MEDENİYETLERİN TARİHİ KAYNAKLARI
SELİM GÜRBÜZER
Bilindiği üzere her medeniyetin
beslendiği ilham kaynağı ve kendine özgü idealizmi vardır. Dolayısıyla her
medeniyetin gücü ilham kaynaklarından beslendiği ölçüde boy vermektedir. Tabii boy verirken de insanlığa katkısı
müspet ya da menfi yönde olabiliyor. Nasıl mı? Roma medeniyetinin katkısı din,
Çin medeniyetinin katkısı faydacılık, Hint medeniyetinin katkısı metafizik
düşünce, Avrupa medeniyetinin katkısı ideolojidir.
Medeniyetlerin ilham kaynakları deyip
geçmemeli. Çünkü gök kubbe idealizmine güç veren sinerjik etki beraberinde
Mezopotamya medeniyetini getirmiştir. Böylece Mezopotamya medeniyeti gökyüzü
hayranlığıyla bütünleşmesi bir yana başka medeniyetlere beşiklik etmişte.
Hakeza erotizm, incelik ve yaşama duygusu gibi değerlerde Roma medeniyetinin
bir meyvesi olarak sahne almıştır.
Gökyüzü her hangi bir iklime değer
katar da toprak katmaz mı, elbette katar.
Bakın o toprağın derin çekiciliği Mısır’a bir başka medeniyet
kazandırmıştır. Her ne kadar Mısır, toprağın derinliklerine dalıp korku
duygusuna kapılmışsa da, bir zaman gelmiş o korku duygusu korku imparatorluğuna
dönüşecektir. Artık, korku egemenliği Mısır piramidinin en üst doruğundadır. Adeta piramidin bu üst mertebesi korku salan
bir egemenliği ifade edecektir. Hele bir ülkenin toprağına egemen duygusu
yerleşmeye görsün onu bir daha çıkarmak pekte kolay olmayabiliyor. Neyse ki bu
egemen duyguyu yenecek ilk gücü Hz. Yusuf’un Züleyha'ya başkaldırışında
görebiliyoruz. Yani, Yusuf (a.s) Züleyha'nın arzularına teslim olmaz. İşte bu
teslim olmama girişimi Mısırın ruhunda merhamet aşısı oluşturmaya yetmiştir.
Hani derler ya, alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste, aynen öyle de merhamet
abidesi bir girişim sonuç verir de.
Evet, Züleyha'nın şahsında bütünleşen korku salan medeniyet hamlesi
Yusuf Yüzlü Yusuf’un yeşerttiği merhamet iksirine yenik düşmüştür. Bu da
yetmez, merhamet aşısı egemen duyguya galip gelince Mısırın o hâkimiyet duygusu
rafa kalkar da.
Tıpkı Mısırda olduğu gibi Roma’da da
egemen duygu ağırlıklı bir değerdir.
Roma'nın Mısır'dan farkı kendi dışındakileri aslana parçalatma, çarmıha germe, çivileme, yakma şeklinde bir güç gösterisinde
bulunmasıdır. Bilhassa ilk Hıristiyanlar bu zulümden çok yara almışlardır. Ama
sonunda kazanan biçare Hıristiyanlar olmuştur. Şu da bir gerçek Roma’nın bu
egemen güç duygusu kötü örnek teşkil etmekle birlikte bir şekilde bugünkü batı
uygarlığının hamuruna hukuk ve şehirlilik gibi değerler katmayı bilmiştir.
Zaten Eski Roma'dan söz edilecekse onu askeri, idari, hukuki ve şehirleşmeye kattığı
yönüyle değerlendirmek daha etik olacaktır.
Ki, Roma bu değerler sayesinde
medeniyet olabilmiştir. Hatta eski
Yunan’ın katkısı da inkâr edilemez,
katkısı daha çok kültür alanında cereyan etmiştir. Öyle ki, eski Yunan
kültürü batı insanının muhtaç olduğu ruhi boşluğa ilham kaynağı olmuş ta. Ancak
doğrusunu söylemek gerekirse batıya ilham olan bu katkı Endülüs Müslümanların
kattığı bir katkıdır. Zira Yunan klasikleri Endülüs Müslümanlarının tercüme
faaliyetleri sonucu su yüzüne çıkmıştır. Şayet batı bu su yüzüne çıkan
bilgilere ulaşmasaydı, belki bugün batı uygarlığından söz ediyor olmayacaktık.
Evet, Grek medeniyetinde düşünce
gelişmişti, ama bir şey eksikti, eksik
olan adaletti elbet. Hatta adaletin düşüncenin
yanında esemesi bile okunmazdı. Nasıl
okunsun ki, Sokrat gibi bilge insanlar
batı düşünce ufkunda rol kaynağı olmasına rağmen, çok ağır bedel ödemişler ve birçoğu ölüme
mahkûm edilmişlerdir. Tabii ortada darağacı bir adalet olunca başka bir şeyde
çıkmazdı. İşte vahşi batı o yıllarda
adaletten bihaber oldukları içindir ilk Hıristiyanlar bu mücadeleden galip
çıkmışlardır. Bakın bugün olmuş Sokrat düşüncesiyle yaşıyor, yaşayacakta.
Malum uzak doğu deyince akla Çin
gelmektedir. Çin'in tarihi sürecinde de
tıpkı Grek dünyasındaki zarafete benzer bir yaşama duygusu sıkça görülüp bu
değerler Çin Medeniyetinin doğuşuna temel teşkil etmiştir. Tabii bu arada
Türklerde Orta Asya'da yaşadıklarından ister istemez Çin’le içli dışlı olmuşlardır. Her şeyden öte VIII. ve XI. asırlar arasında
Türkler göçebelikten yerleşik hayata geçiş yapmakla hızla medeniyet yolunda
mesafe kat etmişlerdir. Böylece ticaret, sanayi ve kültürde ilerlemeler
kaydedilmiştir. Elbette ki yerleşikliğe ilk geçişte at, silah ve demirciliğin
çok büyük rolü olmuştur. Öyle ki; Çinliler ata binmeyi ve koşum takımlarını
Türklerden öğrenmişler. Türkler göçebeliğin vermiş olduğu dinamizmi yerleşik
hayata dönüştürünce medeniyette kendiliğinden doğmuştur. Ne var ki; Moğol kasırgası
önüne çıkan her şeyi yakıp yıkarak bir güneş gibi doğmakta olan bu medeniyetin gelişmesini
sekteye uğratılmıştır. Dolayısıyla, Cengiz Han gelişmekte olan Türk- İslam
medeniyetini yakıp yıkan lider olarak tarihe geçecektir. Nitekim Cengiz ve
Hulagu zihniyeti medeniyet yıkıcı olarak anılırlar. Onlar belki büyük komutan
ya da kahraman asker olabilirler, ama deha değillerdi. Çünkü dehalar yıkıcı
değil inşa edici kahramanlardır. Zaten medeniyet muştuları dünyaya yıkmak için
değil, yapmak için gelirler.
Peki ya Hint, malum Hint
medeniyetinin idealizmi mistik düşünce üzerine kuruludur. Hatta bu coğrafyaya
geçte olsa İslamın tasavvuf soluğu da dâhil olur. Tabii dâhil olması çokta kolay olmadı, birçok
engellere maruz kalır. Nitekim
Hindistan’da Ekber Şah yönetiminde gerçekleşen İslam
düşmanlığı üzerine kurulu uygulamaları bunun tipik misalidir. Öyle ki Müslüman
Babürlüler çok umutsuzlardı, görünürde bu dikta yönetimle baş edilebilecek gücü
kendilerinde göremiyorlardı, adeta dipsiz kuyuya düşmüşlerdi. Hatta Müslümanlar
namazlarını bile gizli kılar hale gelmişlerdi. İşte böyle elim bir vaziyette
Hz. Ömer’in 29. göbekten torunu 17 yaşında zahiri ilmi bitirmiş aydınlık güneşi
İmam-ı Rabbani (k.s) bir umut ışığı olarak devreye girer. İşte söz konusu bu genç,
Hindistan’ın eski başkentlerinden Agra’dan başlattığı hareketin ardından
Serhend’e dönmüş, burda da tüm bozuk cereyanlara karşı yazdığı risalelerle
cevap vermiştir. Bu da yetmez bir taraftan da etrafa gönderdiği mektuplarla
Müslümanları aydınlatmayı bilmiştir. O
babasının vefatıyla birlikte çıktığı Hac yolculuğunun ardından Delh’te büyük
bir şeyh Hace Muhammed Bakibillah’le karşılaşmış ve bu büyük buluşmanın
akabinde Hace Muhammed Bakibillah onun ilerisinde büyük bir zat olacağını
sezmiş olsa gerek ki, Hocası Hace
Emkenegi’nin işaretiyle Hindistan’ın Serhend şehrine
göndermiştir. Ve sonunda Serhend ışık kandiline kavuşup aydınlanır da. Dahası
bu ışık Serhend'le sınırlı kalmayıp Ekber Şah’ın bulunduğu Ekber Abad şehrine
yayılır da. Öyle ki; Nakşibendî tarikatının feyzi bereketi dalga dalga
yayıldıkça zaman içerisinde Ekber Şah’la başlayan zorbalık, oğlu Cihangir
tahta geçtiğinde yumuşamaya terk etmiş, böylece onları da takiben işbaşına
gelen hükümdarlar bir öncekinden daha merhametli ve adil olacak hüviyete bürünüp
büyük bir değişim gerçekleşir.
Gerçekten de öncekilerden daha bir farklı ve dini bütün Evrengzib Han
tahta oturduğunda en nihayet halk rahat bir nefes alacak duruma gelir. İşte böylesine sessiz sedasız gerçekleşen aydınlanmanın
baş mimarı hiç şüphesiz İmam-ı Rabbani’den (k.s) başkası
değildir. O Faruki meşrebiyle (iyiyi
kötüyü ayıran) irşat hareketini
tamamladıktan sonra her fani gibi 1624 yılında ardından dört yüz halife bırakıp
ahrete öyle kanatlanır. Her şeyden öte o sadece Hindistan’ın gönlünde yer
edinmemiş, şimdi o tüm Müslüman âleminin gönül tahtındadır. Onun feyzi bereketi
kıyamete kadar yaşayacakta.
Belli ki Medeniyet oluşmadan önce bir
duygu, bir ruh, bir romantizm seli devreye girmektedir. Dolayısıyla sübjektif gerçekleri göz ardı
edemeyiz, çünkü medeniyetlerin oluşumunda sübjektif değerler en önemli temel
sütundur. Zaten bu sütunlar üzerine medeniyet hamlesi vuku bulabiliyor.
Bakın bugünkü batı medeniyetinin
köklerinde Roma ideali ve Yunan antik yaşam kültür harcı vardır. İşte bu iki ruh
aynı potada mayalanıp keşfe ve tekniğe dönüştüğünde değişik modeller sahne
almıştır. Şöyle ki:
—Siyasette Makyavelizm,
—Dinde Kilise sultaları,
—Felsefede pragmatizm,
—Ekonomide kapitalizm,
—İdeolojide komünizm, faşizm gibi
akımlar türemiştir. Şurası muhakkak ideolojilerin ömrü bir asrı geçmiyor, nasıl
geçsin ki ilham kaynağı batı diyalektiğidir. Bakmayın siz batının cilalı
görünümüne, aslında bu görünümün altı kaynayan kazandır, kazanın içi birçok çelişkileri bağrında
taşıyor hala. Sürekli birbirinden zıt iç ve dış çelişik ağlarla savaşır
durumdalar. Bakalım bu kazan nereye kadar kaynama devam edecek. Şayet bu
çekişmeye son vermezseler bu batının kendi kendine intiharı olacaktır. Zaten şimdiden
uygar dünya kendi içinde tehlike sinyalleri vermeye başladı bile. Eninde
sonunda çöküş kaçınılmazdır. İslam’ın
dünyada hızla yayılmaya yüz tutması ve yeniden medeniyet olarak doğma ihtimali güçlendikçe
batıyı karalar bastığı muhakkak. Artık eskisi kadar doğu insanını sömürmek pek
kolay olmayacak. Kim bilir belkide doğu
bu sefer batı’yı fethedecek. Sanki Said
Nursi Hz.leri; Osmanlı Batı’ya gebe, batı Osmanlı’ya gebe derken bu noktaya
işaret eder gibi. Kaldı ki bizim
medeniyetin ilham kaynağı vahiydir. Onlarınsa ideolojidir. İşte bu ideolojik
tutkunluğun yansıması Bosna, Çeçenistan, Irak, Suriye, Filistin ve dünyanın
birçok yerinde kanayan hadiselere bakılırsa batılı huylu huyundan vazgeçmeyecek
bir görünüm veriyor. Hala Romalı tavrı
sergilemeye devam etmekte ısrarlılar.
Teknoloji elbette ki büyük bir
nimettir. Ancak maneviyat olmazsa ne işe
yarar ki. Bakın batı teknolojide zirve
yaptı yapmasına ama bir türlü huzur bulamıyor. Batı, kilisenin sultasından
kurtuldu da ne oldu ki, şimdi de
makinenin esaretine yakayı kaptırmış durumda. Bu da yetmez ideolojilerin
tutsağına düşüverdiler. Oysa insan ruhunun susuzluğunu giderecek reçete
doğu’dadır. Başka yerlerde umut aramalarına gerek yoktur. Şayet doğu revakına girerlerse
o zaman aradıkları gerçek özgürlüğü bulmaları an be an gerçekleşebilir. Çünkü
Müslümanlar hürriyeti Allah’a abd olmakta buluyorlar. İslam’da eşyaya ve
dünyevi metaya kul olmak yoktur, ancak
Allah’a kul olmak vardır. İşte özgürlük
budur.
Orta çağ medeniyeti aynı zamanda bir
Hıristiyan medeniyetidir. Zira XIV.
asırda inancın yerini kan almaya başlayınca batı toplumunda çözülmeyle birlikte
beraberinde Hıristiyan medeniyetini getirmiştir. Tâ ki bu Rönesans’a kadar
sürmüştür. Rönesans bir anlamda aynı medeniyet çatısı altında bir değişmenin
ifadesidir. Malum, Rönesans kilise sultasına karşı verilen bir mücadelenin sonucu
doğmuştur. Böylece Rönesans’la akıl tahta oturmuştur. Ancak bu sefer aklın karaya oturacağı bir
krizle karşı karşıya kalınacaktır. Artık batı, akıl kölesi bir sarmala yakasını
kaptırır bile. Bakalım bu sarmaldan
nasıl kurtulacaklar, doğrusu merak konusu. Aslında kurtuluş reçetesi var, ama
talibi yok. Belli ki insanlığın kurtuluşu aklında giremediği sahalara uzanmakta
gözüküyor.
Batı şu sıralar kurtuluşun ruhta
olduğunu daha yeni yeni fark etmeye başlamıştır. Anlaşılan o ki; Greko-Romen-Hıristiyanlık üçgeni bugünkü batı medeniyetinin sacayağını
oluşturmaktadır. Fakat bu sacayağını aşacak bir hamleye ihtiyaç vardır. Her ne
kadar Batı medeniyetinin duygu eksenini Hıristiyanlık, düşünce biçimi Yunan
felsefesi ve adalet terazisi Roma hukuku olsa da tüm bu unsurları bir havuzda toplayacak
kalıcı ilham kaynağının varlığı şarttır. Zira her medeniyet bir ilhamdan beslenir.
Hiç kuşkusuz bu ilhamın en itici gücü din’dir. Şöyle ki:
—Çin (Uzak doğu
medeniyeti); Konfüçyüs, Budizm,
—Hint Medeniyeti; Brahman-Hinduizm,
—Yunan ve Roma ikilisi: Politeizm (çok Tanrılılık),
— Batı medeniyeti; Hıristiyanlık,
—Doğu Medeniyeti; İslam.
Bir kere dinsiz medeniyet eşyanın
tabiatına aykırılık arz eder. Kaldı ki ilim ve din olmadan medeniyet nasıl vuku
bulsun ki. Mutlaka ruh köküne ihtiyaç vardır. Çünkü medeniyetlerin temelinde
ruh vardır. Batı bu kez bir şeyleri fark etmiş olsa gerek ki tekrardan din’e dönüşü
gündemine almış durumda. Baktılar ki
Rönesans aklı tek başına tüm meseleleri çözemeye yetmiyor, o halde aklın yanına kiliseyi almak gerekir
düşüncesi her geçen gün baskın hale gelmekte.
Derken batı tekrar kilise teşkilatlarıyla, partileriyle ve eğitim
kurumlarıyla dini yaşatma çabasına girmiştir.
Nasıl girmesinler ki, buna mecburlar. Bakın, Cemil Meriç günümüze damga vuran
ruhsuz uygarlığı Fourier’in dilinden şöyle tanımlar:
“..
Medeniyet iki sütun üzerinde yükselir: süngü ve açlık. Dolandırıcılarla
namussuzların gönlüne göre bir düzen: hâkim-i mutlak para. Medeni insan nezaket
ve terbiye icabı yalancı olmak zorunda. Oysa medeniyet bir nass uğruna
boğazlaşmak hem de manasını ve ne işe yaradığını anlamadan. Delil mi isterseniz
insan hakları ve hürriyetleri için yapılan katliamlar ortada. Medeniyet
üçkâğıtçılara saraylar yaptırır dâhilere kümes…”
Bu cümlelerden ister istemez
Akif’in; ‘Medeniyet dediğin tek dişi
kalmış canavar’ mısralarını hatırlarız. Akif'in bu çıkışı aslında bir
medeniyet düşmanlığı değil bilakis çığırından çıkmış uygarlığa bir
tepkidir. Nasıl tepki göstermesin ki,
değerler alt üst olmuş saygı sevgi hak getire,
vatan sathı denilince arsadan pay alma, erdemlilik denilince para, halk
iradesi denilince yığınlar, annelik denilince cinsel metalik, iman denilince
ateizm akla geliyor. İşte batı medeniyeti bu, şayet bu medeniyetse.
Dedik ya, sakın ola ki Akif’in sözleri
medeniyet karşıtlığı anlaşılmasın. Bu çıkış
medeniyetsizliğe karşı bir çıkıştır. Hatta bu mısralar görünürde volkan
patlaması gibi görünse de aslında bu mısraların özünde Türk İslam medeniyetinin
yeniden dirilişe geçeceğinin bir muştusu vardır. İslam tüm insanlığa inmiş en
son kâmil bir din olduğundan bu güne Türk, Arap, Fars Hint ve batı
medeniyetlerine kaynak olmuş bile. İslam'ın bir güneş gibi doğmasıyla birlikte
her medeniyet bu ışıktan kendine düşen payı alıp alt medeniyetler olarak sahne
almışlardır. Anlaşılan İslam’ın insanlığa katkısı çok büyük olmuş. İşte
İslam’ın bu medeniyet misyonunu görmezlikten gelip kendilerini çağdaş sananlar
aslında çağ dışıdırlar. Hakeza bugün orta doğu ve tüm İslam dünyasında yaşanan
perişanlığın temelinde ruh kökünden uzaklaşmak vardır. Öyle içler acısı bir
tabloyla karşı karşıyayız ki ne gerçek manada ortada medeniyete talip olan bir
oluşum, ne kültür ve medeniyet mirasına sahip çıkan bir erk, ne de ideolojik eğilimlere kapılmamış bir
gençlik var. Maalesef içimizi burkan bir
dizi sebepler medeniyet olmamıza en etkin engel unsurlardır.
Madem öyle yeniden dirilişe geçmek
gerek. Nasıl ki, Peygamberimizin yeryüzünü şereflendirmesini müteakip Mekke ve
Medine hayat bulup üç kıtayı kapsayacak göz kamaştırıcı medeniyet
gerçekleştiyse, bugünde pekâlâ ruh kökümüzle buluştuğumuzda o eski ihtişamlı
dönemlerimizin değişik örneğini yaşayabiliriz.
Düşünsenize “Bir elde Kuran, bir elde bilgisayar” anlayışının hâkim
olduğu bir iklim doğduğunda insanlık yeniden soluk alması an be an mümkün. Kaldı ki İslam çöle hayat vermiş bir
din, pekala metropol kentlerde erdemli
kentlere dönüşebilir. Malum çöl şartları kent gibi değil, ortam şartları daha
çetindir. İşte görüyorsunuz İslam insanlığın en zor yaşadığı şartlarda bile
ışık olmuş. Öyle ki İslam’ın o engin çöle inen nur tecellisi bedevi yapıları
çözmeye yetmiştir. Bedevi toplumu ilk kez bir medeniyetle yüzleşmişti, ama
kabullenmek kolay olmadı, Bedir, Uhud, Hendek derken ancak bu savaşların
ardından Mekke fethi gerçekleşebilmiştir. Elbette ki alışılmış kalıplardan
çıkıp bir anda medeni olmak için bedel ödemek gerekiyordu. Ve o bedel ödenir de. Gerçekten de kolay bir
süreç yaşanmadı, medeni olmamakta ısrar edenlerin tepkileri acımasız, bir o
kadarda sert olmuştur. Medeniyetsizlik bedevi ruhuna öyle işlemiş ki devlet
olunduğunda bile Emevi halifelerinin ‘mülk’
tarzında inşa etmiş oldukları saraylardan sıkılıp yeniden çöl hayatına dönüş
özlemi uydukları gözlemlenmiştir. Hatta birçok Emevi hükümdarı Şam’ı terk eder
hale gelmiştir. Böylece çöl alanlarında
mahalleler kurmuşlar, yetmemiş çadırı tercih etmişlerdir. Maalesef anti medeniyet tutumda ısrarcılık
onları medeniyetten uzak bir hayata itmiştir.
Anlaşılan meselenin temelinde medeniyetsizliğin medeniyete galebe çalması
vardır. Bu öyle bir galebe çalma ki
iliklerine kadar işlemiş olan bedevilik ruhu İslam medeniyetinin hızla
yayılması geciktirmiştir. Evet, sonunda medeniyetle yüzleştik ama bu uğurda çok
kanlar döküldüğünü de unutmamak gerekir.
Bedevilik yüzünden bir türlü o özlenen medeniyete yumuşak geçiş sağlanamamıştı.
İşte bu medeniyet yürüyüşünde harici ve bedevi kılıç kalkanlarına karşı Hz. Ali
(k.v) hilafet içtihadıyla, Hz. Muaviye’de mülk (saltanat) içtihadıyla mücadele
verip medeniyetsizliklerini ayyuka çıkarmışlardır. Özellikle tarihte Hz. Ali ve
Ehli Beytin harici militanların kılıçlarına maruz kalmaları gerçekten
düşündürücüdür.
Bizde de Hz. Mevlana’nın göçmen
Türkmenlerin fevri davranışlarını eleştirmesi gerçeği vardır. Aslında Hz.
Mevlana’nın eleştirisi anti- medeniyet tutumlarına karşı bir tavırdır, asla
iddia edildiği gibi Türklüğe karşı bilenmek değildir. Hem Hz. Mevlana hem de
İbn-i Haldun içinde bulunduğu toplumun anormal gördükleri davranışları tenkit
etmesi medeniyete verdikleri öneme binaendir. Her ikisi de yanlış
anlaşılmalarına rağmen sonunda kazanan medeniyet olmuştur. Nitekim uzun soluklu
bu yürüyüşte göçmenliği bırakan Türkler, ‘Göçebeliği
bırakın medeni olun’ hadisi şerifini gereğini yerine getirip, üç kıtaya yayılan Türk-İslam medeniyeti
olmuşlarda.
Velhasıl; Peygamber buyruğu medeniyete
çağrıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder