15 Aralık 2016 Perşembe

SOSYAL ADALET



 SOSYAL ADALET
                                                                                                
SELİM  GÜRBÜZER

            Kin, nefret, şiddet hiçbir zaman dünyaya adalet getiremez. İşte Bosna,  işte Çeçenistan,  işte Irak,  işte Suriye, işte Mısır ve işte daha nice insanlık dışı katliam yapılan tüm ülkeler bunun en trajik örneğidirler.  Maalesef “Yenidünya düzeni” dedikleri modelin içi kanla dolu.  Bakmayın siz onların Hümanizmden dem vurmalarına, bu kavram sadece işledikleri cinayetleri örtbas için vardır.  Anlaşılan 21.yüzyılda da insanlık huzur bulamayacak gibi.  Tabii ülke rejimleri ve iktidarları kitlelerin haklı taleplerinin önüne geçerseler olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki.  Bakın batı,  ne zaman ki ortaçağın o karanlık engizisyon ve giyotinli uygulamalarına son verip sosyal adalet iksirini kavramaya başladı işte o gün bugündür sosyal cinnet halinden kurtulup gelişmenin merkezi oldular. Ancak aynı sosyal adalet duyarlılığını kendi dışındaki toplumlardan esirgemişlerdir. Sadece esirgeseler gam yemeyiz kendi dışındakileri ‘öteki’ görme ikilemine düşüp işi zulüm boyutuna taşırlar bile. 
      Bir başka ikilemse, ülkemiz içerisinde toplum mühendisliğine soyunanların ortaya koyduğu tabloda görülecektir. Bu tabloya çifte standart tablosu dersek yeridir. Öyle ki çifte standart uygulamaları çoğu kez ülkemiz için sancılı geçmiştir.  Her ne kadar o yaşanan acı süreçlere   “geçiş süreci” desek te aslında sıkıntıların arka planında genellikle; ‘küçük birimden büyük birime dönüşememek, millilikten evrenselliğe sıçrayamama gerçeği söz konusudur.  İnsanlık geçte olsa farklılığın veya eşitsizliğin özgürlük olduğunu fark etmiş durumda, ama Türkiye henüz bu düzeye erişmiş değil, hala bazı gerçekleri geçiştirmekle meşgulüz. Düşünsenize daha yakın bir zamana kadar özdeşliğin veya eşitliğin adalet olduğu sanılıyordu, şimdi ise tam özdeşlik veya tam eşitliğin totalitarizm olduğunu fark eder olduk.  Her ne kadar insanlık bu gerçeği geç anlamış olsa da, Kur’an-ı Mu’ciz’ül Beyan; “Yoksa onlar Rabbinin rahmetini mi paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini biz paylaştırdık. Birbirlerine iş görmeleri için kimi kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır” (Zuhruf Suresi, 52) ayetiyle çok önceden beyan buyurmuş bile.  Yani mukaddes kelamımız insanlar arasındaki farklılığın olabileceğine dikkat çekmiştir. Kelimenin tam anlamıyla Fransız sağının 1968’de sunduğu öğreti yeni değil, Kur’an da var olan hakikatin tâ kendisidir zaten.
          İslâmiyet gayet açık bir şekilde sosyal farklılıkların, mesleki tabakalaşmanın varlığını beşeri münasebetlerin gereği makul görür.  Zira Allah Teâlâ, kullarını farklı işler için farklı kabiliyet ve istidatlarda yaratmış ki, herkesin efendi olduğu yerde herkes köle, herkesin köle olduğu yerde herkes efendi olmasın. Kaldı ki beş parmağın beşi bir değil, hepsinin kendi çapında farklı fonksiyonları söz konusudur. Hele sağ elimizde lider konumunda bir parmak var ki, hiç şüphesiz o parmak kelime-i şehadeti işaret eden parmaktan başkası değildir.   Düşünsenize parmakların bile kendine özgü mesajı var, ama bu mesajı alacak beyin hala ortada yok diyebiliriz.  Bu da yetmez parmaklar adeta toplumun tek düze olamayacağını gözler önüne seriyor.  İşte her doğan insanın farklı kabiliyet ve istidatlarda yaratılması bu tür hikmetlere binaendir.  Dolayısıyla rızk farklılığına başkaldırmanın hiçbir anlamı yoktur, fıtri gerçeği kim silebilir ki.  Marksistler tam eşitlik, ya da herkese aynı derecede eşitlik paylaşım ilkesi için boşa uğraşıyorlar, tamamen ütopik bir düşüncedir bu. İlla da ortaya bir düşünce konulacaksa sosyal adaletin gereği toplumun tüm kesimlerini kapsayacak adil bir paylaşım için imkân ve fırsat eşitliği öngören düşünceler ancak kabul görebiliyor.
        Bilindiği üzere sosyal adaletin ya da fırsat eşitliğinin tanınmadığı toplumlarda, insanlar sefalette ortak olmayı tercih etmektedir. Elbette ki böyle bir ortamda yüzen kitleler; “Bir kesim zengin, büyük bir kesim fakir olacağına hepimiz fakir olalım daha yeğdir” duygusuna kapılmaları gayet tabi bir durum, şaşmamak gerek.  Dolayısıyla bu tür duygu yüklü kitleleri fanatizmin kucağına itme ve provoke etme çok daha kolay olacaktır.  Madem durum vaziyet bu, o halde yapılacak olan tek şey, sermayeyi tabana yaymak ve tekelleşmenin önüne geçmek gerekir. Bakın bu hususta Kur’an’da; “Tâ ki o mal sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın”  uyarısı var. İşte bu uyarı insanlığa gerçek sosyal adaletin yolunu göstermeye yeter artar da.
         Anlaşılan kuvvetten mahrum adalet acziyet demek,  adaletten yoksun kuvvette zulüm demektir.  Her halükarda her iki değerinde dengede olması icab eder. Aksi takdirde kitleler “adaletin bu mu dünya” veya “batsın bu dünya” şarkılarıyla feryat edecektir.   Evet, adalet tez verilmeli, ancak adalet işletilirken hukuki kurallarla desteklenmeli de.  Çünkü adalet gücünü hukuki kaidelerden almaktadır.  Malum, hukukun olmadığı yerde kaygan zemin oluşması kaçınılmazdır.
          Belli ki;  “Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan zalimdir” sözü boşa söylenilmemiş. Adalet terazisi hukuk dilinin yazılı kurallarına uydukça anlam kazanabiliyor. İşte bu yazılı kaideler sayesinde toplum düzeni sağlanabildiği ölçüde haklı haksız birbirinden ayrılabiliyor. Yeter ki adalet terazisini hakça işleten bir hukuk düzeni olsun, bak o zaman sosyal adalet neymiş tüm kitlelerin baş tacı bir değer olacağı muhakkak. Kaldı ki böyle bir hukuk önünde boynum kıldan incedir diyen bir toplum bile doğabilir. Bu da yetmez şeriatın kestiği parmak acımaz sözü tam yerini bulur da. Dolayısıyla her kim şiddete maruz kalmışsa böyle adil bir hukuk düzeninde bunun cezasını verme hakkını kendinde göremeyecektir.  Niye derseniz, çünkü ortada İhkak-ı Hak söz konusudur.  Kaldı ki ihkak-ı hak ilkel çağlara mahsus bir uygulamadır, asla şeriatın (hukukun) tasvip ettiği hukuki bir kaide değildir.  Nasıl hukuki kaide olarak görülsün ki,  İslâm; “Çöle inen nur” olarak tecelli edip insanlığa adalet nedir, hukuk nedir bizatihi öğretmişte. İşte bu yüzden dinimiz İhkak-ı Hak’ka geçit vermez,  bilakis hak ihlallerinde devletin hakemliğinde hukukun işletilmesini öngörür. Bakın Resûlallah (s.a.v.)’in “Bir yerde kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmiyorsa dilinizle, dilinizle gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz ediniz...” hadisi şerifini ehlisünnet âlimleri, elle müdahalenin devlete ait bir hak olduğunu, dille uyarının âlimlere has bir haslet olduğunu, kalple buğz etmenin ise avam’a (halkın genel seviyesi) has bir hak olabileceğini beyan buyurmuşlardır. Demek ki, her kesimin kendi içinde hukuku söz konusudur. O halde devlet devletliğini bilecek, âlim bilgisini konuşturacak, avam had hudut aşmadan sadece kalbi ile kötülüklere buğz edecektir. Zira toplumda sosyal adalet ancak bu dengeleri gözetmekle gerçekleşebiliyor.  Aksi takdirde ortamda kargaşa hâkim olabileceği gibi, önü alınamaz bir takım şiddet hareketlerine yol açacaktır.  Onun için adalet şart diyoruz.
            İnsanlar, önce iç dünyalarında adaleti tesis etmeli ki, dış âlemde sosyal adalet isteme hakkı elde edebilsin. Bu şartları gerçekleştiremediğimiz müddetçe sosyal hayatta kalıcı adalet kuramayız. İnsanlığın özlediği adalete erişmek için, sosyal adaleti gerçekleştirmek gerekiyor.
           Sözün özü, adalet mülkün temelidir.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder