SANAYİLEŞMİŞ BİLGİ TOPLUMU VE ENDÜSTRİYEL KATILIM
SELİM GÜRBÜZER
Bütün geçiş toplumlarının
derdi davası kalkınmadır. Geçiş toplumu, ne tarım toplumu, ne sanayi toplumu,
ne de bilgi toplumudur. Her üçü
arasında gelgit yaşayan bir toplumdur. Artık ekonomisi sırf tarıma dayalı
devirler hızını kesmiş görünüyor. Madem eski anlayışlar kabul görmüyor, o halde
bir aşamadan bir aşamaya geçerken geçiş sürecini sancısız geçirip çağ atlamak
gerekir.
Elbette ki az
gelişmiş olmanın problemleri çoktur, bu kaçınılmaz. Çünkü geçiş sancısı yaşayan ülkeler sürekli
küresel güçlerin telkinleriyle karşı karşıyadırlar. Dolayısıyla bu ülkelerde
hür ve bağımsız karar verme mekanizmaları zayıftır, bu yüzden kurtuluşu süper
devletlerin reçetelerinde görürler. Türkiye’de bu tür manzaraların yaşandığı
bir ülkedir. Hala bir dizi problemleri yaşıyoruz da. Malum olduğu üzere bir
zamanlar siyasetçilerimiz ve bir kısım aydınlarımız koro halde ellerine tutuşturulmuş
modelleri halkımıza sürekli tekrarlayıp çözüm diye yutturuyorlardı. Asla
kendilerine ait hiç bir fikirleri yoktu. Nasıl olsun ki, bağımsız ve hür
düşünme melekesinden yoksundular. Derken
şartlanmışlığın vermiş olduğu haleti ruhiyeyle katılımcı ve öz yönetim
anlayışından uzak bir hayatla günlerini heder ettiler hep.
Kokteyl
Düşünsenize tüm
yeniliklerin halk nezdinde sanayileşme ya da bilgi toplumuna entegre olma
şeklinde değil, “kokteyl” ve “balo” gibi simgelerle belirlenmesi ülke genelinde
hem kültür çatışmasını hızlandırmış hem de ekonomik kalkınmayı sekteye
uğratmıştır. Yetmedi nimet ve külfet dengesinde
bir olalım anlayışı yerine “nimet bana”, “külfet ahaliye” zihniyeti hâkim
olmuştur. Bir başka ifadeyle bu memleketin nimetini halktan kopuk bir avuç
elitist tabakaya pay edilirken, külfetini de geniş halk kitlelerin omzuna
verilmiştir.
Geçiş süreci
yaşayan toplumlarda anti demokratik uygulamalar diz boyudur. Dahası böyle ülkelerde
ne ekonomik, ne sosyal güvenlik, ne eğitim, ne de sağlık politikaların hiç biri
reform niteliği taşımaz, hepsi çürüme eğilimi gösterir. O halde ne yapmalı?
Gayet açık, kararlı politikalar üretip bilgi çağının gereklerini yerine
getirmekle elbet.
Hiçbir analize tabi tutulmadan oturduğumuz yerden
ahkâm kesip hamasi çözümler üretilebilir, ama bu kendimizi kandırmaktan başka
bir işe yaramaz. İcabında bu tip hamaset bir siyasetle ahkâm kesmeler kurtuluş
reçetesi olarak ta sunulabiliyor, ama bu geçici bir kandırmadan öteye
geçemeyecektir, bir adım sonra kendini ele vereceği muhakkak. Herkese iki
anahtar vaadiyle nereye kadar gidilebilir ki, bu tür vaatlerin ancak bir
seçimlik ömrü olabiliyor. Kaldı ki hamasetle peynir gemisi yürümüyor. Eninde
sonunda çözüm diye sunulan müsvedde reçeteler saman alevi misali uçup, sandık
ya da milletin derin sinesine toslayabiliyor. Anlaşılan o ki, uzun vadede geçerliliğini yitirmeyen gerçek
çözüm paketleri toplum sinesinde kabul görebiliyor. Zira realite hayal kabul
etmez. Madem reel politikalar
kalıcılığını sürdürebiliyor, o halde böyle politikalar izlerken herhangi bir
kazaya uğramamak adına toplum nezdinde kabul görecek güven verici reçetelerle
yola çıkmak gerek.
Koçi Bey Risalesi
Osmanlı, o ihtişamlı
yükseliş döneminin akabinde kendini yenileyememesi büyük bir kayıptır. Öyle ki bu kayıp Tanzimat, I. Meşrutiyet, II.
Meşrutiyet vs. denemeleri olarak sonuç vermiştir. Maalesef Osmanlı bu deneme dönemlerine gelen süreçte
bunalımdan çıkmak için çareler aramış ama bu çare arayışında sadece yükseliş döneminin
el rehberi niteliğinde Koçi Bey Risalesine odaklanmıştır. Oysa bu risale esas itibariyle toprağa dayalı
ekonomik sistemi öngörüyordu. Dolayısıyla gelinen noktada artık ihtiyaca cevap
veremez duruma gelmiştir. Elbette ki bu risalenin yükseliş dönemimize çok büyük
katkı sağladığı inkâr edilemez. Hatta bu
risale sayesinde toprağa dayalı ekonomiyi en iyi şekilde uygulama şansını
yakalayıp cihanşümul devlet olmuşuz da. Ne var ki yükselişten sonra inişe
geçtiğimizde çözüm adına yine bu modelde ısrar etmemiz dünyada daha yeni yeni
filizlenmeye başlayan anlayışı ıskalamamıza neden olmuştur. Biz çözüm diye Koçi
Bey Risalesinde oyalanırken batı deniz aşırı ticaret yollarını keşfetmesiyle birlikte
para politikalarına dayalı ekonomi trendine girmiş bile. Hakeza Amerika’nın keşfi de bu süreci
tetikleyip okyanus ötesine uzanan paraya dayalı bir ekonominin yolu açılmıştır.
İşte bu noktada Devlet-i Aliyye’ye toprağa dayalı sistem yerine ticaret ve
sanayinin yollarını gösterecek gizli bir usta el gerekiyordu, ama maalesef böyle
bir rehber devreye girmeyince çöküşümüze giden kapıyı aralamış olduk. Eskiye
hayranlık güzel bir duygu elbet, ancak bu yetmiyor, “gelişmeci” bir anlayışla
geçmişe bağlılık esas olmalıydı. Bakın
Peygamberimiz (s.a.v.), “İki günü birbirine eşit olan zarardadır”
buyurmakta. İşte bu gerçekler ışığında
yapılacak tek bir şey vardı, o da geçmişi geleceğe bağlayacak bir formül
bulmaktı, ama olmadı.
Bırakın formül aramayı
daha sonraları işleyen süreçte de çareyi yüzeysel ve sembolik batıcılık hayranlığında
aramaya koyulduk. Üstüne üstük Avrupa’dan aktarılan her türlü satıh üstü
formülleri yenilik diye topluma yutturulmuş.
Aslında bu şekli yenilikler toplumun öz dinamikleriyle alay etmekten
başka bir şey değildi. Kaldı ki topluma zorla giydirilmeye çalışılan elbise dar
geldiği gibi, bize ait olmayan yüzeysel değişiklikler kimlik krizine de yol
açmıştır. Derken merkez çevre çelişkisi ortaya çıkmış ve akabinde halk-aydın,
halk-devlet kopukluğunun temelleri atılmış oldu. İlginçtir bugünde aynı ikilem
aynı hızla devam ediyor. Belli ki Tanzimat, bir noktada merkez ve çevre
arasındaki uyuşmazlığın kalıcı tohumunu atmış.
O tohum filizlenip dal budak saldıktan sonra bugünkü tablo ortaya
çıkmıştır. Derken deri üstü yenilikler sinemizde derin yaralar açtı. Ve devletin halkına güvenmediği, halkın
devlete kuşku ile baktığı bir yapıyla karşılaştık en nihayet. O gün bugündür bu
durumu tersine çevirecek “ışık” arıyoruz hala.
Besbelli ki,
uygulanacak programların başarı şansı hangi dönemde olursa olsun toplumun
taleplerini karşılayıp karşılamadığına bağlıdır. Madem toplum talepleri göz
ardı edilemiyor, o halde tarım toplumundan sanayi toplumuna, sanayi toplumundan
da bilgi ve bilgi ötesi çağına geçiş sürecinde ortaya çıkabilecek sosyal
sancıları çözmekte büyük yarar var. Hatta
biran evvel çağlar üzerine sıçrayıp Türkiye’yi yeniden lider ülke konumuna
ulaştırmak mecburiyetimiz var.
Sanayileşmiş bilgi
Toplumu
Bir kere
sanayileşmiş bilgi toplumu olmanın temel şartı, öncelikle küçük birimden büyük
birime doğru işleyen süreci sancısız geçirip dünya ölçeğinde küresel etkinlik
kazanmaktır. Bu şartın gerçekleşmesi için şimdiden toplum nezdinde sürekli
sanayileşmiş bilgi devriminin önemine sık sık vurgu yapılmalıdır. Şayet
kalkınma diye bir derdimiz varsa bu algıyı zihinlere yerleştirmeye mecburuz da.
Hatta “Derdim vardır inilerim” diyen bir Yunusu yaklaşımla geleceğimizin
kurgulayıp gençlerimizi bilgi çağına hazırlamak mecburiyetini yüreğimizde
hissetmeliyiz
Bu arada bir
hususa değinmekte fayda var. Türkiye’de millilik kavramından panik atağa girip,
“ümmet’’ kavramını istismar edenler çıkabiliyor. Oysa onlar sosyolojik bir gerçeği “itikat’’ konusuyla
karıştıran zavallılardır Nasıl ki, sosyal bir süreç olarak bedevilikten
şehirliliğe geçişte farklı bir şuurla Müslümanlık devam etmişse bilgi çağına
geçişte de “iman” yine aynı “iman” olarak kalacağı muhakkak. O halde her türlü
yenilik gâvur icadıdır deyip teknolojik girişimleri engelleme yoluna gitmek
halkımıza en büyük zulüm olacaktır. Ki; teknolojiye adapte olmak uluslararası
diplomatik girişimlerde bulunmak İslam ümmetinden olmanın iptali değildir.
Zaten Kur’an-ı Kerim önce bir erkekle bir dişiden yaratıldığımızı, daha sonra
birbirimizle tanışmamız için kavim, kabile ve şubelere ayrıldığımızı mealen buyurmaktadır.
Bütün bu hakikatler ortada iken bugün sosyolojik anlamda kullanılan “millet”
gerçeğini inkâr etmek niye? Tabii ki, biz Türkler İslâm ümmetindeniz. Ümmet
duygusu milli şuura hiçbir zaman engelde değildir. Çünkü milli bilince sahip olmak ırkçılık
olamaz. Irkçılık kendi milletini sevip başkasını hiçe saymaktır. Yahut başka
milletlere reddiye döşeyip zulmetmek ırkçılıktır. Sonuçta hepimiz ben-i âdemiz.
Bu böyle bilinmeli.
Dejenerasyon
Sanayileşme ve
bilgi çağına geçişte geleneksel kültürümüzde gedik açıp dejenerasyon yaşanması
gayet tabiidir. Nitekim çözülen tarım
toplumuyla birlikte şehrin varoşlarında gecekondulaşma, yabancılaşma, kimlik
bunalımı, sosyal bunalım gibi problemlerle karşılaşmamız bunu teyit ediyor.
Demek ki sanayileşmeyle birlikte gündeme
gelen gecekondu kavramı tarım toplumunun meselesi değil sanayi toplumunun bir
meselesidir. Dolayısıyla köyünden, toprağından kopan insanlar, şehir hayatıyla
karşılaştıklarında geleneksel yapıda alıştıkları sıcak dostluklar, sıkça selamlaşma
ve hatta komşuluk ilişkilerini kentin çarpık yapısında bulamaması kaçınılmazdır.
Ne umdum ne buldum misali gerçek huzuru elde edemeseler de sonuçta
sanayileşmenin getirdiği bir takım değerler onlara farklı statü ve o statüye
bağlı bilgiler kazandırdığı muhakkak. Dahası
geleneksel değerlerle yoğrulmuş bu insanlar şehirde hangi meslekte iş
bulurlarsa o işe göre kimlik kazanmakta. Hatta bu karşılaşılan yeni durum Max Weber
Sosyolojisinde “kazanılmış statüler” olarak isim alır. Gerçekten de kazanılmış statüler kentte
ayakkabıcı, boyacı, inşaatçı, hizmetli, işçi ve memur vs. şeklinde gerçekleşir.
Ancak bu arada söz konusu kesimler bir taraftan mevcut konumlarını yükseltmek
çabasında bulunurlarken diğer taraftan geleneksel yapılarını korumada direnç göstermeyi
de ihmal etmezler. Nitekim kentin varoşları öbek öbek “Karslılar”, “Erzurumlular”, “Bayburtlular”,
“Sivaslılar” v.s. diye anılması bu yüzdendir. İcabında varoşlarda hemşericilik, aynı kasabadan olma, aynı köyden olma esas
olmakla birlikte bazen aynı mezhepten, aynı meşrepten olma gibi unsurlarda
ağırlıklı değer olarak nitelik kazanabiliyor. Bakın ülkemizde zaman zaman
yaşanan gerginliklerin odak noktasında bu tarz yapıların keskin gruplaşmaya
elverişli yapısından kaynaklanmaktadır.
Belki de provokasyona müsait bu tip yerlerde sosyal bütünleşmeyi
sağlamanın yolu alt birimden büyük birime geçişte iyi bir eğitim vermenin yanı
sıra toplumcu politikalar uygulamaktan geçmektedir. İşte bu noktada “sivil
toplum”, “sivil katılım” modellerine başvurmak zarureti vardır. Aksi takdirde halka tepeden bakan jandarma
zihniyeti ya da jakoben anlayışıyla meselelerin üstesinden gelemeyiz.
Kitlelerle beraber olmak ve onların meselelerini yerinde çözerek işe koyulmak
en doğrusu.
Sivil
İnisiyatif
Sivil katılımcı
politikalara şiddetle ihtiyaç var. Milli Şef Türkiye’sinin halkla jandarma
vasıtasıyla ilişkiler kurduğu dönem artık demode oldu. Aynı zihniyeti günümüzde
diriltme çabasına girmek eski Türkiye'ye davetiye çıkarmak olacaktır. Ki, Allah
korusun bu yeni Türkiye için felaket demektir. Kitlelerle doğrudan doğruya,
birlikte yarınlarımızı kuracak “Sivil inisiyatif” programlarını yürürlüğe
koymaktan hangi ülke zarar görmüş ki bizde görelim. Kaldı ki Halife Hz. Ömer (r.a.)’ın; Doğruluktan
ayrılsam ne yaparsınız sorusuna cevaben; “Ya Ömer! Kılıcımızla
düzeltiriz” denilen bir çağa giriyoruz artık. İşte bu müthiş ifadelerde geçen “kılıç” mefhumu günümüzde “sivil inisiyatif”
olarak değerlendirilmelidir. Toplumu
hiçe sayan politikalar artık iflas etmiştir. Siyaset şimdilerde kitlelerle
birlikte yürütülüyor. Kitleleri yok sayarak hiç bir uygulama programını hayata
geçiremezsiniz. Neydip edip mutlaka
toplumcu modeller geliştirme zorundayız.
Sanayileşmesini
tamamlamış ya da bilgi çağını erişmiş bir Türkiye’de kırsal değerler olacak,
ama “Sanayileşmiş bilgi toplumu davranışları” ağırlıklı değer olacağı gerçeği
görmemiz gerekir. Sanayileşmiş bilgi toplumu olduğumuzda, görülecektir ki geleneksel toplum
damarımızdan gelen alışkanlıkların birçoğu olmayacaktır. Zira kırsal kesimin
geleneksel yapısı sanayileşmiş bilgi toplumunda yerini zihni eksersize (beyin fırtınası) terk edecektir. Dahası sanayileşmiş bilgi toplumunda tarım
toplumundan kalan toprağı çapalama gayreti,
bilgisayarın tuşlarına dokunmakla halledilecektir. Yani “bilek” gücünün
yerine “beyin” gücü ağırlıklı değer olarak ortaya çıkacaktır. Kelimenin tam
anlamıyla tarım toplumunun normları sanayileşmiş bilgi toplumunda farklılık arz
edecektir.
Madem farklılık kaçınılmaz, peki bu durumda
daha sağlıklı “sanayileşmiş bilgi toplumu”
nasıl oluşturabiliriz, asıl bunun üzerinde durmakta fayda var. Bir
yandan çağ atlarken diğer yandan kültürel değerlerde kayba uğruyorsak burada bir değil belki bin düşünmek gerekir.
Mutlaka ileri medeniyet hamlesine yönelik sağlıklı bir dönüşüm gerçekleştirmek için
mutlaka kültürel değerlerimizin üretim değerleriyle paralel seyretmesi
gerekmektedir. Çünkü geçiş süreci yaşayan toplumlarda yerel ve evrensel
değerler arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan bir takım problemler söz
konusudur. Dolayısıyla sanayileşmiş bilgi toplumu olalım derken, yerel
değerlerimizi bir kenara atmak kendimizi inkâr etmek olacaktır. O halde
sanayileşmiş bilgi çağına üretim ve ihracatı artırmanın yanı sıra yerel
değerlerimizi koruyup kollamayı da vazife addetmeli. Aksi takdirde
sanayileşmesini tamamlamış ve bilgi çağına ulaşmış ülkelerin düşmüş oldukları
manevi bunalım kuyusuna bizde düşebiliriz. Malum, bu ülkeler maddi refah
seviyesi yükselmişler ama aynı oranda manevi huzursuzlukta had safhada. İşte adından süper devlet diye söz ettiren
ABD ve Avrupa ülkelerinde ayyaşlığın, kumarın, fuhşun, uyuşturuculuğun baş
göstermesi, böyle bir gelişmenin neticesidir. Bakın Japonya da süper
devletlerle yarışır durumda ama diğerleri gibi yerel değerlerinden taviz vermiş
değil. Japonya bu noktada örnek bir model
ülke olmuştur. İşte yerelliğin ve evrenselliğin bir arada olduğu model bu olsa
gerektir.
Madem yerel ve
evrensel değerler bir arada yürütülebiliyor, pekâlâ Türkiye'de bu istikamette ilerleyip
Nizam-ı âlemce bir tavır sergileyebilir. Buna mecburuz da. Zira bizim kültür harcımızda dünyaya nizam
vermekte vardır. Böyle bir ülkünün
gerçekleşmesi için ekonomik anlayışımızı maneviyattan soyutlamadan maddi ve
manevi ikili denge içerisinde sanayileşmiş bilgi toplumu olmak gerekir. Hatta
ufkumuzu geniş tutup bilgi ötesine kanatlanmalı.
Sanayileşmeyle
birlikte ücretliler meselesinin ana gündem konusu olması gayet tabiidir. Keza
birikmiş servetin ne şekilde ve hangi yöntemle adil olarak dağıtılacağı hususu
da öyledir. Nasıl ki tarım toplumunun kendine has gündemi varsa, sanayileşmiş
bilgi toplumun da kendine has gündemi söz konusudur. Nasıl gündem olmasın ki, batı’da
sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkan ücret dağılımı adaletsizliği bir takım
gerginliklere yol açıp ihtilallere zemin hazırlamış bile. Öyle ki bu sosyal
çalkantıdan “burjuva proletarya” ilişkisine dayalı Marksist felsefe tepki
olarak doğmuştur. Ne zaman ki batı adil ücret politikalarına çeki düzen vermeye
başladı, işte o zaman ortay çıkan tepkileri elimine edebilmiştir.
Belli ki geçiş toplumlarında
fabrikaya karşı atölyeyi savunmak ya da direnmek şeklinde yansıyan olgular
olabiliyor. Oysa değişim kaçınılmaz. Teknik gelişmelerden uzak kalan bir sektör
varlığını nereye kadar sürdürülebilir ki. Kaldı ki küçük işletmecilik anlayışıyla
sanayileşmiş bilgi toplumu olma bir hayalden öteye geçememekte.
Sanayileşme
Sanayileşme
vetiresi; yatırım, profesyonel işletmecilik gerektirdiğine göre, ham madde
potansiyelini artırmakta fayda var. Elbette ki sanayi toplumu demek herkesin
banker, fabrikatör, sermayedar olması anlamına gelmez. Bir kere eşyanın
tabiatına ters, isteseniz de bunun böyle olması imkânsızdır. Dolayısıyla böyle bir toplumda bir yandan
sermaye birikimi artış kaydederken, diğer yandan küçük işletmelerin azalış
kaydetmesi kaçınılmazdır. Hakeza
şirketleşmede öyledir, gelişme trendine
göre şirketler büyüyecek ama şirket sayısı azalacaktır. Burada önemli olan
endüstriyel alanın kesintiye uğramaması esastır.
Marksistlerin
dediği “tam eşitlik” iddiaları tamamen ütopiktir. Zengin daha zengin olacak,
ama zengin sayısı azalacak gerçeğini artık görmemiz gerekiyor. Artık ilişkiler
eski klasik toprak ilişkileri gibi değildir. İşveren işçi ilişkileri ağırlıklı
değer olarak gündemde yer alıyor. Sanayi ivme kazandıkça ister istemez ücretli
sayısı da çoğalıyor. Ancak sanayileşmenin ileri evrelerinde üretim araçları
çoğaldıkça, mülksüz ücretlilerin artması da söz konusudur.
Anlaşılan atölyeden
fabrikaya, fabrikadan şirketlere, şirketlerden dev firmalara doğru bir süreç
yaşıyoruz. Derken “tekelleşme” ve
“holdingleşme” denilen bir süreçle karşılaşıyoruz, bu durumda sanayi sektöründe
küçük işletmeciliğin nispi ağırlığı azalırken işçi kesimi de büyük firmalara
doğru kaymaktadır. Böylece tekelleşmiş sanayi mülkiyeti doğmaktadır. Yani
üretim araçları gittikçe belirli ellerde toplanmaktadır. İşte sanayi mülkiyetinin getirdiği tekelleşme
bir başka mesele olarak karşımıza çıkar. Hatırlarsanız bir zaman sıkça
kullanılan bir tabir vardı: kartel medya diye.
Niye, çünkü medya birkaç patronun elindeydi. Bu yüzden medya patronları
siyasete rahatlıkla yön verip, icabında bir takım zinde güçlerle işbirliği
içerisinde hükümetleri devirebiliyordu.
O halde tüm bu yaşananlardan ders çıkartıp mümkün mertebe tekelleşme
eğilimlerine fırsat vermeyecek politikalar geliştirmek gerekir. Bir başka ifadeyle bir yandan büyük çapta
teknolojik sanayi hamlesi gerçekleştirirken, diğer yandan sanayi mülkiyetin
tekelleşmesini önlemek esas olmalıdır. Kaldı ki bu noktada sanayileşmesini
tamamlamış ülkelere göre avantajlı sayılırız. O ülkeler yeterince zaten
tekelleşmişler, holdingleşmişler sil baştan sistemi düzeltmeleri zor görünüyor artık.
Ama biz daha yolun başında olduğumuzdan pekâlâ sanayi mülkiyetini tabana
yayacak politikalar geliştirerek tekelleşmeyi önleyebiliriz. Şayet bu avantajı
kullanabilirsek bir yandan sermaye birikimini oluştururken, diğer yandan da
mülkiyet meselesini ta baştan düzenlemek şansını elde edebiliriz. Aksi
takdirde, sanayileşmiş bilgi toplumu sürecinde mülksüz ücretlilerin tepkilerine
şahit olacağız demektir.
Gümrük Birliği
Sivil toplum ve
sivil katılımcı modellerle sanayileşmemizi tamamladığımız takdirde Gümrük
Birliği, Avrupa Birliği gibi kriterler dezavantaj değil avantaj olacaktır. Zira
sanayileşmiş güçlü bir Türkiye’nin Avrupa Birliğine dâhil olmasında büyük fayda
var. Nasıl ki kapitülasyonlar güçlü ve yükseliş devrindeki Osmanlı'ya zarar
vermediyse, güçlü bir Türkiye'nin
uluslararası hangi birlikteliğinde bulunursa bulunsun zarar bir yana daha da
güçlü olmamızı sağlayacaktır. Maalesef kapitülasyon olayına hasta yatağına
düşmüş Osmanlı’nın çöküş dönemi zaviyesinden baktığımızdan sanılıyor ki Avrupa
Birliğine girdiğimizde ülkemiz işgal edilecektir. Elbette ki uluslararası
rekabet gücünden mahrum bir Türkiye’nin Gümrük Birliği ve Avrupa Birliği
platformunda her an birçok problemlerle karşılaşması ihtimal dâhilindedir.
Dikkat edin ısrarla güçlü Türkiye diyoruz. Demek ki; sanayileşmesini tamamlamış
bir Türkiye ancak Gümrük Birliği ve Avrupa Birliği’nde ağırlığını ortaya
koyabileceği gibi öncü rolde üstlenecektir.
Bilhassa 2002 sonrası Türkiye’nin ihracat rakamlarının artması bize bu
ümidi veriyor.
Sivil inisiyatif
programlarının hayata geçirilmesiyle “üç sektörlü” bir kalkınma teşkilat ağı
kurmak mümkün. Dahası Türkiye ekonomisini devlet sektörü, özel sektörü ve sivil
katılımcı sektörü çerçevesinde ele almak gerekir. Devlet devletliğini, özel sektör
özelliğini, taban tabanlığını bilecek bir model oluşturmak şart. Mesela bu üç sektör arasında sivil katılımcı
model iki çözüm teklifini gündeme sunar:
Birincisi servetin
belirli ellerde sınırlı kalmasının önüne geçilip tabana yaymak, ikincisi
çalışanların kâra ve yönetime katılması ilkesidir. İşte çağımızda, sosyal
adaleti sağlayacak sanayileşmiş bilgi toplumu olmanın iki önemli anahtarı bu
iki unsurda gizlidir. İşte bu yüzden çalışanların iş hayatında kâra ve yönetime
katılmasına “Endüstriyel katılım” diyoruz.
Kapitalizmde
işçi, işverenle sıcak ilişkiler kuramadığı bir vaka, bu modelde sadece işçinin
belirli kurallar dâhilinde her biri robotik çalışanlar olarak çalıştırıldığı
işletmeye ayak uydurmak esastır. Robotik ortamlarda dostluk, dayanışma bulmak
imkânsızdır. Bu tür işletmelerde çalışanlar itibar kaybından dolayı
yabancılaşıp toplum içinde sürekli sosyal barışı bozucu unsurlar hale
gelebiliyorlar. Kapitalist sistemin ürettiği bu tür çarpık yapılanmayı
yaşamamak için, sivil katılımcı modeli hayata geçirmek gerekir. Bu uygulamalar geçildiğinde
gerçek anlamda demokratik katılım veya endüstriyel katılımdan söz etmiş olacağız
demektir.
Endüstriyel
Katılımcılık ve Demokrasi
Servetin tabana
yayılmasına yönelik politikalarla tekelleşme eğilimlerinin önüne geçilebileceği
gibi toplumun büyük bir kesimin refah seviyesi yükseleceği muhakkak. Hatta yönetime katılım uygulamalarına hız
vermekle de ‘demokratik katılım’
anlayışı doğacaktır. Böylece endüstriyel katılımla; insanımız sürekli güdülen,
sürekli yönetilen durumdan çıkarılıp bizatihi idarecilerle birlikte yönetim
kademelerinde bulunma imkânına sahip olacaktır.
Sanayi
faaliyetinin çok karmaşık niteliği işletme ahlakını önemli kılmıştır. Gerçekten
de üretim araçlarının kimin eli kimin cebinde olduğundan çok, nasıl,
kimler tarafından idare edileceği ve
kimlerden en iyi şekilde istifade
edileceği konusu daha önem arz etmektedir. Madem öyle Türkiye sadece kalkınmaya
odaklanmamalı, asıl “sosyal adalet” içinde kalkınmaya yönelmeli. Bu yüzden
devlet sektörü, özel sektör ve endüstriyel katılımcı sektörün uyum içerisinde
bulunması icap eder. Bilhassa bu üçlü sacayağından endüstriyel katılıma çok
daha ağırlık verilmeli ki tekelleşme önlenebilsin
Şurası muhakkak; kalkınma
sanayileşmenin ürettiği bir kavramdır.
Madem kalkınma tüm ülkelerin ortak davası, o halde bu kavram etrafında oluşan gerek ücret
politikaları, gerek vergi politikaları olsun fark etmez her bir politika
endüstriyel katılım projesinin can suyu olmalıdır. Düşünsenize böyle bir modele
can suyu verdiğimizi, bak o zaman çalışanların kâra ve yönetime katılması
sonucu aldığı maaşta herhangi bir kesintiye uğramadan alacağı kâr pay sayesinde
mülk sahibi olabileceği gibi, aynı zamanda çalışanın müesseseye yabancılaşması
da önlenmiş olacaktır. Maalesef şimdiye kadar yapılan özelleştirmelerde bu can
suyu göz ardı edildiğinden çalışanların üretime ve yönetime katılımının önü
kapatılmıştır. Bakın, Almanya sanayileşme sürecine girdiği süreçte bu işi
baştan halletmiş bile. Nitekim Alman Sendikal Birliği (DGB) hem büyük bir
sendikal mülkiyet oluşturmuş, hem de milyonlarca işçinin mülk sahibi olduğu dev
bir teşebbüs hale gelmiştir. Böyle bir durumda işçi işveren durumundadır.
Üstelik işçinin işveren olduğu bir modelde işçinin grev hakkı saklıda
tutulmaktadır. Sadece işçi mi, elbette ki hayır, aynı şekilde Almanya’da memur
yapı tasarrufu sandığı sayesinde üçüncü büyük yapı tasarruf sandığı da
gerçekleştirilmiştir.
Öyle anlaşılıyor
ki; dünyanın ekonomide tek meselesi servetin yaygınlaştırılması davasıdır.
İnsanlık bugün geç anlamaya başlamış olsa bile Kur’an-ı Kerim’de: “Ta ki o
mal, sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın” (Haşr, 7) buyurarak, tâ 1400 yılı aşkın
zamanın öncesinden bu konuya açıklık getirmiştir.
Katılımcı
Sektör
Özal rüzgârının açtığı çığır sayesinde sivil
katılım ve katılımcı demokrasi anlayışına doğru gidiyoruz gibi. Bu yüzden
devletin yönlendirici veya hakemlik görevi için devlet sektöre ihtiyaç var.
Girişimciliğin doruğa oluşması için de özel sektöre ihtiyaç var. İşçinin ve
diğer çalışan sosyal kesimlerin yönetime ve kâra katılıp bir takım haklara
sahip olması içinde endüstriyel katılım’a veya katılımcı sektöre ihtiyaç
vardır.
Sivil İnisiyatif
projeleri uygulamaya geçtiğinde kapitalizmin “adaletsizliği”, komünizmin
“köleliği”, faşizmin “devlet dayatması” geçersiz kalacaktır elbet.
Hamasi nutuklarla
bir yere varamayız. Dolayısıyla halk kendine yönetimde yer vermeyen idarecileri
aşağı indirme hakkına da sahip olmalıdır. Devlette bu arada sermaye birikimini
geniş tabana yayacak şekilde her türlü girişimin önünü açmaktan çekinmemelidir.
Dahası devlet bir yandan sanayileşmemizi gerçekleştirmekte öncü rol oynarken
diğer yandan da kültür politikalarını da ihmal etmemeli. Çünkü yeni meseleler
yeni bir kültür tavrı gerektiriyor ve yoğun bir kültür üretimini zaruri
kılıyor, buna mecburuz da. Aksi halde “Kimlik bunalımı” denen problemlerle
karşı karşıya gelebiliriz de.
Velhasıl;
sanayileşmiş bilgi toplumu olmak istiyorsak, maddi ve manevi kalkınma
seferberliğini hızla uygulamaya koymalıyız. Hatta şimdiden “sanayi ve bilgi
ötesi” bir geleceğe yönelmeli de.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder