23 Aralık 2016 Cuma

HÂKİM DEVLET Mİ, HADİM DEVLET Mİ?



                          HÂKİM DEVLET Mİ, HADİM DEVLET Mİ?

                                                                          SELİM  GÜRBÜZER

        Demokratik ülkelerde devlet erki toplumu idare ederken demokratik kurallar çerçevesinde merkezi hakemliğini kullanıp halkı bu bilinç doğrultusunda idare ederler. Zaten devlet hakem rol üstlenmeyip buyurgan konumda hâkim bir misyon üstlenmeye çalışırsa orada demokratik devletten söz edemeyiz, ancak orada totaliterlikten bahsedilebilir.
        Malumunuz bizde devlet baba geleneği topluma Osmanlı, İttihat Terakki ve Cumhuriyet dönemlerinden bugüne dek çok değişik biçimlerde yansımıştır. Tarihi sürecimize şöyle bir baktığımızda toplum devlet ilişkilerinin merkeziyetçi yapıda seyrettiğini görürüz. Ancak Osmanlının merkeziyetçi yapısı hadimiyet bilinci çerçevesinde karşılıklı güven esasına dayandığı içindir, toplum katmanlarında rahatsızlık oluşturmuyordu. İşte ulu'l emr'in tebaanın hizmetine adamışlık bu tutumu sayesinde Devlet-i Aliye halk nezdinde “devlet baba” olarak addedilmiştir. Elbette ki böyle babaya can kurban. Bakın devlet öyle babacan ki toplumun bir arada huzur içerisinde yaşasın diye, icabında belli mevzuat dâhilinde bağrında taşıdığı tebaasına özerklik hakkı bile tanımıştır. Böylece farklı kimlikler, farklı mezhepler, farklı meşrepler zenginlik addedilip narsisizme dönüşmemiştir. Her ne kadar Osmanlı idari mekanizması merkeziyetçi bir yapıda görünse de sonuçta nasıl bir arada huzur içerisinde yaşanılır formülünü hayata geçirebilmiştir,  farklılıklar asla ayrılık gayrilik görülmemiştir. Bir kere Osmanlının ilk kuruluşundan yükselişine kadar geçen sürede varlığını topluma borçlu hissetmişliği ve her daim toplumun emrine amade ve hizmetine adamışlığı kendisini avantajlı konuma getirmiştir. Kelimenin tam anlamıyla devlet halk ilişkileri hizmetkârlık ilkesi doğrultusunda yürümüştür hep.
             Ne zaman ki Osmanlı yükselişten gerileme sürecine girdi, işte o zaman hadimiyet duygusunun bir anda erimeye yüz tuttuğunu müşahede ediyoruz. Hatta bu durumu bütün çıplaklığıyla İttihat ve Terakki döneminde görebiliyoruz.  Keza Cumhuriyet döneminde de devlet aygıtı ulus devlet anlayışına göre yapılanmıştır. Derken hadim devlet modeli çığırından çıkıp millet üzerinde buyurgan yapıya bürünmüş demoklesin kılıcı bir şekil almıştır. Dahası sivil toplum ruhunun izlerini Cumhuriyet’in ilk yıllarında göremeyiz. Bu yüzden bu yıllar toplum için kayıp yıllar olup her şeyin devlet eliyle yapıldığı bir süreç olarak tarihe geçmiştir. Gerçekten de o yıllarda kurulan yeni devletin ana felsefesi tavandan tabana yapılanma öngördüğünden, ortaya çıkan yönetim modeli tepeden tırnağa kadar tanzim etmek şeklinde tezahür etmiştir. Kelimenin tam anlamıyla bu modelde tek hâkim güç; devlettir. Her ne kadar TBMM'de “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yazılı olsa da, bu güzel veciz söz söylem olmaktan çıkıp gerçek manada uygulamaya geçememiştir. Nasıl geçsin ki, bir kere milletin üstünlüğü ilkesi özde değil sözde olarak yansımıştır. Oysa topluma kalsa değil hâkimiyet,  karar da milletin olmalıydı.
             Devlet mekanizması, gerek kültür, gerek ekonomi ve gerekse sosyal hayatın bütününü kendi hegemonyası altına alıyorsa, anlayın ki orada merkeziyetçi ve buyurgan bir devlet modeli var demektir. Maalesef devlet baba geleneğimiz çarpıtılıp bu gerçekleri görmemize engel teşkil etmiştir. Yediden yetmişe herkes bilir ki, devlet hiyerarşisini seçilmişler değil, atanmışlar belirliyor. Tabii hal vaziyet böyle olunca siyasi partiler de, milletin sesi olmaktan ziyade tayin edilmişlerin kontrolüne girmiş teşekküller olarak varlıklarını sürdürüyorlar.  Elbette ki sivil inisiyatifin egemen olmadığı ortamlarda atanmışların cirit atmasına şaşmamak gerekir. Toplumu göz ardı eden sahalar hep böyledir zaten. Devletin kutsallaştırıldığı bir ülkede karşımıza haramilerce çembere alınmış bir toplum modelinin çıkması kaçınılmazdır. Üstelik atanmışlar hadim devlet modelinin biçimlenmesine engel yapılar olarak konuşlandırılmışlar da.  Maalesef yıllarca merkeziyetçi yapının ana kontrol kademelerini askeri ve sivil bürokrasi oluşturmaktadır.  İşte böyle bir ana kontrol kademesi üzerine kurulu devlet aygıtının  “yüksek askeri bürokrasisi” ve “statükocu sivil bürokrasi” tarafından kuşatılmışlığı birtakım sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Elbette ki böyle bir sistemde milletin “bizi temsilen idare et” diye gönderdiği seçilmişler iş baş yaptıklarında karşılaştıkları tabloda kendilerine biçilen misyonun sadece ara buluculuk üstlenmek olduğu görülmüştür. Dolayısıyla sivil toplum siyasilerden talepte bulunduğunda, siyasilerin mevcut sistemde yapacağı tek faaliyet aracı koordinatörlük görevi üstlenmek olmuştur. Zaten elinden başka bir şey gelmez de. Nasıl gelsin ki, mevcut sistemin çarkları bu çarpık mekanizma üzerine kuruludur. Madem durum vaziyet bu istikamette seyrediyor, o halde bu çarpık yapının bir an evvel bertaraf edilip yeniden sivil katılımcı modele göre yapılanması icab ediyor.  Bu da yetmez eğitim sistemimizi sil baştan yeniden gözden geçirip, insan odaklı bir projeyi hayata geçirmek gerekiyor. Şayet sivil toplum olgusu her sahada hâkim kılınabilirse, Türkiye’de hadim devletin ayak seslerini yüreğimizde an be an hissetmek mümkündür. Zira toplumumuzun geleceği hâkim devlet yapılanmasında değil, hadim devlet esprisindedir.
             Bilindiği üzere 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 şubat dönemlerinde sivil inisiyatif programları yürürlükte olmayınca,  Türkiye'nin önüne çıkan her türlü mesele sümen altı edilip erteleyen mekanizmalar işlerlik kazanmıştır. Maalesef ülke meselelerini örtbas eden, köyden kente göç meselesini görmezlikten gelen ve rant ekonomisinin gidişatına dur demeyen bir hantal devlet aygıtı hep kriz üretmiştir. Devlet şimdiye kadar toplumu kanunlara riayet etmeye mecbur ederken, kendi içindeki kokuşmuşluğunu irdelemekten hep geri durmuştur.  Bilhassa demokrasinin kesintiye uğratıldığı o ara dönemlerde aba altından sopa göstermek zinde güçler için kullanılmayıp toplum için işletilmiştir. Gerçekten de bu tip dönemlerde devlet erkini sorgulamak yürek isterdi.  Tâ ki ANASOL-M hükümeti yıkılıp 2002 yılı gelinceye dek bu korku devam etmiştir. Yine de 2002 sonraki dönem için her şey güllük gülistanlık geçti diyemeyiz. Bakın Türkiye'nin gerek 2007 Temmuz genel seçim sonrası ulusal sol yargı darbesi ve gerekse 2014 Mart yerel seçimler öncesi 17 Aralık 2013 İsrail ve ABD merkezli CIA ve MOSSAD tarafından kullanılan taşeron bir cemaat yargı darbesi tehlikesiyle karşı karşıya kalması bunu teyit ediyor. Neyse ki 2007 sonrası tehlike 2010 Anayasa değişikliği referandumuyla atlatılmış, fitili Mayıs-Haziran 2013 Gezi eylemleriyle yakılıp 17 Aralık 2013 tarihi itibariyle gün yüzüne çıkan tehlike ise ancak milletimizin derin sinesine takılıp bertaraf edilebilmiştir. İyi ki de her iki girişimde akamete uğramış, aksi takdirde birincisinde İtalya’daki gladio benzeri Ergenekon yapılanması daha çok can yakıp bu milletin kanını emmeye devam edecekti, diğerinde ise paralel devlet yapılanmasıyla birlikte birlik ve dirliğimiz yok edilecekti. İşte bu noktada Allah'a ne kadar şükretsek azdır, içte ve dışta bizimle bunca uğraşılara rağmen Türkiye hem askeri vesayet, hem brifing alan yargı vesayet mekanizmalarından,  hem de paralel yapılanmalardan kurtulabilmiştir. Böylece bir nebzede olsa Türk insanı nefes alabilmiştir.
            Artık öyle bir noktaya gelmişiz ki, kimsenin kimseye güveni kalmadığı bir süreç yaşıyoruz. Düşünsenize bunlardan asla zarar gelmez dediğimiz insanların devletin belirli kademelerinde yer aldıklarında bir müddet sonra uluslara arası güçlerin maşası konumuna gelebiliyor. Nitekim 17 Aralık 2013 geldiğinde, yani 30 Mart 2014 yerel seçimlere ramak kala bir başka vesayet güç olarak karşımıza çıkmışlardır. Meğer onların bir zaman askeri vesayete karşı görünmeleri kendi vesayetlerini kurmak içinmiş.  Derken dış güçlerin içeride devlete paralel bir örgütlenmeyle Türkiye'ye ayar vermeye çalıştıklarına şahit olduk.  Tabii bu karşılaştığımız yeni durum hiç alışık olmadığımız bir manzaraydı.  Zira asla böyle bir camiadan zarar gelmez denilen bir kesim vasıtasıyla millete yönelik bir operasyon düzenlenmiştir. Hâkim devlet veya derin devlet denilen mekanizmalarının ürettiği olumsuzluğun ortaya koyduğu bir tablodur bu.  Dahası Türkiye'nin demir ağlara kavuştuğu dört dörtlük büyüme gerçekleştiği bir dönemde bütün bu hamleler suni gündemlerle iç ve dış senaryolara kurban verilmek istenmiştir. Tabii bu arada olan topluma olmuştur.  Ortalık toz duman, her taraf sis perdesiyle kaplı bir Türkiye hedeflenmiştir.  Bize bu hayatı reva gören mekanizmalar sosyal barış yerine kriz üretiyorlar habire. Onlar kriz üretirken birileri de ellerini ovuşturup bundan büyük bir keyif alıyor tabii.  Niye almasınlar ki,  insanımız suni gündemlerle oyalanırken, piyasa dalgalanmalarından istifade edip milyon dolarları kazanıyorlardı. Anlaşılan o ki;  sistemin sil baştan yeniden yapılanmaya ihtiyacı var. O halde hemen herkes tarafından dile getirilen sistemin kokuşmuşluğu ve devletin tıkandığı noktalardaki kısır döngüye son verilmelidir.  Bakın 12 Eylül darbeci lideri Kenan Evren bile sistemin tıkandığını, hatta eyalet ve federatif gibi konuların tartışılması gerektiği türünden söz eder noktaya gelmişken hala birileri her türlü fikrin özgürce konuşulmasının önüne geçmek için etrafa korku salıp kendilerine ait statik düşüncelerin egemen olmasından yana tavır sergilemekteler. Değişmemekte direnenler ne kadar direnirlerse dirensinler, değişim dünyanın her yerinde kendine oluk bulabiliyor ve sonunda kazanan yine değişim olmaktadır.  Toplum hor görülse de eninde sonunda sağduyunun galip geleceğine inancımız tamdır.  Bakın bunca iç ve dış operasyonlara rağmen bir şekilde devlet üretilen krizlerin üstesinden gelebiliyor. İşte devletin bu tür zorlukları bertaraf edebilmesi bize bu ümidi veriyor. Türkiye zaman zaman belirsizliğe çekilmek istense de devlet toplum barışıklığı er geç gerçekleşeceği muhakkak. O günler geldiğinde gerek iç,  gerekse dış karanlık zinde güçlerin hevesi kursaklarında kalacaktır.
       Daha genel manada meseleyi ele aldığımızda toplum talepleri siyasette tam karşılık bulmamıştır. Madem öyle hadim devlet yapılanmasını hayata geçirecek mekanizmaları oluşturmak icab eder. Bir kere her şeyden önce çok boyutlu düşünme diye bir derdimiz olmalı. Ne var ki toplum iradesi derin devlet mekanizmalarının koridorlarında maniple edilmektedir. Bunda sistemden beslenen siyasi partilerinde çok büyük payı olup vebal altına girmişlerdir.  Türkiye’de siyasete bakış devlet nimetlerinin dağıtıldığı ulufe sistemi olarak bakıldığı müddetçe devletin buyurgan tavrında herhangi bir değişiklik beklemek hayal olacaktır.  Belli ki sistem çözüm üretmiyor, aksine çözümsüzlük işliyor. Maalesef kronik açmazımız sistemsizliktir. İşte böylesi ironileşmiş sisteme karşı seyirci kalan liderlik sultası kurbanı milletvekilleri,  hatta biz, siz, hemen herkes bu işte büyük bir vebal taşıyor. Bu gidişata dur denilmezse toplumun büyük çoğunluğu yönetmelik olacak gibi. Her şey gayet çok açık, hepimiz aynı anda cari sistemin çarklarına yenik düşüp koyun misali güdülür olduk. Ne hikmetse çok uluslu yalan ve dolanlara kanmaksızın güdülmekten hoşlanmayan Türkiye sevdalıları mercek altına alınıp karalanmak isteniyor. İşte bu yüzden Mevlana’ca “Ne olursan ol yine gel” diye çağıran ve ayırım yapmayan merhamet eli doğacak günleri büyük bir sabırla bekliyoruz. Aydınlık güneşi yeniden doğduğunda Türkiye sevdalılarına yönelik karalama kampanyalarının yerini alnı ak gönlü pek bir neslin doğacağına ve yarınlarımızın pak olacağına ümit varız.  
           Şu bir gerçek yediden yetmişe herkes başını gömdüğü kumdan kaldırıp karanlığa ışık yakacak aydınlık yarınlar için yürümelidir. Buna mecburuz da. Çünkü yaşanan krizlerin temelinde tek tip görüşlerin hükümranlığı söz konusudur. Madem öyle, ortak paydada buluşmaya engel monolog görüşlerin ver yansına aldırış etmeksizin, çoğulculuğu inşa edecek adımları atma isteğimizde ki kararlılığımızı sürdürmekte sayısız fayda var. İşte bu yüzden; “Gün devletin köşe başlarını ele geçirmiş elitist oligarşi güçlerin toplumun iletişim kanallarını tıkama faaliyetlerine seyirci kalma günü değil, gün taşın altına elimizi koyma günüdür” diyoruz.
         Hepimiz şunu iyi biliyoruz ki, yaşadığımız kaos veya karmaşa hali sırça köşklerde üretilen bir bardak suda fırtına koparma cinsinden suni gündemlerle servis edilen bir cinnet tablosudur.  Belli ki tekelci devlet felsefesi çoğulcu devlet felsefesi üretemediği için, ülke içinde suni krizler bir türlü bitmek tükenmek bilmiyor. Toplum devlet, toplum siyaset ilişkileri kopuk olduğu sürece bu durum daha devam edecek gibi. Ne zaman ki toplumun devlete güvenle baktığı, ya da devletin toplumun her kesimine sıcak baktığı günler gelir, işte o zaman aydınlık yarınların gelmesi kaçınılmazdır. Ara ara yaşanan kriz ortamlarından çıkmanın yolu hâkim devlet zihniyetinin yerine hadim devlet mekanizmalarını hayata geçirmekten geçmektedir. Bu da yetmez milletin yönetimde söz sahibi hale gelmesi noktasında sivil katılım modelini hayata geçirmek te gerekir.
            Tüm bunca yaşanan olumsuzluklara rağmen toplum bir şekilde kendini dönüştürebiliyor. Üstelik toplumsal dönüşüm siyasilerin öngörüsünü geçecek tarzda cereyan etmekte.  Bilhassa Özal döneminde start alan demokratikleşme çabaları süreci içerisinde toplum kendi sivil söylemlerini dile getirdiği gibi kendine olan öz güveni daha da artmıştır. Hele hele sivil anlayış taban buldukça, toplum iradesinin siyasete yansıyan kanallarının açılacağı muhakkak. Sivil oluşumlar şimdilik siyasetle bağ kuramasa da toplum en azından kendi üstüne düşen görevi sandığa gittiğinde yerine getirebiliyor.          
          Toplum İslâm’ın sadece vicdanlara hapsedilemeyeceğini sosyal hayatın her safhasında ibadet şuuruyla çalışılması gerektiğinin farkına vardıkça, artık dünyadan el etek çekmek veya hayatını dört duvar arasında geçirmeye pekte niyetli olmadığı gözüküyor. Tabii bu önemli bir gelişmedir. Anlaşılan İslâm'ın yeniden sosyal hayatın her alanına sirayet ettiği bir normalleşmeyle karşı karşıyayız. Düşünsenize daha düne kadar başörtülü kızlarımız üniversite kapılarından kovuluyordu, Allah'a çok şükür bugün geldiğimiz noktada, değil üniversiteler, kamuda bile artık başörtülü çalışabilir duruma gelebilmiştir.  Elbette ki Anadolu insanının yönetilen durumdan yöneten konuma kavuşması çağımızın en büyük hadisesidir. İşte bu yüzden İslâm’a gönül vermiş kesimlerin gerek toplum, gerek siyaset,  gerekse kültürel alanlarda bizde varız demesini önemli buluyoruz.  Demokratikleşme hız kazandıkça Türkiye’de yaşayan her fert, her geçen gün farklılıklarla tanışıp kendisini dönüştürebiliyor.  Kendini dönüştüremeyip içe kapananlar ise statükonun kollarına mahkûm oluyorlar. Hadim devlet erki gerçekleştiğinde gerekirse o içe kapanık kesimlere de kucak açıp onların da dönüşümünü sağlayacak zemin ve şartlar oluşturabilir. Şayet o insanlar topluma kazandırılamazsa biliniz ki, o insanlar fırsat bulduklarında Türkiye'nin başına yeni dertler açmaktan geri kalmayacaklardır.  İllada birilerinin düşman hale itilmesi diye bir kayda ihtiyaç varsa buna gerek yoktur.  Belki böyle bir kayda toplum devlet arasında kopukluk isteyenlerin ihtiyacı olabilir. Ancak bu tip ihtiyaçlar buyurgan (hâkim)  bir devlet yapılanmasında yer bulabiliyor,   hakem ve hizmetkâr devlet biçiminde asla kabul görmez.  
         İnsanımız ne çektiyse jakoben zihniyetten çekmiştir.  Bu zihniyet devletin köşe başlarını tutmasaydı farklılıklar narsisizme dönüşmeyip ülke içinde zenginlik doğacaktı. Elbette ki bizim derdimiz mazeret üretmek değil, çözüm üretmektir. Ne var ki çözüm derdimiz Ankara’nın derin koridorlarında karşılık bulmuyor.  Hala farklı nüanslar, farklı bakışlar, farklı yaşayışlar gerek devlet, gerekse birtakım azınlık çevrelerce problem olmaya devam eden bir mesele olmaktan çıkamamıştır. Bu mesele ister istemez topluma pahalıya mal olmaktadır. Tabii bu işten kazanan millet değil uluslar arası bağlantılı rant odakları kazanmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla toplumsal kutuplaşmaların temelinde hadim devlet esprisinin olmayışı yatmaktadır.  Madem öyle bunca sıkıntılara sebebiyet veren buyurgan devlet anlayışının alaşağı edilip yerine hizmetkâr devlet yapılanmasının inşası için seferber olmak gerekir. Aksi takdirde bedeli ölümle sonuçlanabilecek buyurgan fermanlara yem olacağız demektir.  
           Şu bir gerçek;  farklı nüanslar, farklı talepleri doğuruyor. Şayet talep noktasında muhatabınız derin devletse bu talep resmi söylemle hizaya çekilmeye çalışılacaktır, yok eğer muhatabınız hadim devlet erki ise devletin ideolojisi olmaz prensibinden hareketle ideoloji ferde ait bir husus olarak karşılık bulacaktır.  Demek ki talepler muhatap olduğunuz konumu göre şekil alabiliyor.  Tabii bizim tercihimiz hadim devlet tavrından yanadır. O halde devlet hadimiyet bilinciyle farklı alt kimlikler karşısında hakem rolü üstlenmesi en doğru bir tutum olacaktır. İcabında bu alanda hakemlik refleksleri geliştirip, toplumca üretilen fikir ve sembollere katkıda bulunmakta lazım gelir. Derken böyle bir devlet yapılanmasıyla birlikte toplum doğal güvenlik şemsiyesine kavuşmuş olacaktır. Aksi durumda devletin hakemsizliğinden dolayı toplumu devlete karşı düşmanca bakmaya sevk edecektir.  Anlaşılan toplumla ortak payda kurabilen bir devlet, ancak hadim devlet diye adından söz ettirebilir.
        Farklılıklarımızı bölücülük olarak nitelemeden, birlikte yaşamak ülkümüz olmalı. Bu da yetmez birbirimizin kuyusunu kazmak yerine kardeşlik bağlarını güçlendirecek projeleri hayata geçirmek gerekir. Zaten karşımızdakini anlamaya çalışıyor olmak, insanlarla empati kurabiliyor olmak ve yaratılanı sev yaratandan ötürü düsturunca sevmek insan olmanın bir gereğidir.  Kaldı ki insanı sistemin merkezinde gören veya baş tacı ilan eden devlet demokratik nitelik kazanabiliyor. Keza demokratlıkta bir arada yaşama kültürünün bilincine varmanın adıdır. Madem öyle, demokrasi lafta kalmamalı uygulama da göstermek gerekir. Demokrasinin adı olmuş neye yarar ki,  önemli olan varlığını hissettirmesidir.
        Bunalımdan çıkış yolu için mutlaka hâkim (buyurgan) ve hantal devlet yerine, hakem ve hizmetkâr devlet anlayışını yerleştirmek lazım. Bakın Şeyh Edebali ne güzel demiş; Ey oğul insanı yaşat ki devlet yaşasın.
           Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder