LİDERLİK SULTASI VE
YANILMAZ SULTALAR
SELİM GÜRBÜZER
Sulta zihniyet bir orta çağ
ürünüdür. İlim adamlarını engizisyona mahkûm eden anlayış, hep o yanılmaz otoriterlerin eseridir. Ne
zaman ki batı kilise sultası ve derebeylikten kurtuldu, işte o gün bugündür batı gelişmenin merkezi
olmuştur diyebiliriz.
Orta çağda özgürlük şiarı sadece
kilise sultasına ait bir haktı. Dolayısıyla sultalık, çağın gerçekleriyle taban
tabana zıt vehim ve egoları ön plana alan maraz bir hastalık olarak ortaya
çıkmıştır. Dahası kendi düşüncesini tek
hakikat sanıp, diğer düşünceleri “hiç” gören kafanın ürünüdür sultalık. Batı “orta
çağ kafası” yaftasıyla karşılaştığında, hemen engizisyon
papazlarını hatırlar. Nasıl
hatırlamasınlar ki, kilise o yıllarda
sultalık görevini yerine getirip ilmi zindana gömmüştü. Buda yetmez, giyotini itiraz eden veya başkaldıran insanın
başını gövdesinden ayıran kıyma makinesi şeklinde işlettirilmiştir.
Orta çağ kafası sözü batı için ne kadar
doğruysa, bizim içinde o kadar yanlış bir yaftalamadır. Şimdi soruyoruz; Oğuz
Han mı? Kanuni mi? İmam-ı Azam mı? Farabi mi?
Fatih mi? Bunların hangisi orta
çağ zihniyeti diyebiliriz ki? Elbette hiçbiri. Bakın, Fatih Sultan Mehmed
karanlığa gömülü kalsaydı, İstanbul’un fethine yönelik döktürdüğü topların
balistik hesaplarını ve muayenesini yapabilir miydi? İmam-ı Azamın o müthiş
zekâsını İslam’a dayandırmasaydı devrin en büyük hukuk âlimi olmaya hak
kazanabilir miydi? Hakeza Farabi, Fazıl
Şehirlerden bahseden dehadır. Oğuz Han, tâ tarihin ilk devirlerinde; “Ey Türk, titre ve kendine dön”
sözleriyle hem kendi çağına, hem de gelecek Türk kuşağına seslenen bir kağandır.
O halde şunu cümle âlem iyi bilsin ki;
insanımız bir gün bu mümtaz şahsiyetlerin kafasına eriştiğinde, hiç kuşkunuz olmasın bu engin ufuklarla gönül
bağını koparmaya hiçte niyeti olmayacaktır.
Zira tarihi yükselişimizi bu gelişmeci zihniyete borçluyuz. Öyle bir
zihniyet ki, otoriter mantık oyunlarından uzak, ilme, deney ve gözleme açık bir
ufuktur bu.
Batı, orta çağda mantık ve deney
gözlem ikilemi arasında kendisini hep mücadele içerisinde bulmuştu. Kilise sultalarınca deney horlanmış, masa
başı mantık tek ölçü kabul edilmiş ve dolayısıyla akıl yürütme metodu orta
çağda altın çağını yaşamıştır. Malum, o
çağın en büyük sultası ve baş aktör yanılmaz tek otoriter akıl bilgesi
Aristo’dur. İşte bu sulta zincirini sırasıyla; tahrif edilmiş İncil, ünlü
papazlar, azizler ve kilise sultaları takip eder. İlginçtir bir gün bir papaz
meclisinde atın kaç dişi olduğuna dair bir tartışma başlar, ama Aristo bu
konuda atın 28 dişi olduğunu yazmıştı. Elbette ki Aristo’nun fikri kabul
edilecekti. Zira Aristo’nun şahsında mantık tek hakikatti! Onlar tartışa dursun biraz ötede otlayan bir
atı gören genç bir papaz hemen atın yanına varır varmaz dişlerini saymaya
çoktan koyulur bile. Birde ne görsün, hayret mi hayret, dişler 28 değil 12'dir.
Tabii durum papazlar meclisine intikal ettiğinde Papazlar Meclisi şu karara
varır:
“-Aristo yanılmamıştır, at yanılmıştır!” İşte bu tipik mantık
garabeti Avrupa’nın Orta çağ skolâstik zihniyetini ortaya koymaya yeter, artar
da. Hatta orta çağ için deney ve
gözlemin horlandığı, mantık yürütmenin
baş tacı edildiği bir devrin adıdır dersek yeridir. Zira bu devirde mantık tek yanılmaz sultadır,
deney ve gözleme yer verilmez! Oysa ilmi metodun esası deney ve gözleme
dayanır.
Aslında yerli aydınlarımız, skolâstik
kavramına pek yabancı değiller ama günümüzde skolâstik kavramından çok “orta
çağ kafası”, “gerici”, “örümcek kafa”, “irticacı” vs.
gibi yaftalamalar tercih edilir. Bilhassa bu tip yaftalamaları düşman
addettikleri kesimler için kullanıp, bu arada rakiplerine aba altında sopa
göstermeyi de ihmal etmezler.
Bakın Aristo, mantık metoduyla ağır
cisimlerin hafif cisimlerden önce düşeceğini söylemişti. O öyle düşüne dursun
analitik tahlil; yoğunluğu (özgül ağırlığı) ve morfolojik görünümü aynı
cisimler aynı anda düşer yönünde veri sunmaktadır. Nitekim Galile insanların huzurunda Pisa
(Pizza) kulesine çıkıp biri büyük,
diğeri küçük taş parçasını kulenin tepesinden bıraktığında, yine aynı anda yere
düştüğünü ispatladığında sultacı zihniyetler gördüklerine inanamadılar, sonunda
tevile başvurup gözlerinin yanıldığına karar verdiler! Bir kere Aristo tek
yanılmaz otorite kabul edilmişti, geri dönüş söz konusu olamazdı, otoritenin
sarsılmaması adına onun hataları bile doğru kabul edilecekti. İşte bu çarpık
mantık anlayış batıyı orta çağ karanlığına gömmüştü. Mantık yürütme seline
kapılanlar, analitik tahlilden yoksundular, ölçü nedir, tartı nedir, deney vs.
nedir bilmezlerdi. O halde mantık tek başına Führer ilan edilmeliydi, zaten
öyle de olur.
Kopernik, İslam’dan aldığı aşılar sayesinde dünyanın güneş sisteminin merkezi olmadığını ve bütün gezegenlerin
güneş etrafında döndüklerini fikrinde bir bilge adamdır. Hatta bu fikri ölünceye kadar gizlemeyi
düşünür de. Ama 70 yaşına geldiğinde
yazdığı “De Revolutionibus orbium ceelestium” adlı meşhur kitap
bu düşüncesini ele verecektir. Derken bu
kitap derhal kilise otoritelerince yasaklar listesine alınmasıyla birlikte
kendisi de aforoz edilir.
Peki ya Galile? Malum, o da Kopernik’in dünyanın hem kendi
ekseni etrafında hem de güneşin etrafında döndüğü fikrini teyit eden eserinden
dolayı ilerlemiş yaşına rağmen engizisyon mahkemesine mahkûm edilmekten
kurtulamayacaktır. Kolay değil orta çağ
karanlığında tahrif edilmiş İncil’e aykırı beyanlarda bulunmak her babayiğidin
harcı olmasa gerektir. Ancak 20 yıl süren mahkûmiyet süresince baskılara
dayanamayıp iddiasını inkâr etmek zorunda kalmış, ama yine de o mahkûmiyet
sonrası yüksek sesle olmasa da “E
pur si mueve” diyebilmiştir. Yani “her
şeye rağmen dünya dönüyor” demiştir. O tüm çektiği sıkıntılar yetmemiş gibi
tüm hürriyetleri elinden alınarak evine kapatılıp, 74 yaşında hayata veda
ederken de Hıristiyan mezarlığına bile defnedilmemiştir. İşte bilim düşmanlığı
buna derler. Neyse Galile’nin çektiği
sıkıntılar bir yana dursun, yaptığı
deneyler günümüz bilim adamlarına ışık kaynağı olmuşta.
Tabii bu tartışma burda bitmez. Öyle ki, Giordano Bruno, Kopernik’ten
de daha öteye gidip uzayın sınırsız olduğunu belirtince, bu cesareti pahalıya
mal olmuş, o da engizisyon mahkemesince alınan karar gereği 1600 yılının şubatında
Roma’da herkesin gözü önünde kitaplarıyla birlikte direğe bağlanarak
yakılmıştır. Kitlelerin gözünde Batlamyus teorisi daha cazipti çünkü. Bu
teoriye göre, dünya sabit ve hareketsizdi. Neyse ki bu çarpık anlayış fazla
sürmedi. Yani Batlamyus teorisi Rönesans’a kadar devam edebildi ancak. Batı o
yıllarda bu teoriyle oyalanırken, Kur’an-ı Mucizül Beyan çok daha öncesinden; “Güneş
ve dünyanın hareketi bir hesaba göredir” (Rahman suresi 5) beyan buyurarak bütün çağlara dünyanın
hareket ettiğini haberdar ediyordu. Tabii her şey bu ayetle sınırlı değil,
devamı vardı. Bakın Allah (c.c.); “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan
odur. Her biri kendi yörüngesinde seyreder” (Enbiya suresi 33) beyan
buyurmaktadır. İşte ilahi ferman böyle
buyururken orta çağ sultaları ise “güneş, yıldızlar ve bütün kâinat dünya
etrafında dönüyor” diyorlardı, ama nereye kadar. Ne zaman ki batıda Kristof
Colomb ve Macellan’ın seyahatleri gerçekleşir işte o zaman dünyanın
yuvarlak oluşu ilgili fikirler sahne alacaktır.
Zira 1520’de gerçekleşen bu seyahat dünyanın yuvarlak olduğunu
ispatlamaya yetmiştir. Buna Newton’un
yer çekim kuvvet kanunu da eklenince artık dünyanın yuvarlaklığına itirazlar
kendiliğinden bertaraf olmuştur.
Müslümanlar olarak ne kadar şükretsek
azdır, batı itirazlarla uğraşırken Allah (c.c); “Sonra arzı deve kuşu
yumurtası (mücessem kat-ı
nakıs) şekli verdi (söbüleştirdi)” (Naziat suresi, ayet–30)
buyurarak dünyamızın açık ve net bir şekilde yuvarlak olduğuna dair bilgiler
sayesinde karanlığa gömülü kalmamış olduk. Üstelik bu bilgiler birkaç ayetle
geçiştirilmemiş, desteklenmişte. Nitekim Allah-ü Teâlâ’nın; “Bundan sonra da yeri yayıp döşedi” (Naziat,
30) beyanı ufkumuzu açmaya yetmiştir.
Nasıl ufuk açmasın ki, Arapçada 'deha' kavramı devekuşu yumurtası
anlamında, yani bu yumurta dünya şekline benzemesi bir yana tıpkı dünya gibi
iki kutbu şişkin, iki ucu basık ta. Aynı
zamanda dünyamızın dış örtüsü olan yer kabuğu 75 kilometre kalınlığında olup,
sanki teşbih sanatıyla kürevîmsi bir yumurta kabuğu üzerinde yaşadığımıza
dikkat çekilmektedir. Tüm bu yaşananlardan daha önemlisi geçte olsa insanlığın
Newton, Kepler ve birçok sağduyu bilim adamlarının ortak görüşü diyebileceğimiz
“Biz Allah’ın sonsuz ilminin düşünüp anlamaya
çalışıyoruz” çizgisine gelinmiş olmasıdır. Tabii çile çekilmeden hakikate
ulaşmak çok zor. Anlaşılan o ki, 18. yüzyıla kadar batı karanlıkta yüzerken
Halife Me’mun döneminde Mervezi başkanlığında bir grup hem Sincar sahasında
meridyen dairesini ölçmüşler hem de dünyanın çevresinin 39 milyon 759 bin 600
metre olarak hesaplamışlardır. Ki; elde edilen rakamın bugün itibariyle kabul
edilen 40 milyondan biraz aşağı bir değerde hesaplanmasına rağmen yine de bu hesaplamaya
gölge düşürmemektedir. Hakeza El-Battani ise hem trigonometrik metot
geliştirmiş hem de ekliptik meylinden hareketle sene ve mevsimlerin oluş
sürelerini, güneş ve gezegenlerin dönüş ve yörüngelerini belirleyip İslam
medeniyetine katkı sağlamıştır.
Malum, Fransız bilgini Antoine
Laurent Lavoisier’in başına gelenlerde diğerlerinden pek farklı sayılmazdı.
Adamcağız oksidasyon olayını keşfetmesiyle birlikte yanma meselesini açıklığa
kavuşturup insanlığa büyük bir hizmet vermiş oldu ama sonunun idamla
neticeleneceğini belki de hiç tahmin edememişti. Neymiş efendim; 'tütünü
ıslatarak kuru ağırlığının üzerinde satışlara sebep oluyormuş, bu düpedüz
sahtekârlıktır' diye malum sultalarca aforoz edilir de. Oysa Lavoisier’in tütünü ıslatma buluşu
sayesinde tütün yapraklarının depolanması esnasında kırılmasının önüne geçilmiş
olunuyordu. Hatta bu metot bugün dahi kullanılmaktadır. Üstelik idamından önce
iki gün daha tehir edilmesi için ricada bulunmuş, bu iki gün bile ondan esirgenip
mahkemece yüzüne karşı; “İhtilalin
bilginlere ihtiyacı yoktur” denilerek talebi reddedilmiştir. Maalesef o da
başını giyotine vermekten kurtulamamıştır. Cesedini Monceau parkında bir
çukurda atılı vaziyette gören Lagrange ardından; “Bu kafayı kesmek için bir
an yetti ama asırlar bir benzerini yetiştiremeyecektir” diye ağıt döküp
tarihe not düşmüştür.
Peki ya biz? Malum, İmam-ı Azam’ın at üzerindeyken, atın kaç ayağı
sorusuna cevap vermek için attan inip ayaklarını tek tek saymaya başlayıp 4 (dört)
demesi ufkumuzu ortaya koymaya yetiyor. İşte bu misal deney ve gözleme verilen
önemi ortaya koymaktadır. Yani, bu
misalden anlaşıldığı üzere İmam-ı Azam’ın eşyaya ve canlı âleme bakışı ile
batının orta çağ skolâstik zihniyeti çok farklıdır.
Orta çağ skolâstiğinin tipik genel
özellikleri şunlardır:
— Tek ölçü kaynakları yanılmaz sultalardır.
— Referansları
deney ve gözlemden uzak mantık yürütmektir.
—Onlar için genellemelerden hareket etmek (Genelden özele bir yol
takip etmek) esastır.
Elbette ki; parçadan bütüne yol
takip etmek, analitik tahlil gerektirip zahmetli de. Diğer usul çok kolay, bu
yöntemde ne araştırmak var, ne de gözlemlemek, sadece akıl yürütme vardır.
Üstelik sahip olunan tüm bilgiler otoritelerce önceden yazılmış, yani hazır veriler
daha önceden taraftarlarının eline tutuşturulup, adeta düşünmeye ne gerek var denilmiştir.
Hatta bu sığ mantık halk dilinde armut piş ağzıma düş şeklinde tabir edilir.
Akıl yürütmede izlenen kaideler
genel hatlarıyla şunlardır:
— Bütünden parçaya ( dedüksiyon-tümdengelim ) metodu,
— Parçadan bütüne ( indüksiyon-tümevarım) metodu,
— Benzetme metodu( Anoloji).
Bir olayın aydınlanmasında üç metoda
da başvurulabilir. Ancak bütünden parçaya metoduna sıkça başvurulursa, pekâlâ biz
de orta çağ skolâstiğinin düştüğü çukura düşebiliriz. Dedüksiyon usulüyle ancak
hâlihazırda mevcut bulunan kanunlara ihtiyaç hâsıl olduğunda başvurulur.
İndüksiyon yöntemi izlenildiği takdirde deney ve gözlemin ışığında kâinatta var
olan kanunlar açığa çıkarılabilir. Analoji metodunda ise “benzer olaylar benzer
neticeler doğurur” ilkesi gereği bir takım olaylar açıklanabiliyor. Hâsılı Orta
çağda engizisyon sultaları, bu üç usulden sadece tümdengelim’i (genelden özele)
tercih etmişlerdir. Bu yöntemle deney ve gözlemin horlandığı muhakkak. Demek
ki; mantık yürütme her devirde, değişik alanlarda farklı roller üstlenebiliyor.
Mesela, hukukta “önce karar verip sonra yargılama” çağ dışı kabul edildiği halde orta çağda
engizisyon mahkemeleri daha insanları yargılamadan suçlu ilan etmişlerdir.
Hatta günümüze dahi bu kural sıçramıştır. Ama İslam hukuku öyle değildir,
bakın “suçların şahsiliği” prensibini, Hz. Ali (k.v) vefat ederken (Şehit
düşerken) bile bir kişinin ölümüyle bir grubun yargılanamayacağını vasiyet
ederek adeta insanlığa hukuk dersi vermiştir.
Tabii sadece hukuk alanında değişim
yaşanmıyor, fen alanı da öyledir.
Malum, Grek dünyasında tabiat
olayları “su, ateş, hava ve toprak” diye dört unsurla izah
edilirdi. Gün geldi, ilmi çalışmalar su
yüzüne çıktığında artık bu tür genellemelerden hızla uzaklaşılıp 104 element keşfedilmiştir,
hatta bununla da kalmayıp yeni yeni elementlerin varlığından bahisle element
tablosuna yenileri ilaveler eklenir de.
Anlaşılan batı, orta çağ skolâstik anlayışında ısrar etseydi
elementlerden bihaber genellemeler içinde sıkışıp kısır döngü içerisinde
yüzecektiler. Artık gelinen noktada teknolojik gelişmeler ve analitik tahliller
sayesinde tümevarım yöntemler (parçadan bütüne) kabul görüp, ezberci
yöntemlerin terk edildiğine şahit oluyoruz.
Her ne hikmetse aydınımızın bir kısmı bu gerçekler ortada iken skolâstik
kavramını diline doladıklarında, hemen dini değerlerimizle ilişkilendirilip
güya inanan insanlar, ülkemizi orta çağ karanlığına sürükleyecek hezeyanında
bulunabiliyorlar. Oysa bu türden karalamalara
tevessül etmekle, aslında orta çağ engizisyon kilise papazlarının üstlendiği
misyonu kendileri yüklenmiş oluyorlar. Kaldı ki bizim kültürümüzün baş tacı
cami, medrese, dergâh, âlim, müftü vs. gibi tüm unsurlar ilme açık
unsurlardır. Bu mekânlarda sürekli “İlim Çin’de bile olsa alın” telkini
yapılıyor hep. Başka adres aramaya gerek
yoktur, ilmi zindana hapseden skolâstik düşünce Avrupa’nın eseridir, bize ait
değil. Klasik eserlerimizin çoğu ilmi teşvik ettiği gibi, âlimlerine son derece
değer veren methiyelerle doludur. Skolastizm, geri kafalılık, örümcek kafalı
gibi yaftalamalar başka iklimlere has bir özelliktir. İşte bu anlayış sayesinde
Avrupa orta çağ karanlığında yüzerken, İslâm dünyası sahip olduğu ilmi
zihniyetle altın çağlarını yaşamıştır. İlla tehlikeden söz edilecekse hem bilime, hem de maneviyata karşı çıkan sapkın
güruhları teşhir etmek daha doğru bir tavır olacaktır.
Kara Cuma, çember sakallı, gerici, irticacı
vs. gibi suçlamalar sultacı cenahta yer alan zihniyete has karalama
malzemelerdir. Ah zavallı adamlar! Başka ne yapsınlar ellerinde karalamaktan
başka malzeme yok ki. Belli ki bu tür
sultacı zihniyetlerin ortak özelliği şunlardır:
—Batıdaki Rönesans’ı doğuran sebepleri görememeleri,
—Tek yanılmaz otoriter kabul ettikleri batı’nın eski öğretileri olması,
—Kafalarında ezberlediği ya da ellerine tutuşturulan hazır reçeteleri
kapsayan genellemelerden hareket etmeleridir (Tümden gelimcidirler).
Maalesef bu ortak özelliklere sahip olan
kesimler tarihi perspektiften de yoksundurlar. Şöyle ki; Tudunluktan Yabguluğa,
Yabguluktan Hakanlığa, Devletten İmparatorluğa, İmparatorluktan Meşrutiyete,
Saltanattan Cumhuriyete bir dizi geçiş süreci yaşasak ta sonuçta ayakta kalan
Türk Milletidir. İdari şekiller, yönetim biçimleri değişebiliyor. Önemli olan
milletimizin bekasıdır. Şurası muhakkak
cumhuriyete sahip çıkıp, diğer evreleri reddetmek skolâstik zihniyetin içine
düşüp çıkamadığı bir açmazdır. Hakeza saltanat dönemini kabul edip, cumhuriyeti
reddetmekte aynı şeydir. Tüm mesele, bütünü kucaklayıp kucaklamamakta
kilitlidir. Bütüne sahip çıktığımızda mesele kalmayacak zaten. Düşünsenize
düşman addettikleri Osmanlı ortada kalmadığı halde, hâlâ saltanata ve hilafete
hücum etmenin ne anlamı var ki, doğrusu anlamış değiliz. Hadi Osmanlıdan vazgeçtik bugün biri çıksa
kendini halife ilan etse, acaba ardına kaç kişi düşer ki? Bırakın İslâm
âlemini, Türkiye’de hatırı sayılır kaç kişi biat eder? Anlaşılan değişimi görememek
sadece yanılmaz sultaların değişmez alın yazısıdır.
Bakın, İbn-i Haldun toplumların değişim
sürecini incelerken, Arap toplumunun bedeviyetten hadariyete geçişte
bedevilerin değişime ayak uyduramayıp sürekli tepki gösterdiğini dile
getirmiştir. Aynısı olmasa da bizim tarihi gelişim evremizde saltanattan
cumhuriyete geçişte sessiz bir direnişin varlığı gözlenmiştir. Tabii kolay değildi, 600 senelik ulu çınarın
bir çırpıda çöküşü söz konusuydu. Asla bu Osmanlının çöküşüne sevinilen bir
sessiz direniş değildi, bilakis sosyal bir vakıanın neticesi ortaya çıkan bir
durumdu. Nitekim her geçiş sürecinin sancılı olduğunu, sosyologlarımız da beyan
ediyorlar. Yani bu bir sosyolojik realitedir. Dolayısıyla sosyolojik değişimin
bir gereği bu mücadelede Osmanlı kaybedecek, Cumhuriyet kazanacaktı. Kaldı ki bunu bilmek için kâhin olmak
gerekmez, dünya hızla imparatorluklardan
ulus devlet olmaya doğru koşarken, bizim bu gelişmelerden etkilenmemiz söz
konusu olamazdı. Gayet tabii bir gelişim süreci yaşanmıştır. O halde Osmanlı
yıkıldı diye boş yere eseflenmeye, ya da tam tersi “oh olsun canıma değsin ” söylenmeye
gerek yoktur. Zira ortada dünya ölçeğinde yaşanan sosyal bir vakıa var. Yediden
yetmişe herkes iyi bilir ki günümüzde tekrardan saltanata dönüş talebinde
bulunmak çağımızın bedeviliği olacaktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan
bir takım geçiş sancılarının arkasına sığınıp ta, o yıllara özgü şartları aynı
tempo ile zamanımıza taşımak akıl kârı değil elbet. Skolâstik kafalar hâlâ
Atatürk’ün girişimiyle kurulan Kuvay-ı Milliye Cumhuriyet refleksinin bütün
hızıyla devam ettiği zannındalar. Oysa Cumhuriyeti kuran irade Osmanlı
medreselerinde yetişen kadrolardır. Dolayısıyla skolâstik zihniyet boşa
heveslenmesin, kendi skolâstik emellerine Atatürk’ü maske ve kalkan olarak
kullanmakla bir yere varamazlar. İşte
Atatürk’ü istismar eden bu Kemalist skolâstik zihniyetin ortak özellikleri
şunlardır:
— Referansları 1930’lu yıllarına ait çözüm reçeteleri.
— İlham kaynağı
Atatürk, ama Atatürk’ün işaret ettiği çizginin dışında bir yol takip etmek
esastır.
— Metotları
tümdengelimcidir(tümden parçaya).
Düşünsenize bir skolâstik kafa
Atatürk’ün sarf ettiği her sözü kendi sığ mantığına göre yorumlayıp işte çözüm
bu diyebiliyorlar. Bu da yetmez o devrin şartlarını günümüz şartlarına
eşitleyebiliyor. Oysa Atatürk, bugün yaşamış olsa dün yaptığının, tam tersi bir değişim örneği sergileyecekti. Ama
gel gör ki bu durumu skolâstik kafalara anlatamazsınız. Maalesef tarihin bir kesitine gömülmek, tüm
“yanılmaz sultacı” zihniyetlerin çıkamayacağı bir çukurdur.
Şurası muhakkak hem gelenekçi olmak, hem de tarihe bir bütün
olarak bakmak, gerçek ilmi yaklaşım
olacaktır. Tarihi gerçekleri iniş çıkışıyla, yanlışıyla, doğrusuyla
değerlendirip ibret almamız gerekirken,
tam aksine kimimiz şahısları göklere çıkartıp yüceltiyor, kimimiz de
yerden yere vurup güya intikam almışçasına öfkeleniyoruz. Her iki yaklaşım da
sultacı zihniyetin ortaya koyduğu bir üründür. Bu üründe sebep netice ilişkisi
çıkmaz, galiba övme ya da tam tersi
yerme eksenli tümden gelimcilik bir metot izlemek kolaylarına geliyor. Nasıl olsa
zihinlerini daha önceden biat ettikleri otoriterlere kiralamışlar, o halde fikir üretme ve gelecekle ilgili
proje üretmeye ne gerek var ki. İşte bu mantık garabeti budur. Dahası analitik düşüncenin dirilmesine engel
olan zihniyetin tâ kendisidir bu. Fikir üretmek, içinde bulunduğumuz meselelere
çözüm sunmak, analitik tahlillerde bulunmak mı, boş ver deniliyor.. Tek öğreti varsa yoksa yanılmaz sultalar veya
kafalarına kodladıkları genellemeler, ya da ellerine tutuşturulmuş oyuncaklarla
oyalanmak öğretisidir. Bu nasıl oyalanmaksa bir bakıyorsun solcular yıllardır
eline tutuşturulmuş sloganları tekrarlamakla meşguller, sağcılar ise tarihin
ihtişamına kendilerini kaptırıp gelecekten bihaberler. Madem öyle, siz siz olun
ne köksüz gelecek, ne de ati’den yoksun bir mazi seline kendinizi
kaptırmayasınız.
Sulta otoriteler, sadece otoriter şahıs planında kalmayıp, daha
değişik sahalarda da kendini göstermektedir. Mesela medya bu işin dördüncü
ayağıdır. Her ne kadar medya sıralamada dördüncü kuvvet gibi görünse de aslında
birinci kuvvettir. Malum, ellerinde bulundurdukları iletişim araçları avantajıyla
insanların ufkunu açmada bir ışık görevi yapması gerekirken, zihinleri
karartmakla meşguller. Böylece yalan haberlerle toplumu ötekileştirip kimi
zaman yandaş, kimi zaman kartel, kimi
zamanda Pensilvanya kaynaklı paralel medya olarak sahne alabiliyorlar. Derken
bu tablo medya skolâstiğini doğurmaktadır. O halde medyatik skolâstik şu
özellikleriyle izah edilebilir:
—
Uygulamaları: Asparagas haber
üretmek,
—
Yanılmaz sultaları: Medya üst
yöneticileri ve patronlar,
—Olaylara bakış: yanılmaz medya patronlarının çizdiği çerçevede değerlendirmektir (tümden gelimcidirler).
Yukarıda dedik ya, yanılmaz sultacı anlayış, aslında Orta çağ
Avrupa'nın günümüze yansıtmış olduğu bir üründür. Bu ürünün genel manada
özelliklerini şöyle kategorize edebiliriz:
— Mantık yürütmek, deney ve gözleme kapalı olmak,
—Yanılmaz sultalara bel bağlamak,
—Otoriter
mantık silsilesi çerçevesinde hareket etmek (tümden
gelimcidirler).
Aslında skolastisizme hemen hemen her alanda örnekler verilebilir.
Her fikrin yobazı olabileceği gibi, bilimsellikten dem vuranlarda da yobazlık
gözlemlenmektedir. Kaliteli fikirler, çok kere ehliyetsiz ellerde taassup hale
dönüşebiliyor. Taassup, karanlığa davetiye demektir. Peki, bu davete icap
edilir mi, elbette edilmez. Zira empati davranmak varken ruhumuzu karartmaya ne
gerek var. Bir kere empati kurma veya etrafımıza hoşgörüyle bakmak toplumda
yumuşamayı sağlamaktadır. Keza demokratik platformda herkesin hukukuna halel getirmeden
her şeyi tartışması da öyledir. Bu arada
her şey derken tabiî ki kutsal olanlar hariç, yani Allah ve Resulünün
hakikatleri dışındakiler. Malum, Mutlak hakikatin, ulu orta konuşulmasının
“imani” yönden risk teşkil ettiği muhakkak.
Zaten Vahyin kuşatmadığı alan yoktur.
Akıl ise bir cüz’dür, her şeyi kuşatamaz. İşte bu yüzden vahy ve sünnet
üstünlüğü tartışılamaz. Aklın sınırını deney ve gözlem belirler. Bundan öte ilmin
kaynağı Allah’tır, kullar sadece
yaratıcının sunduğu ilimden ulaşabildiği ölçüde istifade edebiliyor. İşte
kaynağı Allah olan bir ilimle Müslüman’ın problemi olmamasının sebebi budur.
Maalesef aynı şeyleri skolâstik zihniyet için söyleyemiyoruz, çünkü skolastizmin
zıddı ilimdir, zıddı kâmili ise Vahiy ve Sünnet’tir.
Madem durum vaziyet bu istikamette
seyrediyor, o halde bu gerçeklerden hareketle Türkiye’de sathında cereyan eden
skolâstik tipleri şöyle sıralayabiliriz:
—Radikal İslami skolâstik,
— Medyatik
skolâstik,
— Batıcı
skolâstik,
— Laik ve
anti-laik skolâstik,
— Etnik skolâstik,
— Politize skolâstik,
—
Vesayetçi Ergenekon ve
paralel skolâstik vs.
Bütün skolâstik tiplerin üç aşağı ve
beş yukarı özellikleri hep aynıdır. Hepsinin de “yanılmaz otoriterleri” var.
Hareket noktaları genellemelerdir, yani tümden gelimcidirler. Tek rehberleri
deney ve gözleme dayalı olmayan sultaların söz ve yazılarıdır.
Bir başka dogmatik düşüncenin piri
var ki, o da hepimizin çok yakından bildiği gerçek anlamda biyoloji eğitimi
almamış, ancak kendisi İngiliz tabiat bilimcisi olan Charles Robert Darwin’den
başkası değildir. Biz şimdilik evrim konusunun detayına girmeden sadece evrim
skolâstiğinin özelliğini şöyle
kategorize edebiliriz:
—
Referansları Charles Darwin olmakla
birlikte bu düşüncenin antik çağlara kadar uzandığı bir sır değil. Zira eski Yunan’da Allah’a inanmayan
felsefeciler o günlerde bile evrim benzeri fikirler serd etmişlerdir.
— İlham
kaynakları materyalizmdir. Yani elle tutulan gözle
görülen şeyler esastır.
— Metotları
tümden gelimcidirler (genelden parçaya), yani dogmadırlar.
Gerçekten evrim teorisi sapkın bir felsefe
olup temel dayanağı materyalizmdir.
Bilindiği üzere materyalizm canlı cansız âlemin var oluşunu maddeye
indirgemeyi maharet saymaktadır. Böylece hem kendilerini gülünç duruma düşürüyorlar,
hem de insanlığı insanlığından uzaklaştırmaya çabalıyorlar. Nasıl ki komünizm
materyalizmin tabii bir sonucu olarak doğmuşsa evrim teorisi de materyalizmin
çökmemesi için ortaya atılmış bilimsel kılıfa bürünmüş bir maskedir. Bugün
dünyanın geldiği nokta itibariyle Karl Marks’ın ideolojisi iflas etmiştir. Hakeza
Evrim kuramı da öyledir. Başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın
hemen hemen her yerinde bilim adamları tarafından reddedildiği gibi, bu konuda
birçok evrim karşıtı kitaplar yayınlanıp ülke toplumlarını tehdit eden bir veba
kapsamında hala mücadeleye devam ediliyor. Aslında evrimi savunanlarda evrime
inanmamakta, ancak ne var ki bir ideolojik zorunluluk gereği bir türlü ‘Kral
çıplak’ demeyi onurlarına yediremiyorlar.
Radikal İslami gruplardan Şia’yı ele
alacak olursak, Şia skolâstiğinin özellikleri şunlardır:
—Yanılmaz
referans kaynakları ve otoriterleri mollalardır (Hâşâ Mollalar masumdur (!)
ve günahtan arıdır (!))
—Düşünceleri
molla sultaların sözleridir. Böylece deney ve gözlemi kaybetmişlerdir.
—Tümden
gelimcidirler.
PKK skolâstiğinin ana çerçevesi ise:
— Yanılmaz
sultası Abdullah Öcalan.
—Uygulamaları
silahlı eylem üzerine kuruludur.
—
Tümdengelimcidirler. (Örgütün bildirilerinden
hareket ederler)
Parti skolâstiğinin ana özellikleri:
— Yanılmaz
otoriterleri ve referans kaynağı; bağlı olduğu liderdir.
—Metotları; siyasi putlaşma ve siyasi kirlilik.
— Tümdengelimcidirler (Lider-teşkilat-parti
programından hareket edilir)
Vesayetçi Ergenekon skolâstik düşüncenin
ana özellikleri:
—Yanılmaz referans kaynakları ve otoriterleri
kutsal devlet mantığıdır. Bu
mantıkta ulusal sağ ve ulusal sol fark etmez aynı ortak kulvarda yer alabiliyorlar.
—Düşünceleri
kutsal devlet mitidir. Böylece deney ve gözlemi
kaybetmişlerdir.
—Tümden gelimcidirler.
Vesayetçi paralel ihanet çetesi
skolâstik düşüncenin ana özellikleri:
—Yanılmaz referans kaynakları ve otoriterleri
mehdiyet gördükleri üstün insan mitidir.
—Düşünceleri
üstün insan vaazlarıdır. Böylece deney ve gözlemi
kaybetmişlerdir.
—Tümden gelimcidirler.
Peki ya parti skolâstiği, malum bu skolâstiğin
içine düştüğü durum diğerlerinden biraz farklı olup, siyasi uygulamalarda
militarist, politik yaklaşımlarında
oportünisttirler. Partide farklı bir ses ihanet kabul edilir. Farklı düşünce,
lider sultasınca kapı dışarı edilebiliyor.
Çünkü bu tür partiler “lider-teşkilat-parti programı” üzerine
şekillenmiştir. Bu üç unsur eleştirilemeyeceği gibi tartışılamaz da. Hatta
farklı beyanda bulunmak kapı dışarı edilmeye yeterli bir karine teşkil
edebiliyor.
Skolâstik partilerin sulta
liderleri, arada bir de olsa sürekli hukukun üstünlüğüne vurgu yapıp demokratik
laflar ediyor olsalar da acaba üstünlüğünü savunduğu hukuk hangi hukuk?
Demokrasi dedikleri kayıtsız şartsız lidere itaat mi, yoksa söz de, karar da
milletin midir? İşte bu sorular skolâstik
partiler için sıkıntıdır. Hakeza kendi
içindeki yapılanmada da öyledir. Nitekim
parti yöneticilerini mi değiştirmek istiyorsunuz, taban nazarı itibara alınmaz.
Alttakilerin canı çıksın dercesine, onlar sadece slogan atmak ve taşeronluk
yapmak için vardırlar. Tavan ise sadece parsayı toplamak, gününü gün
etmek, adından ve şanından bahsedilmenin
derdindedir. İşte bu yüzden skolâstik
parti yapısı demokratik planda değil,
totaliter düşünce planında değerlendirilir.
Bakın sulta liderler, yaşadıkları her devirde
kitleleri peşinden sürüklemek için, önceden hayali düşman hedef tayin
etmişlerdir. Aslında kendileri açısından
mantıklı da, zira düşman olmadan
partinin ayakta kalması imkânsız gibi bir şeydir. Mutlaka bir hasıma ihtiyaç duyulur. Farzı
muhal, konjonktür gereği ülkeyi tehdit eden komünizm mi var, hemen
taraftarlarına çağrıda bulunup: Kahrolsun Komünizm! Komünizm Ezilmeli! Komünizm
Yıkılsın! Türkiye Komünizme Mezar olacak
gibi ateşli cümleler sahne alır. Derken
meydan slogan sesleriyle uğuldar, kitleler coşturulmaya çalışılır. Oldu ya
tehlike ilan ettikleri düşman ortadan kalktı,
bu durumda derhal zaman kaybetmeksizin adı ve şanı değişik yeni bir
düşman belirlenmeye başlanılır. Belli ki çiçeği burnunda yeni düşman şimdilerde
PKK’dır. Maksat, üzüm yemek mi yoksa bağcıyı mı dövmek doğrusu bu sorunun
cevabını bulana aşk olsun. Siz cevabı bulmaya çalışadurun, şehit cenazeler yurdun dört bir tarafına
dağıldıkça, Kahrolsun PKK! PKK’nın Kökünü
Kazıyacağız! Bu yaptıklarını yanlarına bırakmayacağız! Bize verilen her oy
PKK’ya sıkılan kurşundur tarzında naralar etrafı sarıp her atılan slogan biri
bin altın değerinde döviz olacaktır. Öyle ki sloganlar bu aşamadan sonra,
insanların rehberidir artık. Huzuru arayan kitlelere sloganlar cazip
geleceğinden artık bu hamaset kokan sözler birer can simidi gibi yetişecektir
adeta. Şayet birileri bu arada yerinden doğrulup: “Durun beyler ne oluyor? Şayet mesele PKK davası ise, o zaman
yapılacak tek şey nimet ve külfette beraber olmaktır” diyorsa kimse itibar
etmez. Tabii sözün ehemmiyetsizliğinden değil, belki slogan içermediğinden
dolayıdır. Slogansız sözler, analitik tahlil gerektirip yorucudur, bu saatten
sonra akıl dolu sözlerle kim uğraşır ki. Oysa bahsi geçen slogan içermeyen bu
akıl dolusu sözün analitik yorumu “Bu
vatanın nimetini paylaşanlar, külfetini de paylaşmalıdır” manasına gelmektedir.
Peki, böyle bir örnek var mı denilirse Cahar Dudayev bunun tipik misalidir.
Keza o yurt dışında bulunan oğlunun tahsilini yarım bırakıp ülkesi için
savaşmaya çağıran örnek kahraman liderdir. İşte nimette ve külfette beraber
olmak budur. Aynı zamanda bu olay
çağımızda yeniden bir Şeyh Şamil ruhu yaşatmanın ifadesidir.
Acı ama gerçek analitik tahlil
gerektiren sözler, sloganvâri olmadığından kitleleri coşturamamakta. Her
nedense kanla coşmak, kandan medet ummak her devirde yaşanmış sultacı
zihniyetlerin tek malzemesi.. Bilhassa günümüzde sebep netice ilişkisi içinde
olayları değerlendiren akıllı liderin pek kıymeti bilinmiyor. Daha çok Vur! Vur! Hainler! Hurra! gibi öfke
içeren hamasi nutuklar itibar görmektedir. Oysa nimette ve külfette beraber
olmakta neymiş, deyip geçmek bizi her geçen gün uçurumun eşiğine getiren asıl
sebeptir.
Bakın Abdülaziz'in veziri Ali Paşa
40 sayfalık risalesinde özetle şunları söyler: “Ticaret, sanat gibi işlerin azınlıklara bırakıldığını, savaşmak,
düşmanlarla cenk etmek gibi görevler de bize has olmuş. Böyle devam ederse
azınlığa düşen asıl biz olacağız...” Gerçekten de tarihi süreç içerisinde
silahla iştigal eden insanımız heder olmuş, fakirleşmiş, ticaretle uğraşan
azınlıklar ise zenginliklerine zenginlik katıp köşe başlarını ellerinde
tutmuşlardır. Osmanlı’nın yıkılış sebeplerinden biri de bu gerçeklerdir.
Düşmanla savaşmak tek meziyetmiş gibi teşvik görünce ortaya çıkan manzaranın bu
olacağı muhakkak. Oysa vatan için savaşmak veya ticaretle uğraşmak her ikisi
birlikte kahramanlık ilan edilmeliydi. Maalesef kahramanlığın göklere
çıkarıldığı tek ülkü: Savaşmak! Savaşmak!
Peki, nimeti nereye koyacağız? Belli değil. Terörle mücadelede samimi
olanlar, önce iğneyi kendine sonra çuvaldızı başkasına batırmaları gerekiyor.
Eskilerin söylediği dâhiyane bu sözlerle paralellik kurabilenler ancak
samimidir diyoruz. Terör karşısında hiçbir şey “objektif” kriterler kadar
parlak olamaz. Çünkü terörün itici gücü iki renkli dünyanın efsunlarıdır. Bu
iki renkli dünyalar acaba birbirine gerçekten zıt mı, yoksa rakip mi? Öyle
anlaşılıyor ki, kitlelerin öfkeleri üzerine hesap yapanlar, ya da kanla
beslenenler “zıt” olamaz, ancak olsa olsa birbirlerine “rakip”
olurlar. Bu yüzden yaşamasını kana borçlu hisseden güçlerin kanın durmasını
canı gönülden isteyeceklerine inanmak kendimizi kandırmak olacaktır.
Bugüne kadar teröre karşı tek ilaç
askeri çözüm sandık, hâlâ da aynı metodunun devamından yanayız. Her nedense
terör meselesinin kültürel, ekonomik, sosyal, psikolojik vs. boyutunun da
olabileceği göz ardı edilmiştir. Üstelik bu boyutuyla yorum yapanlar her an
andıçlanıp, bölücülük ve ihanet etmekle
suçlanabiliyor. Her kim demokratik çözüm diye ortaya çıkarsa dikkate
alınmaz. Genel biricik çözüm: askeri
veya polisiye kuvvetlerdir. Oysa otuz yılı aşkındır Cudi ve Kandil dağlarını,
Güneydoğu’nun sarp kayalıklarını havanlarla, en gelişmiş toplarla veya insansız
hava araçlarıyla dövüp duruyoruz ama bir türlü terörün sonu gelmiyor.
İlginçtir
Güneydoğu’da akan kan aktıkça bir kısım liderlerin yıldızı daha da parlıyor.
Kurtuluşun yolu, falancı çatık kaşlı, ya da bütün ümitler miting meydanlarında
avaz avaz bağıran liderin gelmesine ümit bağlanır hep. Bu noktadan sonra terör belası
artık onu meşhur eder de. Sultaların tek ilacı gergin ortamlardır zaten.
Saltanatının devamı kana bağlı çünkü. Her tarafın kan revan olduğu ortamda
“sivil katılım”, “sivil toplum” ve “sivil inisiyatif” kavramları bir hiçtir. Bu
kavramlar durgun ortama hastır. Yani huzur ortamında tartışılan kalite
değerinde fikirlerdir. Onun için sulta liderler istikrarlı ortamların doğmasını
istemezler. Belli ki huzurlu günler geldiğinde kendi konumlarının tartışılacağından
kaygı duymaktalar. Böylece gerginliğin yerini durgunluk aldığında istediği gibi
at oynatamayacaklardır. Anlaşılan “Kurt
puslu havayı sever” sözü boşa söylenilmemiş. Nitekim puslu havada, lider
sultaları karizmatik gücüne güç katarlar. Bu gücüyle beyinler esir alınıp adeta
büyülenir ve yıkanır. Hemen ateşli konuşmalara kapılıveririz. Aslında bu durum,
şuurun çözülüp karaya vurma halidir. Şuurun boşalmasına çok kere sultalar sebep
olmaktadır. Çünkü onlar bilince değil, bilinçaltı dürtülere hitap ederler.
Yanılmaz otoriterler hata yapsa da, bilinci boşalmış kitleler istese de bu
gerçeği göremezler. Seven insanın gözü kördür derler ya onun gibi bir kör dövüş
alkışlanır da. İşte körü körüne liderini
sevmek, akıl ve şuurdan bihaberlik buna derler!
Korkunç enerji ve
ihtiras liderlik sultasının bir özelliğidir. İhtiras bu ihramın baş tacıdır.
“İzm”leri doğuran sebepler üzerinde hiçbir zaman durulmaz. Niye dursunlar ki, sebep
netice üzerinde durulursa kucağında
yaşadığımız ortamla alakalı bir husus olduğu tüm çıplaklığı ile ortaya
çıkacaktır. Kapalı ortamlarda ilan edilen, rengi, türü hangi tip düşman olursa
olsun, potansiyel tehdit olarak kitlelere lanse edilip, düşman bundan böyle av muamelesi görecektir. Avcılarda
avını avlayın diyor zaten. Düşmanın biri gidiyor, biri geliyor, şuurumuz
düşmana endekslenmiş bir kere. Oysa düşman dediğin ne ki? Önce kucağında
yaşadığımız dünyaya bir çeki düzen vermek varken bu telaş niye? Hala bataklıkta tek tek sinek avlamakla
meşgulüz, ısrarla bataklığı kurutacak formüller düşünülmüyor. Dedik ya sebep
netice ilişkisi üzerinde durulursa, sistemden kaynaklanan bir arıza olabileceği
ortaya çıkacaktır. Çünkü yanılmaz sultaların en sevmediği metot; sebep netice
ilişkisidir.
Bütün sultacı
zihniyetler, totaliter ve histerik-psikolojik haleti ruhiye sahipler. Aynı
zamanda hiyerarşik bir çatı altında toplanmayı yeğlerler. Yani oportünist ve
militarist bir ağ kurmuşlardır. Sultalar, emrindekilere karşı son derece ciddi
ve disiplinli, dışarıya karşı ise mütevazı ve son derece naziktirler. Oysa
İslâmiyet; “Müminler birbirine karşı mütevazı, dışa karşı çetindirler”
diyor. Anlaşılan totaliter yapılar, İslamiyet’in tam tersi bir yol izlemekteler.
Liderine
endekslenmiş kitleler, onun şuuraltına seslenen sesinden, sonsuz zevke
kapılırlar. İradesini, yanılmaz addettiği Führer’in nefesine teslim etmiştir.
Hatta olaylara, canı gönülden bağlı olduğu liderinin gözlüğünden bakmaya
çalışır. Elinden tek düşürmediği kitap, onun eseridir. Öyle ki ağzından her
çıkan kelime, hislerinin tercümanıdır. Düşünmeyi tercih etmez, gerekte duymaz.
Çünkü kendisi adına lideri düşünmektedir! Öyle bir tutku ki, lideri davadan
taviz verse de ikaz edilmez. Oysa Halife Hz. Ömer (r.a.), idaresinde bulunan
insanlara “Doğru yoldan çıkarsam ne yaparsınız?” diye sorduğunda:
“-Ya Ömer
kılıcımızla düzeltiriz” cevabını almıştır. Görüyorsunuz Hz. Ömer'i (r.a.)
uyaran anlayışla, “kayıtsız şartsız lidere itaat” anlayışı çok farklı.
Günümüzde bağlı olduğu liderin mukaddes değerlere karşı kayıtsız kaldığına
şahit olsalar bile ona gönül verenlerin kılı kıpırdamadığı muhakkak. Bu durumu
hatırlatan biri çıktığında ise hemen “onun bir bildiği vardır” teviline
sarılırlar. Hatalar diz boyu da olsa,
yine aynı söylem tekrarlanır ve tevil makinesi hızla vazifesine devam eder.
Mukaddes birliği
biricik ülküsüne zarar gelse de bir kere zihninde “üstün insan imajı”
yerleşmiştir, isteseniz de söküp atamazsınız. Yani bilinç karaya vurmuştur.
Artık bu noktadan sonra liderine gönül verenler, hislerine mağlup olmuşlardır.
Bu durum tedavisi zor bir değişik skolâstik hastalıktır. Dahası dünyada eşi ve benzeri olmayan bir hastalık
türü dersek yeridir. Madem öyle bu
ilginç lider skolâstiğinin özelliklerini sıraladığımızda:
“—Lider-teşkilat-doktrin psikolojisinin
hâkim olması,
— Üstün insan saplantısının ağır
basması,
—Metotlarının yanılmazlık sendromu
üzerine kurulu olması,
— Tümdengelimci metodun esas
alındığı” bir klinik tabloyla karşılaşırız.
İşte bu dört
özellik, ister istemez kitleleri tepkici yapacaktır. Bu noktadan sonra artık
çılgınlığın, şovmenliğin ortalığı kapladığı, etrafımızda simgesel işaretlerin havada
üşüştüğü, bağırma ve naraların gırla gittiği görülecektir. Bu tür ortamlarda
tek değer bağırmaktır. Aslında buna akıl tutulması dersek yeridir.
Her ne kadar sağduyu insaf sahibi insanlar
akıl tutulması deseler de sultalar bu gidişattan gayet memnunlardır. Hatta git
gide yanılmazlığına kanaat getirir ve sonunda; davanın kitabını yazan da,
davayı başlatanın da kendisi olduğunu ferman buyurur. Bu da yetmez tarihi miladı kendisinden başlatıp
“ego”sunu ön plana alır. Derken bundan böyle ego tarih, ego dava, ego
teşkilat, ego tek ülküdür.
Peki ya teşkilat! Malum teşkilat şeklen
vardır, ama ruhen yoktur, sadece “yanılmaz lider”in vazifelendirdiği emre amade
küçük sultalar vardır. Bu arada küçük Führerler üstlerine karşı yumuşak, tabana
karşı katı olmak zorundadırlar. Teşkilat, küçük Führerlerin disiplinli
yönetimiyle idare edilirler. Zira istişare, fikir alışverişi gibi değerler
Führerlere yabancı kavramlardır. Yabancı olmadığı tek mevzuat liderinin
talimatlarıdır. Bu nedenle her teşkilat ağının geleceği küçük Führerlere
bağlanmıştır. Keza sultaların otoritesi de öyledir, onlarında geleceği küçük
Führerlerin talimatları eksiksiz yerine getirmelerine bağlıdır. Onun için bu
konuda en ufak taviz verilmez. Parti binalarında küçük Führerler bir nevi bağlı
oldukları liderlerin özel ispiyon sekreterleri şeklinde konuşlandırılmışlardır.
Taban gerçekten davasına sadıktır. Ancak
davaya sadakatle bağlanmak teşkilat içerisinde ne oluyor ne bitiyor bunu idrak
etmeye yetmiyor. Arka planda ne olup bitiyor okunamadığından gönül verdiği davanın,
bir şuuraltı boşanma hareketi olduğu gerçeğini boşa çıkarabiliyor. Elbette ki deney, gözlem ve ilim olmayan bir yerde
gerçeğin fark edilmemesi gayet tabii bir durumdur. Öyle ki; ilim nedir
sorulduğunda, hemen eline tutuşturulmuş reçeteler veya içi boş sloganlar
gösterilir. Kendisi bir kelam etmez. Hakeza yine kendisine deney ve gözlem nedir
sorulduğunda, “Teşkilat hiyerarşisi ve uygulamalarıdır” cevabı alırsanız
şaşmayın. Çünkü bilinci boşalmış hareketlerin hemen hepsi böyledir. Dahası
bilinç teşkilat ağının tüm hiyerarşi kademelerince kontrol altına alınmıştır. Şayet
bir insan bir teşkilata üye ise serbest hareket edemez, kendi özgür fikrini beyan edemez. Bu noktada
fikir adeta firar etmiş durumdadır. Ortada
tek bir fikir vardır, sadece yanılmaz otoriterlere ait söz veya demeçlerdir. Zaten istese de bağlı olduğu liderinin
söylediği sözün dışında hiç bir fikir kabul görmez. Aslında bu aklı peynir
ekmekle yemek gibidir. Farklı düşünceler, asla totaliter zihniyetlerce hoş
karşılanmaz. Adeta liderin düşüncelerine bağlılık yemini edilmiştir. Kaldı ki lider
düşüncesinden farklı düşünmek teşkilata ve davaya ihanettir! Dolayısıyla tek
tip düşünmek liderlik sultasının gereğidir. Anlaşılan bu tür sultacı
dünyalarda, bize yer yok gibi gözüküyor.
Tartışılmazlık çağımızın
en büyük hastalığı dersek yeridir. İlim ve tefekkürden yoksun yığınlara has bir
klinik tablosudur. Kelimenin tam
anlamıyla siyaset bilimine giydirilmiş “lider-teşkilat-doktrin”
kılıfıdır. Öyle karşımızda bir tablo var ki; sultalar, bu
dünyadan çekip gittiklerinde, ardından nefretten başka miras bırakmadıkları
gözlenmiştir. Hatta bu dünyadan bağını kopardığı an, oh be gitti kurtulduk,
özgürlük varmış diyemiyorsunuz. Yanılmaz sultaların ardından bıraktığı kin,
nefret ve öfke tohumları teşkilata ve yeni katılanlara pay edilerek süreç devam
ettirilir de. Bu paydan paylananlar aynı zamanda geleceğin yeni Führer
adaylarıdırlar. Böylece üzerinde kara
bulutların dolaştığı Türkiye’de aldatılan genç nesiller öfke, kin ve nefret
tohumların kurbanı olurlar. İşte yeni nesil bu tür oyunlarla yanılmaz lider
sultaların türettiği çirkin ve şeytanca oyunları yüzünden uçuruma
sürüklenmişse, yapacağımız tek şey derhal ruhi boşluğa düşmüş genç kuşağı
çağımızın sesi; ‘Ne olursan ol yine gel’
diyen Mevlana'nın soluğuyla buluşturmak olmalıdır.
Velhasıl; genç
nesiller Gönül Sultanların manevi ikliminde aydınlığa çıkacaktır, başka yolda
gözükmüyor gibi. İnşallah sonunda aldatanlar değil, milletin derin sinesi
kazanacaktır.
Vesselam.



