlendirmekten ziyade tabandan gelecek değişikliklere itibar etmektedir. Yıllar boyu demoklesin kılıcını üzerinde hisseden kitleler bıkmış ve usanmış olacak ki,   yeni arayışlar içerisinde habire ümit tazeliyor da. Doğrusu da bu,   yani yeise kapılmaktansa ümit tazelemek en doğrusu. İcabında bu da yetmez geleceğe kanatlanmak gerek,   “sivil toplum”  adına her türlü vesayete başkaldırıp sivilleşmek gerek. Tepeden dayatma ve baskıcı yöntemleri son bulması için buna mecburuz da. Dolayısıyla her daim ümit var olmakta fayda var. Ümit tazeleyelim ki,   milli gelirin paylaşılması, sosyal adalet gibi konular gündemden düşmesin.  Ümit tazeleyelim ki,  sivil toplum örgütleri demokratik tepkilerini ortaya koyup sivil toplum olma yolunda ilerleyebilsin.  Her an ümit tazeleyelim ki,   tabandan tavana büyük bir değişim yaşansın.
        Velhasıl; Türk insanı yılların birikmiş ağırlığını üzerinde attığında muasır medeniyetin öncüsü olacağımızdan hiç kuşkunuz olmasın.  İşte bu yüzden ilk sivil cumhurbaşkanı Özal'ın 21. asır Türk asrı olacak sözlerini sivil toplum adına anlamlı buluyoruz. Madem öyle,  bizler gelecekten ümit var olmayalım da, peki kim olsun.
         Vesselam.


22 Kasım 2016 Salı

SİVİL TOPLUM İÇİN ÜRETİM SEFERBERLİĞİ


 SİVİL TOPLUM İÇİN ÜRETİM SEFERBERLİĞİ

                                                                               SELİM GÜRBÜZER

       Her nedense bizim ülkemizde çalışmakla üretim ters orantılı bir kulvarda seyretmekte. Nasıl derseniz,  bunu pekala aramızda az çalışıp çok zengin olanlardan,  çok çalışıp az kazananlardan anlayabiliyoruz.  Düşünsenize üreten insan alın terinin karşılığını alamazken, üretemeyen insan fazlasıyla ücret alabiliyor. Hakeza bir kesim var ki, kayıt dışı manevralarla bedavadan köşeyi dönebiliyor. Gerçekten böyle durumlarda vicdan sahibi her insan bu ne yaman çelişkidir demekten kendini alamaz da. İşte ortaya çıkan bu tabloya baktığımızda sosyal kesimler arasında ki uçurumu gayet net görebiliyoruz. Maalesef gelir dağılımında ki adaletsizliğin kol gezdiği ortamlar hep sancılı geçmektedir. Nasıl sancılı geçmesin ki, sosyal adaletsizlik sermaye düşmanlığını tetiklediği gibi üretimi sekteye uğratabiliyor. Dolayısıyla sağlıklı bir ekonomik süreç için sosyal adalet, moral ve motivasyon şart diyoruz.  
          Elbette ki yaşanılan sıkıntıların temelinde bürokratik hantal devlet anlayışı, siyasi kirlilik ve bana dokunmayan bin yıl yaşasın çarpık anlayış yatmaktadır.  Bilhassa din, ahlak, hukuk ve estetiğin dışlandığı süreçlerde bu tip çarpık anlayışların türemesi gayet tabii bir durum,  başka bir şey beklemek hayal olurdu zaten.
             Bugün geldiğimiz noktada iş dünyasının ruhunu kâr etme duygusu kaplamış durumda. Şayet kâr etme duygusu helal daire içerisinde dürüstçe işliyorsa böyle bir anlayışa sözümüz olamaz. Fakat hala kayıt dışı ekonomi kâr marjinal bir faaliyet olarak algılanıyorsa pes doğrusu. Maalesef algı operasyonlarıyla dürüstlük dışlanılırken kayıt dışılık baş tacı ediliyor. İşte bu tür algının yerleştiği ortamlarda rantiye odaklarına gün doğuyor. Tabii bu arada olan fakir fukaraya oluyor.  Bu durumda kayıt dışı yoldan para kazanmak varken, üretim durmuş kimin umurunda olur ki. Her ne oluyorsa tüyü bitmemiş yetime oluyor.
      Ülke olarak ticari hacmimizi artırmaya yönelik çalışmalara hız verirken kendi sınırlarımız içine haps olmamalı, üretim faaliyetlerini küresel boyuta taşımalı da. Bu arada ekonomiye fazla müdahil olmadan kendi yatağında akışına bırakmalı.  Ki,  ideolojik tercihler ekonomik faaliyetlere bulaşmasın.  Bir kere ekonominin kırmızısı, yeşili olmaz. Nasıl olsun ki,  bir an ideolojik tercihlerin ekonomik ilişkilere sirayet ettiğini düşünün,  orta da ne sermaye kalır, ne de üretim. Kaldı ki üretim seferberliği toplumun tüm rengini kapsayan bir üretim faaliyetidir.  Dahası,  toplum ilişkilerinde ideolojik tercihleri bir kenara koyup farklılıklarla birlikte hareket etmek en akılcı yol olacaktır.  Zira birlikten dirlik, dirlikten birlik doğar. Bakın atalarımız  ‘Bir elin nesi var, iki elin sesi var’ derken bu gerçeğe işaret etmişler bile.  Madem öyle iş adamlarımız üretim seferberliği çerçevesinde bir araya gelip devasa firmalar oluşturmalı. Yeter ki toplum içindeki dinamikler göz ardı edilmesin, yeter ki toplum birbirine düşürülmesin, yeter ki hizmet yarışı çerçevesinde ekonomik faaliyet yürütülsün, bak o zaman ülke ekonomi nasıl ivme kazanıyor. Elbette ki ekonomide rekabet olacak, bu kaçınılmaz. Ama birbirimizin kuyusunu kazmayacak bir rekabet kayda değerdir.  Rakiplerini boğmaya yönelik aşırı faizlendirme, kara borsa gibi daha nice kirli işleri devreye sokaraktan yapılan rekabet neye yarar ki. Elbette ki tüm bu kirli unsurlar yarınlarımızı karartacak hususlardır.
          Farklılıklarımızı kaşımadan ortak paydalarda buluşmak ülkemizin lehine bir netice doğuracağı malum. Hatta müşterek noktalarda bir araya gelmek karşılıklı sosyoekonomik dirliğin gerçekleşmesine yol açacaktır. İçte birlik sağlanırsa dışa karşı iri ve diri olacağımız muhakkak. Zira dışa bağımlılıktan kurtulmanın çıkış yolu iri ve diri olmaktan, yani güç olmaktan geçmektedir. Düşünsenize böyle bir Türkiye'nin kendi ülke çıkarlarını ayaklar altına alması mümkün mü? Keza böyle bir Türkiye’nin hem İslam ülkeleri, hem orta Asya, hem Kafkasya, hem Balkanlar,  hem de Batıyla ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda iş birliği atağına geçtiğini düşünün,  artık bizi kim yolumuzdan alıkoyabilir ki.  Alıkoymakta ne söz,  Nizam-ı âleme kanatlanırız da.  Hatta kanayan yara orta doğu kaynayan kazan olmaktan çıkar da. Kelimenin tam anlamıyla insanlık yeniden Osmanlı adaletiyle buluşur da. Madem millet olarak tarihten gelen bir Nizam-ı âlem sevdamız var,  madem çağlar üzerinden sıçrama hedefimiz var o halde maddi ve manevi kalkınma hamlesini topyekûn kılmak gerekir. Tekelci anlayışlarla kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Dolayısıyla topyekûn kalkınma hamlesi gerçekleştiğinde sivil toplum unsurları bizim asla vazgeçemeyeceğimiz çok önemli sacayaklarımız olacaktır.  Ancak bu söz konusu sacayakların topyekûn kalkınmada tatlı rekabet yarışı içerisinde üretim seferberliğine koyulmaları şarttır. Dikkat edin şart diyoruz, niye?  Nedeni gayet açık;  elbet hizmet yarışında kim daha dışarıda Türkiye’nin yüzünü güldürür duygusu gelişsin diyedir. Anlaşılan kendi kendimize gelin güvey olmak ya da tekelleşmeyle mesafe kat edilemiyor,  bilakis kim daha kaliteli mal üretir, kim daha ülkesine faydalı olur düşüncesi yol aldırıyor. Zaten bu düşünce olmazsa serbest piyasa ekonomisi hiç bir anlam ifade etmez ki. Bakın Resulullah (s.a.v)'in pazara getirilen mallar üzerinde narh uygulamasını kaldırmış bile. Belli ki burada temel espri fiyatların serbest piyasa kuralları çerçevesinde işlemesini sağlamak içindir. Kaldı ki arz talep dengesi bunu gerektiriyor.
         Bir zamanlar bu ülke de serbest piyasa ekonomisini kabul ettirmek hiçte kolay olmadı. Tâ ki Özal geldi, işte o gün bugündür serbest piyasa ekonomisinden söz eder olduk.  Öyle ki askerlerin gölgesinde 12 Eylül sonrası genel seçimlere girildiğinde siyah beyaz televizyonlarda Necdet Calp ve Turgut Özal’ın köprüyü satarım, satamazsın tartışmalarının alev almasıyla ancak bu gerçeği kabullenebildik. Belki de böyle bir tartışma olmasaydı serbest piyasa ekonomisine geçiş gerçekleşmeyecekti. Malum, Özal öncesi Türkiye anlayışında özelleştirmeye karşı olmak vardır. İşte bu karşıtlık  'yap-işlet-devret' modelinin hayata geçmesine bile tahammülü olmayan bir anlayışın gün yüzüne çıkarmış ta.  Ama korkunun ecele faydası yok derler ya,  aynen öyle de sonunda kazanan statükocu zihniyet değil, kazanan değişim oldu. Zaten aksi durum olsaydı bugün ne hızlı trenle yolculuk yapıyor olacaktık, ne de duble yollardan ve Marmaray tüp geçidinden geçiyor olacaktık.  Şimdi bu güzellikleri gördükten sonra şunu daha iyi anlıyoruz ki; hantal yapının devamından yana olanlar üretime hiçbir katkıda bulunmadıkları gibi, girişimciliğin önünü tıkamak için her türlü yolu deneyip tarihe kara leke olarak geçmişlerdir. İyi ki Özal varmış,  serbest piyasa ekonomi modeliyle adeta çığır açıp tarihe değişim öncüsü olarak geçmişiz bile.  Böylece toplum bu değişimle birlikte kendine gelip üretime yönelmiştir.
          Şu da bir gerçek serbest piyasa ekonomi modelinin kesintiye uğramaması için önce çevremizi bu bilinçte donatmamız gerekiyor. Çevremizden başlamalı ki,  bu bilinç köye,  şehre, ülkeye dalga dalga yayılabilsin. Hele bir dalga dalga yayılmaya gör,  bir bakmışsın kendimizi dış piyasalara atmış buluruz. Derken medeniyet hamlesi aşama aşama gerçekleşir de. Aksi takdirde dünyaya uyum sağlamak kim, biz kim deyip habire hayıflanır dururuz. Gün artık hayıflanma günü değil, diplomasi dilini konuşturmak günüdür, gün dünya sathında Yeni Türkiye imajı oluşturmak günüdür. Madem gün bugündür, o halde gerek diplomasi alanında, gerek dünya piyasalarında iyi bir imaj için topyekûn maddi ve manevi kalkınma hamlesine girmek gerekir. Zaten topyekûn maddi ve manevi kalkınma gerçekleştiği an, biliniz ki çağlar üzerinden sıçramak çok daha kolay olacaktır. Şayet bugün Moskova, Washington, Bonn ve Tokyo dünya borsaların nabzını tutabiliyorsa, biliniz ki bu büyük ölçüde ekonomik güç merkezi olmalarından dolayıdır. Bu yüzden Türkiye bu merkezlere kayıtsız kalmamalı, mutlaka buralara elimiz kolumuz uzanmalı.  Ama neyle,   tabii ki ekonomik gücümüzü hissettirmekle.  Dünyaya kapalı kalmak asla bağımsızlık değildir,  açılmak bağımsızlıktır. Kaldı ki milli kültürümüzde açılmak fetih demektir.  Bakın Amerika bile sanıldığının aksine diğer ülkelerden bağımsız tek güç değildir.  Nasıl olsun ki, bir kere Japonların küresel anlamda ekonomik etkisi söz konusu.
         Güçlü olmak başka, bağımsızlık başka bir şeydir. Doğrusu her ikisini aynı kategoride görmek sapla samanı karıştırmak gibidir.  Kaldı ki dünyada hiçbir ülke tam bağımsız değil ki. Düşünsenize ben güçlüyüm diyen ülkelerin bile dış borcu var.   Dünya gerçeklerinden ayrı hareket etmek dünyayı tanımamak demektir. Zaten istense de ayrı hareket edemezsin. Şayet gerçek milliyetçilikten söz edeceksek ülkemizi dünya piyasalarında adından söz ettirecek seviyeye getirmek gerekir.  İşte asıl o an milliyetçilik bir anlam ifade edecektir. Bunun dışında lafla milliyetçilik olmaz, uygulama göstermek gerekir. Hakeza milliyetçilik denilince akla kamu mallarını özelleştirmemek, yabancılara peşkeş çekmek geliyorsa bu da çok büyük bir yanılgıdır. Bilakis gerçek milliyetçilik devletin ekonomideki yükünü hafifletmek, yabancı sermayeyi kendi coğrafyamıza çekmek ve bireyi güçlendirecek mekanizmaları harekete geçirmekten geçmektedir.  Bakın Şeyh Edebali 'İnsanı yaşat ki devlet yaşasın' diyor. Dikkat edin devleti yaşat demiyor, insanı yaşat diyor.  Kelimenin tam anlamıyla bu güzel veciz sözlerde insan dairenin dışında değil merkezindedir, o halde eşrefi mahlûkat insan için üretim şart diyoruz. Hatta bu insan ister doğuda,  ister batıda, ister kuzeyde, ister güneyde olsun fark etmez topyekûn maddi ve manevi kalkınma hamlesi tüm ülkeyi sarmalı da. Ama gel gör ki doğu insanı bu konuda hep ihmal edilmiştir. Bilhassa geçmişte birçok siyasi lider seçim meydanlarında halka “Doğunun makûs talihini değiştireceğiz” sözünü vermişler,  maalesef verilmiş sözlerin birçoğu rafa kaldırılmıştır. Anlaşılan seçimden seçime içi boş vaatlerle bir yere varılamıyor. Zaten işe yarasaydı atalarımız “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” der miydi?
        Evet,  lafla peynir gemisi yürüseydi yıllar boyu yatırımların büyük kısmı batıya kaydırılıp doğu bundan mahrum edilmezdi. En azından Çoruh Anadolu Projesi (ÇAP) hayata geçirilip enerjide,  tarımda,   balıkçılıkta üretim alanı açılabilirdi. Yetmedi bu projenin kapsam alanı genişletilip Büyük Doğu Anadolu projesine (DAP) dönüştürülebilirdi. Yetmedi Konya dâhil tüm iç Anadolu; Büyük Anadolu Projesi (BAP)  kapsamında ihya edilebilirdi. Şayet bunlar pratiğe geçseydi DAP ve BAP, Çukurova ve GAP’tan sonra Türkiye’nin yüzünü güldürecek en büyük dev projeler olacaktı,  ne mümkün. Yine de geçmişte ne oldubitti şimdilik bunları bir kenara koyup tez elden bu tip devasa projelerin hayatiyet kazanmasına yönelik kafa yorup çaba sarf etmek en doğrusu.  İcabında bu projeler daha hayata geçmeden şimdiden doğu insanına üretim nasıl yapılır, pazarlara açılmak nedir, rekabet nasıl olur, bu soruların cevabını karşılayacak hizmet içi eğitim ve fizibilite çalışmalarını tamamlamak gerekir.  Bu da yetmez,  iş adamlarının doğuya yatırım yapmaları hususunda nasıl ikna edilir, başka neler yapılabilir bunları da masaya yatırmakta fayda var. Bir kere iş adamlarının her şeye kâr mantığıyla bakma alışkanlığının önüne geçmek gerekir. Zaten etikte değil, bu tutum batı yakışan bir maraz,   bize yakışmaz. Elbette ki iş adamları kâr marjını artırmalı,  ama ülke sorumluluğunun gereği doğup büyüdüğü memleketlerini ihya etmek gibi bir gayeleri de olmalı.  Hatta gayenin ötesinde taşın altına elini koymaları lazım gelir.  Doğu yıllardır kendi bağrından çıkıp batıda patron olan iş adamlarının yatırım yapmasını bekliyor. Patronun ikide bir benim memleketim şöyleydi, böyleydi demesi yetmiyor, asl olan memleketime şunu yaptım, şu iyiliğim dokundu diyebilmek mühim bir hadisedir. Elbette çocukluk hatıralarını dile getirmek güzeldir, ama ondan daha güzel hatıraları kalkınma hamlesiyle taçlandırmaktır. Maalesef XVII. asırdan bu yana kendi kendimizi taçlandıramadığımız gibi bilinçsizce I. Dünya savaşına girmek ya da Allahü Ekber dağlarında ordumuzu telef etmekle yarınlarımızı heba etmişiz de.  İşte bu duygular eşliğinde doğu,  ihmal edilmişliğin ezikliğini yaşamıştır hep.  Tâ ki Menderes gelmiş ayağında çarık yerine ayakkabı, tarlasında sapan yerine traktör görmüş, Tâ ki Özal gelmiş serbest piyasa ekonomisiyle tanışmış, Tâ ki Erdoğan gelmiş gündem belirleyen ülke konumuna gelmiştir. Malum bu üç ismin dışındakiler Türkiye’nin yarınlarını çalmışlardır. Hele bu üç ismin içinde bir isim var ki, Türkiye’yi adeta şantiyeye çevirmekle kalmamış gözünü 2023 yılına hedeflemiş vizyon liderdir.   İyi ki de o uzun adam, 2002 yılından sonra iktidara gelir gelmez hemen kolları sıvayıp bölgeler arası farkı kapatmak uğruna doğunun makûs talihini değiştirecek yatırımlara hız vermeyi akıl etmiş. Umulur ki bu azim, bu heyecan ve kararlılıktan vazgeçilmesin. Umulur ki, bölgeler arası fark kapatılana kadar devlet bütçesinden ayrılan aslan payı buralara kesintisiz aktarılsın. Umulur ki,   üretim sektörünün bir ayağı da doğu ufuklarında doğsun.  Umulur ki,  topyekûn maddi ve manevi hamleye yönelik akil insanlardan oluşmuş kadrolar doğu görevinden ayağını kesmesin. Ne umduk ne bulduk derseniz, bilhassa 2002 sonrası üretime yönelik çalışmalar,  ihracattaki artış,  istihdamın açılması,   eğitimde dersliklerin artması, yurdun dört bir yanında üniversitelerin açılması, ulaşımda kara, deniz, hava fark etmez zirve yapmamız,  ülkemizin demir ağlarla örülmesi, sağlık kuruluşlarının tek çatı altında toplanması, şehir hastanelerinin kurulması, aile hekimliği ve daha sayamadığımız birçok hizmetler ortada.  İşte tüm bu yatırımlar Türkiye'nin 2023 hedefine ulaşacağının umudunu veren bariz en net bulgulardır.
        İşte görüyorsunuz 2023’e umut ışığı yakan böylesi hizmetler göz ardı edilemeyecek kadar çok önem arz ediyor. Madem öyle umutlarımızın daha da yeşermesi için yetişmiş insan sayısının çoğalmasında fayda var. Nasıl fayda olmasın ki, alanında iyi yetişmiş kadrolar var olmadan doğuya bina yapmışız, tesis inşa etmişiz veya makine götürmüşüz neye yarar ki.  Evvel Allah'ın izniyle insanımız birçok şeylerin üstesinden gelebilecek bir ruha sahip,  ama bilgi donanımından yoksun olduğu da bir vaka.  Gerçekten bilgi donanımı eksikliği başa bela,  bu durum bizi imajı olmayan ülke konumuna düşürmüş bile. Bakın İtalyan denilince ayakkabı, Japonya deyince “SONY” akla gelirken,  Türkiye deyince daha henüz akla gelebilecek bir marka ürünümüz yok diyebiliriz.  Anlaşılan o ki,    imaj problemimiz var. Mutlaka bu açığımızı kapatacak küresel ölçekte kendi ürünümüzü tanıtacak lobileri oluşturmamız gerekiyor, bu iş uzaktan kumandalı elin adamının gözünün içine bakarak ya da merhametine sığınarak olmuyor. Hiç kuşkusuz uluslar arası piyasalarda tam kapasitede çalışır ekonomik güç olmakla oluyor.  Besbelli ki çağdaşlık lafla olmuyor, uluslararası piyasalarda markalaşmışsan, ya da imajın varsa çağdaş olunuyor.  Elbette ki “Türk öğün, çalış, güven” demek güzel bir duygudur, ama bu söz yerini bulursa güzeldir. Bu veciz söz yerini bulup imaj oluşturmamışsa neye yarar ki.  Ülkemiz daha henüz tam manasıyla potansiyel kaynaklarını harekete geçirmemişse,  ülkemiz daha henüz uluslararası platformda kendi lobisini oluşturmamışsa,  ülkemiz daha henüz ürettiklerini dünya piyasalarında tanıtamamışsa çağdaşlıktan dem vurmak abesle iştigal olur. İşte görüyorsunuz ülkemiz daha  'henüz'  safhasında, nasıl tanınsın ki.  Hatta XIX. asır başlarından itibaren körü körüne gümrük birliği sevdası uğruna Avrupa karşısında el pençe divan durmuşuz. Durdukta ne oldu gümrükleri harekete geçirecek özel sektör girişimlerini hor görmüşüz. Maalesef o yıllar imajsa devlet eliyle olmalı handikabına düşmüşüz. Böyle olunca da imaj dışı kalmışız.  Oysa her şeyin illada devlet eliyle olması gerekmezdi, özel sektör aracılığıyla da olacak işlerdi. Çok şükür bugün özel sektörü hor görmüyoruz. Bu köprünün altından çok suların aktığının bir işaretidir. Ancak yeni bir işaret, yeni bir ufuk turuna daha ihtiyacımız var.  O engin ufuk 2023 Türkiye imajından başkası değildir elbet. Bu imaj bizim ülkümüzdür. Yeter ki üretim seferberliği ruhuyla Türkiye imajını dirilişe geçirecek hamleyi kendimizde görelim, bak o zaman   “Türk öğün, çalış, güven” sözü küresel boyut kazanıp öz imajımız olacaktır.
         Allah (c.c) mülkü insanın hizmetine vermiş ki; üretim yapsın, üretim yaptıkça da Allah’ı hatırlasın diyedir. Dinimizde mülk Allah’ındır, ama bu mülk devlet,  toplum, girişimci, birey elinde olduğunda emanet mülk olur. O halde emanete hıyanet etmemek gerekir. Bakın Yunus;  “Malda yalan mülkte yalan var birazda sen oyalan” derken gerçek mülk sahibinin Allah olduğunu vurguluyor. Belli ki insanoğluna bu emanet har vurup harman savurmak için verilmiş bir hak değil, tam aksine belirli ölçüler dâhilinde kullanması için verilmiş bir lütuftur. Dahası İslamiyet’in devletlere, toplumlara, fertlere mülk edinme ve üretim hakkı tanıması, gerçek mülk sahibinin karşısında haddini ve hududunu bilmesi içindir.  Keza insanoğlunun hizmetine sunulan her mülk Allah’a şükrünü artırmak içindir. Nitekim şükürden yoksunluk maddeleşmek demektir. Dolayısıyla maddeye ruh katıp ötelere kanatlanmak gerekir. Kelimenin tam anlamıyla tabiat ana ya da doğurgan toprak dedikleri insana hizmet için vardır. İnsan ise doğurgan toprağı işleyip eşyanın hakikatine vakıf olmak için vardır.  İşte eşyanın hakikatine erişmiş insan tüm sahte mabutlara meydan okuyup Allah’a abd (kulluk) olmakla gerçek hürriyete erişmiş olur. Gerçekten de maddeye kul olan olan insan esirdir. Yeryüzünde ayak bastığı her yer zindandır.  Şayet bir insan köle olmak istemiyorsa, ya da ömür boyu zindana mahkûm kalmak istemiyorsa kendini Allah'a adamalı. Dahası madde bizi esir almadan biz maddeye hâkim olmalı.  Ki, vuslat kolay ola.
        Bakın İslamiyet, ne kapitalizmde olduğu gibi mülkü patrona teslim eder,  ne komünizmde olduğu gibi mülkü hırsızlık görüp devlet kontrolünde toplumun ortak pastası niteler, ne de faşizmdeki gibi mülkü devleti temsil eden führere (şef'e) teslim eder.  Teslim edeceği yer bellidir tabiatı işleyip üretimi gerçekleştiren ister patron olsun, ister devlet olsun, ister padişah ya da lider olsun, ister sivil toplum olsun, ister birey olsun fark etmez her kesime mülk üzerinde yararlanma, kullanma ve tasarruf hakkı tanır.  Hakeza İslamiyet üretim sektörünü sosyal ve kültürel değerlerle donatıp asla başıboş bırakılması gereken bir manevra alanı görmez.  Zira mülk üzerinde mutlak otoriter Rabbül Âlemindir,  insanoğluna sadece tasarruf yetkisi verilmiştir Madem mutlak anlamda mülk Allah'ın, o halde emanet edilen izafi mülkü meşru daire içinde kullanmak düşer bize.
            Vesselam.


20 Kasım 2016 Pazar

SOY-SOP FASLI MI YOKSA MİLLET-İ HÂKİME Mİ?



                       SOY-SOP FASLI MI YOKSA MİLLET-İ HÂKİME Mİ?    
                       SELİM  GÜRBÜZER
       İnsanoğlu temelde tek tip biyolojik bir varlık olmasına rağmen değişik ırklara mensup topluluklara ayrılmışlardır. Aslında hepimiz aynı Âdem ve aynı Havva'nın evlatlarıyız. Madem öyle bu çeşitlilik niye sorusu sorulabilir,   bir kere Allah böyle murad etmiş, hikmetinden sual olunmaz. Elbette ki Allah dileseydi tüm insanlık tek çatı altında toplanacaktı. Belli ki Yüce Allah birbirimizle tanışalım diye insanlığı kavim kavim, kabile kabile, şube şube,  millet millet ayırmış.  Zaten Kur’an salt bir ırkı muhatap almaz,  Kur’an'ın muhatabı tüm insanlıktır.  Asla dil, renk ya da fiziki farklılıklar herhangi bir ırka üstünlük vermiyor.  Hakeza bir insan hangi ırktan olursa olsun şişmanı, zayıfı, kölesi, efendisi fark etmez Allah indinde eşit olarak hesaba çekilecek, bu hesap gününde insanı diğer insandan sadece takva ölçüsü ayıracaktır. Anlaşılan takva ruhla alakalı bir değer. Bu bakımdan ruhun ırkı yoktur, olamaz da. Allah Rûz-i mahşerde kalıbımıza bakmayacak, doğrudan kalbe bakacak. Hele soy sop farklılıkları birinin diğerine karşı üstünlük yetkisi vermiyor. Her ırk, her insan Allah’a hizmet ettikçe değer kazanacak. Şu da bir gerçek ahrette peygamber bayrakları dışında hiçbir bayrağa yer olmayacak,  her ümmet kendi peygamber bayrağı altında toplanacak. Peki ya biz? Malum, bizlerde en son ümmet olmamız hasebiyle Rasulullah (s.a.v)’ın ‘Livâ-i Hamd’  sancağı altında cem olacağız. Ne diyelim, İnşallah o sancağın altında toplanıp kurtulanlardan oluruz.
        Aslında insan ete kemiğe bürünmekle fiziki bakımdan eşit sayılır, fakat ahlaki bakımdan böyle değildir. İnsan dünyada ne ekerse öte âlemde onu biçecek hükmü yaşadığı hayat tarzı ile ilgili bir husus. Bu yüzden insanlığı topyekûn eşitlemeye kalkışmak insanlığa yapılacak en büyük zulüm olacaktır. Bir kere tam eşitlik insanın fıtratına ters düşen bir durum,  tıpkı beş parmağın beşi bir olmadığı gibi karakterlerde bir değildir. Hani derler ya zırva tevil götürmez, aynen öyle de bir insan düşünün ki güya kendi aklınca başkalarını kişilik testine tabi tutup  ‘falan kişi güzel ahlaklıdır o halde şu ırktandır, ya da falancı adam çok kötü, o halde şu ırktandır’ deme cüretini kendinde bulabiliyor ki bu zırvadır.  Anlamak mümkün değil,  bir insan hangi yetkiyle kendi dışındaki insanları teste tabi tutulabilir ki. Kaldı ki bir insanın huy profilini bir ırkın genetiği ortaya koyamaz ki. Keza aynı aile fertleri arasında, aynı ortak baba ve anneden gelen kardeşler arasında bile farklılıklar söz konusudur. Hadi bundan vazgeçtik, bir kerecik olsun hiç kimsenin doğum öncesi kendi ırkını belirleme şansı yok.  Nasıl şansı olabilir ki, ana rahminde yarı anneden yarı babadan gelen kromozomlarla hem fenotipimiz hem de genotipimiz şekillenmekte. Derken dokuz aylık embriyolojik gelişim evresinden geçip öyle dünyaya adım atmış oluyoruz. Üstelik doğuma kadar ki hayat sürecinde bir sıkıntı yaşamıyoruz da, her şey normal akışında seyretmekte. Anormal olan durum insanın dünyaya geldikten sonra farklı muameleye tutulmasıdır. Ne diyelim farklı muameleye tabi tutanlar utansın. Onlar utanmasa da biz diyeceğimizi demek zorundayız. Madem öyle diyeceğimizi diyelim:  Bir kız çocuğunu diri diri toprağa gömmek kimin haddine. Örnek mi,  işte cahiliye dönemi bunun tipik misali. Bir Yahudi’yi diri diri fırına atmak kimin haddine. Örnek mi, işte Hitler'in Nazi Almanya’sı bunun tipik misali.  Kendi dışındaki başka kavimleri küçük görüp kendi kavmini göklere çıkarmak kimin haddine. Örnek mi, işte Emevi ırkçılığı bunun tipik misali.  Bu tipik örneklerden de anlaşılacağı üzere  “inananlar kardeştir” ilahi hükmü cahiliye devrinin düştüğü soy sop övünmesine geçit vermeyen tek rehber ölçümüz. Madem öyle inananları Kürt,  Türk,  Fars,  Acem diye birbirine düşman kılmak niye.  Aynı safta Allah’ın huzurundan beraber olmak varken, Kâbe etrafında bir olup gönül halkası olmak varken birbirimizi kırmak niye. Bakın Kâbe etrafında dillerin tek kelimede ‘Lebbeyk Allahümme Lebbeyk’ nidalarıyla gök kubbede hoş sada bırakması ve Arafat’ta çokluk içinde birlik esprisiyle kalplerin bir noktada birleşmesi birlikteliğe işarettir. Nasıl işaret olmasın ki, Hac bir ibadetin ötesinde birlik ve dirliğimizi gösteren renk cümbüşümüz.
       Üstün ırk saplantısı çok kötü bir maraz bir hastalıktır. Bakın şeytanı Dergâh-ı ilahi'den tard edilmesine neden husus üstünlük taslamasıdır. Şöyle ki;
        Allah şeytana:
       - Âdem’e secde et dedi.
        Şeytan ise:
       -O topraktan ben ateşten, bu yüzden secde etmem dedi.
      Tabii şeytanın sonu malum,  boynuna ebed'ül ebed lanet halkası geçirilip nâr-ı cehennemlik halde ilahi huzurdan kovulmak olmuştur. İşte had ve hududu aşıp ateşle toprağı kıyaslamanın karşılığı budur. Hadi İblis'i anladık, o şeytanlığının gereğini yaptı, peki ya bizler? Maalesef İblis’in düştüğü kıyas örneğinden yeterince ders almamışız ki şeytani bir yöntemle ‘şu ırk kötüdür, bu ırk üstündür’ şeklinde kıyas yapabiliyoruz. Bu ne cüret bu ne had bilmezlik dersek yeridir. Bir kere Kur’an'ın mesajları herhangi bir ırkın kabına sığacak kadar dar değil ki. Kelam-ı Kadim çağlar üstüdür. Muhatabı tüm insanlık, on sekiz bin âlem vahyin soluğu ile soluklanır da. Yeter ki Kur'an'ın mesajına kulak verilsin bak o zaman insanlık itibar kazanır da.  Şu iyi bilinsin ki;  asla bir ırka kayıtsız şartsız tabi olmakla itibar kazanılmaz. Kaldı ki ırk biyolojik bir kavram; insan şeref ve haysiyetini nasıl belirleyebilir ki. İnsana onur kazandıran ilahi soluktur. Mizanda insanın kalıbını tartmayacaklar dünyada işlenen ameller tartılacak. İyi amel işlediysek ne ala, kötü amel işlediysek vay halimize. Anlaşılan;  mizanın bir kefesine şişman adam,  bir kefesine zayıf adam konsa hangisinin ağır basacağını dünyadayken işlediği Salih ameller belirleyecek.  Hakeza bir kefesine Acem, bir kefesine de Arap konduğunda da bu böyledir.  Mizan öyle bir hassas terazi ki;  dünyadayken zerre miskal hayır işleyen de, zerre miskal şer işleyen de karşılığını bulacak bir skaladır. Madem ruhun soyu sopu yok,  madem ırk davasıyla menzile varılamıyor,  o halde bunca soy sop faslıyla uğraşmak niye. 
      Malum, ırk kavramı dünyevidir, ama millet sözcüğü öyle değil, Kur’an'da din anlamındadır. Sonradan her ne hikmetse millet kavramının din'i anlamı göz ardı edilip ulus anlamı yüklenmiş. Dahası ulus kavramı belli soydan gelenleri kapsayan bir sözcüktür,  millet kavramı kadar kapsayıcılığı yoktur. Belki de millet kavramının kapsam alanına dokunmasaydık ulus kavramıyla durduk yerde başımız ağrımazdı. Bakın Lozan'da olan bitenleri bile anlamamışız. Nitekim Lozan’da masaya yatırılan ulus değil millettir. Lozan’ın 37'inci ve 45'inci maddelerine bakıldığında görülecektir ki azınlıktan kast edilen Müslümanlar değil Müslüman olmayanlardır, yani gayrimüslimlerdir. Değim yerindeyse masanın bir ucunda Millet-i hakime, diğer ucunda Millet-i mahkume vardır. Bir başka ifadeyle Lozan’da masaya yatırılan ulus değil,  Millet-i Mahkumedir.  Maalesef tüm olup bitenleri ulus devlet mantığının bir sonucu pek dile getirilmemiş.  Dile getirildiğinde biliyorlar ki, asırlarca Osmanlı şemsiyesi altında yaşayan topluluklar Müslüman’sa Milleti Hâkime, gayrimüslim’se Millet-i Mahkume oldukları bilinecek. Belli ki Osmanlıyı hatırlatacak her kavramdan uzak duran bir zihniyet var ortada. Bu arada şunu belirtmekte fayda var,  sakın ola ki, Milleti Mahkume tabirinden mahkûm edilmiş gayrimüslim topluluklar anlaşılmasın.  Bir kere adı üzerinde gayrimüslim, yani Müslüman olmayan toplulukların askerlik ve zekât gibi vecibelerden muaf olmanın bir bedeli olarak ya da belirli cizye karşılığında özgürce karşılıklı rızaya dayalı bir arada bulunmanın adıdır, o halde biz onları nasıl mahkûm edebiliriz ki.  Gerçekten de gayrimüslimler böyle bir akitleşme sayesinde kendi ülkelerinde görmedikleri özgürlüğü Osmanlı adaletinde görmüşler ve bu muamele karşısında;  “Latin şapkası görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz” demişler bile. Dedik ya Lozan’da Müslümanlardan azınlık olarak bahsedilmemiştir.  Doğrusu da buydu zaten. Zira Osmanlıda millet kavramı iki ana eksen üzerinde meyve vermiştir. Birincisinde ‘Müslümanlar kardeştir’ hükmün gereği tüm Müslüman topluluklar Millet-i Hâkime olarak karşılık bulurken,  ikinci eksende ise   'Yaradılanı sev Yaradandan ötürü'  bir anlayışın gereği tüm gayrimüslim topluluklar Millet-i Mahkume olarak karşılık bulmuştur. İşte bu gerçeklerden hareketle gerek Selçuklu, gerek Osmanlı olsun kurdukları devletlerin adına sülale ismi koymaktan yüksünmemişler, dahası ırkı anımsatacak veya soy sopu çağrıştıracak herhangi bir sözcüğe ihtiyaç duymamışlar. Niye ihtiyaç duysunlar ki,   böyle yapmakla ne ceddini, ne neslini unuttular. Hatta  ‘Biz şuyuz, biz buyuz’ havasında kendilerini soyca ispatlama hevesine kapılmadılar da, tam aksine ‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz’  atasözünü düstur edinmişlerdir.  İşte asıl yücelmek budur, bu yüzden onlar Al-i Selçuklu ve Al-i Osmanlı olmaya hak kazanmışlardır.  Madem öyle Lozan'da kullanılan dili iyi anlamak gerek. Şayet bu dili anlayabilseydik otuz yılı aşkındır Güneydoğuda kök salmış ayrılıkçı, bölücü ve ırkçı bir örgüt olan PKK’yı bu maddelerle köşeye sıkıştırıp ters köşe edebilirdik. Ne demek istediğimiz gayet açık, Kürtler azınlık değil ki, onlar bizim özbeöz Müslüman kardeşlerimizdir.
        Irkçılık tıpkı veba gibi salgın maraz bir hastalık,  hele bir bünyeye girmeye dursun, o mikrobu bünyeden atmak zor olabiliyor. Bakın Fransız ihtilalinden sonra etnik milliyetçilik rüzgârlarının dalga dalga dünyayı sarıp bir anda dengeler alt üst olduğunda Osmanlı gibi nice hanedana dayalı imparatorluklar bir bir dağılma sürecine girmişlerdir. Ulu Hakan Abdülhamid Han bünyemize giren bu virüsü sezmiş olsa da Osmanlının ömrünü ancak 33 yıl uzatabilmiştir. Ve bu sürecin sonunda kendimizi birinci cihan harbinin ortasında bulmuşuz da.
       Nasıl ki Osmanlı'nın dünyevi veçhesini Devlet-i ebed müddet bilinci temsil ediyorsa, din'i veçhesini de İslam’a hadim olmak (hizmetkâr olmak)  bilinci temsil etmektedir.  Hatta Osmanlı bu bilinci Hilafetle taçlandırmanın yanı sıra üstlendiği Hilafet misyonuyla İslam Âlemini kardeşçe bir arada idare etmeyi başarmışta. Nasıl mı? Tabiî ki, Millet-i Hâkime bir ruhla üstesinden gelmiş. Ne zaman ki Millet-i Hakime ruh berhava edildi,  bir baktık ki sakiler meclisten çekilir oldu, derken etrafımızda kabilelerden türemiş sözde devletçikler türeyiverdi. Böylece fikri alanda içi boş etnik milliyetçi akımların kol gezmesiyle birlikte İslam ülkelerinin Osmanlı'dan koparılması sağlandı.  Kopardılar da ne oldu, bugün Ortadoğu’nun hali ortada, belki de Osmanlıdan koparılmanın bir bedeli olsa gerek ki, bizden kopanlar bir türlü iflah olmuyorlar. Hala gözyaşı dinmiyor, hala kan durmuyor. Oysa bir zamanlar şemsiyemiz altında Millet-i Hâkime iken tek yürek, tek kalp idik,  şimdi ise bölük pörçük içler acısı bir manzara ile karşı karşıyayız.
        Malum,   Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş bir devletimiz.  Daha henüz çiçeği burnunda yeni devlet kurulduğunda o kadar üzerine Osmanlı izleri sinmiş ki,   ilk kuruluş Meclisinde mebuslarına Kürdistan mebusu, Lazistan mebusu denmesinde herhangi bir beis görülmemiştir. Çünkü o günlerde bu kavramlar ayrılık gayrilik çağrıştırmıyordu, bilakis her etnik unsur aynı kilimin desenleri olarak görülürdü.  Ne zaman ki,  uluslaşma tuşuna start verdik, işte o zaman bu kavramlar korku filmlerini aratmayacak bir role bürünmüştür. Hele yanlışlıkla bu kavramlar birilerinin ağzından çıkmaya dursun,  bak o insanın ne vatan hainliği kalır, ne de bölücülüğü, ipe sapa gelmez bir sürü iftiralarla sürgün edilir de.  Hani Lozan zaferdi, bari zafer denilen Lozan’ın Müslümanları çoğunluk addedip, gayrimüslimleri azınlık kabul ettiği ilkesi çiğnenmesin. Belli ki Atatürk’ten sonraki bir kısım idareciler otoriter mantıkla İslam dünyasıyla bir şekilde bağlarımızı koparmayı kafalarına koymuşlar. Hatta Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar tarafından yazılan ve Cemal Reşit Rey tarafından bestelenen onuncu yıl marşında geçen; “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” mısrasıyla köksüz kuşak üretmeyi hedef edinmişler.  Derken bu hedef doğrultusunda sadece farklı etnik kökenden gelen Müslümanlar değil bu arada muhafazakâr Türklerde yara almıştır. Bir kere ulus kavramı din dışı kurgulanmış,  dolayısıyla bu coğrafyada ulus devlet kurgusuna kim uyum sağlıyorsa kılına zarar gelmiyordu. Oysa millet denilince Türk halkının zihninde soyut anlamda din, vatan, bayrak, tarih, kültür birlikteliği canlanır hep.  Mesela bayrak deyince yüreği dağlanıp aklına şehidin kanı düşer,  vatan deyince üzerine toprak altında binlerce kefensiz yatan ecdadın ruhu siner,   tarih deyince gözünde Orta Asya, Anadolu, Mostar, Viyana ve Çanakkale'nin aziz hatırası canlanır, kültür deyince Türk İslam medeniyeti akla gelir. Peki ya eski Türkiye devlet erki! Maalesef bu malum zihniyet  ‘kayıtsız şartsız hâkimiyet milletindir’ cümlesini illet-i hâkime olarak algılar.  Dahası onların gözünde bu necip millet göbeğini kaşıyan bir illettir.
          Aslında yeniden ulus inşa etme iddiası çok büyük bir iddiadır. Zira sosyolojik veriler köksüz millet oluşturulamaz yönünde sinyal vermekte. Hatta bir milletin dilini, dinini, geleneğini unuttursanız da bu böyledir,  sil baştan yeni ulus inşa edemezsiniz. Nasıl ki köksüz ağaç olmazsa, köksüz millette olmaz, olsa da meyve vermez. Bakın,  kurtuluş savaşını zaferle taçlandıran o göbeğini kaşıyan dedikleri milletin azmi ve kararı gerçekleştirmiştir. Şayet yeniden çağlar üzerinde sıçrayıp modern çağın en üst seviyesine gelme diye bir dert ve tasamız varsa, biliniz ki bu ülküyü yine o bildik köklerinden ilham alan yeni nesiller gerçekleştirecektir. Köksüz nesil üretmeyi amaç edinen malum zihniyet elinde bir Türkiye ile bırakın çağ atlamayı mevcut konum bile korunamaz. Kaldı ki onlar küresel güçlerin maşalığına soyunduktan sonra on yılda bir on beş milyon genç yetiştirmişler neye yarar ki.  Sadece maşalık yapsalar yine gam yemeyiz,  batıdan ithal ettikleri laiklik kavramını bile aslından uzaklaştırıp militan laikliğe dönüştürmüşler. Şayet gerçek anlamda laiklikten söz edeceksek Osmanlı bağrında yaşayan Millet-i Hâkime ve Millet-i Mahkume unsurların asırlardır huzur içerisinde bir arada nasıl yaşadıklarına bakmak yeterlidir.  Maalesef Osmanlı’yı örnek almak varken,  inançları baskı altına alan militan laikliği örnek alarak ömür tüketiyorlar.  Tarihten hiç mi ders alınmaz,  zaten ders alınsaydı Osmanlıda olduğu gibi hiç kimsenin ne din'ine, ne de milliyetine karışılmazdı. Ne var ki tepeden inmeci anlayış toplumu dizayn etmenin adını ulusçuluk diye yutturmuş, aslında bu toplumun değerlerini, aslını, neslini unutturma hamlesidir. Allah'tan tüm bu olumsuzlukları unutturacak ve bize teselli kaynağı olan halkımız var.  Öyle bir halk ki,    farklılıkları zenginlik olarak algılayan bir halktır.  Hakeza yine Allah’tan 27 Mayıs, 28 Şubat gibi o acı süreçlerden geçtikten sonra artık 2023 Türkiye’sini hedef edinmiş halka tepeden bakmayan bir iktidar var. Hele şükür epey bir zamandır seküler ulus kavramı ile aba altında sopa gösterme politikaları tıkanmış gözüküyor. Belki de tıkanmasa sığınacak limanımız kalmayabilirdi. Anlaşılan o ki; toplum nezdinde tek tip arayışlar yüz bulamıyor. Nasıl yüz bulsun ki,  etnik Türk kavramının tek başına topyekûn bir milleti karşılamadığı apaçık ortada.  Bu gerçeklere rağmen hala bir takım marjinal gruplar bir zaman batının modernizmin son aşaması olarak gördüğü bayatlamış nation (ulus) kavramını Türkiye coğrafyasına uyarlamak peşindeler.  Onlar inatla soy sop faslı yapa dursunlar dünyanın genelinde küreselleşme rüzgârları estikçe ulusal sağ ve ulusal sol oluşumlar eskisi kadar etkili olamayacaklardır.  Umarız bir gün onlar da bizi biz yapan,  aynı sofrada bağdaş kurup kardeş kılan Millet-i Hâkime gerçeğini ve Nizam-ı alem ülkümüzün küresel boyutunu fark ederler.
          Tarihte değim yerindeyse bağrında yetmiş iki milleti taşıma mahareti sergileyebilen tek devlet Osmanlıdır.  Bir başka ifadeyle Müslim ve gayrimüslim çatı altında cem olmuş bir entegrasyondu bu. Belki de böyle bir entegrasyon olmasaydı Osmanlı coğrafyası etnik ve din'i çatışmalardan geçilmeyecekti. İyi ki de Osmanlı gittiği yerlere kültürleri kurutmak için gitmemiş, ona yakışan olanı, yani yeşertmek için gitmiş. Ne zaman ki,  menfi milliyetçilik dalgası Osmanlı, Avusturya, Macaristan ve Rus imparatorluğuna ağır darbe vurmaya başlamış, işte o gün bugündür ulusçuluk akımı başa bela mesele hale gelmiştir. Hiç kuşkusuz bu yaşanan süreçte en çok ağır yara alanda Devlet-i âliyye'dir. Öyle ki, Osmanlı hasta yatağına düştüğünde şifa bulmak adına çareler aramış ta. Tabii arayım derken kendini Türkçülük, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Batıcılık akımlarının odağında bulmuş.  Bilhassa bunlar arasında Osmanlıcılık ve İslamcılık akımı ulus devlet anlayışına yenik düşen akımlar olarak dikkat çekmiştir. Derken Lozan sonrası yeni bir anlayış türer de. Ve bu yeni anlayışın adı ulusçuluk ilkesine kayıtsız şartsız bağlı kalmak kaydıyla kendini Türk addedeni Türk kabul edilmesi ideolojisidir. Aslında bu yeni eğilim özden uzak satıh üstü kuru bir ulusçuluk gütme davasından başkası değildir.
        Bakın Japonlar batı teknolojisini alıp kendi alfabe ve kılık kıyafetini değiştirmezken biz ise sil baştan her şeyi değiştirmek suretiyle batının sadece satıh üstü yeniliklerini alıp ulus devlet konuma düşmüşüz. Japonlar da küresel güç olmuşlar. Anlaşılan ulus devlet mantalitesi Japon modelinin tam tersi bir istikamette tek tip model oluşturmayı öngörüyor, çoğulculuktan uzak yeni nesil inşa etmeyi öngörüyor.  Üstelik bu öngörme süreci bitmiş değil, bitmez de. Baksanıza  her seferinde  bu millet teste tabi tutulup denemeden geçiriliyor bile, ama  ne hikmetse  bir türlü aşı tutmuyor. Zannediliyor ki, bu millete bir ırk ismi vermekle her mesele çözülmüş olacak.  Kaldı ki ortada Türk ismi verilmesinden gocunan da yok,  asıl gocunulacak bir husus varsa, o da millete dayatılmak istenen dar elbisedir.  Tek tip uluslaşma politikalarından kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Bir zamanlar ne iyiydik, beraber halay çeker beraber yas tutardık,  kız verir kız alırdık, aynı sofrada beraber bağdaş kurup yemek yerdik,  ayrılık gayrilik bilmezdik.  Bu yüzden her milletten insanla hiçbir problem yaşamadık, hep birlikte iri olup diri olup millet devlet kaynaşması yaşadık. Yetmedi bu kaynaşma sayesinde yediden yetmişe herkesin duasında  ‘Allah devletimize zeval vermesin’ anlayışı yer etti de. Nasıl yer etmesin ki,  Osmanlı altı asır boyunca şemsiyesi altında yaşayanlara; “Benim gibi olacaksın” şablonu dayatmadığı gibi asabiyetçilikte yapmamış. İşte ortak hafıza, ortak duygu seli oluşturmak budur.  Evet,  karşımızda uzun süre hafızalardan silinmeyecek ister adına Kesretten vahdet denilsin ister çokluk içinde birlik denilsin fark etmez bir Osmanlı hatırası var.  Elbette ki böyle bir hatıraya can kurban.  Bu hatırada insanlığa hak ve özgürlük tanıyan ve İ’lay-ı kelimetullah için âleme nizam veren bir cihangir imparatorluk hatırası var. Dahası bu hatırada vahdet (birlik) bilinci doğrultusunda insanlığı eşrefi mahlûkat gören bir devlet-i ebed müddet var. İşte bu yüzden İlber Oltaylı bu muhteşem Osmanlı hatırasına gölge düşmesin diye; “Türklük, bedeli ağır ödenen bir kimlik olmuştur. Oysa Türkçe öğrenmek dahi Türk olmak için yeterli sebeptir.. Şecere araştırma hastalığı marazdır..” demiştir. Hatta bu ifadelerden Türkçülük kavramının, Türk insanının bile ilgisini çekmediği anlaşılıyor.  Belli ki bizim ilgimizi ancak  'Kökü mazide olan âtîyiz’ sözünün mana ve ruhunu hatırlatan bir millet tarifi çekebiliyor.  Zaten köklü millet olma tarifi bu dizelerde kodludur. Kelimenin tam anlamıyla Millet-i Hâkime anlayışıyla taban taban zıt olmayan bir tariftir bu. Madem öyle bir kez daha haykırmakta yarar var; Biz 'Kökü mazide olan ati’  bir milletiz. Bir başka ifadeyle hem kadim, hem de devlet-i ebed müddet milletiz. Malumunuz  'kadim' geçmişle ilgili kavram, 'ebed müddet' ise geleceğe ışık saçan bir kavramdır.
     Osmanlı bakiyesi üzerine yerleştirilmeye çalışılan ulusçu mantık ne kadim bir görünüm, ne de devlet-i ebed müddet bir görünüm verebildi,  hatta toplumu teşkilatlandıramadığı gibi zıt düşmüşte. Nasıl zıt düşmesin ki ortada toplum dokusunu hiçe sayıp homojenleştirme çabası söz konusu.  Belli ki toplumun bünyesi tek tipleşmeyi kaldırmıyor, bu tip uygulamalara alerjisi var.  Bir kere soy sop faslı bizi birleştirmiyor ki, tam aksine ayrıştırıyor. Bizi birleştiren müminler kardeştir hükmüdür, tarihte de günümüzde de tek geçerli hüküm budur.  Nitekim Mehmet Akif'in  ‘Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal’  demesi Arnavutluğuna engel teşkil etmemiş,  yetmemiş  ‘Irkıma yok izmihlal’  diye haykırmışta. Birinci mısrada Allah’tan başka hiçbir mabuda kul olmamak için özgürlüğe vurgu yapılmış,  ikinci mısrada hiçbir ırka kolay kolay nasip olmayacak nitelikte İslam'ın bayraktarlığını üstlenmek gibi bir misyonu yüklenmiş milletin yüceliğine vurgu vardır. Tabii burada zikredilen ırk kavramı somut değil, soyut bir ifadedir. Zira İslam'ın bayraktarlığını üstlenmek, İslam'a hizmetkâr olmak demektir. Dolayısıyla kim hizmet ederse o oranda hizmet şeref payesine erişir de. İşte Akif o hizmet payesini ırkıma yok izmihlal olarak düşünüp öyle dillendirmiştir. Zaten İstiklal Marşı’nın mana ruhuna baktığımızda her milletten insanın Yemen’den Galiçya’ya, Kafkasya'dan Musul'a, Edirne’den Kars'a, Trabzon’dan Çanakkale’ye koştuğunu fark ederiz. Düşünsenize her cephede alt üst unsur demeden aynı heyecanı duyup “Hakkıdır Hakk’a tapan” tek yürek ve tek millet olmuşuz. Asla soy farklılığı bizi cepheden cepheye koşturmaktan alıkoymamıştır.  Anlaşılan kavmi çeşitlilik soy sop faslı demek değil,  bilakis Millet-i Hâkime ruhunun bir tezahürü çeşitliliktir. Hiç kuşkusuz Akif’te Millet-i Hakime'den yana tavır koymuştur, Atsız gibi tek  tip ırktan yana bir tavır sergilememiştir. Malum, Nihal Atsız Türkçü olmak için Türk olmayı şart koşan bir Türkçüdür.  İcabında Türklük uğruna İslamiyet’ten vazgeçilebileceğini ima eden bir tutum içine girmişte. Tabii Atsızın bu çıkışı milli şef dönemine denk düştüğünü belirtmekte yarar var.  Ki,  o yıllarda ülke genelinde uygulanan tek parti dayatması vardı. Dolayısıyla hiç kimse tepeden gelen dayatmalar yüzünden ne ırkından,  ne de dininden söz edebiliyordu.  Zaten rahat ortam olsaydı 1944 milliyetçilik olayları patlak vermezdi. Hatta Atsız ve arkadaşları Türkçü söylemlerinden dolayı tabutluklarda tevkif edilmezlerdi.  Keza  Risaleyi Nur talebeleri de  dini söylemlerinden dolayı takibe alınmazdı.. Her neyse sonuçta millet olarak biz Avrupa’nın tarihi süreç içerisinde feodal yapıdan krallığa, krallıktan ulus devlete geçiş süreçlerini bu topraklarda yaşamadığımız için, ulus kavramı bu coğrafyaya hala yabancıdır. Kaldı ki bize yabancı olduğunu Ziya Gökalp’ta kabul ediyor. Nitekim  ‘Türkçülüğün Esasları’ adlı eserinde milliyet fikrini (nation)  batıdan aldığını itiraf ediyor. Buna rağmen bakın biz ne yapmışız, Ziya Gökalp’ın; ‘Türk Milletindenim, İslam Ümmetindenim, Garp Medeniyetindeyim’ tezinin sadece Türklük ve batıcılık kısmını almışız,  İslam’la alakalı olanı görmezden gelip yolumuza devam etmişiz.
        Günümüzde alt kimlik üst kimlik tartışmalarının hız kazanması globalleşme gerçeğinin bir sonucudur. Uluslaşma imparatorlukların dağılma sürecinde nasıl bir realiteyse,  bugünde yerli ve yabancı sermayenin ülke sınırlarının ötesine taştığı bir süreçte küreselleşme olayı da bir başka realitedir. Dünyanın neresinde bir kiriz çıksa, o kiriz tüm dünya ülkelerini yakından ilgilendirdiği artık bir sır değil. İşte bu küresel hassasiyet ve küresel nabzın her ülkede atması bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mantığından hareket eden ulus devlet mantalitesini marjinal hale getirmeye yetiyor.  Zaten küreselleşme karşıtı eylemlerinin zaman zaman sahne alması, zayıflamanın bir işareti.  Bir yerde reaksiyon varsa, anlayın ki değişim rüzgârına karşı ortada bir hazımsızlık söz konusu. İşte etnik ulusal sol ve etnik ulusal sağ akımların reaksiyon vermesi bu noktada düğümlüdür. Sadece düğümlü olsa iyi,  son çırpınışlarının bir göstergesi de.  Hele küreselleşme hız kazandıkça ulus devlet mantığı daha da can çekişecek gibi. Zaten can çekişmese Nasrettin Hoca'nın 'kazan doğurdu' fıkrasını andırır bir tabloyla ülkeler habire parçalanıp durmazdı. Bakın Yugoslavya’yı, Rusya’yı ve Pakistan’ı, Irak'ı parçaladılar, sırada kim bilir daha hangi ülkeler var, bekleyip göreceğiz. Türkiye aslında farklılıkları zenginlik kabul eden bir milliyetçilik anlayışı ortaya koyabilse hem iç, hem dış oyunları biranda bozabilir de.  Bu coğrafyadan kimler geldi kimler geçmedi ki değişik etnik kökenden insanlarla beraber yaşamış bir milletiz. Dolayısıyla bizim için farklı kültürden topluluklarla birlikte yaşamak zor olmadığı gibi, keyif verir de. Neyse ki geldiğimiz noktada geçte olsa bu konunun rahatlıkla konuşuluyor olması geleceğe ümitle bakmamıza yetiyor.  Ancak galiba bunlar içerisinde zor olanı 12 Eylül öncesi bizimde içinde bulunduğumuz ve lider-teşkilat-doktrin eleştirilemez ilkesine sımsıkı sarıldığımız milliyetçi cenahın karşısında; şuan ileri sürdüğümüz bu tür düşüncelerimizden dolayı milliyetçilikten aforoz edilme ihtimalidir. Hakeza Avrupa uşağı, ya da dönek ve Soros çocuğu gibi ithamlara maruz kalma riski de söz konusu.  Olsun, nasıl olsa gerisi lafügüzaf, önemli olan bu tür suçlamalardan etkilenmeden doğru neyse onu söyleyebilmektir. 
      Velhasıl; milletin değerlerine bağlı kalıp geleceğe kanatlanmak en ideal olanı, salt etnik aidiyet bağı ile devlet-i ebed müddet olmak mümkün gözükmüyor. Geleceğimiz Türkiye kiliminde mevcut desenleri zenginleştirmekten geçmektedir. 

         Vesselam.