6 Aralık 2016 Salı

MODERNİTENİN SONU POSTMODERNİZM




  MODERNİTENİN SONU POSTMODERNİZM

SELİM  GÜRBÜZER

        Kavramdan ziyade içi boş bir kılıf. Kelimeden çok toplumları avlamaya yönelik bir saik. Bu kavramı piyasaya sürenlerin insanlığı oyalamaktan başka dertleri yok gibi. Aslında Arnold Tonybe tarafından kullanılan bu kavram 1939 yıllarına dayanır. Şimdilerde daha değişik yorumlarla toplumlara lanse edilmeye çalışılmaktadır. Batı, postmodern kavramını kendince belirlediği geri kalmış ülkelere servis ederken kendilerini kurtarıcı bir can simidi algısı oluşturmayı da ihmal etmiyorlar.  Hatta bu kavramı empoze ederken de kendilerini gelişmiş ilan edip diğerlerini geri kalmış, gelişmekte olan diye tasnif ederler. Tasnifle yetinseler yine gam yemeyiz,  alternatif medeniyet oluşumuna müsaade etmeyecek bir düşüncenin peşindeler.   İşte postmodernizm kavramı altında yatan asıl gerçek budur. Varsa yoksa batı medeniyeti,  batının dışında her şey canı cehenneme anlayışı hâkimdir.
        Demek ki; batı kendi kendine gelin güvey olmuş durumda, kendilerini ulaşılmaz noktada görüyorlar.  Bir başka ifadeyle kendilerini ulaşılmaz Kızılelma olarak tanımlıyorlar. Sanki şimdilerde kızılelma postmodernizm olmuş.  Evet, onlar kendilerini postmodern yöntemle dünyanın mimarı olduğunu demeye getiriyorlar.
        Batının kendini üstün görme duygusu sadece bugüne has bir olgu değil elbet, mayası icabı öteden beri var olan egodur bu. Artık Roma egosu günümüzde biçim değiştirip postmodernizm olmuş durumda. Öyle gözüküyor ki bu ego duygusu silinmediği müddetçe tüm insanlık içi boş kavramlarla avlanıp batının uydusu hale gelecektir.
         Kavramlar sanki harf dizilimi değil,  her biri mermi tanesi.  İcabında topla, tüfekle, tankla, uçaksavarla halledemediklerini sihirli kavramlarla hallediyorlar. Maalesef sihirli kavramlar insanlığı tehdit eder hale gelmiştir.  Her piyasaya sürülen kavram pimi çekilmemiş bomba gibidir. Etrafımız o kadar kavramlarla kuşatılmış ki, kavram kargaşalığından neyin doğru, neyin yanlış olduğunu seçemez olduk. Bir kere dönüşü olmayan bir yola girmişiz.  Bakın,  delinin biri kuyuya bir taş atmış bizde habire çıkarmaya çalışıyoruz. Tabiî ki efendiler (baronlar) ve onun uyduları kuyu başında oyalanıp kavram kargaşalığına tutulmamızdan büyük keyif almaktalar. Niye keyif alınmasınlar ki, oyuncak bebeklere rağbet çok. Nasıl olsa ellerine tutuşturulacak reçeteleri alacak işbirlikçi bulmak çokta zor olmasa gerektir.
            Peki, batıyı anladıkta, ya şu uydu beyinlere ne demeli. Kendi gibi düşünmek, kendi gibi model oluşturmak, kendi gibi yaşamak,  kendi gibi araştırıp okumak varken bu özenti niye? Sürekli maymun iştahı bir iştiyakla batıya göbekten bağlanmakla kendimize ayar çekiyoruz. Üstelik buna mecburmuşuz gibi kendimizi uydu, batıyı mürşit bilmişiz.
          Gerçekten içler acısı bir tabloyla karşı karşıyayız. Bakmayın siz bu postmodern kavramın cicili bicili olmasına, aslında boynumuza geçirilen oyuncak tasmadan başka bir şey değildir.  O tasma boyunlarda asılı durdukça malum efendiler sırça köşklerinde rahat uyuyacak demektir.  Kim bilir belkide etme eyleme dünyası bir bakarsın bu tür tasmaları boynumuzdan attığımızda, bu sefer biz rahat uyuruz, onlar rahat uyuyamaz konuma gelir.  Tabii bizimki züğürt tesellisi olsa da, yine de ümidimizi yitirmiş sayılmayız. Ama şu an itibariyle yaşadığımız bir gerçek var; batı kendi efendiliğini bizim uşaklığımızda buluyor, bizde efendiliği batının çıkarlarına hizmet etmekte buluyoruz. Maalesef baronların âli menfaatlerini korumaya yönelik misyon devam ettiği müddetçe yeni tasmalar yolda diyebiliriz.
       Dedik ya postmodernizm kavramdan çok kılıf. Kılıf şüphesi o kadar derin ki ister istemez dikkatimiz perde arkasında oynanan oyunlara yoğunlaşıyor. Ne var ki bazı aklı evveller hala perde arkası oyunların farkına varmış değiller.  Her çıkan mezkûr kavrama kendilerini kaptırmayı marifet sanıyorlar. Doğrusu onlar adına kaygılanıyoruz, her seferinde piyasaya sürülen kavramlara balıklamasına daldıklarında yine bir süre sonra hayal kırıklığına uğrayan da kendileri oluyor.  Düşünsenize bu insanlar ömrünü hep tedavülden kalkmış kavramlarla tüketip öyle göç ediyorlar.  Galiba bu dünyadan pisipisine gitmek bu olsa gerektir. Ebediyete uğurlanırken bir hiç uğruna gitmek var, birde dolu dolu gitmek vardır.  Umutlarını mezkûr kavramlara bağlamış insanların her seferinde hayal kırıklığı yaşaması ciddi sancılara yol açmaktadır.
         Malumunuz bir zamanlar modernizm kavramı revaçtaydı, şimdi ise postmodernizm revaçta, kim bilir yarın hangisi. Meğer bu tip kavramlar bir yere kadar şirinliğini sürdürebiliyor. Piyasada yeni bir oyuncak bebek çıkınca eskisinin hükmü ortadan kalkabiliyor. Niye derseniz, mesele gayet açık;  artık modernizm oyuncağı bayatlamış gözüküyor, belli ki ihtiyacı karşılayamıyor diye yerini postmodernizm almıştır.  Şu sıralar sırada hangi oyuncak bebek sahne alacak şimdilik bilmesek te,  bir sonra ki aşamada “ultra postmodernizm” marka bir oyuncak bebekle karşılaşırsak şaşmamak gerekir. Öyle görünüyor ki beşeriyet ara ara ucube kavramlarla düşünce melekesi zayıflatılacaktır.  Hani Yunus;  “Malda yalan mülkte, var birazda sen oyalan” diyor ya, aynen öyle de batı habire icat ettiği yeni oyuncaklarla insanlığı oyalamak derdindedir.
          Gerçekten de batı'dan gelen kavramlar iç karartıcı,  insanlığı bu oyuncak kavramlarla hem oyalamışlar hem de kana bulamışlardır. Her defasında batının ürettiği oyuncak kavramlar şüpheciliği doğurmuş ve ruhumuzu esir almıştır. Asr-ı saadet devrinde kavramlarla oyalanılmazdı, zaten ihtiyaçta duyulmazdı.  Kaldı ki tevhide inanmış bir toplumda bir lokma bir hırka hayatı yaşamak bile huzur veriyordu.  Elbette ki huzurun olduğu bir yerde kavram veya düşüncelerin şekli şemailinin pek önemi yoktur. İşte bu yüzden Cemil Meriç; düşünce tezatların ve bunalım dönemlerin çocuğudur demekle haklı bir tespitte bulunmuştur. 
        Besbelli ki iman asr-ı saadet döneminde zirve yapmış bir değerdi. O yüzden iman şüphe kaldırmaz.  İnsan tarafından her üretilen kavram yüzde yüz doğrudur diye bir kaidede yoktur zaten, düşüncenin hep şüphe yanı vardır, bu inkâr edilemez.  Dolayısıyla ruhunun susuzluğunu halletmiş toplumda düşünce biçimleri pek yer edinemez. Bakın sahabenin hayatında şüpheden eser görülmez,  Allah’a teslim olmak onlara yetiyordu.
         Demek ki postmodernizm batının üstünlük duygusunun tatminine yönelik icat edilmiş bir kavramdır.  Her ne kadar bu kavram için kimi farklı kültürlerin bir tezahürü,   kimi eleştiri düzeyinin yitirilmesi, kimi modernizme tepki duymanın ifadesi, kimi modernizimin rafine edilmiş hali, kimi tarihin sonu, kimi ayrılabilen kültürel alanların sosyo ekonomik tabanda gayrı meşru gösterilme çabası diye tarif edenler olsa da gerçekte batı çıkarlarını en üst perdede gözeten bir kavramdır. Düşünsenize kavram üzerinde hala bugün olmuş mutabakat sağlanamamış bile. Sanki herkes tarif yapıp oyalansın diye sunulmuş. Nasıl olsa yeryüzünde uydu çok,  her bir uydu bu kavramın bir yerinden tuttukça da batı şanına şan katmakta.  
       İşte bu denli şüphe uyandıran postmodernite kavramı,   hakkında herkesin karar kılamayacağı bir handikaba dönüşmüş durumda. Malum olduğu üzere batı bütün enerjisini teknolojiye harcamıştır. Yani aklını hep bu yönde kullanmıştır. Ama gelinen noktada akıl makineye hükümran olamamış, makine akla egemen olmuştur. Aslında bu aklın karaya vurma halidir. Tabii akıl karaya vurunca da batı insanının iç dünyasında derin boşluklar oluşmuştur. Bir şeyler yapmalıydılar, sonunda kurtuluşu tarifi yapılamayan postmodernizm de aradılar.  Baktılar modernizm bir işe yaramıyor, bu kez modernizme tepki olarak postmodernite kavramına sarılmaya başlamışlardır. Ama boşa yoruluyorlar.
       Şayet postmoderniteden amaç, ruhun susuzluğunu gidermekse içi boş kavramlarla boşa vakit tüketmek yerine yönlerini doğuya çevirmeleri kâfi. Ruhun susuzluğunu giderecek kaynak mı, işte güneş doğudan doğar gerçeği doğuda.  Her ne kadar doğuda teknolojik gelişme olmasa da, insanı kendi ile barışık kılacak engin kültürel birikim fazlasıyla buralarda mevcut. Zira doğu kültüründe Piri Türkistan Ahmet Yesevi, Mevlana ve Yunus gibi gönül sultanları baş mimardır.  Tüm insanlık gönül sultanlarına dün olduğu gibi bugünde muhtaçtır.  İnsanlığın aradığı huzur onların nefesinde gizlidir.  Kaldı ki,  uygarlığın kaynağı da biziz. Bakın insanın medeniyet donanımıyla dünyaya adım attığını bize bildiren ilk kaynak İslamiyet’tir. Demek ki; insanlık tâ baştan beri moderndir (medeni). İşte bu yüzden eşyanın tabiatına yönelik değişikliklerden hareketle insanlığın geçirmiş evreleri ilkellik ve modernlik gibi sınıflamalara tutmak abesle iştigal buluyoruz.  Asla bu tip sınıflandırmalar insanın dünyaya medeni olarak indiği gerçeğini kaldıramaz. Tam aksine insanlık medeni fıtri yapısından uzaklaşıp süfliliğe yol almaktadır. Orjinal olan her ne varsa aşınmış durumda. Bizim medeniyetten anladığımız şey hem ruhumuzun fıtri değerlerle beslenmesi hem de eşyanın tabiatını iyi okumaktır. Her şey iç dünyamızı aydınlatmaya bağlı,  iç dünyamız aydınlık olursa eşyanın dilini anlamak çok daha kolay olacaktır.
         Belli ki insan İslamiyet sayesinde eşyanın hakikatini kavrayabiliyor. Derken materyalizmin esaretine girmekten kurtulmak mümkün olabiliyor.  Şayet modernizm veya postmodernizm kavramları içi boş bir kılıf değil de,  iç aydınlığa yönelik ruha kuvvet veren kavramlar olsaydı üzerinde durulmaya değer kavramlar olacağı muhakkaktı.  Anlaşılan gönül zenginliği, kültürel birikim, ruhi incelik içi boş kavramlarla sağlanamıyor.  Zaten kılıf kavramların Mevlana'nın Mesnevisi, Yunus'un şiirleri karşısında tutunamamaları bunu gösteriyor.
            Batı aklı tek rehber alınca vahyi idrak edemez oldu. Oysa aklın üstünde ve insanlığın muhtaç olduğu tek kaynak vahiydir. Bir kere aklın bir yere kadar yol arkadaşı olduğunu anlamalıydılar. Habire toplumlara kavram ihraç etmekten vahye yönelecek zaman bulamamışlar. Asıl medeniyetin madde ve mananın yekvücut olmakla mümkün olacağı malum.  Her ne hikmetse vahyin evrensel değerlerin üstünde hakikat olduğunu hep pas geçmişler.
           Batı,  kendi kültürünü postmodernizm paketiyle paketleyip güya tüm dünyayı kendince dizayn edeceğini sanmış. Üstelik bunu yaparken de ne idüğü belirsiz kavramlarla yarınlarımız karartılmak hedeflenmiştir.  Bizim açımızdan meseleye baktığımızda diriliş muştumuzu batının kriterlerinde aramak boşa zaman kaybıdır. Ancak kendi öz kimliğimizi yitirmemek şartıyla evrensel değerlerde buluşmak doğru kabul edilebilir. Zira bizim için “İlim Çin’de bile olsa alınız”  düsturu esastır.  Kaldı ki teknoloji Allah'ın Sani sıfatının tecellisi,  niye talip olmayalım ki. Yeter ki teknolojik gelişmeler kültürel değerlerle beslensin, bak o zaman gerçek anlamda medeniyet lafta değil özde neymiş onu fark etmiş olacağız.
         Postmodernizm insana asla ab-ı hayat takdim etmiyor. Belki farklılıklarımızı hatırlatıyor ve bir arada yaşayabilmenin tavsiyesini yapıyor. Oysa Osmanlı bu meseleyi yıllar öncesinde halletmiş ve rüşdünü ispatlamış bile. Kelimenin tam anlamıyla postmodernizm aklın esiri haline gelmiş insana yeni bir ruh verme çabası ya da mekanikleşmiş insana yeniden yerel değerleri şırınga etme çabasıdır.
       Bir zamanlar modernize dalgası ile insan ruhunu çaldılar da ne oldu. Sonuç ortada kavram kargaşalığından herkes birbirinin kuyusunu kazımakta. Şimdi yeni bir çare bulmak gerek. Modernizmle kaybedilen zaman postmodernizmle giderilmeye çalışılsa da pek inandırıcı gelmiyor.    Batı daha yeni aklını başına almış olsa gerek ki sırf teknoloji ve bilimle her şeyin halledilemeyeceğinin farkına varıp kaybettiği ruhunu geri almak için postmodernizmi fırsat görüyor.   Böylece bilimi kültür harcıyla birlikte yoğurup postmodern paket halde dünyaya egemen olmaya çalışıyorlar.  İşte bu tür paket programlar noktasında uyanık olmak gerekiyor. Anlaşılan batı karşısında herhangi alternatif güç istemiyor, gücünü ebed müddet yapmak içinde kendi kültürünü bilim maskesiyle cilalayıp ihraç ediyorlar.  Oysa her ülkenin kendine özgü kültür harcı var. Hadi bundan vazgeçtik icabında kültür ülkeler arasında hem alınır hem verilir olmalı, ama gel gör ki batı hep verici,  doğu hep alıcı olmak zorunda.  Neyse ki artık dünya halkları da uyanmış gözüküyor, bu yüzden dünyayı tek merkezden idare etme eskisi kadar kolay değil. Çünkü dengeler hızla değişkenlik gösteriyor, ileriye yönelik hamle yapan yeni devletlerin dünya konjonktürünü etkilediğini görüyoruz.   İşte bu etkilerden hareketle batı tek kültürlülüğe dayanan modernizmi terk edip başka kültürlerle diyaloğa geçmenin gerekliliğine vurgu yapan postmodernizm paketini piyasaya sürme ihtiyacı duymuştur. Aslında bu paket kendi dışındaki toplumları düşündüğü için piyasaya sürülmüş değil, batının dünya üzerinde hâkimiyetini sürdürmeye yönelik bir pakettir.   Tabii onlar postmodern kılıfı altında yenidünya düzeni dedikçe, bizde bu arada ister istemez kendi Nizamı âlem ülkümüzü hatırlarız.  Hatta sadece hatırlamakla kalmayız gerçekten dert dava dünyaya düzen vermekse, bunun ancak Nizam-ı âlem ülküsüyle olacağına inanırız. İşte Osmanlı bunun en tipik ispatı. Osmanlı üç kıtada hiçbir farklılığa dokunmadığı gibi kültürleri de himaye etmiştir. İnsanlık bizimle huzur bulmuş ta.  Şimdi sormak lazım, dünyanın üçte ikisini kana bulayan bugünkü süper güçler mi postmodern, yoksa Osmanlı mı?
         Vesselam.

         

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder