7 Aralık 2016 Çarşamba

NASIL BİR GENÇLİK



                               NASIL BİR GENÇLİK
                                SELİM  GÜRBÜZER

       İlkbahar yaza, yaz sonbahara, sonbahar kışa dönüşürken, insanoğlu bütün bu mevsim değişiklikleri seyrettiğinde dünyada geçireceği hayat serüvenini temaşa ediyor adeta.  Bütün bu olanlara bakarak burası geçici,  burası hepimiz için imtihan salonu bir dünyadır diye insanın haykırası geliyor içinden.
        Hz. Nuh (a.s)’a sormuşlar; dokuz yüz senelik bir dünya hayatından ne anladın diye. O da cevap vermiş; “Dünya iki kaplı handır, birinden girdim diğerinden çıktım.” Böylece hayatı iki adımlık bir süreçle ifade etmiştir. Peki ya biz! Malum bizlerin ömrü yüz seneyi bile bulmuyor, dolayısıyla sormak gerek bu kısacık ömürde Allah için ne yaptık diye.  Maalesef çok uzun zamandır “Bu gün Allah için ne yaptın” sorusunu işitemez olduk. Yıllar yılı kovaladıkça kendimize yazık ettik. Her geçen yıl bizim için kayıp yıl olarak hanemize yazıldı bile.  Belli ki, boş yere ömür tüketmişiz, vay halimize.  Yine de ümidimizi yitirmiş sayılmayız, her şeye rağmen Allah’tan ümit kesilmez düşüncesiyle O'na ellerimizi açaraktan şöyle dua ediyoruz: 
        “Allah'ım sana layık kul olamadık, merhametine sığınıyoruz. Senden başka gidecek kimimiz kaldı ki. Yüzümüz olmasa da bu dünyada dönüp dolaşacağımız son menzil sana gelmektir. Ya Rab!  Huzurunda Yusuf’un düştüğü zindanı, Yakub(a.s)’ın gözyaşını, Musa (a.s)’ın asasını ve Muhammed (s.a.v)’in âlemlere rahmet olan şefaatini düşüneceğiz, buna mecburuz da. Yeryüzü bataklığında, kendi kendimize inşa etmeye çalıştığımız dünyayı bir mescit değil de, bir konaklama mekânı yaptığımız için aman diliyoruz. Bu durumda merhametine sığınacağız rahmet yağmurunu üzerimize yağması için elbet. Huzuru ilahide melekler saf saf dizildiğinde rahmete gark olmak adına af diliyoruz. Affetmen için ellerimizi açıp kalbimizle yalvarıyoruz, sığınacak dalımız bir tek sen varsın. Her yağan rahmet yağmur tanesinde bir melek var çünkü. Dünyada nice kuyular kazıldı, nice tuzaklar kuruldu, boş bulunduk, biranda dengemizi kaybettik. Elbette ki bir kul olarak son pişmanlığın fayda vermeyeceğini biliyoruz, yine de bir feryatla kapına dayandık. Senden geldik,  yine dönüş sanadır. Umudumuz sen, sana müştakız. Ya Rab! Dünyadayken gençliğimiz eyvahtı, huzurunda ise yüzümüz olmadığından perişan durumdayız. Rahmetin gazabını geçtiğini bildirdin bize.  İşte bu yüzden Yunusça kahrında hoş, lütfün da hoş demek düşer bize.”
           Evet, dualarımızla içten içe münacat ettikten sonra gelelim konunun ciddiyet boyutuna. Bilindiği üzere hayatın her değişim evrelerinde karşılaşacağımız olaylar, yaşananlar ve yaşanacak olan her şey insanın alın yazısı kapsamına girer, dolayısıyla bütün canlıların kader döngüsü levh-i mahfuzda kayıtlı da. İşte bu kader döngüsü içerisinde insanın diğer canlılardan ayıran en önemli husus; tüm mahlûkata halife tayin edilmesidir, yani eşrefi mahlûkat olmasıdır.  Malum, eşrefi mahlûkat yaratılmışların en üstünü demek, insanın üstünlük kılınmasına sebepse,  omuzlarına yüklendiği ilahi emanetten dolayıdır. Madem emanet sahibiyiz, o halde yaratılış gayemize uygun bir hayat tablosu ortaya koymak mecburiyetimiz var. Daha dünyaya adım attığımız andan itibaren son nefese kadar ki zaman dilimini iyi değerlendiren bir kul olabilirsek Ahsen-i takvim bir yüzle huzura erebiliriz, bunun aksi durumda ise sonumuz esfel-i safilindir, yani sonumuz hayvandan da aşağı bir mertebeyle uğurlanmaktır.
            Bir çocuk düşünün ki, akıl baliğ olduğunda ilahi hükümleri uygulama sorumluğu üstlenmiş pozisyona gelebiliyor. Ki, bu sorumluluk basamağı gençlik çağıdır. Evet, gençlik deyip geçmemek gerekir. Bakın nasıl bir toplum olduğumuz öğrenmek istiyorsanız yaşadığımız toplumun gençliğine bakmak kâfi. Nitekim bir Alman filozofu; “Bana gençliğinizi gösterin size geleceğinizi söyleyeyim” demiştir. Zira gençlik toplumun aynasıdır. Şöyle bir hayat öykümüze baktığımızda; çocukluk dönemimiz tohum, gençliğimiz ise çiçek halimizdir. Bir tohumda nasıl koca bir ağaç gizli ise,  çocukluk ve gençlik tohumunda da bir millet, hatta tüm bir insanlık gizlidir. Madem öyle yapılacak ilk iş toprağa atılacak tohumun uygun ortam ve şartlarda filizlenmesini sağlayıp, çiçek açtıktan sonra da iyi bir meyve vermesini beklemektir. Bugün gençliğin perişan halde olması gerekli uygun zemin ve şartları sunmamamızdan kaynaklanmaktadır. Çocuklarımız hayatın acımasız tuzaklarına yenik düşüp her biri kayıplara uğrarken bu gidişe dur diyecek kimsemiz kalmamış gibi. Her yanımız harap, her yer zindan. Sanki dağ, taş ve hatta bütün kâinat bu gidişattan incinmiş kıyam halinde. Gençlerin meselelerine eğilmemek onların dünyalarına tercüman olamamak gibi bir tablo var önümüzde. Bütün bu gerçekler ortada iken hala bizde adam yetişmiyor serzenişinde bulunabiliyoruz.  Hem gerekli alt yapıyı kurmuyoruz, hem de durumdan vazife çıkarıp sürekli bir şeylerden şikâyetçi olmayı yeğliyoruz.
           Hayat denen serüvende, gençliğini hiçe sayan uygulamalar yarınlarımızı karartmaya devam ediyor habire. Peyami Safa; “Gençliği ayakta olmayan cemiyet yataktadır” derken kanayan yaramıza neşter vurup çok doğru bir tespitte bulunur da. Gerçekten de yaşadığımız manzara hasta yatağa düşmüş bir hastanın hali gibidir. Her birimiz ana gövdeden kopmuş birbirinden habersiz yığınları andırıyoruz. İsterseniz önce ellerimize bir bakalım, sonra ellerimizin büyük boşluğuna, daha sonrasında ellerimizin inci taneleri beş parmağın dizilişine bakalım. Ve şu sonuca varırız, parmakların beşi de birbirinden habersiz işlev gördüğüdür. Aslında beş farklı işlevden anlayana deruni mesajlar var. Sanki parmaklar bize;  bakın her parmak tek başına olduğunda bir hiçiz, ancak bir arada olduğumuzda güç olabiliyoruz diyorlar adeta.  Madem parmaklardan mesaj var, o halde bir olalım,  iri olalım, diri olalım. Hiçlikten kim ne görmüş ki bizde görelim.  Gerçekten hiçlikte birlik yok,  dirlik yok. Üstelik yoklarımız bir değil birçoktur. Değim yerindeyse yoklarımız varlarımızın çok üstünde. Aslında geçmişte kimi ulvi dava uğruna, kimi boş bir dava uğruna verdiği mücadele de gerçeği görmek mümkün.  Bakın bir takım yaşadığımız o hüzün dolu kanlı terör olayların ardından boş bir dava uğruna ömrünü heba eden taraftarların yapmış olduğu itirafların yankıları hala zihinlerimizde taptazedir.  Düşünsenize reşit olmamış, daha yeni akil baliğ yaşa gelmiş gençliğin eline tutuşturulmuş pankartlarla sokağa dökülmüşlüğü, ne halde olduğumuzun tipik misaliydi. Yetkililer her zaman bildik alıştığımız cümleleri saf etmişlerdi: ‘Devletimiz büyüktür, her şeyin üstesinden gelecek güce sahiptir, bu yapılanlar yanına kâr kalmayacak’ gibi beyanlarla işi geçiştirmeye çalışmışlardı habire.
          Senelerdir hep bu açıklamalar yapılır, bu beyanlara rağmen bir türlü olaylar dinmek bilmemiştir. Demek ki meseleler demeç vermekle çözülemiyor, meğer uygulamada göstermek gerekirmiş. Gençlerin terör eylemlerine kanalize olmalarının arka perdesinde sebep netice ilişkisini iyi analiz edip problemi gidermek varken sadece havanda su dövmeyi tercih ettik.
         Gençliğimiz bugün de derbeder durumda,  hiçbiri yaşadığı hayattan haz alamıyor, adeta nefes nefese boğuşur bir hayat yaşıyor. Zavallı gençliğin elinden tutacak şefkat eli olmayınca ruhi bunalımla didişip durmaktalar. Onları toplumdan dışlamışız bir kere. Hippi demişiz, alay etmişiz, aşağılamışız ve sevgi iksirini onlardan esirgemişiz. Gençliğe bakışımız hep ön yargılı bir yaklaşım olunca olacağı buydu, zaten başka bir şey beklenemezdi.  Onlara söz hakkı vermeyi bile çok görüp onları tehlike addetmişiz. Elbette ki tabularla, dayatmalarla yönlendirilmeye çalışılan toplumdan böyle bir gençliğin doğması kaçınılmazdır.
           Sanki hiç cumaya gitmemişiz. Cuma günleri son hutbede okunan ayetin sırrını bilmem hiç düşündük mü?  Bakın Allah Teâlâ; ‘Şüphesiz Allah (aklıselime) adaleti, iyiliği ve (özellikle) akrabaya yardımı emreder. (Nefsin behime kuvvetine) fuhuşu, (subuiye kuvvetine) münkeri, (vehmi kuvvetine) zulüm ve tecebbüsü yasaklar. Bize (bu suretle) öğüt verir ki, iyice dinleyip anlayıp tutasınız” (En-Nahl 90)  diye beyan buyurarak hakiki hayatın ve hakiki hükmün nasıl olması gerektiğini insanlığa bildiriyor. Çünkü kâinata yansıyan nizam ilahi adaletin tecellisidir.  Cümle âlem bilir ki;  fıtri ve zaruri adalete insanın müdahalesi olamaz, imkânsızdır. Fakat ihtiyari adalet öyle değil. Zira cüz-i ihtiyar sahibi insanoğlu beyin, kalp ve akli melekelerle donatıldığından belli ölçülerde birtakım olaylara müdahale izni verilmiştir. İşte toplumun huzurlu yaşayabilmesi kendine verilen bu ihtiyari adaletin gereğinin yerine getirilip getirilmemesine bağlıdır. İşte son hutbede okunan ayette Allah Teâlâ hak hukuk hususunda adaletin önemine işaret edip icrasının şart olduğunu vurguluyor. Anlaşılan o ki; toplumun tüm kesimlerine gerek ahlaki, gerek itikadı, gerek halka karşı sorumluluk, gerekse Allah'a karşı sorumluk duygusu aşılamadıkça o özlediğimiz ideal gençliğin doğması bir hayalden öteye geçemeyecektir. Madem hayalle bir yere varılamıyor, o halde öyle bir gençlik yetişmeli ki gencin hem iç dünyası, hem de dış dünyası adalet bula.  Kelimenin tam anlamıyla En-Nahl suresinin 90. ayeti iç dünyamızda nasıl bir adalet kurmamızı öğütlüyor,  hatta dışa karşıda adaleti tesisi sağlamamıza işaret etmektedir.
               Adalet ve hürriyet birbirinden ayrılmaz iki mühim değer olduğu görülüyor. Nasıl görülmesin ki, etle tırnak gibidirler. Her ikisi de baş tacımızdır. Batı, bu iki unsurun önemini fark ettiğinde gelişmenin merkezi olmuş. Belli ki hürriyetsizlik iç buhran ve adaletsizlik doğurmaktan başka bir işe yaramıyor. Düşünce melekesinin harekete geçmesinde en önemli etken unsur hürriyettir. Ki, İslamiyet insanlığa özgürlük hususunda çok ileri seviyelerde evrensel mesajlar sunuyor da. Üstelik insanları tüm sahte mabutların boyunduruğu altında kurtulmaları için Allah’a abd (kul) olmaya davet ediyor. İşte gençliğimize vereceğimiz tek mesaj bütün sahte putlardan sıyrılıp Allah’a teslim olmanın gerçek özgürlük olduğunun bilincini aşılamaktır. Zira Cuma Hutbesinde okunan ayet insanı fuhşun, zulmün, ahlaksızlığın ve maddi ihtirasların esaretinden çıkmamızı öğütlemekte ve hakiki adaletle hürriyeti tatmamızı beyan buyurmaktadır.
          Velhasıl; Said Nursi Hz.leri Risale i Nur eserlerinde gençlik üzerine şöyle der: “Sizdeki gençlik katiyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruda kalmazsanız o gençlik zayi olup başınıza hem dünyada hem kabirde, hem ahrette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslamiyye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak, iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik manen baki kalacak. Ve ebedi bir gençlik kazanmasına sebep olacak. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle ziynetlendiriniz. Ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz… Gençlik gidecek. Sefahatte gitmiş ise; hem dünyada, hem ahrette, binler bela ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle su-i istimal ile israfat ile, gelen evhamlı hastalıkla hastanelere  ve taşkınlıklarıyla hapishaneler veya sefalet hanelere ve manevi elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz, hastanelerden, hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz..” (Bkz. Gençlik Rehberi S.26–30 Sözler Yayınevi.)
         Bilmem bu güzel sözlere ilave edilebilecek sözümüz olabilir mi? Haddimize mi düşmüş.
         Vesselam.

            

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder