HAFIZASINI YİTİREN NESİL
SELİM GÜRBÜZER
Biz kimiz, nereden
geldik, nereye gidiyoruz?
Bu soru karşısında irkilmemek mümkün
mü? Her şey bu sorunun içinde gizli çünkü.
Maalesef sosyal parçalanmışlığın
eşiğinde bulunan bir gençlikle karşı karşıyayız. Her gün hayat yeniden
başlıyor. Çocukluk, okul çağı, imtihanlar, üniversite ve çalışma hayatı,
evlilik, evlat sahibi olmak derken bir insan ömrünün ne kadar kısa olduğunu
anlıyor ve bir hiç uğruna yaşamanın anlamsızlığını hissediyoruz. Böylece iç
dünyamızda ruhi susuzluğu gidermeye yönelik adım atma duygusu gelişiyor. Bu
arada geçirdiğimiz hayat evrelerinin her birinden kazandığımız tecrübî birikimler
insanı ister istemez doğru karar verme eşiğine sürüklüyor. Artık geçte olsa
hayatın ne anlama geldiğinin farkına varıyoruz. Önemli olan bu bilinci gençken
elde etmektir. Ne var ki köprünün
altından çok sular aktıktan sonra aklımız başımıza gelip ancak olgunluk
yaşlarda bir şeyleri fark etmeye başlıyoruz.
İdeal bir hayat profili ortaya
çıkarabilmek için gençken piri fani ihtiyar gibi yaşamak gerekir ki, ihtiyarken
genç kalınabilsin Gel gör ki modern dünya gençlere;‘Hep hızlı yaşa genç öl, cesedin yakışıklı olsun’ histerisini
işliyor habire. Her ne kadar Ahmet Haşim genç neslin nasıl olması gerektiğini;
“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden”
mısralarıyla tanımlamış olsa da o özlenen nesilden eser kalmaması
düşündürücüdür. Şu bir gerçek; minarenin tepesine şerefe'ye atlayarak
çıkılmaz, merdivenlerden basamak basamak
çıkarak erişilir.
Malumunuz, vahşi kapitalizmin hoyratça gençliği bir
kâğıt mendil gibi buruşturup tüketim çılgınlığı içerisinde çöpe atması toplumu
içten içe sarsan bir cinnet tablosudur. Elbette ki, kültürel değerleriyle bu denli oynanan böyle
bir toplumda kimlik krizinin baş göstermesine şaşmamalı. Zira beşeri ilişkiler
darmadağınık, bireysel yaşama ağırlıklı bir duygu olarak yerini almıştır.
Birbirinden böylesine kopuk, dünya
menfaatine dayalı yaşama biçimi ister istemez kimlik krizini beraberinde
getiriyor. Artık kriz öyle bir hal almış ki
“nasıl olsa bir işe yaramıyorum, hızlı yaşayayım da genç öleyim”
duygusu gençlerin parolası olmuş durumda.
Acı ama gerçek, hızlı yaşamaktan
anladığımız bu. Tabii hal vaziyet böyle olunca hep birlikte garip bir kıyamet
alameti endişesine kapılıveriyoruz.
Belli ki, kapitalizmin insanlığa
aşıladığı tüketim duygusu tek bir hayat tarzı olarak takdim edildiği için bu hale
geldik. Şimdi insanlık bu modelin kıskacında ne yapacağının telaşı içerisinde
kıvranıp duruyor. Buna gençlerde dâhildir. Nasıl dâhil olmasın ki, emeğin hiçe
sayıldığı, tüketimin teşvik gördüğü ortamlar gençliğin psikolojisini olumsuz
etkilemektedir. Elbette ki hiç kimse gençken ölmek istemez ama batı tarzı
gençlik modası tüm hızıyla toplumları esir almış durumda. Hele hele şimdilerde
sıkça rastladığımız gençlik üzerinde baş gösteren fetişizm duygusu söz konusu
vahşi modelin yansımasından başka bir şey değildir. Yediden yetmişe herkes iyi
bilir ki; tabiat boşluğu sevmez, sürekli
hızlı yaşa genç kal aşısı empoze edildiğinde genç kalmak uğruna ruhumuzda derin
yaralar açması kaçınılmazdır. Kaldı ki
üzerimize kara kâbus gibi çöken bu maraz havanın estetikten kozmetiğe, müzik
dünyasından medya âlemine uzanan çizgide dal budak sarmışlığını pekâlâ görmek
mümkündür. İşte tüm bu puslu hava içerisinde popüler kültür baş tacı
edildiğinden ‘melatonin al sakinleş’
telkiniyle gençlik adeta fetişizm belasıyla baş başa bırakılmıştır. Maalesef yaşanan hayat tablosu bu.
Tuhaf ama gerçek, bilhassa milli bayramlarda çök övünülerek
söylenilen “İşte Gençlik budur” diye sunulan tabloda çöpe atılacak buruşmuş
mendillerden başka bir şey göremiyoruz. Tabii ki sürekli olarak gençliğe; “Aman ha genç kalın, aman ha hızlı yaşayın,
daha artık bu dünyaya gelmek yok, ne yaşarsan yanına kâr” tarzında bir
reçete sunulursa olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki. Oysa dışı yaldızlı
içi perişan aldatıcı bu teşvik uygulamaları gençliği can evinden vuruyor
habire.
Görüyorsunuz neydik ne olduk. Sanki
bizi efsunlamışlar. Her ne olduysa bir
anda hafızasını yitiren nesil durumuna düştük.
Toplumu içten içe saran problemin adı hiç kuşkusuz hafıza kaybıdır. Baksanıza artık birbirimize “Biz kimiz, nereden geliyoruz nereye
gidiyoruz” sorusunu soramaz olduk. Sebebi malum; hafızamızı yitirmiş olmamızdan
dolayıdır. Ah şöyle titreyip kendimize bir dönebilsek bak o zaman küllenmiş
hafızamız yeniden kıpırdayıp dirilişimizin gerçekleşeceği görülecektir. Daha da ötesi kendimizi sorgulama imkânına kavuşup
yeniden hayata dönüş başlayacaktır.
Epey zamandır kayıp nesil olarak bir
orada bir burada yalpalamakla meşgulüz. Milletçe batı sevdasıyla hep oyalanıp
durduk. Zaten başka bir şeyde yapamazdık. Zira batı’nın ardına takılmamızı
öğütlediler habire. Doğuyu bırak, batıya bak denildi. Hâlbuki batı dedikleri
kıta bunalımın eşiğindedir. Birlikte kardeşçe
yaşama özelliği sadece doğuya has bir meziyet. Baksanıza batı bunalımdan çıkmak
adına aynı binada bir ailenin yaşaması durumunda vergi indirimi uygulayacağını
vaat ediyor. Neden derseniz, sebebi gayet açık;
toplumsal parçalanma olmasın diye elbet. Buna mecburlar da. Çünkü
Avrupa’da aile mefhumu yok denecek kadar azdır. Bir arada yaşama duygusu
gelişmediği içindir parasal tedbirlerle önlem almaya çalışıyorlar. Şimdi aynı
durumun bize de sirayet etme riski var.
Şöyle ki; ‘Özgür yaşa, takıl bana
hayatını yaşa’ türden sıkça kullanılan argo ifadeler kuşaktan kuşağa hızla yayılıp
her geçen gün toplumsal birlikteliğimizi tehdit edecek gibi görünüyor. Her ne kadar ilk başta bu argo ifadeler gır
gır mahiyetinde söylenilse de kazın ayağı hiç te öyle değil, bilakis gençliğin
içine düştüğü durumu özetleyen sözlerdir bu. Batı yıllardır bunun ceremesine
çekiyor, onlar nasıl etsem de bu çıkmaz
sokaktan kurtulayım diye arayış içerisinde çırpınırken, biz hala kurtuluşumuzu
batı hayat tarzında arıyoruz. Bu özenti devam ederse aynı hastalığın pençesine
bizler de düşebiliriz her an.
Osmanlı varı hayat tarzı yaşamak
varken batıya özenmek en büyük handikapımız olmuştur. Gel de o hayat tarzını
özleme, mümkün mü? Osmanlının nizam-ı âlemi bizim her şeyimizdi. Devleti âliye
bir arada yaşamanın tatbikatını insanlığa göstermiş te. Ne zamanki çokluk
içinde birlik duygumuzu yitirdik, işte o gün bugündür birlik bağları çözecek
nitelikte dışarıdan ithal modeller peşinden koşar olduk.
Peki, şu birtakım aklı evvellere
ne demeli, güya Osmanlı üç kıtada
gerçekleştirdiği fütuhatını kılıçla gerçekleştirmiş. Doğru mu derseniz, elbette ki külliyen yalan.
Hele bir kere tarihi hafızayı yitirmeye dur, böylesi mesnetsiz yorumların
ortalıkta dolaşıyor olmasına şaşmamak gerekir.
Şayet şöyle bir tarihin yapraklarını çevirmiş olsalardı insanlığın baskı
ve zulümden, mezhep kavgalarının karmaşasından kurtulmak için Osmanlının
hürriyet iklimine sığındıklarını pekâlâ görebilirlerdi. Hadi bundan vazgeçtik
çağdaş yaşam dişe yutturmaya çalıştıkları hayat tarzı insanları bir arada kardeşçe
yaşamayı sağlamak bir yana kamplaşmaya itmiştir, ama Osmanlı öyle değildi, bilakis Devlet-i Aliye kendi dönemi içerisinde
yetmiş iki milleti bir arada özgür kılmıştır. Kelimenin tam anlamıyla kardeşçe
yaşamayı sağlayan ve aynı şemsiye altında gölgelenmeyi gerçekleştiren
yeryüzünde tek imparatorluk Osmanlıdır.
Bakın çağdaş dünya dedikleri düzen
Bosna’yı, Filistin'i, Suriye’yi, Irak'ı, Kafkasya'yı, Mısır’ı kan gölüne
çevirmiştir. Malum olduğu üzere Çeçenler
Ruslarla, Bosna Hersek; Sırp ve Hırvatlarla bir arada yaşayamadı. Her yer kan
gölüne dönüştürüldü. Bakmayın siz onların hümanistlikten dem vurmalarına. Meğer
hümanizm sadece işlenen cinayetleri örtbas etmek için sadece laftan ibaret bir
kılıfmış. Şayet hümanizm sözde değil özde hayata geçirilseydi etnik kimlikler
bu denli mesele teşkil etmeyecekti. Onlar hümanistlikleriyle övüne dursun
ortada güneş balçıkla sıvanamaz denen bir gerçek var. Kaldı ki, soy sop faslına girip ayrılık
tohumları ekmek batının öteden beri devam ettirdiği bir süreçtir. Bugün Ortadoğu’da acımasızca kan akıtılıyorsa
Osmanlının olmayışındandır. Zira Osmanlı
kendi o muhteşem dönemi içerisinde muhtemel etnik başkaldırışlara karşı tüm
etnik unsurları Osmanlılık şemsiyesi altında birleştirerek halletmiştir. Keza
Amerika’da öyledir. Onlar da süper güç
olarak Osmanlıyı örnek almış ve kendi ülke sınırları içerisinde uyguluyor da.
Nitekim bugün Amerika’da Norveç kökenli veya başka kökenli, Zencisi, Filipinlisi,
şusu, busu Amerikalıyım diyebiliyorsa örnek aldığı Osmanlı modeli sayesindedir.
Fakat aynı Amerika kendi ülke sınırları içerisinde uyguladığı özgürlüğü dış
dünyadan esirgemektedir. Hatta yeri geldiğinde
ülke haklarına karşı son derece acımasız olabiliyor da. İşte en son Baba Bush
ve Oğul Bush’un Orta doğuya yönelik açtığı savaş bunun en tipik misali, bilmem
başka bir delil göstermeye gerek var mı?
Türkiye’nin dört bir köşesinde
yaşayan insanlarımızın çeşitlilik arz ettiği bir sır değil. Kaldı ki otuzu
aşkın etnik unsurdan bahsedilmektedir. Değim yerindeyse bir kilimin desenlerini
andıran bir zengin dokumuz var. Bir
kilim üzerine işlenen motiflerin her biri farklı olsa da aralarında kopmayacak
şekilde ilmikler atılmış, böylece birlik bağları geliştirilmiştir. İşte bu
dostluk bağları sayesinde Türk, Kürt, Laz vs. demeden kız vermişiz, kız
almışız, bağdaş kurup aynı sofraya
oturmuşuz, icabında beraberce halay
çekmişiz. Galiba bu güzel tablo birilerinin dikkatini çok çekmiş olsa gerek ki
birtakım zinde güçler hasetliklerinden harekete geçip içimize ayrılık tohumları
serpiştirme gayreti içerisine girmişlerdir. Zaten otuz yılı aşkındır Güneydoğu
meselesiyle uğraşıyor olmamız bunu teyit ediyor. Aslında bunca zamandır kardeşliğimizi baltalayan
zinde güçlere fırsat vermekle kendimize yazık ediyoruz. Hem de ne yazık. Hiçbirimiz kalkıp ta bu
topraklarda Osmanlılık şemsiyesine benzer bir Türkiye şemsiyesi oluşturmak için
bir çaba göstermiyoruz. Üstüne üstük aramızdan bir iki kişi çıkıp kardeşlik
projesinden bahsettiği zamanda hemen çelme atıyoruz. Doğrusu bu tezat duruma anlam
veremiyoruz. Her şeye rağmen yılmadan
usanmadan kökenimiz ne olursa olsun hepimiz aynı kilimin desenleriyiz ve
hepimiz kardeşiz demeliyiz. Düşünsenize birlikte yaşadığımız bu coğrafyada
insanların hep bir ağızdan canı gönülden Türkiyeliyim dediğini, bak o zaman insanımıza reva görülen kimlik
testinden geçirme manzaraları bir daha yaşanır mı? Elbette ki yaşanmayacaktır. Bakın, Osmanlı altı yüzsene bağrında taşıdığı
milletlerin ne dilini, ne de dinini sorguladı,
bilakis tüm cihana bir arada nasıl yaşanabileceğinin tatbikatını
göstermiştir.
Maalesef geldiğimiz nokta itibariyle
hafızasını yitiren gençliğe mensubiyet şuuru veremediğimizden meseleleri
çözemez hale gelmişiz. Bir gün elbet
köklerimizle yüz yüze geldiğimizde işte o noktada biz kimiz, nereden geldik
nereye gideceğiz soruların cevabı karşılık bulacağından emin
olabilirsiniz. Yeter ki, hafızamızı yeniden tarihle, dinimizle ve
bilge insanlarla buluşturalım gerisi kolay. Hiç kuşkusuz niyet hayır olunca
akıbet hayr olup Mevla’m neylerse güzel eyleyecektir.
Evet, 1299 da Söğütte atılan ruhumuzu yeniden
tazelemek gerek. Dün nasıl ki muhteşem çınarımız
tüm kollarıyla tüm cihanı sarıp insanlığa nizam-ı âlem olmuşsak bugünde aynı
heyecanla yeniden dünyanın adil terazisi olabiliriz. Neden olmasın ki, bu
konuda ümit varız da.
Hâsıl-ı
kelam; hafızamızı yenilediğimizde dirilişimizin gerçekleşeceğine inancımız
tamdır.
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder