KATILIMCI RUH VE
KATILIMCI DEMOKRASİ
SELİM GÜRBÜZER
Kollektif çalışma ruhu, sivil
katılımcılığın ana unsurunu oluşturur. Ferdiyetçilikten ekip anlayışına geçmek
insanı kavileştireceği gibi kolektif dayanıklılık da sağlar. Nasıl dayanıklılık
sağlamasın ki, beraber iş yapma duygusu
katılımcı demokrasinin özünü teşkil etmektedir. Bakın birkaç girişimci bir
araya geldiğinde şirketleşebiliyor. Yetmedi şirketler birleşip daha büyük
finans merkezleri oluşturabiliyor. İşte katılımcı anlayış böyle bir şeydir.
Kaldı ki karıncalar bile sosyal iş bölümünün tipik örneklerini
sergilerken, insanoğlu şirketleşmiş,
firmalaşmış, çok mu? Elbette ki insanın
karınca misali katılımcılık faaliyetlerinde bulunması gayet tabii bir durumdur.
Şayet gayet tabi bir durum gördüğümüz
bu katılımcı ruhun önünde engeller varsa öncelikle onları ayıklamak gerek, ya
da ortadan kaldırmalı ki, bireysel beceriler ortaya çıkabilsin. Böylece
bireylerin kendi bilgi ve becerilerinin ortaya çıkmasıyla birlikte güç
oluşturup bir anlamda demokratik katılıma giden yolda önemli adımlar atılmış
olacaktır. Buna birde bireysel becerileri bir araya getirdiğinizi düşünün, bak
o zaman demokratik katılım neymiş idrakine varmış olacağız. Zaten insanların
liyakati ölçüsünce kendilerini ispatlama duygusunu harekete geçirmek toplumu
keşfetmek olacaktır. Yani her keşif yeni bir açılım demektir.
Belli ki Türk insanı belli bir
döneme kadar merkezden yönetilirken idari mekanizma da buna paralel merkezi
yapıya bürünmüştür. Malum, Özal’ın ilk siyasete atıldığı yıllarda başlattığı köprüyü
satarsın satamazsın tartışmalarını izleyenler çok iyi bilir; o yıllarda tabandan gelen özel girişimcilik hamleleri
bile engellenmiştir. Tabii durum vaziyet bu istikamette seyredince sivilleşme
yolunda istenilen seviyelere gelinememiştir. Her şeye rağmen yine de halkın
idrak seviyesi merkezde yer alan idarecilerin ufkundan çok ileri
seviyededir. Hiç kuşkusuz bunda Menderes
ve Özal dönemlerinin çok büyük bir etkisi olmuştur. Elbette ki, tek partili
dönemden çok partili hayata geçer geçmez bir çırpıda eski alışkanlıkları terk
etmek kolay olmamıştır, bir süreç gerektirmiş.
Neyse ki geçte olsa Türkiye gündeminde sivil söylemlerin sıkça konuşulur
ve tartışılmaya başlanılmasıyla birlikte Türk insanının ufku açılmıştır. Aslında
statükocu seçilmişler ve statükocu atanmışların toplum ufkunun arkasında
kalması mühim bir hadisedir. Bu hadise
aynı zamanda bir çağın kapanıp yeni bir çağa girmenin muştusudur. Zira
statükocu zaptiyeler hala, kurulu düzenlerini
Ankara’nın derin koridorlarından sürdüreceklerini zannediyorlar, oysa bu hüsnü kuruntudan ibaret bir
yanılgıdır. Artık köprünün altından çok sular aktığını bilmeleri gerekir. Bu
tutumlarında ısrarcı oldukları takdirde merkez kenar çekişmesinde kaybeden toplum
değil, bilakis kendileri kaybedecektir. Kaldı ki dünyadaki hızlı değişim süreci
statükocuların aleyhine işlemektedir.
Küreselleşmenin söz edildiği bu çağda ancak sivil söylemler yer
edinebiliyor. Zaten toplum statükocu kesimden uzaklaştıkça er geç merkezi anlayışların
tedavülden kalkacağı muhakkak. Gerçekten
de merkezi siyaset dibe vurmuş gözüküyor. Bu böyle devam ederse, eskiden
toplumu tepeden formatlayanlar, bu kez kendileri toplum tarafından
formatlanacaktır. Anlaşılan her kim
olursa olsun eninde sonunda geleceği nokta toplumun derin sinesidir.
Toplum gidişatına aksi istikamet belirlemek
mahkûmiyet demektir. Şayet böyle bir mahkumiyete düşmek istemiyorsak yapılacak
tek erdemli tavır sivil inisiyatif hareketlerin önünde direnmek yerine
kollektif ruh ve katılımcılığa destek olmaktır. Aksi takdirde toplum dışı kalma
kronik bir vaka olmaktan çıkamaz. Kaldı ki
toplum dışı kalanların cenazeleri bile ortada kalabiliyor. Dedik ya toplum eski
toplum değil, yeniliğe yelken açmış durumda. Artık insanları koyun misali gütmek
çok gerilerde kaldı. Hani derler ya; “Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti” diye,
aynen öyle de artık önümüzde artık yeni bir Türkiye tablosu var. Bu tabloya baktığımızda
toplum ülke yönetiminde ağırlığını hissettirmek istiyor. Değim yerindeyse
yönetimde sözde, kararda bizim
diyorlar. Ne diyebiliriz ki, elbette ki
böylesi bir isteğe itirazımız olamaz. Sonuçta mutlak hâkimiyetin dışında, hâkimiyet
kayıtsız şartsız milletindir. Dolayısıyla toplumun denetlediği veya yönetimde
demokratik katılımın sağlandığı model, yarınlarımızın güvencesi olacaktır. Zira yeni 27 Mayıslar, yeni 12 Eylüller, yeni
28 Şubatlar, yeni 17-25 Aralıklar, yeni 15 Temmuz İhanet Çetesi darbe
girişimleri yaşamamak için buna mecburuz da. Madem öyle, katılımcı demokrasiyi
sağlam zeminlere oturtmak gerekir. Aksi takdirde tabiat boşluk kabul
etmez, hele meydanı boş bırakmaya dur,
bir bakmışsın haramiler çoktan meydanlara üşüşmüş görürsün. Gerçek şu ki; bir takım zinde güçler veya haramiler bizim
güçlü olmamızı istemiyorlar. Nedeni gayet açık; bizim iri olmamız, diri
olmamız, bir olmamız onların hesabını altüst etmeye yetiyor. O halde alt üst tabaka demeden aynı halkada
bir olmamız icab eder. Zaten bir olursak merkez kenar çelişkisi diye bir
meselemiz kalmayacaktır. Globalleşen
dünyada, daha da iyi bir konuma gelebilmek için her bireyin katılımcı ruhunu yeşertmek
gerek, bu duygu seline kayıtsız kalmayıp
destekte vermeli. Artık Türkiye dernek, vakıf ve birçok sivil toplum
kuruluşlarıyla demokratik katılım hamlesi yolundadır. Öyle ki bu sivil
kuruluşlar, gelecekte Türk siyasetini belirlemeye namzet görünüyor. İşte bu
gerçeklerden hareketle gelecekte hiçbir siyasi parti kalkıp, sivil toplum
kuruluşlarını göz ardı ederekten kendine bir rota çizemeyecektir. Zira kitleler
isteklerini fert fert dile getirmiyorlar, bilakis kendi aralarında organize
topluluklar oluşturarak taleplerini dile getiriyorlar. Onun için ülke yönetiminde ister atanmış,
ister seçilmiş olsun, sivil toplum örgütlerinin sesine kulak vermek zorundadır.
Belli ki sivil katılımcı anlayış merkezi derinden etkilediği gibi, siyaseti
doğrudan dizayn edebiliyor. Şayet durum tersine dönmezse Allah Resulü’nün veda
hutbesinde, kitlelerle doğrudan doğruya muhatap olduğu çağa benzer bir çağın
eşiğine ulaşmak an be an mümkün. Nasıl olsa artık Jandarma dipçiği ile toplumla
köprü kurma devirleri bitmiş durumda. Dolayısıyla boşu boşuna eski günlere
özlem duyup ta tekrar o kâbus dolu günleri diriltmenin anlamı yoktur. Kaldı ki
21. asırda toplumla yüz yüze, birlikte, el ele ve gönül gönüle bağ kurabilen anlayışlar
kabul görüyor. Yeni anlayışlar, yeni
gelişmeler bize bu ümidi veriyor da. İnşallah bu ümit var bekleyişimiz ve bu
büyük katılımcı ruh bizim yeniden dirilişimiz olacaktır.
Şurası muhakkak; topluma rağmen, hep
kendi bildik şarkısını tekrarlayan, kendi çizgisini hakikat sanıp tepeden
dayatmacı bir yol öngören statükocu anlayışın ayakta kalması pek mümkün
gözükmüyor. Çünkü bu kez sivil katılımcılığın ayak sesleri çok daha gür çıkıyor
gibi. Hatta önü alınamaz bir şekilde kitlelerle beraber hareket edilen çağa
doğru ilerliyoruz da. Çok şükür insanlar artık kendilerini oy deposu
değil yerinden yöneten pozisyonda görüyor. Gerektiğinde tek tek siyasetçiden yaptıkları
icraatların hesabını sorup ülke için hizmet talep ediyorlar. Kelimenin tam
anlamıyla Türkiye'de toplumun beklentisi yönetilemeyen demokrasiden yana değil,
yönetilen demokrasiden yanadır.
Öyle anlaşılıyor ki katılımcı anlayış
yurdun dört bir yanını sardıkça, toplum kendini kenarda bekleyen aktör
addetmeyecek, bilakis merkezi sorgulayacak konuma gelecektir. Gerek sanayi
kesimi, gerek işçi kesimi, gerekse diğer sivil toplum kuruluşları sivil
katılımcılığın öneminin farkına varmış durumdalar. Dahası seçim meydanlarında
arka arkaya sıralanan hayali vaatler inandırıcılığını yitirmiş gözüküyor,
hamasi nutukların yerini sorgulama ve denetleme almaya başlamış bile. Belli ki halk
geçmişte seçim zamanlarında bir takım ürünlere enflasyonun üzerinde fiyat verip
geçici de olsa zafer elde etmek peşinde olan siyasilerin bu ülkeye yaptıkları
tahribatları unutmamış. Nasıl unutulabilir ki,
ortada kandırılmışlık var, bir kere daha kandırılmışlığa kalkışıldığında
buna kargaların bile prim vermeyeceği muhakkak.
Hatırlayın neydi o kandırılmışlık.
Malumunuz 2002 yılı öncesi Türkiye’sinin hayali vaatlere kulak vermesi büyük
bir talihsizlikti. Keza siyasilerin de halkın huzuruna iki anahtar vaadiyle
çıkması bir başka handikabımızdı. Oysa
halk içi boş vaatlere kanmayıp eser siyaseti izlemeleri yönünde tavır koysaydı,
siyasilerde buna paralel kentsel dönüşüm, demir ağlar, hızlı tren, Marmaray,
duble ve oto yollar, tüneller, kentsel
dönüşüm, kendi uçak ve tankını yapma, uzaya uydu gönderme, dış piyasaya açılma, enflasyon canavarına son verme gibi projelerle
ortaya çıksalardı bugün Türkiye’nin bulunduğu konum çok daha farklı olurdu.
Neyse ki birçok badireler atlattıktan sonra kendimize gelip daha yeni yeni
sorgulama ve denetleme çizgisine gelebildik.
Tabii bu seviyeye gelmek pekte kolay olmadı. Ne zaman ki taban fiyatının
ve her yıl devletçe açıklanan zammın çözüm olmadığını anladık, ne zaman ki KİT’lerin (Kamu İktisadi
Teşekkülleri) bütçenin büyük bölümünü yuttuğunu fark ettik, işte o zaman sivil katılımcılığın ne demek olduğunu
idrak eder olduk. Demek ki; sanayici sanayiciyle, işçi işçiyle, köylü köylüyle
katılımcılık örnekleri sergilediğinde Türkiye'nin yıldızı parlayabiliyormuş.
Hiç kuşkunuz olmasın bu bahar havası devam ettiği sürece ekonomi’nin yükünü
çeken sanayici, tüccar, işçi ve çiftçi
vs. tüm kesimlerin yüzü gülüp gelirlerinde büyük bir artış kaydedecektir. Anlaşılan
sivil katılımcılığın önünü ne kadar açarsak o kadar kalkınacağız demektir.
Dolayısıyla bütçeye ayrılan aslan payın büyük bir bölümünü tabana yayıp sivil
girişimlerde kullanmak en akılcı yol olacaktır.
Geçmişte bunalıma yol açan bir başka
sacayağı ise, birtakım muhalif siyasetçilerin topluma tepeden bakıp önüne geçme
çabasıdır. Zaten yıllarca müzmin muhalefet olarak kalmış siyasetçilerden başka
bir şeyde beklenemezdi. Bilhassa bu muhalif siyasiler arasında ana muhalefet
ülkenin gerçekleriyle barışık pozisyon alsaydı iktidara alternatif konum
kazanabilirdi. Zaten devlete sırtını dayayarak
nereye varılabilirdi ki. Üstüne üstük ortada artık eskisi kadar devlete sırtını
dayanacak kurum ve kuruluşta kalmadı, sonuçta tilkinin dolanıp dolaşıp döneceği
yer milletin sinesi olacaktır. Maalesef ne
ana muhalefet, ne de yavru muhalefet yeni Türkiye’yi anlamış değiller. Anlamış olsalar sivil inisiyatifin rolünü
inkâr etmez onları teşvik eder destek verirlerdi. Ama bir gün gelecek
tıkandıklarında el mahkûm hür teşebbüsün ayak seslerini onlarda elbet duymaya
başlayacak. Çünkü dünyanın gidişatı bir yol izlemek sadece geri kalmış üçüncü
dünya ülkelerinde geçerli akçedir.
Sanayici ve iş adamların sayısı her
geçen gün artış kaydetmesiyle birlikte sanayileşmemizde o ölçüde ivme
kazanmaktadır. Ancak burada dikkat
edilmesi gereken husus, devletin sırtından geçinen sanayici değil, üreten
sanayicilerin ortaya çıkmasını sağlamak olmalıdır. Malum, devletten nemalanmak isteyen birtakım
sanayicilerin tekelleşme arzuları çoğaldıkça, toplumu sömüren birer klikler
olarak karşımıza çıkabiliyor. Bu tip açgözlülüğü önlemenin yolu sanayici iş
adam sayısını tabana yayıp yeni sanayici iş adamların sayısını çoğaltacak
zemini hazırlamaktan geçmektedir. Böylece her yeni sanayici ve iş adamı
ürettikleri ürünlerin kalitesini artırıp dünya pazarlarıyla rekabet edecek
ölçülerde kendilerini ispatlamaları durumunda başarılı girişimci kategorisine
dâhil olacaklardır. Kalitesizlik, güvensizlik ve ucuz yoldan kazanma iştiyakı,
kötü sanayicilikten sayılır. Güvenin olmadığı yerde yatırımda olamaz. O halde
evvela güveni sağlamak gerekiyor. Ülkemizde gerekli güven sağlandığında
coğrafyamızda yeni yeni sanayicilerin doğma süreci hız kazanacaktır.
Dolayısıyla muktedir olmuş bir iktidarla katılımcı ruhun el ele vermesi
yarınlarımızın teminatı olacaktır. Derken o özlem duyduğumuz millet ve devletin
el ele verdiği katılımcı düzende devlet rant dağıtmaktan, sanayici de rant
peşinde koşmaktan vazgeçip hizmete odaklanacaktır.
Yediden yetmişe herkes güçlü bir Türkiye
için hizmete revan olmalı. Bakın Selçuklu, Osmanlı derken yeni bir çağın
eşiğine geldik. En son kalemiz Türkiye’mize yeni bir ruh, yeni bir değişim
halkası eklemek istiyorsak, bunun yolu halkın sesine kulak verip halkın
idarecileri denetlediği ve yönetimde ağırlığını hissettireceği modeli hayata
geçirmek gerekir. Madem öyle daha ne duruyoruz, hep birlikte katılımcı bir anlayışla yeniden
ufuklara doğru kanatlanıp parlak geleceğimizi kuralım.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder