25 Aralık 2016 Pazar
DEMOKRATİK TOPLUM
DEMOKRATİK TOPLUM
SELİM GÜRBÜZER
Demokratik toplum baskılardan uzak özgürlük sever kitlelerdir. Düşmanına karşı bile son derece tahammüllüdür. Böyle bir sistemin hasmını boğmak diye derdi yok, tüm derdi davası fikri hür, vicdanı hür bir toplum inşa edilmektir.
Demokrasinin devrim muhafızlarına ihtiyacı yoktur. Nasıl olsun ki, emniyet kemeri özgür iradedir. Aşırı uçlardan söz etmez, tüm akımları serbest bırakıp kendi hallerine terk eder, dahası çoğullaştırarak uysallaştırır. Marjinal veya radikal grupların amaçları demokrasiyi yıkmak olsa bile konuşmalarına izin verip onları yalnızlaştırır. Kaldı ki tek tip görüşlerle bir yere varılamayacağının tarihin sayfaları şahit. Bu yüzden demokrasinin rakiplerine korku salma ya da gözdağı vermek diye bir derdi yoktur, zaten aksi bir yol izlemek marjinal kalmış radikal grupların değirmenine su taşımak olurdu. Zira berikiler-ötekiler, laik-anti-laik, ilerici-gerici vs. gibi şablonlar birliği ve dirliği baltalayan en keskin ayrılıkçı tasniflerdir. Madem öyle, bırakınız her düşünce kendi ekseninde boy versin ki rekabet doğsun, bu durumda radikal akımlar ister istemez güç kaybedecektir. Şu bir gerçek, dayatmayla rakibinizi sadece farklılaştırırsınız ama zayıflatamazsınız, hatta yasaklarla onları güçlendirir ve popüler kılarsınız. Artık anlamak gerekir; hiçbir düşünce kamçıyla, dipçikle yola gelmez. Kaldı ki yasakçılıkla kim ne sonuç aldı ki zinde güçlerde alsın. Şayet çizmeyi aşıp elinize balyoz alırsanız her akımı ya eylem manyağı haline dönüştürürsünüz, ya da Stalin, Mussoloni, Hitler ve Franco gibi hasta bir ruhla milyonların canına kıyarsınız.
İnsanlara zorla tek bir gömlek giydirmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Bir kere her şeyden önce tek tip üniforma giydirmekle insanların her biri bukalemun tipe dönüşüyor, dahası içi başka dışı başka fertler türüyor. Belli ki Türk insanına giydirilmeye çalışılan deli gömlek dar gelmiş olsa gerek ki; artık bu kadarı da gayrı yeter deyip sandık başına gittiğinde darbecilere gereken dersi vermiş te. Bu yüzden darbeciler için sandık her seferinde kâbus olmaya devam edecektir.
Devletin biricik görevi insanı itaate zorlayan birey üretmek değil elbet. Yapılması gereken ana kural insan dünyaya daha ilk adım atar atmaz ona değer vermektir. Yani saygı duymak esastır. Şayet bir insan doğar doğmaz rengine diline, kökenine bakmaksızın değer verirsen asıl o zaman bayrağına, ayına, yıldızına kurban bir Türkiye tablosuyla karşılaşırız.
Şöyle siyasi tarihe baktığımızda; Jakobenlerin, Robespierre’nin, Billaud Varennes’in, Saint- Just’un, Le Pelletier’in vs.’lerin izledikleri yol yol değildi, düpedüz etrafa korku salmaktı. Hepsi de toplumu formatlamak için ömür tükettiler, fildişi kulelerden kitleleri yönetmek istediler, halka tepeden zavallı gözüyle baktılar. Peki, ellerine ne geçti? Belki de sormaya bile gerek yok, baksanıza arkalarından; içi boş kavramlar, anarşist topluluklar, elitistlerin ağırlandığı fildişi kuleler, ruhsuz saraylar ve bir dizi mekânlardan başka tek bir miras bırakamadılar. Tabii buna kazanç denirse. Tabii bu arada olan halka oldu. Nitekim devletler şefkat abidesi olması gerekirken resmileşmeyi yeğlemiş, resmileştikçe de halklarda devletleşti, böylece kuşkucu ve havadan nem kapan şaşkın halklar oluştu.
Mevlana’mız ne güzelde çağrı yapmış; “Ne olursan ol yine gel” diye. Bu çağrıda bireye sözde değil özde saygı duyulurken, elitist oligarşik bir avuç azınlık zümre ise bırakın tüm insanlığı, halkımızı bile hep öteki gördüler, ya da bir kullanımlık kâğıt mendil muamelesine tabi tuttular. Kimi insanımızın mensubiyet duygularını kullanıp kandil dağlarına saldılar, işi bitince de acımadan hadi güle güle deyip ruhunu çöpe attılar, kimilerini de başka alanlarda değerlendirdiler. Her ne hikmetse kutsal devlet erki insana insanca bakamadı. Mahkûm etmek en kolay olanıydı, zaten öylede yapıldı. Böylece toplumla devlet arasında derin onarılmaz yaralar açılıp durduk yerde başımıza dert açtık. İç barışı unutalı hayli bir zaman oldu, pembe şafakların doğmasını bekler olduk, bir türlü o eski ihtişamımızı yakalayamadık. Bakın örnek model aldığımız Fransa bile Avrupa Birliğinde yer almamıza tahammül edemiyor. Yeniden medeniyet oluruz kaygısından olsa gerek bu tavrını ısrarla sürdürüyor hala. Hadi Fransa’yı anladıkta ya şu malum zinde iç derin güçlere ne demeli. Habire olaylara ideolojik gözlükten bakmayı marifet sanıp kendileri dışında her türlü görüş ve düşünceyi zindana mahkûm etmekle meşgul oldular. Kelimenin tam anlamıyla Fransa Türkiye’yi dış platformda Ermeni meselesini kaşıyarak karalamaya çalışırken, iç platformda da kuş tüyü yataklarda gününü gün eden bir avuç azınlıkta öteki ilan ettikleri Türkiye’yi mahkûm etmeye çalıştı. Dahası etrafımızı totaliter ağlarla örüp dikte anlayışlarla beynimiz arındırılmak ve hizaya gelmemiz istendi hep. Sadece istekte bulunmadılar, ara sıra aba altında sopa göstererekten ya dediklerimizi yaparsınız, ya da kökünüze kibrit suyu dökeriz tehdidiyle gözdağı verdiler. Derken ruh kökümüz bu tip ne idüğü belirsiz haramilerce avlandı, çocuk muamelesine tabii tutulup elimize tutuşturulan oyuncaklarla sus ve oyalan denildi. Bitmedi tabii, dahası var: kendinize çeki düzen vermezseniz sonunun ne olacağını siz düşünün diye ikaz edilip kibarca dikkatimiz çekildi. Nasıl mı?
Malum Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Sezer öncesi YÖK örneğinde olduğu gibi önce ikna odalarında terapiyle işe başladılar. Olmadı karanlık mahfillerce bir takım sağduyu yazarçizerler andıçlandılar, daha da olmadı acımasızca karalanıp hain ilan edildiler. Bu yüzden 28 Şubatın yaralarını bir çırpıda sarmak kolay olmadı. Neyse ki köprünün altından çok sular aktığından artık her şey eskisi gibi değil, şükürler olsun suyun normal yatağında akmaya başladığı günlerin eşiğine geldik. Yeniden 28 Şubat senaryolarının oluşması zor görünüyor. Nihayet bu sefer ne yaptığını bilen akıllı, hamasetten uzak bir iktidar işbaşına gelir gelmez Kopenhang kriterleri kartını kullanıp zinde güçlerin harekât alanlarını daraltmasını bilmiştir. Hele hele Avrupa uyum yasaları bir bir devreye girdikçe ne yapacaklarını şaşırdılar, çağdaşlıktan dem vuramaz oldular. Hatta bu sefer Avrupa karşıtı görünüm vermeye başladılar. Bu da yetmedi mitinglerle avaz avaz nara atıp Kuvayı milliyeci maskesine büründüler. Güya Cumhuriyeti kuran iradeyi kendi emellerine göre kullanacaklarını sandılar. Düşüncelerini Cumhuriyetin ilk 30 yılına endekslediler. Aslında tüm bu çabalar o iradeye hem saygısızlık hem de onları sevimsiz göstermekten başka bir işe yaramadı. Nasıl yarasın ki, onlar slogan üretirken, hükümette onuncu yıl marşıyla dillendirdikleri kozlarını ellerinden alıp Türkiye’yi hızlı tren ve demir ağlarla örüyordu. Keza Asya’yı Avrupa’ya bağlayan denizaltı Marmarayı hayata geçiriyordu. Böylece slogan üreten bu kesimlerin bir kez daha otoriter ve kapalı bir kafa yapısına sahip oldukları tescillenmiş oldu. Bizde pekala biliyoruz ki; Cumhuriyet kurulduğunda o günün konjonktür şartları gereği idari mekanizma bir nebze otoriter olmak zorundaydı, geçiş sürecini sancısız geçirmek adına böyle düşünülmüş olabilir. Ama bugünün dünyasında aynı düşünceyi sürdürmek abesle iştigal olurdu. Zaten gelinen nokta itibariyle Türkiye’yi otoriter bir yapıya büründürmek toplumu çağın dışına ve kapalı toplum olmaya itmek olur ki, artık bu imkânsız hale gelmiş durumda.
Her değişim evresi zemzem suyuyla yıkanıp gerçekleşmez, mutlaka yeni bir sistem oturtmanın bir bedeli vardır. O muhteşem 600 yıllık imparatorluktan daha çiçeği burnunda Türkiye’ye geçişte, yeni oluşan devletin Faşizmi örnek alması teklif edildiğinde, bunun bir zulüm, istibdat olacağını o gün bile reddedilmişti. Bizatihi en yetkili ağızdan; “Öğreti istemem, yoksa dogmalaşırız” denilerek demokrasi denemesine geçilmiş, ama ne yazık ki bu engin anlayışın ömrü yetmemiş, sonradan anlaşıldı ki; demokratik Cumhuriyetin gerçekleşmesi sonraki kuşaklara bırakılmış. Belli ki, şimdiki sözde Kuvay-ı milliyecileri 1930’lu yıllara mıhlanmakta ısrarcılar, bu yüzden bir milim dahi mesafe kat edemiyorlar. Onlar “düşün ama ifade etme” anlayışındalar hala. Oysa bu anlayışı dayatmak insanımıza yapılacak en büyük zorbalık olacaktır. O halde yanlışa düşmemek adına geleceğe bakmalı, yeni ufuklara kanatlanmalı. Geçmiş sadece tecrübe için vardır, 1930’lu yıllar sadece kuruluş mayamız, o mayanın üzerine demokrasiyi inşa edebilirdik pekâlâ. Statükocu zihniyete Nasrettin Hoca misali sormak gerekir, göle demokrasi maya çalma zamanı bugün değilse, ya ne zaman? Biz biliyoruz ki; Hoca’nın o meşhur espriyle karışık ‘ya tutarsa’ sözü ileriye atılım yapılmasının gerekliliğine işarettir.
Cumhuriyetimizi bize armağan edenler; sakın ola bir adım ileri gitmeyin, bıraktığımız noktada çivilenip kalın diye devretmediler, modern uygarlığın en üst seviyesine sıçrayalım diye emanet ettiler, anlayana tabii.
Evvela beyinleri özgürleştirerek işe başlamalı, zihinler gülistana dönüştürmeli ki; toplumsal mutabakat gerçekleşebilsin. Eğer düşünceye saygılı isek ferdin devlet gibi düşünme mecburiyetini rafa kaldırmalı. Çünkü düşünceye saygı erdemliliktir. Düşünceyi erdem görmeyen ülkeler asla demokratik cumhuriyet olamaz.
Şöyle tarihe bir göz attığımızda gelişmeye katkıda bulunan kaynakta hep mimlenen sakıncalı piyade diye tabir ettikleri bilge insanların varlığını görürüz. Sakınca yaftası yiyen insanlar yaşadıkları dönemlerde çok ağır bedel ödeseler de birçok tabuların yıkılmasına vesile oldular. Sokrates Atina yasalarının dışladığı bir filozoftu, ama bugün o gönüllerde yaşıyor. Zira o düşünce adamıydı. Diğerleri malum, düşünceyi yargılayan yargıçların hiçbirinin bugün ne adı, ne şanı, ne de esamisi var ortada. Neden hafızalardan silindi acaba hiç düşündünüz mü?
Yasaklar hep maraz doğurmuştur, ideolojiler bile karşıt gördüğü sistemin müdahalesiyle boy verip, dal budak salabiliyor. Bu yüzden devletin kitleler üzerinde demokles’in kılıcını sallandırıp hizaya getirmeye çabalamasını anlamış değiliz. Etliye sütlüye karışmayan sade bir vatandaşın düşüncesini bile tehdit kapsamına alan anlayışı bilmem hangi mantık ve izaha sığar. Zaten her türlü fikrin gölgesinden korkan, aynı zamanda bireyin özgür iradesini cezalandırıcı yasalar çıkarmaktan zevk alan bir anlayıştan başka ne beklenir ki. Maalesef her on yılda bir tekrarlanan darbeler döneminde yansız, tarafsız idari mekanizma kuramadık, kurabilseydik esas o zaman laiklik güvencededir diyebilecektik. Tarihi fırsatları kaçırdık diyebiliriz, hala inadına inat diyip 28 Şubat varı post-modern darbelere özlem duyanlar var. Oysa 28 Şubat toplum üzerinde bir kırılma, bir fay hattı oluşturmuştu, toplum mühendisliği uygulamaları BÇG (Batı çalışma grubu) elinde zirveye çıkması bunun en tipik örneği. Mevlana ve Yunusça çizgiden gelen topluma devlete başkaldıran muamelesi bir misyon yüklenmek istendi ve o gözle bakılmaya başlandı. Tüm baskıcı psikolojik hareket uygulamalarına rağmen halkı sokağa dökemediler, tam aksine halk büyük bir sabır örneği sergileyip oyunlarını suya düşürdü. Hafife alıp öteki diye dillendirdikleri insanlar bir dağ gibi sessiz duruşuyla adeta destan yazdılar. Merve Kavakçı’yı Hamas ajanı ilan edip sürgün ettiniz de ne oldu, sonunda üniversitelerde, kamusal alanda ve TBMM’de başörtü özgürlüğüne kavuşabilmiştir. Peki ya Eski Milli İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğluna CIA ajanı karalamanıza ne demeli? Sizin bu ajan etiketlemelerinize kargalar bile güler. Bunlarla yetinilmedi Cengiz Çandar’ı andıçladınız. Ne var ki aynı Cengiz Çandar 15 Temmuz 2016 Darbe girişimine kalkışan İhanet Çetesi odaklarına karşı kalemini aynı hassasiyet içerisinde oynatamamıştır. Her neyse malum türban türban diye yıllardır dilinize doladığınız kavram bile Fransa’dan ithal. Türbanın Türkçe karşılığı bone olduğunu YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın üniversiteye girsinler diye o gün için pratik çözüm diye sunduğu önerisiyle öğrendik. Baktılar ki türbana alaka büyük, bu kez U bir dönüşle Anadolu’nun yaylalarından kopup beraberinde geleneksel özellikleriyle şehirlere gelen genç kızların sayısı çoğaldığını gören zinde güçler boneye maksadının dışında anlam yüklemeyi yeğlediler. Artık bu noktadan sonra türban, bir zaman Ecevit’in dilinden dökülen pekiştirilmiş haliyle devlete başkaldırmak simgesine dönüştürülmüştür. Oysa 1974 yılında devletin temeline dinamit atmak isteyenler kamuoyunda Rahşan affı diye tanımlanan afla özgürlüklerine kavuşmuşlardı, maalesef bu ülkede hiç bunun muhasebesi yapılmadı. İsteseniz de yüzde yüz başörtüsüz toplum oluşturamazsınız, işte bu konuda ısrarcı olmaya devam ederseniz bunun adı laiklik değil, Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un dediği gibi bu düpedüz laikçiliktir. Çünkü laiklik dinsizlik değil, bilakis her din mensubunun özgürce kendi kulvarında yaşamasına fırsat tanıyan kavramdır.
Velhasıl, modern çağın ötesine sıçramak ancak demokratik cumhuriyet ve demokratik toplum oluşturmakla mümkün.
Vesselam.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder