16 Aralık 2016 Cuma

LİDERLİK SULTASI VE YANILMAZ SULTALAR




                 LİDERLİK SULTASI VE YANILMAZ SULTALAR

                                                                                   SELİM  GÜRBÜZER

            Sulta zihniyet bir orta çağ ürünüdür. İlim adamlarını engizisyona mahkûm eden anlayış, hep o yanılmaz otoriterlerin eseridir. Ne zaman ki batı kilise sultası ve derebeylikten kurtuldu,  işte o gün bugündür batı gelişmenin merkezi olmuştur diyebiliriz.
            Orta çağda özgürlük şiarı sadece kilise sultasına ait bir haktı. Dolayısıyla sultalık, çağın gerçekleriyle taban tabana zıt vehim ve egoları ön plana alan maraz bir hastalık olarak ortaya çıkmıştır.   Dahası kendi düşüncesini tek hakikat sanıp, diğer düşünceleri  “hiç”  gören kafanın ürünüdür sultalık. Batı “orta çağ kafası”  yaftasıyla karşılaştığında, hemen engizisyon papazlarını hatırlar.  Nasıl hatırlamasınlar ki,  kilise o yıllarda sultalık görevini yerine getirip ilmi zindana gömmüştü. Buda yetmez,  giyotini itiraz eden veya başkaldıran insanın başını gövdesinden ayıran kıyma makinesi şeklinde işlettirilmiştir. 
       Orta çağ kafası sözü batı için ne kadar doğruysa, bizim içinde o kadar yanlış bir yaftalamadır. Şimdi soruyoruz; Oğuz Han mı? Kanuni mi?  İmam-ı Azam mı?  Farabi mi?  Fatih mi?  Bunların hangisi orta çağ zihniyeti diyebiliriz ki? Elbette hiçbiri. Bakın, Fatih Sultan Mehmed karanlığa gömülü kalsaydı, İstanbul’un fethine yönelik döktürdüğü topların balistik hesaplarını ve muayenesini yapabilir miydi? İmam-ı Azamın o müthiş zekâsını İslam’a dayandırmasaydı devrin en büyük hukuk âlimi olmaya hak kazanabilir miydi?  Hakeza Farabi, Fazıl Şehirlerden bahseden dehadır. Oğuz Han, tâ tarihin ilk devirlerinde; “Ey Türk, titre ve kendine dön” sözleriyle hem kendi çağına, hem de gelecek Türk kuşağına seslenen bir kağandır. O halde şunu cümle âlem iyi bilsin ki;  insanımız bir gün bu mümtaz şahsiyetlerin kafasına eriştiğinde,  hiç kuşkunuz olmasın bu engin ufuklarla gönül bağını koparmaya hiçte niyeti olmayacaktır.  Zira tarihi yükselişimizi bu gelişmeci zihniyete borçluyuz. Öyle bir zihniyet ki, otoriter mantık oyunlarından uzak, ilme, deney ve gözleme açık bir ufuktur bu.
            Batı, orta çağda mantık ve deney gözlem ikilemi arasında kendisini hep mücadele içerisinde bulmuştu.  Kilise sultalarınca deney horlanmış, masa başı mantık tek ölçü kabul edilmiş ve dolayısıyla akıl yürütme metodu orta çağda altın çağını yaşamıştır.  Malum, o çağın en büyük sultası ve baş aktör yanılmaz tek otoriter akıl bilgesi Aristo’dur. İşte bu sulta zincirini sırasıyla; tahrif edilmiş İncil, ünlü papazlar, azizler ve kilise sultaları takip eder. İlginçtir bir gün bir papaz meclisinde atın kaç dişi olduğuna dair bir tartışma başlar, ama Aristo bu konuda atın 28 dişi olduğunu yazmıştı. Elbette ki Aristo’nun fikri kabul edilecekti. Zira Aristo’nun şahsında mantık tek hakikatti!  Onlar tartışa dursun biraz ötede otlayan bir atı gören genç bir papaz hemen atın yanına varır varmaz dişlerini saymaya çoktan koyulur bile. Birde ne görsün, hayret mi hayret, dişler 28 değil 12'dir. Tabii durum papazlar meclisine intikal ettiğinde Papazlar Meclisi şu karara varır:
            “-Aristo yanılmamıştır, at yanılmıştır!” İşte bu tipik mantık garabeti Avrupa’nın Orta çağ skolâstik zihniyetini ortaya koymaya yeter, artar da.  Hatta orta çağ için deney ve gözlemin horlandığı,  mantık yürütmenin baş tacı edildiği bir devrin adıdır dersek yeridir.  Zira bu devirde mantık tek yanılmaz sultadır, deney ve gözleme yer verilmez! Oysa ilmi metodun esası deney ve gözleme dayanır.
         Aslında yerli aydınlarımız, skolâstik kavramına pek yabancı değiller ama günümüzde skolâstik kavramından çok “orta çağ kafası”, “gerici”, “örümcek kafa”, “irticacı” vs. gibi yaftalamalar tercih edilir. Bilhassa bu tip yaftalamaları düşman addettikleri kesimler için kullanıp, bu arada rakiplerine aba altında sopa göstermeyi de ihmal etmezler.
      Bakın Aristo, mantık metoduyla ağır cisimlerin hafif cisimlerden önce düşeceğini söylemişti. O öyle düşüne dursun analitik tahlil; yoğunluğu (özgül ağırlığı) ve morfolojik görünümü aynı cisimler aynı anda düşer yönünde veri sunmaktadır.  Nitekim Galile insanların huzurunda Pisa (Pizza)  kulesine çıkıp biri büyük, diğeri küçük taş parçasını kulenin tepesinden bıraktığında, yine aynı anda yere düştüğünü ispatladığında sultacı zihniyetler gördüklerine inanamadılar, sonunda tevile başvurup gözlerinin yanıldığına karar verdiler! Bir kere Aristo tek yanılmaz otorite kabul edilmişti, geri dönüş söz konusu olamazdı, otoritenin sarsılmaması adına onun hataları bile doğru kabul edilecekti. İşte bu çarpık mantık anlayış batıyı orta çağ karanlığına gömmüştü. Mantık yürütme seline kapılanlar, analitik tahlilden yoksundular, ölçü nedir, tartı nedir, deney vs. nedir bilmezlerdi. O halde mantık tek başına Führer ilan edilmeliydi, zaten öyle de olur.
        Kopernik, İslam’dan aldığı aşılar sayesinde dünyanın güneş sisteminin merkezi olmadığını ve bütün gezegenlerin güneş etrafında döndüklerini fikrinde bir bilge adamdır.   Hatta bu fikri ölünceye kadar gizlemeyi düşünür de.  Ama 70 yaşına geldiğinde yazdığı “De Revolutionibus orbium ceelestium” adlı meşhur kitap bu düşüncesini ele verecektir.  Derken bu kitap derhal kilise otoritelerince yasaklar listesine alınmasıyla birlikte kendisi de aforoz edilir.   
          Peki ya Galile?  Malum, o da Kopernik’in dünyanın hem kendi ekseni etrafında hem de güneşin etrafında döndüğü fikrini teyit eden eserinden dolayı ilerlemiş yaşına rağmen engizisyon mahkemesine mahkûm edilmekten kurtulamayacaktır.  Kolay değil orta çağ karanlığında tahrif edilmiş İncil’e aykırı beyanlarda bulunmak her babayiğidin harcı olmasa gerektir. Ancak 20 yıl süren mahkûmiyet süresince baskılara dayanamayıp iddiasını inkâr etmek zorunda kalmış, ama yine de o mahkûmiyet sonrası yüksek sesle olmasa da   “E pur si mueve” diyebilmiştir. Yani “her şeye rağmen dünya dönüyor” demiştir.  O tüm çektiği sıkıntılar yetmemiş gibi tüm hürriyetleri elinden alınarak evine kapatılıp, 74 yaşında hayata veda ederken de Hıristiyan mezarlığına bile defnedilmemiştir. İşte bilim düşmanlığı buna derler.  Neyse Galile’nin çektiği sıkıntılar bir yana dursun,  yaptığı deneyler günümüz bilim adamlarına ışık kaynağı olmuşta. 
         Tabii bu tartışma burda bitmez.  Öyle ki, Giordano Bruno, Kopernik’ten de daha öteye gidip uzayın sınırsız olduğunu belirtince, bu cesareti pahalıya mal olmuş, o da engizisyon mahkemesince alınan karar gereği 1600 yılının şubatında Roma’da herkesin gözü önünde kitaplarıyla birlikte direğe bağlanarak yakılmıştır. Kitlelerin gözünde Batlamyus teorisi daha cazipti çünkü. Bu teoriye göre, dünya sabit ve hareketsizdi. Neyse ki bu çarpık anlayış fazla sürmedi. Yani Batlamyus teorisi Rönesans’a kadar devam edebildi ancak. Batı o yıllarda bu teoriyle oyalanırken, Kur’an-ı Mucizül Beyan çok daha öncesinden; “Güneş ve dünyanın hareketi bir hesaba göredir” (Rahman suresi 5)  beyan buyurarak bütün çağlara dünyanın hareket ettiğini haberdar ediyordu. Tabii her şey bu ayetle sınırlı değil, devamı vardı. Bakın Allah (c.c.); “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan odur. Her biri kendi yörüngesinde seyreder” (Enbiya suresi 33) beyan buyurmaktadır.  İşte ilahi ferman böyle buyururken orta çağ sultaları ise “güneş, yıldızlar ve bütün kâinat dünya etrafında dönüyor” diyorlardı, ama nereye kadar. Ne zaman ki batıda Kristof Colomb ve Macellan’ın seyahatleri gerçekleşir işte o zaman dünyanın yuvarlak oluşu ilgili fikirler sahne alacaktır.  Zira 1520’de gerçekleşen bu seyahat dünyanın yuvarlak olduğunu ispatlamaya yetmiştir.  Buna Newton’un yer çekim kuvvet kanunu da eklenince artık dünyanın yuvarlaklığına itirazlar kendiliğinden bertaraf olmuştur. 
        Müslümanlar olarak ne kadar şükretsek azdır, batı itirazlarla uğraşırken Allah (c.c); “Sonra arzı deve kuşu yumurtası (mücessem kat-ı nakıs) şekli verdi (söbüleştirdi)” (Naziat suresi, ayet–30) buyurarak dünyamızın açık ve net bir şekilde yuvarlak olduğuna dair bilgiler sayesinde karanlığa gömülü kalmamış olduk. Üstelik bu bilgiler birkaç ayetle geçiştirilmemiş, desteklenmişte. Nitekim Allah-ü Teâlâ’nın; “Bundan sonra da yeri yayıp döşedi” (Naziat, 30) beyanı ufkumuzu açmaya yetmiştir.  Nasıl ufuk açmasın ki,  Arapçada  'deha' kavramı devekuşu yumurtası anlamında, yani bu yumurta dünya şekline benzemesi bir yana tıpkı dünya gibi iki kutbu şişkin, iki ucu basık ta.  Aynı zamanda dünyamızın dış örtüsü olan yer kabuğu 75 kilometre kalınlığında olup, sanki teşbih sanatıyla kürevîmsi bir yumurta kabuğu üzerinde yaşadığımıza dikkat çekilmektedir. Tüm bu yaşananlardan daha önemlisi geçte olsa insanlığın Newton, Kepler ve birçok sağduyu bilim adamlarının ortak görüşü diyebileceğimiz “Biz Allah’ın sonsuz ilminin düşünüp anlamaya çalışıyoruz” çizgisine gelinmiş olmasıdır. Tabii çile çekilmeden hakikate ulaşmak çok zor. Anlaşılan o ki, 18. yüzyıla kadar batı karanlıkta yüzerken Halife Me’mun döneminde Mervezi başkanlığında bir grup hem Sincar sahasında meridyen dairesini ölçmüşler hem de dünyanın çevresinin 39 milyon 759 bin 600 metre olarak hesaplamışlardır. Ki; elde edilen rakamın bugün itibariyle kabul edilen 40 milyondan biraz aşağı bir değerde hesaplanmasına rağmen yine de bu hesaplamaya gölge düşürmemektedir. Hakeza El-Battani ise hem trigonometrik metot geliştirmiş hem de ekliptik meylinden hareketle sene ve mevsimlerin oluş sürelerini, güneş ve gezegenlerin dönüş ve yörüngelerini belirleyip İslam medeniyetine katkı sağlamıştır.           
           Malum, Fransız bilgini Antoine Laurent Lavoisier’in başına gelenlerde diğerlerinden pek farklı sayılmazdı. Adamcağız oksidasyon olayını keşfetmesiyle birlikte yanma meselesini açıklığa kavuşturup insanlığa büyük bir hizmet vermiş oldu ama sonunun idamla neticeleneceğini belki de hiç tahmin edememişti. Neymiş efendim; 'tütünü ıslatarak kuru ağırlığının üzerinde satışlara sebep oluyormuş, bu düpedüz sahtekârlıktır' diye malum sultalarca aforoz edilir de.  Oysa Lavoisier’in tütünü ıslatma buluşu sayesinde tütün yapraklarının depolanması esnasında kırılmasının önüne geçilmiş olunuyordu. Hatta bu metot bugün dahi kullanılmaktadır. Üstelik idamından önce iki gün daha tehir edilmesi için ricada bulunmuş, bu iki gün bile ondan esirgenip mahkemece yüzüne karşı; “İhtilalin bilginlere ihtiyacı yoktur” denilerek talebi reddedilmiştir. Maalesef o da başını giyotine vermekten kurtulamamıştır. Cesedini Monceau parkında bir çukurda atılı vaziyette gören Lagrange ardından; “Bu kafayı kesmek için bir an yetti ama asırlar bir benzerini yetiştiremeyecektir” diye ağıt döküp tarihe not düşmüştür.
            Peki ya biz? Malum,  İmam-ı Azam’ın at üzerindeyken, atın kaç ayağı sorusuna cevap vermek için attan inip ayaklarını tek tek saymaya başlayıp 4 (dört) demesi ufkumuzu ortaya koymaya yetiyor. İşte bu misal deney ve gözleme verilen önemi ortaya koymaktadır.  Yani, bu misalden anlaşıldığı üzere İmam-ı Azam’ın eşyaya ve canlı âleme bakışı ile batının orta çağ skolâstik zihniyeti çok farklıdır.
            Orta çağ skolâstiğinin tipik genel özellikleri şunlardır:
            — Tek ölçü kaynakları yanılmaz sultalardır. 
            — Referansları deney ve gözlemden uzak mantık yürütmektir.
            —Onlar için genellemelerden hareket etmek (Genelden özele bir yol takip etmek) esastır.
            Elbette ki; parçadan bütüne yol takip etmek, analitik tahlil gerektirip zahmetli de. Diğer usul çok kolay, bu yöntemde ne araştırmak var, ne de gözlemlemek, sadece akıl yürütme vardır. Üstelik sahip olunan tüm bilgiler otoritelerce önceden yazılmış, yani hazır veriler daha önceden taraftarlarının eline tutuşturulup,  adeta düşünmeye ne gerek var denilmiştir. Hatta bu sığ mantık halk dilinde armut piş ağzıma düş şeklinde tabir edilir.
           Akıl yürütmede izlenen kaideler genel hatlarıyla şunlardır:
            — Bütünden parçaya ( dedüksiyon-tümdengelim ) metodu,
            — Parçadan bütüne ( indüksiyon-tümevarım) metodu,
            — Benzetme metodu( Anoloji).
            Bir olayın aydınlanmasında üç metoda da başvurulabilir. Ancak bütünden parçaya metoduna sıkça başvurulursa, pekâlâ biz de orta çağ skolâstiğinin düştüğü çukura düşebiliriz. Dedüksiyon usulüyle ancak hâlihazırda mevcut bulunan kanunlara ihtiyaç hâsıl olduğunda başvurulur. İndüksiyon yöntemi izlenildiği takdirde deney ve gözlemin ışığında kâinatta var olan kanunlar açığa çıkarılabilir. Analoji metodunda ise “benzer olaylar benzer neticeler doğurur” ilkesi gereği bir takım olaylar açıklanabiliyor. Hâsılı Orta çağda engizisyon sultaları, bu üç usulden sadece tümdengelim’i (genelden özele) tercih etmişlerdir. Bu yöntemle deney ve gözlemin horlandığı muhakkak. Demek ki; mantık yürütme her devirde, değişik alanlarda farklı roller üstlenebiliyor. Mesela, hukukta “önce karar verip sonra yargılama”  çağ dışı kabul edildiği halde orta çağda engizisyon mahkemeleri daha insanları yargılamadan suçlu ilan etmişlerdir. Hatta günümüze dahi bu kural sıçramıştır. Ama İslam hukuku öyle değildir, bakın  “suçların şahsiliği” prensibini, Hz. Ali (k.v) vefat ederken (Şehit düşerken) bile bir kişinin ölümüyle bir grubun yargılanamayacağını vasiyet ederek adeta insanlığa hukuk dersi vermiştir.
             Tabii sadece hukuk alanında değişim yaşanmıyor, fen alanı da öyledir.  Malum,  Grek dünyasında tabiat olayları “su, ateş, hava ve toprak” diye dört unsurla izah edilirdi.  Gün geldi, ilmi çalışmalar su yüzüne çıktığında artık bu tür genellemelerden hızla uzaklaşılıp 104 element keşfedilmiştir, hatta bununla da kalmayıp yeni yeni elementlerin varlığından bahisle element tablosuna yenileri ilaveler eklenir de.   Anlaşılan batı, orta çağ skolâstik anlayışında ısrar etseydi elementlerden bihaber genellemeler içinde sıkışıp kısır döngü içerisinde yüzecektiler. Artık gelinen noktada teknolojik gelişmeler ve analitik tahliller sayesinde tümevarım yöntemler (parçadan bütüne) kabul görüp, ezberci yöntemlerin terk edildiğine şahit oluyoruz.
              Her ne hikmetse aydınımızın bir kısmı bu gerçekler ortada iken skolâstik kavramını diline doladıklarında, hemen dini değerlerimizle ilişkilendirilip güya inanan insanlar, ülkemizi orta çağ karanlığına sürükleyecek hezeyanında bulunabiliyorlar.  Oysa bu türden karalamalara tevessül etmekle, aslında orta çağ engizisyon kilise papazlarının üstlendiği misyonu kendileri yüklenmiş oluyorlar. Kaldı ki bizim kültürümüzün baş tacı cami, medrese, dergâh, âlim, müftü vs. gibi tüm unsurlar ilme açık unsurlardır.  Bu mekânlarda sürekli “İlim Çin’de bile olsa alın” telkini yapılıyor hep.  Başka adres aramaya gerek yoktur, ilmi zindana hapseden skolâstik düşünce Avrupa’nın eseridir, bize ait değil. Klasik eserlerimizin çoğu ilmi teşvik ettiği gibi, âlimlerine son derece değer veren methiyelerle doludur. Skolastizm, geri kafalılık, örümcek kafalı gibi yaftalamalar başka iklimlere has bir özelliktir. İşte bu anlayış sayesinde Avrupa orta çağ karanlığında yüzerken, İslâm dünyası sahip olduğu ilmi zihniyetle altın çağlarını yaşamıştır. İlla tehlikeden söz edilecekse hem bilime,  hem de maneviyata karşı çıkan sapkın güruhları teşhir etmek daha doğru bir tavır olacaktır.
            Kara Cuma, çember sakallı, gerici, irticacı vs. gibi suçlamalar sultacı cenahta yer alan zihniyete has karalama malzemelerdir. Ah zavallı adamlar! Başka ne yapsınlar ellerinde karalamaktan başka malzeme yok ki.  Belli ki bu tür sultacı zihniyetlerin ortak özelliği şunlardır:
            —Batıdaki Rönesans’ı doğuran sebepleri görememeleri,
            —Tek yanılmaz otoriter kabul ettikleri batı’nın eski öğretileri olması,
            —Kafalarında ezberlediği ya da ellerine tutuşturulan hazır reçeteleri kapsayan genellemelerden hareket etmeleridir (Tümden gelimcidirler).
             Maalesef bu ortak özelliklere sahip olan kesimler tarihi perspektiften de yoksundurlar. Şöyle ki; Tudunluktan Yabguluğa, Yabguluktan Hakanlığa, Devletten İmparatorluğa, İmparatorluktan Meşrutiyete, Saltanattan Cumhuriyete bir dizi geçiş süreci yaşasak ta sonuçta ayakta kalan Türk Milletidir. İdari şekiller, yönetim biçimleri değişebiliyor. Önemli olan milletimizin bekasıdır.  Şurası muhakkak cumhuriyete sahip çıkıp, diğer evreleri reddetmek skolâstik zihniyetin içine düşüp çıkamadığı bir açmazdır. Hakeza saltanat dönemini kabul edip, cumhuriyeti reddetmekte aynı şeydir. Tüm mesele, bütünü kucaklayıp kucaklamamakta kilitlidir. Bütüne sahip çıktığımızda mesele kalmayacak zaten. Düşünsenize düşman addettikleri Osmanlı ortada kalmadığı halde, hâlâ saltanata ve hilafete hücum etmenin ne anlamı var ki, doğrusu anlamış değiliz.  Hadi Osmanlıdan vazgeçtik bugün biri çıksa kendini halife ilan etse, acaba ardına kaç kişi düşer ki? Bırakın İslâm âlemini, Türkiye’de hatırı sayılır kaç kişi biat eder? Anlaşılan değişimi görememek sadece yanılmaz sultaların değişmez alın yazısıdır.
        Bakın, İbn-i Haldun toplumların değişim sürecini incelerken, Arap toplumunun bedeviyetten hadariyete geçişte bedevilerin değişime ayak uyduramayıp sürekli tepki gösterdiğini dile getirmiştir. Aynısı olmasa da bizim tarihi gelişim evremizde saltanattan cumhuriyete geçişte sessiz bir direnişin varlığı gözlenmiştir.  Tabii kolay değildi, 600 senelik ulu çınarın bir çırpıda çöküşü söz konusuydu. Asla bu Osmanlının çöküşüne sevinilen bir sessiz direniş değildi, bilakis sosyal bir vakıanın neticesi ortaya çıkan bir durumdu. Nitekim her geçiş sürecinin sancılı olduğunu, sosyologlarımız da beyan ediyorlar. Yani bu bir sosyolojik realitedir. Dolayısıyla sosyolojik değişimin bir gereği bu mücadelede Osmanlı kaybedecek, Cumhuriyet kazanacaktı.  Kaldı ki bunu bilmek için kâhin olmak gerekmez,  dünya hızla imparatorluklardan ulus devlet olmaya doğru koşarken, bizim bu gelişmelerden etkilenmemiz söz konusu olamazdı. Gayet tabii bir gelişim süreci yaşanmıştır. O halde Osmanlı yıkıldı diye boş yere eseflenmeye, ya da tam tersi  “oh olsun canıma değsin ” söylenmeye gerek yoktur. Zira ortada dünya ölçeğinde yaşanan sosyal bir vakıa var. Yediden yetmişe herkes iyi bilir ki günümüzde tekrardan saltanata dönüş talebinde bulunmak çağımızın bedeviliği olacaktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan bir takım geçiş sancılarının arkasına sığınıp ta, o yıllara özgü şartları aynı tempo ile zamanımıza taşımak akıl kârı değil elbet. Skolâstik kafalar hâlâ Atatürk’ün girişimiyle kurulan Kuvay-ı Milliye Cumhuriyet refleksinin bütün hızıyla devam ettiği zannındalar. Oysa Cumhuriyeti kuran irade Osmanlı medreselerinde yetişen kadrolardır. Dolayısıyla skolâstik zihniyet boşa heveslenmesin, kendi skolâstik emellerine Atatürk’ü maske ve kalkan olarak kullanmakla bir yere varamazlar.  İşte Atatürk’ü istismar eden bu Kemalist skolâstik zihniyetin ortak özellikleri şunlardır:
            — Referansları 1930’lu yıllarına ait çözüm reçeteleri.
            — İlham kaynağı Atatürk, ama Atatürk’ün işaret ettiği çizginin dışında bir yol takip etmek esastır.
            — Metotları tümdengelimcidir(tümden parçaya).
            Düşünsenize bir skolâstik kafa Atatürk’ün sarf ettiği her sözü kendi sığ mantığına göre yorumlayıp işte çözüm bu diyebiliyorlar. Bu da yetmez o devrin şartlarını günümüz şartlarına eşitleyebiliyor. Oysa Atatürk, bugün yaşamış olsa dün yaptığının,  tam tersi bir değişim örneği sergileyecekti. Ama gel gör ki bu durumu skolâstik kafalara anlatamazsınız.  Maalesef tarihin bir kesitine gömülmek, tüm “yanılmaz sultacı” zihniyetlerin çıkamayacağı bir çukurdur.
Şurası muhakkak hem gelenekçi olmak, hem de tarihe bir bütün olarak bakmak,  gerçek ilmi yaklaşım olacaktır. Tarihi gerçekleri iniş çıkışıyla, yanlışıyla, doğrusuyla değerlendirip ibret almamız gerekirken,  tam aksine kimimiz şahısları göklere çıkartıp yüceltiyor, kimimiz de yerden yere vurup güya intikam almışçasına öfkeleniyoruz. Her iki yaklaşım da sultacı zihniyetin ortaya koyduğu bir üründür. Bu üründe sebep netice ilişkisi çıkmaz,  galiba övme ya da tam tersi yerme eksenli tümden gelimcilik bir metot izlemek kolaylarına geliyor. Nasıl olsa zihinlerini daha önceden biat ettikleri otoriterlere kiralamışlar,  o halde fikir üretme ve gelecekle ilgili proje üretmeye ne gerek var ki. İşte bu mantık garabeti budur.  Dahası analitik düşüncenin dirilmesine engel olan zihniyetin tâ kendisidir bu. Fikir üretmek, içinde bulunduğumuz meselelere çözüm sunmak, analitik tahlillerde bulunmak mı, boş ver deniliyor..  Tek öğreti varsa yoksa yanılmaz sultalar veya kafalarına kodladıkları genellemeler, ya da ellerine tutuşturulmuş oyuncaklarla oyalanmak öğretisidir. Bu nasıl oyalanmaksa bir bakıyorsun solcular yıllardır eline tutuşturulmuş sloganları tekrarlamakla meşguller, sağcılar ise tarihin ihtişamına kendilerini kaptırıp gelecekten bihaberler. Madem öyle, siz siz olun ne köksüz gelecek, ne de ati’den yoksun bir mazi seline kendinizi kaptırmayasınız.  
Sulta otoriteler, sadece otoriter şahıs planında kalmayıp, daha değişik sahalarda da kendini göstermektedir. Mesela medya bu işin dördüncü ayağıdır. Her ne kadar medya sıralamada dördüncü kuvvet gibi görünse de aslında birinci kuvvettir. Malum, ellerinde bulundurdukları iletişim araçları avantajıyla insanların ufkunu açmada bir ışık görevi yapması gerekirken, zihinleri karartmakla meşguller. Böylece yalan haberlerle toplumu ötekileştirip kimi zaman yandaş, kimi zaman kartel,  kimi zamanda Pensilvanya kaynaklı paralel medya olarak sahne alabiliyorlar. Derken bu tablo medya skolâstiğini doğurmaktadır. O halde medyatik skolâstik şu özellikleriyle izah edilebilir:
    — Uygulamaları: Asparagas haber üretmek,
    — Yanılmaz sultaları: Medya üst yöneticileri ve patronlar,
                —Olaylara bakış:      yanılmaz medya patronlarının çizdiği çerçevede değerlendirmektir (tümden gelimcidirler).
 Yukarıda dedik ya,  yanılmaz sultacı anlayış, aslında Orta çağ Avrupa'nın günümüze yansıtmış olduğu bir üründür. Bu ürünün genel manada özelliklerini şöyle kategorize edebiliriz:
  — Mantık yürütmek, deney ve gözleme kapalı olmak,
  —Yanılmaz sultalara bel bağlamak,
  —Otoriter mantık silsilesi çerçevesinde hareket etmek (tümden gelimcidirler).
Aslında skolastisizme hemen hemen her alanda örnekler verilebilir. Her fikrin yobazı olabileceği gibi, bilimsellikten dem vuranlarda da yobazlık gözlemlenmektedir. Kaliteli fikirler, çok kere ehliyetsiz ellerde taassup hale dönüşebiliyor. Taassup, karanlığa davetiye demektir. Peki, bu davete icap edilir mi, elbette edilmez. Zira empati davranmak varken ruhumuzu karartmaya ne gerek var. Bir kere empati kurma veya etrafımıza hoşgörüyle bakmak toplumda yumuşamayı sağlamaktadır. Keza demokratik platformda herkesin hukukuna halel getirmeden her şeyi tartışması da öyledir.  Bu arada her şey derken tabiî ki kutsal olanlar hariç, yani Allah ve Resulünün hakikatleri dışındakiler.  Malum,  Mutlak hakikatin, ulu orta konuşulmasının “imani” yönden risk teşkil ettiği muhakkak.  Zaten Vahyin kuşatmadığı alan yoktur.  Akıl ise bir cüz’dür, her şeyi kuşatamaz. İşte bu yüzden vahy ve sünnet üstünlüğü tartışılamaz. Aklın sınırını deney ve gözlem belirler. Bundan öte ilmin kaynağı Allah’tır,  kullar sadece yaratıcının sunduğu ilimden ulaşabildiği ölçüde istifade edebiliyor. İşte kaynağı Allah olan bir ilimle Müslüman’ın problemi olmamasının sebebi budur. Maalesef aynı şeyleri skolâstik zihniyet için söyleyemiyoruz, çünkü skolastizmin zıddı ilimdir, zıddı kâmili ise Vahiy ve Sünnet’tir.
         Madem durum vaziyet bu istikamette seyrediyor, o halde bu gerçeklerden hareketle Türkiye’de sathında cereyan eden skolâstik tipleri şöyle sıralayabiliriz:
            —Radikal İslami skolâstik,
            — Medyatik skolâstik,
            — Batıcı skolâstik,
            — Laik ve anti-laik skolâstik,        
           — Etnik  skolâstik,
    Politize skolâstik,
    Vesayetçi Ergenekon ve paralel skolâstik vs.
            Bütün skolâstik tiplerin üç aşağı ve beş yukarı özellikleri hep aynıdır. Hepsinin de “yanılmaz otoriterleri” var. Hareket noktaları genellemelerdir, yani tümden gelimcidirler. Tek rehberleri deney ve gözleme dayalı olmayan sultaların söz ve yazılarıdır.
           Bir başka dogmatik düşüncenin piri var ki, o da hepimizin çok yakından bildiği gerçek anlamda biyoloji eğitimi almamış, ancak kendisi İngiliz tabiat bilimcisi olan Charles Robert Darwin’den başkası değildir. Biz şimdilik evrim konusunun detayına girmeden sadece evrim skolâstiğinin özelliğini şöyle kategorize edebiliriz:
            — Referansları Charles Darwin olmakla birlikte bu düşüncenin antik çağlara kadar uzandığı bir sır değil.  Zira eski Yunan’da Allah’a inanmayan felsefeciler o günlerde bile evrim benzeri fikirler serd etmişlerdir.
            — İlham kaynakları materyalizmdir. Yani elle tutulan gözle görülen şeyler esastır.
            — Metotları tümden gelimcidirler (genelden parçaya), yani dogmadırlar.
          Gerçekten evrim teorisi sapkın bir felsefe olup temel dayanağı materyalizmdir.  Bilindiği üzere materyalizm canlı cansız âlemin var oluşunu maddeye indirgemeyi maharet saymaktadır. Böylece hem kendilerini gülünç duruma düşürüyorlar, hem de insanlığı insanlığından uzaklaştırmaya çabalıyorlar. Nasıl ki komünizm materyalizmin tabii bir sonucu olarak doğmuşsa evrim teorisi de materyalizmin çökmemesi için ortaya atılmış bilimsel kılıfa bürünmüş bir maskedir. Bugün dünyanın geldiği nokta itibariyle Karl Marks’ın ideolojisi iflas etmiştir. Hakeza Evrim kuramı da öyledir. Başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın hemen hemen her yerinde bilim adamları tarafından reddedildiği gibi, bu konuda birçok evrim karşıtı kitaplar yayınlanıp ülke toplumlarını tehdit eden bir veba kapsamında hala mücadeleye devam ediliyor. Aslında evrimi savunanlarda evrime inanmamakta, ancak ne var ki bir ideolojik zorunluluk gereği bir türlü ‘Kral çıplak’ demeyi onurlarına yediremiyorlar.
            Radikal İslami gruplardan Şia’yı ele alacak olursak, Şia skolâstiğinin özellikleri şunlardır:
            —Yanılmaz referans kaynakları ve otoriterleri mollalardır (Hâşâ Mollalar masumdur (!) ve günahtan arıdır (!))
            —Düşünceleri molla sultaların sözleridir. Böylece deney ve gözlemi kaybetmişlerdir.
            —Tümden gelimcidirler.
           PKK skolâstiğinin ana çerçevesi ise:
            — Yanılmaz sultası Abdullah Öcalan.
            —Uygulamaları silahlı eylem üzerine kuruludur.
            — Tümdengelimcidirler. (Örgütün bildirilerinden hareket ederler)
            Parti skolâstiğinin ana özellikleri:
            — Yanılmaz otoriterleri ve referans kaynağı; bağlı olduğu liderdir.
            —Metotları;  siyasi putlaşma ve siyasi kirlilik.
    Tümdengelimcidirler  (Lider-teşkilat-parti programından hareket edilir)
          Vesayetçi Ergenekon skolâstik düşüncenin ana özellikleri:
          —Yanılmaz referans kaynakları ve otoriterleri kutsal devlet mantığıdır. Bu mantıkta ulusal sağ ve ulusal sol fark etmez aynı ortak kulvarda yer alabiliyorlar.
            —Düşünceleri kutsal devlet mitidir. Böylece deney ve gözlemi kaybetmişlerdir.
           —Tümden gelimcidirler.
           Vesayetçi paralel ihanet çetesi skolâstik düşüncenin ana özellikleri:
           —Yanılmaz referans kaynakları ve otoriterleri mehdiyet gördükleri üstün insan mitidir.
            —Düşünceleri üstün insan vaazlarıdır. Böylece deney ve gözlemi kaybetmişlerdir.
            —Tümden gelimcidirler.
           Peki ya parti skolâstiği, malum bu skolâstiğin içine düştüğü durum diğerlerinden biraz farklı olup, siyasi uygulamalarda militarist,  politik yaklaşımlarında oportünisttirler. Partide farklı bir ses ihanet kabul edilir. Farklı düşünce, lider sultasınca kapı dışarı edilebiliyor.  Çünkü bu tür partiler “lider-teşkilat-parti programı” üzerine şekillenmiştir. Bu üç unsur eleştirilemeyeceği gibi tartışılamaz da. Hatta farklı beyanda bulunmak kapı dışarı edilmeye yeterli bir karine teşkil edebiliyor.
            Skolâstik partilerin sulta liderleri, arada bir de olsa sürekli hukukun üstünlüğüne vurgu yapıp demokratik laflar ediyor olsalar da acaba üstünlüğünü savunduğu hukuk hangi hukuk? Demokrasi dedikleri kayıtsız şartsız lidere itaat mi, yoksa söz de, karar da milletin midir?  İşte bu sorular skolâstik partiler için sıkıntıdır.  Hakeza kendi içindeki yapılanmada da öyledir.  Nitekim parti yöneticilerini mi değiştirmek istiyorsunuz, taban nazarı itibara alınmaz. Alttakilerin canı çıksın dercesine, onlar sadece slogan atmak ve taşeronluk yapmak için vardırlar. Tavan ise sadece parsayı toplamak, gününü gün etmek,  adından ve şanından bahsedilmenin derdindedir.  İşte bu yüzden skolâstik parti yapısı demokratik planda değil,  totaliter düşünce planında değerlendirilir.
             Bakın sulta liderler, yaşadıkları her devirde kitleleri peşinden sürüklemek için, önceden hayali düşman hedef tayin etmişlerdir.  Aslında kendileri açısından mantıklı da,  zira düşman olmadan partinin ayakta kalması imkânsız gibi bir şeydir.  Mutlaka bir hasıma ihtiyaç duyulur. Farzı muhal, konjonktür gereği ülkeyi tehdit eden komünizm mi var, hemen taraftarlarına çağrıda bulunup: Kahrolsun Komünizm! Komünizm Ezilmeli! Komünizm Yıkılsın!  Türkiye Komünizme Mezar olacak gibi ateşli cümleler sahne alır.  Derken meydan slogan sesleriyle uğuldar, kitleler coşturulmaya çalışılır. Oldu ya tehlike ilan ettikleri düşman ortadan kalktı,  bu durumda derhal zaman kaybetmeksizin adı ve şanı değişik yeni bir düşman belirlenmeye başlanılır. Belli ki çiçeği burnunda yeni düşman şimdilerde PKK’dır. Maksat, üzüm yemek mi yoksa bağcıyı mı dövmek doğrusu bu sorunun cevabını bulana aşk olsun. Siz cevabı bulmaya çalışadurun,  şehit cenazeler yurdun dört bir tarafına dağıldıkça, Kahrolsun PKK!  PKK’nın Kökünü Kazıyacağız! Bu yaptıklarını yanlarına bırakmayacağız! Bize verilen her oy PKK’ya sıkılan kurşundur tarzında naralar etrafı sarıp her atılan slogan biri bin altın değerinde döviz olacaktır. Öyle ki sloganlar bu aşamadan sonra, insanların rehberidir artık. Huzuru arayan kitlelere sloganlar cazip geleceğinden artık bu hamaset kokan sözler birer can simidi gibi yetişecektir adeta. Şayet birileri bu arada yerinden doğrulup: “Durun beyler ne oluyor?  Şayet mesele PKK davası ise, o zaman yapılacak tek şey nimet ve külfette beraber olmaktır” diyorsa kimse itibar etmez. Tabii sözün ehemmiyetsizliğinden değil, belki slogan içermediğinden dolayıdır. Slogansız sözler, analitik tahlil gerektirip yorucudur, bu saatten sonra akıl dolu sözlerle kim uğraşır ki. Oysa bahsi geçen slogan içermeyen bu akıl dolusu sözün analitik yorumu  “Bu vatanın nimetini paylaşanlar, külfetini de paylaşmalıdır” manasına gelmektedir. Peki, böyle bir örnek var mı denilirse Cahar Dudayev bunun tipik misalidir. Keza o yurt dışında bulunan oğlunun tahsilini yarım bırakıp ülkesi için savaşmaya çağıran örnek kahraman liderdir. İşte nimette ve külfette beraber olmak budur.  Aynı zamanda bu olay çağımızda yeniden bir Şeyh Şamil ruhu yaşatmanın ifadesidir. 
          Acı ama gerçek analitik tahlil gerektiren sözler, sloganvâri olmadığından kitleleri coşturamamakta. Her nedense kanla coşmak, kandan medet ummak her devirde yaşanmış sultacı zihniyetlerin tek malzemesi.. Bilhassa günümüzde sebep netice ilişkisi içinde olayları değerlendiren akıllı liderin pek kıymeti bilinmiyor.  Daha çok Vur! Vur! Hainler! Hurra! gibi öfke içeren hamasi nutuklar itibar görmektedir. Oysa nimette ve külfette beraber olmakta neymiş, deyip geçmek bizi her geçen gün uçurumun eşiğine getiren asıl sebeptir.
            Bakın Abdülaziz'in veziri Ali Paşa 40 sayfalık risalesinde özetle şunları söyler: “Ticaret, sanat gibi işlerin azınlıklara bırakıldığını, savaşmak, düşmanlarla cenk etmek gibi görevler de bize has olmuş. Böyle devam ederse azınlığa düşen asıl biz olacağız...” Gerçekten de tarihi süreç içerisinde silahla iştigal eden insanımız heder olmuş, fakirleşmiş, ticaretle uğraşan azınlıklar ise zenginliklerine zenginlik katıp köşe başlarını ellerinde tutmuşlardır. Osmanlı’nın yıkılış sebeplerinden biri de bu gerçeklerdir. Düşmanla savaşmak tek meziyetmiş gibi teşvik görünce ortaya çıkan manzaranın bu olacağı muhakkak. Oysa vatan için savaşmak veya ticaretle uğraşmak her ikisi birlikte kahramanlık ilan edilmeliydi. Maalesef kahramanlığın göklere çıkarıldığı tek ülkü: Savaşmak! Savaşmak!  Peki, nimeti nereye koyacağız? Belli değil. Terörle mücadelede samimi olanlar, önce iğneyi kendine sonra çuvaldızı başkasına batırmaları gerekiyor. Eskilerin söylediği dâhiyane bu sözlerle paralellik kurabilenler ancak samimidir diyoruz. Terör karşısında hiçbir şey “objektif” kriterler kadar parlak olamaz. Çünkü terörün itici gücü iki renkli dünyanın efsunlarıdır. Bu iki renkli dünyalar acaba birbirine gerçekten zıt mı, yoksa rakip mi? Öyle anlaşılıyor ki, kitlelerin öfkeleri üzerine hesap yapanlar, ya da kanla beslenenler “zıt” olamaz, ancak olsa olsa birbirlerine “rakip” olurlar. Bu yüzden yaşamasını kana borçlu hisseden güçlerin kanın durmasını canı gönülden isteyeceklerine inanmak kendimizi kandırmak olacaktır.
            Bugüne kadar teröre karşı tek ilaç askeri çözüm sandık, hâlâ da aynı metodunun devamından yanayız. Her nedense terör meselesinin kültürel, ekonomik, sosyal, psikolojik vs. boyutunun da olabileceği göz ardı edilmiştir. Üstelik bu boyutuyla yorum yapanlar her an andıçlanıp,  bölücülük ve ihanet etmekle suçlanabiliyor. Her kim demokratik çözüm diye ortaya çıkarsa dikkate alınmaz.  Genel biricik çözüm: askeri veya polisiye kuvvetlerdir. Oysa otuz yılı aşkındır Cudi ve Kandil dağlarını, Güneydoğu’nun sarp kayalıklarını havanlarla, en gelişmiş toplarla veya insansız hava araçlarıyla dövüp duruyoruz ama bir türlü terörün sonu gelmiyor.
        İlginçtir Güneydoğu’da akan kan aktıkça bir kısım liderlerin yıldızı daha da parlıyor. Kurtuluşun yolu, falancı çatık kaşlı, ya da bütün ümitler miting meydanlarında avaz avaz bağıran liderin gelmesine ümit bağlanır hep. Bu noktadan sonra terör belası artık onu meşhur eder de. Sultaların tek ilacı gergin ortamlardır zaten. Saltanatının devamı kana bağlı çünkü. Her tarafın kan revan olduğu ortamda “sivil katılım”, “sivil toplum” ve “sivil inisiyatif” kavramları bir hiçtir. Bu kavramlar durgun ortama hastır. Yani huzur ortamında tartışılan kalite değerinde fikirlerdir. Onun için sulta liderler istikrarlı ortamların doğmasını istemezler. Belli ki huzurlu günler geldiğinde kendi konumlarının tartışılacağından kaygı duymaktalar. Böylece gerginliğin yerini durgunluk aldığında istediği gibi at oynatamayacaklardır. Anlaşılan  “Kurt puslu havayı sever” sözü boşa söylenilmemiş. Nitekim puslu havada, lider sultaları karizmatik gücüne güç katarlar. Bu gücüyle beyinler esir alınıp adeta büyülenir ve yıkanır. Hemen ateşli konuşmalara kapılıveririz. Aslında bu durum, şuurun çözülüp karaya vurma halidir. Şuurun boşalmasına çok kere sultalar sebep olmaktadır. Çünkü onlar bilince değil, bilinçaltı dürtülere hitap ederler. Yanılmaz otoriterler hata yapsa da, bilinci boşalmış kitleler istese de bu gerçeği göremezler. Seven insanın gözü kördür derler ya onun gibi bir kör dövüş alkışlanır da.  İşte körü körüne liderini sevmek, akıl ve şuurdan bihaberlik buna derler!
            Korkunç enerji ve ihtiras liderlik sultasının bir özelliğidir. İhtiras bu ihramın baş tacıdır. “İzm”leri doğuran sebepler üzerinde hiçbir zaman durulmaz. Niye dursunlar ki, sebep netice üzerinde durulursa kucağında yaşadığımız ortamla alakalı bir husus olduğu tüm çıplaklığı ile ortaya çıkacaktır. Kapalı ortamlarda ilan edilen, rengi, türü hangi tip düşman olursa olsun, potansiyel tehdit olarak kitlelere lanse edilip,  düşman bundan böyle av muamelesi görecektir. Avcılarda avını avlayın diyor zaten. Düşmanın biri gidiyor, biri geliyor, şuurumuz düşmana endekslenmiş bir kere. Oysa düşman dediğin ne ki? Önce kucağında yaşadığımız dünyaya bir çeki düzen vermek varken bu telaş niye?  Hala bataklıkta tek tek sinek avlamakla meşgulüz, ısrarla bataklığı kurutacak formüller düşünülmüyor. Dedik ya sebep netice ilişkisi üzerinde durulursa, sistemden kaynaklanan bir arıza olabileceği ortaya çıkacaktır. Çünkü yanılmaz sultaların en sevmediği metot; sebep netice ilişkisidir.
            Bütün sultacı zihniyetler, totaliter ve histerik-psikolojik haleti ruhiye sahipler. Aynı zamanda hiyerarşik bir çatı altında toplanmayı yeğlerler. Yani oportünist ve militarist bir ağ kurmuşlardır. Sultalar, emrindekilere karşı son derece ciddi ve disiplinli, dışarıya karşı ise mütevazı ve son derece naziktirler. Oysa İslâmiyet; “Müminler birbirine karşı mütevazı, dışa karşı çetindirler” diyor. Anlaşılan totaliter yapılar, İslamiyet’in tam tersi bir yol izlemekteler.
            Liderine endekslenmiş kitleler, onun şuuraltına seslenen sesinden, sonsuz zevke kapılırlar. İradesini, yanılmaz addettiği Führer’in nefesine teslim etmiştir. Hatta olaylara, canı gönülden bağlı olduğu liderinin gözlüğünden bakmaya çalışır. Elinden tek düşürmediği kitap, onun eseridir. Öyle ki ağzından her çıkan kelime, hislerinin tercümanıdır. Düşünmeyi tercih etmez, gerekte duymaz. Çünkü kendisi adına lideri düşünmektedir! Öyle bir tutku ki, lideri davadan taviz verse de ikaz edilmez. Oysa Halife Hz. Ömer (r.a.), idaresinde bulunan insanlara “Doğru yoldan çıkarsam ne yaparsınız?” diye sorduğunda:
          “-Ya Ömer kılıcımızla düzeltiriz” cevabını almıştır. Görüyorsunuz Hz. Ömer'i (r.a.) uyaran anlayışla, “kayıtsız şartsız lidere itaat” anlayışı çok farklı. Günümüzde bağlı olduğu liderin mukaddes değerlere karşı kayıtsız kaldığına şahit olsalar bile ona gönül verenlerin kılı kıpırdamadığı muhakkak. Bu durumu hatırlatan biri çıktığında ise hemen “onun bir bildiği vardır” teviline sarılırlar.  Hatalar diz boyu da olsa, yine aynı söylem tekrarlanır ve tevil makinesi hızla vazifesine devam eder.
            Mukaddes birliği biricik ülküsüne zarar gelse de bir kere zihninde “üstün insan imajı” yerleşmiştir, isteseniz de söküp atamazsınız. Yani bilinç karaya vurmuştur. Artık bu noktadan sonra liderine gönül verenler, hislerine mağlup olmuşlardır. Bu durum tedavisi zor bir değişik skolâstik hastalıktır.  Dahası dünyada eşi ve benzeri olmayan bir hastalık türü dersek yeridir.  Madem öyle bu ilginç lider skolâstiğinin özelliklerini sıraladığımızda:
            “—Lider-teşkilat-doktrin psikolojisinin hâkim olması,
            — Üstün insan saplantısının ağır basması,
            —Metotlarının yanılmazlık sendromu üzerine kurulu olması,
            — Tümdengelimci metodun esas alındığı”  bir klinik tabloyla karşılaşırız.
            İşte bu dört özellik, ister istemez kitleleri tepkici yapacaktır. Bu noktadan sonra artık çılgınlığın, şovmenliğin ortalığı kapladığı, etrafımızda simgesel işaretlerin havada üşüştüğü, bağırma ve naraların gırla gittiği görülecektir. Bu tür ortamlarda tek değer bağırmaktır. Aslında buna akıl tutulması dersek yeridir.
              Her ne kadar sağduyu insaf sahibi insanlar akıl tutulması deseler de sultalar bu gidişattan gayet memnunlardır. Hatta git gide yanılmazlığına kanaat getirir ve sonunda; davanın kitabını yazan da, davayı başlatanın da kendisi olduğunu ferman buyurur.  Bu da yetmez tarihi miladı kendisinden başlatıp   “ego”sunu ön plana alır.  Derken bundan böyle ego tarih, ego dava, ego teşkilat, ego tek ülküdür.
             Peki ya teşkilat! Malum teşkilat şeklen vardır, ama ruhen yoktur, sadece “yanılmaz lider”in vazifelendirdiği emre amade küçük sultalar vardır. Bu arada küçük Führerler üstlerine karşı yumuşak, tabana karşı katı olmak zorundadırlar. Teşkilat, küçük Führerlerin disiplinli yönetimiyle idare edilirler. Zira istişare, fikir alışverişi gibi değerler Führerlere yabancı kavramlardır. Yabancı olmadığı tek mevzuat liderinin talimatlarıdır. Bu nedenle her teşkilat ağının geleceği küçük Führerlere bağlanmıştır. Keza sultaların otoritesi de öyledir, onlarında geleceği küçük Führerlerin talimatları eksiksiz yerine getirmelerine bağlıdır. Onun için bu konuda en ufak taviz verilmez. Parti binalarında küçük Führerler bir nevi bağlı oldukları liderlerin özel ispiyon sekreterleri şeklinde konuşlandırılmışlardır.
             Taban gerçekten davasına sadıktır. Ancak davaya sadakatle bağlanmak teşkilat içerisinde ne oluyor ne bitiyor bunu idrak etmeye yetmiyor. Arka planda ne olup bitiyor okunamadığından gönül verdiği davanın, bir şuuraltı boşanma hareketi olduğu gerçeğini boşa çıkarabiliyor.  Elbette ki deney, gözlem ve ilim olmayan bir yerde gerçeğin fark edilmemesi gayet tabii bir durumdur. Öyle ki; ilim nedir sorulduğunda, hemen eline tutuşturulmuş reçeteler veya içi boş sloganlar gösterilir. Kendisi bir kelam etmez.  Hakeza yine kendisine deney ve gözlem nedir sorulduğunda, “Teşkilat hiyerarşisi ve uygulamalarıdır” cevabı alırsanız şaşmayın. Çünkü bilinci boşalmış hareketlerin hemen hepsi böyledir. Dahası bilinç teşkilat ağının tüm hiyerarşi kademelerince kontrol altına alınmıştır. Şayet bir insan bir teşkilata üye ise serbest hareket edemez,  kendi özgür fikrini beyan edemez. Bu noktada fikir adeta firar etmiş durumdadır.  Ortada tek bir fikir vardır, sadece yanılmaz otoriterlere ait söz veya demeçlerdir.  Zaten istese de bağlı olduğu liderinin söylediği sözün dışında hiç bir fikir kabul görmez. Aslında bu aklı peynir ekmekle yemek gibidir. Farklı düşünceler, asla totaliter zihniyetlerce hoş karşılanmaz. Adeta liderin düşüncelerine bağlılık yemini edilmiştir. Kaldı ki lider düşüncesinden farklı düşünmek teşkilata ve davaya ihanettir! Dolayısıyla tek tip düşünmek liderlik sultasının gereğidir. Anlaşılan bu tür sultacı dünyalarda, bize yer yok gibi gözüküyor.
            Tartışılmazlık çağımızın en büyük hastalığı dersek yeridir. İlim ve tefekkürden yoksun yığınlara has bir klinik tablosudur.  Kelimenin tam anlamıyla siyaset bilimine giydirilmiş  “lider-teşkilat-doktrin”  kılıfıdır.  Öyle karşımızda bir tablo var ki; sultalar, bu dünyadan çekip gittiklerinde, ardından nefretten başka miras bırakmadıkları gözlenmiştir. Hatta bu dünyadan bağını kopardığı an, oh be gitti kurtulduk, özgürlük varmış diyemiyorsunuz. Yanılmaz sultaların ardından bıraktığı kin, nefret ve öfke tohumları teşkilata ve yeni katılanlara pay edilerek süreç devam ettirilir de. Bu paydan paylananlar aynı zamanda geleceğin yeni Führer adaylarıdırlar.  Böylece üzerinde kara bulutların dolaştığı Türkiye’de aldatılan genç nesiller öfke, kin ve nefret tohumların kurbanı olurlar. İşte yeni nesil bu tür oyunlarla yanılmaz lider sultaların türettiği çirkin ve şeytanca oyunları yüzünden uçuruma sürüklenmişse, yapacağımız tek şey derhal ruhi boşluğa düşmüş genç kuşağı çağımızın sesi; ‘Ne olursan ol yine gel’ diyen Mevlana'nın soluğuyla buluşturmak olmalıdır.
        Velhasıl; genç nesiller Gönül Sultanların manevi ikliminde aydınlığa çıkacaktır, başka yolda gözükmüyor gibi. İnşallah sonunda aldatanlar değil, milletin derin sinesi kazanacaktır.

         Vesselam.

15 Aralık 2016 Perşembe

SOSYAL ADALET



 SOSYAL ADALET
                                                                                                
SELİM  GÜRBÜZER

            Kin, nefret, şiddet hiçbir zaman dünyaya adalet getiremez. İşte Bosna,  işte Çeçenistan,  işte Irak,  işte Suriye, işte Mısır ve işte daha nice insanlık dışı katliam yapılan tüm ülkeler bunun en trajik örneğidirler.  Maalesef “Yenidünya düzeni” dedikleri modelin içi kanla dolu.  Bakmayın siz onların Hümanizmden dem vurmalarına, bu kavram sadece işledikleri cinayetleri örtbas için vardır.  Anlaşılan 21.yüzyılda da insanlık huzur bulamayacak gibi.  Tabii ülke rejimleri ve iktidarları kitlelerin haklı taleplerinin önüne geçerseler olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki.  Bakın batı,  ne zaman ki ortaçağın o karanlık engizisyon ve giyotinli uygulamalarına son verip sosyal adalet iksirini kavramaya başladı işte o gün bugündür sosyal cinnet halinden kurtulup gelişmenin merkezi oldular. Ancak aynı sosyal adalet duyarlılığını kendi dışındaki toplumlardan esirgemişlerdir. Sadece esirgeseler gam yemeyiz kendi dışındakileri ‘öteki’ görme ikilemine düşüp işi zulüm boyutuna taşırlar bile. 
      Bir başka ikilemse, ülkemiz içerisinde toplum mühendisliğine soyunanların ortaya koyduğu tabloda görülecektir. Bu tabloya çifte standart tablosu dersek yeridir. Öyle ki çifte standart uygulamaları çoğu kez ülkemiz için sancılı geçmiştir.  Her ne kadar o yaşanan acı süreçlere   “geçiş süreci” desek te aslında sıkıntıların arka planında genellikle; ‘küçük birimden büyük birime dönüşememek, millilikten evrenselliğe sıçrayamama gerçeği söz konusudur.  İnsanlık geçte olsa farklılığın veya eşitsizliğin özgürlük olduğunu fark etmiş durumda, ama Türkiye henüz bu düzeye erişmiş değil, hala bazı gerçekleri geçiştirmekle meşgulüz. Düşünsenize daha yakın bir zamana kadar özdeşliğin veya eşitliğin adalet olduğu sanılıyordu, şimdi ise tam özdeşlik veya tam eşitliğin totalitarizm olduğunu fark eder olduk.  Her ne kadar insanlık bu gerçeği geç anlamış olsa da, Kur’an-ı Mu’ciz’ül Beyan; “Yoksa onlar Rabbinin rahmetini mi paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini biz paylaştırdık. Birbirlerine iş görmeleri için kimi kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır” (Zuhruf Suresi, 52) ayetiyle çok önceden beyan buyurmuş bile.  Yani mukaddes kelamımız insanlar arasındaki farklılığın olabileceğine dikkat çekmiştir. Kelimenin tam anlamıyla Fransız sağının 1968’de sunduğu öğreti yeni değil, Kur’an da var olan hakikatin tâ kendisidir zaten.
          İslâmiyet gayet açık bir şekilde sosyal farklılıkların, mesleki tabakalaşmanın varlığını beşeri münasebetlerin gereği makul görür.  Zira Allah Teâlâ, kullarını farklı işler için farklı kabiliyet ve istidatlarda yaratmış ki, herkesin efendi olduğu yerde herkes köle, herkesin köle olduğu yerde herkes efendi olmasın. Kaldı ki beş parmağın beşi bir değil, hepsinin kendi çapında farklı fonksiyonları söz konusudur. Hele sağ elimizde lider konumunda bir parmak var ki, hiç şüphesiz o parmak kelime-i şehadeti işaret eden parmaktan başkası değildir.   Düşünsenize parmakların bile kendine özgü mesajı var, ama bu mesajı alacak beyin hala ortada yok diyebiliriz.  Bu da yetmez parmaklar adeta toplumun tek düze olamayacağını gözler önüne seriyor.  İşte her doğan insanın farklı kabiliyet ve istidatlarda yaratılması bu tür hikmetlere binaendir.  Dolayısıyla rızk farklılığına başkaldırmanın hiçbir anlamı yoktur, fıtri gerçeği kim silebilir ki.  Marksistler tam eşitlik, ya da herkese aynı derecede eşitlik paylaşım ilkesi için boşa uğraşıyorlar, tamamen ütopik bir düşüncedir bu. İlla da ortaya bir düşünce konulacaksa sosyal adaletin gereği toplumun tüm kesimlerini kapsayacak adil bir paylaşım için imkân ve fırsat eşitliği öngören düşünceler ancak kabul görebiliyor.
        Bilindiği üzere sosyal adaletin ya da fırsat eşitliğinin tanınmadığı toplumlarda, insanlar sefalette ortak olmayı tercih etmektedir. Elbette ki böyle bir ortamda yüzen kitleler; “Bir kesim zengin, büyük bir kesim fakir olacağına hepimiz fakir olalım daha yeğdir” duygusuna kapılmaları gayet tabi bir durum, şaşmamak gerek.  Dolayısıyla bu tür duygu yüklü kitleleri fanatizmin kucağına itme ve provoke etme çok daha kolay olacaktır.  Madem durum vaziyet bu, o halde yapılacak olan tek şey, sermayeyi tabana yaymak ve tekelleşmenin önüne geçmek gerekir. Bakın bu hususta Kur’an’da; “Tâ ki o mal sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın”  uyarısı var. İşte bu uyarı insanlığa gerçek sosyal adaletin yolunu göstermeye yeter artar da.
         Anlaşılan kuvvetten mahrum adalet acziyet demek,  adaletten yoksun kuvvette zulüm demektir.  Her halükarda her iki değerinde dengede olması icab eder. Aksi takdirde kitleler “adaletin bu mu dünya” veya “batsın bu dünya” şarkılarıyla feryat edecektir.   Evet, adalet tez verilmeli, ancak adalet işletilirken hukuki kurallarla desteklenmeli de.  Çünkü adalet gücünü hukuki kaidelerden almaktadır.  Malum, hukukun olmadığı yerde kaygan zemin oluşması kaçınılmazdır.
          Belli ki;  “Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan zalimdir” sözü boşa söylenilmemiş. Adalet terazisi hukuk dilinin yazılı kurallarına uydukça anlam kazanabiliyor. İşte bu yazılı kaideler sayesinde toplum düzeni sağlanabildiği ölçüde haklı haksız birbirinden ayrılabiliyor. Yeter ki adalet terazisini hakça işleten bir hukuk düzeni olsun, bak o zaman sosyal adalet neymiş tüm kitlelerin baş tacı bir değer olacağı muhakkak. Kaldı ki böyle bir hukuk önünde boynum kıldan incedir diyen bir toplum bile doğabilir. Bu da yetmez şeriatın kestiği parmak acımaz sözü tam yerini bulur da. Dolayısıyla her kim şiddete maruz kalmışsa böyle adil bir hukuk düzeninde bunun cezasını verme hakkını kendinde göremeyecektir.  Niye derseniz, çünkü ortada İhkak-ı Hak söz konusudur.  Kaldı ki ihkak-ı hak ilkel çağlara mahsus bir uygulamadır, asla şeriatın (hukukun) tasvip ettiği hukuki bir kaide değildir.  Nasıl hukuki kaide olarak görülsün ki,  İslâm; “Çöle inen nur” olarak tecelli edip insanlığa adalet nedir, hukuk nedir bizatihi öğretmişte. İşte bu yüzden dinimiz İhkak-ı Hak’ka geçit vermez,  bilakis hak ihlallerinde devletin hakemliğinde hukukun işletilmesini öngörür. Bakın Resûlallah (s.a.v.)’in “Bir yerde kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmiyorsa dilinizle, dilinizle gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz ediniz...” hadisi şerifini ehlisünnet âlimleri, elle müdahalenin devlete ait bir hak olduğunu, dille uyarının âlimlere has bir haslet olduğunu, kalple buğz etmenin ise avam’a (halkın genel seviyesi) has bir hak olabileceğini beyan buyurmuşlardır. Demek ki, her kesimin kendi içinde hukuku söz konusudur. O halde devlet devletliğini bilecek, âlim bilgisini konuşturacak, avam had hudut aşmadan sadece kalbi ile kötülüklere buğz edecektir. Zira toplumda sosyal adalet ancak bu dengeleri gözetmekle gerçekleşebiliyor.  Aksi takdirde ortamda kargaşa hâkim olabileceği gibi, önü alınamaz bir takım şiddet hareketlerine yol açacaktır.  Onun için adalet şart diyoruz.
            İnsanlar, önce iç dünyalarında adaleti tesis etmeli ki, dış âlemde sosyal adalet isteme hakkı elde edebilsin. Bu şartları gerçekleştiremediğimiz müddetçe sosyal hayatta kalıcı adalet kuramayız. İnsanlığın özlediği adalete erişmek için, sosyal adaleti gerçekleştirmek gerekiyor.
           Sözün özü, adalet mülkün temelidir.




14 Aralık 2016 Çarşamba

BİR BÜYÜK MEDENİYETLE BULUŞMAK



    BİR BÜYÜK MEDENİYETLE BULUŞMAK                                                                SELİM GÜRBÜZER

     Teknolojik gelişmeler eşliğinde dünya adeta küçük bir köye dönüşmüştür. Şüphesiz teknolojinin bu noktaya gelmesinde insanlık büyük bir uğraşı vermiştir. Belli ki insanlık önce kültürle yüzleşiyor,  sonra kültürün olgunlaşmasıyla medeniyet oluyor.  Kelimenin tam anlamıyla kültür belli bir kıvama ulaştığında ancak medeniyet gerçekleşebiliyor.
       Anlaşılan tabiatı işleyerek kültüre ulaşan insanoğlu,  sadece bununla kalmayıp kendisini bir anda medeniyet hamlesi içerisinde bulabiliyor. Şu da bir gerçek, medeniyetlerin oluşumu sadece bir milletin değerleriyle yükselmiyor, birçok milletin kültür değerlerinin yoğrulmasıyla vücut buluyor. Zaten tek tip medeniyet oluşumu eşyanın tabiatına aykırıdır. Dolayısıyla kültür alışverişlerini hafife almamak gerekir. Unutmayalım ki Osmanlı,  Roma ve Bizans'tan sonra İslam’la mecz olmuş üçüncü Roma medeniyetidir.  Bakın Allah Teâlâ; “İnsanların bir erkekle bir dişiden yaratıldığını daha sonra birbirleriyle tanışıp münasebetler kursunlar diye kabilelere (şubelere) ayırdık ” beyanıyla bir anlamda kültür tanışıklığının medeniyet hamlesine kapı aralayacağının ilk işaretini veriyor.
           Elbette ki insanlığın iç içe daireler halinde evrilmesi birbirini inkâr veya düşman ilan etmek manasına değil, birbirlerinin tecrübelerinden yararlanıp medeniyet olmak içindir.  Her ne kadar batı ve doğu ayırımı yapsak bile aslında her iki kutup beynin iki yarım küresi gibidirler. Batı’da daha çok mekanizm,  doğu da ise maneviyat hâkimdir.   Bir an bu iki baskın unsurun bir araya getirildiğini düşün,  büyük bir aksiyon doğacağı muhakkak.  Ki, bunun insanlığa getirisi büyük olacaktır. Dahası ruh ve bedenin kaynaşması bir durum ortaya çıkacaktır.
         Nasıl ki İslamiyet’in bir güneş misali doğmasıyla birlikte çöl insanı hayat bulup bedeviyetten medeniyete geçiş yapmışlarsa, pekâlâ bugünde batının tekniği doğunun sevgisi bir araya geldiğinde erdemli bir medeniyetin doğması mümkün. Görüyorsunuz maddeci batının maneviyattan yoksun medeniyet hamlesine girişmesi kan, gözyaşı ve sosyal huzursuzluk doğurmuştur.  Şuan dünyanın dörtte üçü uygarlık kılıfı altında kirletilmiştir.  İşte bu noktada doğunun sevgi hamuruna ihtiyaç vardır.  Tabii doğunun da teknolojik donanıma ihtiyacı var.  Her ne kadar Müminler “İlim Müslümanın yitik malıdır, onu nerede bulursanız alın”    ilahi hükmün bilincinde olsalar da hala teknolojik bir hamle başlatmış değiller. Gerçekten de ilim yitik malımızdır. Bir zaman medeniyet nedir, ilim nedir tüm insanlığa öğretmişiz de, şimdilerde ise o ilimden artık eser yoktur, kayıp durumdayız. Batı bugün teknolojinin keyfini çıkarıyorsa bunu büyük ölçüde İslam medeniyetine borçludur.  Yani İslam medeniyetinden aldığı aşılar sayesinde bugünkü konuma gelmişlerdir.  Ancak bu demek değildir ki doğu yeniden medeniyet olamaz. Biz biliyoruz ki Allah nurunu tamamlayacaktır. Zira Allah’ın vaadidir bu. 
          Peki, batı medeniyeti bizim yitik malımız derken, acaba batı bu gerçeğin farkında mı?   Elbette ki bunu görmezden gelip inkâr edenler olduğu gibi hakkı teslim edenlerde var. Anlaşılan hiçbir medeniyet kendinden önceki medeniyetten aşı almadan filizlenemiyor. Madem öyle, Batı neden bu denli İslam âlemine ön yargılı bir tutum sergiliyor anlamak mümkün değil. Hadi bundan vazgeçtik geçmişte kendi içinde medeniyet olma için çırpınan insanlara karşı ön yargılı davranıp onları engizisyona mahkûm etmişler bile. Bakın Sokrates ve Galile bunun en belirgin tipik misalleri. Orta çağda skolâstik bataklığın içinde yüzen batı, İslam âlemi üzerine düzenledikleri Haçlı seferleriyle dolaylı ya da dolaysız bir şekilde İslam medeniyetini tanıma fırsatı bulmuşlardır.  Görünürde savaş yapıyor olsalar da gittikleri yerlerde bir şeyler görüp, bir şeyler aldıkları muhakkak.  İşte bu görmüşlük veya alışverişler sonucu batı da Rönesans doğmuştur. Şayet bu büyük tanışma olmasaydı batı hala karanlık çağını yaşıyor olacaktı.
         Kaldı ki batıda sağduyulu aydınlar batı medeniyetine katkımızı dile getiriyorlar da.  Ancak örtbas edenlerde var. Gerçeği örtbas etme daha çok elinde bulundurdukları güçlü propaganda araçları sayesindedir.  Öyle ki bu menfi propagandalar etkisini gösterip yerli işbirlikçileri vasıtasıyla İslam âleminde aşağılık duygusu oluşturmuştur. Yine de gelecekte sağduyunun galip geleceğine inancımız tam, bize ait her ne varsa birçok yerli ve yabancı ilim adamlarının çalışmalarıyla bir gün er veya geç gün ışığına çıkacaktır elbet.
         Maalesef yürürlükte olan eğitim sistemimiz yüzünden batı medeniyetine ilham olan asıl kaynağın İslam olduğu gerçeği gizlenmiş ve genç nesillere her şeyin batıya ait olduğu ezberletilmiştir. Tabii tarihi gerçekler genç kuşaklara böyle tanıtılınca haliyle yönümüzü batıya çevirmişiz, hatta tavaf eder olduk. Bu da yetmezmiş gibi kültürel değerlerimizin patentini batıya endeksleyecek noktaya gelmişiz. Üstelik Batı üstünlüğü psikolojisi genç nesillere mutlak hakikatmiş gibi sunuldu hep. Aslında bütün bu olanlara şaşmamak gerek, pozitivizmin sunduğu bilgiler batıya mal edilmiş bir kere, sanki dönüşü olmayan bir yola girmiş gibiyiz. Biz eziklik içerisinde yüze duralım, bakın dünyaca ünlü yazar Emanuel Shavar hem bir Türkolog, hem de Yunus Emre ve Mevlana’nın düşüncelerine hayran biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Nasıl hayran olmasın ki?  Mevlana on üçüncü asırda atom çekirdeğinin etrafında dönen elektronlardan bahsetmiş, yetmemiş güneş etrafında pervane olmuş dokuz gezegeni dile getirmiş. İşte bu ve buna benzer örnekler ilmin o devirlerde ne büyük aşama kaydettiğini gözler önüne sermeye yetiyor. Şimdi gel de Mevlana'ya hayran olma, hayran olmamak elde mi.  Düşünsenize daha birkaç asır öncesi yedi gezegenden bahsedilirken Mevlana Selçuklu döneminde dokuz gezegeni konu etmiştir. Gerçekten bu onun ne büyük bir deruni mutasavvıf düşünür olduğunu gösterir.
         Madem öyle, üzerimizde ki ölü toprağı atıp uyanışa geçmemiz gerekiyor. Yeniden diriliş için ruh kökümüze dönmemiz icab ediyor. Şayet köksüz gelecek istemiyorsak buna mecburuz da.  Sırf Greko-latin mayasıyla çağ atlayacağımızı sanıyorsak aldanırız. Mutlaka Kur’an ışığında ilim bizim rehberimiz olmalıdır.
          Malum olduğu üzere 476 yılında Batı Roma imparatorluğunun yıkılmasıyla yerine Doğu Roma imparatorluğu (Bizans)  geçer geçmesine ama batı 1453’e kadar bile orta çağ karanlığı içinde yüzüyordu. Dahası orta çağ döneminin iki hâkim unsurundan biri asiller diğeri papazlardı. Yani o günün egemen gücü asillerden oluşan derebeylik ve kilise sultasıdır.  Dahası böyle bir sistemde köylü ve işçi, asillerin insafına bırakılmış ilim teknik ise hak getire papazların tekeline terk edilmiştir.  Elbette ki böyle bir sistemden medeniyet çıkmaz. Çıkmayınca da etrafta olan bitenden habersiz bir hayat modelinin doğması kaçınılmazdır. Nitekim Abbasi halifesi Harun Reşid Şarlman’a çalar saat göndermiş, saati gören Frank imparatoru şaşa kalmış, hatta kilise zihniyetinin etkisiyle şeytan icadı deyip saati parçalamış ta. İşte bu gerçekler ışığında Kopernik dünyanın hem kendi ekseni hem de güneş etrafında döndüğünü kilise sultalarından korktuğu için gizlemek zorunda kalmıştır.  Hatta bu konuyla ilgili yazdığı kitap XVIII. asra dek yasak kitaplar listesine alınmışta. Hakeza Galile de dünya dönüyor dediği için başına gelmeyen kalmamış ve ölene kadar bir eve hapsedilmiştir. İşte görüyorsunuz Orta çağ Avrupa’sı budur.
           Peki ya İslam âlemi?  Malum, Müslümanlar o günlerde en parlak devirlerini yaşıyordu. Bilhassa Osmanlı dönemiyle zirve yapmıştır.  Dedik ya Haçlı seferleri görünürde savaş gibi görünse de batının uyanışına vesile olmuştur. Nasıl vesile olmasın ki, bakın savaşların birinde Maricourtlu Peter Petrus mıknatıs ve pusulayı Müslümanlardan görür görmez kendi coğrafyasına (Fransa’ya) taşıyıp takdim etmişte.  Her ne kadar bazı aklı evveller matbaanın bizim topraklara geç girişini dillerine dolasalar da ilk kâğıt üretiminin Yahya İbn-i Fadıl Bermeki tarafından gerçekleştirildiğini unutmuş gözüküyorlar.  İşte o kâğıt üretimi öyle etkisini gösterir ki Harun Reşid dönemine renk katıp altın çağımız gerçekleşmiş.  Hakeza Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u feth etmekle kalmamış, kurduğu medreseler (üniversiteler) sayesinde Ali Kuşçu gibi âlimlerin önderliğinde astronomi âlimlerin yetişmesini sağlamıştır. Kelimenin tam anlamıyla batı orta çağda karanlıkta yüzerken bizse altın dönemlerimizi yaşamışız.  Ama bir yere kadardır. Bir başka ifadeyle medeniyetlerde bir insan ömrü gibi doğar büyür ve ölür gerçeği kapımızı çaldığında medeniyet dönüşümü el değiştirecektir.  İşte o el değişiminden bugüne ne dünya haritasını ilk çizen yeni Piri Reisler, ne de mikrobu keşfeden yeni Akşemseddinler çıkar oldu, sadece elimizde kala kala muhteşem mazimizin hatıraları kaldı. Zaten tek teselli kaynağımız da bu. 
      Batı bu büyük medeniyetle bir şekilde buluşup, asiller ve kilise sultalarının hegemonyasından kurtulduğunda Rönesans vuku bulmuş.  İşte daha düne kadar çalar saate şeytan icadı diyen zihniyet, Rönesans'la bu handikaptan kurtulurken,  o arada bize ne haller oluyorsa bu sefer biz onların düştüğü kuyuya düşüp her çıkan teknolojik icada gâvur icadı gözüyle bakar olduk. Neyse ki bir ara kendimize geldiğimizde bir baktık ki gâvur icadı demekle bir arpa boyu yol alınamıyor, ister istemez yönümüzü batıya çevirmek zorunda kalmışız. Elbette ki batının teknoloji birikimi için yönelmemiz gerekir, ama kimliğimizi yitirmeden yönelmek esas olmalıdır. Tarihimizi inkâr etmeksizin batıyla yüzleşmeli.  Osmanlıyı karalamakla nereye varılır ki.   Kaldı ki Osmanlı’nın tarım kökenli bir kültürü temsil ettiğini söyleyenler Mimar Sinan’ın şehir kültürü adına ortaya koyduğu cami, köprü, medrese gibi eserlerin görmezden geliyorlar. Bugün Mimar Sinan’ın yaptığı caminin önünden geçenler yaptığı çeşmelerden kana kana su içtikleri halde bütün bunları yok sayabiliyorlar. Besbelli ki ortaya konan eserler hem kentin tarihsel dokusunu hem de insani kimliğini belirlemede büyük bir öneme haiz. Üstelik bugün eğitim yapılan birçok bina Osmanlıdan miras. Yani hor gördükleri atalarımızın inşa ettiği binalardır.  Geçmişimizin bize sunduğu mekân ve kültürel semboller geleceğimizin teminatıdır, ah bunu bir bilseler.
          Osmanlı madem çok önemli kent kültürü oluşturmuş (asla kır’ı değil), hatta kent mantığı ile hareket etmiş, o halde bizde bilgi ötesi anlayışı ile çağlara ferman okuyabiliriz pekâlâ. Muhtaç olduğumuz medeniyet ruhu fazlasıyla genlerimizde mevcut zaten.
       Velhasıl; bir büyük medeniyetle buluşmak bugün değilse ne zaman? Zaman çabuk geçiyor, haremiler bize ait olan her şeyi çalmadan çabuk davranmakta fayda var. İnsanlığın yeniden bizim nefesimizle soluklanmasına ihtiyacını görür gibiyiz. O halde gün yeniden diriliş günü, titreyip kendimize dönme zamanıdır. 
          Vesselam.

               

13 Aralık 2016 Salı

MEDENİYETLERİN TARİHİ KAYNAKLARI




          MEDENİYETLERİN TARİHİ KAYNAKLARI
                                                                                                        
                                                                  SELİM GÜRBÜZER

      Bilindiği üzere her medeniyetin beslendiği ilham kaynağı ve kendine özgü idealizmi vardır. Dolayısıyla her medeniyetin gücü ilham kaynaklarından beslendiği ölçüde boy vermektedir.   Tabii boy verirken de insanlığa katkısı müspet ya da menfi yönde olabiliyor. Nasıl mı? Roma medeniyetinin katkısı din, Çin medeniyetinin katkısı faydacılık, Hint medeniyetinin katkısı metafizik düşünce, Avrupa medeniyetinin katkısı ideolojidir.
          Medeniyetlerin ilham kaynakları deyip geçmemeli. Çünkü gök kubbe idealizmine güç veren sinerjik etki beraberinde Mezopotamya medeniyetini getirmiştir. Böylece Mezopotamya medeniyeti gökyüzü hayranlığıyla bütünleşmesi bir yana başka medeniyetlere beşiklik etmişte. Hakeza erotizm, incelik ve yaşama duygusu gibi değerlerde Roma medeniyetinin bir meyvesi olarak sahne almıştır.
         Gökyüzü her hangi bir iklime değer katar da toprak katmaz mı, elbette katar.  Bakın o toprağın derin çekiciliği Mısır’a bir başka medeniyet kazandırmıştır. Her ne kadar Mısır, toprağın derinliklerine dalıp korku duygusuna kapılmışsa da, bir zaman gelmiş o korku duygusu korku imparatorluğuna dönüşecektir. Artık, korku egemenliği Mısır piramidinin en üst doruğundadır.  Adeta piramidin bu üst mertebesi korku salan bir egemenliği ifade edecektir. Hele bir ülkenin toprağına egemen duygusu yerleşmeye görsün onu bir daha çıkarmak pekte kolay olmayabiliyor. Neyse ki bu egemen duyguyu yenecek ilk gücü Hz. Yusuf’un Züleyha'ya başkaldırışında görebiliyoruz. Yani, Yusuf (a.s) Züleyha'nın arzularına teslim olmaz. İşte bu teslim olmama girişimi Mısırın ruhunda merhamet aşısı oluşturmaya yetmiştir. Hani derler ya, alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste, aynen öyle de merhamet abidesi bir girişim sonuç verir de.  Evet, Züleyha'nın şahsında bütünleşen korku salan medeniyet hamlesi Yusuf Yüzlü Yusuf’un yeşerttiği merhamet iksirine yenik düşmüştür. Bu da yetmez, merhamet aşısı egemen duyguya galip gelince Mısırın o hâkimiyet duygusu rafa kalkar da.
          Tıpkı Mısırda olduğu gibi Roma’da da egemen duygu ağırlıklı bir değerdir.  Roma'nın Mısır'dan farkı kendi dışındakileri aslana parçalatma,  çarmıha germe,  çivileme, yakma şeklinde bir güç gösterisinde bulunmasıdır. Bilhassa ilk Hıristiyanlar bu zulümden çok yara almışlardır. Ama sonunda kazanan biçare Hıristiyanlar olmuştur. Şu da bir gerçek Roma’nın bu egemen güç duygusu kötü örnek teşkil etmekle birlikte bir şekilde bugünkü batı uygarlığının hamuruna hukuk ve şehirlilik gibi değerler katmayı bilmiştir. Zaten Eski Roma'dan söz edilecekse onu askeri, idari, hukuki ve şehirleşmeye kattığı yönüyle değerlendirmek daha etik olacaktır.  Ki,  Roma bu değerler sayesinde medeniyet olabilmiştir.  Hatta eski Yunan’ın katkısı da inkâr edilemez,  katkısı daha çok kültür alanında cereyan etmiştir. Öyle ki, eski Yunan kültürü batı insanının muhtaç olduğu ruhi boşluğa ilham kaynağı olmuş ta. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse batıya ilham olan bu katkı Endülüs Müslümanların kattığı bir katkıdır. Zira Yunan klasikleri Endülüs Müslümanlarının tercüme faaliyetleri sonucu su yüzüne çıkmıştır. Şayet batı bu su yüzüne çıkan bilgilere ulaşmasaydı, belki bugün batı uygarlığından söz ediyor olmayacaktık.
            Evet, Grek medeniyetinde düşünce gelişmişti, ama bir şey eksikti,  eksik olan adaletti elbet.  Hatta adaletin düşüncenin yanında esemesi bile okunmazdı.  Nasıl okunsun ki,  Sokrat gibi bilge insanlar batı düşünce ufkunda rol kaynağı olmasına rağmen,  çok ağır bedel ödemişler ve birçoğu ölüme mahkûm edilmişlerdir. Tabii ortada darağacı bir adalet olunca başka bir şeyde çıkmazdı.  İşte vahşi batı o yıllarda adaletten bihaber oldukları içindir ilk Hıristiyanlar bu mücadeleden galip çıkmışlardır. Bakın bugün olmuş Sokrat düşüncesiyle yaşıyor, yaşayacakta.
        
          Malum uzak doğu deyince akla Çin gelmektedir.   Çin'in tarihi sürecinde de tıpkı Grek dünyasındaki zarafete benzer bir yaşama duygusu sıkça görülüp bu değerler Çin Medeniyetinin doğuşuna temel teşkil etmiştir. Tabii bu arada Türklerde Orta Asya'da yaşadıklarından ister istemez Çin’le içli dışlı olmuşlardır.  Her şeyden öte VIII. ve XI. asırlar arasında Türkler göçebelikten yerleşik hayata geçiş yapmakla hızla medeniyet yolunda mesafe kat etmişlerdir. Böylece ticaret, sanayi ve kültürde ilerlemeler kaydedilmiştir. Elbette ki yerleşikliğe ilk geçişte at, silah ve demirciliğin çok büyük rolü olmuştur. Öyle ki; Çinliler ata binmeyi ve koşum takımlarını Türklerden öğrenmişler. Türkler göçebeliğin vermiş olduğu dinamizmi yerleşik hayata dönüştürünce medeniyette kendiliğinden doğmuştur. Ne var ki; Moğol kasırgası önüne çıkan her şeyi yakıp yıkarak bir güneş gibi doğmakta olan bu medeniyetin gelişmesini sekteye uğratılmıştır. Dolayısıyla, Cengiz Han gelişmekte olan Türk- İslam medeniyetini yakıp yıkan lider olarak tarihe geçecektir. Nitekim Cengiz ve Hulagu zihniyeti medeniyet yıkıcı olarak anılırlar. Onlar belki büyük komutan ya da kahraman asker olabilirler, ama deha değillerdi. Çünkü dehalar yıkıcı değil inşa edici kahramanlardır. Zaten medeniyet muştuları dünyaya yıkmak için değil, yapmak için gelirler.
         Peki ya Hint,  malum Hint medeniyetinin idealizmi mistik düşünce üzerine kuruludur. Hatta bu coğrafyaya geçte olsa İslamın tasavvuf soluğu da dâhil olur.   Tabii dâhil olması çokta kolay olmadı, birçok engellere maruz kalır.  Nitekim Hindistan’da Ekber Şah yönetiminde gerçekleşen İslam düşmanlığı üzerine kurulu uygulamaları bunun tipik misalidir. Öyle ki Müslüman Babürlüler çok umutsuzlardı, görünürde bu dikta yönetimle baş edilebilecek gücü kendilerinde göremiyorlardı, adeta dipsiz kuyuya düşmüşlerdi. Hatta Müslümanlar namazlarını bile gizli kılar hale gelmişlerdi. İşte böyle elim bir vaziyette Hz. Ömer’in 29. göbekten torunu 17 yaşında zahiri ilmi bitirmiş aydınlık güneşi İmam-ı Rabbani (k.s) bir umut ışığı olarak devreye girer. İşte söz konusu bu genç, Hindistan’ın eski başkentlerinden Agra’dan başlattığı hareketin ardından Serhend’e dönmüş, burda da tüm bozuk cereyanlara karşı yazdığı risalelerle cevap vermiştir. Bu da yetmez bir taraftan da etrafa gönderdiği mektuplarla Müslümanları aydınlatmayı bilmiştir.  O babasının vefatıyla birlikte çıktığı Hac yolculuğunun ardından Delh’te büyük bir şeyh Hace Muhammed Bakibillah’le karşılaşmış ve bu büyük buluşmanın akabinde Hace Muhammed Bakibillah onun ilerisinde büyük bir zat olacağını sezmiş olsa gerek ki,  Hocası Hace Emkenegi’nin işaretiyle Hindistan’ın Serhend şehrine göndermiştir. Ve sonunda Serhend ışık kandiline kavuşup aydınlanır da. Dahası bu ışık Serhend'le sınırlı kalmayıp Ekber Şah’ın bulunduğu Ekber Abad şehrine yayılır da. Öyle ki; Nakşibendî tarikatının feyzi bereketi dalga dalga yayıldıkça zaman içerisinde Ekber Şah’la başlayan zorbalık, oğlu Cihangir tahta geçtiğinde yumuşamaya terk etmiş, böylece onları da takiben işbaşına gelen hükümdarlar bir öncekinden daha merhametli ve adil olacak hüviyete bürünüp büyük bir değişim gerçekleşir.   Gerçekten de öncekilerden daha bir farklı ve dini bütün Evrengzib Han tahta oturduğunda en nihayet halk rahat bir nefes alacak duruma gelir.  İşte böylesine sessiz sedasız gerçekleşen aydınlanmanın baş mimarı hiç şüphesiz İmam-ı Rabbani’den (k.s) başkası değildir. O Faruki meşrebiyle (iyiyi kötüyü ayıran)  irşat hareketini tamamladıktan sonra her fani gibi 1624 yılında ardından dört yüz halife bırakıp ahrete öyle kanatlanır. Her şeyden öte o sadece Hindistan’ın gönlünde yer edinmemiş, şimdi o tüm Müslüman âleminin gönül tahtındadır. Onun feyzi bereketi kıyamete kadar yaşayacakta.   
      Belli ki Medeniyet oluşmadan önce bir duygu, bir ruh, bir romantizm seli devreye girmektedir.  Dolayısıyla sübjektif gerçekleri göz ardı edemeyiz, çünkü medeniyetlerin oluşumunda sübjektif değerler en önemli temel sütundur. Zaten bu sütunlar üzerine medeniyet hamlesi vuku bulabiliyor.
        Bakın bugünkü batı medeniyetinin köklerinde Roma ideali ve Yunan antik yaşam kültür harcı vardır. İşte bu iki ruh aynı potada mayalanıp keşfe ve tekniğe dönüştüğünde değişik modeller sahne almıştır. Şöyle ki:
          —Siyasette Makyavelizm,
          —Dinde Kilise sultaları,
          —Felsefede pragmatizm,
          —Ekonomide kapitalizm,
          —İdeolojide komünizm, faşizm gibi akımlar türemiştir. Şurası muhakkak ideolojilerin ömrü bir asrı geçmiyor, nasıl geçsin ki ilham kaynağı batı diyalektiğidir. Bakmayın siz batının cilalı görünümüne, aslında bu görünümün altı kaynayan kazandır,  kazanın içi birçok çelişkileri bağrında taşıyor hala. Sürekli birbirinden zıt iç ve dış çelişik ağlarla savaşır durumdalar. Bakalım bu kazan nereye kadar kaynama devam edecek. Şayet bu çekişmeye son vermezseler bu batının kendi kendine intiharı olacaktır. Zaten şimdiden uygar dünya kendi içinde tehlike sinyalleri vermeye başladı bile. Eninde sonunda çöküş kaçınılmazdır.   İslam’ın dünyada hızla yayılmaya yüz tutması ve yeniden medeniyet olarak doğma ihtimali güçlendikçe batıyı karalar bastığı muhakkak. Artık eskisi kadar doğu insanını sömürmek pek kolay olmayacak.  Kim bilir belkide doğu bu sefer batı’yı fethedecek.   Sanki Said Nursi Hz.leri; Osmanlı Batı’ya gebe, batı Osmanlı’ya gebe derken bu noktaya işaret eder gibi.  Kaldı ki bizim medeniyetin ilham kaynağı vahiydir. Onlarınsa ideolojidir. İşte bu ideolojik tutkunluğun yansıması Bosna, Çeçenistan, Irak, Suriye, Filistin ve dünyanın birçok yerinde kanayan hadiselere bakılırsa batılı huylu huyundan vazgeçmeyecek bir görünüm veriyor.  Hala Romalı tavrı sergilemeye devam etmekte ısrarlılar.
        Teknoloji elbette ki büyük bir nimettir.  Ancak maneviyat olmazsa ne işe yarar ki.  Bakın batı teknolojide zirve yaptı yapmasına ama bir türlü huzur bulamıyor. Batı, kilisenin sultasından kurtuldu da ne oldu ki,  şimdi de makinenin esaretine yakayı kaptırmış durumda. Bu da yetmez ideolojilerin tutsağına düşüverdiler. Oysa insan ruhunun susuzluğunu giderecek reçete doğu’dadır. Başka yerlerde umut aramalarına gerek yoktur. Şayet doğu revakına girerlerse o zaman aradıkları gerçek özgürlüğü bulmaları an be an gerçekleşebilir. Çünkü Müslümanlar hürriyeti Allah’a abd olmakta buluyorlar. İslam’da eşyaya ve dünyevi metaya kul olmak yoktur,  ancak Allah’a kul olmak vardır.  İşte özgürlük budur.
        Orta çağ medeniyeti aynı zamanda bir Hıristiyan medeniyetidir.  Zira XIV. asırda inancın yerini kan almaya başlayınca batı toplumunda çözülmeyle birlikte beraberinde Hıristiyan medeniyetini getirmiştir. Tâ ki bu Rönesans’a kadar sürmüştür. Rönesans bir anlamda aynı medeniyet çatısı altında bir değişmenin ifadesidir. Malum, Rönesans kilise sultasına karşı verilen bir mücadelenin sonucu doğmuştur. Böylece Rönesans’la akıl tahta oturmuştur.  Ancak bu sefer aklın karaya oturacağı bir krizle karşı karşıya kalınacaktır. Artık batı, akıl kölesi bir sarmala yakasını kaptırır bile.  Bakalım bu sarmaldan nasıl kurtulacaklar, doğrusu merak konusu. Aslında kurtuluş reçetesi var, ama talibi yok. Belli ki insanlığın kurtuluşu aklında giremediği sahalara uzanmakta gözüküyor. 
          Batı şu sıralar kurtuluşun ruhta olduğunu daha yeni yeni fark etmeye başlamıştır. Anlaşılan o ki; Greko-Romen-Hıristiyanlık üçgeni bugünkü batı medeniyetinin sacayağını oluşturmaktadır. Fakat bu sacayağını aşacak bir hamleye ihtiyaç vardır. Her ne kadar Batı medeniyetinin duygu eksenini Hıristiyanlık, düşünce biçimi Yunan felsefesi ve adalet terazisi Roma hukuku olsa da tüm bu unsurları bir havuzda toplayacak kalıcı ilham kaynağının varlığı şarttır. Zira her medeniyet bir ilhamdan beslenir. Hiç kuşkusuz bu ilhamın en itici gücü din’dir. Şöyle ki:
       —Çin (Uzak doğu medeniyeti); Konfüçyüs, Budizm,
       —Hint Medeniyeti; Brahman-Hinduizm,
       —Yunan ve Roma ikilisi: Politeizm (çok Tanrılılık),
       — Batı medeniyeti; Hıristiyanlık,
       —Doğu Medeniyeti; İslam. 
      Bir kere dinsiz medeniyet eşyanın tabiatına aykırılık arz eder. Kaldı ki ilim ve din olmadan medeniyet nasıl vuku bulsun ki. Mutlaka ruh köküne ihtiyaç vardır. Çünkü medeniyetlerin temelinde ruh vardır. Batı bu kez bir şeyleri fark etmiş olsa gerek ki tekrardan din’e dönüşü gündemine almış durumda.  Baktılar ki Rönesans aklı tek başına tüm meseleleri çözemeye yetmiyor,   o halde aklın yanına kiliseyi almak gerekir düşüncesi her geçen gün baskın hale gelmekte.  Derken batı tekrar kilise teşkilatlarıyla, partileriyle ve eğitim kurumlarıyla dini yaşatma çabasına girmiştir.  Nasıl girmesinler ki, buna mecburlar. Bakın, Cemil Meriç günümüze damga vuran ruhsuz uygarlığı Fourier’in dilinden şöyle tanımlar:
       “.. Medeniyet iki sütun üzerinde yükselir: süngü ve açlık. Dolandırıcılarla namussuzların gönlüne göre bir düzen: hâkim-i mutlak para. Medeni insan nezaket ve terbiye icabı yalancı olmak zorunda. Oysa medeniyet bir nass uğruna boğazlaşmak hem de manasını ve ne işe yaradığını anlamadan. Delil mi isterseniz insan hakları ve hürriyetleri için yapılan katliamlar ortada. Medeniyet üçkâğıtçılara saraylar yaptırır dâhilere kümes…
             Bu cümlelerden ister istemez Akif’in; ‘Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar’ mısralarını hatırlarız. Akif'in bu çıkışı aslında bir medeniyet düşmanlığı değil bilakis çığırından çıkmış uygarlığa bir tepkidir.   Nasıl tepki göstermesin ki, değerler alt üst olmuş saygı sevgi hak getire,  vatan sathı denilince arsadan pay alma, erdemlilik denilince para, halk iradesi denilince yığınlar, annelik denilince cinsel metalik, iman denilince ateizm   akla geliyor.   İşte batı medeniyeti bu,  şayet bu medeniyetse.
      Dedik ya, sakın ola ki Akif’in sözleri medeniyet karşıtlığı anlaşılmasın.  Bu çıkış medeniyetsizliğe karşı bir çıkıştır. Hatta bu mısralar görünürde volkan patlaması gibi görünse de aslında bu mısraların özünde Türk İslam medeniyetinin yeniden dirilişe geçeceğinin bir muştusu vardır. İslam tüm insanlığa inmiş en son kâmil bir din olduğundan bu güne Türk, Arap, Fars Hint ve batı medeniyetlerine kaynak olmuş bile. İslam'ın bir güneş gibi doğmasıyla birlikte her medeniyet bu ışıktan kendine düşen payı alıp alt medeniyetler olarak sahne almışlardır. Anlaşılan İslam’ın insanlığa katkısı çok büyük olmuş. İşte İslam’ın bu medeniyet misyonunu görmezlikten gelip kendilerini çağdaş sananlar aslında çağ dışıdırlar. Hakeza bugün orta doğu ve tüm İslam dünyasında yaşanan perişanlığın temelinde ruh kökünden uzaklaşmak vardır. Öyle içler acısı bir tabloyla karşı karşıyayız ki ne gerçek manada ortada medeniyete talip olan bir oluşum, ne kültür ve medeniyet mirasına sahip çıkan bir erk,  ne de ideolojik eğilimlere kapılmamış bir gençlik var.  Maalesef içimizi burkan bir dizi sebepler medeniyet olmamıza en etkin engel unsurlardır.
       Madem öyle yeniden dirilişe geçmek gerek. Nasıl ki, Peygamberimizin yeryüzünü şereflendirmesini müteakip Mekke ve Medine hayat bulup üç kıtayı kapsayacak göz kamaştırıcı medeniyet gerçekleştiyse, bugünde pekâlâ ruh kökümüzle buluştuğumuzda o eski ihtişamlı dönemlerimizin değişik örneğini yaşayabiliriz.  Düşünsenize “Bir elde Kuran, bir elde bilgisayar” anlayışının hâkim olduğu bir iklim doğduğunda insanlık yeniden soluk alması an be an mümkün.  Kaldı ki İslam çöle hayat vermiş bir din,  pekala metropol kentlerde erdemli kentlere dönüşebilir. Malum çöl şartları kent gibi değil, ortam şartları daha çetindir. İşte görüyorsunuz İslam insanlığın en zor yaşadığı şartlarda bile ışık olmuş. Öyle ki İslam’ın o engin çöle inen nur tecellisi bedevi yapıları çözmeye yetmiştir. Bedevi toplumu ilk kez bir medeniyetle yüzleşmişti, ama kabullenmek kolay olmadı, Bedir, Uhud, Hendek derken ancak bu savaşların ardından Mekke fethi gerçekleşebilmiştir. Elbette ki alışılmış kalıplardan çıkıp bir anda medeni olmak için bedel ödemek gerekiyordu.  Ve o bedel ödenir de. Gerçekten de kolay bir süreç yaşanmadı, medeni olmamakta ısrar edenlerin tepkileri acımasız, bir o kadarda sert olmuştur. Medeniyetsizlik bedevi ruhuna öyle işlemiş ki devlet olunduğunda bile Emevi halifelerinin ‘mülk’ tarzında inşa etmiş oldukları saraylardan sıkılıp yeniden çöl hayatına dönüş özlemi uydukları gözlemlenmiştir. Hatta birçok Emevi hükümdarı Şam’ı terk eder hale gelmiştir.  Böylece çöl alanlarında mahalleler kurmuşlar, yetmemiş çadırı tercih etmişlerdir.  Maalesef anti medeniyet tutumda ısrarcılık onları medeniyetten uzak bir hayata itmiştir.  Anlaşılan meselenin temelinde medeniyetsizliğin medeniyete galebe çalması vardır.  Bu öyle bir galebe çalma ki iliklerine kadar işlemiş olan bedevilik ruhu İslam medeniyetinin hızla yayılması geciktirmiştir. Evet, sonunda medeniyetle yüzleştik ama bu uğurda çok kanlar döküldüğünü de unutmamak gerekir.  Bedevilik yüzünden bir türlü o özlenen medeniyete yumuşak geçiş sağlanamamıştı. İşte bu medeniyet yürüyüşünde harici ve bedevi kılıç kalkanlarına karşı Hz. Ali (k.v) hilafet içtihadıyla, Hz. Muaviye’de mülk (saltanat) içtihadıyla mücadele verip medeniyetsizliklerini ayyuka çıkarmışlardır. Özellikle tarihte Hz. Ali ve Ehli Beytin harici militanların kılıçlarına maruz kalmaları gerçekten düşündürücüdür.
         Bizde de Hz. Mevlana’nın göçmen Türkmenlerin fevri davranışlarını eleştirmesi gerçeği vardır. Aslında Hz. Mevlana’nın eleştirisi anti- medeniyet tutumlarına karşı bir tavırdır, asla iddia edildiği gibi Türklüğe karşı bilenmek değildir. Hem Hz. Mevlana hem de İbn-i Haldun içinde bulunduğu toplumun anormal gördükleri davranışları tenkit etmesi medeniyete verdikleri öneme binaendir. Her ikisi de yanlış anlaşılmalarına rağmen sonunda kazanan medeniyet olmuştur. Nitekim uzun soluklu bu yürüyüşte göçmenliği bırakan Türkler, ‘Göçebeliği bırakın medeni olun’ hadisi şerifini gereğini yerine getirip,  üç kıtaya yayılan Türk-İslam medeniyeti olmuşlarda.
     Velhasıl; Peygamber buyruğu medeniyete çağrıdır.
      
     
     

       

12 Aralık 2016 Pazartesi

PETROL İMPRATORLUĞU



                                     PETROL İMPRATORLUĞU

                                                                         SELİM  GÜRBÜZER

       Dünya Churchill’i şu sözleriyle tanıdı: “Bir damla petrol bir damla kandan daha kıymetlidir” diye.
       Aslında İngiliz devlet adamı Churchill bu sözleri söylerken dünyada, özellikle Ortadoğu’da sonu gelmez kanlı senaryoların arkasındaki esrar perdesini ortaya koyuyordu. Hele ki, petrole sahip ülke halklarının hiç rahatlık yüzü görmediklerini düşündüğümüzde tüm cümle âlemin Ortadoğu’da cereyan eden olaylarda akıtılan bir damla kanın bir damla petrolden neden kıymetsiz olduğunu fark etmiş oluyordu.  İşte batının gerçek yüzü, işte Ortadoğu’yu kana boyayan bir damla petrol bu.  Beyaz adam petrolün kokusunu alırda hiç boş durur mu? Elbette ki durmaz, çok ince hesaplarla bu bereketli topraklarda bütünlüğü bozacak acımasız planlar uygulamaya devam edeceği muhakkak.
          Düşünsenize aynı ortak dili konuşan bölük pörçük, parçalanmış topluluklar bir anda ‘devlet’ diye tarih sahnesine çıkarılmış. Belli ki; karşılarında organize olmuş blok güç istemiyorlar. Onlar için adına devlet bile diyemeyeceğimiz kabileleri sözde devlet kimliğiyle sus payı vermek en güzel çıkar yol olsa gerek. Devlet kimliği verdiler de ne oldu, sonunda dili, dini, tarihi ve soyca aynı olan bu topluluklar birbirine düşürüldü. Oysa bu topluluklar, Osmanlı şemsiyesi altında uzun seneler huzur içinde yaşıyorlardı. Ne zaman ki Fransız ihtilalı müteakip dört bir yandan sinsice etnik menfi milliyetçilik rüzgârları sinemize girmiş, işte o zaman Ortadoğu ve Balkanlardaki vahdet bilincimiz biranda altüst oluverdi. Bu topraklara ait her ne değer varsa silip süpürüldüğünü gördük. Nitekim kabile devletçiliği girişimleri uzun bir aradan sonra gün yüzüne çıkar da.  İşte o kopuş, o silip süpürülüşün neticesidir. Osmanlıdan kopardılar da başları göğemi erdi, sonuçta hiçbiri aradıkları mutluluğa erişemediler ya. Artık karşımızda dünyanın odak merkezinde sürekli savaşlarla, ihtilallerle ve iç kavgalarla didişen bir Ortadoğu var. Hammadde kaynakları batılı adamın iştihasını kabarttıkça bu süreç işleyecek gibi. Başımıza karasaban misali çöken bu duruma hangi reçete çare olur düşünmek gerek. Bilinmez amma bu kanayan yarayı durdurmak için karınca misali mazlumların umudu olmak tavrımızdan asla taviz vermemek en doğrusu. Kaldı ki Osmanlının o muhteşem adaletinin hala hafızalarda taptaze saklı kalması bizi buna mecbur kılıyor da.
           Bilhassa Ortadoğu’nun zengin hammadde potansiyel kaynaklarına sahip olması ve Fırat’ın kattığı o bereket kokan suyu, taşı toprağı, zinde güçlerin iştihasını kabartmaya devam ediyor. Hakeza kültürel varlığı da ilgi odağı.  Bakın buraların nice Peygamberlere tebliğ yurdu olması, Habil ve Kabil ruhunu (iyilik ve kötülüğü) bağrında taşımış olması, hatta komünizmin ilham aldığı Mezdekçilik’in burada türemesi önemini bin kat daha artıyor.  Dahası her ne ararsan var diyebileceğimiz bölgenin adıdır Ortadoğu.
           Malum, tarihler 1900 yılını gösterdiğinde Amerikalılar ve İngilizlerin karşı karşıya geldiğini görürüz. Dedik ya ortada iştah kabartıcı petrol kokusu var. İşte bu tarihten itibaren dünya halklarının istikbali petrolcülerin insafına bırakılan bir sürece mahkûm edilir. Öyle ki o yıllar dünya petrol sahaları üzerinde amansız bir mücadeleye sahne olduğu dev petrol şirketlerinin rekabetiyle çalkalandığı yıllardır. Hatta çalkalanmakla kalmaz savaşların ve ihtilallerin eksik olmadığı alanlar olarak hafızalara kazındı.  Maalesef dünyada yaşanan bu tip derin yapılanmaların perde arkasında hep bu petrol şirketlerinin pastadan pay kapma yarışı vardır. Nitekim Rockefeller şirketi, petrol piyasasına İngilizlerden daha çabuk elini çabuk tutup petrol imparatorluğunu ilan edecek konuma gelmiştir. Her iki şirkette  (Rockefeller ve Henry Deterding) kıyasıya rekabet içinde hâkimiyetlerini kurmaya çalışıyorlardı. Kıyasıya bu mücadele içerisinde öncelikle Çin pazarı için kavgaya tutuşmuşlar, sonra petrol yarışına girmişler, derken Rockefeller imparatorluğu,  artık Deterding şirketi karşısında pes etmek zorunda kalır. Böylece Deterding şirketi Ortadoğu’da daha geniş bir faaliyet üstlenecek bir imparator ağası haline gelir. Hani paranın dini, ırkı, yeşili, kırmızısı olmaz derler ya, aynen petrolde öyledir;  din, milliyet dinlemez kendilerini bile rekabet içinde bulurlar. Bu yüzden I. Dünya savaşı sürdüğü sıralarda Fransa Başbakanı Georges Clemenceau, Mr. Nilson’a çektiği telgrafta; ‘Eğer müttefikler harbi kazanmak istiyorlarsa; Fransa’nın kana olduğu kadar petrole de muhtaç olduğu bilmelidir’ demiştir.
         Anlaşılan o ki;  IX. asrın sonlarına gelindiğinde dünyanın dört süper devleti İngiltere-Almanya-Rusya-Fransa kendi aralarında hammadde kaynakları için müthiş mücadeleye tutuşmuşlar. Bu rekabetin merkezini kuşkusuz petrol teşkil ediyordu. Bundan böyle petrol dünyanın can simididir. Baksanıza İngiliz-Almanya-Fransız ve Rusya mücadele denklemi arasında Osmanlı Almanlar safına geçip I. Cihan savaşına katıldığını görüyoruz, derken bizde petrol gerçeğiyle yüzleşmiş olduk. Ancak bu savaş aleyhimize tecelli edecektir.
        II. Dünya savaşına gelinen noktada önce Almanlar, sonrasın da komünist blok İngilizlerin Romanya petrolleri üzerindeki hegemonyasına son vermiştir. Fakat Almanlar ve İngilizler boş durmayıp bu kez Musul’u hedef almışlardır. Neyse ki Ulu Hakan dehası, Musul petrol sahasını ‘Memalik-i Şahane’ (Padişah mülkü) ilan edip gizli eylem planlarına geçit vermeyecektir. Böylece Musul’da petrol imtiyazı elde etmek isteyen devletler hevesleri kursaklarında kalacaktır. Hatta bu arada İngilizlerin uzak-şark petrolleri hususunda tazyikleri her geçen gün artması karşısında Sultan Abdülhamit Han Almanların imtiyazını genişletip İngilizlerin direncini kırıverecektir. Tarihe Akabe meselesi olarak geçen hudut ihtilafıyla ilgili İngilizlerin sert notası, padişahın manevraları sayesinde Almanları kendi safımızda yer almasını sağlayıp umutları suya düşecektir. Şöyle ki; İngilizler, karşılarında Alman gücünü görünce Akabe önlerindeki donanma nümayişlerinden vazgeçtikleri gibi Mısır askerlerinin çekilmeleri noktasında talimatta verilir.  İşte Ulu Hakan dehası bu. Hatta bu öyle bir siyasi dehadır ki, o günün süper devletlerini birbirlerine düşürme planı üzerine kurulu Bilge Hakan stratejisidir. Bugün de, Bilge Hakan Abdülhamit Han’ın ufkunu yakalayabilmiş Milletin adamı Tayyip Erdoğan var, diplomatik manevralarında bunu görmek pekâlâ mümkün.
          Bilge Hakan Almanlara vermiş olduğu Hicaz demiryolu imtiyazına rağmen, Almanların bir türlü gözü doymuyordu, doymazda zaten. Çünkü onların asıl hedefleri Musul’du.  Ulu Hakan Abdülhamit Han buna da bir çözüm bulmalıydı, bulurda. Nitekim Akabe meselesini İngilizlerle Almanları birbirine düşürüp çözmüştür. Derken bir bahaneyle Hicaz demiryolu imtiyazı da feshedilir. İyi ki böyle bir Ulu Hakanımız varmış. Baksanıza tüm diplomatik baskılara rağmen petrol konusunda zırnık taviz vermeyecek bir politika ortaya koymuştur.  Ne var ki; bu şahsiyetli dış politika İttihat ve Terakki işbaşına gelmesiyle birlikte hedefinden sapacaktır.
          Evet,  petrol savaşları, Osmanlıya pahalıya mal olmuştu. Artık işbaşında Bilge Hakan yoktu.  İttihat ve Terakki’nin bildik o entrikalarıyla padişah hal edilip kendi iktidarlarını gerçekleştirdiklerinde tüm dengeler altüst olacaktır. Sadece iktidar değişikliği olsa gam yemeyiz, İttihat ve Terakki devriyle petrol sahaları Memalik-i Şahane’den alınıp 600 senelik imparatorluğumuzun sonu hazırlanmıştır. Petrole sahip olabilmek adına dost bildiğimiz Almanlar bile Rusya, İngiltere ve Fransa’nın safında Osmanlı’yı mahkûm etmişlerdir. Zaten petrolün kıymetini bilseydik, 1890 yılında bir İrade-i seniyye ile Memalik-i Şahane arazisi (padişah mülkü arazisi) olarak ilan edilen metne dayanarak Musul petrol arazisini, yabancı mihrakların insafına terk edip eline vermezdik.  Dahası bizde bu kıymetli hammaddeden istifade eder ve daha çok hisseye sahip olabilirdik. Ama gel gör ki; ortada böyle bir usta akıl yoktu. Tabii diplomatik deha olmayınca maalesef Lozan’da Musul meselesi bir oldubittiyle bize %10 hak tanınarak geçiştirilmiştir. Şayet buna başarı denirse.
            1914 yılına kadar dünya siyasetinde söz sahibi iki hâkim güç İngiltere ve Almanya devleti olmuştur. Tabiî ki hâkimiyetlerinin arkasındaki güç petroldü.
            Bakın, Kaiser (Kayser) Wilhelm, ‘Oroeise petroleum Unıon Petrosi’nin temellerini, I. Dünya savaşından evvel atıp Deterding şirketinden gelebilecek tehlikelere karşı önceden tedbir almış bir isimdir.  Elbette ki şu isim bu isim bizi bağlamaz,  sonuçta her iki şirkette Orta şark petrol sahaları uğruna Mekke Şerifi’ni oyuna getirip Osmanlı’yı arkadan vurmuşlardır. Keza Şeyh Said isyanı da öyledir. Biz biliyoruz ki; Şeyh Said isyanı asla bir Kürt ayaklanması ya da irtica başkaldırışı değildir, tamamen Musul petrolü uğruna çıkarılan bir İngiliz provokasyonudur. O sıralar Güneydoğuda cereyan eden Türk-Irak hududundaki etnik hareketlerin kaynağında İngilizler vardı.  İşte Musul bu hengâme içerisinde böyle elden çıkmıştır. Şayet Osmanlı hanedanı sürgün edilip vatandaşlıktan çıkarılmasaydı, onların Mısır petrolleri üzerindeki talepleri Türk tarafının petrol üzerindeki söz hakkına bağlı olarak kabul görecek veya reddedilecekti.   
         Artık Musul petrolleri üzerinde söz hakkı olmayan bir Türkiye var.  Dahası varsa yoksa dünyanın değişik alanlarında konuşlanmış iki ana beynelmilel petrol şirketi ve bu iki dev imparatorluğun türevleri vardır.
         Petrol imparatorluğuna öncülük eden iki imparatorun kıyasıya mücadelesi neticesinde dünya bugünkü noktaya böyle geldi. Bu rekabet daha çok:
      -Standart Oıl co,
      -Royal Dutch Shell Grubu ve Rusya arasında geçmiştir hep.
      Bu süreçte Petrol üzerinde söz sahibi Amerikan burjuvazisi John Rockefeller’in kurduğu dev tröst Standart ‘Oıl co’ olup, diğeri ise İngiliz- Hollanda birliği olarak faaliyet gösteren ‘Royal Dutch-Shell Grubu’dur. Keza Ortadoğu bugün de hala birçok petrol şirketlerin rekabetine sahne oluyor. Hatta şirketler dünya siyasetinde birinci derecede rol oynuyorlar.
       Anlaşılan o ki; günümüze kadar devam eden kavgaların ardındaki asıl sihirli değnek petrolmüş. Petrol kavgası bitmez, bu süreç devam edecekte. Zaten Sam amca Saddam’ın Kuveyt işgalini bahane edip, güya insani yardım adı altında Irak semalarında sivil asker ayırımı gözetmeksizin bomba yağdırması bunu teyit ediyor. Meğer işin içinde Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) gereği, Amerika’nın Ortadoğu’daki petrol yatakları üzerinde çıkar ilişkilerinin sekteye uğramama hesabı varmış. Her nedense Bosna konusu gündemde yer aldığında Amerika’nın sırra kadem basıp bir tek laf edilmezken söz konusu Ortadoğu olunca okyanus ötesinden buralara ayar çekmekteler. Nasıl olsa Bosna’da petrol yok, niye lafı edilsin ki. Beyaz adamın işi gücü petrol zaten.  Petrolün kokusunu aldığı günden buyana Ortadoğu’dan ayağını hiç kesmediği gibi oralarda menfaatlerini yürütecek işbirlikçiler bulmayı da ihmal etmez. Zira batılı petrol şirketleri dün olduğu gibi bugün de Ortadoğu’da cirit atıyorlar. Buda yetmez batılı, Doç Dr Hikmet Özdemir’in Bereketli Hilal dediği (Verimli yarım ay) Nil, Şeria, Dicle ve Fırat etrafındaki toprakları sürekli kana bulamaktan geri durmaz.  Madem geri durmuyorlar o halde bütün bu oyunları bozacak Abdülhamit Han usulü diplomatik ataklara ihtiyaç vardır.

        Velhasıl; Petrol imparatorluklarının hevesini kursağında bırakacak şahsiyetli politikalarla bereketli hilal aslına dönebilir pekâlâ. Neden olmasın ki?

http://www.bayburtpostasi.com.tr/petrol-imparatorlugu-makale,7393.html

10 Aralık 2016 Cumartesi

MODA

MODA SELİM GÜRBÜZER Latince modo (hemen şimdi) kökünden türeyen toplumsal beğeni ya da bir şeye aşırı düşkünlük anlamında kullanılan bir kavramın adıdır: Moda. Bir başka ifadeyle sanattan siyasete, spordan kültüre, giyimden düşünce dünyasına hemen her alanda imaj yenilemenin adı olarak da tanımlanan kavramdır bu. Şayet ‘moda’ deyince sırf kavram olarak değil de sıfat olarak anlam yüklenildiğinde bu kez şık manasına gelen ‘etken mod’ ve ‘etkilenen mod’ olarak anlam kazanır. Nitekim değişik türden bir takım düşünce ve fikir akımlarının ortaya koyduğu her mod tasarım aslında ‘etken mod’ olarak karşılık bulurken, ortaya konan bu etken mod’dan etkilenen takipçiler ise ‘etkilenen mod’ olarak karşılık bulur. Böylece bu karşılıklı etken ve etkilenin birlikte estirdiği moda akım aynı şıklıkta etrafını da kuşatıp etkisi altına alabiliyor. Tabi bu arada şıklık derken hemen ilk etapta sırf kılık kıyafet akla gelmesin, giyimin dışında herhangi bir film senaryosu, herhangi bir albüm ya da herhangi bir kitapta grafik tasarımı bakımdan bu şıklığa dâhil edilebilir unsurlardır. Ancak ortaya konan herhangi şık tasarım unsurlar (ürün, eser vs.) birbirinin tıpkısı aynı ölçekte etkisini göstermeyebilir. Bu tamamen alıcı verici arasındaki etkileşime bağlı olarak şıklığın zayıflılığı ya da kuvvetlilik derecesiyle alakalı, yani şıklığı gücü nisbetinde ortaya çıkacak bir durumdur. Ne diyelim, işte görüyorsunuz moda bu ya, hiç umulmadık bir anda nerden ne zaman eseceği belli olmayan bir moda akımı da bir bakmışsın tüm toplum kesimlerinin ilgisini çekebilecek düzeyde sahne alabiliyor. Keza öyle de moda tasarımlar vardır ki, başlangıçta hiç dikkat çekmezken, sonradan şartların yerli yerine oturmasıyla birlikte dikkatlerden kaçan o söz konusu tasarım bir bakmışsın bir anda toplumun ilgisini çekecek popüler bir moda akım ya da moda ürün hale gelebiliyor. Zaten modanın gücü kendisinde değil etkisinde gizlidir. İşte bu yüzdendir ki modanın hangi şartta ortaya çıkıp hangi zaman diliminde dalga dalga gün yüzüne çıkacağını önceden kestirmek hiçte öyle kolay bir iş değildir. O halde moda deyip geçmemek gerekir, zira insanların bakış açılarından tutun da, düşünce, ruh ve sosyal ilişki biçimlerine kadar hemen her şey modanın kapsam alanı içerisindedir, bu durumda nasıl es geçilebilir ki. Kaldı ki modanın kendi kapsam alanı içerisinde bile çeşitliliği söz konusudur. Örnek mi? İşte renk, uyum, biçim, en, boy, mini, klasik, pop ve spor tarzı tüm modeller kendi içindeki çeşitliğin tipik misallerini teşkil eden bunun bariz göstergeleridir. Klasik Moda Adı üzerinde klasik, yani bizi biz yapan değerlerimizin baş tacı kavramımızdır. Her ne kadar klasiklerimizi unutur olsak da her halükarda bizi engin kültür kodlarımızla buluşturacak olanda yine kendi baş tacı klasiklerimiz olacaktır. İşte bu perspektiften bakıldığında öyle anlaşılıyor ki, klasiklerimiz hem geçmişimizin kültür kodlarıyla yüzleşmenin adresi hem de geleceğe ışık saçacak tasarımlarımız da. Mesela geçmişimizin giyim klasiğine baktığımızda aşırılıktan uzak son derece sade ‘klasik moda’ tasarımı olarak addediliriz pekâlâ. Bir başka ifadeyle tek düzelik ve sadelik üzere ilerleyen bir tasarımın adıdır klasik model. Günümüz popüler moda tasarımı ise klasik modelin tam aksine giyimde daha çok çeşitlilik, daha çok renklilik, daha çok ton, daha çok düzelilik üzerine kurulu bir tasarım şeklidir. Oysa modada çok düzelik her zaman avantaj teşkil etmeyebiliyor. Nitekim şöyle vitrinlerdeki popüler ürünlere şöyle göz gezdirdiğimizde onca çeşitliliğine rağmen ancak bir iki ürün alıcı bulabiliyor. Belli ki popüler tarz ürünlerinin alım noktasında sıkıntı yaşamasının nedeni toplumun temel dinamikleriyle alakalı bir husus olup toplum nezdinde kabullenmesi zaman alabiliyor. Dedik ya, modanın da tıpkı bir rüzgâr gibi hangi yönden ne kadar süreyle eseceği belli olmayan bir yanı vardır. Dahası moda akımı toplumun tüm kesimlerinin tamamını etkisi altına alabilecek dalga olacağı gibi toplumun sadece bir bölümünü etkisi altına alacak derecede, yani mahallî seviyede ancak etkisini gösterebilmekte. Batıya Endekslenmek Bir zamanlar gerek ekonomi alanında, gerek kültür alanında gerekse sosyal alanda hem yerel hem dünya ölçeğinde model ülke bizken, maalesef gelinen noktada şimdi her alanda model ülke olarak batı dünyası bize örnek gösterilmekte. Hatta örnek model olarak gösterilmekle kalmayıp batıya göbekten bağlanmış bir haldeyiz de. Sanki kendimize ait bilgi donanımız, kendi giyim tarzımız, kendi stilimiz, kendi öz modelimiz yokmuşçasına nasıl oluyorsa bir anda batı modellerine tav olmuşuz. Zira bunun ilk adımını II. Mahmut’la birlikte başlatmışız. Derken II. Mahmut Arapların tarbuş diye bilinen fesini yenilik olarak takdim etmiştir. Ve bu takdim edişle birlikte artık sarayda bile Osmanlı giysilerinin yanında ceket ve pantolonda yer almıştır. Aslına bakarsak ortada doğru dürüst ne elle tutulur bir reform ne de gerçek anlamda yenilik vardı, sadece ortada satıh üstü bir takım modelleri yenilik diye takdim etmek vardı. Tabii ortada kayda değer bir şey olmayınca halkta ister istemez bu durumda alınganlık gösterip padişahına, yani II. Mahmud’a ‘Gâvur Padişah’ diyerekten tepkisini göstermekten kendisini alıkoyamamıştır. Ancak bu gâvur yakıştırması hâşâ tekfir etmek anlamında bir yaftalama değildi elbet, toplum dokusuyla oynamanın dışa yansıyan tepkinin ifadesi bir yakıştırmaydı bu. Belli ki halk kendi alışık olduğu kalıplarıyla oynandığında, başında padişahta olsa kendi hal lisanı yaftalamasıyla neye tepki duyduğunun inceden inceye kendince mesajını verebiliyor. Ne var ki, verilen bu mesaj yerini bulmaz, belirli bir zaman diliminde halk alıştırılaraktan Cezayirlilerin ve Tunusluların giydikleri o kırmızı püsküllü tarbuş denen fes toplum hayatına girer de. Toplum hayatına girdide ne oldu, şu bir gerçek takdim edilen o yenilik gönüllerde ve vicdanlarda asla yer etmeyecektir, şayet her sunulan yenilik olarak kabul görse başa gelen her felaket ve her musibetler de yenilik olarak kabul görmesi gerekirdi. Dolayısıyla yenilik diye takdim edilen hemen her şekli değişikliği reform olarak değil sembolik değişiklikler olarak addetmemiz icab eder. Bikere bir şekli değişimin yenilik olması için içerik bakımdan da bir anlam ifade etmesi gerekir. Kelimenin tam anlamıyla her içi boş icili bicili göz boyayıcı yenilikler simgesellikten öte bir anlam ifade etmez. Nitekim II. Mahmut döneminin simgesi fes bu kez Cumhuriyet dönemine gelindiğinde kaldırılıp yerine Avrupa şapkası takdim edildiğinde şapkada kültürel bir değer ifade etmediği için toplum vicdanında asla kabül görmez. Yine de bir kıyaslama yapıldığında II. Mahmud döneminde Osmanlı giyimiyle birlikte karma bir stil, karma bir değişiklik öngörüldüğünden en azından hiç olmazsa tutunacak bir yanı var sayılırdı, ama Cumhuriyet döneminde öyle değildi, tamamen tek tip batı tarzı giyim modelini öngörülmüştür. Ancak Cumhuriyetin başlangıcında bu tek tip öngörü değişikliğinin bir istisnai durumu vardı ki, o da Atatürk’ün kadınların giyim ve kuşamlarında hiçbir şekilde herhangi bir değişikliğe gitmediği gerçeğidir, hatta buna peçe ve çarşafta dâhildir. O halde şimdi tamda bu noktada 28 Şubat sürecinde başörtüsüne öcü olarak ya da irticacılık gözüyle bakan zihniyete sormak zamanıdır: Ne dersiniz Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanımın çarşaflı giyinme şeklide mi öcülük ya da irticacılıktı? Cevap veremeyecekleri çok açık, suspus olmayı tercih edeceklerdir. Anlaşılan o ki, tarihte ilk önce Fransızları örnek almışız, sonra Alman üniformasını benimsemişiz. Derken Almanlar savaşta yenilince, bu kez Amerikan giyim tarzına yönelmişiz. Böylece Fransız, Alman ve Amerika’yı örnek almakla bir türlü iç dinamiklerimizi, kültürel zenginliklerimizi hayata geçirememişiz. Birde yetmemiş tüm bu yaşananların üstüne batıdan ithal kopya modelleri almak sanki çağdaşlığın gereği bir işmiş gibi insanımıza sunmuşuz. Öyle ya, Türk'ün kendisine has giyim tarzı yokmuş gibisine habire dışarıdan sürekli moda ithal eder olmuşuz. Allah’tan toplumumuz tepeden tabana enjekte edilmeye çalışılan her türlü satıh üstü sembolik yenilikleri büyük bir sabırla sinesine çekip bu sayede bizi birbirimize düşürecek iç ve dış mihrakların gazına gelmemiş olduk. Dahası toplumun kendi üzerinde yapılan deney hayvanı misali model denemeleri muamelesine bir süre sessiz kalması oyunlarını bozmaya yetmiştir. Peki, oyun bitti mi dersiniz, ne mümkün oyun içinde oyun devam eder de. Hiç kuşkusuz bu necip millet hippiliğin moda akımı hale geldiğini gördüğünde de metanetini koruyup ‘Allah’ım, Ya sabır’ diyerekten yine büyük bir sabırla sinesine çekecektir. Öyle ki toplum bir gönül yanması diyebileceğimiz halet-i ruhiye içerisinde örf adetlerimize işlerlik kazandıracak ve kendi kültürüne gerçek anlamda ivme kazandıracak tam manasıyla muktedir olmuş yöneticilerin iş başına geleceği günlerin hasretini sabırla bekleyecektir. Ve bu öyle sabır halidir ki; ta ki bir Fransız askeri Maraş’ta kadının başörtüsüne dokunuyor, işte o vakit sabrın taştığı noktada Sütçü İmam adında iman abidesi bir yiğit çıka gelerekten sinesine çektiği o cevheri ortaya çıkararaktan o askere oracıkta haddini bildirmiş olur. İşte sabrın sonu selamettir denen nenelerimizin giysisine uzanan kirli elleri kırma hassasiyeti budur. Hiç kuşkusuz bu dışımızda ki Fransızlara verilen bir cevaptı, birde içimizde Fransızlar vardı ki, onlarda malum 28 Şubat sürecinde bizi birbirimize düşürmeye çabalayaraktan genç kızlarımızın başörtüsüne kirli ellerini uzatmışlardı. Başörtüsüne ellerini uzattılar da ne oldu, bin yıl bitmeyecek dedikleri zulüm genç kızlarımızın ahu figanları Sütçü İmamın kemiklerini sızlatmış olsa gerek ki; hele çok şükür özgürlüğümüzün sembolü diyebileceğimiz başörtümüz üniversite kapılarında artık engel mengel tanımaz hale geldi. Üstelik başörtü artık kamuda da artık serbesttir, en nihayetinde kazanan yasakçı zihniyet değil, kazanan milletin derin feraseti, derin sinesi, derin sabrı kazanmıştır. Taklit Öyle veya böyle bir şekilde moda sektörü bizimde hayatımıza girmiş durumda. Ancak bizim moda sektörünün gözü hep dışarıda, öyle ki kendi öz moda tasarımlarımızı gün yüzüne çıkarmak yerine batı tasarımlarına odaklanmış durumdalar. Sadece odaklanmakla yetinseler belki bu kadar dert edinmeyiz, içimizden biri kendi tasarımımızı, kendi öz modelimizi ortaya koyacaksa da hemen buna mani olunaraktan batı patentli olması gerektiğini şart koşan bir zihniyetin duvarına toslayabiliyoruz. Dahası sanki içimizden biri dünya ile yarışır kendi modelimizi üretemezmişçesine bize tepeden bakan bir zihniyetle karşı karşıya bir haldeyiz. Bu nasıl çarpık bir zihniyetse kendi girişimcilerimizin özgüvenlerini boşa çıkartmak için kendilerini bizatihi batı modellerini pazarlama ajansları bir konumda konumlanmalarından hiçbir şekilde beis duymamaktalar. Oysa kendilerini bu şekilde konumlandırma mankurtlaşmanın ta kendisi bir konumlandırmadır. Onlar mankurtlaşa dursunlar önemli olan halkımız ve halkımızın içerisinden çıkacak girişimcilerimizin kendi özgüvenini yitirmemesi çok mühimdir. Nitekim halkımız şimdiye kadar onların her dediğine baksaydı havasını soluduğumuz şu güzelim cennet vatanımızda bize ait ne yerli kilimimiz, ne de kendimize ait modellerimizden bir eser kalırdı. Gerçekten de mankurt kafalar kendilerini tuhaf bir batı imajına kaptırmışlardır. Hatta işi daha da vahim boyuta taşıyıp batıyı körü körüne taklit eder hale gelmişlerdir. Körü körüne taklit ettikleri şundan besbelli, batı kadınlarının sandıklarının tam aksine aşırılıktan uzak modayı tercih ettiklerinden bihaberlerdir. Nitekim Avrupa’ya gidenlerimiz yerinde gözlemleyip sade giyinme tarzlarından, bakımlarına önem vermelerinden ve aşırı makyajlanmadıklarını dile getirmelerinden de bunu pekâlâ anlayabiliyoruz. Madem öyle, şimdi tamda bu noktada içimizdeki satıh üstü batı hayranlarına sormak gerekir, sadeliği ilke edinmiş batıcılıktan mı söz ediyorsunuz, yoksa kendi kafanızda kurgulayıp bize yutturmaya çalıştığınız batıcılıktan mı? Bu sorular karşısında daha şimdiden terler gibi olduklarını görüyoruz da. Neyse bu sorularla daha çok fazla sıkıştırmadan içimizdeki mankurt kafalar için “siz kim, batıcı olmak kim” demekle yetinelim, sanırım anlayana bu kadarı kâfidir. Belli ki bizde her alanda aşırıya kaçma batıcılık sanılmış hep. Şayet dert dava kılık kıyafetimize dikkat etmekse bu ancak halkımızın iç dünyasını yansıtacak bir modeli giyim kuşamımıza yansıtmakla mümkündür. Baksanıza bir takım kendinden geçmiş aklı evveller modern görüneceğim diye âdeta kırk takla atarcasına kılıktan kılığa, renkten renge girmekteler habire. Yetmedi daha da hızlarını alamayıp tüm azalarını baştan aşağı boyayıp, değim yerindeyse zıvanadan çıkar bir haldeler de. Aslında bu düpedüz modernlik kisvesi altında yıkım faaliyetidir. Şimdi gel de toplumumuz bu zıvana hale gönlü razı olsun, ne mümkün. Bu tam tamına mankurtlaşma rezaletidir. Her neyse bikere daha belirtmekte fayda var, şu bir gerçek batıda kadınlar bizim yerli mankurtların tam aksine aşırılıktan uzak bakımlılık, sağlıklı bir hayat, sade ve güzel giyinmeyi ilke edinmişlerdir. Bizim işbirlikçi batıcılarımız ise malum batı kadınlarına taş çıkarırcasına kendi giyim tarzından ödün vermeyi çağdaşlık olarak ilke edinmişlerdir. Dahası Batı yakasında nerede birkaç uçuk moda örnekleri varsa onları bulup buluşturup işte çağdaşlık budur demeye getiriyorlar hep. Dedik ya, oysa bu yaptıkları modernlik kisvesi ve çağdaşlık kılıfı altında iç dinamiklerimizi dinamitlemekten başka bir şey değildir. Orta Yol Şöyle tarihe uzandığımızda bizim bir zamanlar yol yordam öğrenme, adab-usul-erkân yönünden derin bir duruşumuz vardı. Aynı yer sofrasında birlikte bir sini etrafında yeme adabımız vardı. Aslında bizi biz yapan tüm bu adab ve erkânlarımız bugünkü çarpık modalaşmanın tam aksine büyük bir medeniyetin temel dinamosunu oluşturan kültürel kodlarımızdı. Zaten sağduyulu birçok araştırmacılar kültürel kodlarımıza deryayı umman gözüyle bakmışlardır. Gerçektende kendi öz kültürel değerlerimiz deryayı umman misali enginlere sığmaz nitelikte deruni kodlarımızdır. Ama gel gör ki bize sonradan ne haller olduysa geldiğimiz noktada böylesi engin kültürel derya kodlarımızdan taviz vere vere artık satıh üstü batı tarzı bir hayat yaşar hale geldik. Her nedense o muhteşem köklü gelenek ve göreneklerimizi günümüze uyarlamayı pek akıl erdiremiyoruz. Her alanda aşırılığa kaçan zaaf yanımızla kendi kültür kodlarımızı yok varsayıp, pejmürde ve dağınık vaziyette sokak sokak, cadde cadde gezinmeyi modernlik olarak addeder bir haldeyiz. Oysa her alanda itidal bir yol (orta yol) takip etmek varken, yani tefrit ve ifrattan uzak durmak varken kendimizi ölçüsüz yol yordam bilmez bir hayat tarzına adamak neyin nesi doğrusu şaşmamak elde değil. Baksanıza temizlik desen hak getire, necis filan demeden ayakkabılar çıkarılmadan ulu orta her yerde hatta evlerin odalarında bile destursuz bir şekilde ayakkabılarla gezinir olduk. Biz ki yedi düvele temizlik nedir, yol yordam nedir, adab usul erkân nedir öğretmiş bir millettik, şimdi ise neydik ne olduk bir hale düşüverdik. Gayri artık bu gidişata son verip kendi öz kodlarımıza dönme vaktidir. Nerede nasıl davranacağımızı, nasıl yiyip içeceğimizi, nasıl giyinip kuşanacağımızın adab ve usullerini öğrenmemiz icab eder. Bir an evvel öğrenmeye mecburuz da. Çünkü öyle kendi öz kaynaklarımızdan uzaklaşmış perişan haldeyiz ki, düşünsenize bize has hamam kültürümüzden, gül kokumuzdan, kıyafet tarzlarımızdan bihaber bir haldeyiz. Öyle ki, ata yadigârlarımızdan numunelik olsun üzerimize sirayet etmiş tek bir iz, tek bir eser bile yoktur dersek yeridir. Neredeyse tüm değerler yok fazedilip özgürlük ve moda adına yarı çıplak sokağa dökülmekten, miskin miskin soluklamaktan, pejmürde ve dağınık giyinmekten artık imtina etmiyoruz da. Yukarıda dedik ya, oysa bizim kendimize has giyim adabı, yeme adabı, oturup kalkma adabımız vardı, umarız bu içine düştüğümüz kuyudan kurtulurda kendimize geliriz. Kurtulmamız içinde mutlaka kendi modamızı, kendi giyim sektörümüzü bir an evvel harekete geçirmemiz gerekir. Bakınız bir zamanlar bizim şalvarımızla alay edenler, batıda moda şeklinde giyinilmeye başlanınca, her nedense sus pus oldular. Dahası, şalvar batıda giyilince moda, bizde giyilince irtica muamelesi görüyor. Kaldı ki batı, Mevlevi kıyafetlerine de büyük bir gıptayla bakıp hayran duymaktalar. Gerçekten de Mevlevi kıyafetleri başlı başına kıymet tacımızdır, ama bu kıymet tacımızı ortaya koyacak ajanstan mahrumuz. Belli ki klasiklerimizi günümüzde gün yüzüne çıkarıp zihniyetten yoksun durumdayız. Varsa yoksa taklitçilik tek geçerli akçemiz olmuş, üreticilik hak getire, yerlerde sürünür yanımız söz konusudur maalesef. Bir türlü başımızı gömdüğüm kumdan çıkarıp kendimiz olmayı akl edemiyoruz. Akl etmiş olsaydık taklitçilikten kurtulup şimdiye kadar çoktan üretir konuma gelmiş olmamız icab ederdi. Bu durumda nasıl üretir konuma gelinsin ki, bir türlü tek tip düşünmekten, batı tipi giyim anlayışından vazgeçemedik ki. Habire batı değirmenine su taşımakla meşgulüz. Elbette ki yeniliğe açık olacağız, bu kaçınılmaz bir gerçek zaten. Ama bu demek değildir ki yeniliğe açık olacağız diye kültürel değerlerimizle ve geçmişle bağımızı koparmış olalım, oysa asıl yenilik kökü mazide olan ati olabilmektir. Bir başka ifadeyle geçmişle gelecek arasında köprü bağı oluşturabilmek asıl yeniliktir. Hiç kuşkusuz mod kavramından kastımız da sıfat olarak kullandığımızda kendi öz şıklığımız ve kendi yeniliğimizdir. Umulur ki, geçmişten geleceğe uzanan köprü bağların oluştuğu günler çok çabuk gele. O günler geldiğinde Yahya Kemal’in “Kökü mazide olan atiyiz” dediği o güzel veciz söz bir temenniden ziyade hakikatin ta kendisi modamız olacaktır. Her şeye rağmen umut var olmakta fayda var, umudumuzu yitirirsek hiçten kendimizi toparlayamayız. Umut var olalım ki, bir zamanlar bu topraklarda, bize ait makramesinden kanaviçesine, tığından sırma işlemesine, ehramından kilimine kadar kendimize has orijinal motiflerimizi gün yüzüne yeniden çıkarabilme gücünü kendimizde görebilelim. Aksi halde birçok alanda olduğu gibi, moda da taklitçi modundan çıkamayız. Taklitçilik ve mankurtlaşma modundan çıkmanın tek yolu kökü dışarıdaki modlara payanda olmadan, kendi motiflerimizi gün yüzüne çıkarıp geleceğe taşımaktan geçmektedir. Ki, asırlara sığmayan köklü modlarımızın varlığı bunu yapmamızı gerektirir zaten. O halde ne duruyoruz, gün köklü kültür kodlarımızı ve modlarımızı gün yüzüne çıkarma günüdür, gün köklerimizle birlikte geleceğe kanatlanma vaktidir. İlm-i Kıyafet Osmanlı'da üst baş deyince ‘ilmi kıyafet’ akla gelmiştir hep. Bu demektir ki kendi giyim tarzsımızda bile bir ilmilik söz konusudur. Düşünsenize bir zamanlar tulumbacısından tutunda hizmetkârına, sakasına varana kadar her bir meslek erbabının kendine has giyim tarzları vardı. Batı dünyası belli ki bir zamanlar bizim bu giyim tarzımızdan etkilenmiş olsa gerek ki, iç çamaşır ve gömleği bile bizden almaktan imtina etmemişlerdir. Şimdi gel de gelinen noktada düştüğümüz şu perişan hale eseflenmeyelim, ne mümkün. Öyle ya, bir zamanlar veren eldik şimdi ise alan el haldeyiz. Mankurtlaştığımız yetmemiş gibi birde bunun üstüne üstük Osmanlı’nın neyi var neyi yok hepsini bir çırpıda silip kenara atmışız. Neymiş efendim ıslahat yapmamız gerekmiş. Oysa ıslahat dedikleri şey köklü geleneklerimizi yıkmaktan başka bir şey değildi, nitekim öyle de oldu. Nasıl ki Tanzimat döneminde liberalizm modası bu ülkeye ne kadar çok zarar verdiyse, Cumhuriyet döneminde de yenilik adı altında özümüzle barışık olmayan bir takım sembolik değişiklikler aynı ölçü de zarar vermiştir. Bakınız, Japonlar kendi hiyeroglif alfabesine ve kendi Şintoizm inancına dokunmaksızın tüm dünyada geleceğin süper gücü bir devlet olarak adından söz ettirebilmişlerdir. Elbette ki Osmanlı tamamen de sütten çıkmış ak kaşık değildi, bir takım hataları olmuş olabilir, hele ki Osmanlının gerileme, düşüş ve yıkılış dönemlerinde yapılan bir takım hatalar bize pahalıya mal oldu da. Hatalar oldu diye de o koca çınarın bütününü hiç kimsenin inkâr etmeye hakkı yoktur. Sonuçta günahıyla sevabıyla, eğrisiyle doğrusuyla biz Göktürk’üz, biz Selçukluyuz, biz Osmanlıyız, biz Türkiye Cumhuriyetiyiz, on altı devletimizi inkâr etmek kimin haddine. Haddi aşan olursa bilsin ki kendini inkâr etmiş olur. Hele ki on altı devlet arasında bilhassa Osmanlı’ya karşı bu denli husumet, bu denli öfke duymak, değil ecdadımıza nankörlük etmek bunun insanlıkla bağdaşır bir tarafı da yok elbet. Çünkü Osmanlı tüm insanlığa da merhamet yüzünü göstermiş bir cihangir devlettir. El insaf, hiç mi elle tutulur bir şeyimiz yokmuşçasına ikide bir Osmanlıya ait her ne kıymet değer varsa hemen hepsine reddiye döşeyip kökü dışarıda ne idüğü belli olmayan akımlara kendimizi kaptırıvermişiz. Tanzimat’tan bugüne neredeyse denemediğimiz hiçbir yol yöntem, hiçbir reçete, hiçbir moda akım kalmadı dersek yeridir. Öyle ki batı patentli modelleri deneye deneye ülkemiz deneme tahtasına dönüştürülüverdi. Adeta etrafımız başıboş serseri mayınlarla çevrili bir halde bir oraya bir buraya sürükleniverdik. Her seçim öncesi bir takım vaatlerle iş başına gelen bazı iktidarlar bir bakıyorsun batı patentli eline tutuşturmuş çözüm paketlerle ülkemizin altını oymuşlardır. Üstelik yapılan satıh üstü sembolik değişimleri de bize reform diye yutturmuşlardır. Oysa asıl değişim ve reform ilim ve teknik alanında yapılacak olan değişimdir. İşte geçmiş yıllarda satıh üstü simgesel icraatlar sergilendiğinden dolayıdır ki ülkemiz bir türlü tarım toplum modundan sanayileşmiş bilgi toplum moduna geçiş yapamamıştır. Tâ ki; 2002 yılı sonrası artık eline suni reçete tutuşturulmuş Türkiye yerine gündemi belirlenen Türkiye haline geliverdik işte o zaman ancak saniyeleşmiş bilgi toplumu olabildik. Delil mi? İşte bilhassa savunma sanayinde kendi İHA ve SİHA’larımızla tüm dünyada kendimizden söz ettirmemiz bunun bariz delili zaten. Tabii tüm bunlar bir anda olmadı, onca çamlar devrilip onca yıkılan tüm maddi ve manevi değerlerimiz bir bir tamir edildikten sonra ancak gerçekleşebildi. Yani bir sabah uyandığımızda bir çırpıda asla yüzümüz gülüvermedi, bilakis Türkiye semalarından leş kargalarının bertaraf edilmesiyle birlikte ancak yüzümüz gülüverdi. Derken Cemil Meriç’in ‘Bu ülke’ adlı eserinde okuduğumuz “89’dan beri su alan bir gemi, Fransız ihtilali yalnız Batı feodalizminin değil, ihtiyar şarkın da ölüm çanı. Avrupalı… hangi Avrupalı? Bugün bütün dünya Avrupalı değil mi? Tanzimat sonrası Türk aydınına en çok yakışan sıfat müstağrib. Düşüncemiz bir gölge–düşünce, edebiyatımız bir gölge-edebiyat. Ve intelijansiyalimiz Batının her hastalığını ithale memur bir anonim şirket. Kavga, insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında. İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri.. İtibarları menşelerinden geliyor: hepside Avrupa malı…” dediği ülke olmaktan çıkar hale geldik de. Bu yüzden ne kadar şükretsek azdır. Kıymet değerlerimiz Her nedense modacı denildiğinde abuk-sabukluk akla geliyor. Acaba hiç düşündünüz mü niçin bu gözle bakılıyor diye. Demek ki; bir yerlerde aksayan bir şeyler var ki bu kanaat ortaya çıkmış. Belki de köklerimizle bu denli oynanmayıp geçmişle olan bağlarımız koparılmasaydı, modacı denildiğinde ilk evvela "medeniyet kurucuları" akla gelecekti. Dahası modacı dendiğinde dünü bugüne, bugünü yarına taşıyan, zenginliklerimize kıymet kazandıran medeniyet muştularımız olarak algılayacaktık. Ama gel gör ki, kazın ayağı hiçte öyle değil, bu ülke insanına yenilik getireceğiz kılıfı altında getirdikleri tek şey kökü dışarıda modacılık akımıdır. Dikkat edin akım dedik, niye derseniz çünkü bu ülkede bir zamanlar Mao tipi ceket, Castro tipi sakal veya şapka, Stalin tipi bıyık, Karl Marks tipi sakal, ya da bıyık veya giyim tarzları bizim bariz modalarımız olmuştu. Daha sonraki evrelerde de malum tüm dünyada komünizmin çökmesiyle birlikte hızımızı alamayıp bu kez moda diye hippi giyim tarzı, aşırı makyaj, yarı çıplak veya tam çıplak giyim tav olmuşuz. Nasıl mı? İşte bir zamanlar televizyon kanallarında allandıra ballandıra sunulan moda defileleri bunun tipik örneğini teşkil eder zaten. Oysa tüm bu satıh üstü sunumlar bu ülke insanına zulmetmekten başka bir şey değildi elbet. Hani şu meşhur son derece gelenek ve göreneklerine sıkı sıkıya bağlı Bayburt halkına sunulan cumhurbaşkanı senfoni orkestrasının ardından “Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi” denilen hikâyesinde olduğu gibi bu ülke insanından ne istiyorsalar doğrusu anlamış değiliz. Yetmedi halkımıza tepeden bu zihniyet bu ülkenin evlatlarına kimlik krizi denen bir belayı sardılar da. Tabii özümüzle bu denli destursuz bir şekilde oynanırsa Bayburt anekdotunda olduğu gibi böyle manzaralarla karşılaşmamız gayet tabiidir, buna şaşmamak gerekir. Düşünsenize Batının teknolojisini örnek alacağımıza, gitmişiz satıh üstü giyimini, kuşamını, yaşam biçimini almışız. Batının zaten işine gelen bir durumdu bu, nasıl olsa tüketim çılgınlığına dayalı bir ekonomiyi kendi kurdukları tekeller, tröstler, holdingler vasıtasıyla kontrollerinde tutmak suretiyle gelsin paralar gitsin paralar şeklinde gözümüzün içine baka baka zenginliklerine zenginlik katmaya devam ediyorlar da. Böylece bu aç gözlülük moda rüzgârı şeklinde batıdan doğuya doğru bir sektör halde yayılabilmiştir. Her ne kadar doğu toplumları batı yakasından esen moda akımı karşısında ilkin direnç gösterseler de, bir süre sonra bir bakmışsın o moda akımının esiri olunabiliyor. Uyumsuzluk tepki doğurmakta Modanın toplum tarafından kabul görmesi için, toplumun kendi doku yapısıyla uyuşması gerekir. Zira temel iç dinamiklerle uyumsuzluk tepki doğurabiliyor. Nasıl tepki doğurmasın ki, bir an camii imamına papaz kıyafeti, hakanlarımızın başına fötr şapkası, gömleğine de kravat takıldığını tasavvur edelim, olacak iş mi, hiç kuşkusuz böyle bir durumda ne kadar akıl tutulması uyumsuz bir manzarayla karşılaşacağımız muhakkak. Bikere uyumluluk her alanda olmazsa olmaz şart unsur olarak görüldüğü gibi giyim ve kuşamda da durum aynıdır. Hele işin içinde manevi değerler söz konusu olunca mukaddesatımıza herhangi halel getirecek en ufak bir fiili teşebbüs uyumsuzluğu anında toplumun tepkisini karşısında bulur. Nitekim bu hususlarda köyler muhafazakâr tutum takınırken, şehirlerde de tıpkı 28 Şubat sürecinde başörtülü kızlarımızın sivil inisiyatif direnişlerinde olduğu gibi direnç bir tutum sergilenir. Şehirler malum, köylere nispetle sosyal değişmenin en hızlı yaşandığı yerler olmaları hasebiyle kökleriyle bağını koparmama noktasında büyük bir hassasiyet içerisinde direnç göstermeleri son derece gayet tabiidir. Ama direncinde belli bir noktaya kadar mukavemet sınırı var, bu sınır aşıldığında direnme noktasında artık takat derman kalmayınca kültürel yozlaşma galebe çalabiliyor. Zira sanayileşmiş bilgi toplumları, tarım toplumları gibi statik ve durağan yapıda değillerdir, bilakis daha dinamik daha değişken yapıdadırlar. İşte bu nedenledir ki kırsal alanlar örf ve adetlerin en çok korunduğu veya yaşandığı alanlar olarak tanımlanırken, şehirler ise sosyal ve ekonomik değişikliklerin yaşandığı merkezler olarak tanımlanır. Dolayısıyla bu tanımlardan hareketle şehirlerde kültürel yozlaşmaların önüne geçebilmek için her şeyden önce kendi kültür kodlarımızı gün yüzüne çıkaracak kültür faaliyetlerine hız kazandırmamız lazım gelir. Hakeza iç dinamiklerimizi diri tutmak içinde "sosyal meteoroloji" merkezleri aktif hale getirip iri ve diri tutmamız gerekir. Aksi halde ne kültürel yozlaşmanın önüne geçilebilir ne de sosyal patlamaların önüne sed çekilebilir. O halde neydik edip bir yandan ekonomik sosyal iyileştirmeleri artırırken diğer yandan da kültürel faaliyetlere de hız vermek gerekir ki özümüze dönüşümüz kolay olsun. Zira özümüz sözümüzün garantisi kutsi değerimizdir. Sosyal Değişim Gerçektende moda deyip geçmemek gerekir, besbelli ki sosyal değişme alanında en hızlı değişimin yaşandığı sektör moda dünyasıdır. Hele bilhassa büyük şehirlerde moda rüzgârının dalga dalga büyümesi tekstil sektörüne can simidi olacağı muhakkak. Tabii tekstil sektörü kapsamında onca giyim mağazaları arasında tesettür giyimin de kendine yer bulması doğrusu sevindirici bir gelişmedir. Nasıl sevindirici bulmayalım ki, tesettürün tekstil dünyasına girmesiyle birlikte kendi model arayışımız yolunda yeniden özümüze dönmenin bir işareti olarak görmekteyiz. Her ne kadar başörtülü hanımların tesettür giyim mağazalarına ilgi duymaları bazı çevreleri tedirgin etse de artık korkunun ecele faydası yoktur, zira başörtü zulmüyle özdeşleşen 28 Şubat postmodern darbe zihniyeti, başörtü mağdurlarının ahu figanlarıyla çoktan tarihin çöplüğüne gömüldüler bile. Tıpkı bu milli mücadele yıllarında Sütçü İmamla simgeleşen ninelerimizin örtüsüne uzanan elleri tarihin çöplüğüne gömdüğümüz gibi tecelli etmiştir. Evet, gün gelir 28 Şubat postmodern darbenin o ikna odalarında evlatlarımızın başörtüsüne uzanan o eller ‘Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste’ misali tarihin çöplüğüne gömülerekten karşılık bulur. Hele şükür geldiğimiz noktada artık başörtülü hanımların üniversitelerde ve her alanda bilgisayarlarının başında pek çok başarılara imza attıklarına şahit oluyoruz da. Üstelik Japon’un kimonosu nasıl ki kendi ülkesinde nasıl moda olarak karşılık buluyorsa, onca badireler atlattıktan sonra artık başörtüsü de Türk’ün kendi öz modası olarak karşılık bulmuş durumda. Zaten asıl moda da kendimiz olmaktır. Vesselam. https://www.enpolitik.com/moda-makale,4759.html dedekorkut1 Mesaj Sayısı : 113 Kayıt tarihi : 25/01/09 Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder