SOSYAL ADALET
SELİM GÜRBÜZER
Kin, nefret, şiddet hiçbir zaman
dünyaya adalet getiremez. İşte Bosna,
işte Çeçenistan, işte Irak, işte Suriye, işte Mısır ve işte daha nice
insanlık dışı katliam yapılan tüm ülkeler bunun en trajik örneğidirler. Maalesef “Yenidünya düzeni” dedikleri modelin içi kanla dolu. Bakmayın siz onların Hümanizmden dem
vurmalarına, bu kavram sadece işledikleri cinayetleri örtbas için vardır. Anlaşılan 21.yüzyılda da insanlık huzur
bulamayacak gibi. Tabii ülke rejimleri
ve iktidarları kitlelerin haklı taleplerinin önüne geçerseler olacağı buydu,
başka ne bekleyebilirdik ki. Bakın batı, ne zaman ki ortaçağın o karanlık engizisyon ve
giyotinli uygulamalarına son verip sosyal adalet iksirini kavramaya başladı
işte o gün bugündür sosyal cinnet halinden kurtulup gelişmenin merkezi oldular.
Ancak aynı sosyal adalet duyarlılığını kendi dışındaki toplumlardan
esirgemişlerdir. Sadece esirgeseler gam yemeyiz kendi dışındakileri ‘öteki’
görme ikilemine düşüp işi zulüm boyutuna taşırlar bile.
Bir başka ikilemse, ülkemiz içerisinde
toplum mühendisliğine soyunanların ortaya koyduğu tabloda görülecektir. Bu tabloya
çifte standart tablosu dersek yeridir. Öyle ki çifte standart uygulamaları çoğu
kez ülkemiz için sancılı geçmiştir. Her
ne kadar o yaşanan acı süreçlere “geçiş süreci” desek te aslında
sıkıntıların arka planında genellikle; ‘küçük birimden büyük birime
dönüşememek, millilikten evrenselliğe sıçrayamama gerçeği söz konusudur. İnsanlık geçte olsa farklılığın veya
eşitsizliğin özgürlük olduğunu fark etmiş durumda, ama Türkiye henüz bu düzeye
erişmiş değil, hala bazı gerçekleri geçiştirmekle meşgulüz. Düşünsenize daha yakın
bir zamana kadar özdeşliğin veya eşitliğin adalet olduğu sanılıyordu, şimdi ise
tam özdeşlik veya tam eşitliğin totalitarizm olduğunu fark eder olduk. Her ne kadar insanlık bu gerçeği geç anlamış
olsa da, Kur’an-ı Mu’ciz’ül Beyan; “Yoksa onlar Rabbinin rahmetini mi
paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini biz paylaştırdık.
Birbirlerine iş görmeleri için kimi kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin
rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır” (Zuhruf
Suresi, 52) ayetiyle çok önceden beyan buyurmuş bile. Yani mukaddes kelamımız insanlar arasındaki
farklılığın olabileceğine dikkat çekmiştir. Kelimenin tam anlamıyla Fransız
sağının 1968’de sunduğu öğreti yeni değil, Kur’an da var olan hakikatin tâ
kendisidir zaten.
İslâmiyet gayet açık bir şekilde
sosyal farklılıkların, mesleki tabakalaşmanın varlığını beşeri münasebetlerin
gereği makul görür. Zira Allah Teâlâ, kullarını
farklı işler için farklı kabiliyet ve istidatlarda yaratmış ki, herkesin efendi
olduğu yerde herkes köle, herkesin köle olduğu yerde herkes efendi olmasın.
Kaldı ki beş parmağın beşi bir değil, hepsinin kendi çapında farklı
fonksiyonları söz konusudur. Hele sağ elimizde lider konumunda bir parmak var
ki, hiç şüphesiz o parmak kelime-i şehadeti işaret eden parmaktan başkası
değildir. Düşünsenize parmakların bile
kendine özgü mesajı var, ama bu mesajı alacak beyin hala ortada yok
diyebiliriz. Bu da yetmez parmaklar
adeta toplumun tek düze olamayacağını gözler önüne seriyor. İşte her doğan insanın farklı kabiliyet ve
istidatlarda yaratılması bu tür hikmetlere binaendir. Dolayısıyla rızk farklılığına başkaldırmanın
hiçbir anlamı yoktur, fıtri gerçeği kim silebilir ki. Marksistler tam eşitlik, ya da herkese aynı
derecede eşitlik paylaşım ilkesi için boşa uğraşıyorlar, tamamen ütopik bir
düşüncedir bu. İlla da ortaya bir düşünce konulacaksa sosyal adaletin gereği
toplumun tüm kesimlerini kapsayacak adil bir paylaşım için imkân ve fırsat
eşitliği öngören düşünceler ancak kabul görebiliyor.
Bilindiği üzere
sosyal adaletin ya da fırsat eşitliğinin tanınmadığı toplumlarda, insanlar
sefalette ortak olmayı tercih etmektedir. Elbette ki böyle bir ortamda yüzen
kitleler; “Bir kesim zengin, büyük bir kesim fakir olacağına hepimiz fakir
olalım daha yeğdir” duygusuna kapılmaları gayet tabi bir durum, şaşmamak
gerek. Dolayısıyla bu tür duygu yüklü
kitleleri fanatizmin kucağına itme ve provoke etme çok daha kolay
olacaktır. Madem durum vaziyet bu, o halde
yapılacak olan tek şey, sermayeyi tabana yaymak ve tekelleşmenin önüne geçmek
gerekir. Bakın bu hususta Kur’an’da; “Tâ ki o mal sizden yalnız zenginler
arasında dolaşan bir servet olmasın”
uyarısı var. İşte bu uyarı insanlığa gerçek sosyal adaletin yolunu
göstermeye yeter artar da.
Anlaşılan kuvvetten mahrum adalet
acziyet demek, adaletten yoksun kuvvette
zulüm demektir. Her halükarda her iki
değerinde dengede olması icab eder. Aksi takdirde kitleler “adaletin bu mu
dünya” veya “batsın bu dünya” şarkılarıyla feryat edecektir. Evet, adalet tez verilmeli, ancak adalet
işletilirken hukuki kurallarla desteklenmeli de. Çünkü adalet gücünü hukuki kaidelerden
almaktadır. Malum, hukukun olmadığı yerde
kaygan zemin oluşması kaçınılmazdır.
Belli ki; “Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete
dayanmayan zalimdir” sözü boşa söylenilmemiş. Adalet terazisi hukuk dilinin
yazılı kurallarına uydukça anlam kazanabiliyor. İşte bu yazılı kaideler
sayesinde toplum düzeni sağlanabildiği ölçüde haklı haksız birbirinden
ayrılabiliyor. Yeter ki adalet terazisini hakça işleten bir hukuk düzeni olsun,
bak o zaman sosyal adalet neymiş tüm kitlelerin baş tacı bir değer olacağı
muhakkak. Kaldı ki böyle bir hukuk önünde boynum kıldan incedir diyen bir
toplum bile doğabilir. Bu da yetmez şeriatın kestiği parmak acımaz sözü tam
yerini bulur da. Dolayısıyla her kim şiddete maruz kalmışsa böyle adil bir
hukuk düzeninde bunun cezasını verme hakkını kendinde göremeyecektir. Niye derseniz, çünkü ortada İhkak-ı Hak söz
konusudur. Kaldı ki ihkak-ı hak ilkel
çağlara mahsus bir uygulamadır, asla şeriatın (hukukun) tasvip ettiği hukuki
bir kaide değildir. Nasıl hukuki kaide olarak
görülsün ki, İslâm; “Çöle inen nur”
olarak tecelli edip insanlığa adalet nedir, hukuk nedir bizatihi öğretmişte.
İşte bu yüzden dinimiz İhkak-ı Hak’ka geçit vermez, bilakis hak ihlallerinde devletin
hakemliğinde hukukun işletilmesini öngörür. Bakın Resûlallah (s.a.v.)’in “Bir
yerde kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmiyorsa dilinizle,
dilinizle gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz ediniz...” hadisi şerifini
ehlisünnet âlimleri, elle müdahalenin devlete ait bir hak olduğunu, dille
uyarının âlimlere has bir haslet olduğunu, kalple buğz etmenin ise avam’a (halkın
genel seviyesi) has bir hak olabileceğini beyan buyurmuşlardır. Demek ki,
her kesimin kendi içinde hukuku söz konusudur. O halde devlet devletliğini
bilecek, âlim bilgisini konuşturacak, avam had hudut aşmadan sadece kalbi ile
kötülüklere buğz edecektir. Zira toplumda sosyal adalet ancak bu dengeleri
gözetmekle gerçekleşebiliyor. Aksi
takdirde ortamda kargaşa hâkim olabileceği gibi, önü alınamaz bir takım şiddet
hareketlerine yol açacaktır. Onun için
adalet şart diyoruz.
İnsanlar, önce iç
dünyalarında adaleti tesis etmeli ki, dış âlemde sosyal adalet isteme hakkı
elde edebilsin. Bu şartları gerçekleştiremediğimiz müddetçe sosyal hayatta
kalıcı adalet kuramayız. İnsanlığın özlediği adalete erişmek için, sosyal
adaleti gerçekleştirmek gerekiyor.
Sözün özü, adalet
mülkün temelidir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder