9 Aralık 2016 Cuma

MUKTEDİR İKTİDAR



 MUKTEDİR İKTİDAR
                                                                                           
SELİM GÜRBÜZER  

Ailede “baba”,  klan toplumunda  “ih¬tiyar meclisi”,  kabile ve aşiret yapılarında “reis”, im¬paratorluklarda “kral”, ulus devletlerde  “parlamento’ gibi yapılanmaları iktidar biliriz. Her çoban güttüğü koyundan mesuldur prensibinden hareketle idareci ister baba, ister ihtiyar meclisi, ister reis, ister kral, isterse millet meclisi olsun, İslâm’da hiçbir makamın Allah mülkünün önüne geçmemesi esastır. Zira Kur’an-ı Kerim’de; “İşte bu makamda nusret ve hâkimiyet hak olan Allah’ındır” buyruluyor. Hem madem Mutlak otorite Allah’ındır,  o halde   “İnsan kendini başıboş bırakılacak mı zanneder?” (Kıyamet Suresi, ayet 36) ayeti gereğince bu hüküm tek değişmez kanun olduğu gayet açıktır ve tartışılamaz. Malum, kâinatta idari mekanizma kendi tabii kanunları çerçeve¬sinde cereyan ediyor. Dahası kâinat Yüce Yaratıcının koyduğu eşsiz ve mükemmel kanunlarla idare edilmektedir. İnsanoğlunun yaptığı tek şey, sadece mevcut bulunan ka¬nunları açığa çıkarmak oluyor. Asla kanunu kendi icat etmiş değildir,  hiç kuşkusuz kanunun gerçek mucidi Rabbül Âlemindir. Belli ki kâinatın idare edilme diye bir derdi yoktur,  onu yaratan idari programını da yaratmıştır.  Bakın ta¬biatta cereyan eden hadiseler Kudret-i İlahi’nin kanunlarına tabii olarak seyretmekte. İnsan sadece bu noktada yaratılış programını çözmek için vardır. Nitekim insanoğlu bir yandan tabiatı okumaya çalışırken, öte yandan kendi beşeri münasebetlerini bir nizam içerisinde yürümesi için uğraş verip kendince bir takım idari sistemler geliştirmeye çalışmaktadır. Cemadatın, nebatatın ve hayvanatın böyle bir yeteneği yok, onlar neyle kodlanmışlarsa o kod üzerine hareket etmekteler. İnsanın tüm mahlûkattan farkı eşref-i mahlûkat olarak yaratılmasıdır. İnsan bir program dâhilinde dünyaya gelse de hem kendi tabiatını hem de eşyanın tabiatını işleyebilme istidadını gösterme hasebiyle bu noktada farkını ortaya koyar da.  Zaten yeryüzünde bir takım idare sistemlerinin ortaya çıkması bu işleme yeteneğinin bir neticesidir. Ancak bu işleyiş mutlak manada değildir.  Zira mutlaklık Allah’a mahsustur. Bir başka ifadeyle ister adına ister demokrasi, ister oligarşi, isterse otokrasi denilsin fark etmez hiçbiri mutlak otoriteyi temsil etmez,  her biri gölge otoriterlerdir. İşte bu yüzden Allah Resulünün hakikatleri dışında tüm otoriteler tartışılmaya mahkûmdur.  Neticede biri kaynak, diğeri gölgedir. Dolayısıyla gölge olan kaynak hükme muhtaç olduğundan, kaynaktan kendini soyutlayamaz.  Kaldı ki ilahi hükümler insan idrakinin çok üstündedir.  Beşeri hükümler sadece ilahi adaletin uygulanması yönünde birer vasıtadırlar,  asla gaye değildirler.   İdare edenler - idare edilenler ikilemi M. Duverger; “Beşer tarihinde idarecisiz bir dönemin ilmen ispatlanmadığını” ve  “idare etme” olayının devamlılık arz ettiğini dile getirmiştir. Bu arada Marksistler de buna itirazda gecikmeyip idare eden ve idare edilen yerine “sömüren” ve  “sömürülen” tabirle¬rini kullanmaktan yana tavır sergilerler. Maalesef komünistler her şeyde olduğu gibi,  idare konu¬sunda da vartaya düşüp insanların devletsiz bir sisteme geçebile¬ceği ütopyasında bulunmuşlardır. Oysa şu gerçeği gözden kaçırıyorlar,  bir kere tarihin her safhasında idare eden ve idare edilen ikilemi hep var olmuş,  var olacakta.  İşte İslâm bu gerçeği gözardı etmez, sadece bu hususta şerh düşüp idare edenler ve idare edilenleri “Allah’tan başka ilah yok¬tur” buyruğu altında teşkilatlanmaya çağırır. Her kim ki İlahi fermanın buy¬ruğunu kabul eder ve buyruk doğrultusunda icraat sergilerse sahte mabutların boyunduruğundan sıyrılacağı muhakkak.  Bu gerek müessese bazında olsun, gerek devlet idaresi bazında olsun fark etmez temel değişmez bir kaidedir. Dolayısıyla temel kaidenin yerine getiren hakiki manada  “iktidar” olmuş olur.   Halkın sevdiğini Hak da sever İktidar, ne “tek başlılık”, ne “başsızlık”,  ne “şef’’,  ne “patron”, ne de “sözde egemen millet”,  yani bunların hiç biridir. Grubun bütününü kapsayan, idare edenler ve idare edilenlerin el ele verdiği, “Halkın sevdiğini Hakk da sever” düsturunu ilke edinmiş, aynı zamanda milli, İslâmi, katılımcı ve istişareye dayalı sistemin adıdır. İşte bu tanımın mana ve ruhuna uygun gücünü Haktan alıp sırtını halka dayayan ancak “muktedir” olarak nitelenebilir. Halktan uzak, milli ve manevi değer¬lere yabancı kalan her kim olursa olsun cumhur olmanın gereği gerçek anlamda iktidar olamaz. Cumhur halktır zaten. Esasen dinimiz de “Cumhuru” bir karakter taşır. Resulüllah (s.a.v.)’ın “Ümmetim batıl üzerine toplanmaz”,  “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır” ve “Ne iseniz başınızdaki idare odur” hadisi şerifleri İslâm’ın cum¬huri yönünü ortaya koymaya yeter artar da.   İslâm’da ruhban sınıfı yok Muktedir iktidarda, hukukun üstünlüğü prensibi çok önemli arz eder. Ancak bir şartla, o savunulan ve üstünlüğü belirtilen hukukun hüviyeti açıklanmak kaydıyla elbet. Tarihi süreç bize gösteriyor ki bugüne dek rengi, biçimi tüm berraklığıyla ortaya konulma¬yan hukuk sistemleri, hep balyoz görevi yapmıştır. Öyle ülkeler var ki, kanunlarında din ve vicdan özgürlüğünden dem vurulmasına rağmen, bir başka kanun bendiyle değişik mecralara kaydırılabiliyor. Aslında bu tükürdüğünü yalamak gibi bir şeydir.  Oysa kanunların adı, rengi ve mahiyeti tüm çıplaklığıyla sergilenmediği müddetçe,  ne kadar din ve vicdan hürriyetinden bahsedilirse bahsedilsin sonunda sadist ve totaliter rejimlere bile taş çıkartabiliyor. Anayasalar çok kere bir takım tarifi yapılmayan kavramlarla (muğlâk ifadelere) örtbas edilip paravan hüviyetinde uygulanmaktadır. Mesela, laiklik kavramının tarifi Anayasa’da açık açık yer almadığı için halk nezdinde sıkıntı doğurup ülke gündeminden bir türlü düşmemektedir. Her gün, her platformda laiklik tartışmaları bir türlü sonlanmamaktadır.  Bakın laiklik kavramı Yunanca “laicos”dan kök salıp “klerici”nin zıddı bir kavramdır. Batıda, kilise men¬suplarına ‘klerik’ denildiği malum. O halde bu tanımlamadan hareketle klerikin dışındakilerin “laik” diye nitelendiğini kolayca anlayabiliriz. Zira Laia ruhban sınıfına ait olmamak demek. Batı bir zamanlar, yani orta çağda engizisyon mahkemelerinin ve kilisenin egemenliği altında inim inim inlemişti. Neyse ki zaman içerisinde kilise karşıtlığı meyve verip Rönesans’a dönüşünce “Sezar’ın hakkı Sezar’a, İsa’nın hakkı İsa’ya” prensibinde karar kılınmıştır. Hatta batı’da esen bu rüzgâr, kendi sınırları içerisinde kalmayıp bizim toprağımıza da sıçrar. Ne var ki batı gerçekleriyle bizim toplum normlarının özdeş olamadığını göremeyenler jakoben laikliği topluma dayatma yolunu tercih etmişlerdir. Şurası muhakkak İslâmiyette, batı tarzı ruh¬ban sınıfı yoktur.  Kaldı ki İslâmiyet ne bir kuruluşa, ne bir kişiye, ne de her hangi bir şeyin tekeline girecek kadar dar ve kapalı değildir, tüm insanlığa şamil bir dindir. Ruhbanlık müessesesi batı’ya has bir olgudur. Kilise’ye tepki sonucu ortaya çıkan laiklik kavramı asla bizimle yakından uzaktan alakası olamaz.. Üstelik şu anda batı’nın laiklik hususunda geldiği nokta dini dışlamayan bir mecraya kaymış durumdadır. Ancak kendi sınırları dışında dini gelişmelere hala tehdit algısıyla baktığı da bir vaka, bu inkâr edilemez.  Nitekim Avrupa ülkeleri, tüm dünyada İslamiyet’in yükselişinden endişeye kapılmış oldukları o kadar belli ki Müslümanlara İslami fobi gözüyle bakmaktalar. Bu da yetmez kendilerinin ürettikleri Fundamentalizm veya kökten dincilik gibi kavramlarla bizi vurmaya kalkışmaktalar.  Dahası tüm Müslümanlar ötekileştirilip yükselen dini değerlerin önüne geçilmek istenmektedir. Bu yüzden ülke yönetimlerine habire ayar çekmeye çalışıyorlar.  Olur ya, o ülkeler kendi başlarına bırakılırsa gerçek manada “Muktedir iktidar” iş başına gelebilir endişesi taşıyorlar. İşte görüyorsunuz kendileri dini ritüelleri kullanırken normal, bize gelince anormal oluyor. Örneğin ABD’de başkanların İncil üze¬rine yemin edip işbaşı yapmaları, ya da dolarların üzerinde ki “Allah’a inanırız” ibaresi bunu teyit ediyor. Hakeza yine İsrail’e gittiğinizde asla cumartesi günleri ateş yakamazsınız.  Niye derseniz, gayet açık inandığı dinin gereğini yerine getiriyorlar.  Peki ya İngiltere, malum onların Magna Karta’sı Anglikan Kilisesi’ne kökten bağlı olduğunu ilan etmiş bile. Sözün özü, batı’dan ithal edilen laiklik gibi kavramların rengi, biçimi ve tarifi Anayasa’da yer almadığı sü¬rece, toplumda “laik’’ ve “anti-laik” çekişmesi kaçınılmazdır. Çare hukuk devleti olabilmekte... Hukuki normlar açık ve anlaşılır bir dille yazılıp toplu¬mun dinamikleriyle yüzde yüz barışık kılınmalı ki ülke gerilimden kurtulabilsin.
  Emanetin ehline verilmesi İdare edenleri seçmede ölçü, Muktedir iktidar misyonuna sahip olmak yetmez, bunun yanı sıra tabanın tavanla, tavanın tabanla uyum içersinde olması gerekir. Toplumun derdi ile dertlenmeyen, idare edilenin idarecisine kuşkuyla baktığı bir yapıya “hadim devlet” denilemez.  Bakın Resulullah’ın (s.a.v.) “Emanetin, layık olanlara veril¬mediğini gördüğünüz zaman kıyameti bekleyiniz” ihtarı konunun önemini bin kat artırmaya yetiyor.  Tabiî ki burada idarecinin kimliği, şekli şemali esas değildir, temsil ettiği ve üstlendiği vazife mühim bir husustur. O halde vazife bilinci her şeyin üstünde bir değer.  Belli ki kişiler, makamlar geçici. Baki olan Allah’tır. Dolayısıyla şu fani dünyada arkada bırakılacak en iyi miras Allah rızasını kazanmaya yönelik inşa edilen hizmetler olacaktır. Ki, her bırakılan eser sadaka-i cariye hükmünde olduğundan hizmet eden mevtanın amel defteri kıyamete kadar kapanmaz da.  Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.v.) hizmetkârlığı şiar edinmiş idareciler için şu müjdeyi verir: “Adil bir sultanın bir günlük adaleti, altmış senelik devamlı ibadetten üstündür.”   Toplumun menfaati Muktedir iktidarda toplumun menfaati neyi gerektiriyorsa o yapılmalıdır. Devlet, komünizmde olduğu gibi zulüm vasıtası, ka¬pitalizmdeki gibi sadece asayişi sağlayan birim, faşizimde olduğu gibi herkesin itaat etmesi gereken put olmamalı. Muktedir ikti¬dar; Allah’tan başka ilah yoktur ayetin gereği halkın değerleriyle barışık kalan ve Halka hizmet Hakka hizmet bilen milletin ta kendisi bir iktidardır. Bu yüzden Hadim devlet ilkesi, muktedir iktidar misyonunun ana unsurunu teşkil eder. Zira muktedir iktidara giden yol hadimiyetten geçer. Nasıl geçmesin ki, devletin halkı için gece gündüz demeden hizmetinde koşturup Fırat kenarında bir koyun kaybolsa bunun hesabını Ömer’den sorarlar bilinciyle hareket eden bir iktidar düşünün, elbette ki gerçek anlamda muktedir olmaya hak kazanacağı muhakkak.  Nitekim bu bilinçte hareket eden Selçuklu ve Osmanlı idari teşkilat yapısı bunun tipik misalini teşkil eder. Gerçekten de XVIII. asra ka¬dar idarecilerin hemen hepsi devlette fani olmuş insanlardı. Son¬rası malum, içi boş kuru kavramlarla milletin kefenini soymaya memur idarecilerce yürütülen kuşatma sürecidir.  Elbette ki düşüş sürecinde bürokrasi içerisinde iyi niyetli olanlar da vardı, ama iki elin parmak sayısı kadar dersek yeridir.  Birkere mikrop vücuda girmeye dursun, ister istemez çöküş kaçınılmaz hale gelebiliyor.
            Tanzimat her şeyden önce sebep değil neticedir. Saltanat, Meşrutiyet, Tanzimat ve Cumhuriyet derken bu günlere geldik. Başarısızlıkları hep geçmişe yükledik, hala da başarısızlığın suçunu maziye havale etmeye devam ediyoruz da. Bakın, Almanya ve Japonya tarihin harabelerinden sıyrılıp süper devlet olurken, biz ise yaşadığımız şu hengâmede halifelik, saltanat gibi bir cevizin kabuğunu doldurmayacak anlamsız tartışmalarla zaman kaybediyor ve içi boş sloganlarla deşarj olmaya çalışıyoruz. Bir türlü tarih şuuruna erişemiyoruz. Her nedense bir gün rejimlerin, hükümetlerin ve hanedanların değişebileceğini idrak edemiyoruz. Bakın 3500 yıllık Çin’de birçok yönetimler gelmiş geçmiş ama yine adı Çin devletidir. Biz ise hala Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye ayrı parça¬larmış gibi görmekle meşgulüz. Oysa Selçuklu,  Osmanlı ve Türkiye bir birinin devamı devletlerdir. Bir kere her üçünün de ortak paydası Türk ve İslâm olmasıdır, nasıl ayrı kategoride görülür anlamak mümkün değil. Tarih şuurumuzu adeta yitirmişiz. Yerine bölük pörçük bir tarih bilinci ikame etmişiz adeta.  Onlar kendi kendilerine tarih ürete dursunlar güneş balçıkla sıvanamaz gerçeğinden hareketle gerçek tarihten nereye kadar kaçılabilir ki. Bir kere rejimler, hükümetler ve idari mekanizmalar geçici araçlardır, devleti ebed müddet kılmak için vardırlar, asla aracıların kendisi devlet değildir. Dolayısıyla her devri şartlarında değerlendirmek gerekiyor. Tarihi yargılamak yerine tarihten ibret alabilmek ve tarih şuuru geliştirmek esas olmalıdır.
         Görev ve hadi¬miyet şuuru, Muktedir iktidarın manevi temellerini oluşturur.  Zaman zaman bu temelleri sarsmak için devlet içine sızmış “Derin paralel devlet”  yapılanmaları da mevzi alabiliyor. Bu yüzden Muktedir iktidarın bu konuda son derece uyanık olması icab eder.  Aksi takdirde kendisine verilen emanet bir anda akamete uğrayabilir.  Bu konuda en ufak ihmalkârlık iç ve dış mihrakların ekmeğine yağ sürmek olacaktır
            Velhasıl; muktedir iktidar Resulullah (s.a.v.)’ın; “Emirlerin en iyisi sizi seven ve sizin kendisini sevdiğinizdir” hadisi şerifin gereğini yerine getiren, aynı zamanda hadimiyet şuu¬ruyla tebaasını idare eden ve tebaanın da devletine güvendiği sistemin adıdır.  Milletten gücünü almayanlar belki iktidar olabilirler ama asla muktedir olamazlar, bu böyle biline.
      Vesselam.    

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder