2 Aralık 2016 Cuma

SANAYİLEŞMİŞ BİLGİ TOPLUMU VE ENDÜSTRİYEL KATILIM



    SANAYİLEŞMİŞ BİLGİ TOPLUMU VE ENDÜSTRİYEL KATILIM

                                                                                          SELİM GÜRBÜZER

            Bütün geçiş toplumlarının derdi davası kalkınmadır. Geçiş toplumu, ne tarım toplumu, ne sanayi toplumu, ne de bilgi toplumudur.   Her üçü arasında gelgit yaşayan bir toplumdur. Artık ekonomisi sırf tarıma dayalı devirler hızını kesmiş görünüyor. Madem eski anlayışlar kabul görmüyor, o halde bir aşamadan bir aşamaya geçerken geçiş sürecini sancısız geçirip çağ atlamak gerekir.
            Elbette ki az gelişmiş olmanın problemleri çoktur, bu kaçınılmaz.  Çünkü geçiş sancısı yaşayan ülkeler sürekli küresel güçlerin telkinleriyle karşı karşıyadırlar. Dolayısıyla bu ülkelerde hür ve bağımsız karar verme mekanizmaları zayıftır, bu yüzden kurtuluşu süper devletlerin reçetelerinde görürler. Türkiye’de bu tür manzaraların yaşandığı bir ülkedir. Hala bir dizi problemleri yaşıyoruz da. Malum olduğu üzere bir zamanlar siyasetçilerimiz ve bir kısım aydınlarımız koro halde ellerine tutuşturulmuş modelleri halkımıza sürekli tekrarlayıp çözüm diye yutturuyorlardı. Asla kendilerine ait hiç bir fikirleri yoktu. Nasıl olsun ki, bağımsız ve hür düşünme melekesinden yoksundular.  Derken şartlanmışlığın vermiş olduğu haleti ruhiyeyle katılımcı ve öz yönetim anlayışından uzak bir hayatla günlerini heder ettiler hep.

            Kokteyl
            Düşünsenize tüm yeniliklerin halk nezdinde sanayileşme ya da bilgi toplumuna entegre olma şeklinde değil, “kokteyl” ve “balo” gibi simgelerle belirlenmesi ülke genelinde hem kültür çatışmasını hızlandırmış hem de ekonomik kalkınmayı sekteye uğratmıştır.  Yetmedi nimet ve külfet dengesinde bir olalım anlayışı yerine “nimet bana”, “külfet ahaliye” zihniyeti hâkim olmuştur. Bir başka ifadeyle bu memleketin nimetini halktan kopuk bir avuç elitist tabakaya pay edilirken, külfetini de geniş halk kitlelerin omzuna verilmiştir.
            Geçiş süreci yaşayan toplumlarda anti demokratik uygulamalar diz boyudur. Dahası böyle ülkelerde ne ekonomik, ne sosyal güvenlik, ne eğitim, ne de sağlık politikaların hiç biri reform niteliği taşımaz, hepsi çürüme eğilimi gösterir. O halde ne yapmalı? Gayet açık, kararlı politikalar üretip bilgi çağının gereklerini yerine getirmekle elbet. 
             Hiçbir analize tabi tutulmadan oturduğumuz yerden ahkâm kesip hamasi çözümler üretilebilir, ama bu kendimizi kandırmaktan başka bir işe yaramaz. İcabında bu tip hamaset bir siyasetle ahkâm kesmeler kurtuluş reçetesi olarak ta sunulabiliyor, ama bu geçici bir kandırmadan öteye geçemeyecektir, bir adım sonra kendini ele vereceği muhakkak. Herkese iki anahtar vaadiyle nereye kadar gidilebilir ki, bu tür vaatlerin ancak bir seçimlik ömrü olabiliyor. Kaldı ki hamasetle peynir gemisi yürümüyor. Eninde sonunda çözüm diye sunulan müsvedde reçeteler saman alevi misali uçup, sandık ya da milletin derin sinesine toslayabiliyor. Anlaşılan o ki,  uzun vadede geçerliliğini yitirmeyen gerçek çözüm paketleri toplum sinesinde kabul görebiliyor. Zira realite hayal kabul etmez.  Madem reel politikalar kalıcılığını sürdürebiliyor, o halde böyle politikalar izlerken herhangi bir kazaya uğramamak adına toplum nezdinde kabul görecek güven verici reçetelerle yola çıkmak gerek.
           Koçi Bey Risalesi
       Osmanlı, o ihtişamlı yükseliş döneminin akabinde kendini yenileyememesi büyük bir kayıptır.  Öyle ki bu kayıp Tanzimat, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet vs. denemeleri olarak sonuç vermiştir.  Maalesef Osmanlı bu deneme dönemlerine gelen süreçte bunalımdan çıkmak için çareler aramış ama bu çare arayışında sadece yükseliş döneminin el rehberi niteliğinde Koçi Bey Risalesine odaklanmıştır.  Oysa bu risale esas itibariyle toprağa dayalı ekonomik sistemi öngörüyordu. Dolayısıyla gelinen noktada artık ihtiyaca cevap veremez duruma gelmiştir. Elbette ki bu risalenin yükseliş dönemimize çok büyük katkı sağladığı inkâr edilemez.  Hatta bu risale sayesinde toprağa dayalı ekonomiyi en iyi şekilde uygulama şansını yakalayıp cihanşümul devlet olmuşuz da. Ne var ki yükselişten sonra inişe geçtiğimizde çözüm adına yine bu modelde ısrar etmemiz dünyada daha yeni yeni filizlenmeye başlayan anlayışı ıskalamamıza neden olmuştur. Biz çözüm diye Koçi Bey Risalesinde oyalanırken batı deniz aşırı ticaret yollarını keşfetmesiyle birlikte para politikalarına dayalı ekonomi trendine girmiş bile.  Hakeza Amerika’nın keşfi de bu süreci tetikleyip okyanus ötesine uzanan paraya dayalı bir ekonominin yolu açılmıştır. İşte bu noktada Devlet-i Aliyye’ye toprağa dayalı sistem yerine ticaret ve sanayinin yollarını gösterecek gizli bir usta el gerekiyordu, ama maalesef böyle bir rehber devreye girmeyince çöküşümüze giden kapıyı aralamış olduk. Eskiye hayranlık güzel bir duygu elbet, ancak bu yetmiyor, “gelişmeci” bir anlayışla geçmişe bağlılık esas olmalıydı.   Bakın Peygamberimiz (s.a.v.), “İki günü birbirine eşit olan zarardadır” buyurmakta.  İşte bu gerçekler ışığında yapılacak tek bir şey vardı, o da geçmişi geleceğe bağlayacak bir formül bulmaktı, ama olmadı. 
            Bırakın formül aramayı daha sonraları işleyen süreçte de çareyi yüzeysel ve sembolik batıcılık hayranlığında aramaya koyulduk. Üstüne üstük Avrupa’dan aktarılan her türlü satıh üstü formülleri yenilik diye topluma yutturulmuş.  Aslında bu şekli yenilikler toplumun öz dinamikleriyle alay etmekten başka bir şey değildi. Kaldı ki topluma zorla giydirilmeye çalışılan elbise dar geldiği gibi, bize ait olmayan yüzeysel değişiklikler kimlik krizine de yol açmıştır. Derken merkez çevre çelişkisi ortaya çıkmış ve akabinde halk-aydın, halk-devlet kopukluğunun temelleri atılmış oldu. İlginçtir bugünde aynı ikilem aynı hızla devam ediyor. Belli ki Tanzimat, bir noktada merkez ve çevre arasındaki uyuşmazlığın kalıcı tohumunu atmış.  O tohum filizlenip dal budak saldıktan sonra bugünkü tablo ortaya çıkmıştır. Derken deri üstü yenilikler sinemizde derin yaralar açtı.  Ve devletin halkına güvenmediği, halkın devlete kuşku ile baktığı bir yapıyla karşılaştık en nihayet. O gün bugündür bu durumu tersine çevirecek “ışık” arıyoruz hala.
            Besbelli ki, uygulanacak programların başarı şansı hangi dönemde olursa olsun toplumun taleplerini karşılayıp karşılamadığına bağlıdır. Madem toplum talepleri göz ardı edilemiyor, o halde tarım toplumundan sanayi toplumuna, sanayi toplumundan da bilgi ve bilgi ötesi çağına geçiş sürecinde ortaya çıkabilecek sosyal sancıları çözmekte büyük yarar var.  Hatta biran evvel çağlar üzerine sıçrayıp Türkiye’yi yeniden lider ülke konumuna ulaştırmak mecburiyetimiz var.          
         Sanayileşmiş bilgi Toplumu
         Bir kere sanayileşmiş bilgi toplumu olmanın temel şartı, öncelikle küçük birimden büyük birime doğru işleyen süreci sancısız geçirip dünya ölçeğinde küresel etkinlik kazanmaktır. Bu şartın gerçekleşmesi için şimdiden toplum nezdinde sürekli sanayileşmiş bilgi devriminin önemine sık sık vurgu yapılmalıdır. Şayet kalkınma diye bir derdimiz varsa bu algıyı zihinlere yerleştirmeye mecburuz da. Hatta  “Derdim vardır inilerim” diyen bir Yunusu yaklaşımla geleceğimizin kurgulayıp gençlerimizi bilgi çağına hazırlamak mecburiyetini yüreğimizde hissetmeliyiz
            Bu arada bir hususa değinmekte fayda var. Türkiye’de millilik kavramından panik atağa girip, “ümmet’’ kavramını istismar edenler çıkabiliyor.  Oysa onlar sosyolojik bir gerçeği “itikat’’ konusuyla karıştıran zavallılardır Nasıl ki, sosyal bir süreç olarak bedevilikten şehirliliğe geçişte farklı bir şuurla Müslümanlık devam etmişse bilgi çağına geçişte de “iman” yine aynı “iman” olarak kalacağı muhakkak. O halde her türlü yenilik gâvur icadıdır deyip teknolojik girişimleri engelleme yoluna gitmek halkımıza en büyük zulüm olacaktır. Ki; teknolojiye adapte olmak uluslararası diplomatik girişimlerde bulunmak İslam ümmetinden olmanın iptali değildir. Zaten Kur’an-ı Kerim önce bir erkekle bir dişiden yaratıldığımızı, daha sonra birbirimizle tanışmamız için kavim, kabile ve şubelere ayrıldığımızı mealen buyurmaktadır. Bütün bu hakikatler ortada iken bugün sosyolojik anlamda kullanılan “millet” gerçeğini inkâr etmek niye? Tabii ki, biz Türkler İslâm ümmetindeniz. Ümmet duygusu milli şuura hiçbir zaman engelde değildir.  Çünkü milli bilince sahip olmak ırkçılık olamaz. Irkçılık kendi milletini sevip başkasını hiçe saymaktır. Yahut başka milletlere reddiye döşeyip zulmetmek ırkçılıktır. Sonuçta hepimiz ben-i âdemiz. Bu böyle bilinmeli.

            Dejenerasyon
            Sanayileşme ve bilgi çağına geçişte geleneksel kültürümüzde gedik açıp dejenerasyon yaşanması gayet tabiidir.  Nitekim çözülen tarım toplumuyla birlikte şehrin varoşlarında gecekondulaşma, yabancılaşma, kimlik bunalımı, sosyal bunalım gibi problemlerle karşılaşmamız bunu teyit ediyor.
          Demek ki sanayileşmeyle birlikte gündeme gelen gecekondu kavramı tarım toplumunun meselesi değil sanayi toplumunun bir meselesidir. Dolayısıyla köyünden, toprağından kopan insanlar, şehir hayatıyla karşılaştıklarında geleneksel yapıda alıştıkları sıcak dostluklar, sıkça selamlaşma ve hatta komşuluk ilişkilerini kentin çarpık yapısında bulamaması kaçınılmazdır. Ne umdum ne buldum misali gerçek huzuru elde edemeseler de sonuçta sanayileşmenin getirdiği bir takım değerler onlara farklı statü ve o statüye bağlı bilgiler kazandırdığı muhakkak.  Dahası geleneksel değerlerle yoğrulmuş bu insanlar şehirde hangi meslekte iş bulurlarsa o işe göre kimlik kazanmakta. Hatta bu karşılaşılan yeni durum Max Weber Sosyolojisinde “kazanılmış statüler” olarak isim alır.  Gerçekten de kazanılmış statüler kentte ayakkabıcı, boyacı, inşaatçı, hizmetli, işçi ve memur vs. şeklinde gerçekleşir. Ancak bu arada söz konusu kesimler bir taraftan mevcut konumlarını yükseltmek çabasında bulunurlarken diğer taraftan geleneksel yapılarını korumada direnç göstermeyi de ihmal etmezler. Nitekim kentin varoşları öbek öbek   “Karslılar”, “Erzurumlular”, “Bayburtlular”, “Sivaslılar” v.s. diye anılması bu yüzdendir. İcabında varoşlarda hemşericilik,  aynı kasabadan olma, aynı köyden olma esas olmakla birlikte bazen aynı mezhepten, aynı meşrepten olma gibi unsurlarda ağırlıklı değer olarak nitelik kazanabiliyor. Bakın ülkemizde zaman zaman yaşanan gerginliklerin odak noktasında bu tarz yapıların keskin gruplaşmaya elverişli yapısından kaynaklanmaktadır.  Belki de provokasyona müsait bu tip yerlerde sosyal bütünleşmeyi sağlamanın yolu alt birimden büyük birime geçişte iyi bir eğitim vermenin yanı sıra toplumcu politikalar uygulamaktan geçmektedir. İşte bu noktada “sivil toplum”, “sivil katılım” modellerine başvurmak zarureti vardır.  Aksi takdirde halka tepeden bakan jandarma zihniyeti ya da jakoben anlayışıyla meselelerin üstesinden gelemeyiz. Kitlelerle beraber olmak ve onların meselelerini yerinde çözerek işe koyulmak en doğrusu. 

            Sivil İnisiyatif
            Sivil katılımcı politikalara şiddetle ihtiyaç var. Milli Şef Türkiye’sinin halkla jandarma vasıtasıyla ilişkiler kurduğu dönem artık demode oldu. Aynı zihniyeti günümüzde diriltme çabasına girmek eski Türkiye'ye davetiye çıkarmak olacaktır. Ki, Allah korusun bu yeni Türkiye için felaket demektir. Kitlelerle doğrudan doğruya, birlikte yarınlarımızı kuracak “Sivil inisiyatif” programlarını yürürlüğe koymaktan hangi ülke zarar görmüş ki bizde görelim.  Kaldı ki Halife Hz. Ömer (r.a.)’ın; Doğruluktan ayrılsam ne yaparsınız sorusuna cevaben; “Ya Ömer! Kılıcımızla düzeltiriz” denilen bir çağa giriyoruz artık.  İşte bu müthiş ifadelerde geçen  “kılıç” mefhumu günümüzde “sivil inisiyatif” olarak değerlendirilmelidir.  Toplumu hiçe sayan politikalar artık iflas etmiştir. Siyaset şimdilerde kitlelerle birlikte yürütülüyor. Kitleleri yok sayarak hiç bir uygulama programını hayata geçiremezsiniz.  Neydip edip mutlaka toplumcu modeller geliştirme zorundayız.
            Sanayileşmesini tamamlamış ya da bilgi çağını erişmiş bir Türkiye’de kırsal değerler olacak, ama “Sanayileşmiş bilgi toplumu davranışları” ağırlıklı değer olacağı gerçeği görmemiz gerekir. Sanayileşmiş bilgi toplumu olduğumuzda,  görülecektir ki geleneksel toplum damarımızdan gelen alışkanlıkların birçoğu olmayacaktır. Zira kırsal kesimin geleneksel yapısı sanayileşmiş bilgi toplumunda yerini zihni eksersize (beyin fırtınası)  terk edecektir.  Dahası sanayileşmiş bilgi toplumunda tarım toplumundan kalan toprağı çapalama gayreti,  bilgisayarın tuşlarına dokunmakla halledilecektir. Yani “bilek” gücünün yerine “beyin” gücü ağırlıklı değer olarak ortaya çıkacaktır. Kelimenin tam anlamıyla tarım toplumunun normları sanayileşmiş bilgi toplumunda farklılık arz edecektir.
             Madem farklılık kaçınılmaz, peki bu durumda daha sağlıklı “sanayileşmiş bilgi toplumu”  nasıl oluşturabiliriz, asıl bunun üzerinde durmakta fayda var. Bir yandan çağ atlarken diğer yandan kültürel değerlerde kayba uğruyorsak burada bir değil belki bin düşünmek gerekir. Mutlaka ileri medeniyet hamlesine yönelik sağlıklı bir dönüşüm gerçekleştirmek için mutlaka kültürel değerlerimizin üretim değerleriyle paralel seyretmesi gerekmektedir. Çünkü geçiş süreci yaşayan toplumlarda yerel ve evrensel değerler arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan bir takım problemler söz konusudur. Dolayısıyla sanayileşmiş bilgi toplumu olalım derken, yerel değerlerimizi bir kenara atmak kendimizi inkâr etmek olacaktır. O halde sanayileşmiş bilgi çağına üretim ve ihracatı artırmanın yanı sıra yerel değerlerimizi koruyup kollamayı da vazife addetmeli. Aksi takdirde sanayileşmesini tamamlamış ve bilgi çağına ulaşmış ülkelerin düşmüş oldukları manevi bunalım kuyusuna bizde düşebiliriz. Malum, bu ülkeler maddi refah seviyesi yükselmişler ama aynı oranda manevi huzursuzlukta had safhada.  İşte adından süper devlet diye söz ettiren ABD ve Avrupa ülkelerinde ayyaşlığın, kumarın, fuhşun, uyuşturuculuğun baş göstermesi, böyle bir gelişmenin neticesidir. Bakın Japonya da süper devletlerle yarışır durumda ama diğerleri gibi yerel değerlerinden taviz vermiş değil.  Japonya bu noktada örnek bir model ülke olmuştur. İşte yerelliğin ve evrenselliğin bir arada olduğu model bu olsa gerektir. 
       Madem yerel ve evrensel değerler bir arada yürütülebiliyor,  pekâlâ Türkiye'de bu istikamette ilerleyip Nizam-ı âlemce bir tavır sergileyebilir. Buna mecburuz da.  Zira bizim kültür harcımızda dünyaya nizam vermekte vardır.  Böyle bir ülkünün gerçekleşmesi için ekonomik anlayışımızı maneviyattan soyutlamadan maddi ve manevi ikili denge içerisinde sanayileşmiş bilgi toplumu olmak gerekir. Hatta ufkumuzu geniş tutup bilgi ötesine kanatlanmalı.
            Sanayileşmeyle birlikte ücretliler meselesinin ana gündem konusu olması gayet tabiidir. Keza birikmiş servetin ne şekilde ve hangi yöntemle adil olarak dağıtılacağı hususu da öyledir. Nasıl ki tarım toplumunun kendine has gündemi varsa, sanayileşmiş bilgi toplumun da kendine has gündemi söz konusudur. Nasıl gündem olmasın ki, batı’da sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkan ücret dağılımı adaletsizliği bir takım gerginliklere yol açıp ihtilallere zemin hazırlamış bile. Öyle ki bu sosyal çalkantıdan “burjuva proletarya” ilişkisine dayalı Marksist felsefe tepki olarak doğmuştur. Ne zaman ki batı adil ücret politikalarına çeki düzen vermeye başladı, işte o zaman ortay çıkan tepkileri elimine edebilmiştir. 
            Belli ki geçiş toplumlarında fabrikaya karşı atölyeyi savunmak ya da direnmek şeklinde yansıyan olgular olabiliyor. Oysa değişim kaçınılmaz. Teknik gelişmelerden uzak kalan bir sektör varlığını nereye kadar sürdürülebilir ki. Kaldı ki küçük işletmecilik anlayışıyla sanayileşmiş bilgi toplumu olma bir hayalden öteye geçememekte.

            Sanayileşme
            Sanayileşme vetiresi; yatırım, profesyonel işletmecilik gerektirdiğine göre, ham madde potansiyelini artırmakta fayda var. Elbette ki sanayi toplumu demek herkesin banker, fabrikatör, sermayedar olması anlamına gelmez. Bir kere eşyanın tabiatına ters, isteseniz de bunun böyle olması imkânsızdır.  Dolayısıyla böyle bir toplumda bir yandan sermaye birikimi artış kaydederken, diğer yandan küçük işletmelerin azalış kaydetmesi kaçınılmazdır.  Hakeza şirketleşmede öyledir,   gelişme trendine göre şirketler büyüyecek ama şirket sayısı azalacaktır. Burada önemli olan endüstriyel alanın kesintiye uğramaması esastır.
            Marksistlerin dediği “tam eşitlik” iddiaları tamamen ütopiktir. Zengin daha zengin olacak, ama zengin sayısı azalacak gerçeğini artık görmemiz gerekiyor. Artık ilişkiler eski klasik toprak ilişkileri gibi değildir. İşveren işçi ilişkileri ağırlıklı değer olarak gündemde yer alıyor. Sanayi ivme kazandıkça ister istemez ücretli sayısı da çoğalıyor. Ancak sanayileşmenin ileri evrelerinde üretim araçları çoğaldıkça, mülksüz ücretlilerin artması da söz konusudur. 
       Anlaşılan atölyeden fabrikaya, fabrikadan şirketlere, şirketlerden dev firmalara doğru bir süreç yaşıyoruz. Derken   “tekelleşme” ve “holdingleşme” denilen bir süreçle karşılaşıyoruz, bu durumda sanayi sektöründe küçük işletmeciliğin nispi ağırlığı azalırken işçi kesimi de büyük firmalara doğru kaymaktadır. Böylece tekelleşmiş sanayi mülkiyeti doğmaktadır. Yani üretim araçları gittikçe belirli ellerde toplanmaktadır.   İşte sanayi mülkiyetinin getirdiği tekelleşme bir başka mesele olarak karşımıza çıkar. Hatırlarsanız bir zaman sıkça kullanılan bir tabir vardı: kartel medya diye.  Niye, çünkü medya birkaç patronun elindeydi. Bu yüzden medya patronları siyasete rahatlıkla yön verip, icabında bir takım zinde güçlerle işbirliği içerisinde hükümetleri devirebiliyordu.  O halde tüm bu yaşananlardan ders çıkartıp mümkün mertebe tekelleşme eğilimlerine fırsat vermeyecek politikalar geliştirmek gerekir.  Bir başka ifadeyle bir yandan büyük çapta teknolojik sanayi hamlesi gerçekleştirirken, diğer yandan sanayi mülkiyetin tekelleşmesini önlemek esas olmalıdır. Kaldı ki bu noktada sanayileşmesini tamamlamış ülkelere göre avantajlı sayılırız. O ülkeler yeterince zaten tekelleşmişler, holdingleşmişler sil baştan sistemi düzeltmeleri zor görünüyor artık. Ama biz daha yolun başında olduğumuzdan pekâlâ sanayi mülkiyetini tabana yayacak politikalar geliştirerek tekelleşmeyi önleyebiliriz. Şayet bu avantajı kullanabilirsek bir yandan sermaye birikimini oluştururken, diğer yandan da mülkiyet meselesini ta baştan düzenlemek şansını elde edebiliriz. Aksi takdirde, sanayileşmiş bilgi toplumu sürecinde mülksüz ücretlilerin tepkilerine şahit olacağız demektir.

            Gümrük Birliği
            Sivil toplum ve sivil katılımcı modellerle sanayileşmemizi tamamladığımız takdirde Gümrük Birliği, Avrupa Birliği gibi kriterler dezavantaj değil avantaj olacaktır. Zira sanayileşmiş güçlü bir Türkiye’nin Avrupa Birliğine dâhil olmasında büyük fayda var. Nasıl ki kapitülasyonlar güçlü ve yükseliş devrindeki Osmanlı'ya zarar vermediyse,  güçlü bir Türkiye'nin uluslararası hangi birlikteliğinde bulunursa bulunsun zarar bir yana daha da güçlü olmamızı sağlayacaktır. Maalesef kapitülasyon olayına hasta yatağına düşmüş Osmanlı’nın çöküş dönemi zaviyesinden baktığımızdan sanılıyor ki Avrupa Birliğine girdiğimizde ülkemiz işgal edilecektir. Elbette ki uluslararası rekabet gücünden mahrum bir Türkiye’nin Gümrük Birliği ve Avrupa Birliği platformunda her an birçok problemlerle karşılaşması ihtimal dâhilindedir. Dikkat edin ısrarla güçlü Türkiye diyoruz. Demek ki; sanayileşmesini tamamlamış bir Türkiye ancak Gümrük Birliği ve Avrupa Birliği’nde ağırlığını ortaya koyabileceği gibi öncü rolde üstlenecektir.  Bilhassa 2002 sonrası Türkiye’nin ihracat rakamlarının artması bize bu ümidi veriyor.
            Sivil inisiyatif programlarının hayata geçirilmesiyle “üç sektörlü” bir kalkınma teşkilat ağı kurmak mümkün. Dahası Türkiye ekonomisini devlet sektörü, özel sektörü ve sivil katılımcı sektörü çerçevesinde ele almak gerekir. Devlet devletliğini, özel sektör özelliğini, taban tabanlığını bilecek bir model oluşturmak şart.  Mesela bu üç sektör arasında sivil katılımcı model iki çözüm teklifini gündeme sunar:
          Birincisi servetin belirli ellerde sınırlı kalmasının önüne geçilip tabana yaymak, ikincisi çalışanların kâra ve yönetime katılması ilkesidir. İşte çağımızda, sosyal adaleti sağlayacak sanayileşmiş bilgi toplumu olmanın iki önemli anahtarı bu iki unsurda gizlidir. İşte bu yüzden çalışanların iş hayatında kâra ve yönetime katılmasına “Endüstriyel katılım” diyoruz.
            Kapitalizmde işçi, işverenle sıcak ilişkiler kuramadığı bir vaka, bu modelde sadece işçinin belirli kurallar dâhilinde her biri robotik çalışanlar olarak çalıştırıldığı işletmeye ayak uydurmak esastır. Robotik ortamlarda dostluk, dayanışma bulmak imkânsızdır. Bu tür işletmelerde çalışanlar itibar kaybından dolayı yabancılaşıp toplum içinde sürekli sosyal barışı bozucu unsurlar hale gelebiliyorlar. Kapitalist sistemin ürettiği bu tür çarpık yapılanmayı yaşamamak için, sivil katılımcı modeli hayata geçirmek gerekir. Bu uygulamalar geçildiğinde gerçek anlamda demokratik katılım veya endüstriyel katılımdan söz etmiş olacağız demektir.
            Endüstriyel Katılımcılık ve Demokrasi
            Servetin tabana yayılmasına yönelik politikalarla tekelleşme eğilimlerinin önüne geçilebileceği gibi toplumun büyük bir kesimin refah seviyesi yükseleceği muhakkak.  Hatta yönetime katılım uygulamalarına hız vermekle de ‘demokratik katılım’ anlayışı doğacaktır. Böylece endüstriyel katılımla; insanımız sürekli güdülen, sürekli yönetilen durumdan çıkarılıp bizatihi idarecilerle birlikte yönetim kademelerinde bulunma imkânına sahip olacaktır.
            Sanayi faaliyetinin çok karmaşık niteliği işletme ahlakını önemli kılmıştır. Gerçekten de üretim araçlarının kimin eli kimin cebinde olduğundan çok,  nasıl, kimler tarafından idare edileceği ve kimlerden en iyi şekilde istifade edileceği konusu daha önem arz etmektedir.  Madem öyle Türkiye sadece kalkınmaya odaklanmamalı, asıl “sosyal adalet” içinde kalkınmaya yönelmeli. Bu yüzden devlet sektörü, özel sektör ve endüstriyel katılımcı sektörün uyum içerisinde bulunması icap eder. Bilhassa bu üçlü sacayağından endüstriyel katılıma çok daha ağırlık verilmeli ki tekelleşme önlenebilsin   
           Şurası muhakkak; kalkınma sanayileşmenin ürettiği bir kavramdır.  Madem kalkınma tüm ülkelerin ortak davası,  o halde bu kavram etrafında oluşan gerek ücret politikaları, gerek vergi politikaları olsun fark etmez her bir politika endüstriyel katılım projesinin can suyu olmalıdır. Düşünsenize böyle bir modele can suyu verdiğimizi, bak o zaman çalışanların kâra ve yönetime katılması sonucu aldığı maaşta herhangi bir kesintiye uğramadan alacağı kâr pay sayesinde mülk sahibi olabileceği gibi, aynı zamanda çalışanın müesseseye yabancılaşması da önlenmiş olacaktır. Maalesef şimdiye kadar yapılan özelleştirmelerde bu can suyu göz ardı edildiğinden çalışanların üretime ve yönetime katılımının önü kapatılmıştır. Bakın, Almanya sanayileşme sürecine girdiği süreçte bu işi baştan halletmiş bile. Nitekim Alman Sendikal Birliği (DGB) hem büyük bir sendikal mülkiyet oluşturmuş, hem de milyonlarca işçinin mülk sahibi olduğu dev bir teşebbüs hale gelmiştir. Böyle bir durumda işçi işveren durumundadır. Üstelik işçinin işveren olduğu bir modelde işçinin grev hakkı saklıda tutulmaktadır. Sadece işçi mi, elbette ki hayır, aynı şekilde Almanya’da memur yapı tasarrufu sandığı sayesinde üçüncü büyük yapı tasarruf sandığı da gerçekleştirilmiştir.
            Öyle anlaşılıyor ki; dünyanın ekonomide tek meselesi servetin yaygınlaştırılması davasıdır. İnsanlık bugün geç anlamaya başlamış olsa bile Kur’an-ı Kerim’de: “Ta ki o mal, sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın” (Haşr, 7) buyurarak, tâ 1400 yılı aşkın zamanın öncesinden bu konuya açıklık getirmiştir.

            Katılımcı Sektör
             Özal rüzgârının açtığı çığır sayesinde sivil katılım ve katılımcı demokrasi anlayışına doğru gidiyoruz gibi. Bu yüzden devletin yönlendirici veya hakemlik görevi için devlet sektöre ihtiyaç var. Girişimciliğin doruğa oluşması için de özel sektöre ihtiyaç var. İşçinin ve diğer çalışan sosyal kesimlerin yönetime ve kâra katılıp bir takım haklara sahip olması içinde endüstriyel katılım’a veya katılımcı sektöre ihtiyaç vardır.
            Sivil İnisiyatif projeleri uygulamaya geçtiğinde kapitalizmin “adaletsizliği”, komünizmin “köleliği”, faşizmin “devlet dayatması” geçersiz kalacaktır elbet.
            Hamasi nutuklarla bir yere varamayız. Dolayısıyla halk kendine yönetimde yer vermeyen idarecileri aşağı indirme hakkına da sahip olmalıdır. Devlette bu arada sermaye birikimini geniş tabana yayacak şekilde her türlü girişimin önünü açmaktan çekinmemelidir. Dahası devlet bir yandan sanayileşmemizi gerçekleştirmekte öncü rol oynarken diğer yandan da kültür politikalarını da ihmal etmemeli. Çünkü yeni meseleler yeni bir kültür tavrı gerektiriyor ve yoğun bir kültür üretimini zaruri kılıyor, buna mecburuz da. Aksi halde “Kimlik bunalımı” denen problemlerle karşı karşıya gelebiliriz de.
            Velhasıl; sanayileşmiş bilgi toplumu olmak istiyorsak, maddi ve ma­nevi kalkınma seferberliğini hızla uygulamaya koymalıyız. Hatta şimdiden “sanayi ve bilgi ötesi” bir geleceğe yönelmeli de.

           Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder