POPÜLİZMİ TARİHE GÖMME VAKTİ
SELİM GÜRBÜZER
Bir bedel ödüyoruz sanki. Tabii bir
zamanlar tarihi geçmişimize duyarsız kalışımızın neticesidir bu. Ve biz bu durumu nice musibetler yaşadıktan
sonra ancak anlayabildik. Ta ki tekrar dikkatimizi kendi öz kaynaklarımıza odakladığımızda
“Bize bu hayatı reva görenler tarihle barışmalı, dinle barışmalı, Bediüzzaman Said Nursi ile barışmalı,
Süleyman Hilmi Tunahan Hz.leri ile barışmalı, İskilipli Atıf Hoca gibi nice mümtaz âlimlerle
barışmalı” noktasına gelebildik nihayet.
Bilhassa batılılaşma serüveninden
bu yana, kendi tarihimize sırtımızın döndürülmüşlüğümüz ve yönümüzün batı hayranlığına
çevrilmişliğimiz bu hallere düşmememizin baş nedenidir. Şayet bugüne dek
anaların gözyaşı dinmeyip feryatları gök kubbeyi inletiyorsa biliniz ki
birtakım mihrakların bize kırk dereden su getirecek oyunlarla bedel ödetmeleri hız
kesmeyecek gibi.
Neyse ki onca yaşanan acı hadiselerden sonra öz
kaynaklarımızın kıymetini geçte olsa fark edebildik. Hatta fark etmenin
ötesinde kendimiz gibi olmak gerektiğimizin idrakiyle bir arada nasıl
yaşanılabileceğinin formülü üzerinde konuşuyor, tartışıyor, hatta sözde birtakım
entelektüellere taş çıkartırcasına en akılcı sosyolojik değerlendirmelerde bile
bulunabiliyoruz. İşte böylesi bir engin uyanışı çok mühim bir diriliş muştusu
olarak görüyoruz. Düşünsenize daha düne kadar, tek tip tarih, tek tip kahraman,
tek tip ideoloji, tek tip ırk modeli labirent (dolambaçlı)
tanımlamalarla çıkmaz sokaklarda hedef belirlemeye çalışıyorduk. Allah’a çok şükür
ki şimdi geldiğimiz noktada bakar kör değiliz artık, hatta farklı kimlik, farklı meşrep, farklı mezhep
mensubu insanların vesayet odaklarının baskılarından sıyrılıp bir arada kendilerini
ifade edebildiklerine de şahit oluyoruz. Hele toplum özgür bir ortamda kendi öz
irfanını ortaya koydukça kimi sözde aydınlar bile bu duruma kayıtsız kalmayıp tek
tip görüşlülükten çoğulculuktan söz eder hale gelebiliyor. Zaten gelmeleri de gerekiyor,
çünkü gerçek anlamda aydın olmanın kriteri halkın o engin irfanının safında yer
alıp çokluk içerisinde vahdet deryasına yol almasıyla ölçülür. Zaten bu
kriter doğrultusunda yol almalı ki çokluk içerisinde “Birlik fikri” platformu
oluşabilsin. Aksi takdirde çağın gerisinde kalmayı göze alıp çıkmaz sokaklarda
habire debelenmeye mahkûm kalacaklardır.
Her neyse, az gittik uz gittik, dere tepe düz
gittik derken fildişi kule popülist söylemlerin geçerliliğini yitirmiş olduğunu
görebiliyoruz. Her ne kadar popülizm halkçılığı çağrıştırır bir kavram gibi
gözükse de geçmiş uygulamalara baktığımızda halkı kandırmaya yönelik halk
yardakçılığı şeklinde yüzünü göstermiştir. Neyse ki sonradan bu ikiyüzlü
yardakçılık kendini ele verdi de artık sorgulayabilen, eleştirebilen bir halkın
irfanıyla yüzleşilebildi. Hele refah seviyesi arttıkça toplumun sırça köşklerde
lüks hayatı yaşayanlara karşı duyulan özentinin de git gide etkisini yitirdiğini
çok rahatlıkla görebiliyoruz. Dahası toplum artık aydın ve politikacısını fildişi
kulede değil bizatihi sahada görmek istiyor. Zira fildişi kuleden ve sırça
köşklerde gazal okuyan popülist aydın ve popülist siyasiler habire mide
bulandırmakta. Kaldı ki toplumun özünde kökü mazide ati olmaya açık bir yapı
söz konusudur. Öyle ki artık toplum kazandığı malın kirini zekât müesseseleriyle
ve sadaka yoluyla madden ve manen temizleyip gerçek anlamda aydınlanma arzusundadır.
İşte gerçek manada seçkinci toplum olma arzusu budur. Ancak yinede bir
bakıyorsun toplum içerisinden bu fildişi kuleden bakan popülist siyasi ve
popülist aydınları başköşe eden bir avuç azınlık kesim çıkabiliyor. Küçük bir
azınlık başköşe ediversin, şu bir gerçek toplumumuzun kahır ekseriyatı artık hem
sorgulayan, hem sivil inisiyatifini ortaya koyabilecek karar verici mevkii
düzeyine erişmiş durumdadır. Eskiden ne mümkün değil sorgulama her fırsatta
toplumun önü kesilmiştir.
Peki, toplumu
her seferinde türlü oyunlarla hizaya getirmeye çalıştılar da ne oldu sonunda
bin yıllık tarihi hafıza birikimi toplumu uyandırmaya yetmiştir. Bu demektir ki
toplum geçte olsa kendine geldiğinde bir şekilde irfanını ve sivil insiyatifini
ortaya koyabiliyor. Anlaşılan o ki tepeden
dayatma yöntemlerle ne toplumun kökleriyle olan irtibatı koparılabiliyor ne de
hizaya getirilebiliyor. Besbelli ki
toplum bir zamanlar kendi üzerinde uygulanan mühendislik çalışmalarına anında tepki
veremese de en son gelinen noktada kendini elit sanan bir avuç karanlık odakların
heveslerini kursaklarında bırakabiliyor. Yetmedi kendisiyle doku uyuşmazlığı olan
her ne odak varsa haddini bildiriyor da. Bu odaklardan ister dış odak olsun ister
iç kriptolar olsun fark etmez, toplum eninde sonunda fildişi kuleden toplum mühendisliğine
soyunanların planlarını ters köşe hamlelerle boşa çıkartıp kendi öz elitist gücünü
(öz irfanını) gösterebiliyor. İyi ki de her türlü ayak oyunlarını boşa çıkartacak
deruni seçkinci diyebileceğimiz feraset kodlar sinemizde ziyadesiyle mevcut, bu
sayede pek çok badireleri birlikte atlatabiliyoruz. Şöyle bir geçmişe dönüp bir
baktığımızda tarihte kurduğumuz devletlerin pek çoğunu kendi iç
çalkantılarımızla yıkmışız ama feraset kodlarımız canlandığında sil baştan
devlet kurma becerisi gösterebilmişiz de. Dolayısıyla sinemizde kodlu olan o
engin ferasetimizle pek oynanmaya gelinmez diyoruz. Yeter ki, tarihi, milli ve dini
hassasiyetlerimiz rehavete uğramasın, bak o zaman ebed-müddet ülkümüz her daim iri
ve diri olacaktır. Gerçekten de rehavete kapılmak dini ve milli hassasiyetimizde
aşınmalara yol açtığından yeniden dirilişe geçmekte zorluklar yaşayabiliyoruz.
Hele feraset yanımız körelmeye dursun bunda en çokta gençler yara almakta. Eh gençler
bu durumda ne yapabilir ki, bikere hafıza kaybına uğramakta. Zira dünyada bu denli kültürüyle, tarihiyle, kimliğiyle
oynanmış bizim kadar bilmem kaç ülke vardır. Baksanıza gençleri kendi kültür hazineleriyle
barışık ve analitik tahlil yapacak eğitim sisteminden mahrum bırakmışız. Tabii mahrum
bırakınca da bir elinde Molotof kokteyli gençlik, diğer elinde uyuşturucu gençlik baş
gösterebiliyor. Oysa bizim sokaklarda nefes nefese kalan ruhsuz gençlik yerine
bir elde Kur'an, bir elde bilgisayarla
vakıaların analizini yapacak madden ve manen donatılmış seçkin alperen gençliğe
ihtiyacımız var. Tabii bir zamanlar bu ülkenin kaderi sözde elitist bir avuç
azınlığın eline terk edilirse olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki. Madem
öyle ihmal edilmişliğimizi bir kenara bırakıp ülkemizi gönlü iman muhabbetiyle
dolu, aynı zamanda ileri düzeyde ufuk sahibi geleceği muştulayan bir gençliğe
emanet etmek gerçek elitist tavır olacaktır. Buna mecburuz da. Çünkü 'alp'
dış dünyanın elit cilası, ‘erenlik’de
iç dünyanın değişmeyen tek hakiki elit ruhudur.
Türkiye artık
kararını verme noktasındadır; ya alperen tipi gençlikle yoluna devam edip
kurtuluşa erecek ya da kimlik edinememiş gençlikle yoluna devam edecek. Allah korusun ikincisinde kurda kuşa yem olmak
vardır. Yani birincisinde kurtuluş, diğerinde felaket vardır. Gönlümüzden geçen odur ki Türkiye sevdasını
hâkim kılacak gençliğin altyapısını oluşturacak eğitim programı bir an evvel yürürlüğe
geçsin. Aksi halde histerik veya kişiliği bozuk gençlik başa bela olacaktır.
Bakın geçmişte yaşadığımız kanlı 1 Mayıs olayları, Gezi olayları vs. bunun en garabet
örneklerini teşkil eder. Gerçekten de bu tip başıboş sokak gösterileri bir
kesiminin fotoğrafını göstermeye yeter artar da. Maalesef hafızasını yitirmiş
genç kitleler bir yandan yıkıp dökerken niye yıktığını, öfkeyle polise saldırırken
niye saldırdığını, slogan atarken ne için slogan attığını bilemeyecek kadar
histeri nöbetine tutulabiliyor. Besbelli ki uluslararası baronların bir maşası
olduklarını bilmeden akıntıya kapılıp serseri mayın hale gelebiliyorlar. Oysa geçmişte
kanlı 1 Mayıs olaylarında, 12 Eylül öncesi sağ sol çatışmalarında, Gezi
kalkışmasında ne bulduk ki şimdide bulalım. Şimdi bunca yaşanmış olaylardan
birçok dersler çıkarmak vaktidir, şayet ders alınmazsa olayları kritik
edemeyen, sorgulama yeteneği olmayan, ferasetten (algıda seçicilik - algıda
elitist) yoksun bir gençlikle karşı karşıya kalabiliriz. Elbette ki yol
yapmak, köprü yapmak, savunma sanayimizi geliştirmek güzel atılımlar, ama
bunlardan daha da önemlisi bir elde Kur’an diğer elde bilgi teknolojisi gençlik
yetiştirmek daha önemli atılım olacaktır. Tüm bu gerçeklerden hareketle ciddi
manada yeniden yapılanma ve yenilenmemiz şarttır. Hiç kuşkusuz bu yapılanmada
ne başıboş sokak serserisi devrimci gençliğe ne de ehlisünnet dışı Radikal
gruplara yer olmayacak. Nasıl yer olsun ki,
biri ‘devrim kanla yazılır’ sloganıyla ülkemizin temeline dinamit
koyarken diğeri de habire Kur’an ayetlerini tıpkı Hz. Ali (k.v)’e başkaldıran
Hariciler gibi “Hüküm Allah’ındır”
ayetini sloganlaştırıp devlete karşı kalkan olarak kullanıyorlar. Yetmedi bir
grup duvarlara 1453’ün intikamını alacağız sloganıyla uluslararası güçlerin
değirmenin su taşırken bir diğer grupta “İyiliği emretme, kötülüğü menetme” ayetini
kafasına göre tevil edip etrafa korku salabiliyorlar. İşte bu olup bitenlere
baktığımızda terörün dini, ırkı, vatanı olmaz sözünü kayda değer bir tespit
olarak değerlendiriyoruz.
Tepki hareketleri
her toplumda görülen sıradan bir vaka gibi gözükse de bizde öyle hiçte olmuyor
maalesef, kimi zaman alışkanlık boyutunda histerik krize dönüşebiliyor. Nitekim Taksimde gezi kalkışması, Güneydoğu hadiselerinde
hendek kazmalar bunun tipik misalini teşkil etmekte. Hakeza büyük şehirlerde kimi
zaman baş gösteren sokak eylemleri de bu cinsten histerik tablodur. İşte bu tip
histerik tabloların eksik olmamasının nedenlerini tartışan yorumculara
baktığımızda ise; kimi parçalanmışlık
üzerinden, kimi kimlik uzantısı üzerinden, kimi büyük şehrin getirdiği
yalnızlaşma ve yabancılaşma üzerinden, kimi sosyo-ekonomik vetireler üzerinden, kimi politik, kimi ideolojik, kimi de kişisel
ego tatmini gibi sebepler üzerinden izah etmeye çalışıyorlar. Aslında tüm bu
yorumların her birinde haklılık payı var elbet, ama her tek tip yorum fotoğrafın
bütününün ortaya koyan bakış açısı değildir. Yani fotoğrafın tek karesine bakaraktan
fotoğrafın bütünü teşhis edilemez, bilakis fotoğrafın tüm karelerini bir araya getirerek
ancak meselelerin üstesinden gelinebilir.
Evet, problem ne
tek başına kimlik uzantısı, ne tek başına yabancılaşma, ne tek başına ekonomik
boyut, ne de tek başına ideolojiktir. Tüm problemler bu saydığımız unsurların
hepsinde gizli. Aslında daha da işin temeline inildiğinde şiddet histerisine
kendini kaptırmış kitlelerin özünde hem kimlik, hem yabancılaşma, hem
sosyo-ekonomik, hem politik, hem ideolojik, hem de kişisel ihtirasa dayalı
sebepler vardır. Demek oluyor ki, mesele tek boyutlu değil çok yönlüdür. Kaldı
ki sosyolojide tek tip görüşlere yer verilmez, çoklu görüşler esastır. Şu bir
gerçek olaylara tek pencereden bakmak bilgi kirliliğine yol açmaktadır. İşte bu
yüzden meselelere değişik pencerelerden bakıp objektif kriterler ortaya koymak
gerekir. Zaten sosyal olayları kritik edebilen,
analitik ve seçkin bakış açıları geliştikçe, insanımızın eninde sonunda kendini
araştırmaya, ilme ve irfana vereceği muhakkak. İşte bu noktada kıraathane projesini okuma kültürünün
gelişmesi açısından önemli buluyoruz.
Bir toplumun
farklılıklarıyla bir arada uyum içerisinde yaşayabilmesi için her şeyden önce
birbirini öteki görmeyecek ortamın yeşertilmesiyle mümkün. Şayet tüm
farklılıklar adeta bir kilim üzerine bir zenginlik olarak ilmek ilmek
işlenmiyorsa bölük pörçük yapıların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Türklük,
Kürtlük, Lazlık, Çerkezlik gibi kimlikler asla ayırımcı unsurlar olarak
kullanılmamalı. Bir kere şunu baştan belirtmekte fayda var; etnik milliyetçilik
ırkçılıktır. Dolayısıyla hiçbir etnik kimliğin diğer bir etnik kimliğe ne
kimlik dayatmaya ne de üstünlük taslama hakkı vardır. Bilakis farklı kimlikleri
dışlamak ve onlara hayat hakkı tanımamak gibi yöntemler Hitler Almanya'sına has
maraz bir hastalık olup, bize yabancıdır. Bizim asla terapiye ihtiyacımız
yoktur, Anadolu kiliminin dilini anlarsak mesele kalmayacaktır zaten. Bu
nedenle “Hepimiz aynı kilimin
desenleriyiz” şiarımız olmalıdır. Öyle
ya madem bu topraklarda acılarımızı ve sevinçlerimizi beraber paylaşıyoruz, o
halde farklı desenleri birbirine karşı ötekileştirmeden Türkiye sevdası bir
kilim dokumak birçok meseleyi çözmeye yeter artar da.
Farklılıklara
bölücülük olarak bakmak kime ne kazandırmış ki, bize de kazandırsın. Durduk
yerde birliğimizi ve dirliğimizi zehir etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.
Birlikte yaşadığımız insanlarla farklı nüanslarımızın olması asla bölücülük
değildir, bilakis zengin kültür birikimimizi ortaya koyan unsurlardır. Bakın
aynı kilimin desenleri arasında bile zenginlik söz konusu. Önemli olan
zenginlikleri pragmatist (çıkarcı) politikalara kurban vermeden hakiki
manada elitist bakış geliştirebilmek çok mühimdir. Dahası kendi öz kültür
kodlarımızla barışık elitist bir yaklaşımla (öz seçkinci bir yaklaşımla) kendi içimizde medenice öz eleştiri yapmak
esas olmalıdır. Malum, öz eleştiri olmayan bir yerde karanlık güç odakların ve
baronların cirit atacağı muhakkak, hatta böyle bir ortamda koyu taassup
bataklığa saplanmakta vardır. Öyle ki ‘Ben’lik histerisine kapılmış kimi
fanatik taraflar “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganıyla,
kimi fanatik taraftarlarda “Ya sev Ya
da terk et ” gibi sloganlarla güya
kendinden geçtiklerini sanırlar. Hâlbuki ne Arab’ın Acem’e, ne Acem’in Arab’a
üstün olmadığı ve üstünlüğün takvada olduğunu belirten Yüce Peygamberin sesine
kulak verilseydi, bu tür histerik duygulara kapılmayacaklardı. Biz biliyoruz
ki; ruh dünyamıza kuvvet veren sloganlar değil, takva heyecanıdır. Zira takva hayatı
her şeyin üstünde bir değerdir. Öyle ya, sonsuz konuşma lakaytlığı ve üstünlük
taslama kimilerine kolay bir yöntem olsa gerek ki habire sokaklarda avare avare
dolanıp slogan atmakla meşguller. Oysa sokakta hak arayışı boş adamların
işidir. Dopdolu bir insan her an Allah’ın emanet verdiği canı en iyi şekilde
değerlendirmenin derdiyle dertlendiğinden avare avare dolaşmayı zaman israfı
olarak bilir.
Dedik ya içi boş
sloganlarla hiç yoktan hayatımızı zindan etmeye gerek yoktur. Hele ucuz halk yardakçılığına tevessül etmek asla
ulvi bir davranış değildir, bunun adı düpedüz kandırmaca popülizm yapmaktır,
yani doğrudan simgesel halk yardakçılığından başkası değildir. İnsanları
yaşadıkları hayatla değil de, bir takım simgelerle “Bu da bizden” türü yaklaşımlarla avunup durmakla aslında narsisizmin
değirmenine su taşınmakta. Maalesef grup narsisizmi (grup taassubu) insanları anti medeni unsurlar hale
getirmekten başka işe yaramıyor. Şu da var ki aslında grup narsisizmin
temelinde tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna geçiş sürecinin ortaya
çıkardığı sancıların yansıması da söz konusudur. Sanayileşmiş bilgi toplumları
bu tür sıkıntıları sosyal projeler üreterek veya birtakım akılcı politikalar belirleyerek
çözmüşlerdir. Buna mecburlardı. Çünkü bilgi toplumunun ürettiği değerler
militarist ve narsist (grup beğenmişlik) eğilimleri boşa çıkarabiliyor. Besbelli
ki farklı nüansları bölücülük olarak algılama geçiş sürecini atlatamamış
ülkelerin bir açmazıdır. Bu ülkeler aynı zamanda düşünceyi de zindana hapseden
ülkelerdir. Allah’tan ülkemizin kahır ekseriyeti ehlisünnet çizgisi üzerinde
bir yol takip ediyor da, bu sayede zaman zaman nükseden pek çok sokak
gösterilerin üstesinden gelebiliyoruz. Nitekim Ehli Sünnet âlimlerin ciltler
dolusu yazdıkları kitaplar bu topraklarda yaşayan ekser çoğunluğun en elit yol
gösterici pusulasıdır. Şayet ehlisünnet âlimlerimizin ayaklanmayı men eden deha
çapında elit yol gösterici fetvaları ve kitapları olmasaydı belki de bugün
soluduğumuz şu cennet vatanımızdan söz edemeyecektik. Zira ehlisünnet
âlimlerimiz bu ülkenin insanına sürekli “Fitnenin katilden beter” ayetini
işlemekle çok büyük bir iş başarmışlardır. Derken her devirde üzerimizde
oynanan oyunların büyük bir kısmını bertaraf etmemize ışık saçmışlardır. Madem
öyle her devirde yaşananlardan çıkaracağımız asıl ders, çimento görevi yapacak müşterek değerlerimize
işlerlik kazandırmak olmalıdır. Hiç
kuşkusuz bu toprakların ortak çimentosu
“İslâmiyet”tir. Büyük bir diriliş vakti için buna mecburuz da.
Velhasıl; fildişi kuleden halka tepeden bakan zihniyete
inat, İslâmiyet çimentosuyla Vakit “popülizmi yerle yeksan edip tarihin
çöplüğüne gömme” vaktidir. Bu böyle biline.
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder