27 Aralık 2016 Salı

GENÇLİK ATEŞİ



GENÇLİK ATEŞİ

SELİM GÜRBÜZER
  
           Her geçen gün ahlaki değerler ve milli bağlarımız erozyona uğruyor adeta. Zira ahlaki çöküntüyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla doğru dürüst dini eğitiminin verilmemesi kayıp nesil doğuruyor.
          Bir genç çocuk yaşta ebeveyninden gördüklerinden ya da cuma günü veya kandil geceleri cami’de büyüklerden ne gördüyse gördüğü kadarıyla dinini yaşama şansı yakalayabiliyor. Bu yüzden görmek deyip geçmemeli. Zira her şey görmekle başlar. Anlaşılan çocuk ibadetleri taklit etmekle dini hassasiyet kazanabiliyor.  Çocukluğunda taklitte olsa dini yaşama şansı bulamayan bir gencin vay haline, böyle bir gencin elbette ki tahkiki bir dini yaşantıya ulaşması zor olacaktır.  Dolayısıyla buluğ çağına gelmiş bir genç çok küçük yaşta aile ortamında ne aldıysa onu kazanç kabul etmelidir. Zaten bu safhadan sonra istesek te o gence yön veremeyiz, derken bir zaman bağrımıza basıp sevdiğimiz o çocuğun kontrolümüzden çıktığını anlarız, hatta bu safhadan sonra söylenenler genç nezdinde dayatma olarak algılanır da.  Dahası akıl baliğ olmuş bir genç, ebeveynin sorumluluğundan çıkmış sayılır. Nitekim buluğa ermesiyle birlikte yapacağı ibadetler kendisi içindir, yapmazsa da sorumluluk kendisine aittir. Onun sevap ve cezası da Allah'a kalmış bir durum,  biz onu suçlayamayız. Biz şahsını değil, ancak kötü fiillerini kınar ve ibadete teşvik edip motive etmeye çabalarız.
        Demek ki eğitim önce aile ortamında taklitle başlayıp  sonra okul, çevre ve toplum yönlendirmesiyle tamamlanan bir sürecin adıdır.
         Unutmayalım ki, Allah Resulü ‘El Emin’ unvanını genç yaşta kazanmıştır. Zaten El Emin güvenilir, itimat edilen demektir. Malum Allah Resulü nübüvvet öncesinde  “Hılful fudul” diye zikredilen faziletlerin korunması cemiyetinin (derneğinin) El Emin sıfatıyla en genç üyesi olup gelecekte gençlere hayırlı amaçlar etrafında bir araya nasıl gelinebileceğini ve nasıl sivil inisiyatif sahibi olabileceğinin örneğini gösteren ilk peygamberdir. Hakeza Peygamberimizin Nübüvvet yıllarında Mescid-i Nebevi’nin hemen yanı başında yüce dinimizin yayılması için Ehl-i Suffe diye bilinen gençler özel bir yer ayırması manidardır. İyi ki de ayırmış,  çünkü onlar mescitlerin ışık yayan kandilleri olmuşlardır. Böylece Asr-ı saadet devrinde camii ve cemaat anlayışı Ehl-i Suffe’den ayrı düşünülemeyecek noktaya gelmiştir.
       Bugüne geldiğimizde maalesef yetişkinlerimiz camilerimizde bir gencin kusurundan dolayı onu adeta yaylım ateşine tutup ön saflarda aralarına almamaktalar. Oysa sürekli gençleri kınayarak bir yere varamayız, onları eleştirmekle kendimizden kopardığımızın farkında bile değiliz. Doğru ve güzel olana yönlendirmek varken gençleri bunca eleştiri bombardımanına tutmak neyin nesidir doğrusu anlamış değiliz.
        Allah Resulünün hayatına baktığımızda çocuklara selam vermekten tutunda onlarla hemhal olmanın yanı sıra onların nazıyla oynamakta var. Nitekim Habib-i Kibriya Efendimiz (s.a.v) namazda iken omzuna çıkan çocuğun yere düşmesin diye secdeyi uzatmasında ki o derin hassasiyet bunun en tipik örneğini teşkil eder. Bugün bırakın çocuğun omza çıkmasını, secde önünden geçmesine bile tahammülümüzün olmadığı artık bir sır değil.  
         Asrı Saadette gençler baş tacıydı.  Nasıl baş tacı olmasın ki; bakın Üsame b. Zeyd (r.anh) on sekiz yaşında ordunun genç komutanıydı. Tabii bu örnek sadece onunla sınırlı değil, daha birçok örnekler var. Şöyle ki;
         -Müslümanlar Mekke’den Medine’ye Hicret ettiklerinde müşrikler Allah Resulünü öldürmeye karar vermişlerdi, ama Hz. Ali’nin o gün için Allah Resulünün yatağında yatacak kadar cesaret örneği sergilemesi planlarını bozmaya yeten en çarpıcı örnektir. Hakeza yine o bütün gazalarda özellikle Hayber’in fethinde kılıcın hakkını verip Allah’ın aslanı övgüsüne mazhar olmanın ötesinde bir gencin nasıl bir delikanlı örneği olması gerektiğini ispatlamışta.
                                     -Kral Dukyanus’un sarayında her türlü zevki sefayı ellerinin tersiyle itip, inançları uğruna mağaraya sığınan şu meşhur Ashab-ı Kehf diye bilinen yedi uyur gencin hayatı tipik misal olarak karşımıza çıkar.
                                            -Kendisi bir köle iken göğsüne taş konulup ‘Ehad, Ehad’ diye haykıran Bilal-i Habeşi de bir bambaşka genç iman abidesi örneğidir.
                                             -Uhud’da Rasulullah’ı korumak adına;  anam babam sana feda olsun diyecek kadar can yürek Musab bin Umeyr (r.anh)’de şahadet şerbeti içmiş bir genç örneğidir.
                                      -Habib-i Kibriya’nın; İstanbul’u fetheden ne büyük kumandan dediği 21 yaşında ki Fatih Sultan Mehmet'te tâ önceden müjdelenmiş bir genç padişah örneğidir.
                Yukarıda geçen örneklerden de anlaşıldığı üzere Allah-ü Teâlâ akil baliğ olan 12–15 yaşlarındaki genci kul olma noktasında sorumlu kılıp muhatap kabul ederken, günümüzün sözde büyükleri 17–18 yaşlarındaki gençleri göz ardı edip muhatap bile almıyorlar. Oysa akıl yaşta değil baştadır. Kaldı ki Resulü Kibriya Efendimiz üstünlüğün takvada olduğunu bildirmiş. Madem öyle numuneyi imtisal diyebileceğimiz genç yetiştirmek derdimiz davamız olmalıydı.  Ashab-ı Kiram bu davanın gereği Peygamberimizin nazarlarıyla sahabe şerefine erişti ve her biri yıldız hükmüne geçtiler. Hakeza yine Gönül Sultanlarının himmet ve dualarıyla padişahlarımız kıtadan kıtaya fetihler gerçekleştirip her biri adalet kılıcı oldular. Derken böyle bir kültürden genç ve dinamik bir nesil doğup medeniyetler inşa etmişlerdir. Ne var ki sonradan bize bihaller olup o gençliği arar olduk hep. Tabii ki aramak iyi hoşta karşımıza çıkan yeni nesli habire zapturapt altında tutmakla o özlem duyduğumuz gençliği geri getireceğimizi sanıyoruz. Oysa yasaklar maraz doğuruyor, bir genci zorla hizaya getirip yönlendirmek mümkün olmadığı gibi kaş yapayım derken göz çıkarıyoruz. Hatta istediğiniz mesafede okulları meyhane ve birahanelerden uzak yerlere inşa etseniz de, istediğiniz kadar televizyon programlarına; ‘16 yaşından küçüklerin izlemesi sakıncalıdır’ uyarı etiketini iliştirseniz de bu böyledir. Bilakis meraklarını celp etmiş olursunuz. Bu tür yöntemle sonuç almak bir yana kızlı erkekli gruplar halinde flört bir hayat modeli daha da koyulaşmaktadır. Bu gidişatla öyle anlaşılıyor ki güya yaşadığı anın zevkini çıkardığını sanan ruhsuz genç manzaraları hayatımızdan hiç eksik olmayacak gibi. Peki, çözüm ne? Öncelikle çözüm için ilk evvela büyüklerden başlamak gerekir. Şöyle ki;   kerameti kendinden menkul bir takım sözde büyüklerin gençlere olan ön yargılı davranışları ve baskıcı, dayatmacı tutumlarını giderebilecek terapi uygulamaları hayata geçirmek gerekir. Sonraki adım malum tüketim çılgınlığına kendini kaptırmış gençlere öz kaynaklarımızla buluşturup üzerilerinde ki popüler kültürel kuşatmayı giderecek tedbirleri almak olmalıdır. Nasıl tedbir derseniz, gençlerin en çok merak saldığı dergi, gazete, internet, televizyon gibi birçok kitle iletişim araçlarını müspet manada kullanmakla elbet. Yeter ki böyle bir derdimiz olsun, bunu başarabiliriz de.
         Genç kuşaklarla aramızda mevcut olan derin ve onarılmaz kronik uçurumu; ‘Ahir zamandır, eh ne yapalım’ demekle geçiştiremeyiz. Problemlerin kaynağında öncelikle büyüklerin önce çuvaldızını kendilerine batırması gerekirken iğneyi başkalarına batırma hastalığı yatmaktadır.  Derler ya, her türlü problemin çaresi var, bir ölüme çare yoktur diye. O halde suçu ne ortama, ne gence, ne de zamana bağlama hakkımız var. Zaten bir bahane arıyorsak biliniz ki anlık düşünüp kendi hatalarımızı örtbas etmek için kılıf uydurmuş oluyoruz demektir.
          Her nedense dinde zorlama yoktur prensibinden hareketle bilhassa gençlik üzerinde zorlaştırmayın, kolaylaştırın ölçüsünü hep unutur olduk. Gençlere karşı nasıl bir tavır takınılacağını, gençleri tehdit eden kültürel yozlaşmaya karşı nasıl bir alternatif çözüm ve araçlar geliştireceğimizi bilemez haldeyiz. Nasıl olsa Allah-u Teâlâ nurunu tamamlayacak diye olup bitene de büsbütün seyirci kalamayız. Ebette ki bu dinin sahibi Allah, bu dini kıyamete kadar koruyacağına dair vaadi de var, ama bu demek değildir ki bu dünyada bir dikili fidanız olmasın. Bilakis bu hususta Allah Resulünün “Yarın kıyamet kopsa bile ağaç dikiniz”   buyruğu var. Madem öyle her doğan çocuğu yetişmeye aday genç fidanlar gözüyle bakmak zorundayız.  Madem din her an, her dem hayatımızın bir parçası, o halde şartlar ne olursa olsun ulvi ideallerimizi yaşatıp ötelere kanatlandırmak gerekir. Nasıl ki her an tufan varsa,  bir o kadar kendisine uzanacak elleri bağrına basmak için her an limanda bekleyen kurtuluş gemisi de var elbet.  Yeter ki o kurtuluş gemisine Nuh misali binmek için gayret edelim. Malum gayret edenden şeytan kaçar da.
       Gençlere güvenmekte fayda var, gereksiz yere kaygıya kapılıp ta durduk yerde kendimizi heder etmeye ve onlarla didişmenin bir manası yoktur. İslam’ı sevdirmek varken,  Allah belanı versin demek ne derece doğru bir davranış olur siz düşünün.  Hakeza her bir gencin başına gelebilecek felaket için; ‘Sen zaten buna müstahaksın, sen bunu hak ettin, bu bir Allah'ın uyarısıydı’ türünden sözlerde içten içe düşündürücü bir durumdur. Bilmem bu tür sözlerle nereye varabiliriz ki. Düşünsenize yeri geldiğinde akil baliğ olmamış sekiz yaşında bir çocuğu anne veya babasını kaybettiğinde, ölüm nedenini bile işlemiş olduğu herhangi bir suçun karşılığının bedeli olarak yorumlayabiliyoruz. Zaten böyle yorumluyorsak çocuk yetim kalmakla diyet ödemiş gibi bir anlam yüklemiş oluruz.  Oysa ne ebeveyn evladının işlediği fiilden sorumludur, ne de çocuk ebeveyninin işlediği fiilinden dolayı sorumlu tutulabilir.  İlla da bir çocuk için bir şey hüküm gerektiriyorsa bunun için deriz ki ceza ve mükâfat Allah'a havale edilir, bize düşen iyiliğe teşvik etmek olmalıdır. Şayet bir genç namaz kılarken bizden çekindiği için kılıyorsa, demek ki korku bela kılıyormuş, meğer o namaz teşvik edilerek kılınan namaz değilmiş deriz. Yani bir çocuğu Allah'ın rızasını kazanacak amellere hazırlamak esas olmalıdır.
        Olaylara tek pencereden bakamayız, değişik türden çok yönlü bakış açılarının olabileceğini fark edip hayata gri tondan bakmakta fayda var.  Nitekim dinimizde helal ve haramın yanında mubah ve mekruhta var. Her şeyden öte kurtuluşa çağrı tövbemiz var. İstersen tövbeni bin defa da bozsan yine gel diyen Mevlana’mız var. Madem bu kadar varlarımız çok, o halde gençleri hor görmek niye.  İyi ile kötüyü ayırt etmelerine yardımcı olacak ortamları hazırlamak varken zapturapt altına almak niye.
         Şurası muhakkak; aile ortamında baskıya maruz kalan bir çocuk ileri ki yaşlarda olur olmaz her şeye karışan bir karaktere bürünebiliyor. Böylece bakış açısı eleştirel boyuttan olacağından pozitif yaklaşım sergileyemeyecektir hep. Ah zavallı genç ne yapsın,  artık bu noktadan sonra çaresizdir, çocuk yaşta öz güvenini kazanmasına izin verilmemiş ki. Oysa İslamiyet her doğan çocuğun Müslümanlık fıtratı üzerine doğduğunu beyan ediyor. Anlaşılan çokça fıtrata müdahale ilerisinde kültürel erozyon olarak karşımıza çıkabiliyor. Tabiî ki ebeveynler, çevre ve okuldan kaynaklanan yanlış öğretiler genci kendinden koparıp çıkmaz sokaklara sürüklüyor.  Hatta bırakın kendisi gibi kalmayı eşyanın tabiatına bile vakıf olamaz duruma düşmektedir.  Belli ki atalarımız boş yere  ‘Ağaç yaş iken eğilir’ dememişler. Nasıl ki,  defineciler maden ararken kılı kırk yarıp hedefine ulaşmak için gayret gösteriyorsa, insan eğitimi içinde kılı kırk yarmak gerekir. Kelimenin tam anlamıyla önce örnek insan olacağız, sonrasın da; sana gelen sende dirilecek hükmünün gereği yapılacak.  İşte ölçü budur.
        Eğer bugün geçmişte olduğu gibi 7–8 yaşlarında Kur’anı ezberlemiş, 10–15 yaşlarında ilmihal bilgisini halledip yirmi yaşında kitap yazacak düzeye gelmiş genç göremiyorsak, belki de çocuk daha doğar doğmaz sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okunmadığı veya dualar ve ilahilerle beslenilmediği, hatta âlimler meclisinden bulunmayışı ya da helal süt emmeyişi gibi bir dizi genel hasletlerden uzak kalışımızda aramalı...
       İslam âlimlerinin gençliğe yönelik risale yazmamaları canlı bir medeniyetin yaşanıyor olmasıyla ilgili bir husus olsa gerektir. Niye yazsınlar ki, o devirlerde çocuk daha doğar doğmaz sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunarak eğitime adım atıyordu. Şimdilerde hak getire, uygarlık adı altında gençlik makyajlanıp, işte eğitim bu diye yutturuluyor. Maalesef içi boş modernlik sunulduğundan itibaren gençlik sorunları gündemden hiç düşmedi, düşmez de. Yine de ümit varız, mayamızda mevcut ruh köküne sadık o gençlik ateşi her an filizlenip dal budak salabilir de. Neden olmasın ki?

             Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder