16 Aralık 2016 Cuma

LİDERLİK SULTASI VE YANILMAZ SULTALAR




                 LİDERLİK SULTASI VE YANILMAZ SULTALAR

                                                                                   SELİM  GÜRBÜZER

            Sulta zihniyet bir orta çağ ürünüdür. İlim adamlarını engizisyona mahkûm eden anlayış, hep o yanılmaz otoriterlerin eseridir. Ne zaman ki batı kilise sultası ve derebeylikten kurtuldu,  işte o gün bugündür batı gelişmenin merkezi olmuştur diyebiliriz.
            Orta çağda özgürlük şiarı sadece kilise sultasına ait bir haktı. Dolayısıyla sultalık, çağın gerçekleriyle taban tabana zıt vehim ve egoları ön plana alan maraz bir hastalık olarak ortaya çıkmıştır.   Dahası kendi düşüncesini tek hakikat sanıp, diğer düşünceleri  “hiç”  gören kafanın ürünüdür sultalık. Batı “orta çağ kafası”  yaftasıyla karşılaştığında, hemen engizisyon papazlarını hatırlar.  Nasıl hatırlamasınlar ki,  kilise o yıllarda sultalık görevini yerine getirip ilmi zindana gömmüştü. Buda yetmez,  giyotini itiraz eden veya başkaldıran insanın başını gövdesinden ayıran kıyma makinesi şeklinde işlettirilmiştir. 
       Orta çağ kafası sözü batı için ne kadar doğruysa, bizim içinde o kadar yanlış bir yaftalamadır. Şimdi soruyoruz; Oğuz Han mı? Kanuni mi?  İmam-ı Azam mı?  Farabi mi?  Fatih mi?  Bunların hangisi orta çağ zihniyeti diyebiliriz ki? Elbette hiçbiri. Bakın, Fatih Sultan Mehmed karanlığa gömülü kalsaydı, İstanbul’un fethine yönelik döktürdüğü topların balistik hesaplarını ve muayenesini yapabilir miydi? İmam-ı Azamın o müthiş zekâsını İslam’a dayandırmasaydı devrin en büyük hukuk âlimi olmaya hak kazanabilir miydi?  Hakeza Farabi, Fazıl Şehirlerden bahseden dehadır. Oğuz Han, tâ tarihin ilk devirlerinde; “Ey Türk, titre ve kendine dön” sözleriyle hem kendi çağına, hem de gelecek Türk kuşağına seslenen bir kağandır. O halde şunu cümle âlem iyi bilsin ki;  insanımız bir gün bu mümtaz şahsiyetlerin kafasına eriştiğinde,  hiç kuşkunuz olmasın bu engin ufuklarla gönül bağını koparmaya hiçte niyeti olmayacaktır.  Zira tarihi yükselişimizi bu gelişmeci zihniyete borçluyuz. Öyle bir zihniyet ki, otoriter mantık oyunlarından uzak, ilme, deney ve gözleme açık bir ufuktur bu.
            Batı, orta çağda mantık ve deney gözlem ikilemi arasında kendisini hep mücadele içerisinde bulmuştu.  Kilise sultalarınca deney horlanmış, masa başı mantık tek ölçü kabul edilmiş ve dolayısıyla akıl yürütme metodu orta çağda altın çağını yaşamıştır.  Malum, o çağın en büyük sultası ve baş aktör yanılmaz tek otoriter akıl bilgesi Aristo’dur. İşte bu sulta zincirini sırasıyla; tahrif edilmiş İncil, ünlü papazlar, azizler ve kilise sultaları takip eder. İlginçtir bir gün bir papaz meclisinde atın kaç dişi olduğuna dair bir tartışma başlar, ama Aristo bu konuda atın 28 dişi olduğunu yazmıştı. Elbette ki Aristo’nun fikri kabul edilecekti. Zira Aristo’nun şahsında mantık tek hakikatti!  Onlar tartışa dursun biraz ötede otlayan bir atı gören genç bir papaz hemen atın yanına varır varmaz dişlerini saymaya çoktan koyulur bile. Birde ne görsün, hayret mi hayret, dişler 28 değil 12'dir. Tabii durum papazlar meclisine intikal ettiğinde Papazlar Meclisi şu karara varır:
            “-Aristo yanılmamıştır, at yanılmıştır!” İşte bu tipik mantık garabeti Avrupa’nın Orta çağ skolâstik zihniyetini ortaya koymaya yeter, artar da.  Hatta orta çağ için deney ve gözlemin horlandığı,  mantık yürütmenin baş tacı edildiği bir devrin adıdır dersek yeridir.  Zira bu devirde mantık tek yanılmaz sultadır, deney ve gözleme yer verilmez! Oysa ilmi metodun esası deney ve gözleme dayanır.
         Aslında yerli aydınlarımız, skolâstik kavramına pek yabancı değiller ama günümüzde skolâstik kavramından çok “orta çağ kafası”, “gerici”, “örümcek kafa”, “irticacı” vs. gibi yaftalamalar tercih edilir. Bilhassa bu tip yaftalamaları düşman addettikleri kesimler için kullanıp, bu arada rakiplerine aba altında sopa göstermeyi de ihmal etmezler.
      Bakın Aristo, mantık metoduyla ağır cisimlerin hafif cisimlerden önce düşeceğini söylemişti. O öyle düşüne dursun analitik tahlil; yoğunluğu (özgül ağırlığı) ve morfolojik görünümü aynı cisimler aynı anda düşer yönünde veri sunmaktadır.  Nitekim Galile insanların huzurunda Pisa (Pizza)  kulesine çıkıp biri büyük, diğeri küçük taş parçasını kulenin tepesinden bıraktığında, yine aynı anda yere düştüğünü ispatladığında sultacı zihniyetler gördüklerine inanamadılar, sonunda tevile başvurup gözlerinin yanıldığına karar verdiler! Bir kere Aristo tek yanılmaz otorite kabul edilmişti, geri dönüş söz konusu olamazdı, otoritenin sarsılmaması adına onun hataları bile doğru kabul edilecekti. İşte bu çarpık mantık anlayış batıyı orta çağ karanlığına gömmüştü. Mantık yürütme seline kapılanlar, analitik tahlilden yoksundular, ölçü nedir, tartı nedir, deney vs. nedir bilmezlerdi. O halde mantık tek başına Führer ilan edilmeliydi, zaten öyle de olur.
        Kopernik, İslam’dan aldığı aşılar sayesinde dünyanın güneş sisteminin merkezi olmadığını ve bütün gezegenlerin güneş etrafında döndüklerini fikrinde bir bilge adamdır.   Hatta bu fikri ölünceye kadar gizlemeyi düşünür de.  Ama 70 yaşına geldiğinde yazdığı “De Revolutionibus orbium ceelestium” adlı meşhur kitap bu düşüncesini ele verecektir.  Derken bu kitap derhal kilise otoritelerince yasaklar listesine alınmasıyla birlikte kendisi de aforoz edilir.   
          Peki ya Galile?  Malum, o da Kopernik’in dünyanın hem kendi ekseni etrafında hem de güneşin etrafında döndüğü fikrini teyit eden eserinden dolayı ilerlemiş yaşına rağmen engizisyon mahkemesine mahkûm edilmekten kurtulamayacaktır.  Kolay değil orta çağ karanlığında tahrif edilmiş İncil’e aykırı beyanlarda bulunmak her babayiğidin harcı olmasa gerektir. Ancak 20 yıl süren mahkûmiyet süresince baskılara dayanamayıp iddiasını inkâr etmek zorunda kalmış, ama yine de o mahkûmiyet sonrası yüksek sesle olmasa da   “E pur si mueve” diyebilmiştir. Yani “her şeye rağmen dünya dönüyor” demiştir.  O tüm çektiği sıkıntılar yetmemiş gibi tüm hürriyetleri elinden alınarak evine kapatılıp, 74 yaşında hayata veda ederken de Hıristiyan mezarlığına bile defnedilmemiştir. İşte bilim düşmanlığı buna derler.  Neyse Galile’nin çektiği sıkıntılar bir yana dursun,  yaptığı deneyler günümüz bilim adamlarına ışık kaynağı olmuşta. 
         Tabii bu tartışma burda bitmez.  Öyle ki, Giordano Bruno, Kopernik’ten de daha öteye gidip uzayın sınırsız olduğunu belirtince, bu cesareti pahalıya mal olmuş, o da engizisyon mahkemesince alınan karar gereği 1600 yılının şubatında Roma’da herkesin gözü önünde kitaplarıyla birlikte direğe bağlanarak yakılmıştır. Kitlelerin gözünde Batlamyus teorisi daha cazipti çünkü. Bu teoriye göre, dünya sabit ve hareketsizdi. Neyse ki bu çarpık anlayış fazla sürmedi. Yani Batlamyus teorisi Rönesans’a kadar devam edebildi ancak. Batı o yıllarda bu teoriyle oyalanırken, Kur’an-ı Mucizül Beyan çok daha öncesinden; “Güneş ve dünyanın hareketi bir hesaba göredir” (Rahman suresi 5)  beyan buyurarak bütün çağlara dünyanın hareket ettiğini haberdar ediyordu. Tabii her şey bu ayetle sınırlı değil, devamı vardı. Bakın Allah (c.c.); “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan odur. Her biri kendi yörüngesinde seyreder” (Enbiya suresi 33) beyan buyurmaktadır.  İşte ilahi ferman böyle buyururken orta çağ sultaları ise “güneş, yıldızlar ve bütün kâinat dünya etrafında dönüyor” diyorlardı, ama nereye kadar. Ne zaman ki batıda Kristof Colomb ve Macellan’ın seyahatleri gerçekleşir işte o zaman dünyanın yuvarlak oluşu ilgili fikirler sahne alacaktır.  Zira 1520’de gerçekleşen bu seyahat dünyanın yuvarlak olduğunu ispatlamaya yetmiştir.  Buna Newton’un yer çekim kuvvet kanunu da eklenince artık dünyanın yuvarlaklığına itirazlar kendiliğinden bertaraf olmuştur. 
        Müslümanlar olarak ne kadar şükretsek azdır, batı itirazlarla uğraşırken Allah (c.c); “Sonra arzı deve kuşu yumurtası (mücessem kat-ı nakıs) şekli verdi (söbüleştirdi)” (Naziat suresi, ayet–30) buyurarak dünyamızın açık ve net bir şekilde yuvarlak olduğuna dair bilgiler sayesinde karanlığa gömülü kalmamış olduk. Üstelik bu bilgiler birkaç ayetle geçiştirilmemiş, desteklenmişte. Nitekim Allah-ü Teâlâ’nın; “Bundan sonra da yeri yayıp döşedi” (Naziat, 30) beyanı ufkumuzu açmaya yetmiştir.  Nasıl ufuk açmasın ki,  Arapçada  'deha' kavramı devekuşu yumurtası anlamında, yani bu yumurta dünya şekline benzemesi bir yana tıpkı dünya gibi iki kutbu şişkin, iki ucu basık ta.  Aynı zamanda dünyamızın dış örtüsü olan yer kabuğu 75 kilometre kalınlığında olup, sanki teşbih sanatıyla kürevîmsi bir yumurta kabuğu üzerinde yaşadığımıza dikkat çekilmektedir. Tüm bu yaşananlardan daha önemlisi geçte olsa insanlığın Newton, Kepler ve birçok sağduyu bilim adamlarının ortak görüşü diyebileceğimiz “Biz Allah’ın sonsuz ilminin düşünüp anlamaya çalışıyoruz” çizgisine gelinmiş olmasıdır. Tabii çile çekilmeden hakikate ulaşmak çok zor. Anlaşılan o ki, 18. yüzyıla kadar batı karanlıkta yüzerken Halife Me’mun döneminde Mervezi başkanlığında bir grup hem Sincar sahasında meridyen dairesini ölçmüşler hem de dünyanın çevresinin 39 milyon 759 bin 600 metre olarak hesaplamışlardır. Ki; elde edilen rakamın bugün itibariyle kabul edilen 40 milyondan biraz aşağı bir değerde hesaplanmasına rağmen yine de bu hesaplamaya gölge düşürmemektedir. Hakeza El-Battani ise hem trigonometrik metot geliştirmiş hem de ekliptik meylinden hareketle sene ve mevsimlerin oluş sürelerini, güneş ve gezegenlerin dönüş ve yörüngelerini belirleyip İslam medeniyetine katkı sağlamıştır.           
           Malum, Fransız bilgini Antoine Laurent Lavoisier’in başına gelenlerde diğerlerinden pek farklı sayılmazdı. Adamcağız oksidasyon olayını keşfetmesiyle birlikte yanma meselesini açıklığa kavuşturup insanlığa büyük bir hizmet vermiş oldu ama sonunun idamla neticeleneceğini belki de hiç tahmin edememişti. Neymiş efendim; 'tütünü ıslatarak kuru ağırlığının üzerinde satışlara sebep oluyormuş, bu düpedüz sahtekârlıktır' diye malum sultalarca aforoz edilir de.  Oysa Lavoisier’in tütünü ıslatma buluşu sayesinde tütün yapraklarının depolanması esnasında kırılmasının önüne geçilmiş olunuyordu. Hatta bu metot bugün dahi kullanılmaktadır. Üstelik idamından önce iki gün daha tehir edilmesi için ricada bulunmuş, bu iki gün bile ondan esirgenip mahkemece yüzüne karşı; “İhtilalin bilginlere ihtiyacı yoktur” denilerek talebi reddedilmiştir. Maalesef o da başını giyotine vermekten kurtulamamıştır. Cesedini Monceau parkında bir çukurda atılı vaziyette gören Lagrange ardından; “Bu kafayı kesmek için bir an yetti ama asırlar bir benzerini yetiştiremeyecektir” diye ağıt döküp tarihe not düşmüştür.
            Peki ya biz? Malum,  İmam-ı Azam’ın at üzerindeyken, atın kaç ayağı sorusuna cevap vermek için attan inip ayaklarını tek tek saymaya başlayıp 4 (dört) demesi ufkumuzu ortaya koymaya yetiyor. İşte bu misal deney ve gözleme verilen önemi ortaya koymaktadır.  Yani, bu misalden anlaşıldığı üzere İmam-ı Azam’ın eşyaya ve canlı âleme bakışı ile batının orta çağ skolâstik zihniyeti çok farklıdır.
            Orta çağ skolâstiğinin tipik genel özellikleri şunlardır:
            — Tek ölçü kaynakları yanılmaz sultalardır. 
            — Referansları deney ve gözlemden uzak mantık yürütmektir.
            —Onlar için genellemelerden hareket etmek (Genelden özele bir yol takip etmek) esastır.
            Elbette ki; parçadan bütüne yol takip etmek, analitik tahlil gerektirip zahmetli de. Diğer usul çok kolay, bu yöntemde ne araştırmak var, ne de gözlemlemek, sadece akıl yürütme vardır. Üstelik sahip olunan tüm bilgiler otoritelerce önceden yazılmış, yani hazır veriler daha önceden taraftarlarının eline tutuşturulup,  adeta düşünmeye ne gerek var denilmiştir. Hatta bu sığ mantık halk dilinde armut piş ağzıma düş şeklinde tabir edilir.
           Akıl yürütmede izlenen kaideler genel hatlarıyla şunlardır:
            — Bütünden parçaya ( dedüksiyon-tümdengelim ) metodu,
            — Parçadan bütüne ( indüksiyon-tümevarım) metodu,
            — Benzetme metodu( Anoloji).
            Bir olayın aydınlanmasında üç metoda da başvurulabilir. Ancak bütünden parçaya metoduna sıkça başvurulursa, pekâlâ biz de orta çağ skolâstiğinin düştüğü çukura düşebiliriz. Dedüksiyon usulüyle ancak hâlihazırda mevcut bulunan kanunlara ihtiyaç hâsıl olduğunda başvurulur. İndüksiyon yöntemi izlenildiği takdirde deney ve gözlemin ışığında kâinatta var olan kanunlar açığa çıkarılabilir. Analoji metodunda ise “benzer olaylar benzer neticeler doğurur” ilkesi gereği bir takım olaylar açıklanabiliyor. Hâsılı Orta çağda engizisyon sultaları, bu üç usulden sadece tümdengelim’i (genelden özele) tercih etmişlerdir. Bu yöntemle deney ve gözlemin horlandığı muhakkak. Demek ki; mantık yürütme her devirde, değişik alanlarda farklı roller üstlenebiliyor. Mesela, hukukta “önce karar verip sonra yargılama”  çağ dışı kabul edildiği halde orta çağda engizisyon mahkemeleri daha insanları yargılamadan suçlu ilan etmişlerdir. Hatta günümüze dahi bu kural sıçramıştır. Ama İslam hukuku öyle değildir, bakın  “suçların şahsiliği” prensibini, Hz. Ali (k.v) vefat ederken (Şehit düşerken) bile bir kişinin ölümüyle bir grubun yargılanamayacağını vasiyet ederek adeta insanlığa hukuk dersi vermiştir.
             Tabii sadece hukuk alanında değişim yaşanmıyor, fen alanı da öyledir.  Malum,  Grek dünyasında tabiat olayları “su, ateş, hava ve toprak” diye dört unsurla izah edilirdi.  Gün geldi, ilmi çalışmalar su yüzüne çıktığında artık bu tür genellemelerden hızla uzaklaşılıp 104 element keşfedilmiştir, hatta bununla da kalmayıp yeni yeni elementlerin varlığından bahisle element tablosuna yenileri ilaveler eklenir de.   Anlaşılan batı, orta çağ skolâstik anlayışında ısrar etseydi elementlerden bihaber genellemeler içinde sıkışıp kısır döngü içerisinde yüzecektiler. Artık gelinen noktada teknolojik gelişmeler ve analitik tahliller sayesinde tümevarım yöntemler (parçadan bütüne) kabul görüp, ezberci yöntemlerin terk edildiğine şahit oluyoruz.
              Her ne hikmetse aydınımızın bir kısmı bu gerçekler ortada iken skolâstik kavramını diline doladıklarında, hemen dini değerlerimizle ilişkilendirilip güya inanan insanlar, ülkemizi orta çağ karanlığına sürükleyecek hezeyanında bulunabiliyorlar.  Oysa bu türden karalamalara tevessül etmekle, aslında orta çağ engizisyon kilise papazlarının üstlendiği misyonu kendileri yüklenmiş oluyorlar. Kaldı ki bizim kültürümüzün baş tacı cami, medrese, dergâh, âlim, müftü vs. gibi tüm unsurlar ilme açık unsurlardır.  Bu mekânlarda sürekli “İlim Çin’de bile olsa alın” telkini yapılıyor hep.  Başka adres aramaya gerek yoktur, ilmi zindana hapseden skolâstik düşünce Avrupa’nın eseridir, bize ait değil. Klasik eserlerimizin çoğu ilmi teşvik ettiği gibi, âlimlerine son derece değer veren methiyelerle doludur. Skolastizm, geri kafalılık, örümcek kafalı gibi yaftalamalar başka iklimlere has bir özelliktir. İşte bu anlayış sayesinde Avrupa orta çağ karanlığında yüzerken, İslâm dünyası sahip olduğu ilmi zihniyetle altın çağlarını yaşamıştır. İlla tehlikeden söz edilecekse hem bilime,  hem de maneviyata karşı çıkan sapkın güruhları teşhir etmek daha doğru bir tavır olacaktır.
            Kara Cuma, çember sakallı, gerici, irticacı vs. gibi suçlamalar sultacı cenahta yer alan zihniyete has karalama malzemelerdir. Ah zavallı adamlar! Başka ne yapsınlar ellerinde karalamaktan başka malzeme yok ki.  Belli ki bu tür sultacı zihniyetlerin ortak özelliği şunlardır:
            —Batıdaki Rönesans’ı doğuran sebepleri görememeleri,
            —Tek yanılmaz otoriter kabul ettikleri batı’nın eski öğretileri olması,
            —Kafalarında ezberlediği ya da ellerine tutuşturulan hazır reçeteleri kapsayan genellemelerden hareket etmeleridir (Tümden gelimcidirler).
             Maalesef bu ortak özelliklere sahip olan kesimler tarihi perspektiften de yoksundurlar. Şöyle ki; Tudunluktan Yabguluğa, Yabguluktan Hakanlığa, Devletten İmparatorluğa, İmparatorluktan Meşrutiyete, Saltanattan Cumhuriyete bir dizi geçiş süreci yaşasak ta sonuçta ayakta kalan Türk Milletidir. İdari şekiller, yönetim biçimleri değişebiliyor. Önemli olan milletimizin bekasıdır.  Şurası muhakkak cumhuriyete sahip çıkıp, diğer evreleri reddetmek skolâstik zihniyetin içine düşüp çıkamadığı bir açmazdır. Hakeza saltanat dönemini kabul edip, cumhuriyeti reddetmekte aynı şeydir. Tüm mesele, bütünü kucaklayıp kucaklamamakta kilitlidir. Bütüne sahip çıktığımızda mesele kalmayacak zaten. Düşünsenize düşman addettikleri Osmanlı ortada kalmadığı halde, hâlâ saltanata ve hilafete hücum etmenin ne anlamı var ki, doğrusu anlamış değiliz.  Hadi Osmanlıdan vazgeçtik bugün biri çıksa kendini halife ilan etse, acaba ardına kaç kişi düşer ki? Bırakın İslâm âlemini, Türkiye’de hatırı sayılır kaç kişi biat eder? Anlaşılan değişimi görememek sadece yanılmaz sultaların değişmez alın yazısıdır.
        Bakın, İbn-i Haldun toplumların değişim sürecini incelerken, Arap toplumunun bedeviyetten hadariyete geçişte bedevilerin değişime ayak uyduramayıp sürekli tepki gösterdiğini dile getirmiştir. Aynısı olmasa da bizim tarihi gelişim evremizde saltanattan cumhuriyete geçişte sessiz bir direnişin varlığı gözlenmiştir.  Tabii kolay değildi, 600 senelik ulu çınarın bir çırpıda çöküşü söz konusuydu. Asla bu Osmanlının çöküşüne sevinilen bir sessiz direniş değildi, bilakis sosyal bir vakıanın neticesi ortaya çıkan bir durumdu. Nitekim her geçiş sürecinin sancılı olduğunu, sosyologlarımız da beyan ediyorlar. Yani bu bir sosyolojik realitedir. Dolayısıyla sosyolojik değişimin bir gereği bu mücadelede Osmanlı kaybedecek, Cumhuriyet kazanacaktı.  Kaldı ki bunu bilmek için kâhin olmak gerekmez,  dünya hızla imparatorluklardan ulus devlet olmaya doğru koşarken, bizim bu gelişmelerden etkilenmemiz söz konusu olamazdı. Gayet tabii bir gelişim süreci yaşanmıştır. O halde Osmanlı yıkıldı diye boş yere eseflenmeye, ya da tam tersi  “oh olsun canıma değsin ” söylenmeye gerek yoktur. Zira ortada dünya ölçeğinde yaşanan sosyal bir vakıa var. Yediden yetmişe herkes iyi bilir ki günümüzde tekrardan saltanata dönüş talebinde bulunmak çağımızın bedeviliği olacaktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan bir takım geçiş sancılarının arkasına sığınıp ta, o yıllara özgü şartları aynı tempo ile zamanımıza taşımak akıl kârı değil elbet. Skolâstik kafalar hâlâ Atatürk’ün girişimiyle kurulan Kuvay-ı Milliye Cumhuriyet refleksinin bütün hızıyla devam ettiği zannındalar. Oysa Cumhuriyeti kuran irade Osmanlı medreselerinde yetişen kadrolardır. Dolayısıyla skolâstik zihniyet boşa heveslenmesin, kendi skolâstik emellerine Atatürk’ü maske ve kalkan olarak kullanmakla bir yere varamazlar.  İşte Atatürk’ü istismar eden bu Kemalist skolâstik zihniyetin ortak özellikleri şunlardır:
            — Referansları 1930’lu yıllarına ait çözüm reçeteleri.
            — İlham kaynağı Atatürk, ama Atatürk’ün işaret ettiği çizginin dışında bir yol takip etmek esastır.
            — Metotları tümdengelimcidir(tümden parçaya).
            Düşünsenize bir skolâstik kafa Atatürk’ün sarf ettiği her sözü kendi sığ mantığına göre yorumlayıp işte çözüm bu diyebiliyorlar. Bu da yetmez o devrin şartlarını günümüz şartlarına eşitleyebiliyor. Oysa Atatürk, bugün yaşamış olsa dün yaptığının,  tam tersi bir değişim örneği sergileyecekti. Ama gel gör ki bu durumu skolâstik kafalara anlatamazsınız.  Maalesef tarihin bir kesitine gömülmek, tüm “yanılmaz sultacı” zihniyetlerin çıkamayacağı bir çukurdur.
Şurası muhakkak hem gelenekçi olmak, hem de tarihe bir bütün olarak bakmak,  gerçek ilmi yaklaşım olacaktır. Tarihi gerçekleri iniş çıkışıyla, yanlışıyla, doğrusuyla değerlendirip ibret almamız gerekirken,  tam aksine kimimiz şahısları göklere çıkartıp yüceltiyor, kimimiz de yerden yere vurup güya intikam almışçasına öfkeleniyoruz. Her iki yaklaşım da sultacı zihniyetin ortaya koyduğu bir üründür. Bu üründe sebep netice ilişkisi çıkmaz,  galiba övme ya da tam tersi yerme eksenli tümden gelimcilik bir metot izlemek kolaylarına geliyor. Nasıl olsa zihinlerini daha önceden biat ettikleri otoriterlere kiralamışlar,  o halde fikir üretme ve gelecekle ilgili proje üretmeye ne gerek var ki. İşte bu mantık garabeti budur.  Dahası analitik düşüncenin dirilmesine engel olan zihniyetin tâ kendisidir bu. Fikir üretmek, içinde bulunduğumuz meselelere çözüm sunmak, analitik tahlillerde bulunmak mı, boş ver deniliyor..  Tek öğreti varsa yoksa yanılmaz sultalar veya kafalarına kodladıkları genellemeler, ya da ellerine tutuşturulmuş oyuncaklarla oyalanmak öğretisidir. Bu nasıl oyalanmaksa bir bakıyorsun solcular yıllardır eline tutuşturulmuş sloganları tekrarlamakla meşguller, sağcılar ise tarihin ihtişamına kendilerini kaptırıp gelecekten bihaberler. Madem öyle, siz siz olun ne köksüz gelecek, ne de ati’den yoksun bir mazi seline kendinizi kaptırmayasınız.  
Sulta otoriteler, sadece otoriter şahıs planında kalmayıp, daha değişik sahalarda da kendini göstermektedir. Mesela medya bu işin dördüncü ayağıdır. Her ne kadar medya sıralamada dördüncü kuvvet gibi görünse de aslında birinci kuvvettir. Malum, ellerinde bulundurdukları iletişim araçları avantajıyla insanların ufkunu açmada bir ışık görevi yapması gerekirken, zihinleri karartmakla meşguller. Böylece yalan haberlerle toplumu ötekileştirip kimi zaman yandaş, kimi zaman kartel,  kimi zamanda Pensilvanya kaynaklı paralel medya olarak sahne alabiliyorlar. Derken bu tablo medya skolâstiğini doğurmaktadır. O halde medyatik skolâstik şu özellikleriyle izah edilebilir:
    — Uygulamaları: Asparagas haber üretmek,
    — Yanılmaz sultaları: Medya üst yöneticileri ve patronlar,
                —Olaylara bakış:      yanılmaz medya patronlarının çizdiği çerçevede değerlendirmektir (tümden gelimcidirler).
 Yukarıda dedik ya,  yanılmaz sultacı anlayış, aslında Orta çağ Avrupa'nın günümüze yansıtmış olduğu bir üründür. Bu ürünün genel manada özelliklerini şöyle kategorize edebiliriz:
  — Mantık yürütmek, deney ve gözleme kapalı olmak,
  —Yanılmaz sultalara bel bağlamak,
  —Otoriter mantık silsilesi çerçevesinde hareket etmek (tümden gelimcidirler).
Aslında skolastisizme hemen hemen her alanda örnekler verilebilir. Her fikrin yobazı olabileceği gibi, bilimsellikten dem vuranlarda da yobazlık gözlemlenmektedir. Kaliteli fikirler, çok kere ehliyetsiz ellerde taassup hale dönüşebiliyor. Taassup, karanlığa davetiye demektir. Peki, bu davete icap edilir mi, elbette edilmez. Zira empati davranmak varken ruhumuzu karartmaya ne gerek var. Bir kere empati kurma veya etrafımıza hoşgörüyle bakmak toplumda yumuşamayı sağlamaktadır. Keza demokratik platformda herkesin hukukuna halel getirmeden her şeyi tartışması da öyledir.  Bu arada her şey derken tabiî ki kutsal olanlar hariç, yani Allah ve Resulünün hakikatleri dışındakiler.  Malum,  Mutlak hakikatin, ulu orta konuşulmasının “imani” yönden risk teşkil ettiği muhakkak.  Zaten Vahyin kuşatmadığı alan yoktur.  Akıl ise bir cüz’dür, her şeyi kuşatamaz. İşte bu yüzden vahy ve sünnet üstünlüğü tartışılamaz. Aklın sınırını deney ve gözlem belirler. Bundan öte ilmin kaynağı Allah’tır,  kullar sadece yaratıcının sunduğu ilimden ulaşabildiği ölçüde istifade edebiliyor. İşte kaynağı Allah olan bir ilimle Müslüman’ın problemi olmamasının sebebi budur. Maalesef aynı şeyleri skolâstik zihniyet için söyleyemiyoruz, çünkü skolastizmin zıddı ilimdir, zıddı kâmili ise Vahiy ve Sünnet’tir.
         Madem durum vaziyet bu istikamette seyrediyor, o halde bu gerçeklerden hareketle Türkiye’de sathında cereyan eden skolâstik tipleri şöyle sıralayabiliriz:
            —Radikal İslami skolâstik,
            — Medyatik skolâstik,
            — Batıcı skolâstik,
            — Laik ve anti-laik skolâstik,        
           — Etnik  skolâstik,
    Politize skolâstik,
    Vesayetçi Ergenekon ve paralel skolâstik vs.
            Bütün skolâstik tiplerin üç aşağı ve beş yukarı özellikleri hep aynıdır. Hepsinin de “yanılmaz otoriterleri” var. Hareket noktaları genellemelerdir, yani tümden gelimcidirler. Tek rehberleri deney ve gözleme dayalı olmayan sultaların söz ve yazılarıdır.
           Bir başka dogmatik düşüncenin piri var ki, o da hepimizin çok yakından bildiği gerçek anlamda biyoloji eğitimi almamış, ancak kendisi İngiliz tabiat bilimcisi olan Charles Robert Darwin’den başkası değildir. Biz şimdilik evrim konusunun detayına girmeden sadece evrim skolâstiğinin özelliğini şöyle kategorize edebiliriz:
            — Referansları Charles Darwin olmakla birlikte bu düşüncenin antik çağlara kadar uzandığı bir sır değil.  Zira eski Yunan’da Allah’a inanmayan felsefeciler o günlerde bile evrim benzeri fikirler serd etmişlerdir.
            — İlham kaynakları materyalizmdir. Yani elle tutulan gözle görülen şeyler esastır.
            — Metotları tümden gelimcidirler (genelden parçaya), yani dogmadırlar.
          Gerçekten evrim teorisi sapkın bir felsefe olup temel dayanağı materyalizmdir.  Bilindiği üzere materyalizm canlı cansız âlemin var oluşunu maddeye indirgemeyi maharet saymaktadır. Böylece hem kendilerini gülünç duruma düşürüyorlar, hem de insanlığı insanlığından uzaklaştırmaya çabalıyorlar. Nasıl ki komünizm materyalizmin tabii bir sonucu olarak doğmuşsa evrim teorisi de materyalizmin çökmemesi için ortaya atılmış bilimsel kılıfa bürünmüş bir maskedir. Bugün dünyanın geldiği nokta itibariyle Karl Marks’ın ideolojisi iflas etmiştir. Hakeza Evrim kuramı da öyledir. Başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın hemen hemen her yerinde bilim adamları tarafından reddedildiği gibi, bu konuda birçok evrim karşıtı kitaplar yayınlanıp ülke toplumlarını tehdit eden bir veba kapsamında hala mücadeleye devam ediliyor. Aslında evrimi savunanlarda evrime inanmamakta, ancak ne var ki bir ideolojik zorunluluk gereği bir türlü ‘Kral çıplak’ demeyi onurlarına yediremiyorlar.
            Radikal İslami gruplardan Şia’yı ele alacak olursak, Şia skolâstiğinin özellikleri şunlardır:
            —Yanılmaz referans kaynakları ve otoriterleri mollalardır (Hâşâ Mollalar masumdur (!) ve günahtan arıdır (!))
            —Düşünceleri molla sultaların sözleridir. Böylece deney ve gözlemi kaybetmişlerdir.
            —Tümden gelimcidirler.
           PKK skolâstiğinin ana çerçevesi ise:
            — Yanılmaz sultası Abdullah Öcalan.
            —Uygulamaları silahlı eylem üzerine kuruludur.
            — Tümdengelimcidirler. (Örgütün bildirilerinden hareket ederler)
            Parti skolâstiğinin ana özellikleri:
            — Yanılmaz otoriterleri ve referans kaynağı; bağlı olduğu liderdir.
            —Metotları;  siyasi putlaşma ve siyasi kirlilik.
    Tümdengelimcidirler  (Lider-teşkilat-parti programından hareket edilir)
          Vesayetçi Ergenekon skolâstik düşüncenin ana özellikleri:
          —Yanılmaz referans kaynakları ve otoriterleri kutsal devlet mantığıdır. Bu mantıkta ulusal sağ ve ulusal sol fark etmez aynı ortak kulvarda yer alabiliyorlar.
            —Düşünceleri kutsal devlet mitidir. Böylece deney ve gözlemi kaybetmişlerdir.
           —Tümden gelimcidirler.
           Vesayetçi paralel ihanet çetesi skolâstik düşüncenin ana özellikleri:
           —Yanılmaz referans kaynakları ve otoriterleri mehdiyet gördükleri üstün insan mitidir.
            —Düşünceleri üstün insan vaazlarıdır. Böylece deney ve gözlemi kaybetmişlerdir.
            —Tümden gelimcidirler.
           Peki ya parti skolâstiği, malum bu skolâstiğin içine düştüğü durum diğerlerinden biraz farklı olup, siyasi uygulamalarda militarist,  politik yaklaşımlarında oportünisttirler. Partide farklı bir ses ihanet kabul edilir. Farklı düşünce, lider sultasınca kapı dışarı edilebiliyor.  Çünkü bu tür partiler “lider-teşkilat-parti programı” üzerine şekillenmiştir. Bu üç unsur eleştirilemeyeceği gibi tartışılamaz da. Hatta farklı beyanda bulunmak kapı dışarı edilmeye yeterli bir karine teşkil edebiliyor.
            Skolâstik partilerin sulta liderleri, arada bir de olsa sürekli hukukun üstünlüğüne vurgu yapıp demokratik laflar ediyor olsalar da acaba üstünlüğünü savunduğu hukuk hangi hukuk? Demokrasi dedikleri kayıtsız şartsız lidere itaat mi, yoksa söz de, karar da milletin midir?  İşte bu sorular skolâstik partiler için sıkıntıdır.  Hakeza kendi içindeki yapılanmada da öyledir.  Nitekim parti yöneticilerini mi değiştirmek istiyorsunuz, taban nazarı itibara alınmaz. Alttakilerin canı çıksın dercesine, onlar sadece slogan atmak ve taşeronluk yapmak için vardırlar. Tavan ise sadece parsayı toplamak, gününü gün etmek,  adından ve şanından bahsedilmenin derdindedir.  İşte bu yüzden skolâstik parti yapısı demokratik planda değil,  totaliter düşünce planında değerlendirilir.
             Bakın sulta liderler, yaşadıkları her devirde kitleleri peşinden sürüklemek için, önceden hayali düşman hedef tayin etmişlerdir.  Aslında kendileri açısından mantıklı da,  zira düşman olmadan partinin ayakta kalması imkânsız gibi bir şeydir.  Mutlaka bir hasıma ihtiyaç duyulur. Farzı muhal, konjonktür gereği ülkeyi tehdit eden komünizm mi var, hemen taraftarlarına çağrıda bulunup: Kahrolsun Komünizm! Komünizm Ezilmeli! Komünizm Yıkılsın!  Türkiye Komünizme Mezar olacak gibi ateşli cümleler sahne alır.  Derken meydan slogan sesleriyle uğuldar, kitleler coşturulmaya çalışılır. Oldu ya tehlike ilan ettikleri düşman ortadan kalktı,  bu durumda derhal zaman kaybetmeksizin adı ve şanı değişik yeni bir düşman belirlenmeye başlanılır. Belli ki çiçeği burnunda yeni düşman şimdilerde PKK’dır. Maksat, üzüm yemek mi yoksa bağcıyı mı dövmek doğrusu bu sorunun cevabını bulana aşk olsun. Siz cevabı bulmaya çalışadurun,  şehit cenazeler yurdun dört bir tarafına dağıldıkça, Kahrolsun PKK!  PKK’nın Kökünü Kazıyacağız! Bu yaptıklarını yanlarına bırakmayacağız! Bize verilen her oy PKK’ya sıkılan kurşundur tarzında naralar etrafı sarıp her atılan slogan biri bin altın değerinde döviz olacaktır. Öyle ki sloganlar bu aşamadan sonra, insanların rehberidir artık. Huzuru arayan kitlelere sloganlar cazip geleceğinden artık bu hamaset kokan sözler birer can simidi gibi yetişecektir adeta. Şayet birileri bu arada yerinden doğrulup: “Durun beyler ne oluyor?  Şayet mesele PKK davası ise, o zaman yapılacak tek şey nimet ve külfette beraber olmaktır” diyorsa kimse itibar etmez. Tabii sözün ehemmiyetsizliğinden değil, belki slogan içermediğinden dolayıdır. Slogansız sözler, analitik tahlil gerektirip yorucudur, bu saatten sonra akıl dolu sözlerle kim uğraşır ki. Oysa bahsi geçen slogan içermeyen bu akıl dolusu sözün analitik yorumu  “Bu vatanın nimetini paylaşanlar, külfetini de paylaşmalıdır” manasına gelmektedir. Peki, böyle bir örnek var mı denilirse Cahar Dudayev bunun tipik misalidir. Keza o yurt dışında bulunan oğlunun tahsilini yarım bırakıp ülkesi için savaşmaya çağıran örnek kahraman liderdir. İşte nimette ve külfette beraber olmak budur.  Aynı zamanda bu olay çağımızda yeniden bir Şeyh Şamil ruhu yaşatmanın ifadesidir. 
          Acı ama gerçek analitik tahlil gerektiren sözler, sloganvâri olmadığından kitleleri coşturamamakta. Her nedense kanla coşmak, kandan medet ummak her devirde yaşanmış sultacı zihniyetlerin tek malzemesi.. Bilhassa günümüzde sebep netice ilişkisi içinde olayları değerlendiren akıllı liderin pek kıymeti bilinmiyor.  Daha çok Vur! Vur! Hainler! Hurra! gibi öfke içeren hamasi nutuklar itibar görmektedir. Oysa nimette ve külfette beraber olmakta neymiş, deyip geçmek bizi her geçen gün uçurumun eşiğine getiren asıl sebeptir.
            Bakın Abdülaziz'in veziri Ali Paşa 40 sayfalık risalesinde özetle şunları söyler: “Ticaret, sanat gibi işlerin azınlıklara bırakıldığını, savaşmak, düşmanlarla cenk etmek gibi görevler de bize has olmuş. Böyle devam ederse azınlığa düşen asıl biz olacağız...” Gerçekten de tarihi süreç içerisinde silahla iştigal eden insanımız heder olmuş, fakirleşmiş, ticaretle uğraşan azınlıklar ise zenginliklerine zenginlik katıp köşe başlarını ellerinde tutmuşlardır. Osmanlı’nın yıkılış sebeplerinden biri de bu gerçeklerdir. Düşmanla savaşmak tek meziyetmiş gibi teşvik görünce ortaya çıkan manzaranın bu olacağı muhakkak. Oysa vatan için savaşmak veya ticaretle uğraşmak her ikisi birlikte kahramanlık ilan edilmeliydi. Maalesef kahramanlığın göklere çıkarıldığı tek ülkü: Savaşmak! Savaşmak!  Peki, nimeti nereye koyacağız? Belli değil. Terörle mücadelede samimi olanlar, önce iğneyi kendine sonra çuvaldızı başkasına batırmaları gerekiyor. Eskilerin söylediği dâhiyane bu sözlerle paralellik kurabilenler ancak samimidir diyoruz. Terör karşısında hiçbir şey “objektif” kriterler kadar parlak olamaz. Çünkü terörün itici gücü iki renkli dünyanın efsunlarıdır. Bu iki renkli dünyalar acaba birbirine gerçekten zıt mı, yoksa rakip mi? Öyle anlaşılıyor ki, kitlelerin öfkeleri üzerine hesap yapanlar, ya da kanla beslenenler “zıt” olamaz, ancak olsa olsa birbirlerine “rakip” olurlar. Bu yüzden yaşamasını kana borçlu hisseden güçlerin kanın durmasını canı gönülden isteyeceklerine inanmak kendimizi kandırmak olacaktır.
            Bugüne kadar teröre karşı tek ilaç askeri çözüm sandık, hâlâ da aynı metodunun devamından yanayız. Her nedense terör meselesinin kültürel, ekonomik, sosyal, psikolojik vs. boyutunun da olabileceği göz ardı edilmiştir. Üstelik bu boyutuyla yorum yapanlar her an andıçlanıp,  bölücülük ve ihanet etmekle suçlanabiliyor. Her kim demokratik çözüm diye ortaya çıkarsa dikkate alınmaz.  Genel biricik çözüm: askeri veya polisiye kuvvetlerdir. Oysa otuz yılı aşkındır Cudi ve Kandil dağlarını, Güneydoğu’nun sarp kayalıklarını havanlarla, en gelişmiş toplarla veya insansız hava araçlarıyla dövüp duruyoruz ama bir türlü terörün sonu gelmiyor.
        İlginçtir Güneydoğu’da akan kan aktıkça bir kısım liderlerin yıldızı daha da parlıyor. Kurtuluşun yolu, falancı çatık kaşlı, ya da bütün ümitler miting meydanlarında avaz avaz bağıran liderin gelmesine ümit bağlanır hep. Bu noktadan sonra terör belası artık onu meşhur eder de. Sultaların tek ilacı gergin ortamlardır zaten. Saltanatının devamı kana bağlı çünkü. Her tarafın kan revan olduğu ortamda “sivil katılım”, “sivil toplum” ve “sivil inisiyatif” kavramları bir hiçtir. Bu kavramlar durgun ortama hastır. Yani huzur ortamında tartışılan kalite değerinde fikirlerdir. Onun için sulta liderler istikrarlı ortamların doğmasını istemezler. Belli ki huzurlu günler geldiğinde kendi konumlarının tartışılacağından kaygı duymaktalar. Böylece gerginliğin yerini durgunluk aldığında istediği gibi at oynatamayacaklardır. Anlaşılan  “Kurt puslu havayı sever” sözü boşa söylenilmemiş. Nitekim puslu havada, lider sultaları karizmatik gücüne güç katarlar. Bu gücüyle beyinler esir alınıp adeta büyülenir ve yıkanır. Hemen ateşli konuşmalara kapılıveririz. Aslında bu durum, şuurun çözülüp karaya vurma halidir. Şuurun boşalmasına çok kere sultalar sebep olmaktadır. Çünkü onlar bilince değil, bilinçaltı dürtülere hitap ederler. Yanılmaz otoriterler hata yapsa da, bilinci boşalmış kitleler istese de bu gerçeği göremezler. Seven insanın gözü kördür derler ya onun gibi bir kör dövüş alkışlanır da.  İşte körü körüne liderini sevmek, akıl ve şuurdan bihaberlik buna derler!
            Korkunç enerji ve ihtiras liderlik sultasının bir özelliğidir. İhtiras bu ihramın baş tacıdır. “İzm”leri doğuran sebepler üzerinde hiçbir zaman durulmaz. Niye dursunlar ki, sebep netice üzerinde durulursa kucağında yaşadığımız ortamla alakalı bir husus olduğu tüm çıplaklığı ile ortaya çıkacaktır. Kapalı ortamlarda ilan edilen, rengi, türü hangi tip düşman olursa olsun, potansiyel tehdit olarak kitlelere lanse edilip,  düşman bundan böyle av muamelesi görecektir. Avcılarda avını avlayın diyor zaten. Düşmanın biri gidiyor, biri geliyor, şuurumuz düşmana endekslenmiş bir kere. Oysa düşman dediğin ne ki? Önce kucağında yaşadığımız dünyaya bir çeki düzen vermek varken bu telaş niye?  Hala bataklıkta tek tek sinek avlamakla meşgulüz, ısrarla bataklığı kurutacak formüller düşünülmüyor. Dedik ya sebep netice ilişkisi üzerinde durulursa, sistemden kaynaklanan bir arıza olabileceği ortaya çıkacaktır. Çünkü yanılmaz sultaların en sevmediği metot; sebep netice ilişkisidir.
            Bütün sultacı zihniyetler, totaliter ve histerik-psikolojik haleti ruhiye sahipler. Aynı zamanda hiyerarşik bir çatı altında toplanmayı yeğlerler. Yani oportünist ve militarist bir ağ kurmuşlardır. Sultalar, emrindekilere karşı son derece ciddi ve disiplinli, dışarıya karşı ise mütevazı ve son derece naziktirler. Oysa İslâmiyet; “Müminler birbirine karşı mütevazı, dışa karşı çetindirler” diyor. Anlaşılan totaliter yapılar, İslamiyet’in tam tersi bir yol izlemekteler.
            Liderine endekslenmiş kitleler, onun şuuraltına seslenen sesinden, sonsuz zevke kapılırlar. İradesini, yanılmaz addettiği Führer’in nefesine teslim etmiştir. Hatta olaylara, canı gönülden bağlı olduğu liderinin gözlüğünden bakmaya çalışır. Elinden tek düşürmediği kitap, onun eseridir. Öyle ki ağzından her çıkan kelime, hislerinin tercümanıdır. Düşünmeyi tercih etmez, gerekte duymaz. Çünkü kendisi adına lideri düşünmektedir! Öyle bir tutku ki, lideri davadan taviz verse de ikaz edilmez. Oysa Halife Hz. Ömer (r.a.), idaresinde bulunan insanlara “Doğru yoldan çıkarsam ne yaparsınız?” diye sorduğunda:
          “-Ya Ömer kılıcımızla düzeltiriz” cevabını almıştır. Görüyorsunuz Hz. Ömer'i (r.a.) uyaran anlayışla, “kayıtsız şartsız lidere itaat” anlayışı çok farklı. Günümüzde bağlı olduğu liderin mukaddes değerlere karşı kayıtsız kaldığına şahit olsalar bile ona gönül verenlerin kılı kıpırdamadığı muhakkak. Bu durumu hatırlatan biri çıktığında ise hemen “onun bir bildiği vardır” teviline sarılırlar.  Hatalar diz boyu da olsa, yine aynı söylem tekrarlanır ve tevil makinesi hızla vazifesine devam eder.
            Mukaddes birliği biricik ülküsüne zarar gelse de bir kere zihninde “üstün insan imajı” yerleşmiştir, isteseniz de söküp atamazsınız. Yani bilinç karaya vurmuştur. Artık bu noktadan sonra liderine gönül verenler, hislerine mağlup olmuşlardır. Bu durum tedavisi zor bir değişik skolâstik hastalıktır.  Dahası dünyada eşi ve benzeri olmayan bir hastalık türü dersek yeridir.  Madem öyle bu ilginç lider skolâstiğinin özelliklerini sıraladığımızda:
            “—Lider-teşkilat-doktrin psikolojisinin hâkim olması,
            — Üstün insan saplantısının ağır basması,
            —Metotlarının yanılmazlık sendromu üzerine kurulu olması,
            — Tümdengelimci metodun esas alındığı”  bir klinik tabloyla karşılaşırız.
            İşte bu dört özellik, ister istemez kitleleri tepkici yapacaktır. Bu noktadan sonra artık çılgınlığın, şovmenliğin ortalığı kapladığı, etrafımızda simgesel işaretlerin havada üşüştüğü, bağırma ve naraların gırla gittiği görülecektir. Bu tür ortamlarda tek değer bağırmaktır. Aslında buna akıl tutulması dersek yeridir.
              Her ne kadar sağduyu insaf sahibi insanlar akıl tutulması deseler de sultalar bu gidişattan gayet memnunlardır. Hatta git gide yanılmazlığına kanaat getirir ve sonunda; davanın kitabını yazan da, davayı başlatanın da kendisi olduğunu ferman buyurur.  Bu da yetmez tarihi miladı kendisinden başlatıp   “ego”sunu ön plana alır.  Derken bundan böyle ego tarih, ego dava, ego teşkilat, ego tek ülküdür.
             Peki ya teşkilat! Malum teşkilat şeklen vardır, ama ruhen yoktur, sadece “yanılmaz lider”in vazifelendirdiği emre amade küçük sultalar vardır. Bu arada küçük Führerler üstlerine karşı yumuşak, tabana karşı katı olmak zorundadırlar. Teşkilat, küçük Führerlerin disiplinli yönetimiyle idare edilirler. Zira istişare, fikir alışverişi gibi değerler Führerlere yabancı kavramlardır. Yabancı olmadığı tek mevzuat liderinin talimatlarıdır. Bu nedenle her teşkilat ağının geleceği küçük Führerlere bağlanmıştır. Keza sultaların otoritesi de öyledir, onlarında geleceği küçük Führerlerin talimatları eksiksiz yerine getirmelerine bağlıdır. Onun için bu konuda en ufak taviz verilmez. Parti binalarında küçük Führerler bir nevi bağlı oldukları liderlerin özel ispiyon sekreterleri şeklinde konuşlandırılmışlardır.
             Taban gerçekten davasına sadıktır. Ancak davaya sadakatle bağlanmak teşkilat içerisinde ne oluyor ne bitiyor bunu idrak etmeye yetmiyor. Arka planda ne olup bitiyor okunamadığından gönül verdiği davanın, bir şuuraltı boşanma hareketi olduğu gerçeğini boşa çıkarabiliyor.  Elbette ki deney, gözlem ve ilim olmayan bir yerde gerçeğin fark edilmemesi gayet tabii bir durumdur. Öyle ki; ilim nedir sorulduğunda, hemen eline tutuşturulmuş reçeteler veya içi boş sloganlar gösterilir. Kendisi bir kelam etmez.  Hakeza yine kendisine deney ve gözlem nedir sorulduğunda, “Teşkilat hiyerarşisi ve uygulamalarıdır” cevabı alırsanız şaşmayın. Çünkü bilinci boşalmış hareketlerin hemen hepsi böyledir. Dahası bilinç teşkilat ağının tüm hiyerarşi kademelerince kontrol altına alınmıştır. Şayet bir insan bir teşkilata üye ise serbest hareket edemez,  kendi özgür fikrini beyan edemez. Bu noktada fikir adeta firar etmiş durumdadır.  Ortada tek bir fikir vardır, sadece yanılmaz otoriterlere ait söz veya demeçlerdir.  Zaten istese de bağlı olduğu liderinin söylediği sözün dışında hiç bir fikir kabul görmez. Aslında bu aklı peynir ekmekle yemek gibidir. Farklı düşünceler, asla totaliter zihniyetlerce hoş karşılanmaz. Adeta liderin düşüncelerine bağlılık yemini edilmiştir. Kaldı ki lider düşüncesinden farklı düşünmek teşkilata ve davaya ihanettir! Dolayısıyla tek tip düşünmek liderlik sultasının gereğidir. Anlaşılan bu tür sultacı dünyalarda, bize yer yok gibi gözüküyor.
            Tartışılmazlık çağımızın en büyük hastalığı dersek yeridir. İlim ve tefekkürden yoksun yığınlara has bir klinik tablosudur.  Kelimenin tam anlamıyla siyaset bilimine giydirilmiş  “lider-teşkilat-doktrin”  kılıfıdır.  Öyle karşımızda bir tablo var ki; sultalar, bu dünyadan çekip gittiklerinde, ardından nefretten başka miras bırakmadıkları gözlenmiştir. Hatta bu dünyadan bağını kopardığı an, oh be gitti kurtulduk, özgürlük varmış diyemiyorsunuz. Yanılmaz sultaların ardından bıraktığı kin, nefret ve öfke tohumları teşkilata ve yeni katılanlara pay edilerek süreç devam ettirilir de. Bu paydan paylananlar aynı zamanda geleceğin yeni Führer adaylarıdırlar.  Böylece üzerinde kara bulutların dolaştığı Türkiye’de aldatılan genç nesiller öfke, kin ve nefret tohumların kurbanı olurlar. İşte yeni nesil bu tür oyunlarla yanılmaz lider sultaların türettiği çirkin ve şeytanca oyunları yüzünden uçuruma sürüklenmişse, yapacağımız tek şey derhal ruhi boşluğa düşmüş genç kuşağı çağımızın sesi; ‘Ne olursan ol yine gel’ diyen Mevlana'nın soluğuyla buluşturmak olmalıdır.
        Velhasıl; genç nesiller Gönül Sultanların manevi ikliminde aydınlığa çıkacaktır, başka yolda gözükmüyor gibi. İnşallah sonunda aldatanlar değil, milletin derin sinesi kazanacaktır.

         Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder