19 Aralık 2016 Pazartesi

KALKINMADA SİVİL KATILIMCI MODEL



       KALKINMADA SİVİL KATILIMCI MODEL
                                                                                                     
                                                                           SELİM  GÜRBÜZER
          Sivil katılımcı kalkınma modelin uygulama alanı bulması için, öncelikle ülke gerçeklerine yönelik insan kaynakları, ekonomik, sosyal, kültürel ve jeopolitik gibi unsurların iyi etüt edilmesinde büyük fayda var. Bu da yetmez sivil katılımcı projelerin hayata geçirebileceği araştırma merkezleri ve kalkınma üslerinin artırılmasına da ihtiyaç var. Derken bu sivil üslerin hazırladığı kalkınma projeleri genel bir taramadan geçtikten sonra, taslak halinde kamuoyunun bilgisine sunmak gerekir. Böylece tabandan tavana ekonomik katılım gerçekleşmiş olur. Düşünsenize bu katılım hamlesine bir de üniversitelerin ürettikleri projeleri kattığımızda ülkemiz bir anda kendini topyekûn kalkınma seferberliği içerisinde bulmuş olacaktır.  Nasıl ki Abdullah Öcalan'ın yakalanması ülke genelinde büyük bir sevinç oluşturmuşsa,  aynen öyle de topyekûn bir kalkınma hamleyle dünyada ilk beş ülkenin arasında yer aldığımızda elbette ki ülkemiz semalarında bir başka bahar havası eseceği muhakkak. Zira bu ülkenin terör belasından kurtulması kadar, IMF boyunduruğundan kurtulmakta mühim bir hadisedir. 
        Malum, topyekûn kalkınmanın birinci adımı proje safhasıdır, ikinci adımı stratejidir.  Ancak kalkınma stratejisini ortaya koyarken ilk hareket noktası insan olmalıdır. Zaten insanı meta gören veya hiçe sayan hiçbir model insanlığa çare olamaz. Çare sivil katılımcı model anlayışı merkez kılmaktır.  Asla devleti merkez kabul edip insanı arka plana alan anlayışlar bizim kabulümüz olamaz.  Kaldı ki merkeziyetçiliğe sadece biz itiraz etmiyoruz, artık tüm dünyada geçerliliğini yitirmiş durumda, insan merkezli projeler daha bir heyecan uyandırıyor. Bakın asırlar öncesinde Şeyh Edebali bu heyecanı “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”  diye dile getirmiş bile.
        Madem Şeyh Edebali heyecanıyla insanı merkez ilan ediyoruz, o halde insanı hem madden hem de ruhen donatmak gerek. İnsanı tek boyutlu varlık değil, bir bütün görüp beslenme,  barınma,  psikolojik her ne varsa tüm ihtiyaçları karşılanmalıdır. Hiçbir şey yapamıyorsak insana saygı göstermek bile birçok şeyi halledebiliyor. Aksi takdirde sivil katılımcı model uygulanabilir alan bulamayacaktır.  Öyle anlaşılıyor ki ahlaki değerler, örf adetler ve kültürel faaliyetler katılımcı modelin ruhunu oluşturmakta. Zaten topyekûn kalkınmanın temelinde maneviyat yoksa üretim seferberliği gerçekleşemez. Kelimenin tam anlamıyla topyekûn kalkınma sözde değil, özde olduğu müddetçe anlam kazanacaktır. Sloganlarla kim yol almış ki bizde alalım. Malum, slogan denilince ister istemez ilk evvela ideolojik akımlar akla gelmekte.  Dikkat edin akla gelmekte diyoruz, niye? Gayet açık, gönle doğmadığı içindir. Çünkü komünizm,  kapitalizm,  faşizm gibi insafsız ideolojiler gönülden bihaberlerdir, bu yüzden insanlığa umut ışığı olamıyorlar. Dedik ya ideolojik söylemler sloganik olduğundan ruhu kuşatamazlar. Bir kere ruhu kuşatmak için dertli olmak gerek. Bu da yetmez halkı canı gönülden sevmek, onunla hemhal olmak gerekir. Halka tepeden bakanların durumu belli, her biri körü körüne kökü dışarı da zinde güçlerin oyuncağı durumdalar. Evet, çare de, çözüm de sivil katılımcı modelde, ama lafta değil özde olmak kaydıyla çaredir.  İşte bu anlamda sivil katılımcı modeli kendi öz yurdunda öz kaynakların harekete geçirilmesine dayalı bir sistem olarak tarif ederiz. Sadece tarif mi, elbette ki hayır,  akademik kuruluşları da bu işin içine katıp sivil katılımcı modelin temel ruhunu sistematik bir tarzda hayata geçirmek için uğraşırız.  Bilhassa uğraşırken de bilge şahsiyetlerden istifade edip sistemi taçlandırmayı amaç ediniriz.
        Bakın tarihi sürecimiz incelendiğinde bir zamanlar Âhiyân-ı Rum, Gâziyân-ı Rum, Abdalân-ı Rum, Bâciyân-ı Rum gibi taçlarımız vardı. İyi ki de varmışlar,  bu teşkilatlanma ağları topluma hem ruh katmış, hem de soluk aldırmıştır. Ne zamanki bu taçlarımızı yitirir olduk soluk alamaz olduk. Onun için sil baştan yeni bir soluk, yeni bir nefese ihtiyacımız var.  Maalesef Tanzimat’tan beri batılılaşma tutkusu kökü dışarıda model arama hastalığını beraberinde getirmiştir, ister istemez içimize sirayet eden bu hastalık tablosu toplumu içten içe kemirip insanımızın katılımcılık ruhu yerle bir edilmiştir.  Öyle ki;  hayatının büyük bir bölümünü ya kahvehane,  ya da meyhane köşelerinde geçiren topluluklar haline dönüştük. Artık; İtalya'dan aldığımız “öğün, çalış ve güven” diye başlayan veciz sözün başına eklediğimiz “Türk”  kavramı bile insanımız üzerinde etki etmez oldu, miskinlik her tarafı sarmış gözüküyor.  Belli ki üzerimize sinen miskinliği atacak yeni bir ruha ihtiyaç var.  Zira topyekûn kalkınma hamlesi sadece etnik duyguları harekete geçirerek gerçekleşmez. Bu işin sırrı bütün farklılıkları çoğulcu anlayışla yönetmek veya tüm toplum kesimlerini topyekûn kalkınma yönünde seferber etmekten geçmekte. O halde Türk, Kürt, Laz, Çerkez vs. fark etmez hepimiz kardeşiz duygusunu hâkim kılmak gerekir. Dahası ülkemizi bölgesel kalkınma planları kapsamında stratejik bölgelere ayırıp, tüm bu bölgelerden gelecek verimi ortak havuzda buluşturmakta gerek.  Böylece mahallilikten de milliğe, millilikten evrenselliğe kademe kademe geçiş kolay olacaktır. Yeter ki kitle iletişim ağlarıyla toplum bu yönde bilinçlendirilsin,  bak o zaman her alanda entegrasyonun kendiliğinden oluşması kaçınılmaz olacaktır.  Özellikle topyekûn kalkınma planları hazırlarken bölgeler arası adaletsizliklere son verecek kalkınma projelerini devreye sokmak mecburiyetimiz de vardır.  Madem öyle,  sosyo-kültürel problemlerin çözümüne yönelik bölgeler arası iktisadi gelişme merkezlerini yeşertmek gerekir. Özellikle ekonomik yönden geri kalmış bölgelerde ekonomik katılımın sağlanması için özel girişimciliği teşvik etmeye yönelik vergi indirimi,   finans desteği gibi paketler devreye girmelidir. Zaten topyekûn kalkınma demek sadece Türkiye'nin batı yakasını hedef alan bir kalkınma demek değildir, bütününü kapsayan bir modeldir. Böyle bir model hayata geçtiğinde biliniz ki Türkiye’nin dört bir yanı kendini bir anda kalkınmanın merkezinde bulacaktır. Ama nasıl? Şöyle ki; her şeyden önce sivil katılımcı modelin halka mal edilmesine yönelik sosyal ajanların (gönüllü katılımcıların) yetiştirilmesiyle işe koyulmalıdır. İşe koyulurken de gönüllü fedailerin hem teknolojik hem de halkla diyalog kurabilme yetenekleri öyle geliştirilmeli ki topyekûn kalkınma gerçekleşebilsin. Bir başka dikkat edilmesi gereken husussa gönüllü fedailerin adına uygun davranıp toplum değerleriyle ters düşmemesidir. Aksi takdirde hem maddi hem de manevi değerleri zenginleştirme rolü üstlenemeyeceklerdir.
          Şayet gerçek anlamda ekonomik katılımdan söz edeceksek hiç şüphesiz bunun birinci sacayağını maneviyat oluşturmalıdır. Maneviyat olmadan kalkınma gerçekleşse bile ne işe yarar ki.  Bir süre sonra bunun uzun ömürlü olmayacağı görülecektir.  Diğer sacayağı ise hiç kuşkusuz maddi alandır. Hele hele kalkınmanın maddi cephesini oluştururken Avrupa Maastricht kriterleri göz önünde bulundurulursa değişim ve dönüşüm çok daha kolay olacaktır.  Derken ülkemiz hem manevi, hem de maddi alanda küresel güç olarak adından söz ettirecektir. Madem durum vaziyet bu istikamette seyrediyor,  o halde Türkiye’nin kalkınmasına yönelik yediden yetmişe herkes bir olmalı, iri olmalı, diri olmalıdır.
          Öyle diri olmalıyız ki gerek sanayi, gerekse tarım alanında varlığımızı hissettirmeliyiz.  Üç tarafımız denizlerle çevrili olmak, bir yılda dört mevsim yaşıyor olmamız elbetteki bizim açımızdan çok büyük avantaj teşkil etmektedir. Ancak bu avantajı güce dönüştürmedikten sonra bir anlam ifade etmeyecektir. Mesela tarım sektöründe güçlü olmanın yolu tarım politikalarını teknolojik gelişmelere uygun hale getirmekten geçmektedir. Gerektiğinde tarım çiftçisine teknolojik destekte vermeliyiz.
         Malum, köyler geleneksel ve dayanışmacı özelliğe sahip bir yapıdadır. İşte bu geleneksel yapıya ilaveten birde buna teknolojiyi kattığımızda tarım kalkınmasına çok büyük sinerji etki kazandıracağı muhakkak.  Hatta böyle bir sinerjik etki sayesinde köyden şehre göç önlenmiş olacaktır.  Zaten göç demek, köylerin boşalması anlamına gelir ki, bu bir felakettir.  Köylerin boşalmasına seyirci kalamayız elbet. Köylerimiz mutlaka tarım kentlerine dönüştürmelidir. Bakın şehirlerde çarpık yapılaşmanın bir neticesi olarak ortaya çıkan gecekondu meselesi, aslında köylülük ruhunun şehrin varoşlarında galebe çalmasından başka bir şey değildir. Nitekim şehrin merkezinde köyün o saf ve samimi havasını bulamayanlar çareyi şehrin varoşlarında bulmaktalar. Bu ister istemez çarpık kentleşmeye neden olmaktadır. O halde yapılacak ilk iş,  köylerimizin boşalmasını önleyecek köy merkezlerini çağın gerçeklerine uygun bir tarzda kurmak ve geliştirmek olmalıdır. Bir yandan GAP gibi projeleri uygulamaya koyarken, diğer yandan köyden kente göçü önleyecek köy merkezleri de devreye girmelidir.  Şayet bu proje gerçekleşirse insanların şehre akın etmesine gerek kalmayacak ve aradığı okulu, sağlık kuruluşunu, atölyeyi, hatta tarımı destekleyecek küçük işletme ölçeğinde sanayiyi köy merkezlerinde rahatlıkla bulabilecektir. Böylece bu imkânları yerinde gören köy halkı,  şehrin cazibesine kapılmayacaktır. 
          Demek oluyor ki;  topyekûn kalkınma hamlesi tüm bölge akademik kuruluşlarının dünyadaki gelişmelere entegre olma yolunu açacağı gibi tüm toplum kademelerinin dirilişini gerçekleştirecek iksir olacaktır. Nitekim GAP’ı devreye koyan anlayış, pekâlâ ÇAP’ı da (Çoruh Anadolu Projesini) gerçekleştirebilecek noktaya gelebiliyor. Keza BAP’da (Büyük Anadolu Projesi)  öyledir. Ülkemizin yedi bölgesinde üniversiteler açıldıkça topyekûn kalkınma hamlesi daha da bir alev almaktadır.  Hele hele doğuda yeşeren üniversitelerin her biri GAP’ın çevresinde halka oluşturdukça Güneydoğunun kültürel dokusunu geliştirme açısından büyük bir fırsat oluşturduğu gibi bölge insanının zihni aydınlanmasını da beraberinde getirmektedir. Yeter ki, halka tepeden bakılmasın, ona değer verilsin aydınlık yarınlar bizim olacaktır elbet. Anlaşılan herkesin çorbada tuzunun olması büyük bir hadisedir. Türkiye'nin önünü kesmek isteyen karanlık güçler Türk Kürt kardeşliğini istemez, onlar biliyorlar ki kardeş olunursa istedikleri gibi at koşturamayacaklardır. Zaten bölgeye huzur gelmesi onların kâbusu olur. Öyle ki bu kâbusu yaşamamak adına bir damla kan bir damla petrol için kardeşliği baltalamayı göze alacak kadar istekli görünüyorlar. İşte bu noktada üniversitelere çok büyük iş düşmekte,  ama zinde güçler buralarda üniversite kurulmasından rahatsızlardır. Nedeni gayet açık kurulan üniversiteler sayesinde bölgeler arası farklılıklar giderilebileceği gibi topyekûn aydınlanma ve kalkınma da gerçekleşecektir.
          Şayet üniversiteler,  bu misyon doğrultusunda donatılır ve önceliğini kalkınma ve milli bütünleşmeye odaklarsa bak o zaman topyekun kalkınma sadece dilde kalmayıp ruh dünyamıza da işleyip pratik hayata yansıyacak demektir. Artık bu ülke ideolojiyle haşir neşir olmuş üniversiteler görmek istemiyor,  tam aksine ilme ve tekniğe yönelmiş, sivil katılımcılığı ilke edinmiş üniversiteler görmek arzuluyor.  Milletimizin derin sinesinde yatan bir istek var ki;  malum o istek üniversitelerin ilim ve irfan merkezleri olma noktasına dönüşecek bir arzudur bu. Zaten ilim irfanla kalkınma gerçekleşebiliyor. Bakın Bediüzzaman’ın Van’da bir üniversite kurulması yönündeki istek ve çabası hep o güzel duygulardan kaynaklanan bir arzunun neticesidir. Üstelik o ilim ve irfan merkezlerinin ehemmiyetini bildiği için etrafına; kalkınmada öncelikle ilmi metot olarak göstermiştir.  O halde üniversitelerle işbirliği cihetine gidilerek topyekûn hamle başlatılabilir.
          Velhasıl;  Topyekûn kalkınma,  topyekûn bir olmak, iri olmak, diri olmaktır.

           Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder