21 Aralık 2016 Çarşamba

HALKA İLİŞKİLER GELENEĞİMİZ



HALKA İLİŞKİLER GELENEĞİMİZ                                                                                                

 SELİM GÜRBÜZER

           Anadolu’ya ayak bastığımızda bu coğrafyada her türden insan vardı, ama mutsuzdular. Bu yüzden çeşitliliği kaynaştıran iksirimizle Anadolu’nun Türkleşmesi zor olmadı. Nasıl zor olsun ki, Ahi ocağı ve diğer teşkilat ağlarımız sayesinde Anadolu coğrafyası   “Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz” esprisi etrafında bir olmuşlardır. Şayet kilimin dili iyi analiz edilebilirse günümüzde sıkça kullanılan halkla ilişkiler kavramının tatbikini tarihi kilim dokumuzda bütün çıplaklığıyla görmek mümkün olacaktır. Bakın büyük bir göç sonucu sınır uçlarına yerleşen müderris, şeyh ve gazi dervişlerin her biri Anadolu kilimin bir ucundan tutup halkla ilişkiler geleneğinin gelişim kaydetmesini sağlamışlardır. Öyle ki her türden insanla iletişim ve sevgi bağı kurma Horasan erenlerin dergâhında yetişen gazi derviş veya alperenler vasıtasıyla gerçekleşip Türk’ün imajına renk katmışlardır. Hatta bu iletişim ağı diğer milletlere de bir başka şekilde sıçrayıp örnek teşkil etmiştir. Esasen halkla ilişkiler geleneği biz Anadolu'ya gelmeden öncede vardı. İşte bu noktada 11. asır bizim için bir milat sayılır. Batıda ise bu kavram ancak 19. asır ortalarında önem kazanmıştır. Şöyle ki, sanayi devrimine geçişin getirdiği birtakım sancılardan kaynaklanan meselelerin giderilmesi hususunda halkla ilişkiler müessesesine ihtiyaç hissedilmiştir. Dolayısıyla yapılan değişikliklerin toplum nezdinde kabulüne yönelik ikna kanallarının işletilmesi cihetine gidilmiştir. Bundan da öte batıda bu kavramın yer edinmesi tamamen para ve güç dengesiyle alakalı bir husus olarak sahne almıştır. Bir başka ifadeyle halkla ilişkiler konusu daha çok iktisadi gelişmelere aracı bir kuruluş olarak başvurulmuştur.
          Tabii bir zaman bizde var olan gönülleri fetheden halkla ilişkiler geleneği batı’dan toprağımıza pragmatist biçimde yansıyışıyla birlikte torpil sistemine dönüşmüştür. Maalesef ülkemizde liyakat esası yerine ‘Adamın varsa yapamayacağın iş yoktur’ mantığı geçer akçe haline gelmiştir.
            Bu arada siyasilerde ekonomi ve iletişim kanallarının gelişmesiyle birlikte kendilerini kitlelere tanıtmada türlü yöntemlere başvurdukları gözlemlenmiştir. Böylece siyasetle bağlantılı halkla ilişkiler birimi doğmuştur. Tabii ki siyasetle bağlantılı olmasına itirazımız olamaz,  bizim itirazımız bu birimin halkın çıkarlarını gözetmek yerine sırf partiye hizmet eden bir araç üstlenmiş olmasıdır. Böyle olunca da Türk halkını dış dünyaya tanıtamamışız. Düşünsenize bir zaman halkla ilişkiler modelimiz Ahi ocağı ve derviş gaziler vasıtasıyla daha önceden Anadolu’yu mesken tutmuş Bizans ve diğer kavimlerce hoş karşılanabiliyordu. Hatta hoşgörü kültürümüzü yakinen gören topluluklar kendilerini Türk toplumundan ayrı gayrı görmüyorlardı. Sonradan her ne olduysa bize bihaller oldu, artık dış dünyaya kendimizi tanıtamaz olduk. Hadi bundan vazgeçtik kendi öz yurdumuzda kimlik krizinin bir neticesi olarak; ‘Benim ne olduğum belli değil’ diyenlerin çoğaldığı bir ülke haline geldik. Tarihle bağlarımız çözülünce ister istemez bu tablonun ortaya çıkması kaçınılmaz bir hal almıştır. İşte bu yüzden; Hani o Türk’ün misafirperverliği? Hani o cana yakınlık? Hani o insan sevgisiyle dolu halimiz gibi soruların sıkça sorulur olması meramımızı anlatmaya yetiyor artıyor da. 
          Anadolu ruhunun dirilişini ortaya koyacak tanıtım modeline her geçen gün daha da ihtiyaç hissediyoruz. Kaldı ki o ruhtan uzak kaldıkça gerek düşünce dağarcığımız, gerekse gönül dünyamız dış tanıtımların kapsam alanına girip kardeşlik bağlarımız zayıflamaktadır. Belli ki toplumun bir an evvel birbiriyle kaynaşmasını sağlayacak halkla ilişkiler ağına dayalı kardeşlik kültürümüzün canlandırılması gerekiyor. Ki, yeniden dirilişimiz gerçekleşebilsin. Bu nasıl olacak derseniz, engin kültür hazinelerimizi harekete geçirerek elbet. Maalesef her şeyde olduğu gibi halkla ilişkiler ve kendi öz kimliğimizi tanıtım konusunda birçok eksiğimiz ve gediğimiz söz konusudur. Öyle ki artık Türk'ün yeniden diriliş hamlesine geçiş için imaj tazelemesi olmazsa olmaz şart noktasına gelinmiştir.
          Şurası muhakkak, sosyal değişmelerin hızla yaşandığı çağımızda halkla ilişkiler ağı, yediden yetmişe herkes tarafından kabul gören önemli bir hususiyettir. Düşünsenize süper devlet konumunda ABD bile sanayi çağının başlangıcında demir yolunu halkına kabul ettirmek için denemediği yol kalmamıştır. Çünkü söz konusu demiryolu alın terinin aktığı bahçe ve tarlalardan geçecekti. Dolayısıyla bu insanların bir şekilde ikna edilmesi gerekirdi. İcabında ikna olmayacaklarsa Amerikan filmlerine konu olan teksas kovboylarını hatırlatan zor kullanma (şakağına kurşun sıkarım)  metotlarının kullanılmasını göze alacak kadar boyut kazanmıştır. Gerçekten bu çağın en dikkat çeken özelliği çalkantılı dönem olmasıdır.  Her ne kadar vuku bulan bu çalkantının sanayi çağının ilk yıllarında görülen bir takım şantaj girişimlerinin geçiş sancısı olarak değerlendirsek te zaman içerisinde Amerikan halkının okuma ve yazma oranının yükselmesiyle birlikte şantajcılığın sarı gazetecilik marifetiyle el değiştirip bir başka yörüngeye kaydığını müşahede ediyoruz.  Nitekim her çalkantı karşısında avukatlar aracılığıyla gazetelere verilen; ‘Biz şundan dolayı yapıyoruz’ türünden gerekçeli haberlerle halk ikna edilmek istenmiştir. Ancak bu yöntem ters tepip gazetecilerle halk arasında içten pazarlığa girmesine vesile teşkil edecek kanalların açılmasına ve  “şayet şu kadar para verirseniz hakkınızı savunuruz” tablosunun ortaya çıkmasına yol açmıştır. İşte görüyorsunuz sarı gazetecilik denen olay,  para ve güce dayanan manevraya dayalı bir hadiseden başkası değildir. Hakeza İngiltere’de de küçük yaşta çocukları maden ocaklarında çalıştırmaya kılıf bulmak adına ‘Şu sebeplerden dolayı çalıştırıyoruz’  tarzı bir açıklamayla halkı ikna yönetmelerine başvurulmuştur. Derken 19. asrın sonu ve yirminci asrın başlarında kömür ocağında çalışanlar arasında yaşanan sert tartışmaların bir yansıması sonucu çalışanlarla patronların birlikte ortak deklarasyon türü bildiri yayınlamasına vesile teşkil edecektir. Zira ilk bildiri kamuoyunda: “Basından gizli ve saklımız olamaz. İstedikleri zaman kapımız onlara açık, doğru haber almaları için bizden doğruyu alabilirler. Çünkü doğruluktan ayrılmayacağımıza yemin ediyoruz” diye yankı bulmuştur.
      Belli ki halkla ilişkiler bildirisi gerek Amerika da yaşanan demiryolu hadisesi, gerek İngiltere de az parayla çalışan çocukların maden ocaklarında yaşadıkları içler acısı dramın çehresini ortaya koymak mecburiyeti açısından bir başlangıç teşkil etmiştir. Dahası kömür ocağında yaşanan olaylar aynı zamanda halkla ilişkiler bildirisinin yayınlanmasına kapı aralamıştır. Böylece 1923’te Burney, ilk kez ‘Halkla ilişkiler’ kavramından söz etmiştir. Bizde ise Cumhuriyete geçişte devrim kanunlarının kabulü noktasında halkın ikna edilmesi cihetine gidilmesi söz konusu olmuştur. Ancak gerçek anlamda halkla ilişkiler kavramının Türkiye gündemine girişi 1960’lar sonrasıdır. Ne var ki ülkemiz tamamen sanayileşmiş bilgi toplumu sürecine giremediği içindir halkla ilişkiler kavramının önemi tam manasıyla kavranılamamıştır. Tıpkı bugün sivil toplum gerçeğini idrak edemeyişimiz gibi bir durum vardır ortada. Nasıl idrak edilsin ki, bir kere her on yılda bir yapılan darbeler ve tepeden yönlendirmeler yüzünden halkla yöneticiler arasında duvarlar örülmüş,  bu durum karşısında halk ister istemez sivil toplum bilincine erememiştir. Maalesef halkla ilişkiler sadece seçim zamanlarında hatırlanan bir olgu olmuştur, bunun ötesinde halkla ilişkiler anlayışımız yok denecek seviyededir. Kelimenin tam anlamıyla hem iktisadi, hem kültürel alanda bilinçli bir halkla ilişkiler mekanizmasının oluşamaması yumuşak karnımızdır. Dahası kendi iç dinamiklerimizi harekete geçiremediğimiz gibi dış dinamiklere de kayıtsız kalmışız. Bakın Türkiye’nin aleyhinde yazılan makalelere bile duyarsız kalmışız. Hadi bundan vazgeçtik,  Türk ürünlerinin başka ülkelere mal edilmesi gibi tanıtımlara ne demeli?  Tam garabet bir hal yaşıyoruz, bu tip dezenformasyonlar hak getire, dış dünyada gırla gidiyor, biz ise bütün bu olanlara seyretmekle meşgulüz. Demek ki kendimizi tanıtamamışız, ön kabullerimizi ortaya koyacak strateji belirleyememişiz, ondan sonra da hiçbir şey olmamışçasına ortaya çıkıp; vay efendim bizi küçük görüyorlar, hafife alıyorlar tarzında ahu vahlar ve serzenişte bulunuyoruz. Elbette kaale almazlar, ne doğru dürüst bir kardeşlik projemiz var, ne de dış entegrasyon var. Bir kere tarihi mirasımızı reddediyoruz, biz bu durumda batı’ya kendimizi nasıl tanıtabiliriz ki?
         Peki ya tarihi hafızamız?  Malum, tarih kitaplarımız bir dizi yanlışlıklarla dolu. Objektif tarih bilinci geliştiremediğimiz sürece Bosna’da Mimar Sinan’ın talebesinin inşa ettiği Mostar Köprüsünün yıkılışının nasıl can evimizden vurduğunu idrak edemeyeceğiz demektir. Şayet Osmanlı’yı suçlayarak bir yere varacağımızı sanıyorsak yanılıyoruz. Hem de büyük bir yanılgıdır bu. Bugün bir nebzede olsa Avrupa da kendi öz kimliğimizden bahsedilebiliyorsak Osmanlı sayesindedir. Her ne kadar biz ecdadımızı unutmuş gözükse de Avrupa unutmak bir yana Osmanlı modelini sistemine uyarlamaktalar bile.
              Velhasıl; halkla ilişkiler kavramına yeni boyut kazandırmalı ve geleneğimizle barışık kılmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde güdük kalmaya mahkûm kalırız.

                Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder