13 Aralık 2016 Salı

MEDENİYETLERİN TARİHİ KAYNAKLARI




          MEDENİYETLERİN TARİHİ KAYNAKLARI
                                                                                                        
                                                                  SELİM GÜRBÜZER

      Bilindiği üzere her medeniyetin beslendiği ilham kaynağı ve kendine özgü idealizmi vardır. Dolayısıyla her medeniyetin gücü ilham kaynaklarından beslendiği ölçüde boy vermektedir.   Tabii boy verirken de insanlığa katkısı müspet ya da menfi yönde olabiliyor. Nasıl mı? Roma medeniyetinin katkısı din, Çin medeniyetinin katkısı faydacılık, Hint medeniyetinin katkısı metafizik düşünce, Avrupa medeniyetinin katkısı ideolojidir.
          Medeniyetlerin ilham kaynakları deyip geçmemeli. Çünkü gök kubbe idealizmine güç veren sinerjik etki beraberinde Mezopotamya medeniyetini getirmiştir. Böylece Mezopotamya medeniyeti gökyüzü hayranlığıyla bütünleşmesi bir yana başka medeniyetlere beşiklik etmişte. Hakeza erotizm, incelik ve yaşama duygusu gibi değerlerde Roma medeniyetinin bir meyvesi olarak sahne almıştır.
         Gökyüzü her hangi bir iklime değer katar da toprak katmaz mı, elbette katar.  Bakın o toprağın derin çekiciliği Mısır’a bir başka medeniyet kazandırmıştır. Her ne kadar Mısır, toprağın derinliklerine dalıp korku duygusuna kapılmışsa da, bir zaman gelmiş o korku duygusu korku imparatorluğuna dönüşecektir. Artık, korku egemenliği Mısır piramidinin en üst doruğundadır.  Adeta piramidin bu üst mertebesi korku salan bir egemenliği ifade edecektir. Hele bir ülkenin toprağına egemen duygusu yerleşmeye görsün onu bir daha çıkarmak pekte kolay olmayabiliyor. Neyse ki bu egemen duyguyu yenecek ilk gücü Hz. Yusuf’un Züleyha'ya başkaldırışında görebiliyoruz. Yani, Yusuf (a.s) Züleyha'nın arzularına teslim olmaz. İşte bu teslim olmama girişimi Mısırın ruhunda merhamet aşısı oluşturmaya yetmiştir. Hani derler ya, alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste, aynen öyle de merhamet abidesi bir girişim sonuç verir de.  Evet, Züleyha'nın şahsında bütünleşen korku salan medeniyet hamlesi Yusuf Yüzlü Yusuf’un yeşerttiği merhamet iksirine yenik düşmüştür. Bu da yetmez, merhamet aşısı egemen duyguya galip gelince Mısırın o hâkimiyet duygusu rafa kalkar da.
          Tıpkı Mısırda olduğu gibi Roma’da da egemen duygu ağırlıklı bir değerdir.  Roma'nın Mısır'dan farkı kendi dışındakileri aslana parçalatma,  çarmıha germe,  çivileme, yakma şeklinde bir güç gösterisinde bulunmasıdır. Bilhassa ilk Hıristiyanlar bu zulümden çok yara almışlardır. Ama sonunda kazanan biçare Hıristiyanlar olmuştur. Şu da bir gerçek Roma’nın bu egemen güç duygusu kötü örnek teşkil etmekle birlikte bir şekilde bugünkü batı uygarlığının hamuruna hukuk ve şehirlilik gibi değerler katmayı bilmiştir. Zaten Eski Roma'dan söz edilecekse onu askeri, idari, hukuki ve şehirleşmeye kattığı yönüyle değerlendirmek daha etik olacaktır.  Ki,  Roma bu değerler sayesinde medeniyet olabilmiştir.  Hatta eski Yunan’ın katkısı da inkâr edilemez,  katkısı daha çok kültür alanında cereyan etmiştir. Öyle ki, eski Yunan kültürü batı insanının muhtaç olduğu ruhi boşluğa ilham kaynağı olmuş ta. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse batıya ilham olan bu katkı Endülüs Müslümanların kattığı bir katkıdır. Zira Yunan klasikleri Endülüs Müslümanlarının tercüme faaliyetleri sonucu su yüzüne çıkmıştır. Şayet batı bu su yüzüne çıkan bilgilere ulaşmasaydı, belki bugün batı uygarlığından söz ediyor olmayacaktık.
            Evet, Grek medeniyetinde düşünce gelişmişti, ama bir şey eksikti,  eksik olan adaletti elbet.  Hatta adaletin düşüncenin yanında esemesi bile okunmazdı.  Nasıl okunsun ki,  Sokrat gibi bilge insanlar batı düşünce ufkunda rol kaynağı olmasına rağmen,  çok ağır bedel ödemişler ve birçoğu ölüme mahkûm edilmişlerdir. Tabii ortada darağacı bir adalet olunca başka bir şeyde çıkmazdı.  İşte vahşi batı o yıllarda adaletten bihaber oldukları içindir ilk Hıristiyanlar bu mücadeleden galip çıkmışlardır. Bakın bugün olmuş Sokrat düşüncesiyle yaşıyor, yaşayacakta.
        
          Malum uzak doğu deyince akla Çin gelmektedir.   Çin'in tarihi sürecinde de tıpkı Grek dünyasındaki zarafete benzer bir yaşama duygusu sıkça görülüp bu değerler Çin Medeniyetinin doğuşuna temel teşkil etmiştir. Tabii bu arada Türklerde Orta Asya'da yaşadıklarından ister istemez Çin’le içli dışlı olmuşlardır.  Her şeyden öte VIII. ve XI. asırlar arasında Türkler göçebelikten yerleşik hayata geçiş yapmakla hızla medeniyet yolunda mesafe kat etmişlerdir. Böylece ticaret, sanayi ve kültürde ilerlemeler kaydedilmiştir. Elbette ki yerleşikliğe ilk geçişte at, silah ve demirciliğin çok büyük rolü olmuştur. Öyle ki; Çinliler ata binmeyi ve koşum takımlarını Türklerden öğrenmişler. Türkler göçebeliğin vermiş olduğu dinamizmi yerleşik hayata dönüştürünce medeniyette kendiliğinden doğmuştur. Ne var ki; Moğol kasırgası önüne çıkan her şeyi yakıp yıkarak bir güneş gibi doğmakta olan bu medeniyetin gelişmesini sekteye uğratılmıştır. Dolayısıyla, Cengiz Han gelişmekte olan Türk- İslam medeniyetini yakıp yıkan lider olarak tarihe geçecektir. Nitekim Cengiz ve Hulagu zihniyeti medeniyet yıkıcı olarak anılırlar. Onlar belki büyük komutan ya da kahraman asker olabilirler, ama deha değillerdi. Çünkü dehalar yıkıcı değil inşa edici kahramanlardır. Zaten medeniyet muştuları dünyaya yıkmak için değil, yapmak için gelirler.
         Peki ya Hint,  malum Hint medeniyetinin idealizmi mistik düşünce üzerine kuruludur. Hatta bu coğrafyaya geçte olsa İslamın tasavvuf soluğu da dâhil olur.   Tabii dâhil olması çokta kolay olmadı, birçok engellere maruz kalır.  Nitekim Hindistan’da Ekber Şah yönetiminde gerçekleşen İslam düşmanlığı üzerine kurulu uygulamaları bunun tipik misalidir. Öyle ki Müslüman Babürlüler çok umutsuzlardı, görünürde bu dikta yönetimle baş edilebilecek gücü kendilerinde göremiyorlardı, adeta dipsiz kuyuya düşmüşlerdi. Hatta Müslümanlar namazlarını bile gizli kılar hale gelmişlerdi. İşte böyle elim bir vaziyette Hz. Ömer’in 29. göbekten torunu 17 yaşında zahiri ilmi bitirmiş aydınlık güneşi İmam-ı Rabbani (k.s) bir umut ışığı olarak devreye girer. İşte söz konusu bu genç, Hindistan’ın eski başkentlerinden Agra’dan başlattığı hareketin ardından Serhend’e dönmüş, burda da tüm bozuk cereyanlara karşı yazdığı risalelerle cevap vermiştir. Bu da yetmez bir taraftan da etrafa gönderdiği mektuplarla Müslümanları aydınlatmayı bilmiştir.  O babasının vefatıyla birlikte çıktığı Hac yolculuğunun ardından Delh’te büyük bir şeyh Hace Muhammed Bakibillah’le karşılaşmış ve bu büyük buluşmanın akabinde Hace Muhammed Bakibillah onun ilerisinde büyük bir zat olacağını sezmiş olsa gerek ki,  Hocası Hace Emkenegi’nin işaretiyle Hindistan’ın Serhend şehrine göndermiştir. Ve sonunda Serhend ışık kandiline kavuşup aydınlanır da. Dahası bu ışık Serhend'le sınırlı kalmayıp Ekber Şah’ın bulunduğu Ekber Abad şehrine yayılır da. Öyle ki; Nakşibendî tarikatının feyzi bereketi dalga dalga yayıldıkça zaman içerisinde Ekber Şah’la başlayan zorbalık, oğlu Cihangir tahta geçtiğinde yumuşamaya terk etmiş, böylece onları da takiben işbaşına gelen hükümdarlar bir öncekinden daha merhametli ve adil olacak hüviyete bürünüp büyük bir değişim gerçekleşir.   Gerçekten de öncekilerden daha bir farklı ve dini bütün Evrengzib Han tahta oturduğunda en nihayet halk rahat bir nefes alacak duruma gelir.  İşte böylesine sessiz sedasız gerçekleşen aydınlanmanın baş mimarı hiç şüphesiz İmam-ı Rabbani’den (k.s) başkası değildir. O Faruki meşrebiyle (iyiyi kötüyü ayıran)  irşat hareketini tamamladıktan sonra her fani gibi 1624 yılında ardından dört yüz halife bırakıp ahrete öyle kanatlanır. Her şeyden öte o sadece Hindistan’ın gönlünde yer edinmemiş, şimdi o tüm Müslüman âleminin gönül tahtındadır. Onun feyzi bereketi kıyamete kadar yaşayacakta.   
      Belli ki Medeniyet oluşmadan önce bir duygu, bir ruh, bir romantizm seli devreye girmektedir.  Dolayısıyla sübjektif gerçekleri göz ardı edemeyiz, çünkü medeniyetlerin oluşumunda sübjektif değerler en önemli temel sütundur. Zaten bu sütunlar üzerine medeniyet hamlesi vuku bulabiliyor.
        Bakın bugünkü batı medeniyetinin köklerinde Roma ideali ve Yunan antik yaşam kültür harcı vardır. İşte bu iki ruh aynı potada mayalanıp keşfe ve tekniğe dönüştüğünde değişik modeller sahne almıştır. Şöyle ki:
          —Siyasette Makyavelizm,
          —Dinde Kilise sultaları,
          —Felsefede pragmatizm,
          —Ekonomide kapitalizm,
          —İdeolojide komünizm, faşizm gibi akımlar türemiştir. Şurası muhakkak ideolojilerin ömrü bir asrı geçmiyor, nasıl geçsin ki ilham kaynağı batı diyalektiğidir. Bakmayın siz batının cilalı görünümüne, aslında bu görünümün altı kaynayan kazandır,  kazanın içi birçok çelişkileri bağrında taşıyor hala. Sürekli birbirinden zıt iç ve dış çelişik ağlarla savaşır durumdalar. Bakalım bu kazan nereye kadar kaynama devam edecek. Şayet bu çekişmeye son vermezseler bu batının kendi kendine intiharı olacaktır. Zaten şimdiden uygar dünya kendi içinde tehlike sinyalleri vermeye başladı bile. Eninde sonunda çöküş kaçınılmazdır.   İslam’ın dünyada hızla yayılmaya yüz tutması ve yeniden medeniyet olarak doğma ihtimali güçlendikçe batıyı karalar bastığı muhakkak. Artık eskisi kadar doğu insanını sömürmek pek kolay olmayacak.  Kim bilir belkide doğu bu sefer batı’yı fethedecek.   Sanki Said Nursi Hz.leri; Osmanlı Batı’ya gebe, batı Osmanlı’ya gebe derken bu noktaya işaret eder gibi.  Kaldı ki bizim medeniyetin ilham kaynağı vahiydir. Onlarınsa ideolojidir. İşte bu ideolojik tutkunluğun yansıması Bosna, Çeçenistan, Irak, Suriye, Filistin ve dünyanın birçok yerinde kanayan hadiselere bakılırsa batılı huylu huyundan vazgeçmeyecek bir görünüm veriyor.  Hala Romalı tavrı sergilemeye devam etmekte ısrarlılar.
        Teknoloji elbette ki büyük bir nimettir.  Ancak maneviyat olmazsa ne işe yarar ki.  Bakın batı teknolojide zirve yaptı yapmasına ama bir türlü huzur bulamıyor. Batı, kilisenin sultasından kurtuldu da ne oldu ki,  şimdi de makinenin esaretine yakayı kaptırmış durumda. Bu da yetmez ideolojilerin tutsağına düşüverdiler. Oysa insan ruhunun susuzluğunu giderecek reçete doğu’dadır. Başka yerlerde umut aramalarına gerek yoktur. Şayet doğu revakına girerlerse o zaman aradıkları gerçek özgürlüğü bulmaları an be an gerçekleşebilir. Çünkü Müslümanlar hürriyeti Allah’a abd olmakta buluyorlar. İslam’da eşyaya ve dünyevi metaya kul olmak yoktur,  ancak Allah’a kul olmak vardır.  İşte özgürlük budur.
        Orta çağ medeniyeti aynı zamanda bir Hıristiyan medeniyetidir.  Zira XIV. asırda inancın yerini kan almaya başlayınca batı toplumunda çözülmeyle birlikte beraberinde Hıristiyan medeniyetini getirmiştir. Tâ ki bu Rönesans’a kadar sürmüştür. Rönesans bir anlamda aynı medeniyet çatısı altında bir değişmenin ifadesidir. Malum, Rönesans kilise sultasına karşı verilen bir mücadelenin sonucu doğmuştur. Böylece Rönesans’la akıl tahta oturmuştur.  Ancak bu sefer aklın karaya oturacağı bir krizle karşı karşıya kalınacaktır. Artık batı, akıl kölesi bir sarmala yakasını kaptırır bile.  Bakalım bu sarmaldan nasıl kurtulacaklar, doğrusu merak konusu. Aslında kurtuluş reçetesi var, ama talibi yok. Belli ki insanlığın kurtuluşu aklında giremediği sahalara uzanmakta gözüküyor. 
          Batı şu sıralar kurtuluşun ruhta olduğunu daha yeni yeni fark etmeye başlamıştır. Anlaşılan o ki; Greko-Romen-Hıristiyanlık üçgeni bugünkü batı medeniyetinin sacayağını oluşturmaktadır. Fakat bu sacayağını aşacak bir hamleye ihtiyaç vardır. Her ne kadar Batı medeniyetinin duygu eksenini Hıristiyanlık, düşünce biçimi Yunan felsefesi ve adalet terazisi Roma hukuku olsa da tüm bu unsurları bir havuzda toplayacak kalıcı ilham kaynağının varlığı şarttır. Zira her medeniyet bir ilhamdan beslenir. Hiç kuşkusuz bu ilhamın en itici gücü din’dir. Şöyle ki:
       —Çin (Uzak doğu medeniyeti); Konfüçyüs, Budizm,
       —Hint Medeniyeti; Brahman-Hinduizm,
       —Yunan ve Roma ikilisi: Politeizm (çok Tanrılılık),
       — Batı medeniyeti; Hıristiyanlık,
       —Doğu Medeniyeti; İslam. 
      Bir kere dinsiz medeniyet eşyanın tabiatına aykırılık arz eder. Kaldı ki ilim ve din olmadan medeniyet nasıl vuku bulsun ki. Mutlaka ruh köküne ihtiyaç vardır. Çünkü medeniyetlerin temelinde ruh vardır. Batı bu kez bir şeyleri fark etmiş olsa gerek ki tekrardan din’e dönüşü gündemine almış durumda.  Baktılar ki Rönesans aklı tek başına tüm meseleleri çözemeye yetmiyor,   o halde aklın yanına kiliseyi almak gerekir düşüncesi her geçen gün baskın hale gelmekte.  Derken batı tekrar kilise teşkilatlarıyla, partileriyle ve eğitim kurumlarıyla dini yaşatma çabasına girmiştir.  Nasıl girmesinler ki, buna mecburlar. Bakın, Cemil Meriç günümüze damga vuran ruhsuz uygarlığı Fourier’in dilinden şöyle tanımlar:
       “.. Medeniyet iki sütun üzerinde yükselir: süngü ve açlık. Dolandırıcılarla namussuzların gönlüne göre bir düzen: hâkim-i mutlak para. Medeni insan nezaket ve terbiye icabı yalancı olmak zorunda. Oysa medeniyet bir nass uğruna boğazlaşmak hem de manasını ve ne işe yaradığını anlamadan. Delil mi isterseniz insan hakları ve hürriyetleri için yapılan katliamlar ortada. Medeniyet üçkâğıtçılara saraylar yaptırır dâhilere kümes…
             Bu cümlelerden ister istemez Akif’in; ‘Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar’ mısralarını hatırlarız. Akif'in bu çıkışı aslında bir medeniyet düşmanlığı değil bilakis çığırından çıkmış uygarlığa bir tepkidir.   Nasıl tepki göstermesin ki, değerler alt üst olmuş saygı sevgi hak getire,  vatan sathı denilince arsadan pay alma, erdemlilik denilince para, halk iradesi denilince yığınlar, annelik denilince cinsel metalik, iman denilince ateizm   akla geliyor.   İşte batı medeniyeti bu,  şayet bu medeniyetse.
      Dedik ya, sakın ola ki Akif’in sözleri medeniyet karşıtlığı anlaşılmasın.  Bu çıkış medeniyetsizliğe karşı bir çıkıştır. Hatta bu mısralar görünürde volkan patlaması gibi görünse de aslında bu mısraların özünde Türk İslam medeniyetinin yeniden dirilişe geçeceğinin bir muştusu vardır. İslam tüm insanlığa inmiş en son kâmil bir din olduğundan bu güne Türk, Arap, Fars Hint ve batı medeniyetlerine kaynak olmuş bile. İslam'ın bir güneş gibi doğmasıyla birlikte her medeniyet bu ışıktan kendine düşen payı alıp alt medeniyetler olarak sahne almışlardır. Anlaşılan İslam’ın insanlığa katkısı çok büyük olmuş. İşte İslam’ın bu medeniyet misyonunu görmezlikten gelip kendilerini çağdaş sananlar aslında çağ dışıdırlar. Hakeza bugün orta doğu ve tüm İslam dünyasında yaşanan perişanlığın temelinde ruh kökünden uzaklaşmak vardır. Öyle içler acısı bir tabloyla karşı karşıyayız ki ne gerçek manada ortada medeniyete talip olan bir oluşum, ne kültür ve medeniyet mirasına sahip çıkan bir erk,  ne de ideolojik eğilimlere kapılmamış bir gençlik var.  Maalesef içimizi burkan bir dizi sebepler medeniyet olmamıza en etkin engel unsurlardır.
       Madem öyle yeniden dirilişe geçmek gerek. Nasıl ki, Peygamberimizin yeryüzünü şereflendirmesini müteakip Mekke ve Medine hayat bulup üç kıtayı kapsayacak göz kamaştırıcı medeniyet gerçekleştiyse, bugünde pekâlâ ruh kökümüzle buluştuğumuzda o eski ihtişamlı dönemlerimizin değişik örneğini yaşayabiliriz.  Düşünsenize “Bir elde Kuran, bir elde bilgisayar” anlayışının hâkim olduğu bir iklim doğduğunda insanlık yeniden soluk alması an be an mümkün.  Kaldı ki İslam çöle hayat vermiş bir din,  pekala metropol kentlerde erdemli kentlere dönüşebilir. Malum çöl şartları kent gibi değil, ortam şartları daha çetindir. İşte görüyorsunuz İslam insanlığın en zor yaşadığı şartlarda bile ışık olmuş. Öyle ki İslam’ın o engin çöle inen nur tecellisi bedevi yapıları çözmeye yetmiştir. Bedevi toplumu ilk kez bir medeniyetle yüzleşmişti, ama kabullenmek kolay olmadı, Bedir, Uhud, Hendek derken ancak bu savaşların ardından Mekke fethi gerçekleşebilmiştir. Elbette ki alışılmış kalıplardan çıkıp bir anda medeni olmak için bedel ödemek gerekiyordu.  Ve o bedel ödenir de. Gerçekten de kolay bir süreç yaşanmadı, medeni olmamakta ısrar edenlerin tepkileri acımasız, bir o kadarda sert olmuştur. Medeniyetsizlik bedevi ruhuna öyle işlemiş ki devlet olunduğunda bile Emevi halifelerinin ‘mülk’ tarzında inşa etmiş oldukları saraylardan sıkılıp yeniden çöl hayatına dönüş özlemi uydukları gözlemlenmiştir. Hatta birçok Emevi hükümdarı Şam’ı terk eder hale gelmiştir.  Böylece çöl alanlarında mahalleler kurmuşlar, yetmemiş çadırı tercih etmişlerdir.  Maalesef anti medeniyet tutumda ısrarcılık onları medeniyetten uzak bir hayata itmiştir.  Anlaşılan meselenin temelinde medeniyetsizliğin medeniyete galebe çalması vardır.  Bu öyle bir galebe çalma ki iliklerine kadar işlemiş olan bedevilik ruhu İslam medeniyetinin hızla yayılması geciktirmiştir. Evet, sonunda medeniyetle yüzleştik ama bu uğurda çok kanlar döküldüğünü de unutmamak gerekir.  Bedevilik yüzünden bir türlü o özlenen medeniyete yumuşak geçiş sağlanamamıştı. İşte bu medeniyet yürüyüşünde harici ve bedevi kılıç kalkanlarına karşı Hz. Ali (k.v) hilafet içtihadıyla, Hz. Muaviye’de mülk (saltanat) içtihadıyla mücadele verip medeniyetsizliklerini ayyuka çıkarmışlardır. Özellikle tarihte Hz. Ali ve Ehli Beytin harici militanların kılıçlarına maruz kalmaları gerçekten düşündürücüdür.
         Bizde de Hz. Mevlana’nın göçmen Türkmenlerin fevri davranışlarını eleştirmesi gerçeği vardır. Aslında Hz. Mevlana’nın eleştirisi anti- medeniyet tutumlarına karşı bir tavırdır, asla iddia edildiği gibi Türklüğe karşı bilenmek değildir. Hem Hz. Mevlana hem de İbn-i Haldun içinde bulunduğu toplumun anormal gördükleri davranışları tenkit etmesi medeniyete verdikleri öneme binaendir. Her ikisi de yanlış anlaşılmalarına rağmen sonunda kazanan medeniyet olmuştur. Nitekim uzun soluklu bu yürüyüşte göçmenliği bırakan Türkler, ‘Göçebeliği bırakın medeni olun’ hadisi şerifini gereğini yerine getirip,  üç kıtaya yayılan Türk-İslam medeniyeti olmuşlarda.
     Velhasıl; Peygamber buyruğu medeniyete çağrıdır.
      
     
     

       

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder