KALKINMADA SİVİL KATILIMCI MODEL
SELİM GÜRBÜZER
Sivil katılımcı kalkınma modelin uygulama alanı bulması için,
öncelikle ülke gerçeklerine yönelik insan kaynakları, ekonomik, sosyal, kültürel
ve jeopolitik gibi unsurların iyi etüt edilmesinde büyük fayda var. Bu da
yetmez sivil katılımcı projelerin hayata geçirebileceği araştırma merkezleri ve
kalkınma üslerinin artırılmasına da ihtiyaç var. Derken bu sivil üslerin
hazırladığı kalkınma projeleri genel bir taramadan geçtikten sonra, taslak
halinde kamuoyunun bilgisine sunmak gerekir. Böylece tabandan tavana ekonomik
katılım gerçekleşmiş olur. Düşünsenize bu katılım hamlesine bir de
üniversitelerin ürettikleri projeleri kattığımızda ülkemiz bir anda kendini
topyekûn kalkınma seferberliği içerisinde bulmuş olacaktır. Nasıl ki Abdullah Öcalan'ın yakalanması ülke genelinde
büyük bir sevinç oluşturmuşsa, aynen
öyle de topyekûn bir kalkınma hamleyle dünyada ilk beş ülkenin arasında yer
aldığımızda elbette ki ülkemiz semalarında bir başka bahar havası eseceği
muhakkak. Zira bu ülkenin terör belasından kurtulması kadar, IMF
boyunduruğundan kurtulmakta mühim bir hadisedir.
Malum, topyekûn
kalkınmanın birinci adımı proje
safhasıdır, ikinci adımı stratejidir. Ancak kalkınma stratejisini ortaya koyarken ilk
hareket noktası insan olmalıdır. Zaten insanı meta gören veya hiçe sayan hiçbir
model insanlığa çare olamaz. Çare sivil katılımcı model anlayışı merkez
kılmaktır. Asla devleti merkez kabul edip
insanı arka plana alan anlayışlar bizim kabulümüz olamaz. Kaldı ki merkeziyetçiliğe sadece biz itiraz
etmiyoruz, artık tüm dünyada geçerliliğini yitirmiş durumda, insan merkezli
projeler daha bir heyecan uyandırıyor. Bakın asırlar öncesinde Şeyh Edebali bu
heyecanı “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” diye dile getirmiş bile.
Madem Şeyh Edebali heyecanıyla
insanı merkez ilan ediyoruz, o halde insanı hem madden hem de ruhen donatmak
gerek. İnsanı tek boyutlu varlık değil, bir bütün görüp beslenme, barınma,
psikolojik her ne varsa tüm ihtiyaçları karşılanmalıdır. Hiçbir şey yapamıyorsak
insana saygı göstermek bile birçok şeyi halledebiliyor. Aksi takdirde sivil
katılımcı model uygulanabilir alan bulamayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki ahlaki değerler, örf
adetler ve kültürel faaliyetler katılımcı modelin ruhunu oluşturmakta. Zaten
topyekûn kalkınmanın temelinde maneviyat yoksa üretim seferberliği
gerçekleşemez. Kelimenin tam anlamıyla topyekûn kalkınma sözde değil, özde
olduğu müddetçe anlam kazanacaktır. Sloganlarla kim yol almış ki bizde alalım.
Malum, slogan denilince ister istemez ilk evvela ideolojik akımlar akla
gelmekte. Dikkat edin akla gelmekte
diyoruz, niye? Gayet açık, gönle doğmadığı içindir. Çünkü komünizm, kapitalizm,
faşizm gibi insafsız ideolojiler gönülden bihaberlerdir, bu yüzden
insanlığa umut ışığı olamıyorlar. Dedik ya ideolojik söylemler sloganik olduğundan
ruhu kuşatamazlar. Bir kere ruhu kuşatmak için dertli olmak gerek. Bu da yetmez
halkı canı gönülden sevmek, onunla hemhal olmak gerekir. Halka tepeden
bakanların durumu belli, her biri körü körüne kökü dışarı da zinde güçlerin
oyuncağı durumdalar. Evet, çare de, çözüm de sivil katılımcı modelde, ama lafta
değil özde olmak kaydıyla çaredir. İşte
bu anlamda sivil katılımcı modeli kendi öz yurdunda öz kaynakların harekete
geçirilmesine dayalı bir sistem olarak tarif ederiz. Sadece tarif mi, elbette
ki hayır, akademik kuruluşları da bu
işin içine katıp sivil katılımcı modelin temel ruhunu sistematik bir tarzda
hayata geçirmek için uğraşırız. Bilhassa
uğraşırken de bilge şahsiyetlerden istifade edip sistemi taçlandırmayı amaç
ediniriz.
Bakın tarihi
sürecimiz incelendiğinde bir zamanlar Âhiyân-ı Rum, Gâziyân-ı Rum, Abdalân-ı
Rum, Bâciyân-ı Rum gibi taçlarımız vardı. İyi ki de varmışlar, bu teşkilatlanma ağları topluma hem ruh
katmış, hem de soluk aldırmıştır. Ne zamanki bu taçlarımızı yitirir olduk soluk
alamaz olduk. Onun için sil baştan yeni bir soluk, yeni bir nefese ihtiyacımız
var. Maalesef Tanzimat’tan beri
batılılaşma tutkusu kökü dışarıda model arama hastalığını beraberinde
getirmiştir, ister istemez içimize sirayet eden bu hastalık tablosu toplumu
içten içe kemirip insanımızın katılımcılık ruhu yerle bir edilmiştir. Öyle ki;
hayatının büyük bir bölümünü ya kahvehane, ya da meyhane köşelerinde geçiren topluluklar
haline dönüştük. Artık; İtalya'dan aldığımız “öğün, çalış ve güven” diye başlayan veciz sözün başına eklediğimiz “Türk” kavramı bile insanımız üzerinde etki etmez
oldu, miskinlik her tarafı sarmış gözüküyor.
Belli ki üzerimize sinen miskinliği atacak yeni bir ruha ihtiyaç
var. Zira topyekûn kalkınma hamlesi
sadece etnik duyguları harekete geçirerek gerçekleşmez. Bu işin sırrı bütün
farklılıkları çoğulcu anlayışla yönetmek veya tüm toplum kesimlerini topyekûn
kalkınma yönünde seferber etmekten geçmekte. O halde Türk, Kürt, Laz, Çerkez
vs. fark etmez hepimiz kardeşiz duygusunu hâkim kılmak gerekir. Dahası ülkemizi
bölgesel kalkınma planları kapsamında stratejik bölgelere ayırıp, tüm bu bölgelerden
gelecek verimi ortak havuzda buluşturmakta gerek. Böylece mahallilikten de milliğe, millilikten
evrenselliğe kademe kademe geçiş kolay olacaktır. Yeter ki kitle iletişim
ağlarıyla toplum bu yönde bilinçlendirilsin,
bak o zaman her alanda entegrasyonun kendiliğinden oluşması kaçınılmaz
olacaktır. Özellikle topyekûn kalkınma
planları hazırlarken bölgeler arası adaletsizliklere son verecek kalkınma
projelerini devreye sokmak mecburiyetimiz de vardır. Madem öyle,
sosyo-kültürel problemlerin çözümüne yönelik bölgeler arası iktisadi
gelişme merkezlerini yeşertmek gerekir. Özellikle ekonomik yönden geri kalmış
bölgelerde ekonomik katılımın sağlanması için özel girişimciliği teşvik etmeye
yönelik vergi indirimi, finans desteği gibi
paketler devreye girmelidir. Zaten topyekûn kalkınma demek sadece Türkiye'nin
batı yakasını hedef alan bir kalkınma demek değildir, bütününü kapsayan bir
modeldir. Böyle bir model hayata geçtiğinde biliniz ki Türkiye’nin dört bir
yanı kendini bir anda kalkınmanın merkezinde bulacaktır. Ama nasıl? Şöyle ki;
her şeyden önce sivil katılımcı modelin halka mal edilmesine yönelik sosyal
ajanların (gönüllü katılımcıların)
yetiştirilmesiyle işe koyulmalıdır. İşe koyulurken de gönüllü fedailerin hem teknolojik
hem de halkla diyalog kurabilme yetenekleri öyle geliştirilmeli ki topyekûn
kalkınma gerçekleşebilsin. Bir başka dikkat edilmesi gereken husussa gönüllü
fedailerin adına uygun davranıp toplum değerleriyle ters düşmemesidir. Aksi takdirde
hem maddi hem de manevi değerleri zenginleştirme rolü üstlenemeyeceklerdir.
Şayet gerçek
anlamda ekonomik katılımdan söz edeceksek hiç şüphesiz bunun birinci sacayağını
maneviyat oluşturmalıdır. Maneviyat olmadan kalkınma gerçekleşse bile ne işe
yarar ki. Bir süre sonra bunun uzun
ömürlü olmayacağı görülecektir. Diğer sacayağı
ise hiç kuşkusuz maddi alandır. Hele hele kalkınmanın maddi cephesini
oluştururken Avrupa Maastricht kriterleri göz önünde bulundurulursa değişim ve
dönüşüm çok daha kolay olacaktır. Derken
ülkemiz hem manevi, hem de maddi alanda küresel güç olarak adından söz
ettirecektir. Madem durum vaziyet bu istikamette seyrediyor, o halde Türkiye’nin kalkınmasına yönelik yediden
yetmişe herkes bir olmalı, iri olmalı, diri olmalıdır.
Öyle diri
olmalıyız ki gerek sanayi, gerekse tarım alanında varlığımızı
hissettirmeliyiz. Üç tarafımız
denizlerle çevrili olmak, bir yılda dört mevsim yaşıyor olmamız elbetteki bizim
açımızdan çok büyük avantaj teşkil etmektedir. Ancak bu avantajı güce
dönüştürmedikten sonra bir anlam ifade etmeyecektir. Mesela tarım sektöründe
güçlü olmanın yolu tarım politikalarını teknolojik gelişmelere uygun hale
getirmekten geçmektedir. Gerektiğinde tarım çiftçisine teknolojik destekte
vermeliyiz.
Malum, köyler
geleneksel ve dayanışmacı özelliğe sahip bir yapıdadır. İşte bu geleneksel
yapıya ilaveten birde buna teknolojiyi kattığımızda tarım kalkınmasına çok
büyük sinerji etki kazandıracağı muhakkak.
Hatta böyle bir sinerjik etki sayesinde köyden şehre göç önlenmiş
olacaktır. Zaten göç demek, köylerin
boşalması anlamına gelir ki, bu bir felakettir.
Köylerin boşalmasına seyirci kalamayız elbet. Köylerimiz mutlaka tarım
kentlerine dönüştürmelidir. Bakın şehirlerde çarpık yapılaşmanın bir neticesi
olarak ortaya çıkan gecekondu meselesi, aslında köylülük ruhunun şehrin
varoşlarında galebe çalmasından başka bir şey değildir. Nitekim şehrin
merkezinde köyün o saf ve samimi havasını bulamayanlar çareyi şehrin
varoşlarında bulmaktalar. Bu ister istemez çarpık kentleşmeye neden olmaktadır.
O halde yapılacak ilk iş, köylerimizin
boşalmasını önleyecek köy merkezlerini çağın gerçeklerine uygun bir tarzda
kurmak ve geliştirmek olmalıdır. Bir yandan GAP gibi projeleri uygulamaya
koyarken, diğer yandan köyden kente göçü önleyecek köy merkezleri de devreye girmelidir. Şayet bu proje gerçekleşirse insanların şehre
akın etmesine gerek kalmayacak ve aradığı okulu, sağlık kuruluşunu, atölyeyi,
hatta tarımı destekleyecek küçük işletme ölçeğinde sanayiyi köy merkezlerinde
rahatlıkla bulabilecektir. Böylece bu imkânları yerinde gören köy halkı, şehrin cazibesine kapılmayacaktır.
Demek oluyor
ki; topyekûn kalkınma hamlesi tüm bölge
akademik kuruluşlarının dünyadaki gelişmelere entegre olma yolunu açacağı gibi
tüm toplum kademelerinin dirilişini gerçekleştirecek iksir olacaktır. Nitekim GAP’ı devreye koyan anlayış, pekâlâ ÇAP’ı da (Çoruh Anadolu Projesini)
gerçekleştirebilecek noktaya gelebiliyor. Keza BAP’da (Büyük Anadolu Projesi) öyledir. Ülkemizin yedi bölgesinde
üniversiteler açıldıkça topyekûn kalkınma hamlesi daha da bir alev
almaktadır. Hele hele doğuda yeşeren
üniversitelerin her biri GAP’ın çevresinde halka oluşturdukça Güneydoğunun
kültürel dokusunu geliştirme açısından büyük bir fırsat oluşturduğu gibi bölge
insanının zihni aydınlanmasını da beraberinde getirmektedir. Yeter ki, halka
tepeden bakılmasın, ona değer verilsin aydınlık yarınlar bizim olacaktır elbet.
Anlaşılan herkesin çorbada tuzunun olması büyük bir hadisedir. Türkiye'nin
önünü kesmek isteyen karanlık güçler Türk Kürt kardeşliğini istemez, onlar biliyorlar
ki kardeş olunursa istedikleri gibi at koşturamayacaklardır. Zaten bölgeye
huzur gelmesi onların kâbusu olur. Öyle ki bu kâbusu yaşamamak adına bir damla
kan bir damla petrol için kardeşliği baltalamayı göze alacak kadar istekli
görünüyorlar. İşte bu noktada üniversitelere çok büyük iş düşmekte, ama zinde güçler buralarda üniversite
kurulmasından rahatsızlardır. Nedeni gayet açık kurulan üniversiteler sayesinde
bölgeler arası farklılıklar giderilebileceği gibi topyekûn aydınlanma ve
kalkınma da gerçekleşecektir.
Şayet
üniversiteler, bu misyon doğrultusunda
donatılır ve önceliğini kalkınma ve milli bütünleşmeye odaklarsa bak o zaman
topyekun kalkınma sadece dilde kalmayıp ruh dünyamıza da işleyip pratik hayata
yansıyacak demektir. Artık bu ülke ideolojiyle haşir neşir olmuş üniversiteler
görmek istemiyor, tam aksine ilme ve
tekniğe yönelmiş, sivil katılımcılığı ilke edinmiş üniversiteler görmek
arzuluyor. Milletimizin derin sinesinde
yatan bir istek var ki; malum o istek
üniversitelerin ilim ve irfan merkezleri olma noktasına dönüşecek bir arzudur
bu. Zaten ilim irfanla kalkınma gerçekleşebiliyor. Bakın Bediüzzaman’ın Van’da
bir üniversite kurulması yönündeki istek ve çabası hep o güzel duygulardan
kaynaklanan bir arzunun neticesidir. Üstelik o ilim ve irfan merkezlerinin
ehemmiyetini bildiği için etrafına; kalkınmada öncelikle ilmi metot olarak
göstermiştir. O halde üniversitelerle
işbirliği cihetine gidilerek topyekûn hamle başlatılabilir.
Velhasıl; Topyekûn kalkınma, topyekûn bir olmak, iri olmak, diri olmaktır.
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder