16 Aralık 2016 Cuma

KİMLİK BUNALIMI


                                                              KİMLİK BUNALIMI

                                                                                                                               SELİM GÜRBÜZER

          Kabul etsek de etmesek de teknolojik gelişmelere paralel kimlik krizi bir bunalımla karşı karşıyayız. Belki de yaşanan bunca sıkıntıların kaynağında tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna geçiş sürecinde geleneksel değerlerimizin vahşi kapitalizmin hışmına uğramanın yansıması vardır. Buna rağmen yine de kültürel değerlerimiz canlılığını yitirmiş sayılmaz.
      Teknolojik gelişmeler insanımızı yabancılaştırmanın ötesinde öz kimliğine karşı duyarsızlaştırıyor da. Yine de her şey tükenmiş değil,  gelişmiş ülkelerin aksine Türkiye’de işçisine zekâtını veren, hayır hasenat işlerde koşturan, hatta devletine zamanında vergisini veren fabrikatör ve zenginlerimizin varlığı yüreklerimize su serpiyor.  Bu durum bizi bir nebze olsun gelecek için ümitlendiriyor da.
        Türk insanı iki arayış içerisinde; birincisi kimlik arayışı, ikincisi sistem arayışıdır. Ruhunun açlığını doyuramayan ve köksüzlüğe itilmiş gençler elbette ki arayış içerisine girecektir, bu kaçınılmaz. Genç nesil habire hırpalanıp kendi kendine kıyılmaktadır, buna seyirci kalamayız.  Dün nasıl ki Sakarya’da; Çanakkale’de, Dumlupınar’da yedi düvele karşı dişe diş mücadele verildiyse bugünde topyekûn içimizi içten içe kemiren yabancılaşma virüsüne karşı, yeniden ruh kökümüze dönme savaşı verebiliriz pekâlâ.
           Milliyetçi misin, Ümmetçi misin, Liberal misin, Sosyalist misin gibi sorularını sık sık duyuyor olmamız belli ki içinde bulunduğumuz kimlik arayışımızın bir göstergesi. Öyle ki neyin doğru, neyin yanlış olduğunu seçemez olduk. Artık sürekli yolumuzu haramiler kesip haramzadelerin telkinlerine muhatap kalmaktayız. Bir takım zinde güçler fildişi kulelerden Türk gençliğini kandırmak adına demagojik söylemlerle güya toplumu aydınlattıklarını sanıyorlar. Oysaki ağızlarından dökülen içi boş laflar kimlik meselesini daha da koyulaştırmakla birlikte boşa nefes tüketmekten başka işe yaramamaktadır.
          Hiç kuşkusuz kültür kodlarımızın temelinde İslamiyet vardır. Madem öyle yeniden gençliğe aşı olacak kültürel değerlerimizi canlandırıp kimlik krizine son vermek gerek. Aksi takdirde gençlere kim ne telkin ediyorsa, kim ne yol gösteriyorsa ona kanıp toplum içerisinde kendince kimlik edinebiliyor. Malumunuz tabiat boşluk kabul etmez derler ya, aynen öyle de fırsattan istifade karşımıza ehlisünnet çizgisi dışı militan tip bir Müslüman kimliği çıkması kaçınılmazdır. Nitekim bir dönem Humeyni’den Kaddafi’ye uzanan birçok kökü dışarıda liderlere özlem duyan radikal Müslüman tipi oluşumlara şahit olmuştuk bile.
        İşte radikal oluşumların çoğu kez tepkici karakter göstermesi bu duyulan özlemin neticesidir.  Kaldı ki onlar Kuran’da geçen ayetlerin nüzul sebeplerini ve detaylarını bilmeden ayetleri kendi kafalarına göre sloganlaştırmaktan çekinmezler de. Öyle ki; Kuran’da geçen ayetleri kendi kişisel egolarını tatmini doğrultusunda sloganlaştırıp huzur bulmaya çalışıyorlar. Maalesef kurtuluşu Pir-i Türkistan’da, Yunusta, Mevlana’da arayacaklarına tepkici karakterdeki İbda-C, Hizbullah, El Kaide vs. eylem hastası örgüt liderlerinde arıyorlar. Yazık,  hem de ne yazık, Hariciliği andıran bu tür radikal oluşumlar yeni neslin seçimi olmamalıydı. Her şeye rağmen yine de tarihten gelen o engin hoşgörü kodlarımız sayesinde toplumun büyük çoğunluğu İmamı Gazali, İmamı Rabbani, İmamı Azam ve Bediüzzaman gibi âlimlerin ışığında hareket etmektedir. Bu büyük zatlardan habersiz olanlar hak getire, boşlukta savrulup bir yerlere tutunmak sarılmak zorunda kalmışlardır.
         Şayet gençlerimize Gazalice, Mevlana’ca, Yunusça yaklaşabilirsek bu topraklarda radikal Müslüman kimliği yer bulamayacaktır.  Maalesef uzun yıllar yanlış uygulanan kültürel politikalar yüzünden normsuzluk ve kimlik bunalımı,  çözülme ve şiddet eylemleri had safhaya ulaşmıştır. Zira kimlik meselesini tepeden inme dayatmacı yaklaşımlarla ya da vicdanlara pranga vurarak çözemeyiz. Türkiye’nin talihsiz genç nesilleri Yunus’un, Mevlana’nın ve daha nice gönül sultanlarının sevgisinden yoksun halde içi boş sloganların ardına düşüyorlarsa, suçu onlarda değil kendimizde ve idarecilerin basiretsizliğinde aramamız gerekiyor. Bakın birtakım gençler koro halinde aynileşme (özdeşleşme) seline kapılmış durumdalar.  Kiminle özdeşleşme derseniz, tabiî ki kendi iç bilge dehalarımıza değil elbet,   kökü dışarıda Humeyni tipi liderleredir.  Dedik ya tabiat boşluk kabul etmez, gerçekten de boşluktan istifade talihsiz genç kuşaklar başka iklimlerin, başka coğrafyaların insanını rehber kabul edecek noktaya sürüklenmişlerdir. Şuan milli kültürümüzü ön plana alan bir politika belirleyemeyişimizin bedelini bizden çok yeni nesil ödüyor.
          Kimlik bunalımı normsuzluğa yol açıyor, açacakta.  Modernizmle geleneği karşı karşıya getirdiğimiz yetmezmiş gibi, birde bunun üstüne kabak çiçeği gibi açılmayı marifetten saymışız. Şayet geleneksel değerlerden kopukluk veya pişkinlik hali devam ederse kimlik bunalımı gelecekte insanımızı esir alması an meselesi diyebiliriz. Bakın, gençler hala eline tutuşturulmuş sloganların cazibesiyle çözüm arayıp derbeder haldedir. Bir başka ifadeyle çıkmaz sokaklarda avare avare dolaşan şaşkın ördek konumdalar. Gençlerin sosyalizm, liberalizm gibi batılı kavramlardan medet ummaları kimliksizliğin bir neticesidir.  Ki; bu tür kavramlar bize değer katmadığı gibi yaramıza merhem olmaz da. Ne yazık ki kaidesizlik ve normsuzluk her tarafı sarmış durumda. Kimimiz tangodan hoşlanıyor, kimimiz arabesk, kimimiz de halk müziğinden hoşlanıyorsak bu demektir ki her alanda çözülme söz konusudur. Yani ortada anomia (normsuzluk) bir durum vardır. Hele hele diskoteklerde, barlarda gününü gün eden kızlı erkekli gençlere şahit oldukça kimlik krizinin ne derece ciddi bir mesele olduğunu derinden hissediyoruz. Kaldı ki, sadece eğlence merkezlerinde ömür törpüleseler yine gam yemeyiz icabında canı sıkıldığında elindeki molotofla polise, esnafa, sokaktan geçen herkim olursa can yakıyorlar. Bu da yetmez habire terör estiriyorlar.
          Anlaşılan mevcut gençlik üzerinde milli kültür aşısı ihmal edilmiş, daha çok dış güçlerin maşası olmaya yönelik sokağa salınma görünümümüz var.  2013 yılı Gezi parkı olayları bunun teyididir. Başlangıçta masumane birkaç ağaç için start verilen bir olayın nasıl hükümete yönelik bir darbe girişimine dönüştüğünü hep beraber yaşadık ve hissettik.  Ellerine tutuşturulmuş molotof kokteyli genç yerine isterdik ki elinde bilgisayar ve kalem tutuşturulmuş bir gençlik olsun, ama olmadı yakıp yıkma psikolojik deşarj aracı olarak kullanılmıştır.  Bu arada elbette ki bilgisayarı tek başına değer olarak kutsallaştırmamak gerekir, ona ruh vermekte gerekir. Kaldı ki sırf bilgisayarı simgeleştirmek kuşaklar arası kültür çatışmasını beraberinde getiriyor.  Sadece çatışma mı, elbette ki hayır, bunun yanı sıra mekanik soğukluk ten kafesinde büyüyen insanı ruhen çökertmektedir. Belli ki her şeyde köksüzlük hâkim. Bir kere yakamızı modernizmin pençesine kaptırmışız, istesek te kültür kodlarımıza dönüşümüz zor.  Zira o engin kültür hazinelerimizi kütüphanenin tozlu raflarından çıkarıp gençliğe sunacak bir hamle şimdilik gözükmüyor.  Her ne bedel ödüyorsak biliniz ki öz kaynaklardan uzak kalmanın bedelidir bu. Düşünsenize ehlisünnet kaynaklarından mahrum edilmiş gençlikten başka daha ne beklenirdi ki?
         Peki ya batı?  Malum onlarda yüzünü doğuya çevirip bizim o müthiş engin klasiklerimizi ulaşma gayreti içerisindeler, bizi bizden daha iyi anlamaya çalışıyorlar. Mevlana ve Yunus'a öylesine gıptayla bakıyorlar ki bize ait kıymetlerimiz bizden daha çok dışarıda yankı buluyor. Belli ki şımarık batı gençliğine Dante, Sheakspear gibi bilgelerin klasikleri çare olamıyor, ruhun susuzluğunu giderecek kaynak doğuda gözüküyor. Batı teknolojik gelişmelerin doruğuna ulaştı ama daha henüz insan ruhunu keşfedememiş, bu konuda Pir-i Türkistan’a, Mevlana’ya, Yunus’a büyük ihtiyaç hissediyorlar. İşte bilge zatlarımızın cümle âlemde yankı bulması bu yüzdendir.
         Düşünsenize bir zamanlar hem nasıl milletmişiz ki şu içine düştüğümüz perişanlığımıza rağmen yeniden insanlığın başvuracağı kaynak olabiliyoruz. Nasıl kaynak olmayalım ki üç kıtadan hükümran olmuş şefkat medeniyeti idik,  bizimle âlem nizam bulmuşta.  Ne var ki gelinen noktada vahşi kapitalizm her şeyi yakıp yıkmış. İşte Bosna, işte Çeçenya, işte Filistin, işte Mısır, işte Suriye’nin içler acısı hali bunun en tipik canlı misali. Bir zamanlar bu topraklar yediden yetmişe herkese bağrını açıp ne Rum, ne Rus, ne Süryani’si kıyılmıştır. Kelimenin tam anlamıyla kucak açıp ana yürek olmuşuz. Düşünsenize Sultan Abdülhamid Han açtığı mekteplerde aşiret çocuklarının yanı sıra Uzak Doğudan gelen talebeleri de eğitmiş, böylece dışarıdan gelen talebeler Türkçeyi de öğrenip ülkemizi sever hale gelmişlerdir. Böylece devlete olan güven sayesinde hem iç,  hem dış dünyadan gelebilecek muhtemel krizler atlatılabilmiştir. Maalesef Ulu Hakanın izlediği kültür siyaseti ters yüz edilip güya bizim toprağımızda yetişmesine izin verdiği insanları devlet kademelerine ataması istibdat olarak değerlendirilmiştir. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Bakın Ulu Hakan bu konuda ne diyor, diyor ki; “Çeşitli rütbeler vererek subay yaptığımız aşiret ağaları yeni durumlarından memnun oldukları gibi, bu vesileyle biraz disiplin öğreneceklerdir. Uzun yıllar pek çok memuriyetlerde Hıristiyan, Ermenileri kullandık. Niçin o zaman eleştirilmedi de, kendi dinimizden olanları aynı göreve atayınca eleştiriliyor? Yazık, yazık ki ne yazık, istenildiği şekilde yorumlanıyor.”
        Artık günümüz dünyasında değerler hak getire,  tek geçerli akçe para olmuş.  Belli ki tarım sürecinden sanayileşmiş bilgi toplumu sürecine geçtiğimiz şu aşamada baskın değer kentliliktir. Tabii kentlilik derken, bizim Medine’miz veya şehir anlayışında bir fazıl şehirlilik değil elbet, bedeviyetin medeniyete galebe çaldığı bir kentlilik gözdedir. Maalesef günümüzde kentin kriteri tüketim çılgınlığı içerisinde kişiliksiz yaşamak olmuş. Zaten geleneksel değerlerden söz edende yok,   bahseden olursa da dışlanıyor.  Maalesef çarpık kentleşmeyle birlikte geleneksel değerlerden kopuş hız kazanmış durumda.  Kimlik bunalımının bu denli ürkütücü seviyelere geleceğini tahmin edememiştik. Şimdilerde varsa yoksa popüler kültür baş tacıdır.
            Kültürel erozyona son vermek için mutlaka kendi öz değerlerimize yönelip kimliğimizi canlı tutmak olmalıdır. Aksi takdirde dayanışmacı karakterimiz tamamıyla ortadan kalkıp bulunduğumuz toplum içinde yalnız kalacağız demektir.  Derken yalnızlığa mahkûm edilen insanın yolda hırsız fenerlerince avlanması çok daha kolay olacaktır
       Demek ki; çeşitli sosyal hastalıkların sebebi öz kaynaklarımızı kentleşme veya sanayileşmiş bilgi toplumu yolunda olan insanımıza yeterince sunulamamasıdır.  Durum vaziyet böyle olunca bireyin sanayi toplumu içinde kendine yabancılaşması ve kimlik krizine sürüklenmesi kaçınılmaz oluyor.
            Öz kaynaklardan mahrum edilen genç beyinler popüler kültürün etkisiyle hayata yenik düşüp adeta can çekişiyor. Bu duruma daha fazla seyirci kalamayız. O halde kurtuluşu dışarıda aramak beyhude. Kimlik bunalımına son verecek tek çözüm öz kaynaklarımızda fazlasıyla mevcut.

            Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder