NASIL BİR
GENÇLİK
SELİM GÜRBÜZER
İlkbahar yaza, yaz sonbahara, sonbahar
kışa dönüşürken, insanoğlu bütün bu mevsim değişiklikleri seyrettiğinde dünyada
geçireceği hayat serüvenini temaşa ediyor adeta. Bütün bu olanlara bakarak burası geçici, burası hepimiz için imtihan salonu bir dünyadır
diye insanın haykırası geliyor içinden.
Hz. Nuh (a.s)’a sormuşlar; dokuz yüz senelik
bir dünya hayatından ne anladın diye. O da cevap vermiş; “Dünya iki kaplı
handır, birinden girdim diğerinden çıktım.” Böylece hayatı iki adımlık bir
süreçle ifade etmiştir. Peki ya biz! Malum bizlerin ömrü yüz seneyi bile
bulmuyor, dolayısıyla sormak gerek bu kısacık ömürde Allah için ne yaptık
diye. Maalesef çok uzun zamandır “Bu gün
Allah için ne yaptın” sorusunu işitemez olduk. Yıllar yılı kovaladıkça
kendimize yazık ettik. Her geçen yıl bizim için kayıp yıl olarak hanemize
yazıldı bile. Belli ki, boş yere ömür
tüketmişiz, vay halimize. Yine de
ümidimizi yitirmiş sayılmayız, her şeye rağmen Allah’tan ümit kesilmez
düşüncesiyle O'na ellerimizi açaraktan şöyle dua ediyoruz:
“Allah'ım sana layık kul olamadık,
merhametine sığınıyoruz. Senden başka gidecek kimimiz kaldı ki. Yüzümüz olmasa
da bu dünyada dönüp dolaşacağımız son menzil sana gelmektir. Ya Rab! Huzurunda Yusuf’un düştüğü zindanı, Yakub(a.s)’ın
gözyaşını, Musa (a.s)’ın asasını ve Muhammed (s.a.v)’in âlemlere rahmet olan
şefaatini düşüneceğiz, buna mecburuz da. Yeryüzü bataklığında, kendi kendimize
inşa etmeye çalıştığımız dünyayı bir mescit değil de, bir konaklama mekânı
yaptığımız için aman diliyoruz. Bu durumda merhametine sığınacağız rahmet
yağmurunu üzerimize yağması için elbet. Huzuru ilahide melekler saf saf
dizildiğinde rahmete gark olmak adına af diliyoruz. Affetmen için ellerimizi
açıp kalbimizle yalvarıyoruz, sığınacak dalımız bir tek sen varsın. Her yağan
rahmet yağmur tanesinde bir melek var çünkü. Dünyada nice kuyular kazıldı, nice
tuzaklar kuruldu, boş bulunduk, biranda dengemizi kaybettik. Elbette ki bir kul
olarak son pişmanlığın fayda vermeyeceğini biliyoruz, yine de bir feryatla
kapına dayandık. Senden geldik, yine
dönüş sanadır. Umudumuz sen, sana müştakız. Ya Rab! Dünyadayken gençliğimiz
eyvahtı, huzurunda ise yüzümüz olmadığından perişan durumdayız. Rahmetin
gazabını geçtiğini bildirdin bize. İşte
bu yüzden Yunusça kahrında hoş, lütfün da hoş demek düşer bize.”
Evet, dualarımızla içten içe münacat
ettikten sonra gelelim konunun ciddiyet boyutuna. Bilindiği üzere hayatın her
değişim evrelerinde karşılaşacağımız olaylar, yaşananlar ve yaşanacak olan her
şey insanın alın yazısı kapsamına girer, dolayısıyla bütün canlıların kader
döngüsü levh-i mahfuzda kayıtlı da. İşte bu kader döngüsü içerisinde insanın
diğer canlılardan ayıran en önemli husus; tüm mahlûkata halife tayin
edilmesidir, yani eşrefi mahlûkat olmasıdır.
Malum, eşrefi mahlûkat yaratılmışların en üstünü demek, insanın üstünlük
kılınmasına sebepse, omuzlarına
yüklendiği ilahi emanetten dolayıdır. Madem emanet sahibiyiz, o halde yaratılış
gayemize uygun bir hayat tablosu ortaya koymak mecburiyetimiz var. Daha dünyaya
adım attığımız andan itibaren son nefese kadar ki zaman dilimini iyi
değerlendiren bir kul olabilirsek Ahsen-i takvim bir yüzle huzura erebiliriz,
bunun aksi durumda ise sonumuz esfel-i safilindir, yani sonumuz hayvandan da
aşağı bir mertebeyle uğurlanmaktır.
Bir çocuk düşünün ki, akıl baliğ
olduğunda ilahi hükümleri uygulama sorumluğu üstlenmiş pozisyona gelebiliyor.
Ki, bu sorumluluk basamağı gençlik çağıdır. Evet, gençlik deyip geçmemek
gerekir. Bakın nasıl bir toplum olduğumuz öğrenmek istiyorsanız yaşadığımız
toplumun gençliğine bakmak kâfi. Nitekim bir Alman filozofu; “Bana gençliğinizi gösterin size geleceğinizi
söyleyeyim” demiştir. Zira gençlik toplumun aynasıdır. Şöyle bir hayat
öykümüze baktığımızda; çocukluk dönemimiz tohum, gençliğimiz ise çiçek
halimizdir. Bir tohumda nasıl koca bir ağaç gizli ise, çocukluk ve gençlik tohumunda da bir millet,
hatta tüm bir insanlık gizlidir. Madem öyle yapılacak ilk iş toprağa atılacak
tohumun uygun ortam ve şartlarda filizlenmesini sağlayıp, çiçek açtıktan sonra
da iyi bir meyve vermesini beklemektir. Bugün gençliğin perişan halde olması
gerekli uygun zemin ve şartları sunmamamızdan kaynaklanmaktadır. Çocuklarımız
hayatın acımasız tuzaklarına yenik düşüp her biri kayıplara uğrarken bu gidişe
dur diyecek kimsemiz kalmamış gibi. Her yanımız harap, her yer zindan. Sanki
dağ, taş ve hatta bütün kâinat bu gidişattan incinmiş kıyam halinde. Gençlerin
meselelerine eğilmemek onların dünyalarına tercüman olamamak gibi bir tablo var
önümüzde. Bütün bu gerçekler ortada iken hala bizde adam yetişmiyor
serzenişinde bulunabiliyoruz. Hem
gerekli alt yapıyı kurmuyoruz, hem de durumdan vazife çıkarıp sürekli bir
şeylerden şikâyetçi olmayı yeğliyoruz.
Hayat denen serüvende, gençliğini
hiçe sayan uygulamalar yarınlarımızı karartmaya devam ediyor habire. Peyami
Safa; “Gençliği ayakta olmayan cemiyet
yataktadır” derken kanayan yaramıza neşter vurup çok doğru bir tespitte
bulunur da. Gerçekten de yaşadığımız manzara hasta yatağa düşmüş bir hastanın
hali gibidir. Her birimiz ana gövdeden kopmuş birbirinden habersiz yığınları
andırıyoruz. İsterseniz önce ellerimize bir bakalım, sonra ellerimizin büyük
boşluğuna, daha sonrasında ellerimizin inci taneleri beş parmağın dizilişine
bakalım. Ve şu sonuca varırız, parmakların beşi de birbirinden habersiz işlev
gördüğüdür. Aslında beş farklı işlevden anlayana deruni mesajlar var. Sanki
parmaklar bize; bakın her parmak tek
başına olduğunda bir hiçiz, ancak bir arada olduğumuzda güç olabiliyoruz diyorlar
adeta. Madem parmaklardan mesaj var, o halde
bir olalım, iri olalım, diri olalım. Hiçlikten
kim ne görmüş ki bizde görelim.
Gerçekten hiçlikte birlik yok,
dirlik yok. Üstelik yoklarımız bir değil birçoktur. Değim yerindeyse
yoklarımız varlarımızın çok üstünde. Aslında geçmişte kimi ulvi dava uğruna,
kimi boş bir dava uğruna verdiği mücadele de gerçeği görmek mümkün. Bakın bir takım yaşadığımız o hüzün dolu
kanlı terör olayların ardından boş bir dava uğruna ömrünü heba eden
taraftarların yapmış olduğu itirafların yankıları hala zihinlerimizde
taptazedir. Düşünsenize reşit olmamış,
daha yeni akil baliğ yaşa gelmiş gençliğin eline tutuşturulmuş pankartlarla
sokağa dökülmüşlüğü, ne halde olduğumuzun tipik misaliydi. Yetkililer her zaman
bildik alıştığımız cümleleri saf etmişlerdi: ‘Devletimiz büyüktür, her şeyin üstesinden gelecek güce sahiptir, bu
yapılanlar yanına kâr kalmayacak’ gibi beyanlarla işi geçiştirmeye
çalışmışlardı habire.
Senelerdir hep bu açıklamalar
yapılır, bu beyanlara rağmen bir türlü olaylar dinmek bilmemiştir. Demek ki
meseleler demeç vermekle çözülemiyor, meğer uygulamada göstermek gerekirmiş.
Gençlerin terör eylemlerine kanalize olmalarının arka perdesinde sebep netice
ilişkisini iyi analiz edip problemi gidermek varken sadece havanda su dövmeyi
tercih ettik.
Gençliğimiz bugün de derbeder
durumda, hiçbiri yaşadığı hayattan haz
alamıyor, adeta nefes nefese boğuşur bir hayat yaşıyor. Zavallı gençliğin
elinden tutacak şefkat eli olmayınca ruhi bunalımla didişip durmaktalar. Onları
toplumdan dışlamışız bir kere. Hippi demişiz, alay etmişiz, aşağılamışız ve
sevgi iksirini onlardan esirgemişiz. Gençliğe bakışımız hep ön yargılı bir
yaklaşım olunca olacağı buydu, zaten başka bir şey beklenemezdi. Onlara söz hakkı vermeyi bile çok görüp
onları tehlike addetmişiz. Elbette ki tabularla, dayatmalarla yönlendirilmeye
çalışılan toplumdan böyle bir gençliğin doğması kaçınılmazdır.
Sanki hiç cumaya gitmemişiz. Cuma
günleri son hutbede okunan ayetin sırrını bilmem hiç düşündük mü? Bakın Allah Teâlâ; ‘Şüphesiz Allah (aklıselime) adaleti, iyiliği ve (özellikle) akrabaya yardımı emreder. (Nefsin behime kuvvetine) fuhuşu, (subuiye kuvvetine) münkeri, (vehmi kuvvetine) zulüm ve tecebbüsü yasaklar. Bize (bu
suretle) öğüt verir ki, iyice
dinleyip anlayıp tutasınız” (En-Nahl
90) diye beyan buyurarak hakiki
hayatın ve hakiki hükmün nasıl olması gerektiğini insanlığa bildiriyor. Çünkü
kâinata yansıyan nizam ilahi adaletin tecellisidir. Cümle âlem bilir ki; fıtri ve zaruri adalete insanın müdahalesi
olamaz, imkânsızdır. Fakat ihtiyari adalet öyle değil. Zira cüz-i ihtiyar
sahibi insanoğlu beyin, kalp ve akli melekelerle donatıldığından belli ölçülerde
birtakım olaylara müdahale izni verilmiştir. İşte toplumun huzurlu
yaşayabilmesi kendine verilen bu ihtiyari adaletin gereğinin yerine getirilip
getirilmemesine bağlıdır. İşte son hutbede okunan ayette Allah Teâlâ hak hukuk
hususunda adaletin önemine işaret edip icrasının şart olduğunu vurguluyor.
Anlaşılan o ki; toplumun tüm kesimlerine gerek ahlaki, gerek itikadı, gerek
halka karşı sorumluluk, gerekse Allah'a karşı sorumluk duygusu aşılamadıkça o özlediğimiz
ideal gençliğin doğması bir hayalden öteye geçemeyecektir. Madem hayalle bir
yere varılamıyor, o halde öyle bir gençlik yetişmeli ki gencin hem iç dünyası,
hem de dış dünyası adalet bula.
Kelimenin tam anlamıyla En-Nahl suresinin 90. ayeti iç dünyamızda nasıl
bir adalet kurmamızı öğütlüyor, hatta
dışa karşıda adaleti tesisi sağlamamıza işaret etmektedir.
Adalet ve hürriyet birbirinden ayrılmaz
iki mühim değer olduğu görülüyor. Nasıl görülmesin ki, etle tırnak gibidirler.
Her ikisi de baş tacımızdır. Batı, bu iki unsurun önemini fark ettiğinde
gelişmenin merkezi olmuş. Belli ki hürriyetsizlik iç buhran ve adaletsizlik
doğurmaktan başka bir işe yaramıyor. Düşünce melekesinin harekete geçmesinde en
önemli etken unsur hürriyettir. Ki, İslamiyet insanlığa özgürlük hususunda çok
ileri seviyelerde evrensel mesajlar sunuyor da. Üstelik insanları tüm sahte
mabutların boyunduruğu altında kurtulmaları için Allah’a abd (kul) olmaya davet ediyor. İşte
gençliğimize vereceğimiz tek mesaj bütün sahte putlardan sıyrılıp Allah’a
teslim olmanın gerçek özgürlük olduğunun bilincini aşılamaktır. Zira Cuma
Hutbesinde okunan ayet insanı fuhşun, zulmün, ahlaksızlığın ve maddi
ihtirasların esaretinden çıkmamızı öğütlemekte ve hakiki adaletle hürriyeti
tatmamızı beyan buyurmaktadır.
Velhasıl; Said Nursi Hz.leri Risale i
Nur eserlerinde gençlik üzerine şöyle der: “Sizdeki gençlik katiyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruda kalmazsanız o
gençlik zayi olup başınıza hem dünyada hem kabirde, hem ahrette kendi
lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslamiyye
ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak, iffet ve namusluluk ve taatte
sarf etseniz, o gençlik manen baki kalacak. Ve ebedi bir gençlik kazanmasına
sebep olacak. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile
hayatlandırınız ve feraizle ziynetlendiriniz. Ve günahlardan çekinmekle
muhafaza ediniz… Gençlik gidecek. Sefahatte gitmiş ise; hem dünyada, hem
ahrette, binler bela ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle
su-i istimal ile israfat ile, gelen evhamlı hastalıkla hastanelere ve taşkınlıklarıyla hapishaneler veya sefalet
hanelere ve manevi elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini
anlamak isterseniz, hastanelerden, hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz..”
(Bkz. Gençlik Rehberi S.26–30 Sözler Yayınevi.)
Bilmem bu güzel sözlere ilave
edilebilecek sözümüz olabilir mi? Haddimize mi düşmüş.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder