9 Aralık 2016 Cuma

MÜSBET MİLLİYET



                            MÜSBET MİLLİYET
     
                                                                     SELİM GÜRBÜZER

           Millet kavramı lügatte tutulan ve gidilen yol diye tanımlanır. Sadece yol mu, bunun yanı sıra dini ve şeriat anlamı da söz konusudur. Zaten Kur’an-ı Muciz’ül Beyan’ın birçok ayetinde 'millet' kavramı din ve şeriat anlamında geçmektedir. İşte bu yüzden Müslümanlar   “Millet-i İbrahim” diye anılır.  Ne var ki sonradan her ne oluyorsa dini anlam göz ardı edilip 'ulus' kavramı piyasaya sürülmüştür.   Oysa ulus kavramı inancı bağrına basan bir kavram değildir, sadece belli bir soydan gelenleri kapsayan bir sözcüktür.  Belli ki bir kısım aydınlar millet kavramının deruni anlamından rahatsız olmuş olsa gerek ki daha dar kapsamlı, daha şekli, daha içeriksiz bir kavramı tercih etmişlerdir. 
         Millet kavramı o kadar kapsayıcı bir kavram ki gerek itikadi, gerek şeriat, gerekse sosyolojik yönden bile tarif edildiğinde çok zengin manalar içerdiğini görmek mümkün. Şöyle ki; lügat anlamı tutulan ve gidilen yol manasına gelse de bu kavramı itikadi yönden ele aldığında  'din' faktörü karşımıza çıkar. Şayet fıkhı yönünden ele alırsak 'şeriat', yani dinin zahir anlamını içerir, toplum açısından bakıldığında ise bugünkü ulus kavramını karşılayan ‘millet’ tarifiyle karşılaşırız. Aslında tüm bu anlamları ortak bir paydada buluşturduğumuzda millet kavramı toplumun hem dış dinamiğini belirleyen objektif veçhesini, hem de iç dinamiğini belirleyen sübjektif veçhesini ortaya koyar. Kelimenin tam anlamıyla toplum dinamiklerinin bir duygu ekseninde birleştiği yolun adıdır millet.  Tabii şu da bir gerçek; müşterek iç ve dış birliktelikler veya duygular müsbet sonuçlar doğurmayabilir de. Çünkü nihai sonucu Yüce Allah belirler, kul sadece dine halel gelmeme noktasında tedbir almakla mükelleftir.
         Demek ki millet kavramı sosyolojik manada düşündüğümüzde kitle, grup, topluluk vs. anlamını algılarız. Bediüzzaman Hz.lerinin ifadelerini esas alıp dini açıdan milliyet kavramını ele aldığımızda ise, Millet-i İslamiye ve Millet-i Küfriye diye algılarız. Yine dört kitaptan birine mensup milletleri Ehl-i Kitab biliriz. Zira Kur’an, kendinden önceki semavi dinleri kabul eden tek mucizevî kitaptır. Keza Ehl-i Kitapta kendi arasında Nasraniyyet ve Yahudiyet diye tasnif edilir. Hatta bu tasnifinde kendi içinde mezhebi ve meşrebi yönden alt sınıflandırmaları söz konusudur.
          En son kâmil din hiç kuşkusuz İslamiyet’tir.  Ve yine en kâmil baş kitap Kur’an'dır. Hatta insanlık tarihi boyunca tüm nüzul olmuş kitapları da kuşatan sonun başlangıcı bir Kelâm-ı kadim’dir. Kelimenin tam anlamıyla diğer kutsal kitapların bittiği noktada start alan soluğumuzdur. İşte Kur’an’ın sadece inananları değil tüm Ehl-i Kitabı (kitap ehli) da muhatap alıp, Millet-i İslamiye şemsiye altında bir olmaya, yani Hanif Millet-i İbrahim bilinci altında cem olmaya davet eder. Bilhassa Kur’an’ın tüm zaman ve mekânları kuşatan özelliği ile kayda değer bir mucizevî hadisedir. Bu noktada tüm inananlar Millet-i İbrahim olmanın ötesinde ümmettir. Nasıl ki beşeri münasebetler boyutunda “Dilde, fikirde işte birlik ülküsü” kardeş toplulukların bir muradıysa,  dini açıdan da “inananlar kardeştir” muradı esastır. Zaten dilleri, renkleri ve yaşayış biçimleri farklı olan milletlerin Kâbe etrafında halka oluşturup tek yürek, tek kalp,  tek kardeş olması bu durumu teyit ediyor. Bakın Kur'an-ı Kerim de; “Dillerinizin ve renklerinizin ayrı olmasında hikmetler vardır” buyruğu ümmet bilincine erişmek içindir. Öyle ki; ümmet fıtri bir kavramdır. Nasıl fıtri olmasın ki, kalû belâda söz vermişiz.  Hatta elest bezmi de  “Sen Rabbimizsin” diye tasdik eden ruhlar o gün kaynaşmış bile.  Madem ruhlar bezm-i eleste (ruhlar meclisinde) kaynaşmış, pekâlâ her ruh anne karnına düşüp dünyaya adım attığında farklı meşrepten, farklı ırktan, farklı gruptan gelen her insanla ‘Lebbeyk allahumme lebbeyk-Ey Allah’ım! Hizmetine geldim nidaları eşliğinde Kâbe etrafında bir olup yeniden kaynaşabilir. Nitekim Hac bir ibadetin ötesinde İslam âleminin Arafat'ta büyük buluşmanın (Büyük birliğin) ifadesidir.  Değim yerindeyse Arafat ümmetin buluştuğu en kalıcı adresidir. Belli ki ferdi manada imam (önder) neyse, büyük topluluk manasına ümmet olmakta o’dur. Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan’da “Ey insanlar doğrusu biz sizleri bir erkek bir dişiden yarattık. Sizi millet ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınandır.” (Hucurat, 13)  beyan buyrularak nasıl birlikte hareket etmemiz gerektiği hatırlatılır.
           Malum, toplumlar iç içe daireler halinde yeryüzüne dağılmış durumda. Kaldı ki her toplumun bile kendi iç bünyesinde alt birimleri vardır. Bu birimler çoğu kez bir önderin etrafında dernek, kuruluş ve cemaat organizasyonu olarak ortaya çıkmakta. Nasıl ki bir ordu bünyesinde küçük alt birimden büyük birime doğru bölük, tabur, alay ve tugay gibi hiyerarşi bir yapılanma söz konusuysa,  beşeri planda da buna benzer organizasyonların olması gayet tabiidir. Alt birimlerin varlığı sanıldığının aksine ayrılık değil, bilakis kendi aralarında münasebetlerin daha koordineli ve işlerin kolay kılınması açısından büyük birlikteliğe yol açmaya matuf birimlerdir. Her milletin iç bünyesinde yer alan alt birimlerin bir arada olmaları birbirini inkâr manasında algılayamayız. Öyle mana vermeye kalkışırsak, yeryüzünde başka ırk veya alt kimliğe sahip tek bir insan kalmayacak tarzda birbirimizi boğazlamamız gerekiyor. Bakın Bediüzzaman bu meseleyi nasıl izah ediyor, diyor ki:
     “- Şu ayet-i kerimenin (Hucurat Süresi) işaret ettiği tearuf ve teavün düsturunun beyanı için deriz ki:
    Nasıl ki, bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, ta takımlara kadar tefrik edilir. Ta ki, her neferin muhtelif münasebeti ve münasebete göre vazifeleri tanınsın, bilinsin, ta, o ordunun efratları, düstur-u teavün altında hakiki bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri adanın hücumundan masun kalsın. Yoksa tefrik ve inkısam, bir bölüm bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir.
     Aynen öyle de, heyet-i içtimaiye-i İslami’ye büyük bir ordudur; kabail ve tavaife inkısam edilmiş. Fakat bin bir adedince ciheti vahdetleri var:
       Halik’ları bir, Rezzak’ları bir, vatanları bir-bir, bir bir, binler kadar bir, bir...
    İşte bu kadar bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek, kabail ve tavaife inkısam, şu ayetin ilan ettiği gibi, teasuf içindir, teavün içindir; tenakur için değil tehasum için değildir.” (Bkz. Mektubat-Said Nursi S.250–251)
       Anlaşılan Bediüzzaman milliyet kavramını izah ederken; müsbet milliyet ve menfi milliyet vurgusu yapıyor. Maalesef batı dünyasının içimize attığı menfi milliyet Truva atı birliğimizi dirliğimizi bozmaya yetmiştir. Hatta menfi milliyet fikriyatının bünyemizde yaptığı ağır tahrifat bir yana Müslüman topluluklar birbirlerini düşman görür hale gelmişlerdir. İşte menfi milliyet fikri böyle bir şeydir:   kendi milletini üstün görüp başkasını küçük görme davasıdır.  Öyle kuru bir dava ki Müslüman topluluklar bir araya gelip te kendi aralarında birliktelik oluşturamıyor. Bir kere bünyeye menfi milliyet fikri düşüncesi sirayet etmeye dursun sınırlara mayınlar döşenir bile.  Oysa İslamiyet ırkçılık cereyanını hamiyyet-i cahiliye, unsuriyet ve kavmiyet olarak nitelemektedir. İlahi adaletin gereği içice oluşturulan insanlık daireleri birbirlerini imha etmek için değil, organize topluluklar oluşturmak için vücuda getirilmişlerdir.  Belli ki iç içe daireleri yıkmaya yönelik her hareket unsuriyet perverliği, yani ırkçılığı körüklemektedir. Ki; Allah Resulü (s.a.v.); “İslamiyet asabiyet-i cahiliyesi kesip atmıştır. Müslüman olduktan sonra, Habeşli bir köle Kureyşli bir efendi arasında hiçbir fark yoktur” beyan buyurmaktadır. Keza Yüce Peygamberimiz Veda hutbesinde üstünlüğün ancak takvayla mümkün olabileceğini beyan buyurmuştur. Bir başka ifadeyle Yüce Peygamberimiz milletleri İ'layı kelimetullah (Allah adını yüceltmek) için hizmette yarışa davet etmiştir. Asla İslamiyette takva dışı kuru cihangir dava uğruna üstünlük taslama kabul görmez. Nasıl görsün ki, milletlerin var oluşu birbirini yok etmek için değil, takva ve hizmette yarış için vardır.
          Kuru dava uğruna yapılan kavgalardan kim ne bulmuş ki İslam toplumu da bulsun.  Bakın Emeviler, Emevi olmayanlara Mevali (Arap aslından olmayan azatlı köle) gözüyle bakıp ittihadı İslam’a sekte vurmuşlardır. Emevi ırkçılığı her şeyin üstünde addedildiğinden kardeşlik bilinci yerle bir edilmiştir. Bunla da yetinmemişler Hz. Hasan (r.anh) ve Hz. Hüseyin (r.anh) Emevi kılıçlarına kurban vermişlerdir. İşte menfi milliyet fikri siyaset böyle bir şeydir, ehli beyt neslini bile can evinden vurabiliyor. Maalesef Arap asabiyetçiliği İslami devlet anlayışının önüne geçip galebe çalmıştır. Diğer kavimleri Mevali görmek onları rencide etmiş ve İslam adaleti yerine milliyet-i adalet ikame edilmiştir. Oysa adaletin milliyeti olmaz. Nitekim Hz. Hüseyin (r.anh.) bu tür adaletin birliği ve dirliği bozucu nitelikte bir hamle olduğunu gördüğünden mücadelesini rabıta-i diniye (dine bağlılık) üzerine kurgulayıp bu uğurda şahadet şerbeti içmişte.
         Anlaşılan menfi milliyet fikri her devirde çıban rolü üstlenip milletlerin helakine yol açan bir saik. Bilhassa Osmanlı’nın son dönemlerine baktığımızda vahdet bilincinin rafa kaldırılıp ırkçılığın galebe çaldığını görürüz. Koskocaman Devleti Aliyye adeta kavimler haritasına dönüşür de. Fransız ihtilalı sonrası hızla yayılan menfi milliyetçilik rüzgârları, Osmanlı içinde yaşayan farklı unsurların kan bağına dayalı milliyetçilik heveslerini harekete geçirip her bir unsur kendi başına buyruk kesilmişlerdir.  Öyle ki ırkçılık damarları kaynayan milletler Osmanlı’ya başkaldırmışta,  derken beraber ağlayıp beraber gülen topluluklar terki diyar eyleyip ulus devletler projesinin parçası olmuşlardır.  Artık dünyanın yeni bir çağın eşiğindedir. Yani imparatorlukların yıkılıp uluslaşma sürecine girilmiştir.  Peki, uluslaştık, dağıldık, parçalandıkta ne oldu, bugün Ortadoğu kaynayan kazan halde, daha henüz toparlanıp iki yakası bir araya gelmiş değil, hala bölük pörçük halde kan ağlıyor. Belki de bu Osmanlıya yapılan vefasızlığın bir bedeli. Neyse ki Türkiye bu hengâmede dimdik ayakta kalmasını bilmiştir. Şimdi ümitler Yeni Türkiye üzerindedir. Tüm Ortadoğu Türkiye'nin yeniden ayağa kalkacağı günü bekliyor. Biliyorlar ki Türkiye bir ayağa kalkarsa özlenen o birlik ve dirlik tutkusu yeniden yeşerip insanlık huzur bulacaktır.
          Peki, Türkiye'nin ayağa kalkması ya da dirilişi nasıl olur derseniz, bir kere her şeyden önce Osmanlıyı hatırlatacak vahdet bilincini (çokluk içinde birlik) veya müsbet milliyet fikrini milletlerin hafızasına kazımak gerekir. Dahası her millet kendi milletini sevecek ama başka milletlere ateş püskürmeyecek,  kendi milleti için güzel sözler edecek ama kendi dışındakilere kaba saba sözler sarf etmeyecek, kendi milletini dost bilecek ama diğer milletlere düşman gözüyle bakmayacak bir ortak bildiri şarttır. Cümle âleme Nizam-ı âlem vaat edip işbirliği ve dayanışma içerisine girmek en akılcı yol olacaktır. İşte Resulüllah (s.a.v.)'ın; “Kişi kavmini sevmekle suçlanamaz” hadis-i şerifini bu anlamda değerlendirmek gerekir.  Kaldı ki, yetmiş iki millete aynı gözle bakmakla ne kaybederiz ki.  Hadi bundan vazgeçtik hiç olmazsa kendi milliyetimizi İslam’ın belirlediği ölçüler çerçevesinde sevsek bu bile yeter artar da.  Ki, böyle bir mensubiyet sevgisi müsbet milliyet fikriyatının gelişmesini sağlayacaktır.  Aksi takdirde İslam’ın ön görmediği soy sop faslına girmek veya ırkçılık yapmakla menfi milliyet fikriyatının galebe çalmasına yol açacaktır.
           İslam’da Allah'ın rızasına uygun sevmek esastır,  asla Allah'ın razı olmadığı her hangi bir aşırılığa pirim verilmez.  Nasıl verilsin ki, bakın Yunus Emre bu anlamda ‘Yaradılanı sev, Yaradan da ötürü’ diye meramımızı dile getirmişte. Her şeyin başında Allah Rızası duygusu olunca kavramlar korku olmaktan çıkıp kucaklayan rol üstlenecekleri muhakkak.  Zaten Rıza-ı Bari olmayan bir yerde ne insanlıktan, ne aile saadetinden, ne akraba bağlılığından, ne millet sevgisinden, ne de müminler kardeştir duygusundan söz edebiliriz. Rıza-ı Bari dışında sipariş usulü piyasaya sürülen özden uzak simgesel sevgi gösterileri, bir noktadan sonra kitleleri kuru cihangirlik ülküsüne götüren bir ucubeye dönüşebiliyor.  Bu tür ucubelerden kurtulmanın tek yolu niyet hayır akıbeti hayırlı kılmaktan geçmektedir.  Malum, bu niyet  ‘ilahi ente maksudu ve rıdaike matlubu (Ya Rab! Maksadım sen, amacım senin rızanı kazanmak)  niyetinden başkası değildir. Kelimenin tam anlamıyla İla’yı kelimetullah davasını ülkü edinen bir niyettir.  Bakın bu manada milliyet çerçevesinin hududunu Said-i Nursi Hz.leri şöyle belirler: “Şu müsbet fikri milliyet, İslamiyet’e hadim olmalı, kal’a olmalı, zırhı olmalı, yerine geçmemeli; Çünkü İslamiyet’in verdiği kardeşlik içinde uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet baki kalıyor. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kal’anın taşlarını kal’anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakane bir cinayettir.” (Mektubat, S.299 Sözler Yay.1981 İst.)
         Bediüzzaman’ın sarf ettiği sözler güzel olmasına güzel de, ancak bu iyi niyetli tanımlarını görmezden gelenler ona Kürtçü yaftası vurmak suretiyle küçük düşürmeye çalışmışlardır. Onlar karalamaya devam ede dursunlar bakın Bediüzzaman Türk milletini övüp hakkını şöyle teslim etmiştir:
     “İşte, ey ehl-i Kur’an olan şu vatanın evlatları! Altı yüz sene değil, belki Abbasiler zamanından beri, bin senedir Kur’an-ı Hâkim’in bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’an’ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’an’a ve İslamiyet’e kala yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı def ettiniz” (Bkz. Mektubat, Sahife 299–300).  Şimdi sormak lazım Türk milletinden bu kadar övgüyle bahseden insana nasıl Kürtçü denilebilir ki?
        Evet, müsbet fikri milliyet fikriyatının ruhunu İslamiyet oluşturur. Dahası farklı milliyetlere mensup milletlere; “İnanıyorsanız kardeşsiniz” duyurusuyla tek kalp, tek yürek, tek halkada birleştiren iksirin adıdır İslamiyet. Her ne kadar görünürde Müslümanlar ayrı ayrı millet daireleri içerisinde dünya sathına yayılmışlarsa da icabında Kâbe etrafında ve Arafat'ta bir olabiliyoruz. İşte İslamiyet çimentosu böyle bir şeydir, diller, renkler, kültürler farklı olsa da tek yürek tek kalp olmak esastır. Düşünsenize bir Müslüman,  mensubu bulunmadığı bir başka Müslüman ülkesinde azınlık muamelesine tabi tutulmamakta, tam aksine eşit muamele görmektedir. Çünkü Müslüman Müslüman’ın kardeşidir, nasıl azınlık addedilebilir ki. İslam’ın hâkim olduğu coğrafyada azınlık muamelesi sadece gayrimüslimlere has bir durumdur. Anlaşılan o ki,  ırkı ne olursa olsun kelimeyi şahadet getiren her Müslüman İslam ülkesinin aslı sahibidir. Bu yüzden Osmanlı asli unsurlara milleti hâkime demiştir. Soy sop faslı üstünlük ve asalet kazandırmıyor, asliyet ancak ve ancak Müslüman olmakla mümkün.
       Madem öyle,  gerçek milliyet şuurunu, İslamiyet dairesi içinde mecz olmuş ve İslamiyet’e hadim olmuş milliyet anlayışında aramalı.   
       Velhasıl, İslami ölçülere ters düşmeyecek milliyet şuuru bizim asla vazgeçmeyeceğimiz kabulümüzdür.


                                                          MİLLİ ŞUUR
            Biz;  müsbet milliyet fikriyatını şiâr ediniriz. Avrupa’nın içimize attığı “menfi milliyet” fikriyatı bizi bağlamaz. İslâm’a köle ve hadim (hizmetkâr) olmaya namzet bir milliyet fikriyatı her zaman kabulümüzdür.
            Fransız ihtilalını müteakip tüm dünyada gelişen menfi milliyet fikriyat akımları, batı’dan ithal olduğu bir sır değil artık. Avrupa’da kilise sultası sükûnet bulunca,  menfi milliyet fikriyatı sahne almıştır. Sadece sahne alsa gam yemeyiz, bu akım kendi coğrafyamıza da sıçrayıp kendi şemsiyemiz altında yaşayan milliyetleri bağrımızdan koparmıştır. İçimize öyle Truva atı attılar ki Osmanlı’nın çöküşüne yol açmış ta. Tahrik edilmişlik bağrımızda yaşayan milliyetlerin milli reflekslerinin canlanmasına neden olduğu gibi, her birini bölük pörçük halde bağımsız devlet kurma isteklerini tetiklemişte.  Oysa Osmanlı’nın üç kıtada hükmetmesinin sırrı vahdet (çokluk içinde birlik) bilinciydi.  Nitekim bütün ırklar vahdet şuuru içinde altı yüz sene bir arada yaşamayı başarmışlar da.  Nasıl başarmasınlar ki, Osmanlı çokluk içinde birliği sağlayan tek cihangir devletti. Maalesef, batıdan toprağımıza sıçrayan menfi milliyet fikriyat rüzgârı bir anda birlik beraberliğimizi sarsıp,  kardeşlik duygularımızı yerle bir etmiştir. Ve Osmanlı Nizam-ı âlemi yerine hepsi parçalanıp dağılan yenileri getirilmiştir. Derken Mısır’ın Naas Paşası, Irak’ın Nuri Saidi, Arabistan’ın İbn Suud’u gibi batıya göbekten bağlılığını bildiren liderlerle yönünü Berlin’e çevirmişlerdir. Netice itibariyle geldiğimiz nokta; Sakarya.
            F. Grenard'ın; “Osmanlı hiç bir zaman milliyetler zıddiyeti yaratmamıştır” tezi Osmanlı gerçeğini ortaya koymaya yeter artar da. Dolayısıyla bu tezden hareketle Osmanlı denince;  bağrında barındırdığı gayrimüslim azınlıkta olsa kimliklerin ön plana alınmadığı aynı kilimin desenlerinden oluşmuş cihanşümul bir devlet akla gelirdi. Maalesef bu birlik kilimi XIX. yüzyılda hızla yayılan menfi milliyet fikriyatın etkisi altına girdiğinde Osmanlı’nın hem vahdet, hem ümmet bilinci zayıflayıp yerini menfi milliyet fikri akımına terk etmiştir. Böylece ortaya çıkan bu akım ulus devletin doğmasına yol açmıştır. Aslında değişen devlet değildi, sadece yeni bir kalıba geçiş hamlesiydi. Nasıl ki; Osmanlı Selçuklunun devamı bir devletse, Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş bir devlettir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyetini Osmanlı’dan ayrı değerlendirmek abesle iştigal olur.
            Belli ki milliyet fikri tarihin derinliklerinde bir tohum, orta çağda bir filiz, günümüzde meyveye dönüşmüş bir akım olarak sahne almıştır. Şöyle tarihi bir sürece baktığımızda milli şuur Roma’nın yıkılışı ve parçalanması sonucu önce nüve olarak doğmuş,  sonra Ortaçağda canlanmaya başlamış, Rönesans sonrası ise hız kazanmıştır.  Kelimenin tam anlamıyla asri milletler, orta çağda Roma’nın parçalanmasıyla gün yüzüne çıkmıştır. Derken bu parçalanma ilerisinde modern anlamda milletlerin doğmasına zemin oluşturmuştur.  Şurası muhakkak orijinal bir Mısır kavmine antikite (ilk çağ) çağında rastlayabiliyoruz, ama yinede bu oluşuma tam gelişmiş bir kavim diyemeyiz. Mesela o çağlarda İran’ın dağınık bir manzara görünümü verir.  Hakeza Akdeniz Avrupa’sında Yunan, Atina ve Isparta gibi sitelerin varlığını görürüz.  Dedik ya nüve veya site görünümünde tüm teşekküllerin “asri millet” kimliğine kavuşması Roma’nın parçalanıp dağılmasıyla vuku bulmuştur. Anlaşılan milli teşekküller ansızın doğmamış, tarihi bir süreç içerisinde yavaş yavaş ortaya çıkmıştır.
             Belli ki, sebep netice ilişkisi milli teşekküller içinde geçerli akçe. Nasıl mı? Bakın,  Bizans’a “Helenizm” bilinci kazandıran ruh Türk, İran ve Araplarla karşılıklı yapılan savaşlardan başkası değildir elbet.  Öyle ki bu tip savaşlar İstanbul çevresinde milli şuur halkası oluşturmaya yetmiştir. Demek ki; savaşlar milli duyguları su yüzüne çıkmasına sebep olabiliyor.  Tabii bitmedi, dahası var, bakın İspanyanın Araplarla giriştiği savaşlar milli bilincin oluşmasına vesile olmuştur. Hakeza İngilizler de öyledir. Bilhassa Elizabeth’den sonraki devrede İspanyollarla yapılan savaşlar milli bilinçlenmeyi beraberinde getirmiştir. Hatta bu savaşların neticesinde İngiliz Kraliyetinin doğuşu da gerçekleşir.
         Orta çağ sonlarına şöyle bir Batının en medeni ülkesinin İtalya olduğunu görürüz. Ancak XIX. asır sonlarına gelindiğinde Venedik, Milano, Cenova ve Floransa arasındaki beliren iç çekişme ve kavgalar bu medeni yapıya gölge düşürmüştür. Neyse ki Dante, bu gidişata dur demek için kitlelere; “Milli İtalyan dili” tılsımının fitilini ateşleyecektir. Onun bu çıkışı yeniden milli şuur etrafında adımların atılmasını sağlar da. Bu yüzden Dante, Batı klasiklerinin remzi olmuştur.
         Malum, Almanlara da milli bilinç hissi kazandıran olay; Romen-Cermen ihtilaflarıdır. Hatta Protestanlığın dirilişinde çok büyük emek veren Luther’in İncil’i Almancaya çevirmesi bu işin tuzu biberi olmuştur. Ne var ki daha sonraki evrelerde bu milli uyanış Nazizm’in hışmına uğrayıp ırkçılığa dönüşecektir.
           Rusya’da da Bolşevik ihtilalıyla birlikte Çarlık otoritesinin zayıflatılması Orta Asya’da ve Kafkasya ötesi coğrafyada milliyetçi oluşumların nüksetmesini tetiklemiştir. Ancak bir süre sonra ihtilalın gerçek yüzü ortaya çıktığında Kızılordu bu tür oluşumları bastırıp ülkelerin bağımsızlık girişimlerine son vermiş ve bu ülkeler uydu hale gelmişlerdir. Neyse ki Gorbaçov döneminde glasnost perestroyka politikaların gölgesinde yeniden bağımsız ülkeler haline gelmişlerdir.
             Bir zaman bizimle birlikte yaşayan devletlere baktığımızda ise; Balkan devletlerinin ayaklanmasını tetikleyip vahdet bilincimiz milliyetler tezadına dönüştüğünü görürüz. Dahası 18 Ekim 1912’de başlayıp 30 Mayıs 1913’de son bulan I. Balkan savaşı Bulgar, Sırp her ne unsur varsa hepsine milli bilinç ruhu kazandırır. Böylece bu sayede Balkan müttefikler, yani Bulgaristan, Yunanistan ve Sirbistan Osmanlıdan çok büyük toprak koparmışlardır. Biz ise ancak II. Balkan savaşıyla kaybettiklerimizden bilhassa Meriç nehrine kadar ki bölümünü tekrar geri alarak bugünkü Avrupa ile sınırımızı belirleyen Edirne’mize kavuşuruz.
           Tabii ki milli hassasiyet oluşmasında sadece savaşlar değil, ihtilaller bile milli bilincin oluşmasına yetiyor. Bakın Fransız ihtilali beraberinde “özgürlük-eşitlik-kardeşlik-uluslaşma” gibi Frenk fikirleri getirmiştir. İşte bu Frenk fikir veya sloganlar XIX. Asrın birinci yarısından sonra meyvelerini verip Roma, Yunan, Sırbistan gibi tek çatı altında yaşayan ülkelere bağımsızlık kazandırmanın yolunu açmıştır. Bu arada Frenk fikriyatı Ortadoğu’ya Frengi hastalığı şeklinde bulaşıp eskiden olduğu gibi sömürgelere değil de bu kez monarşik, Baascı, Vahhabi türü bölük pörçük devletler olarak sahne almaları sağlanmıştır. Anlaşılan o ki; her ne kadar 16. Yüzyıl Hollanda’sı, 17. yüzyıl İngiltere’si ve 18 yüzyıl Amerika ve Fransa’sında gelişen devrimci ideolocya İslam dünyasına yabancı olsa da sonunda Ortadoğu’da ilk devrimci fikirlerin oluşmasına, 1905’te İran’daki meşrutiyetçiler ve 1908’de Osmanlıda Jöntürklerin türemesine sebep teşkil etmiştir.
             Artık XIX. asrın sonlarına geldiğinde önceleri kıvılcım, sonra alev almış meşale hale gelen milli uyanış refleksi imparatorlukların sonunu getirmiştir. Öyle ki, milletler çağında milliyetçilik kavramı etrafında kürsüler kurulur da.  Derken milliyetçilik adından söz ettirir de. Şu da bir gerçek milli devlet temaları bile kalıcı değil, bir yere kadar canlılığını koruyabiliyor,  şimdiler de küreselleşme dalgası daha bir revaçta. Artık milliyetçilik rüzgârının hız kaybettiği bir sır değil.  Ama her ne kadar dünyada birtakım değişik isimler altında bloklar kurulsa da,  kurulan paktların arka planında yatan asıl itici gücün milli bilinç olduğu gözden kaçmıyor. Bir kere oluşturulan paktların üyeleri her katıldığı platformlarda önceliği kendi ülke çıkarlarını hesaba katarak tavır sergiliyor. İşte oluşturulan bu tip birlikteliklere şeklen küreselleşme denilse de aslında özünde ülke çıkarlarını gözeten bir milli refleks duygusunun yattığı anlaşılıyor.
            Peki ya ümmet bilinci?  Malum, ümmet bilincinin en etken birim olmaya yaklaştığı an  “Haçlı Seferleri” dönemidir. Buna Hıristiyan ümmetçiliği dersek yeridir. Ne var ki oluşturulan bu kutsal ittifak millet unsuru kadar kalıcı olamamıştır.  Nitekim I. ve II. Dünya savaşlarında görülen ittifak, ya da itilaf adı altında bloklaşmalara baktığımızda Haçlı ruhunun yerini devletçilik bilincine terk etmiş olduğunu görürüz. Buna şaşmamak gerekir, temelde bloklaşıp bir araya gelen ülkeler nihayetinde kendi âli menfaatleri uğruna savaşmış oluyor. Derken kurulan ittifakların amaçlarına ulaştıklarında tekrar köylü köyüne, evli evine misali dağıldıkları gözlemlenmiştir. Hangi birliktelik kalıcı olmuş ki paktlarda kalıcı olsun. Bakın Varşova paktının çöküşü bunun tipik misali zaten. Kader birliği ulvi davalara has bir durumdur. Dünyevi menfaatler icabında ulvi olan her ne varsa onu rafa kaldırabiliyor. Zira NATO, BM ve Avrupa Birliği gibi bloklar şimdiden güç kaybının sinyalini veriyor da. Kurulan paktlar daha çok günü kurtarmak için var olan birlikteliklerdir, çıkar ilişkilerine dokunulduğunda eriyebiliyor da. Hani Lenin, Stalin işçilerin gür sesiydi,  meğer dert dava işçiler değilmiş, dert dava Bolşevik ihtilalinin gerçekleşmesidir.   Hak getire ihtilal amacına ulaştıktan sonra proletarya unutulmuş, yerini Rus milli menfaatleri almıştır. Zaten sınıf milletin bütünü değil bir parçasıdır. Öyle görünüyor ki,  gelecekte tarihin temel yürütücü birimi milliyetçilik olacak gibi. Ama ümit ederiz ki milliyetçilik şovenliğe dönüşmez. Şu günlerde globalleşme ve evrensellikten dem vurulsa da evrensellik lafta, şekil itibariyle vardır. Evrenselliğin arka planında yine milli menfaat duygusu yatmaktadır. 
             Günümüzde batı cenahında durum vaziyet buysa, acaba doğu nasıldır?  Malum,  Araplar ve Berberiler, dünyanın gidişatının tersi bir tutum sergiliyorlar. Şöyle ki; söz konusu ülkeler daha henüz milli bilince erişemediklerinden habire bölünmüş parçacıklar halde Şeyhlikler, Krallıklar, Emirlikler, Cumhuriyetler gibi isimlerle anılmaktalar. Her ne kadar tarihte Arap dünyasında görülen kabile çatışmaları milliyet ekseninde ele alınmasa da Emeviler’de görülen Mevalilik, yani Emevi dışındakileri azadlı köle muamelesi görmesi bir tür ırkçılık hareketi olarak değerlendirilebilir. Öyle ki, Emeviler ibadetlerde bile sadece Emevi imamın arkasında namaza durulur esası getirmişlerdir. Oysa dinin milliyeti, ırkı olmaz, tüm insanlığa şamildir.
            Savaşların tek başına milliyetçi hislerden kaynaklandığı varsayımı da doğru bir tespit değil. Bir kere bu varsayımın doğru olması için dünya savaşları çıkmadan milli oluşumların olması gerekirdi. Ama şunu söyleyebiliriz; savaşlar milli bilincin oluşmasına önemli katkı sağlamıştır. Hakeza tarihin ilk devrelerinde görülen site kavgaları da milli bilincin oluşumunda etken unsur olmuştur. İlginçtir aynı dine mensup insanların aynı soy ağacı içerisinde bile kan davalarının güdüldüğü görülmüştür. O tarihlerde milliyet kavramı yoktu, ama insanlar bir şekilde bahane bulup savaşıyorlardı.  Belli ki savaşlara neden olan etken unsurlar neyse, milliyetçiliği doğuran sebepler de o dur.  Zira Allah Teâlâ (c.c.) her şeyi bir sebebe bağlamış. Nasıl ki bulut yağmura vesileyse milliyet gerçeği de gökten zembille inmiyor, sebep netice ilişkisi çerçevesinde sahne alabiliyor. Kaldı ki,  her şey zıddı ile kaimdir. Milliyetçiliğin zıddı da emperyalizmdir. Emperyal duygular dallanıp budaklandıkça milliyetçilikte o oranda var olabiliyor.  Etki tepkiyi doğurmakta,  bu kaçınılmaz. Yani, bir yerde etken unsur varsa, o oranda tepki var demektir.  Nitekim bizim kurtuluş savaşımız bir noktada emperyalizme karşı oluşan tepkinin sonucu doğmuş bir zaferdir.  Hiç kuşkusuz bu zaferin arka planında müthiş derecede enginlere sığmam taşarım bir ruh hali de vardır. Bu arada Milli Kurtuluş mücadelesi ulus devleti geçişine de kapı aralayıp bir anlamda milliyetçiliğin dirilişini sağlamıştır. Şayet bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinden söz ediyorsak bunu büyük ölçüde Anadolu’nun ortasında yabancı işgalcilere karşı büyük direnişin akabinde gerçekleşen Milli mücadele zaferine borçluyuz. Zaferin ardından devletimiz millilik vasfı kazanır da. Hatta Batı’yı kendi silahlarıyla alt edilebileceğine ilk kez şahit olan Müslüman ve diğer halklara umutta aşılamışız, yetmemiş İslam dünyasına ışık olmuşuz. Elbette milliyetçi olacağız, ama bizim milliyetçilik anlayışımız başka milletlere zulmetmek, baskılamak,   sömürmek ve soykırım manasına değildir.  İstesek de soykırım yapamayız, çünkü genlerimizde sevgi hamuru var. Asla milliyetçilik anlayışımızda şekilciliğe yer yoktur,   Bediüzzaman Said Nursi’nin İslamiyet’e hadim olan, kal’a olan müsbet fikri milliyet dediği öz milliyetçiliğe yer vardır.
            Bizim milliyetçilik tarifimiz diğer milletlerin tarifini de kuşatan bir tariftir.  Şöyle ki;
            —ABD: Anayasa’ya bağlılık ve Amerikan vatandaşlığı ilkesini esas alarak,
            —İsveç: Ortak vatan, ortak tarih ülküsünü şiar edinerek,
            —İsrail: Dini hassasiyetle beslenmiş İsrail idealini savunarak,
            —Hindistan: Kozmopolitlik manzara içinde bir arada yaşama amacını taşıyarak,
            —Fransız: Kültür birliği etrafında bir arada bulunmak olarak,
            —Alman: Soy birliğine önem vererek,
            —İrlanda: Soyu esas alarak tarif yaparlar.  Görüldüğü üzere her türlü mensubiyetlik kendi ülke çıkarlarının ortak paydasının buluştuğu noktada meyve verebiliyor. Dahası          her millet kendi menfaati ve çıkarı neyi gerektiriyorsa ona uygun tarif yapmaktadır. Buna mecburlarda.  Çünkü milletler ancak bir iki ortak paydada bir arada tutunabiliyor. Ama Türk milleti bundan istisnadır.  Bakın Türk Milletinin tutunacak dalı bir değil birçoktur. Kaldı ki bağrımızda taşıdığımız birçok etnik alt unsuru bile tutunacak dalımız biliriz. Ve millet olmamıza engel görmeyiz. Nasıl engel görebiliriz ki onların varlığı bizim varlığımız, bizim varlığımız onların varlığıdır.  Biz biliyoruz ki tüm kimlikler millet olmamıza zenginlik katmaktadır. Yeter ki etnik unsurlara öteki gözüyle bakılmasın. Farklı gözle bakmak kime ne yarar sağladı ki bize de yarasın. Dolayısıyla etnisite üzerinden ayrılık körüklemeye gerek yoktur, bırakın her şey kendi doğal mecrasında seyretsin.  Yetmiş iki millete aynı gözle bakan bir necip millete de bu yakışır zaten.
            Velhasıl; hepimiz aynı kilimin desenleriyiz.
           

                   MİLLET VE ÜMMET

            Ana, baba ve evlat bir arada aileyi oluştururken ailelerin bir araya gelmesiyle “oymaklar”, oymakların birleşmesiyle “kavimler”, kavimlerin neşvünema bulmasıyla “imparatorluklar”, imparatorlukların dağılmasıyla da “milletler” teşekkül etmektedir.
            Arapçada “millet’’ kavramı “melle-melalen” kökünden gelip, birçok manalar ihtiva etmektedir. Şöyle ki;
            —İzlenilen yol,
            —Sünnet,
            —Şeriat,
            —Tarikat,
            —Usul,
            —Din vs.
            Birde “Ümmet” kavramı var ki, bu kavram Kur’an-ı Kerim’de:
            —Kavim,
            —Topluluk,
            —Sayılı yıllar,
            —Hayvan türleri,
            —Akrabalık bağları,
            —Ortak paydada birleşen insanlar vs. anlamlarda kullanılmıştır.
         Her ne kadar “millet” kavramı bugün sosyolojik manada kullanılsa da, 'millet'   İslâm toplumunun daha çok objektif yönünü, ümmet ise sübjektif yönünü ortaya koyan dış ve iç kavramlardır. Anlaşılan o ki, Arapça birçok manaları bağrında taşıyan  “millet” kavramı ile Kuran’da birçok manalara gelen “Ümmet” kavramı günümüz kriterlerinden çok farklıdır. Gelinen nokta itibariyle batı Hiristiyanlığı dünyevi hayattan ayrı bir yerde tutmaktadır.  Baksanıza “Sezar’ın hakkı Sezar’a, İsa’nın hakkı İsa’ya”  söylemiyle din faktörü devletten soyutlanmışta. Tabii bu durumda bir Hıristiyan milletinden değil, Hıristiyan cemaatinden söz edebiliriz. Kelimenin tam anlamıyla bir bütünü ikiye ayıran bu keskin söylem millet olmaya manidir. İslâmiyet böyle değildir, hayatın bütün alanına hükmeder. Hatta yüce dinimiz devletin milli olma vasfını da inkâr etmez. Ancak burada İslâm’a milli bir veçhe vermeye kalkıştığımız anlamı çıkmasın. Bizim kastımız millet kavramının sosyolojik manada kullanıldığında İslâm toplumunun dış görünüşü temsil eden bir kavram olarak algılanması yönündedir. Malum, millet kavramının iç muhtevasını   “ümmet” kavramı karşılayabiliyor. Maazallah içini boşalttığında ortada ne din kalır ne de millet. Keza ne ruh,  ne kardeşlik, ne de insanlık kalır.  Ruhsuz toplum oluşturmak bir yere kadardır, asla uzun soluklu olamaz. Bunun aksini düşünmek tarihi sürecin iyi analiz edilmediği ya da koyu bir cehaletin göstergesidir. Kaldı ki dine ve birçok mukaddes değerlere kapalı olmak kime yarar sağlamış ki, bu düşüncede olanlara da yarasın. 
          Bir kere şunu kafamıza iyi yazmak gerekir sırf “etnik millet” tanımı yapmak, ya da bunun tam tersi bir tanım yapmak İslâm toplumunun kabulü olamaz. Zira Allah Teâlâ; “Sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye şubeler ve kabilelere ayırdık” (El-Hucuret Suresi ayet 13)  buyurmakta.  Ayet-i celile’den de anlaşıldığı üzere toplum ilişkileri açısından “millet” gerçeği inkâr edilemez bir husustur.
            Dinimiz Cihanşümul bir din, muhatabı tüm insanlıktır. Elbette ki muhatabı tüm insanlık olan böyle bir din, yeryüzü sathına dağılıp kendi milli bayraklarıyla bağımsız ülkeler oluşturmalarını toplum ilişkileri açısından sakınca görmez. Nitekim İbn-i Haldun'un; “Kavim ve nesillerin başkalığı ve çeşitliliği onların geçinme ve şekil usullerinin birbirlerinden farklı olmasındandır” tespiti bu durumu teyit ediyor. Keza bu tespit İslam ülkeleri içinde geçerli bir akçedir. Zira İslâm toplumunun dış kabuğunu millet, iç ruhunu da ümmet oluşturur. Millet bir cemiyet biriminin ötesinde mensubiyeti de belirleyen faktördür.
           Peki ya ümmet bilinci? Malum, ümmet olmanın ruhunu  “din birliği” belirler. “İnananlar kardeştir” düsturu ümmetin tarifidir zaten. Ancak böyle bir ümmet tarifini siyasi ümmet tarifiyle karıştırmamak gerekir. Ki; siyasi ümmetçilik tek dil, tek bayrak, tek coğrafya içerir ki, bir kere bu eşyanın tabiatına aykırılık teşkil eder, bu yüzden siyasi ümmetçilik bizim kabulümüz olamaz. Çünkü Yüce Allah; “Renklerinizin ve dillerinizin birbirine uymaması Allah’ın ayetlerindendir” (Er-Rum 12) hükmüyle milletlerin var oluşuna işaret ediyor. Asla İslam toplumları arasında sınırların olması ümmet bilincinin iptali değildir, sınırlar organize olmuş topluluklar olmanın ötesinde İslam’a hizmetkâr (hadim) olmada yarışmanın bir ifadesidir.  İşte bu gerçeklere rağmen her nedense farklı cemaatlerin varlığı kabul edilir ama söz konusu milletleşme olunca sanki İslâm’a engel organize topluluklar muamelesi görebiliyor. Oysa Kuran da  “Sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye şubeler ve kabilelere ayırdık” (El-Hucuret Suresi ayet 13)   ayetinde belirtilen organizasyonda insanlığın yeryüzünde kabileler haline getirilmesinde ki ince hikmet ehlisünnet ekolünde şöyle açıklanır:
            —Nesebi korumak, akraba ilişkilerini ve sılayı rahmi güçlendirmek,
            —Kabileler arası dayanışma ve tanışmayı sağlamak ve aralarında sevgi bağları oluşturmak.
            —Beşeri münasebetlerde üstünlüğün maddi ilişkilerde değil, takvayla olabileceği bilincini kazandırmak,
            —Tüm insanlığın aynı ortak atadan, yani Âdem (a.s)  ve Havva’dan geldiğinin bilincinin verilmesi vs.
            İşte görüyorsunuz İslâm’da, ne kabile, ne kavim, ne de daha ileri gelişmiş birim olan millet kavramı dışlanmaz, bilakis tüm birimlerin İslâm’a hizmet yarışında dini hassasiyet  (ümmet bilinci)  içerisinde tanışmasını ve dayanışmasını öngörmekte. Elbette ki bu arada milli din oluşumuna veya etnik din tezine de karşı çıkmamız gerekir. Çünkü İslâm, herhangi bir milletin kabuğuna girecek kadar dar bir kalıp değildir. Dinimiz evrensel ve cihanşümul bir dindir.  O’na millilik vasfı vermeye kalkışmak en büyük cinayettir.  Kaldı ki milletlerin İslâm’ın soluğuna ihtiyacı var, İslâm’ın milletlere ihtiyacı yoktur. Allah (c.c.) bu dini en güzel şekilde tamamladı ve kıyamete kadar koruyacak olan da yine O’dur.
            Millet ve ümmet kavramlarını karşı karşıya getirmeye çalışan bir takım basiretsiz insanlar, bu arada kavramlara değişik manalar yüklemeyi ihmal etmemişlerdir. Şöyle ki; “İnananlar kardeştir”  düsturu Müslümanların tek dil, tek bir devlet çatısı altında algılayıp “Siyasi Ümmetçiliğe” dönüştürmüşlerdir. Oysa bugün yeryüzünde dört dörtlük İslâm devleti yok ki;   siyasi ümmetçilikten bahsedilebilsin. Bizim İslâm birliğinden kastımız “siyasi ümmetçilik” olmamalı. Bilakis, Müslüman devletlerin kendi aralarında ekonomik, sosyal, kültürel vs. alanlarda işbirliğine girip bu yolda birliktelikler kurması amaç olmalıdır. Hıristiyan ülkeler, nasıl ki kendi aralarında milli yapılarını bozmadan ekonomik, sosyal ve kültürel işbirliği çerçevesinde bloklar kuruyorlarsa, biz de, İslâm ülkeleriyle hemen her alanda entegre olmaya ve örgütlenmeye gidebiliriz pekâlâ.  İşte bizim İslâm birliğinden anladığımız budur.
            Bizim ne Nasır’ın sosyalist anlayışı, ne Mısır ve Arap milliyetçiliği, ne de Baas ırkçılığını esas alan “millet” düşüncemiz var. Keza bir kısım İhvan-ı Müslim ve Ezherliler'in savunduğu siyasi ümmetçilik fikriyatı da bizim için ölçü değildir. Bizim ölçümüz belli;  “İnananlar kardeştir” şuuru çerçevesinde İslâm’a hadim  (hizmetkâr) olan, milliyetini Kur’an’a ve İslamiyet’e kala yapan ümmet anlayışıdır. İşte bizi biz yapan, ya da Nasırcı ve Baascı rejimlerden farklı kılan İslam’a hadim (hizmetkârlık) olma duygusudur.  Milliyet asla, İslâmiyet’in önüne geçmemeli,  hizmetkâr zırh olmalıdır.  Madem Halik’ları bir, Rezzak’ları bir, vatanları bir, hatta binler kadar birliği olan ülkeler var,  o halde birbirimizin kuyusunu kazmak niye.  İşte bu kadar birlerle muhabbet iklimi oluşturmak varken,  ya da vahdet deryasına (çokluk içinde birliğe) dalmak varken ortak paydalarda işbirliğine gitmeyelim ki. Kaldı ki bizim Müslümanlarla bağımız pazara kadar değil mezara kadardır. Hatta ilişkimiz mezarla da sınırlı değil âlem-i bekada ve âlem-i berzahta da sürdürüp kardeş olmak vardır.   Bunun aksi bir yol izlemek kardeşlik duygularını dışarı atmak nevi’nden işlenmiş bir cinayet olacaktır. Dahası ümmet bilinci tefrik çıkarmak,  bir milletin diğer millete kumpas kurması, ya da asimile hareketi değildir. Bilakis, her milletin birbirlerine göre vazifeleri tanınsın, bilinsin, ta, o milletin mensupları, İslam âlemiyle ilişkilerinde kardeşçe vazife icra etmesi içindir. Hiç kuşkusuz İslâm ülkeleriyle münasebetlerinde en belirleyici ortak paydamız “din” birliğidir. Ancak başta da belirttiğimiz üzere din faktörü, sınırların kalkmasını, bayrakların indirilmesini, dillerin iptalini, kültürün kalkmasını gerektirmez. Tam aksine bu farklılıklar tüm Müslüman halklarına zenginlik katması için vardır.
            Müsbet milliyet anlayışımız, İslâm’ın ışığı çerçevesinde millet olmayı gerektirir, dahası İslam’ın milli şuura engel olmadığını kabul eden bir görüşü savunuruz.
         Anlaşılan mensubiyet duygusu bize yerel ve milli bilinç kazandıran bir avantajımız. Hakeza ümmet duygusu da kardeşlik bilinci sağlayan bir başka avantajımızdır. Düşünsenize her iki avantajın bir arada olduğunu, bilmem bundan daha büyük gerek şahıs bazında, gerek ülke bazında, gerekse uluslararası ölçekte böylesi birliktelik var mı? Nitekim bir aydınımızın soyunu inkâr eden soysuz, dinini inkâr eden dinsizdir tespiti yerinde bir tespittir. Elbette ki bu söylem hakaret değil, bilakis bir insanın ya da bir ülkenin soyunu inkârla soysuz kalışını,  dini inkâr etmekle de ruhsuz kalışının dezavantajını ortaya koyan bir söylemdir.
         Velhasıl;   Tüm Ümmet-i Muhammed organize olmuş topluluklar halinde bir olmalı, iri olmalı, diri olmalı ki gerçek ümmet bilincine erişebilsin.

            Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder