ÇOKLUK İÇİNDE BİRLİK VAKTİ
SELİM GÜRBÜZER
Çokluk içinde birlik ülküsünü eski
tabirle ifade edecek olursak ‘kesrette vahdet olmak’ demektir. Fakat gel gör ki
birtakım çevreler, Müslümanların düşünce hürriyeti ve çoğulculuktan yana tavır
alamayacağı zannına kapılıyorlar hala. Malumunuz bir zamanlar İslâm’ı sosyal hayattan
kovmak isteyenlerin bu ön yargı beyanları inananlar üzerinde ister istemez
psikolojik baskı oluşturabiliyordu. Üstelik bu karanlık çevreler, gelecekte Türk
siyasetini belirlemek adına mesnetsiz iddialarla gündemi kendi lehlerine çevirme
cihetine gidebiliyordu. Oysa hiçbir siyasi düşünce toplumu göz ardı ederekten
politika belirleyemez. Kaldı ki perde arkasında toplumun kuyusunu kazma
devirleri, çok gerilerde kaldı. Artık gün kraldan çok kral geçinenlerin günü
değildir, hele çok şükür milli sivil inisiyatifin ayak seslerinin duyulduğu
günlerdeyiz. Şükrettikçe de ister istemez asrısaadeti hatırlarız hep. Sanki o
yüce sahabenin hayatında yaşanan bir benzer deneyimin eşiğine geldiğimizin
hissine kapılırız da.
Evet,
artık çağımızda toplumla yüz yüze,
el ele, gönül gönüle bağ kurmayı başaran siyasetçiler itibar kazanabiliyor.
Öyle ki, toplumu göz ardı edip hep kendi bildiği doğrultuda ısrar eden ve
tepeden dayatmacı yol takip eden siyasilerin gelecekte ayakta kalması pek
mümkün gözükmüyor. Çünkü yerli sivil insiyatifin ayak sesleri iyiden iyiye
kendini hissettirmiş gözüküyor. Derken kitlelerle beraber hareket edilen çağa
doğru ilerlediğimizin farkına varıyoruz. Hatta fark etmenin ötesinde insanlar
artık kendilerini oy deposu olarak görmüyor, bilakis kendilerini yönetimde inandığı
başkanla birlikte söz sahibi olarak görüyor. Dahası toplum taşın altına elini koyma
isteğinin yanı sıra yönetimde inandığı başkanıyla yekvücut olup bende varım
deme iradesini beyan ediyor.
Şurası muhakkak, ülkemizin üzerini kaplayan
sis bulutları kalktıkça çokluk içinde birlik tutkusuyla hemhal olmuş katılımcı
anlayış yurdun dört bir yanına yayılıp, vesayetçi zihniyeti sorgular konuma
gelebiliyor da. Gerek sanayi kesimi, gerek işçi kesimi, gerekse yerli sivil
toplum kanaat önderleri yönetimde ağırlığını hissettiriyorlar da. Her şeyden
önemlisi seçim meydanlarında arka arkaya sıralanan hayali vaatler toplum
nezdinde inandırıcılığını pek yitirmiş gözüküyor, hatta halk gerektiğinde
siyasilerden verdiği oyun hesabını sorgulayıp denetliyor da. Malum, 2002 öncesi
işbaşına gelmiş bir kısım siyasiler, seçim dönemlerinde sözde çiftçiyi
düşünerekten bir takım ürünlere enflasyonun üzerinde fiyat belirleyip geçici de
olsa zafer elde etme hesabı içerisine girmişlerdi. Oysa gelinen noktada kazın ayağı hiçte öyle değil,
artık çokluk içinde birlik şiarı çerçevesinde kenetlenmiş yerli sivil toplum
gerçeğini ön plana alan bir siyaset anlayışı ancak seçimden zaferle
çıkabiliyor. Madem durum vaziyet bu noktaya geldi, o halde Türkiye’nin ana ilke
olarak kabul ettiği çokluk içinde birlik şiarı çerçevesinde katılımcı demokrasi
anlayışı koşusunu başarıyla sürdürmesi gerekiyor. İcabında bu da yetmez
bürokrasinin de bu koşuya iştirak etmesi lazım gelir. Şayet bürokraside üzerine
sinmiş hantallığı atabilirse hep birlikte modern çağın üst seviyelerine
sıçramamız an meselesi diyebiliriz. İşte bu yüzden yediden yetmişe
herkesin “Durmak yok yola devam” deyip çokluk içinde bir olmakta ve kararlı duruş
sergilemekte fayda var diyoruz. Çünkü tarihi kültür kodlarımız bunu
gerektiriyor. Bakın, Selçuklu sonrası silkinişimiz Osmanlının kuruluşuyla başlayıp
Fetih ruhuyla zirveye ulaşmış, sonrasında Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet ve
Cumhuriyet derken yeni bir çağın eşiğine gelmişiz. Şayet tarihi süreç
içerisinde geçirdiğimiz bu değişim evrelerine yeni bir ruh, yeni bir anlayış ve
yeni bir heyecan katabilirsek vesayetçi anlayışa aman vermeyeceğimiz gibi çokluk
içinde birlik ruhuyla katılımcı demokrasimizi kesintiye uğratmayacağız
demektir. Ne de olsa Ergenekon varı muhtıralar, FETÖ belası can evinden vurulmuş
durumda, şimdi önümüze bakıp seçilmiş güçlü
başkan, güçlü iktidar, güçlü meclis ve güçlü sivil-katılımcı demokrasi koşusunu
zirveye taşımak vaktidir.
Zaten tam demokratik yapılanmanın gereği
toplum taleplerini belirli kurallar çerçevesinde yakıp yıkmadan yürüyüş koşusunu
meydanları hınca hınç doldurarak güçlü lider etrafında dile getirmesi tabii
hakkıdır. Maalesef geçmişte Taksimde yaşanan kanlı 1 Mayıs gösterilerinde
halkın bir kesiminin kitlesel eylemlere kaymasının sebebi devlet ve toplum arasında
ilişki dengesinin rayına oturmamasıyla alakalı bir durumdu. Artık günümüz
dünyasında alt kimlik, öteki kimlik demeden büyük bir birime (birliğe) doğru gidilen
bir anlayış hâkim. Ama her nedense ülkemizde değişim yönünde rüzgârlar toplum
lehine esmeye yüz tuttuğunda hemen birileri devreye girip ortalığı toz duman
hale getirebiliyor. İşte bu noktada uyanık olup kesretten vahdete (çokluk
içinde birlik) doğru bir metot izlenmeli ki, birlik ve dirliğimiz daim
olsun. Aksi takdirde sığ düşünceyle meselelere tek tip pencereden bakma alışkanlığı
Allah korusun tekrar nüksettiğinde Türkiye'nin başına büyük dertler açacaktır. Bu
durumda ister istemez Türkiye, böyle bir görüntüyle dünya ölçeğinde inisiyatif
kaybedebilir her an. İşte bu nedenle statükoculara fırsat vermeksizin yeniden
tarih kimliğimizle barışık demokratik bir yapısal değişim sürecine girmek veya
modern çağın en üst seviyesine ilerlemek en doğru yol olacaktır. Hiç kuşkusuz tek
tip düşünce, tek tip mezhep, tek tip meşrep, tek tip tarih ve tek tip model
anlayışıyla reform gerçekleştirilemez. Böyle bir anlayışla olsa olsa körler
sağırlar ağırlar birbirini ağırlar misali dünyaya kapalı bir ülke konumda olunur
ancak. Şayet çağlar üzerinden sıçramak ya da dünyaya açık toplum olma diye bir
derdimiz varsa çokluk içinde birliğe giden yollar ardına kadar açmak gerekir,
buna mecburuz da. Sınırları içerisine haps olmuş bir toplum görüntüsüyle nereye
varılabilir ki. Bakın İslâm medeniyeti, nakilcilerin ve tekrarcıların
omuzlarında yükselmedi, bizatihi ictihatta bulunan ve fikir üreten bilge
şahsiyetler üzerinden boy vermiştir. Böylece bilge şahsiyetlerimiz insanlığa
soluk olmuşlardır.
Gerçekten de İslâm, ictihat ediniz düsturuyla
düşüncenin önünü açmıştır. Zaten Resulullah (s.a.v.)’in “içtihadını tutturan
âlime iki sevap, içtihadından yanılan âlime de bir sevap alır” beyan
buyurması bunu teyit ediyor. İctihat, düşünce hürriyetinin özünü oluşturur. Tarihe
baktığımızda bu özden mahrum olan toplumlarda düşüncenin giyotine kurban
verildiği görülmüştür. Besbelli ki düşüncenin önüne çekilen her tür pranga ilmi
zihniyeti köreltmektedir. İslamiyet
sayesinde Müslümanlar düşüncenin de ötesine taşıp vahiy ışığında ictihat yapma avantajını
elde etmişlerdir. Bu sayede düşünce melekesi vahiyle birlikte en büyük güç
kaynağı olmuştur. Madem öyle çoğulcu anlayıştan söz edebiliriz. Bakın bu konuda
Said Nursi Hz.leri yaşadığı dönemde bugünkü anlamda çoğulculuğun dört halife
devrinde yaşandığını, baskıcılığın İslâmiyet’le asla bağdaşmadığını, din ve
vicdan hürriyetinin aksine düzenlemeleri kabul etmediğini belirtmiş bile.
Elbette ki üstadın yaşadığı dönem itibariyle çektiği sıkıntıları göz önünde
bulundurduğumuzda o’nun bu konudaki hassasiyetini şimdi daha iyi anlıyoruz.
Düşünsenize İstiklal Mahkemelerinden Milli Şef dönemine, 27 Mayıstan 12 Marta,
12 Eylülden 28 Şubata, 28 Şubattan 15 Temmuz’a uzanan bir çile zincirinin
toplum üzerinde bıraktığı travma bu ülkeye çok zaman kaybettirmiştir. Her şeye
rağmen yinede ümidimizi yitirmedik. Zira inançlı kesimler üzerinde yapılan üsten
dayatmalar bir bir ortadan kalktıkça, hürriyet içinde düşünen insan sayısının çoğaldığına
da şahit oluyoruz. Biz biliyoruz ki; vesayet zincirinden tam hürriyet ortamına geçiş
ekonomimizi daha da şaha kaldıracaktır. Böylece o özlediğimiz tefekkür ve düşünce
şahsiyetler yeniden dünya ölçeğinde adından söz ettirmiş olacaklardır. Yine de
unutmayalım ki ufkumuzun kapalı kutu içinde kalmasını isteyenler henüz daha
statik davalarından vazgeçmiş değillerdir. İslâm’ın her geçen gün tekrar
medeniyet olarak dirileceği muştusu birilerinin uykularını kaçırıyor elbet. Oysa korkunun ecele faydası yok. Hem niye
telaşlanıyorlar, doğrusu anlamış değiliz. Hem “Yaradılanı
sev Yaradan’dan ötürü” diyen bir medeniyetin torunları olmak varken Hans’a,
Corc’a özenmek niye? Yediden yetmişe herkes bilir ki; Osmanlı’nın
yükselişindeki sır ‘Kesret deryası içerisinde Vahdet olmak’ bilinciydi. Dün
nasıl ki, cümle âleme medeniyet olarak
nizam verdiysek, bugün de pekâlâ aynı ruhla tüm yeryüzü sathına yeniden Nizam-ı
âlem damgası vurabiliriz, neden olmasın ki? İnsanlığın susadığı o adil nizam
ancak ve ancak İslâm’ın o engin kesret içerisinde vahdet olma anlayışıyla
giderilebilir. Madem öyle Lukas Notaras’ın “Latin şapkası görmektense,
Osmanlı sarığı görmek yeğdir” dediği devirleri yaşatacak iksiri yeniden
tattırmak gerekir. Ama gel gör ki Başvekil Lukas Notaras, Osmanlı’yı
anlayabiliyor, biz hâlâ tam manasıyla kavramış değiliz. Bilmem şimdiye kadar Osmanlı
nasıl altı yüz sene ayakta durabildi diye hiç buna kafa yoruldu mu? Kafa
yorulduğunda görülecektir ki, gerçektende farklı ırk ve kültürlere sahip
insanları 600 sene bir arada bağrında taşıması kayda değer bir hadisedir. Madem
öyle, şimdi kayda değer bulmayanlara sormak gerekir Osmanlı baskıyla mı yoksa
hürriyetle mi ayakta durdu? Eğer baskıyla diyorsalar, hemen yanı başımızda
komşumuz Rusya’ya dönüp şöyle bir baksınlar,
bağrında taşıdığı farklı ırka mensup milletleri baskıyla ancak yetmiş
sene ayakta tutabildiğini göreceklerdir. O yıllarda yaşayanlar çok iyi bilir ki;
koskocaman Sovyetler Birliği âdeta milletler hapishanesiydi. Onlar Osmanlıya
burun kıvıra dursun şu bir gerçek; Osmanlı yaşadığı devir itibariyle en zirve
medeniyet hamlesiydi. İşte bu yüzden F. Grenard; “Osmanlı milliyetler tezadını
oluşturmadı” gerçeğini dile getirmiştir.
Nasıl dile getirmesin ki; Devlet-i Aliyye sınırları içerisinde çokluk içinde
birlik esastı. Evet, cihanda çokluk
içinde birliği gerçekleştiren tek imparatorluk Osmanlıdan başkası değildi.
Bugün
geldiğimiz nokta itibariyle de artık Osmanlı unutulmuş yerini Avrupa normlar almış
gözüküyor. Aslında bu normlar aşina olduğumuz ve bizim yabancı olmadığımız
normlardır. Yani bizden kopya normlardır. Kopyada olsa herkese dilediği gibi
düşünme, ancak kayıt altına alınmış kurallı davranma özgürlüğü veren demokrasi
anlayışı batıda birliğe zarar vermemiş, tam aksine teknolojik gelişmeye sebep teşkil
etmiştir. İşte bu noktada ister istemez
ne oldu da Avrupa orta çağında Rönesans’ını gerçekleştirirken, biz o arada nasıl
oldu da yükseliş çağın üst zirvesinde ortaçağlaşıyorduk sorusu akıllara takılabiliyor.
Belki de bu sorunun cevabını geçmişte uygulanan çözüm paketlerinin devamında
ısrarcı tavır sergilenmesinde aranmalıdır. Nitekim eski reçetelerde ısrarcılık
düşüşümüzü hazırlamıştır. Nitekim Koçi Bey, gerilememizin nedenini tarihi
değerlerimizi yitirmemize bağlar. Elbette ki, o’nun önerilerinde kendi yaşadığı
konjonktürel şartlara has haklı ve kayda değer kaideler mevcut. Ancak dünyanın
geldiği noktada Osmanlı’ya ticaretin yollarını ve paraya dayalı ekonomiyi
göstermekte gerekiyordu. Ama Koçi Bey Risalesinde bunları bulamazsınız. Çünkü
bu risale kendi dönemi itibariyle toprağa dayalı ekonomi için düzenlenmiş bir
risaleydi. Düşünsenize dünyanın para ekonomisine geçtiği veya geçmek üzere iken
toprağa dayalı ekonomiye yönelik yazılmış risalenin ne hükmü olabilirdi ki. Maalesef
tüm bu gerçeklere rağmen sırf toprağa dayalı iktisadi anlayış üzerinde ısrar
etme çabası gerilememize neden olmuştur. O yıllarda para ekonomisine yönelik
bir akla ve çözüme ihtiyaç vardı ama olmadı. Derken zihni reformu
gerçekleştirememek, geriye doğru özlemde takılıp kalmak ve ileriye yönelik
bilgi üretememek gibi olgular talihsizlik sonuçlara yol açmıştır.
Gerçek şu ki;
geçmişi, bugünü ve geleceğimizi bir bütüncül anlayışla yorumlayıp yeniden
ufuklara doğru yönelmenin kapısını aralamak en doğru olanıydı. Bunu yapmayıp düşünceyi
tarihin bir kesitine gömmek, geriye dönmek olurdu ki buna asla geçit
vermemelidir. Aksi halde ülkemiz açısından
kısır bir döngü ve bütüncül olmayan bir düşünceye haps olmak gibi sonuçların
doğması kaçınılmaz olacaktır. Madem öyle tarihi köklerimizi inkâra kalkışmadan
çağları da aşacak zihni hamle ve bilgi üretme seferberliğine yönelmek vaktidir.
Asla dört duvar arasına haps olmakla tefekkür hayatı gelişemez. Şayet kafamızı
gömdüğümüz kumdan çıkarıp şöyle bir dışarıda ne olup bitiyor diye eşya ile de
haşir neşir olunursa asıl o zaman hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş
gibi ahrete gerçeğiyle buluşacağız demektir. Böylece eşyanın tabiatına vakıf
olma şansını an be an yakalamış olacağız. Zira bu konuda Said Halim Paşa: “Şarkın düşünce alışkanlığında hep
fikirlerin eşyaya yansıdığını, hâlbuki eşyanın hakikatlerinin zihinlere
yansımasını da sağlamak gerekir” diyor. Said Halim Paşa’nın ifadelerine
bakıldığında, bütün çağlara hitap eden bir ferman niteliğinde ifadeler olduğu
gözlerden kaçmaz. Ne hazindir ki içinde bulunduğumuz manzara, bu sözlerin
içeriğinden uzak deney ve gözlemden uzak skolâstik anlayışı yansıtıyor. Eşyanın
hakikatlerini analitik gözle değerlendirecek metot yerine, kolaycılığa kaçıp
mantık yürütmeyi tercih ediyoruz hala. Yani deney ve gözlemden bihaberiz. Oysa
İslâmiyet’te bilgi:
—İlmel yakin (teorik bilgi),
—Aynel
yakin (gözlem),
—Hakkel
yakin (tecrübî-deney) diye üç kategoride
incelenir.
İnsan eşya karşısında fikir
yürütmesi ilmel yakindir, eşyayı gözlemlemesi ve takip etmesi aynel yakin,
bizatihi eşyanın analiz ve analitiğini yapmak Hakkel yakindir. Hiç kuşkusuz
İslâm’da Hakkel yakin esas olandır. Yani deney ve tecrübeye dayanan bilgi, her daim
baş tacıdır. O halde analitik düşünceyi de ihmal etmememiz gerekiyor. Kelimenin
tam anlamıyla zihni reform ancak ve ancak analitik düşünceyi de ihmal etmemekle
gerçekleşebiliyor. Tabii analitik düşüncenin gelişmesi içinde düşünce hürriyetinin
varlığı şarttır. Zaten medeniyet dirilişinin en asgari ölçüsü düşünce hürriyetiyle
belirlenir. İşte bu yüzden Ord. Prof. Dr. G. Kessler, “Bir halkın fikir
hayatı ne kadar serbest ise sivil hareket ve fikir akımları da o kadar
zengindir” diyor. Bakmayın siz öyle birtakım kendini elit sanan birtakım aklı
evvellerin, toplumun bir kesimi kendilerinden farklı düşündüğü için, onları
yobaz, gerici, faşist diye karalamalarına. Zırva tevil götürmez ya, belli ki insanımızı
yobazlıkla, gericilikle suçlamaları işlerine geliyor. Oysa asıl yobaz kendileri
olduğu şundan belli ki analitik düşünmezler kızarlar, analitik konuşmazlar afakî
bağırırlar, analitik belgelemezler hamasi protesto yağdırırlar. Anlaşılan o ki
fikir hürriyeti yolunda daha çok mesafe kat edilmesi gerekiyor. Bu konuda Osmanlı’dan
alınacak daha nice ibretlik dersler var elbet. Nitekim çeşitli dinlere mensup
âlimlerin padişah huzurunda, sohbet ve münakaşalar yapabilmeleri hürriyetin en
belirgin örneğinin göstergesidir. Elbette ki; her fikrin yobazı olacağı gibi,
entelektüel düşünenin de açmazları vardır. Kaldı ki İslâm taassubu, tâ baştan
cehalet diye nitelemiş. İşte bu yüzden Müberra Dinimiz cahilliği şiddetle
reddeder. Cehaletten şeytandan kaçar gibi kaçmak gerektiğini vurgular. Yetmedi
cehaleti, düşüncenin önünde en büyük engel olarak ilan eder. Hele bilhassa
tasavvuf’ta “Cahil sofi, şeytanın maskarası” hükmü vardır. Hatta bu
hususta Hz. İsa örneğine bakmakta fayda var deriz: Malumunuz, Hz. İsa (a.s.)
bir kişiye rast geldi, onunla bir süre
konuştuktan sonra kaçmaya başlar. Tabii
etraftan görenler:
— Ya İsa! Sen değil misin Meryem
oğlu!
— Evet, der.
— Peki, sen bu adamdan niye kaçarsın
ki?
Verdiği cevap
müthiş:
— Ben ahmağa,
kele, köre, topala, kötürüme İsm-i azam okurdum, onlar dirilirdi, ama cahile
bir ismi azam okusam fayda vermez ve dirilmez. İşte tefekkür abidesi yaklaşım
bu kıssada ziyadesiyle tüm apaçık ortada zaten.
Anlaşılan
cehaletten kurtulmanın yolu tefekkürdür. Düşünce dünyamızı eşyaya teslim
etmemeli, eşyanın verileriyle ufkumuzu açmalı.
Maddeye köle
değil, hâkim olmalı.
Hakikat insanın
kendini aşmasıyla gerçekleşebiliyor. Kendini aşamayan, hakikate varamaz. Bütün
dava, objektif ve sübjektif suni sahte mabutlardan kurtulup, mutlak olanda
hayat bulmaktır.
Ne mutlu kurtuluşu
hakikatte bulana ki son nefesini bu uğurda tüketmiş ola.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder