28 Aralık 2016 Çarşamba

FAZIL ŞEHİRLER VE VÜCUT SARAYI



FAZIL ŞEHİRLER VE VÜCUT SARAYI

                                                      SELİM  GÜRBÜZER

       Eskiden şehir denince halktan kopuk insanlar veya kelli felli adamların, kısaca elitlerin mesken edindikleri yerler akla gelirdi. Kentin arka mahallelerinde yerleşip geleneksel kimliğini koruyan topluluklar ise varoş sakinleri bilirdik. Ancak şimdilerde şehir profili değişmiş olsa gerek ki günümüz şehirlerinde tek tip insan yerine çok tip insan görünümü veriyor. Şehirlerimiz tek boyutlu bir resim değil artık. Kentlerin çehresi değişince, ister istemez şehirlerde tek tip halk, tek tip akademisyen ve tek tip siyasi görüşe rastlanılmıyor. Belli ki kırsal bölgelerden gelen insanlar kentin göbeklerine yerleşince çoğulculuğun hâkim olduğu çok renkli bir şehir hüviyetinin doğması kaçınılmaz kılıyor. Derken kentin yeni sahipleri yerel kimliklerini de buralara taşımış oluyorlar. Hatta kentin yeni sahipleri buralarda kariyer edinmişler de.  Bu durum ister istemez yeni bir şehir prototipini gözler önüne seriyor. Her ne kadar kimileri sırça köşklerinde bu gelişmelerden pek hoşnut olmasa da değişim kaçınılmaz. Hele hele her şeyin hızla değiştiği günümüzde İslami dünya görüşüne sahip insanların kentin görünümünü değiştirdiği bir sır değil artık, üstelik bu görünüm şehrin toprağına, taşına yeni bir ruh işliyor da. Bakalım bu yeni ruh kendini elit sanan çevrelerce nasıl karşılanacak. Onlar bu durumu düşüne dursun her iki taraf içinde karşılıklı değişimin yaşandığı bir süreci yaşıyoruz. Şayet gelenek ve modernleşme çatışmaya dönüşmeden bir arada yaşayabiliyorsak gelecekte fazıl şehirlerin boy vereceğinden söz edebiliriz. Bir başka ifadeyle yaşadığımız şehirler ruhumuzu çalmadıkça, yaşamak asla işkence olmayacak,  bilakis o şehir insana canan olabilir de.  Yeter ki; fazıl şehirler doğsun bak o zaman bir zaman atalarımızın yaşadığı medeni hayat neymiş o zaman idrakine varmış olunacak.
       Bir zamanlar kentin varoşlarındaki Fatma ninenin eşarbı, ya da Ayşe bacımızın çarşafı mesele olmuyordu. Ne zaman ki yerel giysiler üniversite alanlarında görülmeye başlandı, işte o zaman kızılca kıyamet kopmaya başladı diyebiliriz. Bir kısım zinde güçler amansız bir takiple mazlumların peşinde gölge ağlar oluşturup habire şehirleri zindan şehirlere çeviriyorlardı. Oysa bu şehirlerde bir yabancı gibi yaşamak istemiyorduk, kendi öz yurdumuzda kovulmuşluk hissi kanımıza dokunuyordu. Şehrin kaldırımlarından ve caddelerinden akan bunca yığınlar arasında ihanete uğramak bize ölümden beter geliyordu. Nasıl gelmesin ki; ön yargıların tutsağından kurtulmak adına insan hakları çerçevesinde meseleyi dış platforma taşıma ihtiyacı duymuştuk bile. Maalesef iç hukuk kuralları ihlal edilince çareyi dış hukuk kanallarında aramaya koyulduk.  Olur ya insan haklarından sıkça bahsedildiği dünyamızda başörtü bir özgürlük ve bir insan hakkı olarak yankı bulur diye bu yönteme başvurduk. Düşünsenize bir zamanlar 28 Şubat kasırgası bu ülke semalarına kara bulut gibi çökmüştü. Anadolu kadınının tarlada tumbda yetiştirdiği biricik kız evladını gönderdiği şehrin üniversite kapısında paylanması içler acısı utanç bir tabloydu. Onlar kendi öz yurdunda parya durumuna düşürülse de vermiş oldukları o müthiş özgürlük mücadelesi belki de Cumhuriyet tarihinde bir ilk adım atmanın ötesinde ilerisinde büyük bir dönüşümün yaşanacağının muştusunu veren ilk miladi tarihti.  Malum bir zamanlar kimi çevrelerin diz boyu ihanetleri karşısında o günkü şehirler başörtü mağduru kızların gözyaşına sahne olmuştu. Genç kızların üniversite kapılarında veya ikna odalarında direnmesi yüreklerinde hissettikleri inancın gereğiydi. Nasıl direnmesinler ki, başörtüsüne uzanan el hürriyeti zindana atıyordu. Adeta hürriyet bu mazlumlar için boyunlarında asılı bir halkaydı. Bu yüzden sivil inisiyatiflerini ortaya koyup yılmadan, usanmadan ve pes etmeden iç ve dış dünyada hak arama sonucu vicdanlarda ‘yeni yerliler’ olmaya çoktan hak kazandılar da. 
         Neyse ki bunca mücadeleden sonra 2013 itibariyle artık bildik o malum eski yerliler yeni tabloya alışmış olsalar gerek onları öcü görmüyor, eskisi gibi garipsemiyorlar. İnşallah yakın zamanda Türkiye’nin gündeminde başörtü meselesinin tamamen gündemden düşeceğini umuyoruz, bu konuda ümit varız da. Kelimenin tam anlamıyla başörtülü kadının bu çağda gösterdiği bu mücadele azmi kültürel alanda yapılan en büyük modern hareket olarak tarihe geçmiştir. Anadolu kadınının eşarbı şehre yeni renk katmanın yanı sıra kariyerde edinip,  çağın en büyük değişimi gerçekleşmiştir. Böylece Anadolu insanı profili ile şehrin yeni profil tipi birleşip aksiyon doğmuştur. Hakeza Milli Mücadelede cepheden cepheye lojistik destekte bulunup adeta yedi düvele karşı destan yazan kadınlarımız,  günümüzde aynı ruh ve heyecanla şehir merkezlerimize renk katıp bir başka değişim destanı yazmışlardır. İşte sosyal hayata müspet yönde tesir eden böyle bir dönüşüme can kurban dersek yeridir. Bundan da öte içtimai dönüşümde en önemli dinamik rolü ifa eden  ‘bu şehrin yeni yerlileri’ adından çokça söz ettirip tarihe not düşmüşlerdir.
        Artık kent merkezlerinin o donuk yüzü  ‘Yeni yerliler’ sayesinde daha önce görülmeyen sosyal dayanışma selam alıp verme meselesinde bile fark edilmeye başlandı diyebiliriz. Kentin o alışılagelmiş donukluğu yerini sıcak ilişkilere terk ediyor sanki. Bu sıcakkanlılık devam ederse şehir insanın ruhunda yeni bir iklim doğacağa benziyor. Belki de Farabi’nin çok önceden seslendirdiği o özlenen ‘Fazıl şehirler’  artık bir rüya değil hakikat olacaktır. Köyden şehre göç eden insanların kent merkezlerinde kendilerini yalnız hissetmemeleri sıradan bir hadise olmayıp, müspet manada değişim demektir. Zaten aksi bir durumda çatışma şehrin en belirgin vasfı olacaktır.
      Kültürel alanlarda ikili çatışmaların diyaloğa dönüşmesi için gösterilen çabalar meyve vermeye başlasa da, statükocu zihniyet yine de her köşe başında kolluk görevi yapmaktan geri durmayacak gibi. Hakeza farklı kimliğe sahip insanların bir araya gelip karşılıklı demokratik planda tartışma yapmaları ve birbirlerini tanımaya yönelik girişimleri sevindirici olsa da, diğer yandan bu girişimleri bozmaya çalışan devriye muhafızlarını temsilen işbaşında bulunan statükocu zaptiyeler yarınlarımızı karartmaktan vazgeçmeyecek görünüyor. Maalesef farklı fikirlerin konuşulmasından, farklılıkların bir arada yaşanmasından hoşnut olmayan statükocu çevreler, çağın bu büyük buluşmasını sabote etmek için fırsat kolluyorlar. Zihinlerinde oluşturdukları ak ve kara ikileminin verdiği yansımanın bir neticesi olarak çoğulcu anlayışın baskın hale dönüşmesini istemiyorlar. Bu yüzden habire çoğulculuğa sırt çevirmekteler. Onlar sırt çevirseler de kültürel çoğulculuktan korkmamalı, kaldı ki her ferdin meşrebi ve tarzı farklıdır. Önemli olan çoğulculuğu narsisizme dönüştürmeden diyalog kapısını devamlı açık tutabilmektir. Dahası birlikte soluduğumuz aynı coğrafyayı esir kampına dönüştürmeden kardeşçe yaşamak esas olmalıdır. Şurası muhakkak; farklılıkların kaynaşmasında insanlığın elde edeceği sonsuz fayda var. Bu büyük buluşmada zinde güçler endişe duysalar da çoğulcu anlayışın tersine kürek sallamak boşa çaba olacaktır. Değişimin önüne ne kadar barikat konulursa konulsun eninde sonunda değişim bir şekilde kendine kanal bulup yatağında akabiliyor.  İşte bu yönüyle değişim hayata tutunmamızda umut ışığı olmaktadır.
        Bu arada şunu da unutmamak gerekir ki, dış dünyamızda cereyan eden değişmelere paralel, iç dünyamızı da değiştirmememiz gerekiyor. Hatta asıl değişikliği içte başlatmalı.  Bakın Resulüllah (s.a.v); “Nefsini (kendini) bilen Rabbini bilir” buyurmakta. İç âlemimizi de nizama tabi tutmalı ki, değişim konusunda samimiyetimizi ispatlamış olalım. Şehirlerde yaşanan kültür çatışmalarına benzer durum insanın iç dinamiklerinde de mevcut.  Nasıl mı? İslam âlimleri iç âlemde nefse ait bir iksirin varlığından bahsedip,  bu etken gücün şuur altını istila edebileceğini belirtmekteler. İşte bütün benliğimizi sarabilecek bu istilacı etken güç ‘Nefsi emmare’ diye zikredilir.  Bu söz konusu nefsi emmare nefis tabakalarının en alt dilimini oluşturması hasebiyle sürekli kötülüğü veya şehveti telkin edip insanı hayvandan aşağı konuma götürür de. Ancak Nefs-i emmareye karşı vicdanımızın telkiniyle karşı koyulabileceği gibi ruhi kuvvetlerin yardımıyla da nefsi ıslah etmek mümkün. Madem öyle bizi her an hayvandan da aşağıya düşüren nitelikte ki Nefs-i emmarenin şerrinden sıyrılıp ruhumuzu beden sarayında galip kılmalı. Zaten özgür irade ancak ruhun dirilmesiyle belirir.  Anlaşılan insan iki yol ayrımında olduğundan ister ruhuna kuvvet verir özgür olur, ister nefsine hizmet verir köle olur. Dahası iki zıt kutup arasında dengeyi sağlamak insanın gayretine bağlı bir durumdur. Nefse savaş ilan ederken, tabiî ki onu yok etmeyi kastetmiyoruz. Sadece onu başıboş bırakmaksızın dizginleri ele almayı kastediyoruz. Nefsin emrine girmek yerine nefsi emrimiz altına almayı başardığımızda biliniz ki vücut şehrimizde gerçek manada sessiz bir ak devrimin gerçekleşeceği an be andır.  Buna inancımız tam. Nefsi ıslah etmekte nasıl olur derseniz, cevaben deriz ki; ruha kuvvet veren nurani melekelerin sesine kulak verip Allah’a kul olmakla elbet. Ya da vücut şehrimizde Allah’ı çokça anıp, iç âlemimizde cereyan eden çatışmalara son vermekle. Bir başka ifadeyle  “Kalpler ancak Allah’ı zikrederek huzura erer” buyruğundan hareketle Allah Resulünün (s.a.v); “İnsanda bir et parçası (kalp) var ki, o iyi olursa bütün vücut iyi olur” hadis-i şerifin gereğini yapıp vücut şehrini nizama kavuşturmakla.  Kelimenin tam anlamıyla Ehli tasavvuf erbabının beyanlarında geçen nefsin yetmiş şubesi olduğunu, bu şubelerin vücudu istila etmemesi için Allah’ı çokça anmakla mümkün olacağını anlıyoruz. İyi ki de Allah dostları var. Nitekim gönül sultanları Yaratıcı ile kul arasında yetmiş bin hicap perdesinin varlığından bahisle, her bir perdeyi aşmanın pratik yolunun ilk önce nefsin tepesine basıp sonra Lafza-i Celal zikrini (Allah adını) sırasıyla kalp (vücut başkenti), letaifler  (vücut semtleri) ve akabinde tüm vücuda (şehre) dağılacağını telkin edip tatbikini sunuyorlar. Hatta hadisi şerifin ruhuna uygun olarak uyguluyorlar da. Böylece adil idarecilerce fazıl şehirler inşa edilebileceği, fazıl insanlarca (Kutb’ul Aktab, Gavs, üçler, yediler, kırklar vs.) fazıl nesiller yetiştirilebileceği gerçeğiyle yüzleşmiş oluruz. Anlaşılan o ki,  dış dünyada yaşanan gerçekler insanın iç sarayında aynen yaşanıyor. Yeter ki; bunu idrak edebilelim. Vücut sarayımız küçük âlem, hatta büyük âlem diyen âlimlerimiz de var. Gerçekten de insan kendi vücut şehrinin analizini yapabiliyorsa, dış dünyanın o karmaşık gibi görünen meselelerin üstesinden pekâlâ gelebilir de.
            Demek ki, değişim sadece köyde, kasabada kentte yaşanmıyor,  dünyanın her tarafında yaşanıyor. Dış dünyada yaşanır da vücut dünyamızda yaşanmaz mı? Elbette ki yaşanır. Her ne kadar içten kopan fırtına görünmese de dıştakinden daha çok dalgalı seyrettiği muhakkak. Üstelik içten kopan fırtına toplumu, hatta tüm insanlığı etkileyecek cinsten bir değişime yol açabiliyor da. Tabii bu değişim olgusu kimilerinde yavaş, kimilerinde hızlı,  kimilerinde de hiç olmayabiliyor. Zaten değişimi gerçekleştirmeyen insanlara statükocu denmesinin sebebi kendi hür iradelerini ortaya koyamamaları ve tercihlerini buz aküsüyle desteklemelerinden ötürüdür. Dedik ya, insan kalbini iki emdiren kuvvet var, bunlardan biri meleki kuvvet, diğeri şeytani kuvvettir. Şayet insan bu iki çatışma arasında şeytani yöne kayarsa gayya çukuruna düşer, ama meleki kuvvet yönüne meyil gösterirse müspet değişime uğrar. Belli ki; iç âlemde nizam tesis etmenin sırrı Allah'a abd olmaktan geçiyor. Madem öyle bütün sahte mabutlara rest çekip hürriyeti Allah'a kul olmakta arayacağız ve kurtulacağız. İşte gerçek kurtuluş vücudumuzda kodlanmış nurani letaifleri aslına kavuşturma iksirinde gizlidir.
         Şehirlerde birtakım gezinme yerleri var. Otomobille gezinme söz konusu olduğu gibi trenle,  uçakla, vapurla da gezinmek mümkün. İcabında insan kesesine koyduğu parası ölçüsünce turlama vasıtaları da değişebiliyor. Kimi toplu taşım vasıtalarıyla kimi de özel arabasıyla turluyor. Aynı dunum iç dünyamız içinde geçerli. Manevi sermayesi güçlü olanlar İmamı Rabbani (k.s)’in beyan buyurduğu şu merhalelerden geçip Hakk’a vasıl olurlar:
      —Seyr-i afakî (objektif seyahat).
      —Seyr-i enfüsi (Sübjektif seyahat).
      — Seyr-i mutlak (Hakk’a yürümek).
      Nasıl ki bir ülkenin nizamı için şeklen cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar kurulu ve meclis gibi yapılanmalara ihtiyaç varsa iç dünyamızın nizama girmesi içinde gönül sultanlarına ihtiyaç vardır. Zaten yine beşeri ilişkilerde göze çarpan hiyerarşi örgütlenmeye benzer durum, Allah'ın sevgili kulları arasında makam ve derecilerine göre vazife taksimi de söz konusu.
        Madem Allah Resulünün gelmesiyle Peygamberlik kapısı kapandı, o halde Allah Resulünden sonra beşeriyeti ıslah için irşat edicilerin kıyamete dek devam edeceğini kabul etmemiz gerekiyor. Bakın sübjektif dünyanın nizamı için bu örgüt ağının tepesinde Kutb’ul Aktab (Kutuplar kutbu), Gavs-ül Azam, Kutb-ul Ulema (İlk kutup) gibi manevi kutuplar bulunur. Adeta her biri kendi çapında manevi teşkilat ağı oluştururlar. Halk dilinde üçler, yediler ve kırklar diye karşılık bulan bu yapılanmayla birlikte insanların ‘manevi antro-sosyal çevreleri’ nizama alınmaya çalışılır. Zira Allah Resulü; “Benim ümmetimin âlimleri (ilmi ile amil olmuş âlimler) Ben-i İsrail Peygamberleri gibidir” hadisi şerifiyle söz konusu zatların varlığına işaret etmişte. Nasıl işaret edilmesin ki, âlimler Peygamberlerin varisleridir. İşte bu varisler sayesinde beşeriyete nizam verilmeye çalışılır. Derken kâmil insanlar vasıtasıyla iç dünyamızda cereyan edecek kıpırtıların şeytani mi, yoksa rahmani mi olduğunu öğrenebiliyoruz. Elbette ki her şeyde uzman gerektirdiği gibi, manevi dünyamız içinde gönül sultanların rehberliğine muhtacız. Rehbere ihtiyaç duymayanlar herhangi bir engelle karşılaştıklarında dona kalıp haramilerce avlandıkları malum. Keza yine adil idareciye ihtiyaç duymayanlar içinde zindan şehirlerin doğması kaçınılmazdır. Besbelli ki, adil idarecilerin yönetiminde Fazıl şehirler doğabiliyor,  gönül sultanların halkasında ise Yunuslar, Mevlanalar çıkabiliyor. Aksi durumda ülkeler idaresizlikten viraneye dönüşecek, irşattan yoksun insanlarda ruhi bunalıma sürüklenecektir. O halde, sen sen ol,  vücut şehrini haramilerin rehberliğinde ahıra (havyaların yemlendiği mahal) çevirme, ilmiyle amil olmuş âlimlerin önderliğinde saraya çevirmek en doğrusu.
         Tercih noktasında dış dünyamızın idaresi için iyi ve kötü idareciler seçme noktasında dâhilimiz olduğu gibi vücut şehrin idaresi içinde ya gönül sultanlarını, ya da hırsız fenerlerini rehber edinebiliyoruz.  Tabii ki birincisi saadet, ikincisi ise felakettir. Anlaşılan hem dış dünyaya ait, hem de iç dünyamıza ait meseleler diz boyudur. Meselelerin üstesinden gelmek için hem dış hem de iç şehrimizi nizama kavuşturmak gerekir.
       Velhasıl; Peygamberimiz (s.a.v); “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu” beyanından hareketle bilenlerin kılavuzluğuna başvurup şehirlerimizi (iç ve dış şehirleri) aydınlatabiliriz.
              Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder