30 Aralık 2016 Cuma

ALEVİLİK



ALEVİLİK

                           SELİM GÜRBÜZER

              Allah Resulünün ister dini,  ister ruhani, ister siyasi,  ister devlet başkanlığı görevi olsun fark etmez, sonuçta yüklendiği görevlerin hepsini kendinde toplayan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen en son elçidir. Malum İslam’ın ilk doğuşunda Resulü Ekrem’in dilinden sadır olan o güzel sözler,  gerekse ortaya koyduğu uygulamaların yakından müşahede edip ilk elden takip etme imkânı vardı. Ta ki, İslam halkası genişlemeye yüz tuttu, işte o zaman bu imkânın kendiliğinden kalkmasıyla birlikte karşılaşılan bir takım meselelerin altından nasıl kalkılacağı noktasında ictihad kapısına ihtiyaç duyulmuştur. Bu nedenledir ki Allah Resulünün dar-ı bekaya irtihalinin arkasından halifelik konusunun da izaha muhtaç bir konu olması gayet tabiidir.  İlginçtir ilk halifenin seçimle işbaşına gelmesine herhangi bir itiraz gelmezken,  iş kimin halife seçileceği söz konusu olduğunda kabile ruhunu ön plana çıkarmaya yönelik çabalar mesele teşkil edecektir. Hiç kuşkusuz bu meselede, kabilevi refleksin karşıt odağında Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) vardır. Öyle ki Allah Resulünün vefatının şokunu daha atlatmadan Hazrec kabilesinden birkaç insan ‘kim halife olacak’ konusu yerine, ‘halife hangi kabileden olacak’ derdine düşeceklerdir. Ve halifelik konusunda dert davaları Ensar’dan mı yoksa Muhacirden mi olsun eksenine kaydırılıp bu doğrultuda hasta yatağında yatmakta olan Sa’d’ın kapısı çalınıp kendisinden apar topar halife olması istenir de. Neyse ki Sa’d’ı hasta yatağından kaldırıp; ‘İşte, Rasulüllah’ın halifesi Sa’d…’ diyecekleri esnada Hz. Ömer (r.a) devreye girer de bu mesele fazla alev almadan hal yoluna koyulmuş olur. Gerçektende Hz. Ömer (r.a)’ın yerinde müdahalesiyle:
         — Ey. Ebû Bekir!  Sen ki Allah Resulüne içimizde en yakın bulunmuşsun,  o halde halifeliğe sen layıksın, bu görev sana uygun düşer deyip biat etmesiyle birlikte tüm kabilevi istek ve hevesler boşa çıkartılmış olur. 
           İşte Hz. Ömer (r.a)’ın herkesin gözü önünde Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın elinden tutup biat etmek suretiyle birlik ve dirliğin sağlanmasında önemli bir iş çıkarmıştır. İşte Hz. Ömer (r.a)’ın bu hamlesi Muhacir, Ensar ve diğer kabilelerinde itaat etmelerinin de kapısını böylece bu süreç tamamlanmış olur. 
            Evet,  Peygamberimizin ahreti intikalinin ardından gündeme gelen halifelik hususu bir şekilde hal yoluna koyulmasına koyulurda peki ya şu mezhep ve meşrep farklılıklarıyla doğan ihtilafların farklı mecralara çekilmesi gibi durumlar nasıl hal yoluna koyulacaktı? Bilindiği üzere mezhep zehap (zan, sanı) kökünden türeyen bir kavramdır. Bir başka ifadeyle mezhep şer’i meselelerde ictihad farklılığından doğan fıkhı yorumlama biçimidir, dolayısıyla itikatla alakalı bir kavram değildir. Zaten mezhep imamlarının kendi aralarındaki görüş ayrılıkları itikadi kaynaklı olamaz, olsa olsa sadece ibadet, muamelat vs. konulara ait farklı değerlendirmelerin açılımı bir zenginlik olabilir. Dikkat edin zenginlik dedik,  çünkü İslam’da bir müctehid âlim içtihadında hata yaptığında bir sevap, isabet ettiğinde ise iki sevap vardır, ayrıca ümmetin ihtilafında rahmet vardır düsturu esastır. İşte bu temel düsturlar ortada iken her nedense kimi insanların zihninde mezhep denilince; ayrımcılık veya bölünme anlaşılıyor. Oysa mezhep içtihat farklılığından doğan yol demektir.  Madem her ortaya çıkan yeni bir durum farklı yoruma muhtaç, o halde içtihat gerektiren konularda fikir beyan etmek ayrılık gayrilik olarak algılanmamalı, tam aksine meseleye İslam toplumunun düşünceye ipotek koymamanın delili olarak görmeli. Zira bu durum İslam ümmetinin fikri zenginliğini ortaya koyan bir gelişmedir.  
           Anlaşılan o ki Allah Resulü vefat ettiğinde İslam toplumunun idarecisinin kim olacağı konusu gündeme gelmiş, akabinde Ensar ve Muhacir topluluklarının bir araya gelip istişare sonucu Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) halife seçilmiştir. İşte bu noktada kimi Sünni ulema ve kimi tarihçilerin zihninde tereddütler hâsıl olmuş olsa gerek ki, Hz. Ali'nin (k.v) bu istişare ve müzakereler esnasında hilafet için kendisinin seçilmesini umduğunu belirtirler. Acaba öyle mi? Şu bir gerçek; Hz. Ali (k.v) bu konuda hiçbir mesele çıkarmaksızın geçte olsa seçilen halifeye biat etmiş ilim hikmet kapısıdır. O’nun geç biat etmesi asla red manasına değil, sadece Allah Resulü vefat ettiğinde, o hengâmede hilafet meselesi kendisinden habersiz şekilde görüşüldüğü zannıyla gecikme bir biattır. Bir başka nedense Peygamberimizin vefatının akabinde hemen beyat ettiği zaman Hz. Fatıma annemizin incineceği ihtimalini göz önünde bulundurup bu konuda altı ay sessiz kalmayı uygun görmüştür. Her neyse erken ya da geç,  sonuçta  Hz. Ali (k.v), Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a)’ın yanına varıp ‘Bu göreve layık olan sensin, ama Allah Resulü’nün daha henüz vücudu ortada iken halifelik görüşmelerinin bana haber verilmediği için kırılıp geciktirmiştim, yarın mescitte herkesin huzurunda beyat edeceğim ’ der ya, bu yetmez mi? Ve gerçekten de sözünün eri olduğunu gösterirde. Kaldı ki ilim hikmet kapısı bunla da kalmaz, gerek Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) dönemi,  gerek Hz. Ömer (r.a) dönemi, gerekse Hz. Osman (r.a) dönemlerinde, yani her üç halifeninde yâr ve yardımcısı olmuştur. Bilhassa ihtilafların doruk noktaya ulaştığı Hz. Osman döneminde bile o’na bir an olsun destek olmaktan geri durmamıştır.  Fakat ne var ki o’nun bu desteği; Halife etrafında yuvalanan Emevi dayanışma ağını kırmaya yetmemiştir. Üstelik o’nun bu samimi girişimleri hep yanlış algılanıp güya Hz. Osman’a karşıt bir tavır olarak gösterilmiştir. Yine de her şeye rağmen O; ‘iyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir’ düşüncesiyle Hz. Osman’ı şehit olması anına kadar ümmetin birliği ve dirliği adına hareket etmesini bilmiştir.       
          Aslında yaşanan gelişmelere soğukkanlı olarak baktığımızda Peygamberimizin dar-ı bekaya irtihalinin ardından ilk başta halifenin Kureyş’ten olması birlik ve dirlik adına yerinde bir karar olduğu fark edilir. Şayet halife Kureyş’in dışında başka bir kabileden olsaydı tarihin seyri belkide bir başka yörüngeye kayıp bir takım istenmeyen önü alınmaz olaylara sahne olabilirdi. Bu yüzden Araplar için Kureyş ne ise,  Türkler içinde Oğuz boyu o derece kıymet ifade eder.  Çünkü her iki kabilede kendi tarihi seyri akışında kendi boylarına müsbet anlamda geleceğe kanatlanacak maya olup mühim rol üstlenmişlerdir. Zaten ulvi gayeler üzerine kurulu maya tuttuktan sonra kabileciliğin pek kıymet-i harbiyesi kalmaz da. Anlaşılan Allah’ın Habib-i her türlü kabileciliğin İslam’a aykırı olduğunu beyan etmesinin arka planında yatan etken unsurda buydu, yani ilerisinde sırf kan bağına göre teşkilatlanmış bir Müslüman topluluğa geçit vermemek içindi.  
          Peki ya Yahudiler? Malum onlarda hemen her devirde fitne oluşturmaya meyilli hazır topluluklardır. Şöyle ki, Hz. Muhammed'in (s.a.v) yüzüne karşı açık açık; “Cebrail bizim düşmanımızdır. Şayet sana gelen Mikail olsaydı iman ederdik” demekten imtina etmemişlerdir. İşte bu sapkın düşünceler içerisinde güya Kur’an Hz. Ali'ye gönderilmişte, Cebrail (a.s) onu Hz. Muhammed (s.a.v)’e getirmiş diye tevil etmişlerdir. Hani zırva tevil götürmez derler ya, aynen öyle de bu tür iddiaların temelinde; öteden beri Yahudilerin Cebrail’e karşı kin, nefret ve düşmanlık beslemelerinin dışa yansıması öç alma gayreti söz konusudur. Oysa gerçek şu ki; Hz. Ömer’in teklifiyle Kur’an ayetleri Hz. Ebu Bekir’e arz edilip kitap haline getirilip adına Mushaf denmiştir. Üstelik Mushaf ashap arasında iyi yetişmiş hafızların gözetimi altında ve Sahabe-i Kiramın şahitliği ile gerçekleşmiştir. Kaldı ki hali hazırda Hz. Ali (k.v)’in kendi eliyle yazıp kaydettiği Kur’an’da Hz. Peygambere indirilen Kuran’ın aynısıdır. Dolayısıyla daha nasıl oluyor da bu tür zırvalara başvuruluyor doğrusu şaşmamak elde değil.  Hatta geldiğimiz noktada bile günümüz Ümmet-i Muhammed’in okuduğu Kur’an, Hz. Osman’dan bize ulaşan Kur’an’ın aynısıdır. Tabii mesele burada bitmez, devamında bir başka iddia ise; Kur’an'da ki ayetler aslında mevcut ayetlerden fazlaymış da,  Hz. Osman zamanında bazı ayetler çıkarılıp şimdiki hale dönüştürülmüş güya. Onlar öyle iddia ede dursunlar, illa bir farktan söz edilecekse şu an okuduğumuz Mushaf’ın Hz. Ebu Bekir döneminden tek farkı tertip üzerine yazılmış olmasıdır, bunun dışında ne bir kelam eksikliği ne de fazlalığı söz konusudur.
          Kelimenin tam anlamıyla şunu diyebiliriz ki;  Kur’an Hz. Ebu Bekir döneminde Mushaf haline getirilmekle kalmamış bunun yanı sıra herhangi bir ihtilafa açık kapı bırakmayacak şekilde Mushaf heyeti oluşturmak suretiyle o güne kadar değişik lehçelerde yazılı olan Kur’an nüshaları ashabın şahitliğinde yakılmış bile. Derken kaynağına uygun sadece Hz. Hafsa’nın evin duvarında asılı duran Kur’an’dan altı adet İslam merkezlerine gönderilmek suretiyle çoğaltılıp günümüze kadar tahrif edilmeden gelen tek kutsal kitapla müşerref olmuş olduk.  Evet, dünyada tek tahrif olmayan kutsal kitapla müşerref olmasına oldukta, yine de fitne bu ya, acaba nerden bir kafa karışıklığı oluştururuz hesabıyla hiç boş durmamakta. Tabii bu durumda fitne boş durmayınca ister istemez bu cin fikirlerin arka planında Yahudilerin olabileceği akla takılıyor. Dün nasıl ki pek çok fitne hareketlerin altından Yahudi parmağı çıktıysa bugünde aynı parmağın izlerini Filistin’de, Mısırda, Irakta,  Suriye’de Türkiye’de bariz bir şekilde görüyoruz pekâlâ. Müslümanların bölük parça olması bunun teyit ediyor zaten.                                         
                                             Hz. Osman’ın Şehadeti
            İslam toplumunda hem müspet hem de menfi anlamda ilklerimiz var. İşte hiç arzu etmediğimiz bir ilkimiz var ki, şüphesiz bu Hz. Osman'ın (r.a) hilafeti döneminde yaşanan İbn-i Sebe fitne hadisesidir. Malum İbn-i Sebe, eski Yemenli Haham başı olup görünüşte Müslüman, ama gerçekte tam dört başı mamur bir fitne komitecisidir.  Medine’ye geldiğinde yaptığı ilk iş gayet istismara açık “Haşimilik ve Emevilik” konusunu kaşımak olmuştur. Hatta bu arada Hz. Osman (r.a)  ve hilafetliği hakkında bir sürü ipe sapa gelmez dedikodu listesi hazırlamayı da ihmal etmez. Sinsilik bu ya, daha da ileri gidip kendince fitne üssü olarak kullanacağı bir takım merkezlere mektuplar göndermek suretiyle Hz. Osman’ın hal edilmesi senaryosunu adım adım yürürlüğe koyar da.  Derken bu mektuplar semeresini verdiğinde isyancılar Medine’ye baskın yapıp Halife Hz. Osman (r.a)’ı evinde Kur’an okurken şehit edeceklerdir.
              Ne yazık ki gözü dönmüş isyancıların işledikleri canice yürek burkan bu hadise ileri ki dönemler içinde kötü örnek teşkil edip daha pek çok fitne hareketlerin fitilini ateşleyici etken unsur olur. Öyle ki bundan sonraki aşamada Emevilerle Haşimileri birbirine düşürecek planı hayata geçirmek vardır. Hatta yürürlüğe konulacak planın bu aşamasında Hz. Osman (r.a)’ın kanının davasını gütmek vardır. Nasıl mı?  Önce Hz. Osman (r,a)’ı Hz. Ali'nin (k.v)  öldürttüğü şaibesi yayılacak, sonrasında Emevilerin bam teline dokunaraktan kışkırtılmaları sağlanacak. Ne de olsa Kureyş’in en önemli iki kolu Haşimi ve Emevi koludur. Öyle ya,  Hz. Ali (k.v)  Kureyş’in Haşimi kolundan olduğuna göre o’nun halife olması hilafetin Emevilerin elinden çıkması demekti. Böyle bir durumda hem Emevilik davası güdülmeli hem Hz. Ali (k.v)  hem de diğer sahabenin önde gelen isimlerin halifeliği konu edilmeli ki birbirlerine düşürülecek sinsi plan gerçekleşsin. Ancak evdeki hesap bazen çarşıya uymaz ya, aynen öyle de ilk başta düşündükleri gibi durum ortaya çıkmaz.  Çünkü Hz. Osman’ın şehit olmasının akabinde Basralılar Talha b. Zübeyir’i, Kufeliler Zubeyr b. Avvam’ı, Mısırlılar da Hz. Ali’yi halife olma konusunda ikna edemezler. Hatta Sa’d b. Vakkas ve Abdullah b. Ömer’e de halifelik teklifiyle gittiklerinde yine netice alamazlar. İsyancılar baktılar işler sarpa saracak bu kez sağa sola ültimatomlar yağdırarak; “şayet yarına kadar ashabın ileri gelenlerinden herhangi biri halife çıkmazsa boyunlarını vuracağız” tehdidini savururlar. Neyse ki Ensar-Muhacir grubundan bir topluluk zar zor Hz. Ali (k.v)’i ikna etme çabaları neticelenirde ertesi gün mescitte beyat hadisesi gerçekleşir.  Böylece Hz. Ali (k.v) üç büyük halifenin dördüncüsü olur.  
            Evet, ilim hikmet kapısı Hz. Ali (k.v) hilafete geçti geçmesine ama sular durulmayacaktır, hatta sular daha da bir kabarır hal alır. İşte suların kabardığının ilk işaret taşları diyebileceğimiz;
         “- Cemel Vakası,
            - Sıffın Vakası,
            -Kerbela Vakası” meramımızı anlatmaya yeter artar da. Madem öyle tarihi kaynaklara bakıp Müslümanları derinden yaralayan bu üç olay nasıl vuku bulmuş bir göz atalım.                                       
                                                          Cemel Vakası

            Evet, Hz. Ali (k.v) dördüncü halife, yani son halifedir. Aslında dört halife sonrası halifelik değil mülktür, yani saltanattır. Her neyse, Hz. Ali (k.v) dönemine baktığımızda halifelik dönemi çok çetin geçecektir, dahası kendisini çok meşakkatli ve uzun mücadeleli yıllar bekliyordu. Düşünsenize daha işe başlar başlamaz içlerinde Talha ve Zübeyir’in de bulunduğu bir heyet Halifenin huzuruna geldiklerinde önce Yüce Allah'ın ahkâmını tatbik için beyat ettiklerini hatırlatıp akabinde Hz. Osman’ın kanını helal sayanların cezalarının verilmesini talep edeceklerdir. Keza Şam’da Hz. Muaviye (r.a)’da aynı taleb üzere hareket edecektir. Hz. Ali (k.v)  ise tüm bu taleplerin aksine mevcut kaotik ortamda hemen ceza yoluna gitmenin yangına körükle gitmek olacağını,  hele bir ortalık sakinleşsin gereği ne ise o yapılır düşüncesindedir. Aslında düşüncesinde haksızda sayılmazdı.  Düşünün ki;  fitne almış başını gidiyor, bu durumda Hz. Aişe annemiz, Hz. Zübeyir ve Hz. Talha ise ısrarla üstüne basa basa Hz. Ali (k.v)’den tüm isyancıların öldürülmesi yönünde bir tavır sergileyeceklerdir. Tabii ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v)  her zaman ki gibi metanetini yitirmeyip yine aynı kararlılıkla sular durulana kadar beklemenin ümmetin birliği ve dirliği için yararlı olacağını belirttir. Ve huzurda ki heyete en son şu hükmü hatırlataraktan şöyle dile getirir:
           “-Bir kişinin hatasıyla grubun bütününün sorumlu kılınamaz.” 
         Evet, bu hüküm sıradan bir hüküm değildir,  çağları aşan bir hükümdür. Belki de bu hüküm en yüce makamdan dile getirilmeseydi günümüzün vazgeçilmez hukuk kuralı hale gelen ‘suçların şahsiliği’ prensibinden bihaber olacaktık.  İşte Hz. Zübeyir ve Hz. Talha bu müthiş çağları aşan hukuki kuralı üzerine hüküm beyan etmenin abesle iştigal olacağını idrak etmiş olsalar gerek ki;
           “-Eğer Ali birlik ve beraberlikten yana ise o zaman aramızda mesele yok demektir” deyip huzurdan öyle ayrılacaklardır. Onlar huzurdan ayrıla dursun bu arada Hz. Ali (k.v)’de birlik ve dirlik adına halifelik otoritesini sağlamak için tez elden Şam ve Kufe şehirlerine mektuplar gönderip kendisinin Rasulüllah’ın halifesi olduğunu tasdik etmelerini bildirecektir. Zira devlet otoritesi en ufak ihmalkârlığa gelmez. Ne var ki bunca titizliğe rağmen her defasında elçiler vasıtasıyla gönderilen mektuplar karşılık bulmayacaktır, sadece içlerinden bir tanesinden karşılık bulur ki, o da Muaviye’den gelen tek cümlelik mektuptur.  Ve bu gelen mektup hiçte iç açıcı değildi.  Çünkü mektubun daha ilk girişinde halifeliği hiçe sayan; ‘Muaviye b. Ebu Süfyan’dan Ali b. Ebi Talib’e’ diye bir hitap vardı ki, Hz. Ali’nin moralini alt üst etmeye yetmiştir.  
        İşte bu moral bozukluğu yetmemişçesine birde üstüne üstük bir zaman İslam adına aynı emeller uğruna beraberce mücadele verdikleri iki dava arkadaşı çıka gelmez mi?  Güya umre izni için çıka geldiklerini dile getireceklerdir. Derken hoşbeş sohbetin ardından Hz. Talha ve Hz. Zübeyir kafalarından geçen ‘bir daha Medine’ye hiç dönmeme’ düşüncelerini dile getirmeksin vedalaşıp öyle ayrılacaklardır. Hz. Ali (k.v) ise onların tam aksine içten pazarlıksız bir şekilde tüm samimiyetiyle onları dostça uğurlayacaktır. Gerçektende dost sandığı arkadaşları Mekke’ye vardıklarında umrelerini yapar yapmaz Hz. Ayşe annemizle buluşup Hz. Ali’ye isteksiz beyat sözü verdiklerini dile getirmekten imtina etmeyeceklerdir. Böylece kafalarına koydukları asıl niyetlerini izhar etmiş olurlar. Tabii bu tür görüşmeler sıradan görüşmeler değildi, her bir görüşme Hz. Aişe annemiz etrafında gitgide hatırı sayılır grup oluşturmaya yetip eylem kararı aşamasına gelindiğinde  “Herkim ki Osman’ın katillerinden intikamını almak istiyorsa Basra’ya doğru sefere gelsin” çağrısı yapılır da. Anlaşılan o ki, şu fani dünyada sahabede olsa kalıcı dostluk ve kalıcı arkadaşlık olmayabiliyor. Nitekim yapılan çağrı üzerine Hz. Aişe ve ordusu çoktan yola koyulur bile. Derken; Hayber yakınlarında Evtas denilen yerde konakladıklarında Said b. As;
            — Ey Müminlerin annesi nereye diye sorduğunda,
            Hz. Aişe cevaben:
             — Osman’ı şehit edenleri cezalandırmak için Basra’ya gidiyorum der.
             Said b. As ise:
            — Osman’ın katillerini uzaklarda aramana gerek yok, yanı başındakilere bakman kâfi, der.
            Aslında Said b. As sarf ettiği bu sözlerle Zübeyr ve Talha’yı kastedip, onların derdi Hz. Osman’ın kanını dökenlerle değil bilakis hilafeti Hz. Ali’ye kaptırmanın derdine düştüklerini ima etmiş oluyordu.  Fakat Hz. Aişe annemiz imada olsa o an hiç bir şeyi duymak niyetinde değildi, o daha çok güttüğü davaya odaklanıp yoluna devam ederde. Neyse ki Aişe annemiz Have’b denilen yere geldiğinde köpek ulumalarına duyarsız kalmaz, o an köpek havlamaları karşısında duraklayıp bir zaman Efendimiz (s.a.v)’in hanımlarına söylediği; “Bana öyle geliyor ki sizden birine Have’b köpekleri uluyacak” sözler aklına düşüverir. Derken gönlünden geri dön duygusu ağır basar da. Amma velâkin o an Abdullah b. Zübeyr’in imdat çığlığı bu duyguları bertaraf etmeye yetecektir. Öyle ki  ‘Ali b. Ebi Talib geldi!  Çabucak Basra’ya yetişin,  neydip edip kendinizi kurtarmaya bakın’  avazıyla atılan çığlıklar yerini bulup Basra’ya yakın Hufeyr denilen yerde soluğu alırlar. Yine de Hz. Ali (k.v) Allah’tan ümit kesilmez düşüncesiyle son kez bir girişimde daha bulunup bu hususta Ka’ka b. Amr vasıtasıyla muharebe öncesi bir dizi müzakereleri ihmal etmeyecektir.  Ancak bu son hamleler barış umutlarını bir nebze olsun yeşertse de fitne bu ya, yine kınında durmaz bu kez ilginç bir gelişme yaşanacaktır. Şöyle ki; İbn-i Sebe şeytanca bir planla her iki ordunun çadırlarına yerleştirdiği adamlarla ani baskınlar tertiplediğinde uykularından ayılanlar gördüğü manzara karşısında neye uğradıklarının şaşkınlığıyla sağa sola saldıracaklardır.  Böylece uyku sersemliğinin vermiş olduğu panikle karşı tarafın hışmına uğradık zannıyla kılıçlarını kınından çıkardıklarında Cemel hadisesi vuku bulmuş olur. İşte tarihlerin kaydettiği yaklaşık on bin insanın ölümüne bir o kadar da yaralanmasına sebep olan muharebe budur. Cemel vakasından zaferle çıkılmıştı ama sıra ganimetlere gelmişti ki Hz. Ali (k.v)  kendine yakışan müdahalesini yapıp arkadaşlarına:
        — Müminlerin annesi Aişe ganimetlerden kime isabet edecek sorusunu yöneltir. Böylece ganimet istekleri kendiliğinden düşmüş olur. Nasıl düşmüş olmasın ki, sonuçta muhaberenin kazananı da, kaybedeni de Müslüman’dı. Dolayısıyla Emirü'l Müminin bu yerinde çıkışıyla söz konusu ganimetse, bu sadece gayrimüslimlerden alınır hükmünü hatırlatmışta oldu.           
         Hâsılı kelam Cemel vakası, hem galibi hem de mağlubunun pişman olduğu bir vakaydı. Çünkü Hz. Osman döneminde isyan boyutunda kalan mücadelenin Hz. Ali dönemiyle iç savaşa dönüşmesi yürekleri yakmıştır hep. Üstelik bu savaşta iki güzide sahabe Hz. Zübeyir (r.a)  ve Hz. Talha (r.a)’da şehit düşmüşlerdir. İşte bu gerçekler ışığında Bediüzzaman Said-i Nursi Hz.leri: “Cemel Vakası denilen Hz. Ali ile Hz. Talha ve Hz. Zübeyir ve Hz. Aişe-i Sıddıka arasında olan muharebe; adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir...” (Mektubat, 15. Mektup Sh.53 1986 İst.) sözleriyle Cemel vakasının gerçek ruhunu ortaya koymuş olur. Hatta satır aralarında İslâm ulemasının şu müthiş akıl dolusu sözlerine de yer verip: “Sahabelerin muharebesinde kıyl-û kâl etme. Çünkü hem katil ve hem maktul ikisi de ehl-i cennettirler” (a.g.e. sh.53) diye notta düşer. Zaten hiç bir Ehl-i Sünnet uleması kalkıp da Hz. Ali (k.v.) hata yapmıştır dememiş, demez de. Çünkü Resulullah (s.a.v)'ın: “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız kurtulursunuz”  beyan buyurduğu ölçü var ortada.

                                                            Sıffın Savaşı
                     
        Hz. Ali (k.v), Cemel hadisesinden sonra Ümmet-i Muhammed’in birliği ve dirliğini sağlamak maksadıyla Suriye’ye yöneldiğinde ilk uğrak yer Basra’dır.  Malum Basra’da işleri hal yoluna koyduktan sonra yüzünü bu kez Kufe’ye doğru çevirip Şam’a yakın bir yerde konaklar. Tabii buraya konaklama sıradan bir konaklama değildir, son derece anlamlıdır, çünkü burada konaklamakla bir bakıma Muaviye’ye yönelik 'sıra sana geldi' mesajı verilmiş olur. Ne var ki Hz. Muaviye ve bu mesajı görmezden gelip her zaman ki gibi Hz. Ali’ye biat etmeyecektir, hatta kendisiyle istişare görüşmelerine kayıtsız kalıp tüm müzakere yolları tıkar da. İster istemez hal vaziyet böyle olunca Cemel vakasından bir yıl sonra kılıçlar bilenip her iki ordu Sıffın’da karşı karşıya gelir. Aslında bu karşı karşıya geliş bir anlamda Emeviliğin Haşimiliğe karşı başkaldırışı bir karşılaşmadır. Ve o an geldiğinde Sıffın’da ne için savaştıklarını bilmeden boğaz boğaza gelen can yiğitler bir bir toprağa düşüp çok büyük kayıplar yaşanır. Böylelikle Resulüllah (s.a.v)’in yıllar öncesinden söylediği; ‘Ya Ali ben Kur’an’ın tenzili üzerine, sen ise tevili üzerine çarpışacaksın’ buyurduğu mucizevî hadis-i şerifin sırrı zuhur etmiş olur. Bu yüzden İslam âlimleri Hz. Ali ve Hz. Muaviye’nin arasında geçen mücadelenin içtihada dayalı savaş olduğunu belirtirler. Bir başka ifadeyle bu olay tenzilin tevili için göze alınan bir mücadeledir.
          Evet, Sıffın büyük kayıpların yaşandığı bir vaka olmanın yanı sıra aynı zamanda Haricilerin Hz. Ali'den kopmasına da sebep teşkil eden bir savaştır. Sıffın’a kadar halifeye olan sadakatlerinde kusur eylemeyen Hariciler bir anda hakemlik meselesinde ihtilafa düşüp Hz. Ali (k.v) ile yollarını ayırırlar bile. Sadece yollarını ayırsalar hadi neyse deriz, muhalif kanatta olurlar da. Yetmedi Kur’an’da ki;  ‘Hüküm Allah’ındır’ ayetini Hz. Ali'ye karşı kalkan olarak kullanacak kadar ileri gitmişlerdir. Hz. Ali (k.v) ise bu haddi aşan ifadeler karşısında:
            “Bu sözlerle emirlik Allah’ındır demek istiyorsunuz. Oysa emirlik olmalı ki, onun vasıtasıyla bütün işler görülebilsin..” beyan buyurmakla  ayet-i celilenin  hakiki manasını ortaya koymuştur. Hariciler aynı zamanda iyi Kurrâ, yani Kur’an’ı iyi hıfz etmiş okuyuculardı, ama neye yarar, Kur’an’ı iyi okumak her şeyi iyi bilmek manasına gelmez ki, özüne de vakıf olmak gerekirdi.  Zaten değil midir ki onlar Kur'an'ın mana ve ruhundan uzak okuyucular olduklarından karşılarına çıkan her kim olursa olsun kâfir ilan etmekten çekinmediler. Bakın,  Haricilere bu meselede Hz. Ali’den niye ayrıldıklarını sorulduğunda; cevaben 'Sıffın’da hakeme başvurmayı' gerekçe göstermişlerdir. Oysa Hz. Ali başlangıçta Kur’an sahifelerinin mızraklara takılmasının bir hile olduğunu defalarca telkin etmişliğine rağmen onlar inadım inat Hz. Ali’yi hakem tayin hususunda kabul etmeye mecbur bırakmışlardır. Böylece çok büyük tarihi fırsat kaçmış olur.  Dahası bilgisizlik ve cehalet kanlı yılların yaşanmasını beraberinde getirir de. Kelimenin tam anlamıyla Hz. Ali hilafet içtihadıyla, Hz. Muaviye'de saltanat içtihadıyla giriştikleri mücadelede bedevi (Harici) kılıçlarına maruz kalınan bir süreç yaşanır. Hiç kuşkusuz Haricilerde, İslam’a samimi ve candan bağlı topluluklardı, ne var ki samimiyet tek başına kriter değil,  dedik ya bilgi sahibi olmakta gerekiyordu. Hatta bugün bile geldiğimiz noktada yaşadığımız kanlı kavgaların ardında hep ilimsizlik ve koyu cehalet yatmaktadır.
          İşin özü, Sıffın vakası Hz. Ali'nin (k.v.) hilafet içtihadıyla harekete geçip Hz. Muaviye’nin ise saltanat içtihadıyla karşı karşıya geldiği bir savaştır. Asla iddia edildiği üzere sırf imamlığı elde etmeye yönelik yapılan bir mücadele değildi. Hz. Ali (k.v), Hz. Osman'ı (r.a) katledenlerin hemen teslim etmenin yanlış olacağı içtihadı, Hz. Muaviye’nin ise bir an evvel katillerin cezasının verilmesi gerektiği hususta içtihatta bulunmanın neticesinde aralarında birtakım olayların vuku bulmasına yol açan bir hadisedir.

                                                           Ehl-i Beyt

          Şurası muhakkak;  Sıffın vakası fitne odaklarını pek tatmin etmemiş olsa gerek ki İbn-i Sebe, savaş sonrası yeni bir planı sahneye koymak için kollarını çoktan sıvar da. Bu sefer ki senaryoda Ehl-i beyt muhabbetini istismara yönelik bir eylem planı vardır. Nitekim plan gereği İbn-i Sebe başkanlığında bir grup Hz. Ali’nin huzuruna çıkıp:
            “ -Sen Rabbimizsin, ilahımızsın..” deme cüretini gösterebilmiştir.  Tabii Hz. Ali (k.v)  bu durum karşısında İbn-i Sebe’nin ordu içinde taraftarlarının çokluğu hatta fitne ve zaafa yol açacağı ihtimalinden hareketle o’nu öldürmek yerine, sadece Medayin’e sürmekle yetinmiştir. Ancak İbn-i Sebe sürgün gittiği yerlerde de boş durmaz, vaktiyle Hz. Ali’den kaçan birtakım Harici grupları ve reisleri Evfa oğluyla görüşmeleri ihmal etmez de. Zaten her ne oluyorsa bu görüşmelerden sonra Hz. Ali, Hz. Muaviye ve Amr İbnü'l As’ı suikast kararı alınıp Muharrem ayının 17. günü üç suikastçı yola çıkarılır da. Takdiri ilahi bu ya;  Hz. Muaviye ve Amr İbnü'l As bu suikast girişiminden kıl payı kurtulurken Hz. Ali (k.v) hilafet müessesinin gereği yanında Hz. Muaviye‘nin saltanat tarzı yaver ya da koruma olmadığından İbn-i Mülcem isimli suikastçının zehirli kılıcına maruz kalıp hasta yatağa düşecektir. Hasta yatağında kendisine;
            “ -Hz. Hasan’a biat edelim mi?” sualini sorduklarında cevaben:
           “- Size bunu ne tavsiye ederim, ne de yapmayın derim” der. Aslında bu sözlerle aynı zamanda hilafetin seçimle olabileceği imasında bulunmuş olur.
          Hz. Ali (k.v) Allah Resulünün buyurduğu tenzilin tevili mücadelesinde şehit düşüp sevdiklerine kavuştu kavuşmasına ama ahrete irtihalinin ardından fitne güruhu yine boş durmaz, bu kez Hicretin 39. yılında (Miladi 660) hac mevsiminde bir grup Harici kararıyla İbn-i Sebe’nin telkinleri doğrultusunda naaşına hulul, yani  ulûhiyet’ isnat edilecektir. Düşünsenize “Her nefis ölümü tadacaktır” ilahi emrin hilafına mevta olmuş bedene bile saygısızlıkta ölçü tanınmayacaktı, böylece bu olayla birlikte Şiiliğin tohumları ekilmiş olur.  
             Peki ya Muaviye?  O da malum,  Hz. Ali’nin şehit olmasının ardından o’na olan husumetini mescitlerde Hz. Ali’ye reddiyeyle başlayan hutbelerle tutumunu sürdürecektir. İşte Hz. Hasan, Muaviye’nin bu inadım inat tutumu karşısında tıpkı babası gibi ümmetin birlik ve dirlik hassasiyeti bir karakter ruh haliyle hilafet hakkını Muaviye’ye devredecektir. Böylece temel amacının nefsi hesaplaşma olmadığı ve yine temel amacının Hz. Osman’ın katillerinin kanı kanla yıkama davası olmadığı, asıl derdinin birlik ve dirlik için hilafetin baki kalması davası olduğu mesajı verilmiş olur. Derken bu verdiği anlamlı ince bir mesajla tüm ihtilafların bitmesi noktasında bir tavır ortaya koyar. İyi ki de böyle bir duruş sergilemiş,  çünkü Allah Resulünün çok önceden; “Benden sonra halifelik otuz senedir ondan sonrası mülktür” diye beyan buyurduğu mülk (saltanat) dönemlerinin eşiğine gelinir de.  Bu yüzden Corci Zeydan; Hilafetin babadan oğla geçiş sürecinin Hz. Muaviye tarafından başlatıldığını ve esasen İslam'da hilafetin seçime dayalı olduğunu belirtir. Nitekim Allah Resulünden sonra dünyevi liderliğe ashabın reyi ile Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali seçilmişti.                 
           Hâsılı kelam; Allah Resulünün; “Ey Ali ben Kur’an'ın tenzili üzerine,  sen ise tevili üzerine mücadele edeceksin”  beyan buyurduğu devir bu şekilde tamamlanmış olur.               
                                                            Kerbala

            Fitne olayının bir diğer zirve noktada diyebileceğimiz hadise hiç kuşkusuz Kerbelâ’dır.  Aslında bu harise içtihat kaynaklı bir mesele olmayıp, doğrudan doğruya Emevi ırkçılığına karşı gösterilen bir tepkinin sonucu ortaya çıkan bir harekettir. Yani, vakıanın temelinde din ve milliyet çatışması söz konusudur. Nitekim Said Nursî Hz.leri bu mevzuda şöyle der: “Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in Emeviler’e karşı mücadeleleri ise din ve devlet muharebesi idi. Yani Emeviler Devlet-i İslâmiye’yi Arap milliyeti üzerine istinad ettirip Rabıta-ı İslâmiyet’i, Rabıta-ı milletten geri bıraktıklarından iki cihetle zarar verdiler... Rabıta-i diniyye yerine Rabıta-i millet ikame edilemez; edilirse adalet edilmez, hakkaniyet gider” (a.g.e. Sh.55). Gerçekten de asabiyetçiliğin veya ırkçılığın zarar boyutu Müslümanlar arasında o kadar onarılmaz yara açtı ki netice malum, Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt, Yezit zulmüne maruz kalıp şehit olmuşlardır. Öyle ki yürekleri dağlayan bu elim hadise Müslümanlar arasında ciddi boyutta ayrılıklara yol açmıştır. Hatta bu gün bile gelinen noktada hala Sünni Şii ayırımı giderilemediği gibi karşılıklı ön yargıya dayalı suçlamalar hızından hiçbir şey kaybetmiş sayılmaz. Oysa hiçbir Sünni aile bugüne kadar Kerbala hadisesinde Yezitten yana tavır sergilediği görülmediği gibi çocuklarına asla ‘Yezit’ ismi vermemişler de. Tam aksine Ehl-i beyte olan sevgi Sünni âlemde o kadar ileri bir boyut kazanır ki çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin sıkça verilen isimler arasındadır. Bu demektir ki bizim Ehl-i beyte olan muhabbet noktasında Alevilerle herhangi bir ayrılığımız ve gayriliğimiz yoktur. Yeter ki, birbirimize ön yargıyla yaklaşmaksızın tanış olmaya çalışalım, bak o zaman arifibillah’ın ‘İri olalım, diri olalım, gelin canlar bir olalım’ sözü yerini bulur da.  Kaldı ki İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah kılığında aramızda dolaşan tahrikçi unsurların oyununu bozmak için buna mecburuz da. Hem kardeş olmak varken birbirimizin kuyusunu kazmak niye?
            Her neyse bakın Bediüzzaman Said Nursî Kerbelâ Vakası hakkında şu tespitte bulunur: “Kader nokta-i nazarında feci akıbetin hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevi bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevi saltanatın cem’i gayet müşkildir, onun için onları dünyadan küstürdü, dünyaya karşı alâkaları kalmasın, onların elleri muvakkafat ve sûri bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimi bir saltanat-ı maneviyyeye tayin edildiler. Adı valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular” (a.g.e. sh.55)
            Evet, satırlar iyi analiz edildiğinde gerçekten müthiş bir tespit,  zira evliya aktabları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kanalıyla dal budak salıp kollarıyla birlikte günümüze kadar uzanır da.  Her ne kadar bir kısım tarikatların silsile kollarının nisbetleri kesilse de  (manevi yönden halife bırakmayan kollar),  hele içlerinde bir kısım ehli tarik kollar var ki kıyamete kadar mensub olduğu silsileyi şerifesini ve manevi süluk yolunu devamını sağlayacak sistemi kurmuşlar da. Nitekim Cafer-i Sadık Hazretleri gibi nice mürşitler Ehl-i beyt’in manevi kanalından gelmiş, daha sonraları Mevlâna Halid, Abdülkadir Geylânî, Ahmed El Rufaî, Şah-ı Nakşibendî, Piri Türkistan Ahmet Yesevi, Mevlâna gibi zatlar hep bu velayet pınarından yetişmişler ve böylece çağları aydınlatmışlarda.
        Madem öyle, gelin Ehl-i beyti ruhumuzda anmak adına bir kez de Dursun Ali Erzincanlı'nın o akıcı lisanından ‘Kerbala’ albümünden yer alan dizeleri bakaraktan hep birlikte gül nesli yâd edelim:
         “Hicretin dördüncü yılı, birer yıl arayla Medine'de iki doğum, iki bayram, iki ay parçası, yeryüzünün en hayırlı dedesinin göz bebekleri doğuyor, Fatımat-üz Zehra’nın körpecik fidanları, Aliyyül Mürteza’nın eşsiz kahramanları, ehl-i beytin nazlı çiçekleri, merhaba diyor o incecik sesiyle, isimlerini rahman koyuyor Cebrail nefesiyle. Siz onlara Allah'ın lütfü deyin, birinin Hüseyin diğerinin Hasan. Onlar cennet gençliğin iki Seyyid'i, onlar peygamber dizinde büyüdüler, zaten onlar semada büyüktüler.
         Bir gün peygamberimiz oturuyorlar, Hasan'la Hüseyin birbirlerini yakalamak için uğraşıyorlardı, buyurdular;
         —Ha gayret Hasan göreyim seni, yakala Hüseyin’i diyordu.
          Hz. Ali:
         —Ya Resulullah! Hüseyin'den yana taraf olman gerekmez mi, Hüseyin daha küçük.
         Server-i Kâinat Efendimiz (s.a.v) buyuruyorlar:
         — Baksana Cebrail de Hüseyin’i tutuyor, ha gayret Hüseyin göreyim seni diyor.
        Yine bir gün Efendimiz ashabıyla yürüyorlardı. Hz. Hüseyin arkadaşlarıyla oynuyordu, Peygamberimiz ellerini açıyor, Hz. Hüseyin bir oraya bir buraya kaçıyordu, Resulüllah gülerek onu yakalıyor ve Nebiler Server-i, öpüyor kokluyor, sonra zaman ve mekâna sesleniyor; Hüseyin bendendir, bende Hüseyin’denim Allah’ı seven Hüseyni sever Hüseyin torunlardan bir torundur.
     Bir gün Cebrail bir haber veriyor; Hüseyin Fırat kıyısında şehit edilecektir, orası üzüntülü, tasalı, mihnetli ve belalı bir yerdir, Kerb-ü beladır, orası Kerbala’dır.
       Hicretin 61. yılı. Aylardan Muharrem. Kan renginde Fırat. Ve dudaklar susuz, yürekler susuz. Kerbela’da bir oğul var, yoluna oğullar feda, bir torun Kerbela’da, dedesinden elli yıl uzakta, onun gibi bembeyaz giyimli, bembeyaz yüzlü. Atının üzerinden sesleniyor merhametten yoksun olanlara;
        Ben Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim?
        Ben Hz. Muhammed Mustafa’nın torunu değil miyim?
        Şehitler Seyyidi Hamza, babamın amcası değil mi?
        Çift kanatlı şehit Cafer, benim amcam değil mi?
        Kerbela’da bir oğul var, çevresinde yeminler ediliyor şahadete ve bir bir toprağa düşüyor yiğitler. Ehl-i beytin solan ilk çiçeği Aliyyul Ekber’dir, sonra sıra sıra soldu civanlar; Muhammed bin Abdullah bin Cafer, Abdurrahman bin Akil, Cafer bin Akil vs.
        İşte bakın biri daha yürüyor ölüme. Hz. Hasan'ın oğlu Kasım. O’nun da yüzü ay parçası, elinde kılıç, üzerinde gömlek, lekeleri, ayak sandallarından birisinin bağı kopmuş, başına kılıç iniyor ve amca diyerek yüz üstü düşüyor Kerbela’ya.
         Kerbala’da bir oğul var,  bir şahin var, kucağında üç yaşında bir seyyid, adı Abdullah. Ve bir ok Abdullah’ı boğazından vuruyor. Hz. Hüseyin kanla dolan avuçlarını yere boşaltıyor, ‘Yarab! Bize göklerden yardım etmeyeceksen hakkımızdan ondan daha hayırlısını ihsan et.’
           Hicretin 61. yılı, Muharrem ayının onu, bir şehit var Kerbela’da, tam otuz üç mızrak yarası, otuz dört kılıç yarası. Ey Muhammed’im! Nerdesin, nerede. Hüseyin’in başı bir yerde gövdesi bir yerde... Bu Hz. Zeynep’in feryadıdır dedesine;
             —Ey Muhammed’im, Ey Muhammed’im! Sana göklerde ki melekler salât-u selam getiriyorlar, Hüseyin ise şu otsuz bozkırda, çölde, tozlara topraklara, kanlara bulanmış azaları kesilmiş yatıyor. Ey Muhammed’im! Senin kızların esir edilmiş, zürriyetin hep öldürülmüş sabah yelleri onların üzerine toz toprak savuruyor.
           Abdullah b. Abbas o gün Medine’de Rasulüllah (s.a.v)’ı görür rüyada.  Yanında içi kan dolu cam bir bardak ve şöyle buyurdular;
          —Benden sonra ümmetimin yaptığı şeyi biliyor musun?  Hüseyin’i şehit ettiler. Bu o’nun ve ashabının kanlarıdır, bunu Allah’a sunacağım.
          —Ya Rasulüllah! Biz asırlar sonra geldik. Eğer o gün olsaydık Kerbela’da, Allah'a kasem olsun ki ashabının seni koruduğu gibi korurduk ehlibeytini, ya da o uğurda verirdik canımızı. Bu sözümüzün bir ispatı olarak bu gün biz senin kapındayız. Taşıdığımız Ehl-i beyt isimleri; kimimiz Ali, kimimiz Fatıma, kimimiz Hasan ve Hüseyin ve iftiharla senin ismini taşıyor çoğumuz. Allah ruhumuzu senin kapında, Ehlibeytine layık olduğumuz bir anda alsın. Aliyyi Azharla,  Zeynel Abidinle her asırda Hüseyni çiçekler açarken, yanaklarında peygamber busesi ve her biri senden bir koku taşırken çağlara, Allah bizi onlardan ayırmasın. Bizi senden ve rızasından ayırmasın.” (Bkz. Dursun Ali Erzincanlı-Kerbela albümü)
         Evet, Hz. Ali (k.v) sonrasını tufan demiştik, yani Kerbala.  Nasıl ki İbn-i Sebe Hz. Ali (k.v) ve oğullarını istismar etmişse, İbn-i Meymun’de Evladı Resul olan Caferi Sadık Hz.leri ve oğlu İsmail’i istismar etmiştir. Oysa Ehl-i Beyt sevgisi ayrılık konusu olmamalıydı. Ehlisünnet yolunun ilk imamı sayılan Hasan-ı Basri (r.a) Hz. Ali (k.v)’in yetiştirdiği tabiindendir. Ehlisünnet yolu imamlarının çoğu Ehlibeyt’ten istifade etmişlerdir Mesela İmamı Azam Ebu Hanife, İmam Cafer Sadık Hz.lerinin talebesidir. Ve İmamı Azam o’nu şu sözlerle över; ‘Son iki yılımı İmam Cafer’in elinden tutmasaydım Numan helak olurdu.’ İşte gerçek anlamda Ehl-i beyt sevgisi bu sözlerde gizlidir. Ebu Hanife Ehl-i beyt sevgisini açıklamaktan yüksünmemiş, bu yüzden zindanda ölmüştür. Hiç kuşkusuz İmamı Ahmed İbn-i Hanbelî de öyleydi.  Keza İmamı Şafii’nin Arafat hutbeleri de bu kapsamda düşünülürse Hz. Ali ve Ehl-i beyt’in kadir kıymetini belki de onun kadar candan öven kimseye bu cihanda denk gelinmemiştir. Hatta İmam-ı Malik hakkında da aynı kanaat mevcut. Çünkü o da Ehl-i beyt sevgisi taşıyan bir âlimimizdi. Hâsılı dört mezhep imamının beyan ve yaşantılarına baktığımızda Ehl-i beyt’e olan bağlılık şeksiz şüphesiz tamdır. O halde; her kim Sünni’dir biliniz ki alevidir, herkim alevidir biliniz ki Sünni’dir. Zaten İslam vahdet dinidir, birliği esas unsur kabul eder. Bu yüzden Allah Resulü; “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır” buyurmuşlardır.
                                                           
                                                                 Şia
           Şia kitabı El-Kaife’de 12 imam, hatta Cafer Sadık’ında ismini kullanaraktan 'imamet' konusu sanki imanın rüknüymüş gibi akaid kapsamına dâhil edilmiş durumda. Tabii bitmedi dahası var, güya Yüce Allah (c.c) Kur’an’ın gizli manalarını Hz. Ali vasıtasıyla (Cafer ilmi) 12 imam ve Mehdiye bildirmiş ve sonraki imamlarda bu ilme tabi olmaları hasebiyle İslam’ın hüccet imamları olarak addedilirler.  Derken bu inanış hızla yayılır da.  İşte Şia inancında imamlara yanılmaz ruhban gözüyle bakılması bu hüccet görüşler doğrultusunda şekillenmiştir.   Hakeza yine bu kitapta   Mehdi (a.r) hususunda ;  “Mehdi (a.r) kaim olunca ortaya çıkacak..”  tarzında  ifadelerde yer alır.  Bir kere Sünni siyaset ekolünde imamın yanılmazlık hüccet sıfatı diye bir şey yoktur,  sadece Peygamberler Allah tarafından vahyin elçileri sıfatına haiz vazifelidirler. Kaldı ki İslam’da dört büyük halife ashabın icma'sı, yani toplu kararı diyebileceğimiz seçimle iş başına gelip asla bir imamlık kültü ile halife olmuş değillerdir.         
            Maalesef Şia’nın Sebiler ve Gulat-ı Şia gibi uç akımlar hâşâ Hz. Ali’ye ulûhiyet isnad edecek kadar aşırıya kaçmışlardır. Diğer Şii gruplarda üç aşağı beş yukarı şu kanaattedirler;  güya Hz. Ali’nin imamlığı veya halifeliği Allah tarafından vahiyle belirlemişte,  Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer bunu gizleyip hilafeti gasp etmişler. İşte bu tür görüşler Sünni siyaset usulüyle taban tabana zıt zırva görüşlerdir. Üstellik bu zırva teviller ayan beyan “İmamı Allah tayin ediyor” iddiasına kadar tırmanış kaydedip ileriki yıllarda  'İmamlar masumdur', yani  “İmamlar yanılmaz” kültü inanç hale gelir de. Oysa Allah ve Resulünün hakikatleri dışında her şey tartışılmaya muhtaçtır.
         Bu arada unutulmaması gereken husus; Şia akımıyla Aleviliğin birbiriyle eş aynı ekol olmadığıdır. Her ne kadar her iki ekolde Hz. Ali’ye bağlılık ortak payda gibi gözükse de uygulamada ciddi anlamda meşrebi ve mezhebi farklılıklar söz konusudur. Mesela Şia akımında bilge olarak mollalar kabul görürken Alevilikte dede geleneği vardır. Ki, bu ayırımda mekân farklılığı olarak da biri medreseyi, diğeri dergâhı hatırlatır bize. Keza birinde kitabilik esasken diğerinde sazlı sözlü cem olma kültürü hâkimdir.
         Peki, kendi içlerinde çeşitlilik söz konusu mu? Evet, her iki ekolünde kendi içinde çeşitliliği var. Tıpkı bu durum Alevilik çatısı altında kimi Hz. Ali'yi (k.v) samimi sevenler taraftarlığı noktasında kimi de siyasi tarafgirliğe dayalı simgesel cem olma vardır.  Hz. Ali'yi sevme noktasında karar kılanlar Ehl-i Beyt sevgisiyle yetinmişlerdir. Zaten aşırı siyasi mülahazalara kaçmadan sadece sevgi bazında karar kılanlar Kur’an ve sünnet çizgisine en yakın taife olarak dikkat çekmişlerdir.
          Malum Şia akımının bayraktarlığını yapanlar ise işi siyasete dökmüşlerdir.  Aşırılıkta sınır tanımayan siyasi taraftarlar ölçüyü kaçırdıkları o kadar net açık ki; kendi aralarında:
        “ —Hariciler,
          —Münafık ve Yahudi dönmeleri,
          —Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin taraftarları,
          —İran’daki Şiiler,
          —İran’da Mecusi dininin ruhanileri” gibi değişik isimler altında fırkalara ayrılmışlardır. Zaten siyasi taraftarlar öteden beri bölük pörçük bir yığını andırır hep. 
           Evet, Alevilikte hasbi taraftarlar Hz. Ali’ye olan teveccühle Ehl-i beyt’e büyük bir bağlılık göstererek yollarına devam etmişlerdir. Bu noktada Ehl-i sünnet kesimle ayrılık ve gayrilikleri yok, ancak Aleviliğin yanlış yorumlanmasından kaynaklanan kendilerini hangi kategoride olduğunu izah edememek gibi birtakım sıkıntılar söz konusudur. Yani Alevilik;  bir mezhep midir yoksa bir kültür kodu mudur ya da tarikat mıdır gibi sorular hala kamuoyu önünde tartışılır durumdadır.  Aslında Alevilik ne bir mezhep, ne de bir fırka, daha çok sazlı sözlü tarikata benzer bir ekoldür diyebiliriz. 
        Sevmek güzel elbet, ama sevmenin de bir ölçüsü olmalı. Öyle ki sevmede aşırılığa kaçıldığı gibi bir takım fitne unsurların istismar alanı olabiliyor.  Yukarıda da belirttiğimiz üzere İbn-i Sebe kendi siyasi emellerince Hz. Ali ile birlikte Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i yolunu istismar edip kullanmıştır, İbn-i Meymun ise Evladı Resul Caferi Sadık ve oğlu İsmail’i istismar etmiştir. İçlerinde bu istismarın en tahripkâr cenahı hiç kuşkusuz İsmailiyye (Bâtıni) grubudur. Hele siyasi taraftarlık dal budak salmaya dursun, bu tarafgirlik zaman içerisinde radikalleşip başta İran’ın etkisi olmak üzere yirmiden fazla Şii grupların türemesine yol açabiliyor. Bunlar sırasıyla:
       ‘ —Sebeiyye,
        —Kamiliyye,
      —Ulyaniyye,
      —Muğariyye,
      —Hatabiyye,
      —Mensuriyye,
      —Numaniyye,
      —Yunusiyye,
       —Nasriyye,
       —Cenahiyye,
       —Gurabiyye,
        —Zekariyye,
       —Zerramiyye,
       —Mufavvize,
       —Bedaiyye,
       —Benaniyye,
       —Salihiyye,
        —Süleymaniyye,
      — Carudiyye,
       —İmamiyye
        —İsmailiyye’ diye bilinen fırkalardır.

                                                  Hasan Sabbah

       Madem İbn-i Sebe’den bahsettik, Hasan Sabbah’tan bahsetmemek olmaz. Bu malum şahıs,  Asya’da ilk fitne kazanı kaynatıp,  anarşizmin piri olarak tarihe geçmiş biridir. O anarşistliğin reisliğini yapmakla kalmamış müesseseleştirmişte. Bu yüzden Selçuklunun amansız düşmanı fitne odağıydı. Hasan Sabbah, Alamut kalesinde efsunladığı fedaileriyle İslam âlemini kana bulamak istemiş, ama bu amacının gerçekleşmesi karşısında tek engel Selçuklu vardı. Bâtıniler Alamut kalesini Selçukluya karşı karargâh olarak kullanmışlardı hep. Bu kale'de tam 33 yıl konuşlanan Hasan Sabbah’ın efsunladığı esrarkeş serseriler o günün şartlarında adeta ölüm yemini yaparak intihar timleri oluşturup habire etrafa korku salıyorlardı. Sadece korku salsalar gam yemeyiz, birliğe dirliğe balta vuracak Selçuklunun o dünyaca meşhur veziri Nizam-ül Mülk'ü bile şehit edecek kadar gözü kara olmuşlardır. İşte fırkalaşma böyle bir şeydir, vezir filan dinlemez. Zaten Hasan Sabbah, Hz. Ali'yi ilah kabul eden Gulat fırkasının en ateşli müntesibidir, başka ne beklenebilirdi ki. İşte böyle bir adam, Alamut kalesinde oluşturduğu genç intikam tugayları üzerinden o sinsi dessas planlarını gerçekleştirmiş oluyordu. Neyse ki İmamı Gazali bir ehlisünnet âlim çıkıp, onun soluğuyla İslam dünyası bir nebze olsun nefes almış olur. Çünkü İmam-ı Gazali Selçuklunun İslam siyaseti ve nizamına hizmet eden bir zattır. O bu hizmetiyle Hüccetü'l İslam olmayı çoktan hak etmişti bile. Gazali sadece manevi kargaşalığın müsebbibi müfrit Şiiler ve Bâtınilere karşı değil, birçok konularda hataya düşmüş ve imanı sarsılmış şüpheci tayfası feylesoflara karşıda mücadele vermiş, fikirleriyle onları hezimete uğratmıştır.
        Tarih derinlemesine iyi incelendiğinde görülecektir ki Selçuklunun İslam endeksli siyaset ve nizam anlayışında ayrılık ve gayriliğe yer yoktur. Kaldı ki Türk’ler Alevi şeyhi, Sünni şeyhi,  ya da seyyid, seyyid olmayan ayırmaksızın onların zaviyelerine hürmet gösterip onlar adına habire vakıflar inşa ediyordu. Nitekim Şii âlim Abdülcelil Kazvini; “Cihana hâkim Türkler sayesinde hürriyet ve himaye gördüklerini, Rafızî ve Mülhitlerin bertaraf edildiğini, bütün fenalıkların onların uğurlu kılıçları ile yok edildiğini” tafsilatıyla anlatır. Türklerin tek tahammül edemediği husus; fitne tohumu odaklarının ortalığı velveleye vermeleridir. Maalesef Emeviler’de Selçuklu hoşgörü anlayışını göremiyoruz. Ki; Emevi Devleti aşırı ırkçılıkları yüzünden tarih sahnesinde çekildiğinde yerine Abbasiler hükümran olacaktır. Ne var ki Abbasi Halifeliği de mezhep ve sınıflar arası uçurumları yatıştırmayacaktır. Bu dönemde daha çok dini mücadeleler baş gösterecektir. Anlaşılan Selçuklu döneminde müfrit Şii ve Hasan Sabbah türü militan hareketler baş ağrıtırken, Osmanlı döneminde daha çok hoşgörü ortamı göze çarpmaktadır.

                                                 Sultan Tuğrul
        
         Tuğrul Bey, devletini kuvvetlendirip Anadolu yolunu açan seferleriyle ilgi odağı olan hakanımızdır. Bu konumda bir hakan, elbette ki Abbasi Halifesinin yardım isteğine muhatap kalması gayet tabiidir.  O da zaten gereğini yapıp Hilafeti Şii Büveyhîler'in elinden almak ve Râfızîler'in şerrinden kurtarmak amacıyla harekete geçecektir. Derken 1055 yılında işgal altındaki Bağdat'ta Şii Büveyhîler'in (Fatımîler) saldırısına son verir de. Böylece Sünni halifelik Şii Büveyhîler'in esareti altından bu sayede kurtulmuş olur. Tabii halife bu iyiliği karşılıksız bırakmaz, derhal Tuğrul Bey’i doğu ve batı’nın hükümdarı ilan ettiğini bir mektupla bildirir de.  Hatta onu İslam’ın dirilticisi, Sultanü’l Müslim’in (Müslümanların Sultanı) ve Kasım Emir’ül Müminin (her hususta Halifenin ortağı) unvanıyla taltif eder bile.  Bu da yetmez Tuğrul Bey’i dünya hakanı ilan edip onun şahsında Türkler büyük bir itibar kazanır. Artık bundan böyle XI. yüzyılda İslam dünyasının lideri Tuğrul Bey’dir. Hatta o Bağdat'ta halifenin kızıyla evlenme şerefine de nail olur. Zaten hakanlarımız kendilerini hep, ‘İslam’ın hadimi’ (İslam’ın hizmetkârı) olarak görmüşlerdir, aksi durum olsaydı bu noktalara gelinemezdi elbet.


                                                       Alparslan

        Alparslan, Çağrı Bey’in oğludur. Tuğrul Bey’in oğlu olmadığı için ister istemez Sultanlık yolu Alparslan’a açılmış olur. İyi ki öyle olmuş, Selçuklu onun döneminde adını tarihin altın sayfalarına yazdırır.  Bakın Alparslan devletin başına geçer geçmez hemen ilk iş kendisiyle uyumlu ve gerektiğinde kendisine yön verecek düzeyde bir vezir tayin etmek olur. Bu vezir Nizam-ül Mülk’ten başkası değildir elbet. Gerçekten de Nizam-ül Mülk’ün işbaşına getirilmesi yerinde bir karardı. Nitekim Nizam-ül Mülk daha işin başında açtığı medreseyle adından söz ettirir de. Bu yüzden o geleceğe ışık saçan bir bilge şahsiyet olarak anılır. Anlaşılan Selçuklunun gelişim evresinde Hakanların payı olduğu kadar müşavirler arasında bilhassa Nizam-ül Mülk’ün deha çapında icraatlarının kayda değer etken faktör olduğu muhakkak.  
        Alparslan’da tıpkı diğer Selçuklu hakanlar gibi İslam’ın iç düşmanlarına karşı mücadele vermekten geri durmamıştır.  Dahası o, içte Fatımilere,  dışta Bizanslılara karşı iki büyük sefer düzenleyerek dikkatleri üzerine çekmiştir. Keza en dikkat çeken bir yönü var ki; yediden yetmişe herkesin bildiği kısa süren saltanat süreci (1063–1072) boyunca Selçukluya en parlak dönem kazandırmış olmasıdır.  Demek ki kısa süren bir saltanat dönemi boyunca hem Karahanlı hakanı dâhil irili ufaklı emir, melik, yabgu türü ne kadar hükümdar varsa Selçuklu tabiiyetine alınabiliyormuş, bu da yetmez içte Fatımilere, dışta ise Bizans’a karşı girişilen seferlerle Selçuklu güç kazanabiliyormuş. Onun kıymeti şundan belli ki Fırat nehrini geçerken Buharalı Ebu Cafer Muhammed Alparslan hakkında:
       —Efendimiz! Nimetinden dolayı Allah’a hamd ederim. Zira köleler müstesna, bu nehri eski zamanlarda geçen yok,  İslam devrinde bir Türk padişahı olarak ilk defa siz geçiyorsunuz diye iltifatta bulunmuştur. Alparslan’da bu sözler karşısında ellerini açıp Allah’a şükredecektir. Zira bu kutlu yolda övünmek yok, tevazu vardır.  Kaldı ki o,  Romanos Diogenes’i iki yüz bin kişilik ordusuyla Malazgirt’te hezimete uğrattığında da son derece âlicenap bir davranış sergileyip ona esir muamelesi yapmamıştır. Artık bu fetih sayesinde Anadolu kalıcı vatanımızdır, bundan sonrası merhale için emaneti oğlu Melikşah devralacaktır. Artık Alparslan ruhunu Allah’a teslim etmiştir. Ne var ki ölümü bir ecnebi tarafından değil, içeriden gizli bir Şii batini hançeriyle gerçekleşir. Onun böyle bir trajik hadiseyle katledilip hayata veda etmesi elbette ki hazin bir durum. Düşünsenize Doğu Roma’yı fiilen tarihten silip Malazgirt’te Romen Diojen’i ayağına kapanmaya mahkûm eden böyle bir yiğit hakan, kırk iki yaşında iç bünyemizi saran Şii batini hançeriyle katledilebiliyor. Hiç kuşkusuz bu olay Selçukluyu can evinden vurmuştur. Dikkat edin işin içinde Bizans hançeriyle hançerlemek yok, Bâtıni hançeriyle şehit düşmek vardır.  Belki de Selçuklu için tek teselli edici durum Alparslan’ın birçok evladı arasında devleti daha önceden veliaht tayin ettiği oğlu Melikşah’a teslim etmesi ve ardından Nizam-ü’l Mülk gibi tecrübeli bir devlet adamını bırakmış olmasıdır. Ki; bu iki isim acıları unutturur bile.

                                                    Melikşah-Muhammed Tapar

           Gerek Melikşah, gerekse veziri azam Nizamü’l Mülk’ün beraberce yürüttükleri o üstün siyasi performans sayesinde Selçuklu kısa zamanda ilim, kültür, ziraat, sanayi ve ticari hayatta çok ileri noktalara gelmiştir. Anlaşılan o ki; Nizamü’l Mülk, Melikşah’a vezir-i azam olmanın ötesinde hem can dost, hem de ışık kaynağı olmuş. Hatta o, ışık kaynağı olurken aktaracağı görüşleri tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktan çekinmezde. Dolayısıyla bir gün Sultan Melikşah’a:
      —İsmaili’lerin amacı İslamiyet’i ve devletimizi yıkmak olup tarihi süreç içerisinde bunlar kadar sahtekâr ve tehlikeli bir zümre mevcut değildir. Onlar bir gün davul sesleri ile şehirleri işgal ettikleri ve mümtaz insanları kuyulara attıkları zaman benim sözlerimin ne anlama geldiği anlaşılacaktır deyip önceden gerekli uyarılarda bulunabilmiştir.  İşte sözü ve özü bir olan böyle bir vezirin başarılarına tahammül edemeyenler onu Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesine yerleştirmiş olduğu fedaileri tarafından sinsice katledeceklerdir. Yani o, Bağdat’ta zehirlenerek şehit edilmiştir.
          Gerçekten de Melikşah’ın ölümünü müteakip dışta Haçlılar, içte Bâtınilerin çıkardığı cinayet ve kargaşalıklar İslam dünyasını dehşete düşürdüğü gibi uzun süre Selçukluya baş yoldurtacak cinsten bir gelişme yaşatmıştır. Şöyle ki, bu ölümle birlikte başlayan saltanat kavgalarının ortaya koyduğu tabloda;  bilhassa Sultan Berkyaruk zamanında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Türkmen Beylikleri ve Atabegliler’in ortaya çıktığına şahit oluruz. Böylece Selçuklu iki devlete ayrılmış olur. Ayrıca buna Selçuklu Türkiye'sini de kattığımızda ortaya üç başlı Selçuklu Sultanı bir tabloyla karşı karşıya kaldığımızı görürüz. Tabii bu durum çok uzun sürmeyecek ve saltanat çekişmelerinin son halkasında en son yarış Tutuş ve Berkyaruk arasında kalacaktır. Derken birçok emir Berkyaruk tarafına geçiş yapar.  Hatta Tutuş’un ölümünün ardından Berkyaruk’un adına Bağdat’ta hutbe irad edilir bile.  
       Peki, Berkyaruk ölünce ne oldu derseniz, malum bu seferde oğlu Melikşah ve Muhammed Tapar arasında kıyasıya saltanat mücadelesi nüks edecektir. Sonunda mücadeleyi kazanan Muhammed Tapar olup idari mekanizmanın başına geçer de.  Artık o bundan böyle Selçuklu Sultanıdır.  Bu arada karışıklılardan istifade eden küffar, I. Haçlı seferini müteakip Suriye’de bir dizi Haçlı Devletleri oluşturacaktır. Elbette ki, Sultan Muhammed Tapar bu oluşumları görmezden gelemezdi.  Derhal harekete geçip bir yandan Haçlı zihniyeti devletlerin hevesini kırmak için sefere çıkacak diğer taraftan Bâtınilerle mücadele edecektir.  Bu girişimler kısmen de olsa meyvesini verir bile. Nitekim Bâtıniliğin merkezi Alamut Kalesini kuşatıp çok sayıda birçok militan öldürülür de.  Amma velâkin bu fitne odağını kökünden kaldırmaya ömrü yetmeyecektir. Bu iş Moğollara kalacaktır. Bu yüzden tarihçiler Hulagu'nun bir yıkıcı olduğu kadar,  bir kurtarıcı görevi de ifa ettiğini bildirir bize. Çünkü Hulagu istilası olmasaydı fitne odağı Alamut Kalesi içerisinde yuvalanan Bâtınilik İslam dünyasını her an bütünüyle kuşatabilirdi. Bu kale ancak Moğol-Hülagu kasırgasıyla düşebilmiştir. Hiç kuşkusuz bu mühim bir hadisedir,  ama yinede Bâtınilik tam manasıyla tarih sahnesinden silinmiş sayılmaz. Öyle ki, ileride Şah İsmail vasıtasıyla İslam dünyasına en etkili öldürücü darbeyi vurmuş olunacaktır. Yani Bâtınilik taktikleri her daim Sünni âlemi derinden yaralayan bir baş ağrımız olmaya devam edecektir hep.
        Öyle veya böyle Selçuklu kendi içinde iki büyük devlet çıkarmış olsa da sonuçta tarihte çok büyük rol üstlenmişlerdir. Bu ikisi arasında en belirgin fark Türkiye Selçuklularının Büyük Selçuklulardan bir asır daha fazla tarih sahnesinde yer almasıdır. Malum, Alaaddin Keykubad’ın vefatının ardından İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev'in Kösedağ'da (1243) Moğollara teslimiyle birlikte aslında Selçuklu ömrünü tamamlamış oluyordu. Neyse ki; Horasan Erenlerinin aşıladığı gaza ruhu Moğol kasırgasından hicret edip Anadolu sınır uçlarına yerleşen Türkmen boyları üzerinde etkisini göstermeye yetmiştir. Derken Türkmen boyları Ertuğrul Gazinin açtığı sancağın altında toplanıp Osmanlının doğuşuna vesile olacaklardır.  Böyle bir girişimin etkisi kısa zamanda Moğol yaralarını sarmaya yeter artar da.
         Artık tarih sahnesinde, Osmanlı vardır. Bu altı asrı kapsayacak bir ulu çınara dönüşür de. Bugün bile o ulu çınarın kolları gönüllerde yaşıyor, yaşayacakta.


                                                         Timur

        Moğol kasırgasının ardından Türkistan’ın (Maveraünnehir)  yeniden hayat bulmasında en büyük pay sahibi hiç kuşkusuz Emir Timur’a ait bir şan.  O Harezmî ve Altın ordu devletlerine karşı açtığı mücadelelerde büyük zafer kazanmışlığı bir yana hem saltanatlarına son vermiş hem de yönetimi boyunca bir dizi reformlara imza atmış bir liderdir. Şayet onda bir eksiklik aranacaksa, belki Osmanlıya karşı bir dizi kıyasıya yaptığı savaşlar eleştirilebilir.  Ankara savaşı bunun en tipik misali zaten.  Maalesef Türk’ün Türk’le imtihanı diyebileceğimiz tarihin bu iki umut kaleleri güçlerini birleşecekleri yerde birbirlerini hırpalamayı yeğlemişlerdir. Kaldı ki Timur’un Anadolu’yu istilasını fırsat bilen küffar boşluktan istifade mal bulmuşçasına Selanik ve başka beldeler Müslümanların elinden çıkmış olur. Bu yüzden Osmanlı kaynaklarında “Timur fitne zuhur” sıfatı ile anılmıştır. Belli ki Osmanlı,  ‘Fitne küfürden daha şiddetlidir’ (El-fitne eşeddein min el-küf) ayetini kendine rehber edinmiş ve her daim bu ayetin hükmüne sadık kalmışlar da. Ama şu bir gerçek; Osmanlıyı hariç tuttuğumuzda Timur dışa karşı yaptığı seferlerde son derece gözü kara, içe karşı ise son derece mütevazı bir şahsiyet örneği sergilemiştir.  Yani o dışa karşı çetin ve zor,  kendi içinde ise merhamet abidesidir. Bakın bir defasında Meşhur tarihçi İbn-i Haldun’la baş başa otağında buluştuklarında, o bilge insan, Timur hakkında bir takım kaynaklara dayanarak övgüler yağdırmıştır. Ancak bu övgüler karşısında Timur islimini bozmaksızın; Ben sadece Moğol Hanların vekiliyim diye cevap vermesi mütevazı yönünü ortaya koymasına yetmiştir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; Timur sülalesini Çağataylardan Barlaslara (Moğollara) dayandırılsa da sonuçta ailesiyle birlikte Türkleşmiş olduklarından,  Türk Hakanı olarak yâd edilir hep.
        Timur dindar bir kişiliğe sahip olmanın ötesinde her yaptığı seferlerde davasına meşruiyet kazandırmak adına ulemanın fetvasını almayı da ihmal etmeyecek kadar bir ruh iklimine sahip emirdir. Keza aynı hassasiyet gönül sultanları içinde geçerlidir.  Öyle ki o toplumun önem verdiği manevi önderlerin mezarlarını inşasını yapmış ve ziyaretlerde bulunmuştur. Nitekim Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.lerinin mezarını vakıf müessesesi adı altında türbe haline getirip korumaya almıştır.  Nasıl korumaya almasın ki, baksanıza kıymet verdiği Meşayih-i Kiramın manevi himmetleri ve âlimlerin desteği ona güç katmış olsa gerek ki bir anda medreseler ihya olup, ilim fen ve sanatta büyük atılımlar gerçekleşmiştir. Zaten onun bu girişimi sayesinde yetmiş yıllık komünizmle idare edilen Rusya’nın çökmesinin ardından o evliyayı izamın merkatları ziyaret edilir durumda hala canlı ve dipdiri günümüze ışık saçmakta bile.
          Timur’un hayatında net iki dönem görülür; Müslümanları kasıp kavuran Moğol kasırgasına karşı verdiği mücadele birinci dönem, diğeri ise bir dizi savaşlar sonucu ardından bıraktığı ikinci imparatorluk dönemidir. İşte o,  ikinci altın dönemin zirvesine eriştiğinde bile bu kadarı yeter demeyip gözünü Çin’e dikmiş, ama ansızın gelen ölümle bu hedefini gerçekleştiremeden ebedi âleme göç eylemiştir.
         Neyse gelelim asıl konumuza. Şayet Osmanlı;  şarktaki Türk Devletleri, bilhassa Timur gailesi, Akkoyunlu ve Safevi İran’ın arka taarruzlarının yanı sıra Hıristiyan devletlerinin kendisine karşı oluşturdukları ittifakıyla karşılaşmasaydı, belki de Avrupa’nın tamamını fethedebilir konuma erişebilirdi. Hakeza Timur’un Yıldırım'ı mağlup etmesi de Osmanlının hedeflerini altüst edecek cinsten büyük sarsıntıydı. Üstelik Timur kazandığı bu savaşın ardından Anadolu’dan aldığı üç yüz bin esiri İran’a götürüp Erdebil Şeyhine teslim edecektir. 

                                        Erdebil Şeyhi-Şah İsmail
         Erdebil Şeyhinin gerçek adı Ali’dir. Erdebil Şeyhi'nin Timur’dan bir isteği olup esirlerin kendisine verilmesini talep eder. Bu istek karşılık bulur da.  İşte serbest bırakılan bu esirler o günden bugüne Anadolu Alevi adıyla anılır. Aslında esirler Erdebil Tekkesine gelmeden önce Ehlisünnet itikadı üzerine yaşayan neferlerdi. Belli ki,  Erdebil Şeyhi’nin kendine göre bir amacı vardı. Yani Timur’un verdiği Türkmen esirlerinden yararlanıp irşat postundan saltanat tahtına, oradan şahlığa geçmek arzusunu taşıyordu. Ama Erdebil Şeyhi amacına ulaşamadan bu dünyadan göç edip yerine oğlu Şeyh Cüneyd posta oturur. Şeyh Cüneyd’de tıpkı babası gibi hayatı boyunca aynı emelleri yüreğinde taşır, ama evdeki hesap çarşıya uymayacaktır. Nitekim kafasında tasarladığı gizli emelleri fark etmekte gecikmeyen İran hükümdarı Cihan Şah'ın hışmına uğrayıp İran’dan sürgün edilir de.  Derken Anadolu’ya geçmek zorunda kalır. Şeyh Cüneyd’den sonra oğlu Şeyh Haydar'da Şahlık davasında bulunur, tabii o da amacına nail olamaz, artık bu davayı gerçekleştirecek tek bir kişi kalır ki;  o da yerine geçecek olan oğlu Şah İsmail'den başkası değildi elbet. Düşünsenize Şah İsmail daha 13 yaşında iken İran’da Akkoyunlu’lara harp ilan edecek kadar cesur yürek olabiliyor. Böylece onun gözü kara bu cesurluğu şeyhlikten saltanat postuna oturup Safevi Devletini kurmasına yetecektir. Derken Şahlık unvanını elde etmesiyle birlikte maksat hâsıl olur da.  Dolayısıyla Şah İsmail ve Şah Tahmasb Safevi Devletinin ilk hükümdarı olarak tarihe geçerler. İlk olmasına ilkler ama ancak bu ikili Sünni kesime karşı zulüm yapmakla işe koyulmuşlardır. Bu da yetmez İmamı Azam gibi büyük zatların türbelerini yıkacak kadar gözü kara icraat sergilemişlerdir. Onların bu tutumları Osmanlı'nın harekete geçmesine yetmiş ve bu tür davranışlar İslamiyet’e hıyanet olarak değerlendirilmiştir. Hatta Kanuni Sultan Süleyman rahatsızlığını Şah’a gönderdiği mektupla bildirip, Şii İran ahdine bağlı kaldığı sürece onlara dokunmayacağını dile getirmiştir.
        Malum Safevilerin dayandığı Alevi Türkmen kabileleri başlarına geçirdikleri kızıl külahtan dolayı o gün bugündür Kızılbaş olarak anılır da.  Yani İslam dünyasında onların ‘kızıl başı-bed maaş’ tabiriyle hakir görülmesi bir yana ordularıyla birlikte Safeviler tenkil ediliyordu. İşte 'Kızılbaş'  kavramı bu şekilde kızıl külaha atfen söylenilmiş bir lakap olarak karşımıza çıkar.
            Şu bir gerçek; İran’da Şah İsmail Akkoyunlu Devletinin hâkimiyetine son verip Safevi İmparatorluğunu kurduktan sonra Şah’ın üstünde hiçbir güç tanımamıştır. Oysa Osmanlı sisteminde Divan müzakere için vardır. Safeviler bırakın müzakereyi Şii mezhep dışında hiçbir dini oluşumu tanımadıkları için dini taassuplarını izledikleri politikalara malzeme olarak kullanıyorlardı. Bu öyle bir taassuptur ki, Sünnileri ya zorla Şii yapıyorlardı, ya da öldürüyorlardı, böylesine acımasızlardı. Dahası kendileri dışında her tür dini oluşumun özgürlükleri zorla ellerinden alınmaya çalışılıyordu.
         Hâsılı Uzun Hasan’la başlayan ve Şah İsmail’le devam eden bu yürüyüşte Türkmen bölünmesini beraberinde getirmiş, hatta Şah İsmail’in şahsında Osmanlılara karşı bir batini muhalefet cephe oluşur da. Yetmedi Şah İsmail ve Erdebil Tekkesi avenesi tarafından coğrafyamıza sürekli ayrılık tohumları ekilip, yeşertilir de. Hiç kuşkusuz bu durum dini bir karar olmayıp,  siyasi bir kararın önümüze getirdiği bir oyundu. Nitekim olanlar olur, bütün Yörük Türkmen unsurlar Şah İsmail’in etrafında birleşip kendilerini yerleşik Türkmenlere karşı girişilen bir savaşın içinde bulurlar bile. Böylece Müslümanların bir zamanlar yıktığı Pers imparatorluğu Şah İsmail eliyle yeniden dirilişi gerçekleşir.  Ve bu yeni devlet Safevi Devletinden başkası değildir.  Ancak yeni kurulan bu devlet devlet olmaktan öte sürekli ihtilaf kaynağı meselelerin körükleme rolü üstelenen bir faaliyet sergileyecektir. Şöyle ki, Yörük Türkmenler kendilerinden olmayanları yozlaşmış ve bozulmuş kesim ilan edip Müslümanlar arasına ayrılık tohumları serpme derdine düşeceklerdir. Oysa tarihin bizlere öğrettiği en önemli not;  ihtilafların kaynağında göçer-konarlığın yerleşik hayata intibak edemeyişinin yol açtığı bir takım sancıların tepkiye dönüştüğü gerçeğidir. Belki de Yörükler yerleşik olsaydı büyük ihtimal tepkici olmayacaklardı. Tarih bu yüzden yerleşikliği tercih eden Anadolu Türkmenlerini, Suriye Selçuklularını, Eyyubileri ve Osmanlının kuruluşunu gerçekleştiren Türkmenleri bu konuda haklı çıkarmıştır.
       Safevi Türkmenlerden geriye kalan mirasa baktığımızda ise onların bakiyesi sayılan İran ve Anadolu’da halen zaman zaman ciddi olaylara neden olabilecek provoke olmaya her an hazır durumda toplulukların geriye kalmış olmasıdır. Tabii meseleye bakışımızı dini hassasiyetimizden ötürü bir ön yargı olarak değerlendirenler ne demek istediğimizi anlayamayacaklardır.  Şayet meseleye bakışımız objektif siyasi kriterler yönüyle yapılan bir değerlendirme olduğu anlaşılabilseydi bu denli ateşli tartışmalara gerek kalmayacaktı.  Maalesef yanlış değerlendirmelerin arka perdesinde sürekli tekrarlanan suni dış düşman tehdit algısı vardır. Nitekim Türkmen dağılma sebebinin Haçlı ve Moğol saldırılarının bir sonucu olarak gösterilse de, asıl sebep yıllar boyu süren bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen  “Yerleşik-Yörük” çekişmesidir. Hatta bu iç çekişmeler öyle hal vaziyet alır ki, Sünni Müslümanlığı bırakanlar, bizim topraklarımıza ait olmayan İran kaynaklı Şiiliğin bir değişik versiyonu ekolün peşine takılacaklardır. Allah'tan ki Türkmenlerin yerleşik hayatı seçenleri böyle değiller, onlar tarihin her döneminde özünden taviz vermeyip Türk tarihinde kıymet ifade eden topluluklar olarak yerini almışlardır.
      Batı Türklüğünün, ya da bir başka ifadeyle Yerleşik Türkmenlerin Büyük Selçuklularla birlikte başlattıkları Rönesans, Sultan Sencer’in bir iç savaşta yenilip esir edilmesiyle akamete uğrayıp Türkmenlerin intiharı gerçekleşir. Neyse ki, Selçuklunun yıkılışından üç yüz sene sonra yeniden Fatih Sultan Mehmet’in elinde bir çağ kapatılıp yeni bir çağın kapıları açılacaktır. Yörükler bu çağda da, Şia etkisinden çıkamayacaklardır.  Bu nedenle Yörük Türkmenlerce İran, Şiiliğin kalbi olarak görülür. Bu durumun tehlike boyutlarını sezen Osmanlı, Balkan kavimlerinden devşirdikleri askerler vasıtasıyla Anadolu’da yuvalanan Şii Türkmen yayılmasına karşı önleyici tedbirler almayı ihmal etmeyecektir.

                                               Yavuz Sultan Selim

        Şimdi, Yavuz Sultan Selim’in neden batıya değil de doğuya doğru sefer düzenlediğini daha iyi anlıyoruz. Öyle ya, doğuyu emniyete almadan batıya yöneliş hiç yoktan koca imparatorluğu maceraya sürüklemek olurdu. Yavuz zaten gereğini yapar da. Bugün Anadolu’nun değişik yörelerinde halkımızın bir kısmı Yavuz’un bu davranışını dini nedene dayandırdıklarından ona pek iyi gözle bakmazlar. Oysa o yaptığı hamlelerle Türk İslam Âlemini büyük bir badireden kurtarmıştır.
        Koçi Bey Osmanlı’nın düşüşüne neden olan etken faktörden birinin mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezarına bile tahammül edilmeyişine, bir diğer faktörün ise Celali eşkıyalarıyla başlayan bazı vilayetlerin viran hale gelmesine bağlar. Koçi Bey tespitinde pekte haksız sayılmazdı. Adı üzerinde eşkıya,  yıkıp dökmekten başka elinden ne gelir ki.  Zira Anadolu’da Turhal civarında Bozoklu ve kendisini Mehdi ilan eden Şeyh Celal adında birinin çıkmasıyla birlikte etrafına topladığı adamlarla Anadolu’yu tehdit eder durum ortaya çıkmıştır. Tabii böyle bir durum görmezden gelinemezdi. Nitekim 1519 yılında Anadolu’da yuvalanan Celali hareketi bastırılmasının akabinde kesik başı Yavuz'a gönderilir de. Anlaşılan Yavuzun sert çıkışı birlik ihtiyacına binaen olmuş ve bu ihtiyaç temin edildikten sonra Kanuni’nin adalet devri devreye girecektir. Amma velâkin Celali isyanı sonlansa da tarihi süreç içerisinde vuku bulan her ayaklanma ‘Celali isyanı’ diye adlandırılıp, her asi insana da ‘Celali’ denilecektir. Oysa Anadolu’da patlak veren her harekete Celali isyanı demek büyük bir yanılgıydı. Belki bu tür hareketlere gaflet delalet ve hıyanet içerisine düşmüş vezirlerin hâkimiyetine karşı Anadolu evladının giriştiği milli bir duruş, ya da bir tür kıyam dersek daha yeridir. Dahası Celali hareketlerini bir anlamda Türk soyluların, Alevi Türkmen ve Sünni Türkmenlerle girişilen işbirliğinin bir ürünü hareket olarak ta değerlendirebiliriz. İster adından Celali,  ister bir başka hareket diye bahsedilsin sonuçta toplumun alt tabanında yer alan farklı inanç kültürüne sahip insanlar bir araya gelip ortak hareket edilebiliyormuş.
          Şöyle ki, bu uğurda ilk bayrağı Alevi eğilimli Türkmenler çekmekle beraber, bu tür oluşumlar çevreyle merkez arasında önemli kalın çizgiler ortaya çıkarmıştır. Belli ki devşirmelerin yüksek mevkilere gelmeleri Türkmenlerin çok ağrına gitmiş olsa gerek ki  böyle hareketleri metot edinmişlerdir. Bu alanda;  devşirmelerin silahlı kolu Yeniçeriler, Türkmenlerin ise sipahilerdir.
            Malum, Şah İsmail mezhep taassubuyla Anadolu’ya hâkim olacağına inanıyordu, ama Yavuz bu inancını Çaldıran seferiyle boşa çıkartacaktır. Böylece Osmanlıyla bu devlet arasında sınırlar belirgin şekilde çizilmiş olur. Hatta Şah İsmail’in Anadolu’daki halifeleriyle irtibatının önüne de geçilmiş olunur. Bunun anlamı Erdebil Tekkesi müntesipleriyle Anadolu yakasında kalan Alevi bağlarının kesilmesi demektir. Zira bu tarikatın Anadolu yakasında kalan mensupları buradaki insanların ehli beyte gerektiği kadar muhabbet beslemediği zannına kapılmışlardır. Sadece zanla kalsalar gam yemeyiz,  zaman içerisinde bu zan suizana, suizanda ihtilafa dönüşüp alevi Türkmenlerin cami ve eğitim yuvalarından uzak kaldığı bir tablo ortaya çıkmıştır.  İşte bu uzak kalma hali neticesinde medresede öğretilen bilgilerden yoksun kalan Aleviler, sadece babadan oğla geçen kulaktan duyma bilgilerle kültürel varlıklarını devam ettirmişlerdir. Kulaktan duyma bilgilerin her zaman diliminde değişikliklere uğradığı da hesaba katıldığında Alevilik konusunun neden bu kadar gündemden düşmeyecek şekilde tartışılır hale geldiğini şimdi daha iyi anlamış oluyoruz.
           Yavuz’un ikinci seferi Memluklere karşı olmuştur. Memlukler öteden beri Osmanlıya karşı Şah İsmail’le beraber diş bilemişlerdir. Bunun üzerine Yavuz bir darbeyle Şah İsmail’i saf dışı bıraktıktan sonra ilk iş; yıldırım hızıyla Mısır ordularını Mercidabık ve Ridaniye’de hezimete uğratmak olur. Böylece Memluk devleti sona erip hilafet Osmanlı’ya devr olunur. İşte bir taşla iki kuş vurmak buna denilir.  Zira Yavuz,  hem Şah İsmail’in gizli hevesini kursağında bırakmış, hem de Ayasofya’da yapılan bir merasimle Abbasilerden hilafeti ve mukaddes emanetleri almıştır. Dahası saltanat ve hilafeti birleştirip İslam’ın hilafet şartlarını da yerine getirmiş oluyordu. Hiç kuşkusuz Yavuz’un bu başarısı Sünni âlemde sevinçle karşılanmıştır.

                                                          Al-i Beyt

        Çaldıran zaferi neticesinde İran’la Osmanlı devleti arasında kesin hudutların çizilmesiyle birlikte Anadolu yakasında kalan Alevi kültürüyle yoğrulmuş insanlar her nedense bu zafere pek sevinmemişlerdir. Bu insanlar o gün bugündür Sünni Müslümanların Ehli Beyt’e soğuk baktıkları duygusuna kapılmışlardır. Oysa Al-i Beyt’e Allah için muhabbet etmek dinimizce vaciptir. Hatta İmamı Şafii'ye göre farzdır. Anlaşılan Sünni Müslümanların bu konuda sıkıntısı yok, asıl sıkıntı bazı aklı evvel sığ zihinlerde. Bakın Said Nursi; “Al-i Beyt’ten Vazifei Risaletçe muradı Sünnet-i Seniye'sidir. Sünneti Seniyeyi terk eden hakiki Al-i Beyt’ten olmadığı gibi Al-i Beyt’e hakiki dost olamaz” buyurarak gerçekleri gözler önüne sermiştir. Nitekim Allah Resulü; “Sizlere iki şey bırakıyorum Onlara temessük etseniz necat (kurtuluş) bulursunuz. Birisi kitabullah diğeri Al-i Beytimdir” diye buyurmuştur.             Hakeza İmam-ı Şer’ani Hz.leri; “Bir beldede Seyyid olduğunu duysam o beldeye girmekten hayâ duyarım” deyip Al-i Beytin kıymetini ortaya koymuştur.
       Bir başka meselede Yezit meselesidir. İlla da Sünni kesime Yezidi denilmek isteniliyorsa, şu iyi bilinmelidir ki; tarihte Yezidin işlediği cinayetler yüzünden hiçbir Sünni Müslüman sorumlu tutulamaz. Çünkü Kuran’da; hiç kimse bir başkasının hatasından, günahından, cinayetinden dolayı sorumlu tutulamaz buyruğu var. Kaldı ki hiçbir ehlisünnet Müslüman doğan çocuğuna Yezit ismi vermemiştir, vermezde. Tam aksine çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin ismi verildiği sıkça görülür. Demek ki, sanıldığın aksine Sünni Müslümanlar alevi düşmanı değillerdir. Kaldı ki Peygamberimiz (s.av); “Ehli Beytim Nuh’un gemisi gibidir. Onlara tabii olan selamet bulur, olmayan helak olur” buyurmuşlardır.


                                                       Aleviliğe Bakış
                      
            Alevilik İslâm’ın değişik bir yorumu olmakla beraber Aleviliğin de kendi içerisinde hem hasbi (samimi) yorumu, hem de siyasi yorumu var. Elbette ki, bizim hasbi olanlarla bir meselemiz olamaz. Bizim meselemiz siyasi sembolizm hale gelmiş Alevilikledir.  Maalesef siyasi taraftarlarca Alevi vatandaşların iyi niyetleri istismar edilip birçok sol fraksiyonun sloganlarına kurban ediliyor habire. Bu durum Aleviliğin radikal hareket alanına kaydırılması bir yana ayrıca Alevi Sünni çatışmasına yol açacak tezgâhın bir provası gibi gözüküyor.
          Hz. Ali’yi sevme noktasında elbette ki hiç bir Ehl-i Sünnet mensubunun itirazı olamaz. Ancak sevmenin de bir ölçüsü olduğunu tayin etmemiz icap eder. Malum, Hıristiyanlar Hz. İsa'yı (a.s.) sevme noktasında aşırıya kaçıp, “İsa Allah’ın oğludur” demişlerdir. Peki, bu ifrat değilse ya nedir?  Düşünsenize Hz. İsa'ya atfen yakıştırmalarda olduğu gibi ilmin kapısı Hz. Ali'ye (k.v.) de ulûhiyet isnat edilen bir noktaya gelinmişse o zaman inananlar arasında kardeşçe yaşamaktan bahsedebilir miyiz, bunun fitne sebebi olacağı muhakkak. Anlaşılan İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah türü tipler düne mahsus değil, her devirde karşımıza çıkabiliyor. Zaten bu tür odaklarının işi gücü Müslümanlar arasında fitne tohumları ekip, birlik ve beraberliği yok etmektir. Nitekim Hz. Osman (r.a.) zamanında filiz veren ve Hz. Ali (k.v.) devrinde doruğa ulaşan fitne hareketleri bunu doğruluyor. Gerçi Hz. Ali (k.v) zamanında Müslümanlar arasında yapılan savaşların bir kısmı içtihat farklılığından doğan mücadeleler olsa da fitne unsurlarının bu olayda bile boş durmadıkları malum.
         Madem Ehl-i Beyt sevgisi sadece Aleviliğe mahsus olmayıp Sünnilere de has bir duygu,  o halde bu ayrılık ve tefrika niye?  Hem madem Ehlisünnet itikadında Ehl-i Beyt kurtuluş gemisi olarak addediliyor, başka limanlarda demirlemenin anlamı ne? İşte görüyorsunuz bu tür sorulara bir cevap bulamadığımızı varsaydığımızda Cafer-i Sadık Hazretlerinin Hacegân silsilesinin halkasında yer alması bile tek başına delil olarak Alevilerle Sünnilerin aynı muhabbet iklimini paylaştıklarını göstermeye yeter artar da. Malum İmam-ı Azam Ebu Hanife mezhep imamız. O aynı zamanda Cafer-i Sadık Hazretlerinden el almış müntesiptir. Bakın İmam-ı Azam onu keşfettiğinde: “Şayet son iki yılımda Cafer-i Sadık’ın elinde tutmasaydım, Numan helâk olurdu” demiştir. Şurası muhakkak tarihi gerçekler ve Tarikat-ı Aliye’nin silsile basamakları, bizi Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve Hacı Bayram-ı Veli’de buluşturmaktadır.  
            Anadolu’nun İslâmlaşmasında Horasan erenlerinin büyük katkıları olduğunu yediden yetmişe herkesin kabul ettiği bir vaka. Önemli olan bu gönül sultanları hedef saptırmaksızın doğru anlayabilmektir. Onların ağzından sadır olmayan sözleri sanki onlar söylemiş gibi onlara isnat etmek haksızlık olacaktır. Bir kere bu gönül sultanlarının icraatları, sözleri ve eserleri ortada,  dolayısıyla gerçekleri saptırmaya gerek yoktur. Peki, şu birtakım kendini bilmez aklı evveller Alevilik konusu işlendiğinde sıkça kullanılır hale getirdikleri “Rejimin emniyet supabıdır” tarzı beyanlarına ne demeli? Belli ki onların derdi üzüm yemek değil bağcı dövmek, bu yüzden bu tür rejim varı girişilen manevraların alevi kesime şirin görünmenin ötesinde yeni bir ayrılık tohumunun yeşertilmesine yönelik bir çaba olarak yorumluyoruz. Oysa din devlet ilişkilerinde devlet taraf olmamalı, bilakis hakem olmalı,  dahası hadim (hizmetkâr) rol üstlenmelidir. Zaten sosyal devlet olmanın gereği budur. Ülke sınırları içinde değişik isimlerle anılan alt kimliklerin varlığını ayrılık gayrilik görmeyip olaya sivil toplum örgütlenmesi çerçevesinde bakmakta sayısız fayda var. Böyle bakmaya da mecburuz.  Çünkü sosyal devlet anlayışının esprisi bu temel felsefeye dayanır. Kaldı ki nüans farklılıklarının bu ülkenin gerçeği kabul edip, sivil toplum unsurlarının teşkilatlanmalarına ön ayak olmak, yardımcı olmak ve kendilerini ifade edebilecekleri sistemi getirmek insanımıza hizmet olacaktır. Bir başka ifadeyle bu toplumun güvencesi sadece Aleviler değil,  Sünnilerde bu ülkenin emniyet supabıdır dersek, asıl o zaman devlet  “hakemlik” misyonunu yerine getirmiş olacaktır. Zira Sivil toplum unsurlarından birini övüp, diğerlerini görmemek ciddi manada bölücülüğe çanak tutmak olacaktır.
        İslâmiyet, dinler arasında ki farklılığı bir din çerçevesinde değerlendirir. İşte İslâmiyet’in bu engin hoşgörüsü,  Vahyin gücüyle alakalı bir durum. Bu yüzden âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v.), bu yüceliğin baş tacını oluşturur. Dinlerin kendi içinde bir takım mezhep ve meşrepleri barındırması gayet tabiidir. Normal olmayan söz konusu alt kimlikleri tek unsur olarak takdim edip, işte din budur denilmesidir.  İster istemez bu tür hezeyanlar bitmek tükenmek bilmeyen tartışmaları da beraberinde getirmektedir.
             Her dinde olduğu gibi, İslâmiyet dairesi içerisinde de çeşitlilik mevcuttur. Ancak bizim çeşitliliğimizin diğerlerinden farkı Kur’an’ı Kerim etrafında zenginlik oluşturmamızdır. İşte bu zenginliğin ilk ayağını içtihat çalışmaları oluşturur. Nitekim içtihat farklılıklarından dolayı mezhepler doğmuştur. Hakeza Allah’ı zikretmede ve nefsi terbiye etme hususunda değişik usullerin tatbikiyle ortaya çıkan tarikatlarda öyledir. Tabii bu arada zenginliğimize gölge düşürecek nitelikte Ehl-i Sünnet çizgisinin dışında nükseden mezhep ve tarikatlar da söz konusudur. Onlar gölge düşüre dursun ölçü; Kur’an ve Sünnet olduğu müddetçe hiç kimsenin dinimize balta vurmaya gücü yetmeyecektir. Kelimenin tam anlamıyla Kur’an ahkâmına ve Sünnet-i Seniye'ye uygun her yolu İslâm’ın kabulü biliriz. Bunun dışında ortaya çıkan fitne kaynaklı ve uydurma fırkalar Firak-ı Dalle (sapık kol) olarak niteleriz.
       Tüm bu gerçeklere rağmen, her defasında bitmek tükenmek bilmeyen Alevilik meselesi kamuoyu önününde pişirilip, ayrılık tohumları ekilmeye çalışılmaktadır. Alevilik, bir alt kimlik veya bir yol olarak yorumlanması gerekirken, sanki başlı başına bir dinmiş gibi lanse edilmektedir. Malum cami, sinagog, kilise ibadet yapmak için vardır.  Dergâh ve cem evleri gibi teşekküller ise kendi müntesiplerinin semah ve zikir yapmaları için vardır. Dolayısıyla ne dergâh, ne de cemevi caminin alternatifi mekânlar değildir. Bunlar bir nevi manevi sivil toplum teşkilatlarıdır. İşte bütün mesele, cem evinin caminin karşısına alternatif olarak koyulmaya çalışılmasından kaynaklanıyor. Dinimiz İslâmiyet olduğuna göre,  mabedi elbette ki camidir. Asla zikir, semah ve cem yapılan dergâh ve cemevleri caminin rolünün üstlenmiş mekanlar değildir, olsa olsa camiye renk katacak gül bahçeleridir. Demek ki, tehlike cemevlerinde değil, asıl tehlike cemevlerinin cami’ye karşı alternatif olarak sunulma temayülüdür. Şayet Alevilik alt bir kimlik ve meşrep olarak değil de Hıristiyanlık veya Yahudilik gibi din olarak ortaya çıksaydı, o zaman cemevini bir kilise, bir havra tarzında yorumlayabilirdik.
            Bir kere, gerek din adına, gerek mezhep adına, gerekse meşrep adına ortaya çıkan her teşekkül, kendi tanımlamasını, gayesini, metodunu ve uygulamasını belirtmediği sürece tartışılmaya mahkûmdur. O halde her hareket, kullandığı kavramların tarifini, usulünü, uygulamasını ve amacını ortaya koymalıdır. Aksi takdirde mezheple meşrep, meşreple mezhep, dinle mezhep ve dinle meşrep sapla saman misali birbirine karışıp tam kaotik bir ortam oluşacaktır. Nasıl ki bir kilim üzerinde değişik desenler mevcut olduğundan hiç bir desen tek başına 'kilim' adını alamıyorsa aynen öyle de mezhepler, meşreplerde tek başına İslam’ı temsil eden ekoller değildir. Parçalar bütün olduğunda bir anlam ifade edip ancak o zaman kaynak adıyla anılabiliyor. Sonuçta kilim, değişik ton ve değişik nakışlarla işlenmiş desenlerden bir araya geldiğinden bu ismi almıştır.  Keza din de öyledir. Din kiliminin içinde çeşitli yol, mezhep ve meşrepler vardır. Mezhep ve meşrep kilime işlenen desen misali tek başına dini temsil edemez, sadece dinin zengin unsurları olarak telakki edilirler.
             Hiç kuşkusuz yeryüzü mescit, bu yüzden her temiz mekânda Allah’a ibadet etmeye engel bir durum söz konusu değildir. Fakat tarihi süreç içerisinde göçerlikten yerleşikliğe geçişte her bir dine mensup insanın ibadet yapmak için cami, kilise ve havra adı altında mekânlar inşa edilip sembolleşmişse, bunların hukukunu hiçe sayıp ta cemevini caminin üstünde bir mevki veya karşısına oturtmak gayreti içerisinde olan her tür girişimi abesle iştigal buluruz. Asla cami dergâh veya cami cemevi birbirlerinin hukukuna tecavüz için kurulmuş mekânlar değildir. Bu yüzden her kurum ve müessesenin haddini hududunu bilmesi gerekir.
            Medresenin fonksiyonu başka, dergâh’ın başka, keza cemevinin de başkadır. Bunları bir arada tutacak en üst mekân camidir. Kaldı ki zenginlikleri bir araya toplayan mekânın adıdır camii. Üstelik cami; minaresi, vaaz kürsüsü ve minberiyle birlikte değişik mezhep ve meşrep mensuplarını aynı safta toplayan mabet mahaldir. Keza minber kürsümüz, mihrap bizi ötelere taşıyan remzdir. Hele hele bir de mübarek cuma günümüz var ki, o da Müslümanların cümlesini haftada cem eyleyen birlik meşalesidir. Malum, cuma olduğunda ister medrese,  ister tekke,   ister dergâh mensubu olsun fark etmez mümin olan her cemaat mensubu camiye koşmak mecburiyetindedir.  Zira cuma; ismiyle müsemma toplanmak (cem) demektir.
            Bütün bu örnekleri vermekten gaye, cemevi gibi manevi sivil toplum ocaklarının cami gibi umumu kuşatan mabede alternatif ibadet yeri gösterilme çabalarının yanlışlığını ortaya koymak içindir.
             Unutmayalım ki; hepimiz aynı kilimin desenleriyiz.               
                                                                                                                     


          

29 Aralık 2016 Perşembe

AVRUPA BİRLİĞİ MACERAMIZ


               AVRUPA BİRLİĞİ MACERAMIZ
SELİM  GÜRBÜZER
   
                       Avrupa’ya 1699’a kadar gelen evrede birinci tehdit Osmanlı’dan gelmiştir hep. Bunun üzerine Avrupa’da Türk karşıtı birliktelik düşüncesi oluşur. Ve Fransız Devlet Adamı Sully, ilk defa Birleşik Avrupa Projesi girişimini başlatan lider olarak karşımıza çıkar. Kaldı ki karşı çıkış başlatmasa da Osmanlı’nın Viyana yenilgisi ve donanmasının Hint okyanusundan çekilmesi onları birliktelik yolunda cesaretlendirecektir.  Nitekim Osmanlı’nın çöküşe geçtiğine iyice kanaat getirdiklerinde tüm Avrupa’yı harekete geçireceklerdir. Böylece topraklarımızın bölüşülme hamlelerine girişilir de. Zaten bir devlet hasta yatağına düşmeye dursun,  hiç kimse geriye dönüp de bir zamanlar bize kol kanat germiştiniz, sizin adalet şemsiyeniz sayesinde hür yaşamıştık demez,  bilakis düşene bir tekmede kendileri vurup kuyusunu kazma pozisyonu alacaklardır. İngiltere ahde vefaymış, şuymuş buymuş umurunda mı sanki, fırsat bu ya, Osmanlı hasta yatağına düşmüşken hemen Kıbrıs’a postu serip sonrasında Mısır’ı kuşatma altına alarak Hint yolunu kontrolüne alacaktır.
           Avrupa için bir noktadan sonra Osmanlı tehdit kapsamında görülmez, yerine ikinci tehdit kapsamında Rusya görülür. Bikere Çar Deli Petro’nun sıcak denizlere inme hevesi öteden beri biliniyor, bir sır değil zaten. İşte bu doğrultuda Rusya’nın yayılma politikaları ve işgal girişimleri Avrupa için yakın tehdit kapsam alanı içerisinde değerlendirilir.  Ancak Rusya için ortada daha henüz hâlihazırda bir caydırıcı müeyyide uygulanmayacak manasına bir değerlendirmedir bu. Her neyse Avrupa değerlendirme safhasıyla vakit geçire dursun, bizim ahı gitmiş vahı kalmış halimiz bile onların diri haline taş çıkartıcasına Osmanlı hasta yatağında bile Rusya’ya karşı tek ciddi manada tek direnen ülke olduğunu gerçeğini değiştirmeyecektir. Ne diyelim, işte Avrupa’nın çifte standart yüzü bu. Baksanıza adamlar hem bir yandan Rusya’yı tehdit kapsamında değerlendiriyorlar, hem de bu ne perhiz bu lahana turşusu cinsinden Osmanlı’ya karşı Çarlık Rusya’yı ittifaka ve işbirliği yapmaya davet edecektir. Zira baktılar ki, Rusya almış başını Doğu Avrupa'ya doğru hızla yayılma istidadı gösteriyor, Osmanlı hastada olsa Osmanlıyla dayanışma içerisine girmek durumunda kalacaklardır.
           Malum batı hayranlığı Tanzimat'la birlikte topraklarımıza sirayet eden bir maraz hastalıktır. Hatta işi sadece hayranlık seviyesinde tutmayıp soğuk savaş sonrası NATO’ya dâhil olmakla batıyla olan ilişkilerimizi daha da pekiştirip bir başka mecraya kaydırırız.  Kaydırmamızda gayet tabiidir. Çünkü o yıllarda komünizm Avrupa’nın baş belası bir ideoloji olduğu gibi bizimde baş belamızdı. Bu yüzden Türkiye’nin Varşova Paktı karşısında NATO’da yer almasına şaşmamak gerekir. Dolayısıyla Kore’ye asker göndermekle NATO’daki konumumuzu güçlendirmiş oluruz da.  Derken batı dünyasına bir noktada iyi niyet gösterisi olarak göz kırpmış oluruz. Dahası bu arada Sovyet yayılmacılığı karşısında kendimizi korumaya almış oluruz. Sadece kendimizi korumak mı,  icabında komünizm tüm dünyayı tehdit eder bir ideoloji kapsamı alanı olmaktan çıkıp, tüm insanlığın rahat bir nefes almasını beraberinde getirir. Ama bunla yetinmemeliydi, Avrupa çifte standart maskesinden de kurtulmanın yolları aramalıydı.  
          Bakın, Fransız düşünürü Remi Brague ne tavsiyede bulunuyor: ‘Avrupa’ya Romalı tavrına dönerek kendi dışındaki toplumlara kapılarını açması gerekir.” Ve şu uyarı vazifesini yapmayı da ihmal etmez, der ki:‘Şayet Avrupa kendi değerlerinin aksi istikamette bir yol izlerse kendi içine kapanıp karanlık çağına dönmüş olacaktır.’ Yine benzer bir açıklamada Josep Fontana’dan gelir, o da şöyle der:  “Eğer kendimizi kapalı duvarların gerisine hapsetmekte ısrar edersek hem içerden hem dışarıda can vereceğiz demektir,  böylece şimdiye kadar yarattığımız uygarlıklar yok olacak ve bizim için kapalı bir yeni sahife açılacaktır.”
         Evet, Avrupa’nın bir takım sağduyulu aydınların kaygılarında yerden göğe kadar haklıdırlar. Dile getirdikleri kaygıları gayet açık ve net ortada: Avrupa kendi dışındakileri ötekiler olarak kategorize ettiği sürece bu kez kendi geleceğini karartıp düşüşü kaçınılmaz olacaktır. Hele ki geçmişte Avrupa’nın kurulmasında İslam medeniyetinin çok büyük katkısının olduğunu düşündüğümüzde kendi dışındakileri öteki görme huylarından vazgeçmeleri gerekmektedir. Nasıl ki tarihte İslam medeniyeti farklılıkları zenginlik addedip insanlığa soluk aldırmışsa,   bugünkü Batı kulübü de farklılıkları zenginlik addedip soluk olabilirdi pekâlâ. Düşünsenize İtalyan Tarihçi Cardini; Sicilya ve Napoli'de İslam Medeniyetinin kaynak izlerini takibe koyulduğunda bir de ne görsün; Napoli şehri yöneticileri; kendilerini Bizanslıların ve Longobardi Prenslerinin baskısından ve zulmünden korumaları için Müslümanları ülkelerine çağırdıklarını gözlemler. Ve böylece Endülüs’te filizlenen İslam Medeniyetinin Avrupa’nın şekillenmesinde rol oynadığı kanaatine varır. Bu arada İtalyan tarihçi Cardini; İslam’ın Avrupa’nın doğrudan kurucu unsuru olduğuna iyice kanaat getirdikten sonra şu sözleri söylemekten çekinmez de: “Avrupa’nın 18.yüzyıla kadar Müslümanlara bakışı bugünkü gibi ön yargılı değildi, ama 19. ve 20. yüzyıllarda Avrupalıya bihaller oluyor ve bundan böyle Müslümanlara öteki toplum gözüyle bakmaya başlayacaklardır.”
          Evet, Batılılar farkında ya da değil, gerçek şu ki; İslam’ı aradan çıkarmaya kalkışıldığında Avrupa tarihinin ne dününden,  ne bugününden,  ne de yarınından söz etmenin hiçte bir kıymeti harbiyesi kalmayacaktır.  Her ne kadar batı ülkelerinin nüfus çoğunluğu Hıristiyan olsa da İslam Medeniyetinin Avrupa’nın şekillenmesinde rol oynadığı gerçeğini nereye kadar görmezden gelinebilir ki. Madem öyle Avrupa aklını başına toplayıp bir an evvel bağrında taşıdığı tüm Müslüman nüfusuyla barışık kalmanın yollarını aramalı.  Ya da farklılıklarla beraber bir arada yaşamanın keyfine bakmalı. Aksi halde ruhi bunalım içerisinde kıvranan Avrupa’nın geleceği karanlık olacaktır. Müslümanları öteki görmekle nereye varılabilir ki. Olsa olsa varacakları yer kendi kendilerinin kuyusunu kazmak olacaktır.  Aslında Doğu ve Batı bir elmanın iki yarım küresi gibi birbirini tamamlamak için vardır. Bakınız tarih boyunca gerek sosyo-ekonomik gerekse kültürel bakımdan birbirlerine bir şeyler vererek bir şeyler alarak ilişkilerini sürdürmeye çalışmışlardır. Peki, bu durumda tam bir elma olmak varken kendi dışındakileri öteki görüp yarım elmaya razı olmak niye? Hiç kuşkusuz bu sorunun cevabı Bediüzzaman Said Nursi şu müthiş sözlerinde gizli:  “Avrupa Osmanlı’ya gebe, Osmanlı da Avrupa’ya gebe.”  
          Evet, İslam’ın soluğuyla nefeslenmeye sadece bizim değil Avrupa’nın da ihtiyacı var. Keza tersinden düşündüğümüzde teknolojinin meyvelerinden istifade etme noktasında en az Avrupa kadar bizimde ihtiyacımız söz konusudur. İşte Bu yüzden Bediüzzaman Avrupa Osmanlıya gebe, Osmanlıda Avrupa’ya gebe demiştir.  Öyle ya,  madem karşılıklı birbirimizin bir elmanın iki yarım küresi gibiyiz, o halde bir bütün elma olmak varken sadece Hıristiyan kulübü kalmak niye.  Dedik ya, Avrupa neydik edip bu tür takıntılardan bir an evvel kurtulmalı. Hiç kuşkusuz bunun yolu Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasında geçmekte.  Böylece geçişimizle birlikte Avrupa’yı bu tür bağnaz takıntılardan kurtarmaya yetecektir. Malum, başlangıçta Avrupa Birliği projesi kendi aralarında çıkan kavgalara son vermek için kurgulanmış bir projeydi. Yani, II. Dünya Savaşında yaklaşık elli milyon insanın canına mal olan acıların bir daha yaşanmaması için bu projeye start verilmişti. Şimdi ise gelinen noktada sanki kendi aralarında geçmişte hiç bir şey yaşanmamışçasına bu kez AB şemsiyesi altında öteki gördüklere toplumları birbirine düşürerek dünyayı kan gölüne çevirmekteler. Ne diyelim ‘bir gün keser döner, sap döner, gün gelir hesap kendilerine döner’ misali, bir bakmışsın kendi kendilerinin kuyusunu kazıyacakları günlerin eşiğine yeniden gelmişler.  Zaten bunun ilk işaretlerini şimdiden görüyoruz da. Bakın yıllardır bize karşı kırk dereden kırk su getirip aralarına almayanlar şimdilerde kendi aralarında çıkan çatırdamalarla meşguller. Böyle giderse AB’nin o tek bayrak altında yekvücut Büyük Avrupa olma hayali güme gidecektir. Nitekim İngiltere’nin Avrupa Birliğinden kopması,  Kuzey İrlanda ve İskoçya’nın çıkma isteği bunun en bariz göstergeleri.  
          Her ne kadar AB projesi dünden bugüne yüzyılın en büyük projesi olarak takdim edilse de her geçen gün AB karşıtlarının dünya ölçeğinde etkisini hissettirmesiyle birlikte AB’nin eski havasında olmadığı gün gibi açık ortada. Hele ki, AB’nin 732 daimi üyesinin Avrupa Parlamentosu seçimlerinde  (AP) kırka yakın temsilcinin fire verip aleyhte görüş bildirmeleri birliğin kendi içinde çatırdayacağının ilk işaretlerini vermeye yetmiştir. Zaten AB kendi içindeki Brüksel kalesine konuşlanmış Truva atlarıyla güç kaybına uğruyor da. AB konusunda uluslararası platformda yaşananlara baktığımızda her geçen gün çöküşün eşiğine yaklaştığı uzak bir ihtimal gözükmüyor. Hele ki dünya ölçeğinde nükseden AB karşıtı gösterilere baktığımızda bir bakıyorsun kimi zaman sağcılar, kimi zaman solcular AB karşıtlığı ekseninde boy gösterebiliyorlar. Kimi zamanda bir bakıyorsun aşırı milliyetçiler ve küreselleşme aleyhtarı gruplar kol kola girmiş birlikte eylemler tertipleyebiliyor. Derken birde bunun üstüne Roma’da imzalanan Avrupa Anayasası’nın AB üyesi ülkelerde referanduma sunulması tartışmalarında ortaya çıkan birtakım pürüzler zihinlerde ister istemez ‘Acaba AB'de dağılma sürecine mi giriyor kuşkularını daha da derinleştiriyor. Üstelik bu kuşkuları dağıtacak bir elde devreye girmez durumda. Besbelli ki bu kez işleri çok zor gözüküyor, bu durum ne Hitler’in zorla Avrupa’yı zapturapt altına alma (Avrupa’yı kontrol altına alma) şeklinde tezahür eden baskıcı uygulamalarıyla önlenebilir, ne de Brüksel koridorlarında kulis yapmakla önlenecek gibi gözükmüyor. Şimdilik ortada sadece dağılmakta olan kulübe daha çok para aktarmak yoluyla ayakta tutunma çabası gözükmektedir. Ne diyelim, Ey Avrupa! Sen misin bizi Avrupa Birliğine almayıp salonda beklemeye alan,  al işte sana şimdi kendi daimi üyelerini elinden kaçırmamak için uğraş durur hale düşersin böyle.          
             Hatırlarsınız Avrupa bir ara Türkiye’nin AB tam üyeliğine sıcak bakar havada göz kırpar gibiydi. Ama sonrasında Türkiye güçlendikçe bir baktık üzerimizde boza pişirmeye kalkışır moda geçtiler.  Tabii bunu Gezi olaylarına verdikleri destekten, 15-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimlerine sessiz kalıp sırra kadem basmalarından anlıyoruz. Yetmedi bunu Türkiye’yi yeniden denklem dışında tutma eğiliminden anlıyoruz.  Denklem dışında tuttular da ne oldu, yalvaracak halimiz yok ya,  bu kez karşılarında artık eski Türkiye yok,  bilakis gündem belirleyen Türkiye var. Hatta bir gün gelir roller değiştiğinde onlar kapımızı çalar hale düşeceklerdir. Zira her geçen gün dinamizmini kaybetmeye yüz tutmuş yaşlı Avrupa’yı bataklıktan kurtaracak çare ancak Türkiye olabilir. Bikere her şeyden önce İslam ülkeleriyle olan ekonomik sosyal kültürel münasebetlerde Türkiye’nin birikimine ve engin tecrübesine ihtiyaçları var.  İşte bu noktada Türkiye, Avrupa ile Müslüman ülkeleri arasında köprü vazifesi yapacak tek ülke konumunda gözüküyor. Ancak şu da bir gerçek, geldiğimiz noktada tüm dünya ülkelerine yön veren AB ve ABD değil, asıl küresel güçler ve derin yapılar yön vermekte. Bakmayın siz öyle Amerikanın süper devlet olarak hava basmasına, oysa ortada bir görünen Amerika, birde görünmeyen Amerika var. Her ne kadar görünüşte güç gösterisinde Amerika ve Avrupa sahne almış gözükse de kazın ayağı hiçte öyle değil,  her iki görünür gücün üstünde derin küresel boyutta yapıların gölgesinde ancak hava basabiliyorlar. Yinede her ne şekilde sahne alırsalar alsınlar bu oyun bir şekilde bozulmalı.  Küresel güçlerin oyununu bozmak içinde her şeyden önce Avrupa’nın ayağına dolanan prangaları atıp Türkiye’nin yedi düvele karşı verdiği terör mücadelesinde köstek değil tam aksine destek olmaları icab eder. Hele ki başta PKK,  PYD, DAİŞ ve FETÖ gibi tüm terör örgütleriyle dişe diş, kana kan verdiğimiz canhıraş mücadelemizde yanımızda olmaları lazım gelir. Aksi takdirde insanlığı kasık kavuracak noktalara taşan terör belası bugün bizi, yarın onları da can evinden vuracaktır. Zaten bunun emarelerini bugünden görür gibiyiz,  baksanıza terör belası bir bakıyorsun bu gün Brüksel’de, bir bakıyorsun Paris’te, bir bakıyorsun G- 20 Zirvesine ev sahipliği yapan Almanya’nın Hamburg’ta, bir bakıyorsun bir başka ülkede can evinden vurulabiliyor.  Madem öyle Brüksel koridorlarında sözü geçen ülke olarak bilinen Fransa ve Almanya’nın tam üyelik işlemlerinde Türkiye’yi dışlayıcı tutumlarından vazgeçmelerinde fayda var. Türkiye’nin o müthiş engin tecrübesine sırt çevirmemeleri gerekir ki,  her geçen gün itibar kaybına uğrayan AB,  yeniden itibar kazanabilsin. Ama gel gör ki, Almanya artık terör örgütlerinin cirit attığı sığınacak liman hale gelmiş durumda. Güya kendince terör üzerinden nemalanacağını düşünüyor, belli ki Hamburg’ta G-20 zirvesinde yaşananlardan ders almayacak. Hem nereye kadar it kopuk sürüsüyle bir arada yaşayabilirler ki. Her türden terör hadiselerine sessiz kaldılar da ne oldu,  demek ki Paris’in göbeğinde çok rahatlıkla bomba patlatılabiliyormuş.  Bugün bize yarın dedik ama bize pek kulak asmadılar. Hiç kuşkusuz kulak verilmese olacağı buydu. Şayet Avrupa yarınından emin olma ve güven içerisinde yaşama diye bir derdi varsa Türkiye’nin dört bir tarafından sarmış olan tüm terör örgütlerine karşı verdiği amansız mücadelesinde köstek değil destek olmalıdır.
             Peki, Avrupa’nın ikide bir derin güçlerin gazına gelip Kıbrıs meselesi ve Ermeni soykırım mevzularında Türkiye’yi köşeye sıkıştırma oyunlarına alet olmasına ne demeli. Zaten oyuna gelmeseler şaşardık, çünkü haçlı zihniyeti ve körkütük Romantik Yunan aşkı bunu gerektiriyor. Maalesef huylu huyundan bir türlü vazgeçmiyor. Oysa uluslararası ilişkiler dini taassup ekseninde yürüyen bir alan değildir,  malum olduğu üzere ilişkilerin ana eksenini ekonomik, sosyal, siyasi, askeri boyut oluşturur. Ama gel gör ki, Papa sanki siyasi lidermiş gibisine üstüne vazife olmayan işlerde Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkıp görüş belirtebiliyor. Yine Yunan Kilisesi lideri ve Atina Başpiskoposu Hristodulos konumunun dışında bir bakıyorsun şom ağzını açıp  “şayet Türkiye’nin üyeliği gerçekleştirilirse Avrupa’nın Türkleşeceği” feveranını koparabiliyor. Tabii Avrupa, Papanın her ağzından çıkacak lafa kulak kabartırsa bu tür bühtanları gerçek sanacaktır. Oysa ortada ne Türkleşmek, ne de asimilasyon var,  tam aksine uluslararası ilişkiler boyutunda birbirlerinden yararlanma amacı vardır.  Zaten tarihi süreç içerisinde Türk ve Avrupa ilişkilerinde de aynı amaç söz konusuydu. Nitekim tarih boyunca hem Türkler hem de Avrupalılar birbirlerine hem kültür aktarmışlar, hem de kültür alarak ilişkilerini sürdürmüşlerdir Bunun sonucu olarak da karşılıklı zengin kültür havzası oluşturmuşlardır. Misal mi? İşte Mozart ve Beethoven bizim mehteranımıza hayran kalaraktan kendi müzik orkestralarını zenginlik katmışlardır.  Keza Makedonyalı Büyük İskender’de Roma’yı fethederek ayrı bir renk katmıştır. Malum,  Fatih Sultan Mehmed’de Peygamber dilinde müjdelenen o büyük kumandan edasıyla İstanbul’u fethettiğinde üçüncü Roma olarak Ayasofya’nın dört bir yanına dikilen minareler ve kubbesine yerleştirilen Hilalle Bizans’ın kızıl küresini Kızılelma’ya dönüştürerek renk katmıştır. Tabii Fatih Sultan Mehmet bu ya,  bunla da yetinmeyecektir,  Kızılelma’yı bu kez Saint Pierre Kilisesinin kubbesine taşımayı hedefleyecektir. Ancak ne var ki bu hedefini gerçekleştirmeye ömrü kifayet etmez. Olsun, sonuçta Kızılelma sultanlarla kaim değil ya,  dünya döner devran döndükçe Fetih ruhu hiç sönmeyecek Kızılelma olarak parlayacaktır. Çünkü Fetih açılmak demektir,  işte bu açılım ruhu sayesinde dur durak bilmeksizin bir şekilde yeni kültür havzalarına açılabiliyoruz.  Bir başka ifadeyle fetih ruhu kendi kültür ikliminde kapalı havza olarak kalmak değildir, bilakis ileriye doğru açılım demektir.
           Peki, biz kendi Kızılelma ülkümüzle yeni kültür havzalarına yelken açarken,  batı kendi kızıl küresiyle nasıl bir yol izlemekte? Malumunuz, Batı 4. yüzyılın başlarına geldiği süreçte kendi içindeki Hıristiyanların mevcut Roma düzenine başkaldırıp kilise düzenlerini ikame ettiklerinde Haçlı ruhu edineceklerdir. Hatta bu arada Konstantin’in Hıristiyanlığı kabul etmesiyle birlikte imparatorluk düzeni batıdan doğu yakasına kayar. Derken başkent Roma yerine Konstantinopolis sahne alır. Ancak bu el değişikliği Teodosius’un vefatına dek sürer. Değim yerindeyse Teodosius sonrası batı açısından tam bir fetret devri dersek yeridir. Çünkü bu noktadan sonra Roma imparatorluğu çift başlı imparatorluğa ayrılacaktır. Bunun sonucu olarak Roma imparatorluğunun batı yakasını Roma temsil ederken, doğu yakasını da Konstantinopolis temsil eder.  Ancak Batı Roma ardı ardına gelen barbar baskınları karşısında elinde tutuğu kızıl küre meşalesiyle hükümranlığını sürdüremeyecektir. Fakat Doğu imparatorluğu kızıl küresiyle bin yıl daha bir hükümran kalmasını bilecektir.  
          Hiç kuşkusuz Roma İmparatorluğundan sonrası en uzun ömürlü imparatorluk Osmanlı’dan başkası değil elbet.  Üstelik İstanbul’u fethettiğimizde Romanın mirasına sahip çıkmışız da.  Dikkat ettiyseniz bu mirasa Bizans’ın varisi olarak sahiplenmemişiz, bilakis Romanın varisi olarak sahiplenmişiz. Çünkü Bizans, Konstantinopolis kentine ait meskûn bir yerleşim birime atfen verilen bir isimlemedir, yani yıkılan Doğu Roma imparatorluğun ardından verilen bir yafta yakıştırmadır.  Kaldı ki Bizanslılar bile kendilerini Bizanslı görmez,  kendilerin hep Romalı olarak addederler. Aslında bu tür yakıştırmaların kökenine indiğimizde bunun altında Almanlar çıkacaktır.  İşte Almanlar bu ya,  Batı Roma yıkılır yıkılmaz akabinde gevşek birtakım dukalıklar birliğinden oluşmuş Kutsal Roma Germen İmparatorluğunu gerçek Roma olaraktan ileri sürerekten Bizans ismini ortaya atacaklardır Bilhassa bunda 18. ve 19. asırlardan sonra bir kısım Fransız aydınları ve Alman tarihçilerin zihinlere kazıdıkları algı operasyonların payı çok büyüktür.  Hatta algı operasyonlarıyla “Bizans” ibaresine içerik katmak içinde sembolik olarak ay’ın (hilal) Bizans Tanrıçası Diana'yı temsil ettiğini, yıldız’ın ise Hıristiyan Constantinople’nin koruyucu Azizesi Mary’i temsil ettiğini pekiştirecek sembolize anlam yükleyeceklerdir. Onlar sembolik anlam yükleye dursunlar,  biz söz konusu ay ve yıldızı engin kültür harcımızla yoğurarak Hilali İslam’ın diriliş sembolü olarak çoktan taçlandırdık bile. Böylece üç hilallerimiz üç kıtayı sarıp sarmalayarak İslam’ın dirilişi gerçekleşir. Hatta sadece dirilişle yetinmeyiz fethettiğimiz toprakların kültür ve medeniyet kodlarını İslam’ın o engin potasında eritip büyük bir medeniyet havzası oluşturmayı ihmal etmeyiz de.  Nasıl mı? İşte Ayasofya bunun tipik misali zaten.
               Evet, Roma’dan bize geçtiğinde kubbesini almaktan sakınca görmemişiz, yetmedi Ayasofya anlam yükleyip dört bir yanına minarelerle donatmışız da.  Tıpkı tarihi süreç içerisinde Sultanlarımıza Sultan-ı Rum (Rum Sultanlığı) demekten sakınca görmediğimiz bir anlam yükleyiştir bu.. Yine tıpkı bu vatanlaştırdığımız Anadolu coğrafyasına İklim-i Rum ve Diyar-ı Rum (Rum Ülkesi),  âlimlerimize  (bilge insan)  mesela yaşadığı yere nispeten Mevlana Celaleddin'i Rum-i veya Eşref-i Rumi, Anadolu Selçuklusuna da Rum Selçukluları deyişimiz gibi bir anlam yükleyiştir.
              Peki ya Yunanlılar?  Malum Yunanlılarda Helenistik kültüre kökten bağlı olmalarına bağlı ama bizim kahvemizi “Cafe Grek” olarak almakta hiçbir sakınca görmemişler.  Yine mesela bizim kültür oyun tip dehalarımızdan Hacıvat ve Karagözümüzü almış gölge oyununa dönüştürmüşler. Tabii onlar bizden faydalanırken biz de boş durmayıp,  İstanbul’u ‘İslambol’ olarak payitaht kılmışız. Aslında İstanbul’un kendi adlandırmamızın dışında esas kökenine baktığımızda ‘Stanpoli’den türemiş bir ibare olup Yunancada büyük şehir manasınadır. Her neyse, sonuçta ister adına Stanpoli, ister İslambol,  isterse bugünkü adıyla İstanbul diyelim besbelli ki medeniyetler el değiştirdikçe ülkeler birbirleriyle kültür alış verişinde bulunabiliyormuş. Derken birbirlerinin kültür havzalarına su taşıyarak zenginleşmiş olunuyor. Madem medeniyetlerin zengin kültür mirasıyla kültür havzaları dolup taşmakta o halde birbirimize öteki gözüyle bakıp toptancı reddiye anlayışıyla dışlayalım ki. Hele şöyle geriye dönüp baktığımızda Avrupalılar bize ait sembolleri Avrupalılaştırırken, bizde Avrupalılara ait simgeleri Türkleştirmişiz. Çünkü kültür alışverişin doğal akışı bunu gerektirir. Üstelik geçmişten geleceğe uzanan ve tabi mecrasında seyreden bir doğal akıştır bu. Nasıl mı? İşte görüyorsunuz Batı bugün olmuş hala bizim Yunusumuz ve Mevlana’mızda ruhunun susuzluğunu giderecek arayıştan vazgeçmiş değildir. Belli ki, bu arayış dünya döndükçe devam edecektir. Madem öyle, ister yeryüzü sathının doğu yakası olsun, ister batı yakası, hiç fark etmez birbirleriyle olan ilişkilerinde ön yargılı yaklaşımlardan arınması gerekir. Hiç yoktan durup dururken asimile endişelerine kapılmaktan kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Şunu unutmayalım ki kültür alış verişi başka bir şey, asimile olmak başka bir şeydir.  Yani, birincisinde zenginleşmek vardır, diğerinde kısırlaşmak vardır. Zira tarih boyunca bunca kültür alışverişi içerisinde geldiğimiz noktada Türk ‘Türk’ olarak, Yunan da ‘Yunan’ olarak kalabiliyor. Yok, efendim,  Papa bize iyi gözle bakmıyormuş, bakmasın, bu papanın problemi bizi bağlamaz ki. Bizim açımızdan Papalığın belli ölçüde de olsa dinden hızla uzaklaşan batıyı Hıristiyan dinine ısındırması alakadar eden husustur. Keza bizim açımızdan Müslümanlar olarak peygamber olarak inandığımız Hz. İsa (a.s)’ ı ve annemiz bildiğimiz Hz. Meryem’i batı âlemine hatırlatması çok mühim hadisedir. Ne yani batı âlemi ateistliğe sürüklenmektense eksikte olsa bir dine mensup olmalarını hiç yoktan iyidir gözle değerlendiririz. Ama bu demek değildir ki Papa dini faaliyetlerinin dışında siyasi alana da el attığında buna seyirci kalınsın. Hem kim demiş yumuşak başlı olsak da uysal koyunluğa razı olunsun,  icabında biz gerektiğinde had hudut bilmeyene haddini hududunu bildiririz de. Yeter ki ölçülerimizden şaşmayalım,  Batının ayak oyunlarının üstesinden geliriz elbet.  
          Batı her şeyden önce neydik edip Papa’nın üstüne vazife olmayan siyasi çağrılarına kapılaraktan Türkiye’nin AB'ye girmesi yolunda kırk dereden kırk su getirmekten vazgeçmeli. Aksi halde Avrupa’yla olan münasebetlerimiz her an kökten kopması an mesele diyebiliriz. Biz yinede her şeye rağmen eskiden olduğu gibi münasebetler devam edecek gibi her daim görüşmelere açık olacağız. Bir noktada buna hem batının hem de doğunun ihtiyacı var. Zira bundan tam üç asır öncesi İstanbul kriterlerimiz bunu gerektiriyor. Gerçektende İstanbul bir zamanlar dünyanın örnek aldığı model bir kentti. Örnek modelimizi unutsak bile tarih bir şekilde hatırlatıyor bize. Zaten hatırladığımızda bu modelin Kopenhag kriterlerinin çok üstünde bir kriter zenginliğe sahip olduğunu idrak edeceğimiz muhakkak. İşte bu yüzden Kopenhag kriterleriymiş Avrupa normlarıymış şuymuş buymuş bize hafif gelir de.  Dolayısıyla kimse kalkıp da bize medeniyet dersi vermeye kalkışmasın, yalandan şu kritermiş,  bu kritermiş diyerekten pişmiş aşa su katmasın.  Bizi yarım asrı aşkındır bekleme salonunda oylamak aslında düpedüz oyunbozanlıktan başka bir şey değildir.
          Maalesef tarihte adalet kılıcımızı barbarlık olarak yaftalayanlar, kendi oyunbozanlıklarının asıl barbarlık olduğunu görmezlikten geliyorlar. Oysa Avrupa’da sağduyulu aydınların da dile getirdikleri gibi barbarlık olarak yaftaladıkları o kılıç âleme nizam vermek için parıldayan adalet kılıcıydı. İspat mı? İşte Osmanlı fethettiği topraklarda yaşayan toplulukların ne kültürüne müdahale etmiş, ne kültürlerine kurutmuş, ne arındırmaya kalkışmış, ne de milliyetlerine dokunmuş, bilakis adalet güneşiyle şemsiyesi altında bağrına basıp yeşertmiştir. Keza tarihte hiçbir topluluğa ne bir Vietnam cehennemi,  ne bir Irak bataklığına benzer manzara yaşattık.  Dini,  rengi,  ırkı ne olursa olsun gittiği ülkelerin insanını sarayına taşıyıp vezirlik görevi bile vermişiz. Yetmedi fethettiğimiz topraklara Mevlana’nın, Yunus’un, Hacı Bektaşi Veli’nin, Hacı Bayram-ı Veli’nin nefesini de taşımışız. Malumunuz o nefesin taşınması demek insanlığın huzur bulması demektir.
        Avrupa yolunda az gittik, uz gittik, dere tepe düz gitmiş olsak ta yarım asrı aşkındır bekleme odasında kalmakla artık bu iş kabak tadı verdi noktasına geldik. Hatırlarsanız daha müzakerelerin ilk başlangıcının zor geçmesi, Avusturya’nın son anda tutumundan vazgeçmesiyle kıl payı çerçeve belgesi üzerinde anlaşacak noktaya gelinmesi, belli ki Avrupa yolunda daha çok mesafe kat etmemiz gerektiğinin işaretlerini vermişlerdi.  Yetmedi 3 Ekim 2005 müzakerelerin başlamasından önce Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanıması gerektiğinin söylenmesi, ardından Türkiye’ye illallah dedirttirecek türden masadan kalkmasına yönelik girişimlere yeltenmeleri de sinir uçlarımıza dokunacak hamlelere tevessül edildi. Neyse ki, hükümetin soğukkanlılığı onların oyununu bozmaya yetmişti. Hiç boşa yırtınmasınlar,  şunu iyi bilsinler ki korkunun ecele faydası yok,  her şeye rağmen Türkiye gayet soğukkanlılığını koruyarak sinirlerine hâkim vaziyette masadan kalkmadan müzakereleri başlatma tarihini koparmasını bilmiştir. Üstelik o günkü şartlarda hem AB içindeki Truva atlarının hem de AB karşıtlarının hevesini kursağında bırakacak bir oyun bozucu rolde ortaya koydu. Hatta Türkiye bunla da kalmaz, tarihler Haziran 2006’yı gösterdiğinde, Rumların Kıbrıs meselesini bahane ederekten ortaya koyduğu veto tehdidine karşı pabuç bırakmayıp soğukkanlı bir şekilde oyunlarını savar da.
        İşte böylesi dikleşmeden dik durabilmek dediğimiz vakur ve kararlı adımlar takip edildiği sürece kazanan biz, kaybedense ön yargılı kumpas kesimler olacaktır. Avrupa yolculuğumuzun başından bugüne her ne kadar içte ve dışta birtakım zinde mihraklar takoz rol üstlenseler de bilhassa Türkiye’nin önünü tıkayan vesayet odaklarının cirit attığı dönemlerde Avrupa kartının işe yaradığı da bir sır değil artık. Nasıl mı? Malumunuz vesayetin kol gezdiği eski Türkiye dönemlerinde insanımızın kendi öz yurdunda özgürce yaşaması için gereken normlar Brüksel’in koridorlarında ancak elde edilebiliyordu. Düşünsenize bir zamanlar insanca yaşamayı tüm dünyaya öğreten durumda iken maalesef yakayı vesayet odaklarına kaptırdığımız dönemlerde öğrenen duruma düşüverdik. Maalesef 28 Şubat zihniyeti ve buna bağlı bir takım derin iç klikler Avrupa kriterlerini insanımıza çok gördükleri için, bu noktada AB bizim için koz olarak kullanacağımız kart oldu.  Nitekim 2002 sonrası hükümetin akıl dolu hamleyle Kopenhag kriterlerini ileri sürerekten pek çok kanunları değiştirmek suretiyle vesayet odaklarının adeta canına ot tıkamıştır. Derken Türkiye’nin üzerindeki baskı alanları bir bir ortadan kalktıkça artık Avrupa’ya pek göbek bağımız kalmaz, bu kez Ankara kriterleri devreye girecektir. Böylece gelinen noktada bizim Avrupa Birliğinin akıl hocalığına ihtiyacımız kalmadığı gibi şimdi tam tersi biz onlara akıl hocalığı yapar konuma geldik. Baksanıza artık uluslararası görüşmelerde ajandamıza bile almıyoruz.  Dedik ya, artık kabak tadı veriyorlar,   kriter miriter hak getire, terör örgütlerine destek vermekle ajandamıza almayı bile zul addediyoruz. Nasıl zul addetmeyelim ki,  baksanıza nerede bir terör örgütü varsa sığınacak liman Avrupa olmakta.
         Velhasıl; uzun ince bir yoldayız, oldu ya Avrupa yolunda mücadelemiz fiyaskoyla neticelense bile insanımızın insanca yaşama standardının aracı olan AB normları Ankara kriterlerine dönüştürme hamlelerimizle artık 2023 Türkiye hedefine ilerlemekteyiz. Gün ola harman ola, bakalım daha neler göreceğiz.
          Vesselam.
http://www.bayburtpostasi.com.tr/avrupa-birligi-maceramiz-makale,7464.html

28 Aralık 2016 Çarşamba

FAZIL ŞEHİRLER VE VÜCUT SARAYI



FAZIL ŞEHİRLER VE VÜCUT SARAYI

                                                      SELİM  GÜRBÜZER

       Eskiden şehir denince halktan kopuk insanlar veya kelli felli adamların, kısaca elitlerin mesken edindikleri yerler akla gelirdi. Kentin arka mahallelerinde yerleşip geleneksel kimliğini koruyan topluluklar ise varoş sakinleri bilirdik. Ancak şimdilerde şehir profili değişmiş olsa gerek ki günümüz şehirlerinde tek tip insan yerine çok tip insan görünümü veriyor. Şehirlerimiz tek boyutlu bir resim değil artık. Kentlerin çehresi değişince, ister istemez şehirlerde tek tip halk, tek tip akademisyen ve tek tip siyasi görüşe rastlanılmıyor. Belli ki kırsal bölgelerden gelen insanlar kentin göbeklerine yerleşince çoğulculuğun hâkim olduğu çok renkli bir şehir hüviyetinin doğması kaçınılmaz kılıyor. Derken kentin yeni sahipleri yerel kimliklerini de buralara taşımış oluyorlar. Hatta kentin yeni sahipleri buralarda kariyer edinmişler de.  Bu durum ister istemez yeni bir şehir prototipini gözler önüne seriyor. Her ne kadar kimileri sırça köşklerinde bu gelişmelerden pek hoşnut olmasa da değişim kaçınılmaz. Hele hele her şeyin hızla değiştiği günümüzde İslami dünya görüşüne sahip insanların kentin görünümünü değiştirdiği bir sır değil artık, üstelik bu görünüm şehrin toprağına, taşına yeni bir ruh işliyor da. Bakalım bu yeni ruh kendini elit sanan çevrelerce nasıl karşılanacak. Onlar bu durumu düşüne dursun her iki taraf içinde karşılıklı değişimin yaşandığı bir süreci yaşıyoruz. Şayet gelenek ve modernleşme çatışmaya dönüşmeden bir arada yaşayabiliyorsak gelecekte fazıl şehirlerin boy vereceğinden söz edebiliriz. Bir başka ifadeyle yaşadığımız şehirler ruhumuzu çalmadıkça, yaşamak asla işkence olmayacak,  bilakis o şehir insana canan olabilir de.  Yeter ki; fazıl şehirler doğsun bak o zaman bir zaman atalarımızın yaşadığı medeni hayat neymiş o zaman idrakine varmış olunacak.
       Bir zamanlar kentin varoşlarındaki Fatma ninenin eşarbı, ya da Ayşe bacımızın çarşafı mesele olmuyordu. Ne zaman ki yerel giysiler üniversite alanlarında görülmeye başlandı, işte o zaman kızılca kıyamet kopmaya başladı diyebiliriz. Bir kısım zinde güçler amansız bir takiple mazlumların peşinde gölge ağlar oluşturup habire şehirleri zindan şehirlere çeviriyorlardı. Oysa bu şehirlerde bir yabancı gibi yaşamak istemiyorduk, kendi öz yurdumuzda kovulmuşluk hissi kanımıza dokunuyordu. Şehrin kaldırımlarından ve caddelerinden akan bunca yığınlar arasında ihanete uğramak bize ölümden beter geliyordu. Nasıl gelmesin ki; ön yargıların tutsağından kurtulmak adına insan hakları çerçevesinde meseleyi dış platforma taşıma ihtiyacı duymuştuk bile. Maalesef iç hukuk kuralları ihlal edilince çareyi dış hukuk kanallarında aramaya koyulduk.  Olur ya insan haklarından sıkça bahsedildiği dünyamızda başörtü bir özgürlük ve bir insan hakkı olarak yankı bulur diye bu yönteme başvurduk. Düşünsenize bir zamanlar 28 Şubat kasırgası bu ülke semalarına kara bulut gibi çökmüştü. Anadolu kadınının tarlada tumbda yetiştirdiği biricik kız evladını gönderdiği şehrin üniversite kapısında paylanması içler acısı utanç bir tabloydu. Onlar kendi öz yurdunda parya durumuna düşürülse de vermiş oldukları o müthiş özgürlük mücadelesi belki de Cumhuriyet tarihinde bir ilk adım atmanın ötesinde ilerisinde büyük bir dönüşümün yaşanacağının muştusunu veren ilk miladi tarihti.  Malum bir zamanlar kimi çevrelerin diz boyu ihanetleri karşısında o günkü şehirler başörtü mağduru kızların gözyaşına sahne olmuştu. Genç kızların üniversite kapılarında veya ikna odalarında direnmesi yüreklerinde hissettikleri inancın gereğiydi. Nasıl direnmesinler ki, başörtüsüne uzanan el hürriyeti zindana atıyordu. Adeta hürriyet bu mazlumlar için boyunlarında asılı bir halkaydı. Bu yüzden sivil inisiyatiflerini ortaya koyup yılmadan, usanmadan ve pes etmeden iç ve dış dünyada hak arama sonucu vicdanlarda ‘yeni yerliler’ olmaya çoktan hak kazandılar da. 
         Neyse ki bunca mücadeleden sonra 2013 itibariyle artık bildik o malum eski yerliler yeni tabloya alışmış olsalar gerek onları öcü görmüyor, eskisi gibi garipsemiyorlar. İnşallah yakın zamanda Türkiye’nin gündeminde başörtü meselesinin tamamen gündemden düşeceğini umuyoruz, bu konuda ümit varız da. Kelimenin tam anlamıyla başörtülü kadının bu çağda gösterdiği bu mücadele azmi kültürel alanda yapılan en büyük modern hareket olarak tarihe geçmiştir. Anadolu kadınının eşarbı şehre yeni renk katmanın yanı sıra kariyerde edinip,  çağın en büyük değişimi gerçekleşmiştir. Böylece Anadolu insanı profili ile şehrin yeni profil tipi birleşip aksiyon doğmuştur. Hakeza Milli Mücadelede cepheden cepheye lojistik destekte bulunup adeta yedi düvele karşı destan yazan kadınlarımız,  günümüzde aynı ruh ve heyecanla şehir merkezlerimize renk katıp bir başka değişim destanı yazmışlardır. İşte sosyal hayata müspet yönde tesir eden böyle bir dönüşüme can kurban dersek yeridir. Bundan da öte içtimai dönüşümde en önemli dinamik rolü ifa eden  ‘bu şehrin yeni yerlileri’ adından çokça söz ettirip tarihe not düşmüşlerdir.
        Artık kent merkezlerinin o donuk yüzü  ‘Yeni yerliler’ sayesinde daha önce görülmeyen sosyal dayanışma selam alıp verme meselesinde bile fark edilmeye başlandı diyebiliriz. Kentin o alışılagelmiş donukluğu yerini sıcak ilişkilere terk ediyor sanki. Bu sıcakkanlılık devam ederse şehir insanın ruhunda yeni bir iklim doğacağa benziyor. Belki de Farabi’nin çok önceden seslendirdiği o özlenen ‘Fazıl şehirler’  artık bir rüya değil hakikat olacaktır. Köyden şehre göç eden insanların kent merkezlerinde kendilerini yalnız hissetmemeleri sıradan bir hadise olmayıp, müspet manada değişim demektir. Zaten aksi bir durumda çatışma şehrin en belirgin vasfı olacaktır.
      Kültürel alanlarda ikili çatışmaların diyaloğa dönüşmesi için gösterilen çabalar meyve vermeye başlasa da, statükocu zihniyet yine de her köşe başında kolluk görevi yapmaktan geri durmayacak gibi. Hakeza farklı kimliğe sahip insanların bir araya gelip karşılıklı demokratik planda tartışma yapmaları ve birbirlerini tanımaya yönelik girişimleri sevindirici olsa da, diğer yandan bu girişimleri bozmaya çalışan devriye muhafızlarını temsilen işbaşında bulunan statükocu zaptiyeler yarınlarımızı karartmaktan vazgeçmeyecek görünüyor. Maalesef farklı fikirlerin konuşulmasından, farklılıkların bir arada yaşanmasından hoşnut olmayan statükocu çevreler, çağın bu büyük buluşmasını sabote etmek için fırsat kolluyorlar. Zihinlerinde oluşturdukları ak ve kara ikileminin verdiği yansımanın bir neticesi olarak çoğulcu anlayışın baskın hale dönüşmesini istemiyorlar. Bu yüzden habire çoğulculuğa sırt çevirmekteler. Onlar sırt çevirseler de kültürel çoğulculuktan korkmamalı, kaldı ki her ferdin meşrebi ve tarzı farklıdır. Önemli olan çoğulculuğu narsisizme dönüştürmeden diyalog kapısını devamlı açık tutabilmektir. Dahası birlikte soluduğumuz aynı coğrafyayı esir kampına dönüştürmeden kardeşçe yaşamak esas olmalıdır. Şurası muhakkak; farklılıkların kaynaşmasında insanlığın elde edeceği sonsuz fayda var. Bu büyük buluşmada zinde güçler endişe duysalar da çoğulcu anlayışın tersine kürek sallamak boşa çaba olacaktır. Değişimin önüne ne kadar barikat konulursa konulsun eninde sonunda değişim bir şekilde kendine kanal bulup yatağında akabiliyor.  İşte bu yönüyle değişim hayata tutunmamızda umut ışığı olmaktadır.
        Bu arada şunu da unutmamak gerekir ki, dış dünyamızda cereyan eden değişmelere paralel, iç dünyamızı da değiştirmememiz gerekiyor. Hatta asıl değişikliği içte başlatmalı.  Bakın Resulüllah (s.a.v); “Nefsini (kendini) bilen Rabbini bilir” buyurmakta. İç âlemimizi de nizama tabi tutmalı ki, değişim konusunda samimiyetimizi ispatlamış olalım. Şehirlerde yaşanan kültür çatışmalarına benzer durum insanın iç dinamiklerinde de mevcut.  Nasıl mı? İslam âlimleri iç âlemde nefse ait bir iksirin varlığından bahsedip,  bu etken gücün şuur altını istila edebileceğini belirtmekteler. İşte bütün benliğimizi sarabilecek bu istilacı etken güç ‘Nefsi emmare’ diye zikredilir.  Bu söz konusu nefsi emmare nefis tabakalarının en alt dilimini oluşturması hasebiyle sürekli kötülüğü veya şehveti telkin edip insanı hayvandan aşağı konuma götürür de. Ancak Nefs-i emmareye karşı vicdanımızın telkiniyle karşı koyulabileceği gibi ruhi kuvvetlerin yardımıyla da nefsi ıslah etmek mümkün. Madem öyle bizi her an hayvandan da aşağıya düşüren nitelikte ki Nefs-i emmarenin şerrinden sıyrılıp ruhumuzu beden sarayında galip kılmalı. Zaten özgür irade ancak ruhun dirilmesiyle belirir.  Anlaşılan insan iki yol ayrımında olduğundan ister ruhuna kuvvet verir özgür olur, ister nefsine hizmet verir köle olur. Dahası iki zıt kutup arasında dengeyi sağlamak insanın gayretine bağlı bir durumdur. Nefse savaş ilan ederken, tabiî ki onu yok etmeyi kastetmiyoruz. Sadece onu başıboş bırakmaksızın dizginleri ele almayı kastediyoruz. Nefsin emrine girmek yerine nefsi emrimiz altına almayı başardığımızda biliniz ki vücut şehrimizde gerçek manada sessiz bir ak devrimin gerçekleşeceği an be andır.  Buna inancımız tam. Nefsi ıslah etmekte nasıl olur derseniz, cevaben deriz ki; ruha kuvvet veren nurani melekelerin sesine kulak verip Allah’a kul olmakla elbet. Ya da vücut şehrimizde Allah’ı çokça anıp, iç âlemimizde cereyan eden çatışmalara son vermekle. Bir başka ifadeyle  “Kalpler ancak Allah’ı zikrederek huzura erer” buyruğundan hareketle Allah Resulünün (s.a.v); “İnsanda bir et parçası (kalp) var ki, o iyi olursa bütün vücut iyi olur” hadis-i şerifin gereğini yapıp vücut şehrini nizama kavuşturmakla.  Kelimenin tam anlamıyla Ehli tasavvuf erbabının beyanlarında geçen nefsin yetmiş şubesi olduğunu, bu şubelerin vücudu istila etmemesi için Allah’ı çokça anmakla mümkün olacağını anlıyoruz. İyi ki de Allah dostları var. Nitekim gönül sultanları Yaratıcı ile kul arasında yetmiş bin hicap perdesinin varlığından bahisle, her bir perdeyi aşmanın pratik yolunun ilk önce nefsin tepesine basıp sonra Lafza-i Celal zikrini (Allah adını) sırasıyla kalp (vücut başkenti), letaifler  (vücut semtleri) ve akabinde tüm vücuda (şehre) dağılacağını telkin edip tatbikini sunuyorlar. Hatta hadisi şerifin ruhuna uygun olarak uyguluyorlar da. Böylece adil idarecilerce fazıl şehirler inşa edilebileceği, fazıl insanlarca (Kutb’ul Aktab, Gavs, üçler, yediler, kırklar vs.) fazıl nesiller yetiştirilebileceği gerçeğiyle yüzleşmiş oluruz. Anlaşılan o ki,  dış dünyada yaşanan gerçekler insanın iç sarayında aynen yaşanıyor. Yeter ki; bunu idrak edebilelim. Vücut sarayımız küçük âlem, hatta büyük âlem diyen âlimlerimiz de var. Gerçekten de insan kendi vücut şehrinin analizini yapabiliyorsa, dış dünyanın o karmaşık gibi görünen meselelerin üstesinden pekâlâ gelebilir de.
            Demek ki, değişim sadece köyde, kasabada kentte yaşanmıyor,  dünyanın her tarafında yaşanıyor. Dış dünyada yaşanır da vücut dünyamızda yaşanmaz mı? Elbette ki yaşanır. Her ne kadar içten kopan fırtına görünmese de dıştakinden daha çok dalgalı seyrettiği muhakkak. Üstelik içten kopan fırtına toplumu, hatta tüm insanlığı etkileyecek cinsten bir değişime yol açabiliyor da. Tabii bu değişim olgusu kimilerinde yavaş, kimilerinde hızlı,  kimilerinde de hiç olmayabiliyor. Zaten değişimi gerçekleştirmeyen insanlara statükocu denmesinin sebebi kendi hür iradelerini ortaya koyamamaları ve tercihlerini buz aküsüyle desteklemelerinden ötürüdür. Dedik ya, insan kalbini iki emdiren kuvvet var, bunlardan biri meleki kuvvet, diğeri şeytani kuvvettir. Şayet insan bu iki çatışma arasında şeytani yöne kayarsa gayya çukuruna düşer, ama meleki kuvvet yönüne meyil gösterirse müspet değişime uğrar. Belli ki; iç âlemde nizam tesis etmenin sırrı Allah'a abd olmaktan geçiyor. Madem öyle bütün sahte mabutlara rest çekip hürriyeti Allah'a kul olmakta arayacağız ve kurtulacağız. İşte gerçek kurtuluş vücudumuzda kodlanmış nurani letaifleri aslına kavuşturma iksirinde gizlidir.
         Şehirlerde birtakım gezinme yerleri var. Otomobille gezinme söz konusu olduğu gibi trenle,  uçakla, vapurla da gezinmek mümkün. İcabında insan kesesine koyduğu parası ölçüsünce turlama vasıtaları da değişebiliyor. Kimi toplu taşım vasıtalarıyla kimi de özel arabasıyla turluyor. Aynı dunum iç dünyamız içinde geçerli. Manevi sermayesi güçlü olanlar İmamı Rabbani (k.s)’in beyan buyurduğu şu merhalelerden geçip Hakk’a vasıl olurlar:
      —Seyr-i afakî (objektif seyahat).
      —Seyr-i enfüsi (Sübjektif seyahat).
      — Seyr-i mutlak (Hakk’a yürümek).
      Nasıl ki bir ülkenin nizamı için şeklen cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar kurulu ve meclis gibi yapılanmalara ihtiyaç varsa iç dünyamızın nizama girmesi içinde gönül sultanlarına ihtiyaç vardır. Zaten yine beşeri ilişkilerde göze çarpan hiyerarşi örgütlenmeye benzer durum, Allah'ın sevgili kulları arasında makam ve derecilerine göre vazife taksimi de söz konusu.
        Madem Allah Resulünün gelmesiyle Peygamberlik kapısı kapandı, o halde Allah Resulünden sonra beşeriyeti ıslah için irşat edicilerin kıyamete dek devam edeceğini kabul etmemiz gerekiyor. Bakın sübjektif dünyanın nizamı için bu örgüt ağının tepesinde Kutb’ul Aktab (Kutuplar kutbu), Gavs-ül Azam, Kutb-ul Ulema (İlk kutup) gibi manevi kutuplar bulunur. Adeta her biri kendi çapında manevi teşkilat ağı oluştururlar. Halk dilinde üçler, yediler ve kırklar diye karşılık bulan bu yapılanmayla birlikte insanların ‘manevi antro-sosyal çevreleri’ nizama alınmaya çalışılır. Zira Allah Resulü; “Benim ümmetimin âlimleri (ilmi ile amil olmuş âlimler) Ben-i İsrail Peygamberleri gibidir” hadisi şerifiyle söz konusu zatların varlığına işaret etmişte. Nasıl işaret edilmesin ki, âlimler Peygamberlerin varisleridir. İşte bu varisler sayesinde beşeriyete nizam verilmeye çalışılır. Derken kâmil insanlar vasıtasıyla iç dünyamızda cereyan edecek kıpırtıların şeytani mi, yoksa rahmani mi olduğunu öğrenebiliyoruz. Elbette ki her şeyde uzman gerektirdiği gibi, manevi dünyamız içinde gönül sultanların rehberliğine muhtacız. Rehbere ihtiyaç duymayanlar herhangi bir engelle karşılaştıklarında dona kalıp haramilerce avlandıkları malum. Keza yine adil idareciye ihtiyaç duymayanlar içinde zindan şehirlerin doğması kaçınılmazdır. Besbelli ki, adil idarecilerin yönetiminde Fazıl şehirler doğabiliyor,  gönül sultanların halkasında ise Yunuslar, Mevlanalar çıkabiliyor. Aksi durumda ülkeler idaresizlikten viraneye dönüşecek, irşattan yoksun insanlarda ruhi bunalıma sürüklenecektir. O halde, sen sen ol,  vücut şehrini haramilerin rehberliğinde ahıra (havyaların yemlendiği mahal) çevirme, ilmiyle amil olmuş âlimlerin önderliğinde saraya çevirmek en doğrusu.
         Tercih noktasında dış dünyamızın idaresi için iyi ve kötü idareciler seçme noktasında dâhilimiz olduğu gibi vücut şehrin idaresi içinde ya gönül sultanlarını, ya da hırsız fenerlerini rehber edinebiliyoruz.  Tabii ki birincisi saadet, ikincisi ise felakettir. Anlaşılan hem dış dünyaya ait, hem de iç dünyamıza ait meseleler diz boyudur. Meselelerin üstesinden gelmek için hem dış hem de iç şehrimizi nizama kavuşturmak gerekir.
       Velhasıl; Peygamberimiz (s.a.v); “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu” beyanından hareketle bilenlerin kılavuzluğuna başvurup şehirlerimizi (iç ve dış şehirleri) aydınlatabiliriz.
              Vesselam.


27 Aralık 2016 Salı

GENÇLİK ATEŞİ



GENÇLİK ATEŞİ

SELİM GÜRBÜZER
  
           Her geçen gün ahlaki değerler ve milli bağlarımız erozyona uğruyor adeta. Zira ahlaki çöküntüyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla doğru dürüst dini eğitiminin verilmemesi kayıp nesil doğuruyor.
          Bir genç çocuk yaşta ebeveyninden gördüklerinden ya da cuma günü veya kandil geceleri cami’de büyüklerden ne gördüyse gördüğü kadarıyla dinini yaşama şansı yakalayabiliyor. Bu yüzden görmek deyip geçmemeli. Zira her şey görmekle başlar. Anlaşılan çocuk ibadetleri taklit etmekle dini hassasiyet kazanabiliyor.  Çocukluğunda taklitte olsa dini yaşama şansı bulamayan bir gencin vay haline, böyle bir gencin elbette ki tahkiki bir dini yaşantıya ulaşması zor olacaktır.  Dolayısıyla buluğ çağına gelmiş bir genç çok küçük yaşta aile ortamında ne aldıysa onu kazanç kabul etmelidir. Zaten bu safhadan sonra istesek te o gence yön veremeyiz, derken bir zaman bağrımıza basıp sevdiğimiz o çocuğun kontrolümüzden çıktığını anlarız, hatta bu safhadan sonra söylenenler genç nezdinde dayatma olarak algılanır da.  Dahası akıl baliğ olmuş bir genç, ebeveynin sorumluluğundan çıkmış sayılır. Nitekim buluğa ermesiyle birlikte yapacağı ibadetler kendisi içindir, yapmazsa da sorumluluk kendisine aittir. Onun sevap ve cezası da Allah'a kalmış bir durum,  biz onu suçlayamayız. Biz şahsını değil, ancak kötü fiillerini kınar ve ibadete teşvik edip motive etmeye çabalarız.
        Demek ki eğitim önce aile ortamında taklitle başlayıp  sonra okul, çevre ve toplum yönlendirmesiyle tamamlanan bir sürecin adıdır.
         Unutmayalım ki, Allah Resulü ‘El Emin’ unvanını genç yaşta kazanmıştır. Zaten El Emin güvenilir, itimat edilen demektir. Malum Allah Resulü nübüvvet öncesinde  “Hılful fudul” diye zikredilen faziletlerin korunması cemiyetinin (derneğinin) El Emin sıfatıyla en genç üyesi olup gelecekte gençlere hayırlı amaçlar etrafında bir araya nasıl gelinebileceğini ve nasıl sivil inisiyatif sahibi olabileceğinin örneğini gösteren ilk peygamberdir. Hakeza Peygamberimizin Nübüvvet yıllarında Mescid-i Nebevi’nin hemen yanı başında yüce dinimizin yayılması için Ehl-i Suffe diye bilinen gençler özel bir yer ayırması manidardır. İyi ki de ayırmış,  çünkü onlar mescitlerin ışık yayan kandilleri olmuşlardır. Böylece Asr-ı saadet devrinde camii ve cemaat anlayışı Ehl-i Suffe’den ayrı düşünülemeyecek noktaya gelmiştir.
       Bugüne geldiğimizde maalesef yetişkinlerimiz camilerimizde bir gencin kusurundan dolayı onu adeta yaylım ateşine tutup ön saflarda aralarına almamaktalar. Oysa sürekli gençleri kınayarak bir yere varamayız, onları eleştirmekle kendimizden kopardığımızın farkında bile değiliz. Doğru ve güzel olana yönlendirmek varken gençleri bunca eleştiri bombardımanına tutmak neyin nesidir doğrusu anlamış değiliz.
        Allah Resulünün hayatına baktığımızda çocuklara selam vermekten tutunda onlarla hemhal olmanın yanı sıra onların nazıyla oynamakta var. Nitekim Habib-i Kibriya Efendimiz (s.a.v) namazda iken omzuna çıkan çocuğun yere düşmesin diye secdeyi uzatmasında ki o derin hassasiyet bunun en tipik örneğini teşkil eder. Bugün bırakın çocuğun omza çıkmasını, secde önünden geçmesine bile tahammülümüzün olmadığı artık bir sır değil.  
         Asrı Saadette gençler baş tacıydı.  Nasıl baş tacı olmasın ki; bakın Üsame b. Zeyd (r.anh) on sekiz yaşında ordunun genç komutanıydı. Tabii bu örnek sadece onunla sınırlı değil, daha birçok örnekler var. Şöyle ki;
         -Müslümanlar Mekke’den Medine’ye Hicret ettiklerinde müşrikler Allah Resulünü öldürmeye karar vermişlerdi, ama Hz. Ali’nin o gün için Allah Resulünün yatağında yatacak kadar cesaret örneği sergilemesi planlarını bozmaya yeten en çarpıcı örnektir. Hakeza yine o bütün gazalarda özellikle Hayber’in fethinde kılıcın hakkını verip Allah’ın aslanı övgüsüne mazhar olmanın ötesinde bir gencin nasıl bir delikanlı örneği olması gerektiğini ispatlamışta.
                                     -Kral Dukyanus’un sarayında her türlü zevki sefayı ellerinin tersiyle itip, inançları uğruna mağaraya sığınan şu meşhur Ashab-ı Kehf diye bilinen yedi uyur gencin hayatı tipik misal olarak karşımıza çıkar.
                                            -Kendisi bir köle iken göğsüne taş konulup ‘Ehad, Ehad’ diye haykıran Bilal-i Habeşi de bir bambaşka genç iman abidesi örneğidir.
                                             -Uhud’da Rasulullah’ı korumak adına;  anam babam sana feda olsun diyecek kadar can yürek Musab bin Umeyr (r.anh)’de şahadet şerbeti içmiş bir genç örneğidir.
                                      -Habib-i Kibriya’nın; İstanbul’u fetheden ne büyük kumandan dediği 21 yaşında ki Fatih Sultan Mehmet'te tâ önceden müjdelenmiş bir genç padişah örneğidir.
                Yukarıda geçen örneklerden de anlaşıldığı üzere Allah-ü Teâlâ akil baliğ olan 12–15 yaşlarındaki genci kul olma noktasında sorumlu kılıp muhatap kabul ederken, günümüzün sözde büyükleri 17–18 yaşlarındaki gençleri göz ardı edip muhatap bile almıyorlar. Oysa akıl yaşta değil baştadır. Kaldı ki Resulü Kibriya Efendimiz üstünlüğün takvada olduğunu bildirmiş. Madem öyle numuneyi imtisal diyebileceğimiz genç yetiştirmek derdimiz davamız olmalıydı.  Ashab-ı Kiram bu davanın gereği Peygamberimizin nazarlarıyla sahabe şerefine erişti ve her biri yıldız hükmüne geçtiler. Hakeza yine Gönül Sultanlarının himmet ve dualarıyla padişahlarımız kıtadan kıtaya fetihler gerçekleştirip her biri adalet kılıcı oldular. Derken böyle bir kültürden genç ve dinamik bir nesil doğup medeniyetler inşa etmişlerdir. Ne var ki sonradan bize bihaller olup o gençliği arar olduk hep. Tabii ki aramak iyi hoşta karşımıza çıkan yeni nesli habire zapturapt altında tutmakla o özlem duyduğumuz gençliği geri getireceğimizi sanıyoruz. Oysa yasaklar maraz doğuruyor, bir genci zorla hizaya getirip yönlendirmek mümkün olmadığı gibi kaş yapayım derken göz çıkarıyoruz. Hatta istediğiniz mesafede okulları meyhane ve birahanelerden uzak yerlere inşa etseniz de, istediğiniz kadar televizyon programlarına; ‘16 yaşından küçüklerin izlemesi sakıncalıdır’ uyarı etiketini iliştirseniz de bu böyledir. Bilakis meraklarını celp etmiş olursunuz. Bu tür yöntemle sonuç almak bir yana kızlı erkekli gruplar halinde flört bir hayat modeli daha da koyulaşmaktadır. Bu gidişatla öyle anlaşılıyor ki güya yaşadığı anın zevkini çıkardığını sanan ruhsuz genç manzaraları hayatımızdan hiç eksik olmayacak gibi. Peki, çözüm ne? Öncelikle çözüm için ilk evvela büyüklerden başlamak gerekir. Şöyle ki;   kerameti kendinden menkul bir takım sözde büyüklerin gençlere olan ön yargılı davranışları ve baskıcı, dayatmacı tutumlarını giderebilecek terapi uygulamaları hayata geçirmek gerekir. Sonraki adım malum tüketim çılgınlığına kendini kaptırmış gençlere öz kaynaklarımızla buluşturup üzerilerinde ki popüler kültürel kuşatmayı giderecek tedbirleri almak olmalıdır. Nasıl tedbir derseniz, gençlerin en çok merak saldığı dergi, gazete, internet, televizyon gibi birçok kitle iletişim araçlarını müspet manada kullanmakla elbet. Yeter ki böyle bir derdimiz olsun, bunu başarabiliriz de.
         Genç kuşaklarla aramızda mevcut olan derin ve onarılmaz kronik uçurumu; ‘Ahir zamandır, eh ne yapalım’ demekle geçiştiremeyiz. Problemlerin kaynağında öncelikle büyüklerin önce çuvaldızını kendilerine batırması gerekirken iğneyi başkalarına batırma hastalığı yatmaktadır.  Derler ya, her türlü problemin çaresi var, bir ölüme çare yoktur diye. O halde suçu ne ortama, ne gence, ne de zamana bağlama hakkımız var. Zaten bir bahane arıyorsak biliniz ki anlık düşünüp kendi hatalarımızı örtbas etmek için kılıf uydurmuş oluyoruz demektir.
          Her nedense dinde zorlama yoktur prensibinden hareketle bilhassa gençlik üzerinde zorlaştırmayın, kolaylaştırın ölçüsünü hep unutur olduk. Gençlere karşı nasıl bir tavır takınılacağını, gençleri tehdit eden kültürel yozlaşmaya karşı nasıl bir alternatif çözüm ve araçlar geliştireceğimizi bilemez haldeyiz. Nasıl olsa Allah-u Teâlâ nurunu tamamlayacak diye olup bitene de büsbütün seyirci kalamayız. Ebette ki bu dinin sahibi Allah, bu dini kıyamete kadar koruyacağına dair vaadi de var, ama bu demek değildir ki bu dünyada bir dikili fidanız olmasın. Bilakis bu hususta Allah Resulünün “Yarın kıyamet kopsa bile ağaç dikiniz”   buyruğu var. Madem öyle her doğan çocuğu yetişmeye aday genç fidanlar gözüyle bakmak zorundayız.  Madem din her an, her dem hayatımızın bir parçası, o halde şartlar ne olursa olsun ulvi ideallerimizi yaşatıp ötelere kanatlandırmak gerekir. Nasıl ki her an tufan varsa,  bir o kadar kendisine uzanacak elleri bağrına basmak için her an limanda bekleyen kurtuluş gemisi de var elbet.  Yeter ki o kurtuluş gemisine Nuh misali binmek için gayret edelim. Malum gayret edenden şeytan kaçar da.
       Gençlere güvenmekte fayda var, gereksiz yere kaygıya kapılıp ta durduk yerde kendimizi heder etmeye ve onlarla didişmenin bir manası yoktur. İslam’ı sevdirmek varken,  Allah belanı versin demek ne derece doğru bir davranış olur siz düşünün.  Hakeza her bir gencin başına gelebilecek felaket için; ‘Sen zaten buna müstahaksın, sen bunu hak ettin, bu bir Allah'ın uyarısıydı’ türünden sözlerde içten içe düşündürücü bir durumdur. Bilmem bu tür sözlerle nereye varabiliriz ki. Düşünsenize yeri geldiğinde akil baliğ olmamış sekiz yaşında bir çocuğu anne veya babasını kaybettiğinde, ölüm nedenini bile işlemiş olduğu herhangi bir suçun karşılığının bedeli olarak yorumlayabiliyoruz. Zaten böyle yorumluyorsak çocuk yetim kalmakla diyet ödemiş gibi bir anlam yüklemiş oluruz.  Oysa ne ebeveyn evladının işlediği fiilden sorumludur, ne de çocuk ebeveyninin işlediği fiilinden dolayı sorumlu tutulabilir.  İlla da bir çocuk için bir şey hüküm gerektiriyorsa bunun için deriz ki ceza ve mükâfat Allah'a havale edilir, bize düşen iyiliğe teşvik etmek olmalıdır. Şayet bir genç namaz kılarken bizden çekindiği için kılıyorsa, demek ki korku bela kılıyormuş, meğer o namaz teşvik edilerek kılınan namaz değilmiş deriz. Yani bir çocuğu Allah'ın rızasını kazanacak amellere hazırlamak esas olmalıdır.
        Olaylara tek pencereden bakamayız, değişik türden çok yönlü bakış açılarının olabileceğini fark edip hayata gri tondan bakmakta fayda var.  Nitekim dinimizde helal ve haramın yanında mubah ve mekruhta var. Her şeyden öte kurtuluşa çağrı tövbemiz var. İstersen tövbeni bin defa da bozsan yine gel diyen Mevlana’mız var. Madem bu kadar varlarımız çok, o halde gençleri hor görmek niye.  İyi ile kötüyü ayırt etmelerine yardımcı olacak ortamları hazırlamak varken zapturapt altına almak niye.
         Şurası muhakkak; aile ortamında baskıya maruz kalan bir çocuk ileri ki yaşlarda olur olmaz her şeye karışan bir karaktere bürünebiliyor. Böylece bakış açısı eleştirel boyuttan olacağından pozitif yaklaşım sergileyemeyecektir hep. Ah zavallı genç ne yapsın,  artık bu noktadan sonra çaresizdir, çocuk yaşta öz güvenini kazanmasına izin verilmemiş ki. Oysa İslamiyet her doğan çocuğun Müslümanlık fıtratı üzerine doğduğunu beyan ediyor. Anlaşılan çokça fıtrata müdahale ilerisinde kültürel erozyon olarak karşımıza çıkabiliyor. Tabiî ki ebeveynler, çevre ve okuldan kaynaklanan yanlış öğretiler genci kendinden koparıp çıkmaz sokaklara sürüklüyor.  Hatta bırakın kendisi gibi kalmayı eşyanın tabiatına bile vakıf olamaz duruma düşmektedir.  Belli ki atalarımız boş yere  ‘Ağaç yaş iken eğilir’ dememişler. Nasıl ki,  defineciler maden ararken kılı kırk yarıp hedefine ulaşmak için gayret gösteriyorsa, insan eğitimi içinde kılı kırk yarmak gerekir. Kelimenin tam anlamıyla önce örnek insan olacağız, sonrasın da; sana gelen sende dirilecek hükmünün gereği yapılacak.  İşte ölçü budur.
        Eğer bugün geçmişte olduğu gibi 7–8 yaşlarında Kur’anı ezberlemiş, 10–15 yaşlarında ilmihal bilgisini halledip yirmi yaşında kitap yazacak düzeye gelmiş genç göremiyorsak, belki de çocuk daha doğar doğmaz sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okunmadığı veya dualar ve ilahilerle beslenilmediği, hatta âlimler meclisinden bulunmayışı ya da helal süt emmeyişi gibi bir dizi genel hasletlerden uzak kalışımızda aramalı...
       İslam âlimlerinin gençliğe yönelik risale yazmamaları canlı bir medeniyetin yaşanıyor olmasıyla ilgili bir husus olsa gerektir. Niye yazsınlar ki, o devirlerde çocuk daha doğar doğmaz sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunarak eğitime adım atıyordu. Şimdilerde hak getire, uygarlık adı altında gençlik makyajlanıp, işte eğitim bu diye yutturuluyor. Maalesef içi boş modernlik sunulduğundan itibaren gençlik sorunları gündemden hiç düşmedi, düşmez de. Yine de ümit varız, mayamızda mevcut ruh köküne sadık o gençlik ateşi her an filizlenip dal budak salabilir de. Neden olmasın ki?

             Vesselam.

26 Aralık 2016 Pazartesi

HAFIZASINI YİTİREN NESİL



       HAFIZASINI YİTİREN NESİL
                                                                                        
SELİM  GÜRBÜZER

        Biz kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz?
        Bu soru karşısında irkilmemek mümkün mü? Her şey bu sorunun içinde gizli çünkü. 
       Maalesef sosyal parçalanmışlığın eşiğinde bulunan bir gençlikle karşı karşıyayız. Her gün hayat yeniden başlıyor. Çocukluk, okul çağı, imtihanlar, üniversite ve çalışma hayatı, evlilik, evlat sahibi olmak derken bir insan ömrünün ne kadar kısa olduğunu anlıyor ve bir hiç uğruna yaşamanın anlamsızlığını hissediyoruz. Böylece iç dünyamızda ruhi susuzluğu gidermeye yönelik adım atma duygusu gelişiyor. Bu arada geçirdiğimiz hayat evrelerinin her birinden kazandığımız tecrübî birikimler insanı ister istemez doğru karar verme eşiğine sürüklüyor. Artık geçte olsa hayatın ne anlama geldiğinin farkına varıyoruz. Önemli olan bu bilinci gençken elde etmektir.  Ne var ki köprünün altından çok sular aktıktan sonra aklımız başımıza gelip ancak olgunluk yaşlarda bir şeyleri fark etmeye başlıyoruz. 
          İdeal bir hayat profili ortaya çıkarabilmek için gençken piri fani ihtiyar gibi yaşamak gerekir ki, ihtiyarken genç kalınabilsin Gel gör ki modern dünya gençlere;‘Hep zlı yaşa genç öl,  cesedin yakışıklı olsun’ histerisini işliyor habire. Her ne kadar Ahmet Haşim genç neslin nasıl olması gerektiğini; “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” mısralarıyla tanımlamış olsa da o özlenen nesilden eser kalmaması düşündürücüdür. Şu bir gerçek; minarenin tepesine şerefe'ye atlayarak çıkılmaz,  merdivenlerden basamak basamak çıkarak erişilir.
         Malumunuz,  vahşi kapitalizmin hoyratça gençliği bir kâğıt mendil gibi buruşturup tüketim çılgınlığı içerisinde çöpe atması toplumu içten içe sarsan bir cinnet tablosudur. Elbette ki,   kültürel değerleriyle bu denli oynanan böyle bir toplumda kimlik krizinin baş göstermesine şaşmamalı. Zira beşeri ilişkiler darmadağınık, bireysel yaşama ağırlıklı bir duygu olarak yerini almıştır. Birbirinden böylesine kopuk,  dünya menfaatine dayalı yaşama biçimi ister istemez kimlik krizini beraberinde getiriyor. Artık kriz öyle bir hal almış ki  “nasıl olsa bir işe yaramıyorum, hızlı yaşayayım da genç öleyim” duygusu gençlerin parolası olmuş durumda.  Acı ama gerçek,  hızlı yaşamaktan anladığımız bu. Tabii hal vaziyet böyle olunca hep birlikte garip bir kıyamet alameti endişesine kapılıveriyoruz.
         Belli ki, kapitalizmin insanlığa aşıladığı tüketim duygusu tek bir hayat tarzı olarak takdim edildiği için bu hale geldik. Şimdi insanlık bu modelin kıskacında ne yapacağının telaşı içerisinde kıvranıp duruyor. Buna gençlerde dâhildir. Nasıl dâhil olmasın ki, emeğin hiçe sayıldığı, tüketimin teşvik gördüğü ortamlar gençliğin psikolojisini olumsuz etkilemektedir. Elbette ki hiç kimse gençken ölmek istemez ama batı tarzı gençlik modası tüm hızıyla toplumları esir almış durumda. Hele hele şimdilerde sıkça rastladığımız gençlik üzerinde baş gösteren fetişizm duygusu söz konusu vahşi modelin yansımasından başka bir şey değildir. Yediden yetmişe herkes iyi bilir ki;  tabiat boşluğu sevmez, sürekli hızlı yaşa genç kal aşısı empoze edildiğinde genç kalmak uğruna ruhumuzda derin yaralar açması kaçınılmazdır.  Kaldı ki üzerimize kara kâbus gibi çöken bu maraz havanın estetikten kozmetiğe, müzik dünyasından medya âlemine uzanan çizgide dal budak sarmışlığını pekâlâ görmek mümkündür. İşte tüm bu puslu hava içerisinde popüler kültür baş tacı edildiğinden ‘melatonin al sakinleş’ telkiniyle gençlik adeta fetişizm belasıyla baş başa bırakılmıştır.  Maalesef yaşanan hayat tablosu bu.
          Tuhaf ama gerçek,  bilhassa milli bayramlarda çök övünülerek söylenilen “İşte Gençlik budur” diye sunulan tabloda çöpe atılacak buruşmuş mendillerden başka bir şey göremiyoruz. Tabii ki sürekli olarak gençliğe; “Aman ha genç kalın, aman ha hızlı yaşayın, daha artık bu dünyaya gelmek yok, ne yaşarsan yanına kâr” tarzında bir reçete sunulursa olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki. Oysa dışı yaldızlı içi perişan aldatıcı bu teşvik uygulamaları gençliği can evinden vuruyor habire.
        Görüyorsunuz neydik ne olduk. Sanki bizi efsunlamışlar.  Her ne olduysa bir anda hafızasını yitiren nesil durumuna düştük.  Toplumu içten içe saran problemin adı hiç kuşkusuz hafıza kaybıdır.  Baksanıza artık birbirimize  “Biz kimiz, nereden geliyoruz nereye gidiyoruz” sorusunu soramaz olduk. Sebebi malum; hafızamızı yitirmiş olmamızdan dolayıdır. Ah şöyle titreyip kendimize bir dönebilsek bak o zaman küllenmiş hafızamız yeniden kıpırdayıp dirilişimizin gerçekleşeceği görülecektir.  Daha da ötesi kendimizi sorgulama imkânına kavuşup yeniden hayata dönüş başlayacaktır. 
           Epey zamandır kayıp nesil olarak bir orada bir burada yalpalamakla meşgulüz. Milletçe batı sevdasıyla hep oyalanıp durduk. Zaten başka bir şeyde yapamazdık. Zira batı’nın ardına takılmamızı öğütlediler habire. Doğuyu bırak, batıya bak denildi. Hâlbuki batı dedikleri kıta bunalımın eşiğindedir.  Birlikte kardeşçe yaşama özelliği sadece doğuya has bir meziyet. Baksanıza batı bunalımdan çıkmak adına aynı binada bir ailenin yaşaması durumunda vergi indirimi uygulayacağını vaat ediyor. Neden derseniz, sebebi gayet açık;  toplumsal parçalanma olmasın diye elbet. Buna mecburlar da. Çünkü Avrupa’da aile mefhumu yok denecek kadar azdır. Bir arada yaşama duygusu gelişmediği içindir parasal tedbirlerle önlem almaya çalışıyorlar. Şimdi aynı durumun bize de sirayet etme riski var.  Şöyle ki; ‘Özgür yaşa, takıl bana hayatını yaşa’ türden sıkça kullanılan argo ifadeler kuşaktan kuşağa hızla yayılıp her geçen gün toplumsal birlikteliğimizi tehdit edecek gibi görünüyor.  Her ne kadar ilk başta bu argo ifadeler gır gır mahiyetinde söylenilse de kazın ayağı hiç te öyle değil, bilakis gençliğin içine düştüğü durumu özetleyen sözlerdir bu. Batı yıllardır bunun ceremesine çekiyor,  onlar nasıl etsem de bu çıkmaz sokaktan kurtulayım diye arayış içerisinde çırpınırken, biz hala kurtuluşumuzu batı hayat tarzında arıyoruz. Bu özenti devam ederse aynı hastalığın pençesine bizler de düşebiliriz her an.
            Osmanlı varı hayat tarzı yaşamak varken batıya özenmek en büyük handikapımız olmuştur. Gel de o hayat tarzını özleme, mümkün mü? Osmanlının nizam-ı âlemi bizim her şeyimizdi. Devleti âliye bir arada yaşamanın tatbikatını insanlığa göstermiş te. Ne zamanki çokluk içinde birlik duygumuzu yitirdik, işte o gün bugündür birlik bağları çözecek nitelikte dışarıdan ithal modeller peşinden koşar olduk.
             Peki, şu birtakım aklı evvellere ne demeli,  güya Osmanlı üç kıtada gerçekleştirdiği fütuhatını kılıçla gerçekleştirmiş.  Doğru mu derseniz, elbette ki külliyen yalan. Hele bir kere tarihi hafızayı yitirmeye dur, böylesi mesnetsiz yorumların ortalıkta dolaşıyor olmasına şaşmamak gerekir.  Şayet şöyle bir tarihin yapraklarını çevirmiş olsalardı insanlığın baskı ve zulümden, mezhep kavgalarının karmaşasından kurtulmak için Osmanlının hürriyet iklimine sığındıklarını pekâlâ görebilirlerdi. Hadi bundan vazgeçtik çağdaş yaşam dişe yutturmaya çalıştıkları hayat tarzı insanları bir arada kardeşçe yaşamayı sağlamak bir yana kamplaşmaya itmiştir, ama Osmanlı öyle değildi,  bilakis Devlet-i Aliye kendi dönemi içerisinde yetmiş iki milleti bir arada özgür kılmıştır. Kelimenin tam anlamıyla kardeşçe yaşamayı sağlayan ve aynı şemsiye altında gölgelenmeyi gerçekleştiren yeryüzünde tek imparatorluk Osmanlıdır.
            Bakın çağdaş dünya dedikleri düzen Bosna’yı, Filistin'i, Suriye’yi, Irak'ı, Kafkasya'yı, Mısır’ı kan gölüne çevirmiştir.  Malum olduğu üzere Çeçenler Ruslarla, Bosna Hersek; Sırp ve Hırvatlarla bir arada yaşayamadı. Her yer kan gölüne dönüştürüldü. Bakmayın siz onların hümanistlikten dem vurmalarına. Meğer hümanizm sadece işlenen cinayetleri örtbas etmek için sadece laftan ibaret bir kılıfmış. Şayet hümanizm sözde değil özde hayata geçirilseydi etnik kimlikler bu denli mesele teşkil etmeyecekti. Onlar hümanistlikleriyle övüne dursun ortada güneş balçıkla sıvanamaz denen bir gerçek var.  Kaldı ki, soy sop faslına girip ayrılık tohumları ekmek batının öteden beri devam ettirdiği bir süreçtir.  Bugün Ortadoğu’da acımasızca kan akıtılıyorsa Osmanlının olmayışındandır.  Zira Osmanlı kendi o muhteşem dönemi içerisinde muhtemel etnik başkaldırışlara karşı tüm etnik unsurları Osmanlılık şemsiyesi altında birleştirerek halletmiştir. Keza Amerika’da öyledir.  Onlar da süper güç olarak Osmanlıyı örnek almış ve kendi ülke sınırları içerisinde uyguluyor da. Nitekim bugün Amerika’da Norveç kökenli veya başka kökenli, Zencisi, Filipinlisi, şusu, busu Amerikalıyım diyebiliyorsa örnek aldığı Osmanlı modeli sayesindedir. Fakat aynı Amerika kendi ülke sınırları içerisinde uyguladığı özgürlüğü dış dünyadan esirgemektedir.  Hatta yeri geldiğinde ülke haklarına karşı son derece acımasız olabiliyor da. İşte en son Baba Bush ve Oğul Bush’un Orta doğuya yönelik açtığı savaş bunun en tipik misali, bilmem başka bir delil göstermeye gerek var mı?
           Türkiye’nin dört bir köşesinde yaşayan insanlarımızın çeşitlilik arz ettiği bir sır değil. Kaldı ki otuzu aşkın etnik unsurdan bahsedilmektedir. Değim yerindeyse bir kilimin desenlerini andıran bir zengin dokumuz var.  Bir kilim üzerine işlenen motiflerin her biri farklı olsa da aralarında kopmayacak şekilde ilmikler atılmış, böylece birlik bağları geliştirilmiştir. İşte bu dostluk bağları sayesinde Türk, Kürt, Laz vs. demeden kız vermişiz, kız almışız,  bağdaş kurup aynı sofraya oturmuşuz,  icabında beraberce halay çekmişiz. Galiba bu güzel tablo birilerinin dikkatini çok çekmiş olsa gerek ki birtakım zinde güçler hasetliklerinden harekete geçip içimize ayrılık tohumları serpiştirme gayreti içerisine girmişlerdir. Zaten otuz yılı aşkındır Güneydoğu meselesiyle uğraşıyor olmamız bunu teyit ediyor.  Aslında bunca zamandır kardeşliğimizi baltalayan zinde güçlere fırsat vermekle kendimize yazık ediyoruz.   Hem de ne yazık. Hiçbirimiz kalkıp ta bu topraklarda Osmanlılık şemsiyesine benzer bir Türkiye şemsiyesi oluşturmak için bir çaba göstermiyoruz. Üstüne üstük aramızdan bir iki kişi çıkıp kardeşlik projesinden bahsettiği zamanda hemen çelme atıyoruz.  Doğrusu bu tezat duruma anlam veremiyoruz.  Her şeye rağmen yılmadan usanmadan kökenimiz ne olursa olsun hepimiz aynı kilimin desenleriyiz ve hepimiz kardeşiz demeliyiz. Düşünsenize birlikte yaşadığımız bu coğrafyada insanların hep bir ağızdan canı gönülden Türkiyeliyim dediğini,  bak o zaman insanımıza reva görülen kimlik testinden geçirme manzaraları bir daha yaşanır mı?  Elbette ki yaşanmayacaktır.  Bakın, Osmanlı altı yüzsene bağrında taşıdığı milletlerin ne dilini, ne de dinini sorguladı,  bilakis tüm cihana bir arada nasıl yaşanabileceğinin tatbikatını göstermiştir.
         Maalesef geldiğimiz nokta itibariyle hafızasını yitiren gençliğe mensubiyet şuuru veremediğimizden meseleleri çözemez hale gelmişiz.  Bir gün elbet köklerimizle yüz yüze geldiğimizde işte o noktada biz kimiz, nereden geldik nereye gideceğiz soruların cevabı karşılık bulacağından emin olabilirsiniz.  Yeter ki,  hafızamızı yeniden tarihle, dinimizle ve bilge insanlarla buluşturalım gerisi kolay. Hiç kuşkusuz niyet hayır olunca akıbet hayr olup Mevla’m neylerse güzel eyleyecektir. 
           Evet,  1299 da Söğütte atılan ruhumuzu yeniden tazelemek gerek.  Dün nasıl ki muhteşem çınarımız tüm kollarıyla tüm cihanı sarıp insanlığa nizam-ı âlem olmuşsak bugünde aynı heyecanla yeniden dünyanın adil terazisi olabiliriz. Neden olmasın ki, bu konuda ümit varız da.
                  Hâsıl-ı kelam; hafızamızı yenilediğimizde dirilişimizin gerçekleşeceğine inancımız tamdır.
                 Vesselam.




25 Aralık 2016 Pazar

DEMOKRATİK TOPLUM




                   DEMOKRATİK TOPLUM

                                                   SELİM  GÜRBÜZER

              Demokratik toplum baskılardan uzak özgürlük sever kitlelerdir. Düşmanına karşı bile son derece tahammüllüdür. Böyle bir sistemin hasmını boğmak diye derdi yok, tüm derdi davası fikri hür, vicdanı hür bir toplum inşa edilmektir.
          Demokrasinin devrim muhafızlarına ihtiyacı yoktur. Nasıl olsun ki, emniyet kemeri özgür iradedir. Aşırı uçlardan söz etmez, tüm akımları serbest bırakıp kendi hallerine terk eder, dahası çoğullaştırarak uysallaştırır. Marjinal veya radikal grupların amaçları demokrasiyi yıkmak olsa bile konuşmalarına izin verip onları yalnızlaştırır. Kaldı ki tek tip görüşlerle bir yere varılamayacağının tarihin sayfaları şahit. Bu yüzden demokrasinin rakiplerine korku salma ya da gözdağı vermek diye bir derdi yoktur, zaten aksi bir yol izlemek marjinal kalmış radikal grupların değirmenine su taşımak olurdu. Zira berikiler-ötekiler, laik-anti-laik, ilerici-gerici vs. gibi şablonlar birliği ve dirliği baltalayan en keskin ayrılıkçı tasniflerdir. Madem öyle, bırakınız her düşünce kendi ekseninde boy versin ki rekabet doğsun, bu durumda radikal akımlar ister istemez güç kaybedecektir. Şu bir gerçek, dayatmayla rakibinizi sadece farklılaştırırsınız ama zayıflatamazsınız, hatta yasaklarla onları güçlendirir ve popüler kılarsınız. Artık anlamak gerekir; hiçbir düşünce kamçıyla, dipçikle yola gelmez. Kaldı ki yasakçılıkla kim ne sonuç aldı ki zinde güçlerde alsın. Şayet çizmeyi aşıp elinize balyoz alırsanız her akımı ya eylem manyağı haline dönüştürürsünüz, ya da Stalin, Mussoloni, Hitler ve Franco gibi hasta bir ruhla milyonların canına kıyarsınız.
            İnsanlara zorla tek bir gömlek giydirmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Bir kere her şeyden önce tek tip üniforma giydirmekle insanların her biri bukalemun tipe dönüşüyor, dahası içi başka dışı başka fertler türüyor. Belli ki Türk insanına giydirilmeye çalışılan deli gömlek dar gelmiş olsa gerek ki; artık bu kadarı da gayrı yeter deyip sandık başına gittiğinde darbecilere gereken dersi vermiş te. Bu yüzden darbeciler için sandık her seferinde kâbus olmaya devam edecektir.
            Devletin biricik görevi insanı itaate zorlayan birey üretmek değil elbet. Yapılması gereken ana kural insan dünyaya daha ilk adım atar atmaz ona değer vermektir. Yani saygı duymak esastır. Şayet bir insan doğar doğmaz rengine diline, kökenine bakmaksızın değer verirsen asıl o zaman bayrağına, ayına, yıldızına kurban bir Türkiye tablosuyla karşılaşırız.  
             Şöyle siyasi tarihe baktığımızda; Jakobenlerin, Robespierre’nin, Billaud Varennes’in, Saint- Just’un, Le Pelletier’in vs.’lerin izledikleri yol yol değildi, düpedüz etrafa korku salmaktı. Hepsi de toplumu formatlamak için ömür tükettiler, fildişi kulelerden kitleleri yönetmek istediler, halka tepeden zavallı gözüyle baktılar. Peki, ellerine ne geçti?  Belki de sormaya bile gerek yok, baksanıza arkalarından; içi boş kavramlar, anarşist topluluklar, elitistlerin ağırlandığı fildişi kuleler, ruhsuz saraylar ve bir dizi mekânlardan başka tek bir miras bırakamadılar.  Tabii buna kazanç denirse.  Tabii bu arada olan halka oldu. Nitekim devletler şefkat abidesi olması gerekirken resmileşmeyi yeğlemiş, resmileştikçe de halklarda devletleşti, böylece kuşkucu ve havadan nem kapan şaşkın halklar oluştu.            
          Mevlana’mız ne güzelde çağrı yapmış; “Ne olursan ol yine gel” diye. Bu çağrıda bireye sözde değil özde saygı duyulurken,  elitist oligarşik bir avuç azınlık zümre ise bırakın tüm insanlığı,  halkımızı bile hep öteki gördüler, ya da bir kullanımlık kâğıt mendil muamelesine tabi tuttular. Kimi insanımızın mensubiyet duygularını kullanıp kandil dağlarına saldılar, işi bitince de acımadan hadi güle güle deyip ruhunu çöpe attılar, kimilerini de başka alanlarda değerlendirdiler. Her ne hikmetse kutsal devlet erki insana insanca bakamadı. Mahkûm etmek en kolay olanıydı, zaten öylede yapıldı. Böylece toplumla devlet arasında derin onarılmaz yaralar açılıp durduk yerde başımıza dert açtık.   İç barışı unutalı hayli bir zaman oldu, pembe şafakların doğmasını bekler olduk, bir türlü o eski ihtişamımızı yakalayamadık.  Bakın örnek model aldığımız Fransa bile Avrupa Birliğinde yer almamıza tahammül edemiyor. Yeniden medeniyet oluruz kaygısından olsa gerek bu tavrını ısrarla sürdürüyor hala. Hadi Fransa’yı anladıkta ya şu malum zinde iç derin güçlere ne demeli. Habire olaylara ideolojik gözlükten bakmayı marifet sanıp kendileri dışında her türlü görüş ve düşünceyi zindana mahkûm etmekle meşgul oldular. Kelimenin tam anlamıyla Fransa Türkiye’yi dış platformda Ermeni meselesini kaşıyarak karalamaya çalışırken, iç platformda da kuş tüyü yataklarda gününü gün eden bir avuç azınlıkta öteki ilan ettikleri Türkiye’yi mahkûm etmeye çalıştı. Dahası etrafımızı totaliter ağlarla örüp dikte anlayışlarla beynimiz arındırılmak ve hizaya gelmemiz istendi hep. Sadece istekte bulunmadılar, ara sıra aba altında sopa göstererekten ya dediklerimizi yaparsınız, ya da kökünüze kibrit suyu dökeriz tehdidiyle gözdağı verdiler.  Derken ruh kökümüz bu tip ne idüğü belirsiz haramilerce avlandı, çocuk muamelesine tabii tutulup elimize tutuşturulan oyuncaklarla sus ve oyalan denildi. Bitmedi tabii, dahası var: kendinize çeki düzen vermezseniz sonunun ne olacağını siz düşünün diye ikaz edilip kibarca dikkatimiz çekildi. Nasıl mı?
              Malum Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Sezer öncesi YÖK örneğinde olduğu gibi önce ikna odalarında terapiyle işe başladılar. Olmadı karanlık mahfillerce bir takım sağduyu yazarçizerler andıçlandılar, daha da olmadı acımasızca karalanıp hain ilan edildiler. Bu yüzden 28 Şubatın yaralarını bir çırpıda sarmak kolay olmadı. Neyse ki köprünün altından çok sular aktığından artık her şey eskisi gibi değil, şükürler olsun suyun normal yatağında akmaya başladığı günlerin eşiğine geldik. Yeniden 28 Şubat senaryolarının oluşması zor görünüyor. Nihayet  bu sefer ne yaptığını bilen akıllı, hamasetten uzak bir iktidar işbaşına gelir gelmez Kopenhang kriterleri kartını kullanıp zinde güçlerin harekât alanlarını daraltmasını bilmiştir. Hele hele    Avrupa uyum yasaları bir bir devreye girdikçe ne yapacaklarını şaşırdılar, çağdaşlıktan dem vuramaz oldular. Hatta bu sefer Avrupa karşıtı görünüm vermeye başladılar. Bu da yetmedi mitinglerle avaz avaz nara atıp Kuvayı milliyeci maskesine büründüler. Güya Cumhuriyeti kuran iradeyi kendi emellerine göre kullanacaklarını sandılar.  Düşüncelerini Cumhuriyetin ilk 30 yılına endekslediler. Aslında tüm bu çabalar o iradeye hem saygısızlık hem de onları sevimsiz göstermekten başka bir işe yaramadı. Nasıl yarasın ki, onlar slogan üretirken, hükümette onuncu yıl marşıyla dillendirdikleri kozlarını ellerinden alıp Türkiye’yi hızlı tren ve demir ağlarla örüyordu. Keza Asya’yı Avrupa’ya bağlayan denizaltı Marmarayı hayata geçiriyordu. Böylece slogan üreten bu kesimlerin bir kez daha otoriter ve kapalı bir kafa yapısına sahip oldukları tescillenmiş oldu. Bizde pekala biliyoruz ki; Cumhuriyet kurulduğunda o günün konjonktür şartları gereği idari mekanizma bir nebze otoriter olmak zorundaydı, geçiş sürecini sancısız geçirmek adına böyle düşünülmüş olabilir. Ama bugünün dünyasında aynı düşünceyi sürdürmek abesle iştigal olurdu. Zaten gelinen nokta itibariyle Türkiye’yi otoriter bir yapıya büründürmek toplumu çağın dışına ve kapalı toplum olmaya itmek olur ki, artık bu imkânsız hale gelmiş durumda.
          Her değişim evresi zemzem suyuyla yıkanıp gerçekleşmez, mutlaka yeni bir sistem oturtmanın bir bedeli vardır. O muhteşem 600 yıllık imparatorluktan daha çiçeği burnunda Türkiye’ye geçişte, yeni oluşan devletin Faşizmi örnek alması teklif edildiğinde, bunun bir zulüm, istibdat olacağını o gün bile reddedilmişti. Bizatihi en yetkili ağızdan; “Öğreti istemem, yoksa dogmalaşırız” denilerek demokrasi denemesine geçilmiş, ama ne yazık ki bu engin anlayışın ömrü yetmemiş, sonradan anlaşıldı ki; demokratik Cumhuriyetin gerçekleşmesi sonraki kuşaklara bırakılmış. Belli ki,  şimdiki sözde Kuvay-ı milliyecileri 1930’lu yıllara mıhlanmakta ısrarcılar, bu yüzden bir milim dahi mesafe kat edemiyorlar. Onlar “düşün ama ifade etme” anlayışındalar hala. Oysa bu anlayışı dayatmak insanımıza yapılacak en büyük zorbalık olacaktır.  O halde yanlışa düşmemek adına geleceğe bakmalı, yeni ufuklara kanatlanmalı. Geçmiş sadece tecrübe için vardır, 1930’lu yıllar sadece kuruluş mayamız, o mayanın üzerine demokrasiyi inşa edebilirdik pekâlâ. Statükocu zihniyete Nasrettin Hoca misali sormak gerekir, göle demokrasi maya çalma zamanı bugün değilse, ya ne zaman?  Biz biliyoruz ki; Hoca’nın o meşhur espriyle karışık ‘ya tutarsa’ sözü ileriye atılım yapılmasının gerekliliğine işarettir.
         Cumhuriyetimizi bize armağan edenler;  sakın ola bir adım ileri gitmeyin, bıraktığımız noktada çivilenip kalın diye devretmediler, modern uygarlığın en üst seviyesine sıçrayalım diye emanet ettiler, anlayana tabii.
         Evvela beyinleri özgürleştirerek işe başlamalı, zihinler gülistana dönüştürmeli ki; toplumsal mutabakat gerçekleşebilsin. Eğer düşünceye saygılı isek ferdin devlet gibi düşünme mecburiyetini rafa kaldırmalı. Çünkü düşünceye saygı erdemliliktir. Düşünceyi erdem görmeyen ülkeler asla demokratik cumhuriyet olamaz.
          Şöyle tarihe bir göz attığımızda gelişmeye katkıda bulunan kaynakta hep mimlenen sakıncalı piyade diye tabir ettikleri bilge insanların varlığını görürüz. Sakınca yaftası yiyen insanlar yaşadıkları dönemlerde çok ağır bedel ödeseler de birçok tabuların yıkılmasına vesile oldular. Sokrates Atina yasalarının dışladığı bir filozoftu, ama bugün o gönüllerde yaşıyor. Zira o düşünce adamıydı. Diğerleri malum, düşünceyi yargılayan yargıçların hiçbirinin bugün ne adı,  ne şanı, ne de esamisi var ortada. Neden hafızalardan silindi acaba hiç düşündünüz mü?
         Yasaklar hep maraz doğurmuştur,  ideolojiler bile karşıt gördüğü sistemin müdahalesiyle boy verip, dal budak salabiliyor. Bu yüzden devletin kitleler üzerinde demokles’in kılıcını sallandırıp hizaya getirmeye çabalamasını anlamış değiliz. Etliye sütlüye karışmayan sade bir vatandaşın düşüncesini bile tehdit kapsamına alan anlayışı bilmem hangi mantık ve izaha sığar. Zaten her türlü fikrin gölgesinden korkan, aynı zamanda bireyin özgür iradesini cezalandırıcı yasalar çıkarmaktan zevk alan bir anlayıştan başka ne beklenir ki. Maalesef her on yılda bir tekrarlanan darbeler döneminde yansız, tarafsız idari mekanizma kuramadık, kurabilseydik esas o zaman laiklik güvencededir diyebilecektik. Tarihi fırsatları kaçırdık diyebiliriz, hala inadına inat diyip 28 Şubat varı post-modern darbelere özlem duyanlar var. Oysa    28 Şubat toplum üzerinde bir kırılma, bir fay hattı oluşturmuştu, toplum mühendisliği uygulamaları BÇG (Batı çalışma grubu) elinde zirveye çıkması bunun en tipik örneği. Mevlana ve Yunusça çizgiden gelen topluma devlete başkaldıran muamelesi bir misyon yüklenmek istendi ve  o gözle bakılmaya başlandı. Tüm baskıcı psikolojik hareket uygulamalarına rağmen halkı sokağa dökemediler,  tam aksine halk büyük bir sabır örneği sergileyip oyunlarını suya düşürdü.  Hafife alıp öteki diye dillendirdikleri insanlar bir dağ gibi sessiz duruşuyla adeta destan yazdılar. Merve Kavakçı’yı Hamas ajanı ilan edip sürgün ettiniz de ne oldu, sonunda üniversitelerde, kamusal alanda ve TBMM’de başörtü özgürlüğüne kavuşabilmiştir.  Peki ya Eski Milli İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğluna CIA ajanı karalamanıza ne demeli? Sizin bu ajan etiketlemelerinize kargalar bile güler. Bunlarla yetinilmedi Cengiz Çandar’ı andıçladınız. Ne var ki aynı Cengiz Çandar 15 Temmuz 2016 Darbe girişimine kalkışan İhanet Çetesi odaklarına karşı kalemini aynı hassasiyet içerisinde oynatamamıştır.  Her neyse malum türban türban diye yıllardır dilinize doladığınız kavram bile Fransa’dan ithal. Türbanın Türkçe karşılığı bone olduğunu YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın üniversiteye girsinler diye o gün için pratik çözüm diye sunduğu önerisiyle öğrendik. Baktılar ki türbana alaka büyük,  bu kez U bir dönüşle Anadolu’nun yaylalarından kopup beraberinde geleneksel özellikleriyle şehirlere gelen genç kızların sayısı çoğaldığını gören zinde güçler boneye maksadının dışında anlam yüklemeyi yeğlediler. Artık bu noktadan sonra türban,  bir zaman Ecevit’in dilinden dökülen pekiştirilmiş haliyle devlete başkaldırmak simgesine dönüştürülmüştür. Oysa 1974 yılında devletin temeline dinamit atmak isteyenler kamuoyunda Rahşan affı diye tanımlanan afla özgürlüklerine kavuşmuşlardı, maalesef bu ülkede hiç bunun muhasebesi yapılmadı.  İsteseniz de yüzde yüz başörtüsüz toplum oluşturamazsınız, işte bu konuda ısrarcı olmaya devam ederseniz bunun adı laiklik değil,  Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un dediği gibi bu düpedüz laikçiliktir. Çünkü laiklik dinsizlik değil, bilakis her din mensubunun özgürce kendi kulvarında yaşamasına fırsat tanıyan kavramdır.
       Velhasıl, modern çağın ötesine sıçramak ancak demokratik cumhuriyet ve demokratik toplum oluşturmakla mümkün.
        Vesselam.