18 Aralık 2016 Pazar

KATILIMCI RUH VE KATILIMCI DEMOKRASİ



   KATILIMCI RUH VE KATILIMCI DEMOKRASİ

                                                                     SELİM  GÜRBÜZER

          Kollektif çalışma ruhu, sivil katılımcılığın ana unsurunu oluşturur. Ferdiyetçilikten ekip anlayışına geçmek insanı kavileştireceği gibi kolektif dayanıklılık da sağlar. Nasıl dayanıklılık sağlamasın ki,   beraber iş yapma duygusu katılımcı demokrasinin özünü teşkil etmektedir. Bakın birkaç girişimci bir araya geldiğinde şirketleşebiliyor. Yetmedi şirketler birleşip daha büyük finans merkezleri oluşturabiliyor. İşte katılımcı anlayış böyle bir şeydir. Kaldı ki karıncalar bile sosyal iş bölümünün tipik örneklerini sergilerken,  insanoğlu şirketleşmiş, firmalaşmış, çok mu?  Elbette ki insanın karınca misali katılımcılık faaliyetlerinde bulunması gayet tabii bir durumdur.
         Şayet gayet tabi bir durum gördüğümüz bu katılımcı ruhun önünde engeller varsa öncelikle onları ayıklamak gerek, ya da ortadan kaldırmalı ki, bireysel beceriler ortaya çıkabilsin. Böylece bireylerin kendi bilgi ve becerilerinin ortaya çıkmasıyla birlikte güç oluşturup bir anlamda demokratik katılıma giden yolda önemli adımlar atılmış olacaktır. Buna birde bireysel becerileri bir araya getirdiğinizi düşünün, bak o zaman demokratik katılım neymiş idrakine varmış olacağız. Zaten insanların liyakati ölçüsünce kendilerini ispatlama duygusunu harekete geçirmek toplumu keşfetmek olacaktır. Yani her keşif yeni bir açılım demektir.
            Belli ki Türk insanı belli bir döneme kadar merkezden yönetilirken idari mekanizma da buna paralel merkezi yapıya bürünmüştür. Malum, Özal’ın ilk siyasete atıldığı yıllarda başlattığı köprüyü satarsın satamazsın tartışmalarını izleyenler çok iyi bilir;  o yıllarda tabandan gelen özel girişimcilik hamleleri bile engellenmiştir. Tabii durum vaziyet bu istikamette seyredince sivilleşme yolunda istenilen seviyelere gelinememiştir. Her şeye rağmen yine de halkın idrak seviyesi merkezde yer alan idarecilerin ufkundan çok ileri seviyededir.  Hiç kuşkusuz bunda Menderes ve Özal dönemlerinin çok büyük bir etkisi olmuştur. Elbette ki, tek partili dönemden çok partili hayata geçer geçmez bir çırpıda eski alışkanlıkları terk etmek kolay olmamıştır, bir süreç gerektirmiş.  Neyse ki geçte olsa Türkiye gündeminde sivil söylemlerin sıkça konuşulur ve tartışılmaya başlanılmasıyla birlikte Türk insanının ufku açılmıştır. Aslında statükocu seçilmişler ve statükocu atanmışların toplum ufkunun arkasında kalması mühim bir hadisedir.  Bu hadise aynı zamanda bir çağın kapanıp yeni bir çağa girmenin muştusudur. Zira statükocu zaptiyeler hala,  kurulu düzenlerini Ankara’nın derin koridorlarından sürdüreceklerini zannediyorlar,  oysa bu hüsnü kuruntudan ibaret bir yanılgıdır. Artık köprünün altından çok sular aktığını bilmeleri gerekir. Bu tutumlarında ısrarcı oldukları takdirde merkez kenar çekişmesinde kaybeden toplum değil, bilakis kendileri kaybedecektir. Kaldı ki dünyadaki hızlı değişim süreci statükocuların aleyhine işlemektedir.  Küreselleşmenin söz edildiği bu çağda ancak sivil söylemler yer edinebiliyor. Zaten toplum statükocu kesimden uzaklaştıkça er geç merkezi anlayışların tedavülden kalkacağı muhakkak.  Gerçekten de merkezi siyaset dibe vurmuş gözüküyor. Bu böyle devam ederse, eskiden toplumu tepeden formatlayanlar, bu kez kendileri toplum tarafından formatlanacaktır.  Anlaşılan her kim olursa olsun eninde sonunda geleceği nokta toplumun derin sinesidir.
         Toplum gidişatına aksi istikamet belirlemek mahkûmiyet demektir. Şayet böyle bir mahkumiyete düşmek istemiyorsak yapılacak tek erdemli tavır sivil inisiyatif hareketlerin önünde direnmek yerine kollektif ruh ve katılımcılığa destek olmaktır. Aksi takdirde toplum dışı kalma kronik bir vaka olmaktan çıkamaz.  Kaldı ki toplum dışı kalanların cenazeleri bile ortada kalabiliyor. Dedik ya toplum eski toplum değil, yeniliğe yelken açmış durumda. Artık insanları koyun misali gütmek çok gerilerde kaldı. Hani derler ya; “Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti” diye, aynen öyle de artık önümüzde artık yeni bir Türkiye tablosu var. Bu tabloya baktığımızda toplum ülke yönetiminde ağırlığını hissettirmek istiyor. Değim yerindeyse yönetimde sözde,  kararda bizim diyorlar.  Ne diyebiliriz ki, elbette ki böylesi bir isteğe itirazımız olamaz. Sonuçta mutlak hâkimiyetin dışında, hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Dolayısıyla toplumun denetlediği veya yönetimde demokratik katılımın sağlandığı model, yarınlarımızın güvencesi olacaktır.  Zira yeni 27 Mayıslar, yeni 12 Eylüller, yeni 28 Şubatlar, yeni 17-25 Aralıklar, yeni 15 Temmuz İhanet Çetesi darbe girişimleri yaşamamak için buna mecburuz da. Madem öyle, katılımcı demokrasiyi sağlam zeminlere oturtmak gerekir. Aksi takdirde tabiat boşluk kabul etmez,  hele meydanı boş bırakmaya dur, bir bakmışsın haramiler çoktan meydanlara üşüşmüş görürsün. Gerçek şu ki;  bir takım zinde güçler veya haramiler bizim güçlü olmamızı istemiyorlar. Nedeni gayet açık; bizim iri olmamız, diri olmamız, bir olmamız onların hesabını altüst etmeye yetiyor.  O halde alt üst tabaka demeden aynı halkada bir olmamız icab eder. Zaten bir olursak merkez kenar çelişkisi diye bir meselemiz kalmayacaktır.  Globalleşen dünyada, daha da iyi bir konuma gelebilmek için her bireyin katılımcı ruhunu yeşertmek gerek,  bu duygu seline kayıtsız kalmayıp destekte vermeli. Artık Türkiye dernek, vakıf ve birçok sivil toplum kuruluşlarıyla demokratik katılım hamlesi yolundadır. Öyle ki bu sivil kuruluşlar, gelecekte Türk siyasetini belirlemeye namzet görünüyor. İşte bu gerçeklerden hareketle gelecekte hiçbir siyasi parti kalkıp, sivil toplum kuruluşlarını göz ardı ederekten kendine bir rota çizemeyecektir. Zira kitleler isteklerini fert fert dile getirmiyorlar, bilakis kendi aralarında organize topluluklar oluşturarak taleplerini dile getiriyorlar.  Onun için ülke yönetiminde ister atanmış, ister seçilmiş olsun, sivil toplum örgütlerinin sesine kulak vermek zorundadır. Belli ki sivil katılımcı anlayış merkezi derinden etkilediği gibi, siyaseti doğrudan dizayn edebiliyor. Şayet durum tersine dönmezse Allah Resulü’nün veda hutbesinde, kitlelerle doğrudan doğruya muhatap olduğu çağa benzer bir çağın eşiğine ulaşmak an be an mümkün. Nasıl olsa artık Jandarma dipçiği ile toplumla köprü kurma devirleri bitmiş durumda. Dolayısıyla boşu boşuna eski günlere özlem duyup ta tekrar o kâbus dolu günleri diriltmenin anlamı yoktur. Kaldı ki 21. asırda toplumla yüz yüze, birlikte, el ele ve gönül gönüle bağ kurabilen anlayışlar kabul görüyor.  Yeni anlayışlar, yeni gelişmeler bize bu ümidi veriyor da. İnşallah bu ümit var bekleyişimiz ve bu büyük katılımcı ruh bizim yeniden dirilişimiz olacaktır. 
            Şurası muhakkak; topluma rağmen, hep kendi bildik şarkısını tekrarlayan, kendi çizgisini hakikat sanıp tepeden dayatmacı bir yol öngören statükocu anlayışın ayakta kalması pek mümkün gözükmüyor. Çünkü bu kez sivil katılımcılığın ayak sesleri çok daha gür çıkıyor gibi. Hatta önü alınamaz bir şekilde kitlelerle beraber hareket edilen çağa doğru ilerliyoruz da. Çok şükür insanlar artık kendilerini oy deposu değil yerinden yöneten pozisyonda görüyor.  Gerektiğinde tek tek siyasetçiden yaptıkları icraatların hesabını sorup ülke için hizmet talep ediyorlar. Kelimenin tam anlamıyla Türkiye'de toplumun beklentisi yönetilemeyen demokrasiden yana değil, yönetilen demokrasiden yanadır. 
       Öyle anlaşılıyor ki katılımcı anlayış yurdun dört bir yanını sardıkça, toplum kendini kenarda bekleyen aktör addetmeyecek, bilakis merkezi sorgulayacak konuma gelecektir. Gerek sanayi kesimi, gerek işçi kesimi, gerekse diğer sivil toplum kuruluşları sivil katılımcılığın öneminin farkına varmış durumdalar. Dahası seçim meydanlarında arka arkaya sıralanan hayali vaatler inandırıcılığını yitirmiş gözüküyor, hamasi nutukların yerini sorgulama ve denetleme almaya başlamış bile. Belli ki halk geçmişte seçim zamanlarında bir takım ürünlere enflasyonun üzerinde fiyat verip geçici de olsa zafer elde etmek peşinde olan siyasilerin bu ülkeye yaptıkları tahribatları unutmamış. Nasıl unutulabilir ki,  ortada kandırılmışlık var, bir kere daha kandırılmışlığa kalkışıldığında buna kargaların bile prim vermeyeceği muhakkak.
        Hatırlayın neydi o kandırılmışlık. Malumunuz 2002 yılı öncesi Türkiye’sinin hayali vaatlere kulak vermesi büyük bir talihsizlikti. Keza siyasilerin de halkın huzuruna iki anahtar vaadiyle çıkması bir başka handikabımızdı.  Oysa halk içi boş vaatlere kanmayıp eser siyaseti izlemeleri yönünde tavır koysaydı, siyasilerde buna paralel kentsel dönüşüm, demir ağlar, hızlı tren, Marmaray, duble ve oto yollar, tüneller,  kentsel dönüşüm, kendi uçak ve tankını yapma,  uzaya uydu gönderme, dış piyasaya açılma,  enflasyon canavarına son verme gibi projelerle ortaya çıksalardı bugün Türkiye’nin bulunduğu konum çok daha farklı olurdu. Neyse ki birçok badireler atlattıktan sonra kendimize gelip daha yeni yeni sorgulama ve denetleme çizgisine gelebildik.  Tabii bu seviyeye gelmek pekte kolay olmadı. Ne zaman ki taban fiyatının ve her yıl devletçe açıklanan zammın çözüm olmadığını anladık, ne zaman ki KİT’lerin (Kamu İktisadi Teşekkülleri) bütçenin büyük bölümünü yuttuğunu fark ettik,  işte o zaman sivil katılımcılığın ne demek olduğunu idrak eder olduk. Demek ki; sanayici sanayiciyle, işçi işçiyle, köylü köylüyle katılımcılık örnekleri sergilediğinde Türkiye'nin yıldızı parlayabiliyormuş. Hiç kuşkunuz olmasın bu bahar havası devam ettiği sürece ekonomi’nin yükünü çeken sanayici, tüccar,  işçi ve çiftçi vs. tüm kesimlerin yüzü gülüp gelirlerinde büyük bir artış kaydedecektir. Anlaşılan sivil katılımcılığın önünü ne kadar açarsak o kadar kalkınacağız demektir. Dolayısıyla bütçeye ayrılan aslan payın büyük bir bölümünü tabana yayıp sivil girişimlerde kullanmak en akılcı yol olacaktır.
         Geçmişte bunalıma yol açan bir başka sacayağı ise, birtakım muhalif siyasetçilerin topluma tepeden bakıp önüne geçme çabasıdır. Zaten yıllarca müzmin muhalefet olarak kalmış siyasetçilerden başka bir şeyde beklenemezdi. Bilhassa bu muhalif siyasiler arasında ana muhalefet ülkenin gerçekleriyle barışık pozisyon alsaydı iktidara alternatif konum kazanabilirdi.  Zaten devlete sırtını dayayarak nereye varılabilirdi ki. Üstüne üstük ortada artık eskisi kadar devlete sırtını dayanacak kurum ve kuruluşta kalmadı, sonuçta tilkinin dolanıp dolaşıp döneceği yer milletin sinesi olacaktır.  Maalesef ne ana muhalefet, ne de yavru muhalefet yeni Türkiye’yi anlamış değiller.  Anlamış olsalar sivil inisiyatifin rolünü inkâr etmez onları teşvik eder destek verirlerdi. Ama bir gün gelecek tıkandıklarında el mahkûm hür teşebbüsün ayak seslerini onlarda elbet duymaya başlayacak. Çünkü dünyanın gidişatı bir yol izlemek sadece geri kalmış üçüncü dünya ülkelerinde geçerli akçedir.
            Sanayici ve iş adamların sayısı her geçen gün artış kaydetmesiyle birlikte sanayileşmemizde o ölçüde ivme kazanmaktadır.  Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, devletin sırtından geçinen sanayici değil, üreten sanayicilerin ortaya çıkmasını sağlamak olmalıdır.  Malum, devletten nemalanmak isteyen birtakım sanayicilerin tekelleşme arzuları çoğaldıkça, toplumu sömüren birer klikler olarak karşımıza çıkabiliyor. Bu tip açgözlülüğü önlemenin yolu sanayici iş adam sayısını tabana yayıp yeni sanayici iş adamların sayısını çoğaltacak zemini hazırlamaktan geçmektedir. Böylece her yeni sanayici ve iş adamı ürettikleri ürünlerin kalitesini artırıp dünya pazarlarıyla rekabet edecek ölçülerde kendilerini ispatlamaları durumunda başarılı girişimci kategorisine dâhil olacaklardır. Kalitesizlik, güvensizlik ve ucuz yoldan kazanma iştiyakı, kötü sanayicilikten sayılır. Güvenin olmadığı yerde yatırımda olamaz. O halde evvela güveni sağlamak gerekiyor. Ülkemizde gerekli güven sağlandığında coğrafyamızda yeni yeni sanayicilerin doğma süreci hız kazanacaktır. Dolayısıyla muktedir olmuş bir iktidarla katılımcı ruhun el ele vermesi yarınlarımızın teminatı olacaktır. Derken o özlem duyduğumuz millet ve devletin el ele verdiği katılımcı düzende devlet rant dağıtmaktan, sanayici de rant peşinde koşmaktan vazgeçip hizmete odaklanacaktır.
       Yediden yetmişe herkes güçlü bir Türkiye için hizmete revan olmalı. Bakın Selçuklu, Osmanlı derken yeni bir çağın eşiğine geldik. En son kalemiz Türkiye’mize yeni bir ruh, yeni bir değişim halkası eklemek istiyorsak, bunun yolu halkın sesine kulak verip halkın idarecileri denetlediği ve yönetimde ağırlığını hissettireceği modeli hayata geçirmek gerekir.  Madem öyle daha ne duruyoruz,  hep birlikte katılımcı bir anlayışla yeniden ufuklara doğru kanatlanıp parlak geleceğimizi kuralım.
             Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder