1 Aralık 2016 Perşembe

MEĞER SEVGİYE SUSAMIŞIZ




MEĞER SEVGİYE SUSAMIŞIZ
                                                               SELİM GÜRBÜZER

            Türkiye,  UNESCO’ya 1992 yılının Mevlâna ve hoşgörü yılı olması hususunda teklif götürür. Tabii bu başvuru gecikmiş bir teklif olsa da sonuçta 1995 yılı hoşgörü yılı ilan edilir de. Düşünebiliyor musunuz hoşgörünün ismi bile bir anda heyecan uyandırmaya yetiyor. Meğer kin, şiddet ve nefretin kol gezdiği dünyada "Hoşgörü" iklimine insanlık ne kadar muhtaçmış. Öyle ki insanlık bir nebze olsun soluklanmak adına içine düştüğü dip kuyudan çıkma yolları aramıştır. Hakeza 2007 yılı Mevlana yılı ilan edildiğinde de bu sevgi susamışlığı o kadar kendini belli eder ki tüm insanlık tarafından kabul görür de.  Nasıl kabul görmesin ki, hoşgörü aynı zamanda Mevlana demektir.
            Hoşgörü kavramı yeni değil elbet, kökü tarihin derinliklerine uzanan kültür harcımızın temelini oluşturan bir mayadır. Kâinat daha yaratılmadan önce 'Habibullah' lafzının Allah (c.c.) tarafından kelâm edilmesindeki sırrı kavrayabilirsek, temel mayamızın nübüvvet sevgisiyle yoğrulmuş hoşgörü gül'ü olduğunu pekâlâ anlayabiliriz. Zira yaratılışın özünde gül’ün şavkı vardır. Öyle ki Cenabı Allah; "Ya Habibim! Sen olmasaydın bütün Kâinatı yaratmazdım" beyan buyurarak, bu gerçeğe işaret etmiştir. Malum, Hz. Âdem'e (a.s.) yaratılışının akabinde gözünü açtığında ilkin Hz. Muhammed'in (s.a.v.) nurunu görmüştür.  İşte bu yüzden Hz. Âdem sonrası tüm peygamberler, en son Nebi Server’e ümmet olabilmenin arzusunu ruhunda hissedip gıpta etmişler bile. Gerçekten de Habibullah (s.a.v.) en son Peygamber, ama aslında ilk Nebidir. Sakın ola ki bu da nasıl olur demeyin, gayet açık her şey O'nun yüzü suyu hürmetine yaratılmış. Yüce Allah Habibullah’ı övdüğü andan buyana o hep “Adı güzel kendi güzel Muhammed”  olarak gönüller de yaşamıştır. Öyle bir yaşayış ki,  O'na gönderilen salâvatlar gök kubbede hoş seda yankı bulur da.  Zaten Nübüvet gül'ü sevgili demek, yani sevilen, Allah'ın Habibi (sevgilisi) manasınadır.
            Bütün Peygamberler insanlığa rahmet için gelmişler. Allah'ın nizamını gönüllere aşılamak ve hoşgörü çerçevesinde yaşamalarını sağlamak için mücadele vermişlerdir.  Onların davetine icabet edip Peygamber soluğundan istifade edenler necat bulmuş, bu fırsatı tepenler ise helâk olmuşlardır. Hz. Nuh'un (a.s.)  oğlu Kenan kurtuluşa eremedi, niye? Çünkü bir insan iman etmedikçe, Peygamber oğlu olmak kurtuluşa çare olamıyor. Nemrud’un Hz. İbrahim'i ateşe atması, hakeza Firavun'un kendini ilâh ilan edip Hz. Musa'nın (a.s.) ardına düşmesi, bir netice veremedi, veremez de. Sonun da ateş Hz. İbrahim'e ateş serin olup Allah'ın (c.c.) lütfüyle gül bahçesine dönüşüverdi. Azgın sular ise Hz. Musa'ya ab-ı hayat olmuştur. Firavun'a ise malum tsunami felaketi oluverdi. 
            Hoşgörüsüzlük, hemen hemen her devirde görülen bir alın yazısı. İnsanlık zıtlıklar içerisinde bir süreç yaşadığından iyi-kötü, güzel-çirkin,  adalet-zulüm vs. ikilemler arasında habire çıkış arıyoruz. O halde her şey zıddıyla bilinir prensibinden hareketle, mutlak hoşgörüye koşmak en doğru tavır olacaktır. Şayet zıtlıklar olmasaydı dünya monotonluktan, tekdüzelikten, tek renklilikten geçilmeyecekti. Belli ki bu âlemde kesretten vahdete bir yol murad edilmiş.  Ve farklılıklar iş olsun diye değil vahdet gerçeği için vardır.  Zaten kesretten (çokluktan) vahdete ulaşmak vazgeçemeyeceğimiz bir davadır. Osmanlı altı yüz sene ayakta kalmayı başarmışsa,  hiç kuşkusuz bunda en büyük etken unsur çoğulculuğu vahdete dönüştürmesidir. Devlet-i âliye bütün farklılıkları bir arada yaşatmanın formülünü vahdet şuuruyla halletmiştir. Böylece vahdet şuuru sayesinde Âleme Nizam götürmüştür.  Fatih Sultan Mehmet’in elinde gül ile kendini resimlemesi bunu teyit ediyor da.
            Bakın çokluk içinde birlikte yaşamanın önemini Yunus Emre nasıl dile getiriyor:
            Gelin birlik olalım.
            İşi kolay kılalım,
            Sevelim sevilelim,
            Dünya kimseye kalmaz.

            Hakeza Hudai de hoşgörünün önemini şöyle dillendirir:
            Faydası olmayan bahardan yazdan,
            Yüce dağ başının kışı makbuldür.
            Cahilin yaptığı sohbetten sözden,
            Âlimin hayali düşü makbuldür.

            Lokma yeme muhannetin elinden,
            Kurtulamazsın sonra acı dilinden.
            Namertlerin kaymağından balından,
            Merdin kuru yavan aşı makbuldür.
           
            Hüdai söyler incecikten,
            Hal ehli olmayan ne bilir halden.
            Bilgisiz, görgüsüz, hoşgörüsüz kuldan,
            Ölülerin mezar taşı makbuldür.

            Görüldüğü üzre bizim kültür kaynağımızın temelinde hoşgörü gerçeği var, ama hoşgörünün de dayandığı bir sınır var elbet. Şöyle ki;  Peygamberimiz (s.a.v.) bu hududa dikkatimizi çekerek şöyle beyan buyurmuştur; "Sevdiğini bir dereceye kadar sev. Belki bir gün düşmanın olur. Düşmanına da bir dereceye kadar düşmanlık yap. Belki bir gün sevgilin ve dostun olur."
            Şayet Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi'yi, Mevlâna’yı, Yunus'u ve daha nice hoşgörü Sultanlarının yolunu yol bildiğimizde bu demektir ki pembe şafaklar bizim olacaktır. Yok, eğer Gönül Sultanlarının değil de haramilerin veya gönül hırsızların yolunu yol bilirsek bilelim ki,  tarih boyunca tüm sahte putların başına gelen belaların bir değişik serüvenini yaşamaya müstahakız demektir.
            Madem tercih noktasında önümüze iki yol konulmuş, o halde tercihimizi hoşgörü medeniyetinden yana koymak gerekir. Bu da yetmez tercih ettiğimiz medeniyetin oluşumu için temeline Nasreddin Hoca misali hoşgörü ve sevgi mayasını göle çalmak gerektir. Hatta bu mayayı dağa, taşa, canlı cansız her şeye çalıp bu sevgi hamurunu hoşgörü kilimine nakış nakış işlemeli de. Çünkü yolumuz sevgi ve muhabbet yoludur. Yediden yetmişe herkes bu davete koşmalı ki sevginin tapınak saraylarının duvarında açtığı gedik büyüsün. Zira sevgi sahte mabutları yıkan tek gönül silahıdır.  Anlaşılan sevginin fethedemeyeceği hisar yoktur.
            Velhasıl; gelin canlar bir olalım, iri olalım, diri olalım, işi kolay kılalım.
            Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder