MÜSBET MİLLİYET
SELİM GÜRBÜZER
Millet kavramı lügatte tutulan ve gidilen yol
diye tanımlanır. Sadece yol mu, bunun yanı sıra dini ve şeriat anlamı da söz
konusudur. Zaten Kur’an-ı Muciz’ül Beyan’ın birçok ayetinde 'millet' kavramı
din ve şeriat anlamında geçmektedir. İşte bu yüzden Müslümanlar “Millet-i İbrahim” diye anılır. Ne var ki sonradan her ne oluyorsa dini anlam
göz ardı edilip 'ulus' kavramı piyasaya sürülmüştür. Oysa ulus kavramı inancı bağrına basan bir
kavram değildir, sadece belli bir soydan gelenleri kapsayan bir sözcüktür. Belli ki bir kısım aydınlar millet kavramının
deruni anlamından rahatsız olmuş olsa gerek ki daha dar kapsamlı, daha şekli,
daha içeriksiz bir kavramı tercih etmişlerdir.
Millet kavramı o kadar kapsayıcı bir
kavram ki gerek itikadi, gerek şeriat, gerekse sosyolojik yönden bile tarif edildiğinde
çok zengin manalar içerdiğini görmek mümkün. Şöyle ki; lügat anlamı tutulan ve
gidilen yol manasına gelse de bu kavramı itikadi yönden ele aldığında 'din' faktörü karşımıza çıkar. Şayet fıkhı
yönünden ele alırsak 'şeriat', yani dinin zahir anlamını içerir, toplum
açısından bakıldığında ise bugünkü ulus kavramını karşılayan ‘millet’ tarifiyle
karşılaşırız. Aslında tüm bu anlamları ortak bir paydada buluşturduğumuzda
millet kavramı toplumun hem dış dinamiğini belirleyen objektif veçhesini, hem
de iç dinamiğini belirleyen sübjektif veçhesini ortaya koyar. Kelimenin tam
anlamıyla toplum dinamiklerinin bir duygu ekseninde birleştiği yolun adıdır
millet. Tabii şu da bir gerçek; müşterek
iç ve dış birliktelikler veya duygular müsbet sonuçlar doğurmayabilir de. Çünkü
nihai sonucu Yüce Allah belirler, kul sadece dine halel gelmeme noktasında tedbir
almakla mükelleftir.
Demek ki millet kavramı sosyolojik
manada düşündüğümüzde kitle, grup, topluluk vs. anlamını algılarız. Bediüzzaman
Hz.lerinin ifadelerini esas alıp dini açıdan milliyet kavramını ele aldığımızda
ise, Millet-i İslamiye ve Millet-i Küfriye diye algılarız. Yine
dört kitaptan birine mensup milletleri Ehl-i Kitab biliriz. Zira Kur’an, kendinden önceki semavi dinleri
kabul eden tek mucizevî kitaptır. Keza Ehl-i Kitapta kendi arasında Nasraniyyet
ve Yahudiyet diye tasnif edilir. Hatta bu tasnifinde kendi içinde mezhebi ve
meşrebi yönden alt sınıflandırmaları söz konusudur.
En son kâmil din hiç kuşkusuz
İslamiyet’tir. Ve yine en kâmil baş
kitap Kur’an'dır. Hatta insanlık tarihi boyunca tüm nüzul olmuş kitapları da
kuşatan sonun başlangıcı bir Kelâm-ı kadim’dir. Kelimenin tam anlamıyla diğer
kutsal kitapların bittiği noktada start alan soluğumuzdur. İşte Kur’an’ın
sadece inananları değil tüm Ehl-i Kitabı (kitap ehli) da muhatap alıp,
Millet-i İslamiye şemsiye altında bir olmaya, yani Hanif Millet-i İbrahim bilinci
altında cem olmaya davet eder. Bilhassa Kur’an’ın tüm zaman ve mekânları kuşatan
özelliği ile kayda değer bir mucizevî hadisedir. Bu noktada tüm inananlar
Millet-i İbrahim olmanın ötesinde ümmettir.
Nasıl ki beşeri münasebetler boyutunda “Dilde, fikirde işte birlik ülküsü”
kardeş toplulukların bir muradıysa, dini
açıdan da “inananlar kardeştir” muradı esastır. Zaten dilleri, renkleri
ve yaşayış biçimleri farklı olan milletlerin Kâbe etrafında halka oluşturup tek
yürek, tek kalp, tek kardeş olması bu
durumu teyit ediyor. Bakın Kur'an-ı Kerim de; “Dillerinizin ve renklerinizin
ayrı olmasında hikmetler vardır” buyruğu ümmet bilincine erişmek içindir.
Öyle ki; ümmet fıtri bir kavramdır. Nasıl fıtri olmasın ki, kalû belâda söz
vermişiz. Hatta elest bezmi de “Sen Rabbimizsin” diye tasdik eden ruhlar o
gün kaynaşmış bile. Madem ruhlar bezm-i
eleste (ruhlar meclisinde) kaynaşmış,
pekâlâ her ruh anne karnına düşüp dünyaya adım attığında farklı meşrepten,
farklı ırktan, farklı gruptan gelen her insanla ‘Lebbeyk allahumme lebbeyk-Ey
Allah’ım! Hizmetine geldim’ nidaları eşliğinde Kâbe etrafında
bir olup yeniden kaynaşabilir. Nitekim Hac bir ibadetin ötesinde İslam âleminin
Arafat'ta büyük buluşmanın (Büyük birliğin) ifadesidir. Değim yerindeyse Arafat ümmetin buluştuğu en
kalıcı adresidir. Belli ki ferdi manada imam (önder) neyse, büyük
topluluk manasına ümmet olmakta o’dur. Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan’da “Ey insanlar
doğrusu biz sizleri bir erkek bir dişiden yarattık. Sizi millet ve kabileler
haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en
değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınandır.” (Hucurat, 13) beyan
buyrularak nasıl birlikte hareket etmemiz gerektiği hatırlatılır.
Malum, toplumlar iç içe daireler halinde yeryüzüne
dağılmış durumda. Kaldı ki her toplumun bile kendi iç bünyesinde alt birimleri
vardır. Bu birimler çoğu kez bir önderin etrafında dernek, kuruluş ve cemaat organizasyonu
olarak ortaya çıkmakta. Nasıl ki bir ordu bünyesinde küçük alt birimden büyük
birime doğru bölük, tabur, alay ve tugay gibi hiyerarşi bir yapılanma söz
konusuysa, beşeri planda da buna benzer
organizasyonların olması gayet tabiidir. Alt birimlerin varlığı sanıldığının
aksine ayrılık değil, bilakis kendi aralarında münasebetlerin daha koordineli ve
işlerin kolay kılınması açısından büyük birlikteliğe yol açmaya matuf
birimlerdir. Her milletin iç bünyesinde yer alan alt birimlerin bir arada
olmaları birbirini inkâr manasında algılayamayız. Öyle mana vermeye
kalkışırsak, yeryüzünde başka ırk veya alt kimliğe sahip tek bir insan
kalmayacak tarzda birbirimizi boğazlamamız gerekiyor. Bakın Bediüzzaman bu
meseleyi nasıl izah ediyor, diyor ki:
“- Şu
ayet-i kerimenin (Hucurat Süresi)
işaret ettiği tearuf ve teavün düsturunun beyanı için deriz ki:
Nasıl ki, bir ordu fırkalara, fırkalar
alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, ta takımlara kadar tefrik edilir. Ta
ki, her neferin muhtelif münasebeti ve münasebete göre vazifeleri tanınsın,
bilinsin, ta, o ordunun efratları, düstur-u teavün altında hakiki bir vazife-i
umumiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri adanın hücumundan masun kalsın. Yoksa
tefrik ve inkısam, bir bölüm bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir fırka bir
fırkanın aksine hareket etsin değildir.
Aynen öyle de, heyet-i içtimaiye-i
İslami’ye büyük bir ordudur; kabail ve tavaife inkısam edilmiş. Fakat bin bir
adedince ciheti vahdetleri var:
Halik’ları bir, Rezzak’ları bir, vatanları
bir-bir, bir bir, binler kadar bir, bir...
İşte bu kadar bir birler uhuvveti,
muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek, kabail ve tavaife inkısam, şu
ayetin ilan ettiği gibi, teasuf içindir, teavün içindir; tenakur için değil
tehasum için değildir.” (Bkz. Mektubat-Said
Nursi S.250–251)
Anlaşılan
Bediüzzaman milliyet kavramını izah ederken; müsbet milliyet ve menfi
milliyet vurgusu yapıyor. Maalesef batı dünyasının içimize attığı menfi
milliyet Truva atı birliğimizi dirliğimizi bozmaya yetmiştir. Hatta menfi
milliyet fikriyatının bünyemizde yaptığı ağır tahrifat bir yana Müslüman topluluklar
birbirlerini düşman görür hale gelmişlerdir. İşte menfi milliyet fikri böyle
bir şeydir: kendi milletini üstün görüp
başkasını küçük görme davasıdır. Öyle
kuru bir dava ki Müslüman topluluklar bir araya gelip te kendi aralarında
birliktelik oluşturamıyor. Bir kere bünyeye menfi milliyet fikri düşüncesi
sirayet etmeye dursun sınırlara mayınlar döşenir bile. Oysa İslamiyet ırkçılık cereyanını hamiyyet-i cahiliye, unsuriyet ve kavmiyet olarak nitelemektedir. İlahi adaletin gereği içice oluşturulan
insanlık daireleri birbirlerini imha etmek için değil, organize topluluklar
oluşturmak için vücuda getirilmişlerdir.
Belli ki iç içe daireleri yıkmaya yönelik her hareket unsuriyet
perverliği, yani ırkçılığı körüklemektedir. Ki; Allah Resulü (s.a.v.); “İslamiyet asabiyet-i cahiliyesi kesip
atmıştır. Müslüman olduktan sonra, Habeşli bir köle Kureyşli bir efendi
arasında hiçbir fark yoktur” beyan buyurmaktadır. Keza Yüce Peygamberimiz
Veda hutbesinde üstünlüğün ancak takvayla mümkün olabileceğini beyan
buyurmuştur. Bir başka ifadeyle Yüce Peygamberimiz milletleri İ'layı
kelimetullah (Allah adını yüceltmek) için hizmette yarışa davet
etmiştir. Asla İslamiyette takva dışı kuru cihangir dava uğruna üstünlük taslama
kabul görmez. Nasıl görsün ki, milletlerin var oluşu birbirini yok etmek için
değil, takva ve hizmette yarış için vardır.
Kuru dava uğruna yapılan kavgalardan kim ne
bulmuş ki İslam toplumu da bulsun. Bakın
Emeviler, Emevi olmayanlara Mevali (Arap
aslından olmayan azatlı köle) gözüyle bakıp ittihadı İslam’a sekte
vurmuşlardır. Emevi ırkçılığı her şeyin üstünde addedildiğinden kardeşlik
bilinci yerle bir edilmiştir. Bunla da yetinmemişler Hz. Hasan (r.anh) ve Hz.
Hüseyin (r.anh) Emevi kılıçlarına kurban vermişlerdir. İşte menfi milliyet
fikri siyaset böyle bir şeydir, ehli beyt neslini bile can evinden vurabiliyor.
Maalesef Arap asabiyetçiliği İslami devlet anlayışının önüne geçip galebe
çalmıştır. Diğer kavimleri Mevali görmek onları rencide etmiş ve İslam adaleti
yerine milliyet-i adalet ikame edilmiştir. Oysa adaletin milliyeti olmaz. Nitekim
Hz. Hüseyin (r.anh.) bu tür adaletin birliği ve dirliği bozucu nitelikte bir
hamle olduğunu gördüğünden mücadelesini rabıta-i
diniye (dine bağlılık)
üzerine kurgulayıp bu uğurda şahadet şerbeti içmişte.
Anlaşılan
menfi milliyet fikri her devirde çıban rolü üstlenip milletlerin helakine yol
açan bir saik. Bilhassa Osmanlı’nın son dönemlerine baktığımızda vahdet
bilincinin rafa kaldırılıp ırkçılığın galebe çaldığını görürüz. Koskocaman
Devleti Aliyye adeta kavimler haritasına dönüşür de. Fransız ihtilalı sonrası
hızla yayılan menfi milliyetçilik rüzgârları, Osmanlı içinde yaşayan farklı
unsurların kan bağına dayalı milliyetçilik heveslerini harekete geçirip her bir
unsur kendi başına buyruk kesilmişlerdir.
Öyle ki ırkçılık damarları kaynayan milletler Osmanlı’ya
başkaldırmışta, derken beraber ağlayıp
beraber gülen topluluklar terki diyar eyleyip ulus devletler projesinin parçası
olmuşlardır. Artık dünyanın yeni bir
çağın eşiğindedir. Yani imparatorlukların yıkılıp uluslaşma sürecine
girilmiştir. Peki, uluslaştık, dağıldık,
parçalandıkta ne oldu, bugün Ortadoğu kaynayan kazan halde, daha henüz toparlanıp
iki yakası bir araya gelmiş değil, hala bölük pörçük halde kan ağlıyor. Belki
de bu Osmanlıya yapılan vefasızlığın bir bedeli. Neyse ki Türkiye bu hengâmede
dimdik ayakta kalmasını bilmiştir. Şimdi ümitler Yeni Türkiye üzerindedir. Tüm Ortadoğu
Türkiye'nin yeniden ayağa kalkacağı günü bekliyor. Biliyorlar ki Türkiye bir
ayağa kalkarsa özlenen o birlik ve dirlik tutkusu yeniden yeşerip insanlık
huzur bulacaktır.
Peki, Türkiye'nin ayağa kalkması ya
da dirilişi nasıl olur derseniz, bir kere her şeyden önce Osmanlıyı
hatırlatacak vahdet bilincini (çokluk içinde birlik) veya müsbet
milliyet fikrini milletlerin hafızasına kazımak gerekir. Dahası her millet
kendi milletini sevecek ama başka milletlere ateş püskürmeyecek, kendi milleti için güzel sözler edecek ama
kendi dışındakilere kaba saba sözler sarf etmeyecek, kendi milletini dost
bilecek ama diğer milletlere düşman gözüyle bakmayacak bir ortak bildiri
şarttır. Cümle âleme Nizam-ı âlem vaat edip işbirliği ve dayanışma içerisine
girmek en akılcı yol olacaktır. İşte Resulüllah (s.a.v.)'ın; “Kişi kavmini
sevmekle suçlanamaz” hadis-i şerifini bu anlamda değerlendirmek
gerekir. Kaldı ki, yetmiş iki millete
aynı gözle bakmakla ne kaybederiz ki.
Hadi bundan vazgeçtik hiç olmazsa kendi milliyetimizi İslam’ın
belirlediği ölçüler çerçevesinde sevsek bu bile yeter artar da. Ki, böyle bir mensubiyet sevgisi müsbet
milliyet fikriyatının gelişmesini sağlayacaktır. Aksi takdirde İslam’ın ön görmediği soy sop
faslına girmek veya ırkçılık yapmakla menfi milliyet fikriyatının galebe
çalmasına yol açacaktır.
İslam’da Allah'ın rızasına uygun
sevmek esastır, asla Allah'ın razı olmadığı
her hangi bir aşırılığa pirim verilmez.
Nasıl verilsin ki, bakın Yunus Emre bu anlamda ‘Yaradılanı sev,
Yaradan da ötürü’ diye meramımızı dile getirmişte. Her şeyin başında Allah
Rızası duygusu olunca kavramlar korku olmaktan çıkıp kucaklayan rol
üstlenecekleri muhakkak. Zaten Rıza-ı
Bari olmayan bir yerde ne insanlıktan, ne aile saadetinden, ne akraba
bağlılığından, ne millet sevgisinden, ne de müminler kardeştir duygusundan söz
edebiliriz. Rıza-ı Bari dışında sipariş usulü piyasaya sürülen özden uzak
simgesel sevgi gösterileri, bir noktadan sonra kitleleri kuru cihangirlik
ülküsüne götüren bir ucubeye dönüşebiliyor. Bu tür ucubelerden kurtulmanın tek yolu niyet
hayır akıbeti hayırlı kılmaktan geçmektedir.
Malum, bu niyet ‘ilahi ente maksudu ve rıdaike matlubu (Ya
Rab! Maksadım sen, amacım senin rızanı kazanmak) niyetinden başkası değildir. Kelimenin tam anlamıyla
İla’yı kelimetullah davasını ülkü edinen bir niyettir. Bakın bu manada milliyet çerçevesinin
hududunu Said-i Nursi Hz.leri şöyle belirler: “Şu müsbet fikri milliyet,
İslamiyet’e hadim olmalı, kal’a olmalı, zırhı olmalı, yerine geçmemeli; Çünkü
İslamiyet’in verdiği kardeşlik içinde uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i
berzahta o uhuvvet baki kalıyor. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi
olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek,
aynı kal’anın taşlarını kal’anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o
elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakane bir cinayettir.” (Mektubat,
S.299 Sözler Yay.1981 İst.)
Bediüzzaman’ın sarf ettiği sözler güzel
olmasına güzel de, ancak bu iyi niyetli tanımlarını görmezden gelenler
ona Kürtçü yaftası vurmak suretiyle küçük düşürmeye çalışmışlardır. Onlar
karalamaya devam ede dursunlar bakın Bediüzzaman Türk milletini övüp hakkını
şöyle teslim etmiştir:
“İşte, ey ehl-i Kur’an olan şu vatanın
evlatları! Altı yüz sene değil, belki Abbasiler zamanından beri, bin senedir
Kur’an-ı Hâkim’in bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’an’ı
ilan etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’an’a ve İslamiyet’e kala yaptınız. Bütün
dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı def ettiniz” (Bkz. Mektubat, Sahife 299–300). Şimdi sormak lazım Türk milletinden bu kadar
övgüyle bahseden insana nasıl Kürtçü denilebilir ki?
Evet, müsbet fikri milliyet
fikriyatının ruhunu İslamiyet oluşturur. Dahası farklı milliyetlere mensup
milletlere; “İnanıyorsanız kardeşsiniz” duyurusuyla tek kalp, tek yürek,
tek halkada birleştiren iksirin adıdır İslamiyet. Her ne kadar görünürde
Müslümanlar ayrı ayrı millet daireleri içerisinde dünya sathına yayılmışlarsa da
icabında Kâbe etrafında ve Arafat'ta bir olabiliyoruz. İşte İslamiyet çimentosu
böyle bir şeydir, diller, renkler, kültürler farklı olsa da tek yürek tek kalp
olmak esastır. Düşünsenize bir Müslüman,
mensubu bulunmadığı bir başka Müslüman ülkesinde azınlık muamelesine
tabi tutulmamakta, tam aksine eşit muamele görmektedir. Çünkü Müslüman
Müslüman’ın kardeşidir, nasıl azınlık addedilebilir ki. İslam’ın hâkim olduğu
coğrafyada azınlık muamelesi sadece gayrimüslimlere has bir durumdur. Anlaşılan
o ki, ırkı ne olursa olsun kelimeyi
şahadet getiren her Müslüman İslam ülkesinin aslı sahibidir. Bu yüzden Osmanlı
asli unsurlara milleti hâkime demiştir. Soy sop faslı üstünlük ve asalet
kazandırmıyor, asliyet ancak ve ancak Müslüman olmakla mümkün.
Madem
öyle, gerçek milliyet şuurunu, İslamiyet
dairesi içinde mecz olmuş ve İslamiyet’e hadim olmuş milliyet anlayışında
aramalı.
Velhasıl, İslami ölçülere ters düşmeyecek milliyet şuuru bizim asla
vazgeçmeyeceğimiz kabulümüzdür.
MİLLİ ŞUUR
Biz;
müsbet milliyet fikriyatını şiâr
ediniriz. Avrupa’nın içimize attığı “menfi milliyet” fikriyatı bizi bağlamaz.
İslâm’a köle ve hadim (hizmetkâr) olmaya namzet bir milliyet fikriyatı
her zaman kabulümüzdür.
Fransız ihtilalını müteakip tüm
dünyada gelişen menfi milliyet fikriyat akımları, batı’dan ithal olduğu bir sır
değil artık. Avrupa’da kilise sultası sükûnet bulunca, menfi milliyet fikriyatı sahne almıştır.
Sadece sahne alsa gam yemeyiz, bu akım kendi coğrafyamıza da sıçrayıp kendi şemsiyemiz
altında yaşayan milliyetleri bağrımızdan koparmıştır. İçimize öyle Truva atı
attılar ki Osmanlı’nın çöküşüne yol açmış ta. Tahrik edilmişlik bağrımızda
yaşayan milliyetlerin milli reflekslerinin canlanmasına neden olduğu gibi, her
birini bölük pörçük halde bağımsız devlet kurma isteklerini tetiklemişte. Oysa Osmanlı’nın üç kıtada hükmetmesinin
sırrı vahdet (çokluk içinde birlik) bilinciydi. Nitekim bütün ırklar vahdet şuuru içinde altı
yüz sene bir arada yaşamayı başarmışlar da.
Nasıl başarmasınlar ki, Osmanlı çokluk içinde birliği sağlayan tek
cihangir devletti. Maalesef, batıdan toprağımıza sıçrayan menfi milliyet
fikriyat rüzgârı bir anda birlik beraberliğimizi sarsıp, kardeşlik duygularımızı yerle bir etmiştir. Ve
Osmanlı Nizam-ı âlemi yerine hepsi parçalanıp dağılan yenileri getirilmiştir. Derken
Mısır’ın Naas Paşası, Irak’ın Nuri Saidi, Arabistan’ın İbn Suud’u gibi batıya
göbekten bağlılığını bildiren liderlerle yönünü Berlin’e çevirmişlerdir. Netice
itibariyle geldiğimiz nokta; Sakarya.
F. Grenard'ın; “Osmanlı hiç bir
zaman milliyetler zıddiyeti yaratmamıştır” tezi Osmanlı gerçeğini ortaya
koymaya yeter artar da. Dolayısıyla bu tezden hareketle Osmanlı denince; bağrında barındırdığı gayrimüslim azınlıkta
olsa kimliklerin ön plana alınmadığı aynı kilimin desenlerinden oluşmuş
cihanşümul bir devlet akla gelirdi. Maalesef bu birlik kilimi XIX. yüzyılda
hızla yayılan menfi milliyet fikriyatın etkisi altına girdiğinde Osmanlı’nın
hem vahdet, hem ümmet bilinci zayıflayıp yerini menfi milliyet fikri akımına
terk etmiştir. Böylece ortaya çıkan bu akım ulus devletin doğmasına yol
açmıştır. Aslında değişen devlet değildi, sadece yeni bir kalıba geçiş
hamlesiydi. Nasıl ki; Osmanlı Selçuklunun devamı bir devletse, Türkiye
Cumhuriyeti de Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş bir devlettir. Dolayısıyla
Türkiye Cumhuriyetini Osmanlı’dan ayrı değerlendirmek abesle iştigal olur.
Belli ki milliyet fikri tarihin
derinliklerinde bir tohum, orta çağda bir filiz, günümüzde meyveye dönüşmüş bir
akım olarak sahne almıştır. Şöyle tarihi bir sürece baktığımızda milli şuur
Roma’nın yıkılışı ve parçalanması sonucu önce nüve olarak doğmuş, sonra Ortaçağda canlanmaya başlamış, Rönesans
sonrası ise hız kazanmıştır. Kelimenin
tam anlamıyla asri milletler, orta çağda Roma’nın parçalanmasıyla gün yüzüne
çıkmıştır. Derken bu parçalanma ilerisinde modern anlamda milletlerin doğmasına
zemin oluşturmuştur. Şurası muhakkak
orijinal bir Mısır kavmine antikite (ilk çağ) çağında rastlayabiliyoruz,
ama yinede bu oluşuma tam gelişmiş bir kavim diyemeyiz. Mesela o çağlarda İran’ın
dağınık bir manzara görünümü verir.
Hakeza Akdeniz Avrupa’sında Yunan, Atina ve Isparta gibi sitelerin
varlığını görürüz. Dedik ya nüve veya
site görünümünde tüm teşekküllerin “asri
millet” kimliğine kavuşması Roma’nın parçalanıp dağılmasıyla vuku
bulmuştur. Anlaşılan milli teşekküller ansızın doğmamış, tarihi bir süreç
içerisinde yavaş yavaş ortaya çıkmıştır.
Belli ki, sebep netice ilişkisi milli
teşekküller içinde geçerli akçe. Nasıl mı? Bakın, Bizans’a “Helenizm” bilinci kazandıran ruh Türk, İran ve Araplarla karşılıklı
yapılan savaşlardan başkası değildir elbet.
Öyle ki bu tip savaşlar İstanbul çevresinde milli şuur halkası oluşturmaya
yetmiştir. Demek ki; savaşlar milli duyguları su yüzüne çıkmasına sebep olabiliyor. Tabii bitmedi, dahası var, bakın İspanyanın
Araplarla giriştiği savaşlar milli bilincin oluşmasına vesile olmuştur. Hakeza
İngilizler de öyledir. Bilhassa Elizabeth’den sonraki devrede İspanyollarla
yapılan savaşlar milli bilinçlenmeyi beraberinde getirmiştir. Hatta bu savaşların
neticesinde İngiliz Kraliyetinin doğuşu da gerçekleşir.
Orta
çağ sonlarına şöyle bir Batının en medeni ülkesinin İtalya olduğunu görürüz. Ancak
XIX. asır sonlarına gelindiğinde Venedik, Milano, Cenova ve Floransa arasındaki
beliren iç çekişme ve kavgalar bu medeni yapıya gölge düşürmüştür. Neyse ki
Dante, bu gidişata dur demek için kitlelere; “Milli İtalyan dili”
tılsımının fitilini ateşleyecektir. Onun bu çıkışı yeniden milli şuur etrafında
adımların atılmasını sağlar da. Bu yüzden Dante, Batı klasiklerinin remzi
olmuştur.
Malum, Almanlara da milli bilinç hissi
kazandıran olay; Romen-Cermen ihtilaflarıdır.
Hatta Protestanlığın dirilişinde çok büyük emek veren Luther’in İncil’i Almancaya
çevirmesi bu işin tuzu biberi olmuştur. Ne var ki daha sonraki evrelerde bu
milli uyanış Nazizm’in hışmına uğrayıp ırkçılığa dönüşecektir.
Rusya’da da Bolşevik ihtilalıyla birlikte
Çarlık otoritesinin zayıflatılması Orta Asya’da ve Kafkasya ötesi coğrafyada
milliyetçi oluşumların nüksetmesini tetiklemiştir. Ancak bir süre sonra
ihtilalın gerçek yüzü ortaya çıktığında Kızılordu bu tür oluşumları bastırıp
ülkelerin bağımsızlık girişimlerine son vermiş ve bu ülkeler uydu hale gelmişlerdir.
Neyse ki Gorbaçov döneminde glasnost perestroyka politikaların gölgesinde
yeniden bağımsız ülkeler haline gelmişlerdir.
Bir zaman bizimle birlikte yaşayan devletlere
baktığımızda ise; Balkan devletlerinin ayaklanmasını tetikleyip vahdet
bilincimiz milliyetler tezadına dönüştüğünü görürüz. Dahası 18 Ekim 1912’de
başlayıp 30 Mayıs 1913’de son bulan I. Balkan savaşı Bulgar, Sırp her ne unsur varsa
hepsine milli bilinç ruhu kazandırır. Böylece bu sayede Balkan müttefikler,
yani Bulgaristan, Yunanistan ve Sirbistan Osmanlıdan çok büyük toprak
koparmışlardır. Biz ise ancak II. Balkan savaşıyla kaybettiklerimizden bilhassa
Meriç nehrine kadar ki bölümünü tekrar geri alarak bugünkü Avrupa ile
sınırımızı belirleyen Edirne’mize kavuşuruz.
Tabii ki milli hassasiyet
oluşmasında sadece savaşlar değil, ihtilaller bile milli bilincin oluşmasına
yetiyor. Bakın Fransız ihtilali beraberinde “özgürlük-eşitlik-kardeşlik-uluslaşma”
gibi Frenk fikirleri getirmiştir. İşte bu Frenk fikir veya sloganlar XIX. Asrın
birinci yarısından sonra meyvelerini verip Roma, Yunan, Sırbistan gibi tek çatı
altında yaşayan ülkelere bağımsızlık kazandırmanın yolunu açmıştır. Bu arada
Frenk fikriyatı Ortadoğu’ya Frengi hastalığı şeklinde bulaşıp eskiden olduğu
gibi sömürgelere değil de bu kez monarşik, Baascı, Vahhabi türü bölük pörçük devletler
olarak sahne almaları sağlanmıştır. Anlaşılan o ki; her ne kadar 16. Yüzyıl
Hollanda’sı, 17. yüzyıl İngiltere’si ve 18 yüzyıl Amerika ve Fransa’sında
gelişen devrimci ideolocya İslam dünyasına yabancı olsa da sonunda Ortadoğu’da
ilk devrimci fikirlerin oluşmasına, 1905’te İran’daki meşrutiyetçiler ve
1908’de Osmanlıda Jöntürklerin türemesine sebep teşkil etmiştir.
Artık XIX. asrın sonlarına geldiğinde önceleri
kıvılcım, sonra alev almış meşale hale gelen milli uyanış refleksi
imparatorlukların sonunu getirmiştir. Öyle ki, milletler çağında milliyetçilik
kavramı etrafında kürsüler kurulur da. Derken
milliyetçilik adından söz ettirir de. Şu da bir gerçek milli devlet temaları bile
kalıcı değil, bir yere kadar canlılığını koruyabiliyor, şimdiler de küreselleşme dalgası daha bir
revaçta. Artık milliyetçilik rüzgârının hız kaybettiği bir sır değil. Ama her ne kadar dünyada birtakım değişik
isimler altında bloklar kurulsa da,
kurulan paktların arka planında yatan asıl itici gücün milli bilinç
olduğu gözden kaçmıyor. Bir kere oluşturulan paktların üyeleri her katıldığı
platformlarda önceliği kendi ülke çıkarlarını hesaba katarak tavır sergiliyor.
İşte oluşturulan bu tip birlikteliklere şeklen küreselleşme denilse de aslında
özünde ülke çıkarlarını gözeten bir milli refleks duygusunun yattığı
anlaşılıyor.
Peki ya ümmet bilinci? Malum, ümmet bilincinin en etken birim olmaya
yaklaştığı an “Haçlı Seferleri” dönemidir. Buna Hıristiyan ümmetçiliği dersek yeridir.
Ne var ki oluşturulan bu kutsal ittifak millet unsuru kadar kalıcı
olamamıştır. Nitekim I. ve II. Dünya
savaşlarında görülen ittifak, ya da itilaf adı altında bloklaşmalara
baktığımızda Haçlı ruhunun yerini devletçilik bilincine terk etmiş olduğunu görürüz.
Buna şaşmamak gerekir, temelde bloklaşıp bir araya gelen ülkeler nihayetinde
kendi âli menfaatleri uğruna savaşmış oluyor. Derken kurulan ittifakların
amaçlarına ulaştıklarında tekrar köylü köyüne, evli evine misali dağıldıkları
gözlemlenmiştir. Hangi birliktelik kalıcı olmuş ki paktlarda kalıcı olsun. Bakın
Varşova paktının çöküşü bunun tipik misali zaten. Kader birliği ulvi davalara
has bir durumdur. Dünyevi menfaatler icabında ulvi olan her ne varsa onu rafa
kaldırabiliyor. Zira NATO, BM ve Avrupa Birliği gibi bloklar şimdiden güç kaybının
sinyalini veriyor da. Kurulan paktlar daha çok günü kurtarmak için var olan
birlikteliklerdir, çıkar ilişkilerine dokunulduğunda eriyebiliyor da. Hani
Lenin, Stalin işçilerin gür sesiydi,
meğer dert dava işçiler değilmiş, dert dava Bolşevik ihtilalinin
gerçekleşmesidir. Hak getire ihtilal
amacına ulaştıktan sonra proletarya unutulmuş, yerini Rus milli menfaatleri
almıştır. Zaten sınıf milletin bütünü değil bir parçasıdır. Öyle görünüyor
ki, gelecekte tarihin temel yürütücü birimi
milliyetçilik olacak gibi. Ama ümit ederiz ki milliyetçilik şovenliğe dönüşmez.
Şu günlerde globalleşme ve evrensellikten dem vurulsa da evrensellik lafta,
şekil itibariyle vardır. Evrenselliğin arka planında yine milli menfaat duygusu
yatmaktadır.
Günümüzde batı cenahında durum vaziyet buysa,
acaba doğu nasıldır? Malum, Araplar ve Berberiler, dünyanın gidişatının
tersi bir tutum sergiliyorlar. Şöyle ki; söz konusu ülkeler daha henüz milli
bilince erişemediklerinden habire bölünmüş parçacıklar halde Şeyhlikler,
Krallıklar, Emirlikler, Cumhuriyetler gibi isimlerle anılmaktalar. Her ne kadar
tarihte Arap dünyasında görülen kabile çatışmaları milliyet ekseninde ele
alınmasa da Emeviler’de görülen Mevalilik, yani Emevi dışındakileri azadlı köle
muamelesi görmesi bir tür ırkçılık hareketi olarak değerlendirilebilir. Öyle
ki, Emeviler ibadetlerde bile sadece Emevi imamın arkasında namaza durulur
esası getirmişlerdir. Oysa dinin milliyeti, ırkı olmaz, tüm insanlığa şamildir.
Savaşların tek başına milliyetçi
hislerden kaynaklandığı varsayımı da doğru bir tespit değil. Bir kere bu
varsayımın doğru olması için dünya savaşları çıkmadan milli oluşumların olması
gerekirdi. Ama şunu söyleyebiliriz; savaşlar milli bilincin oluşmasına önemli
katkı sağlamıştır. Hakeza tarihin ilk devrelerinde görülen site kavgaları da
milli bilincin oluşumunda etken unsur olmuştur. İlginçtir aynı dine mensup
insanların aynı soy ağacı içerisinde bile kan davalarının güdüldüğü görülmüştür.
O tarihlerde milliyet kavramı yoktu, ama insanlar bir şekilde bahane bulup
savaşıyorlardı. Belli ki savaşlara neden
olan etken unsurlar neyse, milliyetçiliği doğuran sebepler de o dur. Zira Allah Teâlâ (c.c.) her şeyi bir sebebe
bağlamış. Nasıl ki bulut yağmura vesileyse milliyet gerçeği de gökten zembille
inmiyor, sebep netice ilişkisi çerçevesinde sahne alabiliyor. Kaldı ki, her şey zıddı ile kaimdir. Milliyetçiliğin zıddı
da emperyalizmdir. Emperyal duygular dallanıp budaklandıkça milliyetçilikte o
oranda var olabiliyor. Etki tepkiyi
doğurmakta, bu kaçınılmaz. Yani, bir
yerde etken unsur varsa, o oranda tepki var demektir. Nitekim bizim kurtuluş savaşımız bir noktada
emperyalizme karşı oluşan tepkinin sonucu doğmuş bir zaferdir. Hiç kuşkusuz bu zaferin arka planında müthiş
derecede enginlere sığmam taşarım bir ruh hali de vardır. Bu arada Milli
Kurtuluş mücadelesi ulus devleti geçişine de kapı aralayıp bir anlamda
milliyetçiliğin dirilişini sağlamıştır. Şayet bugün Türkiye Cumhuriyeti
devletinden söz ediyorsak bunu büyük ölçüde Anadolu’nun ortasında yabancı
işgalcilere karşı büyük direnişin akabinde gerçekleşen Milli mücadele zaferine
borçluyuz. Zaferin ardından devletimiz millilik vasfı kazanır da. Hatta Batı’yı
kendi silahlarıyla alt edilebileceğine ilk kez şahit olan Müslüman ve diğer
halklara umutta aşılamışız, yetmemiş İslam dünyasına ışık olmuşuz. Elbette
milliyetçi olacağız, ama bizim milliyetçilik anlayışımız başka milletlere
zulmetmek, baskılamak, sömürmek ve soykırım
manasına değildir. İstesek de soykırım
yapamayız, çünkü genlerimizde sevgi hamuru var. Asla milliyetçilik anlayışımızda
şekilciliğe yer yoktur, Bediüzzaman
Said Nursi’nin İslamiyet’e hadim olan, kal’a olan müsbet fikri milliyet dediği öz milliyetçiliğe yer vardır.
Bizim milliyetçilik tarifimiz diğer
milletlerin tarifini de kuşatan bir tariftir.
Şöyle ki;
—ABD: Anayasa’ya bağlılık ve Amerikan vatandaşlığı ilkesini esas
alarak,
—İsveç: Ortak vatan, ortak tarih ülküsünü şiar edinerek,
—İsrail: Dini hassasiyetle beslenmiş İsrail idealini savunarak,
—Hindistan: Kozmopolitlik manzara içinde bir arada yaşama amacını
taşıyarak,
—Fransız: Kültür birliği etrafında bir arada bulunmak olarak,
—Alman: Soy birliğine önem vererek,
—İrlanda: Soyu esas alarak tarif
yaparlar. Görüldüğü üzere her türlü
mensubiyetlik kendi ülke çıkarlarının ortak paydasının buluştuğu noktada meyve
verebiliyor. Dahası her millet
kendi menfaati ve çıkarı neyi gerektiriyorsa ona uygun tarif yapmaktadır. Buna
mecburlarda. Çünkü milletler ancak bir
iki ortak paydada bir arada tutunabiliyor. Ama Türk milleti bundan
istisnadır. Bakın Türk Milletinin
tutunacak dalı bir değil birçoktur. Kaldı ki bağrımızda taşıdığımız birçok
etnik alt unsuru bile tutunacak dalımız biliriz. Ve millet olmamıza engel
görmeyiz. Nasıl engel görebiliriz ki onların varlığı bizim varlığımız, bizim
varlığımız onların varlığıdır. Biz
biliyoruz ki tüm kimlikler millet olmamıza zenginlik katmaktadır. Yeter ki
etnik unsurlara öteki gözüyle bakılmasın. Farklı gözle bakmak kime ne yarar
sağladı ki bize de yarasın. Dolayısıyla etnisite üzerinden ayrılık körüklemeye gerek
yoktur, bırakın her şey kendi doğal mecrasında seyretsin. Yetmiş iki millete aynı gözle bakan bir necip
millete de bu yakışır zaten.
Velhasıl;
hepimiz aynı kilimin desenleriyiz.
MİLLET VE ÜMMET
Ana, baba ve evlat bir arada aileyi oluştururken ailelerin bir araya
gelmesiyle “oymaklar”, oymakların
birleşmesiyle “kavimler”, kavimlerin
neşvünema bulmasıyla “imparatorluklar”,
imparatorlukların dağılmasıyla da “milletler”
teşekkül etmektedir.
Arapçada “millet’’ kavramı “melle-melalen” kökünden gelip, birçok manalar
ihtiva etmektedir. Şöyle ki;
—İzlenilen yol,
—Sünnet,
—Şeriat,
—Tarikat,
—Usul,
—Din vs.
Birde “Ümmet” kavramı var ki, bu kavram Kur’an-ı Kerim’de:
—Kavim,
—Topluluk,
—Sayılı yıllar,
—Hayvan türleri,
—Akrabalık bağları,
—Ortak paydada birleşen insanlar vs.
anlamlarda kullanılmıştır.
Her ne kadar “millet” kavramı bugün sosyolojik manada
kullanılsa da, 'millet' İslâm
toplumunun daha çok objektif yönünü, ümmet ise sübjektif yönünü ortaya koyan
dış ve iç kavramlardır. Anlaşılan o ki, Arapça birçok manaları bağrında
taşıyan “millet” kavramı ile Kuran’da
birçok manalara gelen “Ümmet” kavramı günümüz kriterlerinden çok farklıdır.
Gelinen nokta itibariyle batı Hiristiyanlığı dünyevi hayattan ayrı bir yerde
tutmaktadır. Baksanıza “Sezar’ın
hakkı Sezar’a, İsa’nın hakkı İsa’ya”
söylemiyle din faktörü devletten soyutlanmışta. Tabii bu durumda bir
Hıristiyan milletinden değil, Hıristiyan cemaatinden söz edebiliriz. Kelimenin
tam anlamıyla bir bütünü ikiye ayıran bu keskin söylem millet olmaya manidir.
İslâmiyet böyle değildir, hayatın bütün alanına hükmeder. Hatta yüce dinimiz devletin
milli olma vasfını da inkâr etmez. Ancak burada İslâm’a milli bir veçhe vermeye
kalkıştığımız anlamı çıkmasın. Bizim kastımız millet kavramının sosyolojik
manada kullanıldığında İslâm toplumunun dış görünüşü temsil eden bir kavram
olarak algılanması yönündedir. Malum, millet kavramının iç muhtevasını “ümmet” kavramı karşılayabiliyor. Maazallah
içini boşalttığında ortada ne din kalır ne de millet. Keza ne ruh, ne kardeşlik, ne de insanlık kalır. Ruhsuz toplum oluşturmak bir yere kadardır,
asla uzun soluklu olamaz. Bunun aksini düşünmek tarihi sürecin iyi analiz
edilmediği ya da koyu bir cehaletin göstergesidir. Kaldı ki dine ve birçok
mukaddes değerlere kapalı olmak kime yarar sağlamış ki, bu düşüncede olanlara
da yarasın.
Bir kere şunu kafamıza iyi yazmak gerekir
sırf “etnik millet” tanımı yapmak, ya da bunun tam tersi bir tanım yapmak İslâm
toplumunun kabulü olamaz. Zira Allah Teâlâ; “Sizleri bir erkekle bir dişiden
yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye şubeler ve kabilelere ayırdık” (El-Hucuret
Suresi ayet 13) buyurmakta. Ayet-i celile’den de anlaşıldığı üzere toplum
ilişkileri açısından “millet” gerçeği inkâr edilemez bir husustur.
Dinimiz Cihanşümul bir din, muhatabı
tüm insanlıktır. Elbette ki muhatabı tüm insanlık olan böyle bir din, yeryüzü
sathına dağılıp kendi milli bayraklarıyla bağımsız ülkeler oluşturmalarını
toplum ilişkileri açısından sakınca görmez. Nitekim İbn-i Haldun'un; “Kavim ve nesillerin başkalığı ve
çeşitliliği onların geçinme ve şekil usullerinin birbirlerinden farklı
olmasındandır” tespiti bu durumu teyit ediyor. Keza bu tespit İslam
ülkeleri içinde geçerli bir akçedir. Zira İslâm toplumunun dış kabuğunu millet,
iç ruhunu da ümmet oluşturur. Millet bir cemiyet biriminin ötesinde mensubiyeti
de belirleyen faktördür.
Peki ya ümmet bilinci? Malum, ümmet olmanın
ruhunu “din birliği” belirler. “İnananlar
kardeştir” düsturu ümmetin tarifidir zaten. Ancak böyle bir ümmet tarifini
siyasi ümmet tarifiyle karıştırmamak gerekir. Ki; siyasi ümmetçilik tek dil,
tek bayrak, tek coğrafya içerir ki, bir kere bu eşyanın tabiatına aykırılık
teşkil eder, bu yüzden siyasi ümmetçilik bizim kabulümüz olamaz. Çünkü Yüce
Allah; “Renklerinizin ve dillerinizin birbirine uymaması Allah’ın
ayetlerindendir” (Er-Rum 12) hükmüyle milletlerin var oluşuna işaret
ediyor. Asla İslam toplumları arasında sınırların olması ümmet bilincinin
iptali değildir, sınırlar organize olmuş topluluklar olmanın ötesinde İslam’a hizmetkâr
(hadim) olmada yarışmanın bir ifadesidir. İşte bu gerçeklere rağmen her nedense farklı
cemaatlerin varlığı kabul edilir ama söz konusu milletleşme olunca sanki
İslâm’a engel organize topluluklar muamelesi görebiliyor. Oysa Kuran da “Sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık
ve birbirinizle tanışasınız diye şubeler ve kabilelere ayırdık” (El-Hucuret
Suresi ayet 13) ayetinde belirtilen
organizasyonda insanlığın yeryüzünde kabileler haline getirilmesinde ki ince
hikmet ehlisünnet ekolünde şöyle açıklanır:
—Nesebi korumak, akraba ilişkilerini
ve sılayı rahmi güçlendirmek,
—Kabileler arası dayanışma ve
tanışmayı sağlamak ve aralarında sevgi bağları oluşturmak.
—Beşeri münasebetlerde
üstünlüğün maddi ilişkilerde değil, takvayla olabileceği bilincini kazandırmak,
—Tüm insanlığın
aynı ortak atadan, yani Âdem (a.s) ve
Havva’dan geldiğinin bilincinin verilmesi vs.
İşte görüyorsunuz
İslâm’da, ne kabile, ne kavim, ne de daha ileri gelişmiş birim olan millet
kavramı dışlanmaz, bilakis tüm birimlerin İslâm’a hizmet yarışında dini
hassasiyet (ümmet bilinci) içerisinde tanışmasını ve dayanışmasını
öngörmekte. Elbette ki bu arada milli din oluşumuna veya etnik din tezine de
karşı çıkmamız gerekir. Çünkü İslâm, herhangi bir milletin kabuğuna girecek
kadar dar bir kalıp değildir. Dinimiz evrensel ve cihanşümul bir dindir. O’na millilik vasfı vermeye kalkışmak en
büyük cinayettir. Kaldı ki milletlerin
İslâm’ın soluğuna ihtiyacı var, İslâm’ın milletlere ihtiyacı yoktur. Allah
(c.c.) bu dini en güzel şekilde tamamladı ve kıyamete kadar koruyacak olan da
yine O’dur.
Millet ve ümmet
kavramlarını karşı karşıya getirmeye çalışan bir takım basiretsiz insanlar, bu
arada kavramlara değişik manalar yüklemeyi ihmal etmemişlerdir. Şöyle ki; “İnananlar
kardeştir” düsturu Müslümanların tek
dil, tek bir devlet çatısı altında algılayıp “Siyasi Ümmetçiliğe” dönüştürmüşlerdir. Oysa bugün yeryüzünde dört dörtlük
İslâm devleti yok ki; siyasi ümmetçilikten
bahsedilebilsin. Bizim İslâm birliğinden kastımız “siyasi ümmetçilik” olmamalı. Bilakis, Müslüman devletlerin kendi
aralarında ekonomik, sosyal, kültürel vs. alanlarda işbirliğine girip bu yolda
birliktelikler kurması amaç olmalıdır. Hıristiyan ülkeler, nasıl ki kendi
aralarında milli yapılarını bozmadan ekonomik, sosyal ve kültürel işbirliği
çerçevesinde bloklar kuruyorlarsa, biz de, İslâm ülkeleriyle hemen her alanda
entegre olmaya ve örgütlenmeye gidebiliriz pekâlâ. İşte bizim İslâm birliğinden anladığımız
budur.
Bizim ne Nasır’ın
sosyalist anlayışı, ne Mısır ve Arap milliyetçiliği, ne de Baas ırkçılığını
esas alan “millet” düşüncemiz var. Keza bir kısım İhvan-ı Müslim ve Ezherliler'in
savunduğu siyasi ümmetçilik fikriyatı da bizim için ölçü değildir. Bizim
ölçümüz belli; “İnananlar kardeştir” şuuru çerçevesinde İslâm’a hadim (hizmetkâr) olan, milliyetini Kur’an’a
ve İslamiyet’e kala yapan ümmet anlayışıdır. İşte bizi biz yapan, ya da Nasırcı
ve Baascı rejimlerden farklı kılan İslam’a hadim (hizmetkârlık) olma
duygusudur. Milliyet asla, İslâmiyet’in
önüne geçmemeli, hizmetkâr zırh
olmalıdır. Madem Halik’ları bir,
Rezzak’ları bir, vatanları bir, hatta binler kadar birliği olan ülkeler
var, o halde birbirimizin kuyusunu
kazmak niye. İşte bu kadar
birlerle muhabbet iklimi oluşturmak varken,
ya da vahdet deryasına (çokluk içinde birliğe) dalmak varken
ortak paydalarda işbirliğine gitmeyelim ki. Kaldı ki bizim Müslümanlarla
bağımız pazara kadar değil mezara kadardır. Hatta ilişkimiz mezarla da sınırlı değil
âlem-i bekada ve âlem-i berzahta da sürdürüp kardeş olmak vardır. Bunun aksi bir yol izlemek kardeşlik
duygularını dışarı atmak nevi’nden işlenmiş bir cinayet olacaktır. Dahası
ümmet bilinci tefrik çıkarmak, bir
milletin diğer millete kumpas kurması, ya da asimile hareketi değildir.
Bilakis, her milletin birbirlerine göre vazifeleri tanınsın, bilinsin, ta, o
milletin mensupları, İslam âlemiyle ilişkilerinde kardeşçe vazife icra etmesi
içindir. Hiç kuşkusuz İslâm ülkeleriyle münasebetlerinde en belirleyici ortak
paydamız “din” birliğidir. Ancak başta da belirttiğimiz üzere din faktörü,
sınırların kalkmasını, bayrakların indirilmesini, dillerin iptalini, kültürün
kalkmasını gerektirmez. Tam aksine bu farklılıklar tüm Müslüman halklarına
zenginlik katması için vardır.
Müsbet milliyet
anlayışımız, İslâm’ın ışığı çerçevesinde millet olmayı gerektirir, dahası İslam’ın
milli şuura engel olmadığını kabul eden bir görüşü savunuruz.
Anlaşılan mensubiyet
duygusu bize yerel ve milli bilinç kazandıran bir avantajımız. Hakeza ümmet
duygusu da kardeşlik bilinci sağlayan bir başka avantajımızdır. Düşünsenize her
iki avantajın bir arada olduğunu, bilmem bundan daha büyük gerek şahıs bazında,
gerek ülke bazında, gerekse uluslararası ölçekte böylesi birliktelik var mı?
Nitekim bir aydınımızın soyunu inkâr eden soysuz, dinini inkâr eden dinsizdir
tespiti yerinde bir tespittir. Elbette ki bu söylem hakaret değil, bilakis bir
insanın ya da bir ülkenin soyunu inkârla soysuz kalışını, dini inkâr etmekle de ruhsuz kalışının
dezavantajını ortaya koyan bir söylemdir.
Velhasıl; Tüm Ümmet-i Muhammed organize olmuş
topluluklar halinde bir olmalı, iri olmalı, diri olmalı ki gerçek ümmet
bilincine erişebilsin.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder