SELİM GÜRBÜZER
Eskiden insanlar Evliyaullah’a
en içten duydukları muhabbet ve bağlılıkla Allah yolunda bulunmaktan çok büyük keyif
alırlardı. Ne var ki şimdilerde artık o muhabbetten ve o bağlılıktan pek söz
edemez olduk. Çünkü gelinen noktada değil evliyaya muhabbet duymak, toplumun birbirine
karşı olan muhabbeti kalmamış ki Allah yolundan keyif almaktan söz edilebilsin.
Hele şöyle etrafımıza bir baktığımızda bizim olan bu topraklarda bize ait her
ne değer varsa hemen hepsi yerle yeksan edilmiş durumda. Hiç kuşkusuz
değerlerimizden bu denli oynanmaya kalkışılırsa böylesi bir tabloyla
karşılaşmamız hiçte şaşırtıcı değil. Baksanıza
ortada öyle içler acısı hazin bir durum var ki, birbirimize güven ve muhabbet
duymak hak getire. İslami hassasiyet desen o da evlere şenlik, ortada daha da hazin
bir durum söz konusudur. Öyle İslami hassasiyetimizi yitirmişiz ki, aramızdan
birileri ‘Allah sohbeti, Peygamber sohbeti, Sahabe sohbeti, Evliya sohbeti' yapmaya
kalkışsa dönüp adamın yüzüne bakmayacak hale gelmişiz. Maalesef o derece vahim
bir tabloyla karşı karşıyayız. Ki, İslami hassasiyetimiz her geçen gün daha da
kan kaybına uğramakta.
Evet, acı ama gerçek, içine düştüğümüz içler
acısı bu vahim tablo üç aşağı beş yukarı aynı eksende seyretmekte. Yine de bu eksen
kaymasına rağmen tükenmişlik histerisine kapılmamak gerekir. Nitekim mümin olana
bittik tükendik demek ya da ye’se kapılmak yaraşmaz, bilakis hak yolunda mümine
ümit var olmak yaraşır. Zira mümin odur ki umutların tükendiği noktada bile
diriliş ruhundan hiçbir şey kaybetmeyendir, dahası Allah’ın hükmüne her dem
razı olan demektir. Zaten diriliş ruhu
Allah’ın razı olacağı yolda her dem iri ve diri olmayı gerektirir. Dün nasıl ki
Moğol istilasının yakıp kavurduğu bu topraklarda Söğütte Ertuğrul oğlunun
açtığı sancağının altında toplanan Horasan Erenleri ve Derviş Gazilerimiz
umutların tükendiği noktada bir anda umutları yeşerten diriliş kalelerimiz
olduysalar, bugünde içine düştüğümüz bu kör kuyudan bizi kurtarmaya vesile
olacak yeni Horasan Erenlerimiz çıkacaktır elbet. Allah’ın hazinesi hiçbir
zaman tükenmez, bu nedenle onlar kıyamete
dek her devirde var olacaklardır. Öyle ki, umut kalelerimiz tarihin her
evresinde yaşanan hadiselerin bir imtihan olduğunu ve her yükselişin bir çöküşü olabileceği
gibi her çöküşünde bir yükselişi olabileceği gerçeğinden hareketle en
nihayetinde İslâm’ın yeniden muzaffer olacağının müjdesini her devirde kuşaktan
kuşağa telkin edip umutlarımızı yeşertmeye devam etmekteler de.
İyi ki de, umut kalemiz Başbuğ Veliler her devirde varlar.
Allah’a çok şükürler olsun ki bu sayede dünden
bugüne onca değer aşınması yaşamamıza rağmen halen yıkılmadan ayakta
kalabilmişiz. Hem niye ayakta kalmayalım ki, baksanıza Yüce Allah tarihten bu
güne her daim bizi umutlandıracak ve umutlarımızı yeşertecek Pir-i Türkistan Hâce
Ahmet Yesevi gibi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi, Yunus Emre gibi daha nice Başbuğ
velileri bu topraklarda bulunmasını bizden hiç esirgemediği gibi hiç eksik
etmedi de. Yüce Allah (c.c) bundan böyle de daha nice Başbuğ velileri kıyamete
dek başımızdan hiç eksik etmeyeceğine inancımız tamdır. Madem inancımız ve
güvenimiz tam tekmil durumda, o halde
daha ne duruyoruz, gün bugündür deyip bir an evvel Evliyaullah’ın kapısına koyulmak
gerektir. Ki; Evliyaullah kapısı ümitsizlik kapısı değildir. Hele birde varacağımız
kapıda Evliya-i Kiramın muhabbetiyle yanıp tutuştuğumuzu bir düşünün, hiç
kuşkusuz böylesi bir muhabbet sayesinde gerçek manada Allah’a kul olmak nedir
bunun tatbikini ve ruhunu idrak edeceğimizden de emin olabiliriz. Sakın ola ki,
dergâhlara gitmeye karar verdiğimizde, etraftan insanlar acaba bize ne der türünden
lüzumsuz takıntılar içerisine girip de son anda kendimizi oralara gitmekten alıkoymayalım.
Kim ne derse desin mutlaka Erenlerin nefesiyle soluklanmak gerekir. Hatta soluklanmayla
da kalmamalı, Yunus misali dergâhın kapısında eşik olmakta gerekir. Onlara eşik
olmayalım da hem kime olalım, baksanıza kapılarına layık olmadığımız halde
hiçbir şart koşmadan her gelene Mevlana’ca kucak açıp bin kere tövbeni bozsan da yine gel deyip kapılarını açık
tutmaktalar hep. Aslında her gelen dergâha alınmaz, ama zaman eskisi gibi değil
ki, artık zaman iman kurtarma zamanı olmuş. Nitekim umutların tükendiği noktada
bir bakıyorsun Evliyaullah Hızır misali imdadımıza yetişip işi kolay
kılmaktalar. Dahası Yunusun deyişiyle:
“Gelin
tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye
kalmaz” diyerekten sevgiye susamış çarpan gönüllere ferahlık olmaktalar. Ne diyelim,
işte görüyorsunuz sevgi seli ve
muhabbet kucaklaşması budur. Üstelik bu
sevgi seli sadece bu dünya hayatıyla sınırlı da değil, ahrette de devam edecek bir
muhabbet selidir bu. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v); “Kişi sevdiği ile
birlikte haşr olunacaktır” diye beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir.
Dolayısıyla siz siz olun muhabbette neyin nesi deyip işi hafife almayın. Bakın,
Şeyh Sadi Şirâzî gül bahçesinde gülfidanının dibinde bitmiş bir ot’a gözü
iliştiğinde:
-“Ey
ot! Baksana senin ne doğru dürüst bir şeklin var, ne kokun, ne güzelliğin,
ne de kıymetin var. Acaba şu gülfidanının dibinde bitmekle bir şeref kazandın
mı, bir kıymet buldun mu?” şeklinde muhabbetiyle
oynayacak sözler sarf ettiğinde ot hemen alınganlık gösterip lisan-ı haliyle
meramını şöyle dile getirir:
-“Olsun, her ne kadar renksiz, tatsız ve
kokusuz isem de, sonuçta o gül bahçenin bir otuyum ya, hatta ‘gül
bahçenin otu’ ismini üzerimde taşıyorum da. Şimdi sorarım sana, bu isim, bu şeref ziyadesiyle bana yetmez mi?”
Gerçekten de öyle değil midir, ot otluğuyla
gül bahçesinde gülün yanında şeref bulur da,
bir sofi de Sadatların gül meclislerinde bulunmakla şeref bulmaz mı? Bikere
bir insanın Sadatlara nisbetle sofi adını alması, bu adla onlara muhabbet duyması,
hatta onların meclisinde soluklaması bir
noktada o sofide iman nurunun kemalat bulacağına işarettir. Öyle ya, şimdi o sofi şeref bulmasında ya kim
bulsun. Kaldı ki o sofide iman nuru
kemalat bulduğunda gül bahçesinde en edna sofi olmaya bile gönlüm razıdır
demekten kendini alamaz da. Düşünsenize Sadatların şemsiyesi altında
gölgelenmek ne büyük bir şeref olsa gerek ki hiç kimse bu kapıda makam mevki
davası gütmüyor, bilakis bu kapıda en edna sofi olabilirsem bu bile bana
ziyadesiyle yeter artar diyorlar. Çünkü şemsiyesi altında gölgeleneceğimiz gül
meclis her türlü korku ve endişeden azad bir meclisdir. Yani bu Erenler meclisinde
bulunmakla Allah Teâlâ’nın “Biliniz ki Allah’ın velileri için hiçbir
korku yoktur ve onlar mahzunda olmazlar” (Yunus, 62) diye ayet-i
celilesinde övdüğü Başbuğ Velilerin şemsiyesi altında en edna bir sofilerden
olsak bile kendimizi güvende ve emniyette hissedeceğiz demektir. O halde daha
ne duruyoruz, bir an evvel bizimde o şemsiyenin altında güven tazelememiz icab
eder. Aksi halde son pişmanlık fayda vermeyeceğinden bu dünyadan göç
ettiğimizde ne yanımızda ahrete götüreceğimiz bir manevi azık, ne tutunacak bir
gül dalı, ne gölgesi atına gireceğimiz bir şemsiyemiz, ne de bizi kokusuyla rahatlatacak bir gülfidanımız
olur. Tabi, ruz-i mahşerde kral çıplak bir halde tutunacak
bir dalımız olmayınca da kendi derdimizle baş başa kalaraktan sefillere oynamamız
kaçınılmazdır. İşte sefillere oynadığımız o anda Peygamberimiz (s.a.v)’in
varisi hükmünde Allah dostlarının ne kadar çok önem arz ettiğini hatırlarız da.
Ama dedik ya, son pişmanlık fayda
vermeyeceğinden iş işten geçmiş olacaktır.
Evet, dünyada iken Allah dostlarının şemsiyesi
altına girdiysek ne ala, yok eğer girmediysek ahrette işimizin kolay olmayacağını
tahmin etmek hiçte zor olmayacaktır. Orada işimizin zor geçeceği şundan belli
ki, ehlisünnet kaynaklarına baktığımızda o gün geldiğinde elli yerde sual sorulacağından
söz edilmekte. Hatta cevabı verilmeyen sualler içinde bin sene sabit bir
şekilde adeta yere çakılı bir halde olunacağı da vurgulanmakta. Şimdi gel de bu
durumda kendimize tutunacak bir dal, şefaat edecek bir kaynak arama, ne mümkün.
Hem bizim çapımız ve kapasitemiz ne ki, kendi başımıza çare olabilelim. Öyle ya, kel
derman bulsa kendi başına sürer, bizimkide onun gibi bir şey. Baksanıza hafif
bir yerden yel esse hemen savrulup tarumar olabiliyoruz. Malumunuz, Evliyaullah
öyle değil, yani bizden çok farklı. Bikere adı üzerinde Allah’ın ermiş, dost ve
sevilmiş veli kullarından demek, elbette ki onların mahşerde sualler karşısında
verecekleri cevaplarda anlık olacağı gibi cennete girmeleri de beklemeksizin anlık
olacaktır. Ki; Yüce Allah (c.c) veli
kulları hakkında hükmünü ta dünya hayatında yaşarlarken vermiştir. Bakın
Rabbimiz bu hususta ne buyurmuş: “Dünya
hayatında da ahirette de onlar için müjdeler vardır” (Yunus, 64).
Ayetin mana ve ruhundan da
anlaşıldığı üzere Evliyaullah’ın bu dünyada iken açık tuttuğu kapıları
aşındırmaya gayret etmek kesinlikle bize çok büyük fayda sağlayacağı muhakkak. Yok,
eğer rahatımızı bozamayız, aşındırmayız diyorsak Allah muhafaza eskisi
gibi haramlara dalıp, Allah’ın emirlerine isyan eder hale gelmemiz an meselesi
diyebiliriz. Zira evliyaya olan muhabbetin devamlılık kazanması ancak onları
sık sık ziyaret etmekle mümkün. Aksi halde mürşidle mürid arasındaki muhabbet
bağı kesintiye uğrayıp hatlar kopar da. Nitekim önceleri muhabbeti ve cezbesi
çok olup da sonradan hat kopukluğuna uğrayan sofilerinde var olduğu bilinen bir
husustur. İşte bu gibi durumlara
düşmemek için illa ki mürşid ziyaretini ihmal etmemek gerekir. Sadece mürşid
ziyarete mi? Elbette ki bunun yanı sıra devamlı Allah sohbetinin, Peygamber sohbetinin, Sahabe sohbetinin ve Evliyaullah
sohbetinin yapıldığı mekânları da mesken tutmalı ki muhabbetimiz sürekli
tazelenmiş olsun. Hiç kuşkusuz muhabbet tazelerken bu arada tek temel amacımızın
Allah rızasını kazanmak yönünde niyetimizi sağlam tutmak olmalıdır. Öyle ya, Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik
olmayan bir muhabbet neye yarar ki. Hem Evliyaullaha niçin gönülce bağlanır ki?
Şüphesiz, Allah’ın dostu olduğu için
muhabbet duymaktayız. Zaten dostun dostuna muhabbet duymak Allah’a muhabbet
duymak demektir.
Peki, denilebilir ki bir insanın
Allah dostu olduğunu nerden bileceğiz?
Bikere muhabbet alınıp satılan bir meta değil ki durduk yere bir insana
muhabbet duyabilesin. Direk gönül bağıyla alakalı bir durumdur, asla bu gönül bağı muhabbet kalemle kitapla
izah edilemez. Ancak bunu yaşayan
hissedebilir. Zaten bir insan Allah dostu değilse istese de karşısındakini celb
edemez. Allah’ın sevdiği kul olması
gerekir ki insanların muhabbetini kazanabilsin. Bunun dışında göz boyama metotlarıyla
insanları kendine bağlasa da, asla bu muhabbet kalıcı olmayacaktır, er geç
eninde sonunda kral çıplak bir şekilde foyası ortaya çıkacaktır elbet. Zira sahtelik her an gün yüzüne çıkmaya
mahkûmdur. Kalıcı olansa ebediyete mal
olan bir hakikat güneşidir. Madem hakikat güneşinin peşindeyiz, o halde bize
her daim sadıklarla beraber olmak yaraşır. Nitekim Kur'an-ı Kerimde Cenab-ı Mevla’mız
''Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve
sadık olanlarla beraber olun'' diye
beyan buyurmakta da. İşte görüyorsunuz Kur’an’da net açık bir şekilde Allah
yolunda samimi olan veli kullarla beraber olmaya çağrı vardır. Dolayısıyla bu
çağrının gereğini yaparsak biliniz ki sadıklarla el ele gönül gönüle verip
Hakka vasıl olacağız demektir. Keza Hadis-i Şeriflerde de bu manada benzer
çağrılar vardır. Mesela; ''Allah'ın ehli onlardır ki, görüldüğü zaman, Allah
hatırlanır'' hadis-i şerifi bunun bariz bir delilidir zaten.
Hâsıl-ı Kelam; Mevlana’nın buyurduğu gibi; “Padişahın dostu
olan hiç zayıf kalır mı?” Elbette kalmaz.
O halde bu dünyada evliyayı dost edinen de zayıf kalmaz dersek yeridir.





