26 Aralık 2016 Pazartesi

HAFIZASINI YİTİREN NESİL



       HAFIZASINI YİTİREN NESİL
                                                                                        
SELİM  GÜRBÜZER

        Biz kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz?
        Bu soru karşısında irkilmemek mümkün mü? Her şey bu sorunun içinde gizli çünkü. 
       Maalesef sosyal parçalanmışlığın eşiğinde bulunan bir gençlikle karşı karşıyayız. Her gün hayat yeniden başlıyor. Çocukluk, okul çağı, imtihanlar, üniversite ve çalışma hayatı, evlilik, evlat sahibi olmak derken bir insan ömrünün ne kadar kısa olduğunu anlıyor ve bir hiç uğruna yaşamanın anlamsızlığını hissediyoruz. Böylece iç dünyamızda ruhi susuzluğu gidermeye yönelik adım atma duygusu gelişiyor. Bu arada geçirdiğimiz hayat evrelerinin her birinden kazandığımız tecrübî birikimler insanı ister istemez doğru karar verme eşiğine sürüklüyor. Artık geçte olsa hayatın ne anlama geldiğinin farkına varıyoruz. Önemli olan bu bilinci gençken elde etmektir.  Ne var ki köprünün altından çok sular aktıktan sonra aklımız başımıza gelip ancak olgunluk yaşlarda bir şeyleri fark etmeye başlıyoruz. 
          İdeal bir hayat profili ortaya çıkarabilmek için gençken piri fani ihtiyar gibi yaşamak gerekir ki, ihtiyarken genç kalınabilsin Gel gör ki modern dünya gençlere;‘Hep zlı yaşa genç öl,  cesedin yakışıklı olsun’ histerisini işliyor habire. Her ne kadar Ahmet Haşim genç neslin nasıl olması gerektiğini; “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” mısralarıyla tanımlamış olsa da o özlenen nesilden eser kalmaması düşündürücüdür. Şu bir gerçek; minarenin tepesine şerefe'ye atlayarak çıkılmaz,  merdivenlerden basamak basamak çıkarak erişilir.
         Malumunuz,  vahşi kapitalizmin hoyratça gençliği bir kâğıt mendil gibi buruşturup tüketim çılgınlığı içerisinde çöpe atması toplumu içten içe sarsan bir cinnet tablosudur. Elbette ki,   kültürel değerleriyle bu denli oynanan böyle bir toplumda kimlik krizinin baş göstermesine şaşmamalı. Zira beşeri ilişkiler darmadağınık, bireysel yaşama ağırlıklı bir duygu olarak yerini almıştır. Birbirinden böylesine kopuk,  dünya menfaatine dayalı yaşama biçimi ister istemez kimlik krizini beraberinde getiriyor. Artık kriz öyle bir hal almış ki  “nasıl olsa bir işe yaramıyorum, hızlı yaşayayım da genç öleyim” duygusu gençlerin parolası olmuş durumda.  Acı ama gerçek,  hızlı yaşamaktan anladığımız bu. Tabii hal vaziyet böyle olunca hep birlikte garip bir kıyamet alameti endişesine kapılıveriyoruz.
         Belli ki, kapitalizmin insanlığa aşıladığı tüketim duygusu tek bir hayat tarzı olarak takdim edildiği için bu hale geldik. Şimdi insanlık bu modelin kıskacında ne yapacağının telaşı içerisinde kıvranıp duruyor. Buna gençlerde dâhildir. Nasıl dâhil olmasın ki, emeğin hiçe sayıldığı, tüketimin teşvik gördüğü ortamlar gençliğin psikolojisini olumsuz etkilemektedir. Elbette ki hiç kimse gençken ölmek istemez ama batı tarzı gençlik modası tüm hızıyla toplumları esir almış durumda. Hele hele şimdilerde sıkça rastladığımız gençlik üzerinde baş gösteren fetişizm duygusu söz konusu vahşi modelin yansımasından başka bir şey değildir. Yediden yetmişe herkes iyi bilir ki;  tabiat boşluğu sevmez, sürekli hızlı yaşa genç kal aşısı empoze edildiğinde genç kalmak uğruna ruhumuzda derin yaralar açması kaçınılmazdır.  Kaldı ki üzerimize kara kâbus gibi çöken bu maraz havanın estetikten kozmetiğe, müzik dünyasından medya âlemine uzanan çizgide dal budak sarmışlığını pekâlâ görmek mümkündür. İşte tüm bu puslu hava içerisinde popüler kültür baş tacı edildiğinden ‘melatonin al sakinleş’ telkiniyle gençlik adeta fetişizm belasıyla baş başa bırakılmıştır.  Maalesef yaşanan hayat tablosu bu.
          Tuhaf ama gerçek,  bilhassa milli bayramlarda çök övünülerek söylenilen “İşte Gençlik budur” diye sunulan tabloda çöpe atılacak buruşmuş mendillerden başka bir şey göremiyoruz. Tabii ki sürekli olarak gençliğe; “Aman ha genç kalın, aman ha hızlı yaşayın, daha artık bu dünyaya gelmek yok, ne yaşarsan yanına kâr” tarzında bir reçete sunulursa olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki. Oysa dışı yaldızlı içi perişan aldatıcı bu teşvik uygulamaları gençliği can evinden vuruyor habire.
        Görüyorsunuz neydik ne olduk. Sanki bizi efsunlamışlar.  Her ne olduysa bir anda hafızasını yitiren nesil durumuna düştük.  Toplumu içten içe saran problemin adı hiç kuşkusuz hafıza kaybıdır.  Baksanıza artık birbirimize  “Biz kimiz, nereden geliyoruz nereye gidiyoruz” sorusunu soramaz olduk. Sebebi malum; hafızamızı yitirmiş olmamızdan dolayıdır. Ah şöyle titreyip kendimize bir dönebilsek bak o zaman küllenmiş hafızamız yeniden kıpırdayıp dirilişimizin gerçekleşeceği görülecektir.  Daha da ötesi kendimizi sorgulama imkânına kavuşup yeniden hayata dönüş başlayacaktır. 
           Epey zamandır kayıp nesil olarak bir orada bir burada yalpalamakla meşgulüz. Milletçe batı sevdasıyla hep oyalanıp durduk. Zaten başka bir şeyde yapamazdık. Zira batı’nın ardına takılmamızı öğütlediler habire. Doğuyu bırak, batıya bak denildi. Hâlbuki batı dedikleri kıta bunalımın eşiğindedir.  Birlikte kardeşçe yaşama özelliği sadece doğuya has bir meziyet. Baksanıza batı bunalımdan çıkmak adına aynı binada bir ailenin yaşaması durumunda vergi indirimi uygulayacağını vaat ediyor. Neden derseniz, sebebi gayet açık;  toplumsal parçalanma olmasın diye elbet. Buna mecburlar da. Çünkü Avrupa’da aile mefhumu yok denecek kadar azdır. Bir arada yaşama duygusu gelişmediği içindir parasal tedbirlerle önlem almaya çalışıyorlar. Şimdi aynı durumun bize de sirayet etme riski var.  Şöyle ki; ‘Özgür yaşa, takıl bana hayatını yaşa’ türden sıkça kullanılan argo ifadeler kuşaktan kuşağa hızla yayılıp her geçen gün toplumsal birlikteliğimizi tehdit edecek gibi görünüyor.  Her ne kadar ilk başta bu argo ifadeler gır gır mahiyetinde söylenilse de kazın ayağı hiç te öyle değil, bilakis gençliğin içine düştüğü durumu özetleyen sözlerdir bu. Batı yıllardır bunun ceremesine çekiyor,  onlar nasıl etsem de bu çıkmaz sokaktan kurtulayım diye arayış içerisinde çırpınırken, biz hala kurtuluşumuzu batı hayat tarzında arıyoruz. Bu özenti devam ederse aynı hastalığın pençesine bizler de düşebiliriz her an.
            Osmanlı varı hayat tarzı yaşamak varken batıya özenmek en büyük handikapımız olmuştur. Gel de o hayat tarzını özleme, mümkün mü? Osmanlının nizam-ı âlemi bizim her şeyimizdi. Devleti âliye bir arada yaşamanın tatbikatını insanlığa göstermiş te. Ne zamanki çokluk içinde birlik duygumuzu yitirdik, işte o gün bugündür birlik bağları çözecek nitelikte dışarıdan ithal modeller peşinden koşar olduk.
             Peki, şu birtakım aklı evvellere ne demeli,  güya Osmanlı üç kıtada gerçekleştirdiği fütuhatını kılıçla gerçekleştirmiş.  Doğru mu derseniz, elbette ki külliyen yalan. Hele bir kere tarihi hafızayı yitirmeye dur, böylesi mesnetsiz yorumların ortalıkta dolaşıyor olmasına şaşmamak gerekir.  Şayet şöyle bir tarihin yapraklarını çevirmiş olsalardı insanlığın baskı ve zulümden, mezhep kavgalarının karmaşasından kurtulmak için Osmanlının hürriyet iklimine sığındıklarını pekâlâ görebilirlerdi. Hadi bundan vazgeçtik çağdaş yaşam dişe yutturmaya çalıştıkları hayat tarzı insanları bir arada kardeşçe yaşamayı sağlamak bir yana kamplaşmaya itmiştir, ama Osmanlı öyle değildi,  bilakis Devlet-i Aliye kendi dönemi içerisinde yetmiş iki milleti bir arada özgür kılmıştır. Kelimenin tam anlamıyla kardeşçe yaşamayı sağlayan ve aynı şemsiye altında gölgelenmeyi gerçekleştiren yeryüzünde tek imparatorluk Osmanlıdır.
            Bakın çağdaş dünya dedikleri düzen Bosna’yı, Filistin'i, Suriye’yi, Irak'ı, Kafkasya'yı, Mısır’ı kan gölüne çevirmiştir.  Malum olduğu üzere Çeçenler Ruslarla, Bosna Hersek; Sırp ve Hırvatlarla bir arada yaşayamadı. Her yer kan gölüne dönüştürüldü. Bakmayın siz onların hümanistlikten dem vurmalarına. Meğer hümanizm sadece işlenen cinayetleri örtbas etmek için sadece laftan ibaret bir kılıfmış. Şayet hümanizm sözde değil özde hayata geçirilseydi etnik kimlikler bu denli mesele teşkil etmeyecekti. Onlar hümanistlikleriyle övüne dursun ortada güneş balçıkla sıvanamaz denen bir gerçek var.  Kaldı ki, soy sop faslına girip ayrılık tohumları ekmek batının öteden beri devam ettirdiği bir süreçtir.  Bugün Ortadoğu’da acımasızca kan akıtılıyorsa Osmanlının olmayışındandır.  Zira Osmanlı kendi o muhteşem dönemi içerisinde muhtemel etnik başkaldırışlara karşı tüm etnik unsurları Osmanlılık şemsiyesi altında birleştirerek halletmiştir. Keza Amerika’da öyledir.  Onlar da süper güç olarak Osmanlıyı örnek almış ve kendi ülke sınırları içerisinde uyguluyor da. Nitekim bugün Amerika’da Norveç kökenli veya başka kökenli, Zencisi, Filipinlisi, şusu, busu Amerikalıyım diyebiliyorsa örnek aldığı Osmanlı modeli sayesindedir. Fakat aynı Amerika kendi ülke sınırları içerisinde uyguladığı özgürlüğü dış dünyadan esirgemektedir.  Hatta yeri geldiğinde ülke haklarına karşı son derece acımasız olabiliyor da. İşte en son Baba Bush ve Oğul Bush’un Orta doğuya yönelik açtığı savaş bunun en tipik misali, bilmem başka bir delil göstermeye gerek var mı?
           Türkiye’nin dört bir köşesinde yaşayan insanlarımızın çeşitlilik arz ettiği bir sır değil. Kaldı ki otuzu aşkın etnik unsurdan bahsedilmektedir. Değim yerindeyse bir kilimin desenlerini andıran bir zengin dokumuz var.  Bir kilim üzerine işlenen motiflerin her biri farklı olsa da aralarında kopmayacak şekilde ilmikler atılmış, böylece birlik bağları geliştirilmiştir. İşte bu dostluk bağları sayesinde Türk, Kürt, Laz vs. demeden kız vermişiz, kız almışız,  bağdaş kurup aynı sofraya oturmuşuz,  icabında beraberce halay çekmişiz. Galiba bu güzel tablo birilerinin dikkatini çok çekmiş olsa gerek ki birtakım zinde güçler hasetliklerinden harekete geçip içimize ayrılık tohumları serpiştirme gayreti içerisine girmişlerdir. Zaten otuz yılı aşkındır Güneydoğu meselesiyle uğraşıyor olmamız bunu teyit ediyor.  Aslında bunca zamandır kardeşliğimizi baltalayan zinde güçlere fırsat vermekle kendimize yazık ediyoruz.   Hem de ne yazık. Hiçbirimiz kalkıp ta bu topraklarda Osmanlılık şemsiyesine benzer bir Türkiye şemsiyesi oluşturmak için bir çaba göstermiyoruz. Üstüne üstük aramızdan bir iki kişi çıkıp kardeşlik projesinden bahsettiği zamanda hemen çelme atıyoruz.  Doğrusu bu tezat duruma anlam veremiyoruz.  Her şeye rağmen yılmadan usanmadan kökenimiz ne olursa olsun hepimiz aynı kilimin desenleriyiz ve hepimiz kardeşiz demeliyiz. Düşünsenize birlikte yaşadığımız bu coğrafyada insanların hep bir ağızdan canı gönülden Türkiyeliyim dediğini,  bak o zaman insanımıza reva görülen kimlik testinden geçirme manzaraları bir daha yaşanır mı?  Elbette ki yaşanmayacaktır.  Bakın, Osmanlı altı yüzsene bağrında taşıdığı milletlerin ne dilini, ne de dinini sorguladı,  bilakis tüm cihana bir arada nasıl yaşanabileceğinin tatbikatını göstermiştir.
         Maalesef geldiğimiz nokta itibariyle hafızasını yitiren gençliğe mensubiyet şuuru veremediğimizden meseleleri çözemez hale gelmişiz.  Bir gün elbet köklerimizle yüz yüze geldiğimizde işte o noktada biz kimiz, nereden geldik nereye gideceğiz soruların cevabı karşılık bulacağından emin olabilirsiniz.  Yeter ki,  hafızamızı yeniden tarihle, dinimizle ve bilge insanlarla buluşturalım gerisi kolay. Hiç kuşkusuz niyet hayır olunca akıbet hayr olup Mevla’m neylerse güzel eyleyecektir. 
           Evet,  1299 da Söğütte atılan ruhumuzu yeniden tazelemek gerek.  Dün nasıl ki muhteşem çınarımız tüm kollarıyla tüm cihanı sarıp insanlığa nizam-ı âlem olmuşsak bugünde aynı heyecanla yeniden dünyanın adil terazisi olabiliriz. Neden olmasın ki, bu konuda ümit varız da.
                  Hâsıl-ı kelam; hafızamızı yenilediğimizde dirilişimizin gerçekleşeceğine inancımız tamdır.
                 Vesselam.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder