18 Mart 2022 Cuma

İNSAN TOPRAKTAN MI YARATILDI?


 

       İNSAN TOPRAKTAN MI YARATILDI?

     SELİM GÜRBÜZER        

           İnsan vücudunda yer alan demir atomu ile kâinatın en uzak yıldızında konumlanan demir atomu hemen hemen aynıdırlar. Madem hamurumuz bir,  madem mayamız bir, hem madem kâinat tek bütün olarak yaratılıp sonrasında çeşitlenmiş hale bürünmüş,  o halde bu noktada insana kâinatın özü gözüyle baksak yeridir.  Bakınız Mevlana bu hususta ne diyor: “Topraktan geldik toprağa gideceğiz.  Mühim olan çamurlaşmamak.

           Her ne kadar Mevlana’nın bu güzel veciz sözü bazı çevreler için hiç bir anlam ifade etmese de, bu malum çevreler bir takım gerçeklerden nereye kadar kaçılabilir ki.  Kaçsalar da çamurlaşmış olacaklardır zaten. Yine malumunuz cansız sanılan toprak nasıl olur da can vermeye vesile olur sorusu öteden beri beşeri sınıf içerisinde bilhassa Allah’a inanmayanlar açısından zihnini hep kurcalayan ve bir o kadar da derinden derine düşündüren bir soru olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki bu soru bugün de, yarında hatta kıyametin kopacağı güne dek bu tip insanların zihnini daha da çok meşgul edecek gibi görünüyor. Onlar nasıl olur tarzında düşüne dursun, inananlar olarak bizim için esas olan Allah’a tam bir teslimiyet içerisinde topraktan yaratıldık toprağa döneceğimize olan inancımızdan zerre miskal dahi taviz vermemek çok mühimdir. Öyle ki Allah’a tam bir teslimiyet haleti ruhiye içerisinde bir bitki çekirdeğini ölü ve karanlık toprağın bağrında filizlendiren Yaratıcı Güç’ün,  hiç şüphe yoktur ki bu dünyadan göç edip toprağa karıştığımızda da ruz-i mahşerde diriliş muştusuyla birlikte yeniden naçiz bedenimizle ruhumuzu buluşturacağına inancımız tamdır. Zira iman zerre miskal şüphe kaldırmaz. Kaldı ki insanı insan yapan asıl ruhtur.  Belli ki, Albert Einstein “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır” sözünü boşa söylememiş. Dolayısıyla yaratılan elementlerden ister azot,  ister oksijen,  isterse karbondioksit olsun her bir element canlıların can simidi görev yapan maddeler olarak dikkat çekmektelerdir. Hele oksijen sayesinde üzerindeki yoğunluğu hafifleyen bir azot gazı vardır ki, üstlendiği misyon itibariyle soluduğumuz havayı berrak bir hale getirip güzelleştirmenin yanı sıra bitkiler içinde doğal bir gübre oluşturabiliyor. Bakmayın siz onun öyle renksiz kokusuz,  tatsız ve atıl bir gazmış gibi duruşuna, aslında kazın ayağı hiçte öyle değil.  Hele bir havadan toprağa, topraktan da azotu bağlayan bakteriler üzerinden faaliyete geçmeye bir görsün hemen pasif halden aktif bir şekilde topraktan filizlenecek olan bitkilere besleyici gübre olmasıyla birlikte tüm canlılara bin bir çeşit lezzette gıdalar oluşunda katkı payını ve varlığını hissettirebiliyor.

       Bilindiği üzere toprağın bağrında eksi (-) yüklü değere sahip karbon ve azot molekülleri vardır. DNA’da ise eksi (-) azot,  karbon, fosfor, hidrojen ve oksijenden kurulu merdivenimsin bir molekül yapı söz konusudur. Şimdi diyebilirsiniz ki DNA ile toprağın ne ilgisi vardır ki,  merak bu ya toprağı incelediğimizde oksijen, fosfor, hidrojen moleküllerinin eksi (-) değerli karbon ve azotla birleştiğinde tam da insan bedenini oluşturan bileşikler olduğunun ilgisi görülecektir. Bu durum bize Yüce Allah’ın (c.c)  DNA şifrelerine ‘Ol’ kelamıyla emreylediğinde bu söz konusu bileşiklerin Hz. Adem (a.s)’ın topraktan yaratıldığını gösteren mucizevi hadisenin bileşenleri olabileceğini düşündürtmeye yetmiştir de diyebiliriz.  Nitekim Yüce Allah (c.c)  yaratılış hususunda şöyle beyan buyuruyor; “Allah nezdinde İsa’nın durumu Adem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı sonra ona  Ol’ dedi ve o da oluverdi” (Al-i İmran suresi 59. Ayet). Yine Yüce Allah bir ayeti celile de; “Şimdi sor onlara: “Yaradılışça kendileri mi daha çetin, yoksa “Bizim yarattıklarımız mı? Biz kendilerini yapışkan cıvık bir çamurdan yarattık” (37.Saffat suresi 11. ayet) diye beyan buyurduğu gibi Kur’an’da zikrolunan diğer ayetlerde ise topraktan halk olduktan sonra anne karnında geçirdiğimiz yaratılış öykümüzü aşama aşama şöyle idrakimize sunar da:

      -“ Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz” (Mü’minun suresi, ayet 12), 

     -“Sonra onun sağlam korunaklı nutfe haline getiriyoruz” (Mü’minun suresi, ayet 13),

     -“Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurtaya) (rahimde asılıp beslenen embriyoya) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonrada kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir vakit halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir” (Mü’minun suresi, ayet 14).

          İşte Necip Fazıl yukarıda bahsi geçen yaratılışla ilgili ayetlerden ilham almış olsa gerek ki, iç dünyasında kopan sonsuzluğa vurgun bir halet-i ruhiye içerisinde bu hususu ‘Bir adam Yaratmak’ adlı eseriyle varlığın ve yokluğun öyküsünü kendince  ‘hayat-ölüm-kader’ çizgisi ekseninde irdeleyebilmiştir. Tabii irdelemek iyi hoşta, bu arada asıl irdelenmesi gereken bir husus daha vardır ki,  o da malum insanın topraktan nasıl yaratıldığının biyolojik yönden irdelenmesinin gerektiği hususudur. Hele yukarıda bahsi geçen ayetlere birde bu gözle, yani biyolojik pencereden bakılmaya çalışıldığında Hz. Âdem’in yaratılışında eksi (-) değerli azot ve karbon molekülünü taşıyan toprakla DNA arasında çok yakından ilgi bağının olduğu görülecektir. Nitekim bir bitki için doğurgan toprak neyse,  bir çocuk içinde anne rahmi doğurgan toprak olarak anlam ifade eder.  Hele bir tohum toprağa düşmeye görsün bir bakıyorsun toprağın bağrına gömülüp bir anda neşvünema buluyorsa bir blastula da aynen bir tohum misali rahme tutunup (gömülüp) 16.cı güne geldiğinde üç extraembriyonal kesenin (amnion-vitellus-allontios) oluşumuyla insan taslağı denen embriyo şeklinde gelişim kaydedip dünyaya nur topu çocuk olarak gelebiliyor. Öyle ki anne karnında embriyoyu oluşturan keseler bir yandan insan organlarının oluşturan yapılara dönüşürken diğer yandan da vitellüs kesesi allontois sayesinde sıvı kan ve lökosit, eritrosit ve trombosit gibi kan hücrelerine dönüşebiliyor. Derken bu söz konusu değişim ve dönüşüm aşamalarında aktif rol oynayan extraembriyonal keselerden vitellüs’ün ceninin beşinci haftasına kadar hem embriyonun kan hücrelerini hem de cinsiyet hücrelerini ürettikten sonra görevini karaciğere devredip köreldiğini,  allontois’in ise ikinci ayın sonunda köreldiğini ve böylece körelmeyle birlikte görevlerini nihayete erdirmiş olurlar. Bu arada trofoblast hücreleri tarafından oluşturulan saçaklar da kökleriyle rahmin içine kanca atıp anne karnındaki ceninin hayat bulmasında, besin ve gaz alışverişi temininde aktif görev üstlenmiş olurlar. Ki,  Allah Teâlâ bu hususta; “Sizi analarınızın karınlarında üç karanlık içinde bir yaratılıştan öbür yaratılışlara halk edip duruyor” (Zümer,6) diye beyan buyurduğu ayet-i kerimeyle ceninin üç katmanla çepeçevre sarıldığına işaret ediyor. Zira bu üç katman amniyon zarının dış kısmını içine alan karyon ve rahim duvarından başkası değildir. Ki, amniyon ve karyon zarları cenini çepeçevre sarıp onu korumakla yükümlüdür. Keza amnion sıvısının 31 santigrat derecelik sabit sıcaklıkta olması cenini belli bir ısı ayarında tutmanın yanı sıra sıvı içerisinde rahatça yüzmesini de sağlar. Derken böylesi ideal sıvı ortamı sayesinde doğumun gerçekleşmesi kolay hale gelir. İşte görüyorsunuz başlangıçta cansız gibi görünen hücreler Yüce Allah’ın  ‘Ol’ emri doğrultusunda canlılık kazanıp anne karnında embriyolojik gelişmeyle birlikte dünyaya nur topu bebek olarak gelmektelerdir. Kelimenin tam anlamıyla başlangıçta su iken bir anda ete kemiğe bürünmüş bir canlı olarak dünyaya gelmiş olmaktayız.  Ve Yüce Allah (c.c) bu hususta şöyle beyan buyurur da: “İnkâr edenle, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yaratığımız görmezler mi? Hala inanmayacaklar mı?” (Enbiya, 30).  İşte bu gerçeği inkâr eden ateistlerin görmedikleri şundan besbellidir ki hala bugün olmuş gelinen noktada inadım inat ileri sürdükleri  canlı canlıdan çıkar’ tezinden geri adım atmış değillerdir. Ama şu da var ki ateistler yaratılış gerçeğini ne kadar inkâr ederseler etsinler, şunu iyi bilinsinler ki yaratılışla ilgili bu ayetler camilerde ve evlerde hatim olarak, okullarda, medreselerde ve üniversitelerde ders müfredatı olarak okunmaya devam ettiği sürece bu dünyada düştükleri şüphe girdabından çıkamayıp tedirginlikten rahat uyuyamayacaklardır.  Oysa onların şüphe girdabında göremedikleri şu bir gerçek vardır ki; Yüce Allah’ın birçok ayette geçen  “Ol”  emri ibaresi hücre yönetimi için ferman niteliğinde bir buyruk olduğu gibi hücre içerisinde birçok kimyasal reaksiyonların, protein sentezi ve enzimlerin işleyişini de kapsayan bir buyruk fermandır. Onlar şüphe girdabında boğularaktan bu gerçekleri bilmezlikten gelseler de hücreler kendilerine yüklenmiş “Ol”  kodunu biliyor ya, bu kod onlara düğün bayram olurda.  Ki,  bu noktada hücre içi faaliyetlerde  “Haktan gelen ferman başım gözüm üstüne” diyen,  aynı zamanda hücre içi hiyerarşik düzenin işleyişinin komite kademesinin en tepe noktasında bulunup ne yapacağını bilen DNA vardır. Nitekim yaratılışla ilgili tüm bilgiler “Ol” emriyle DNA'ya kodlanmış olduğundan tüm hücresel faaliyetler DNA’nın başkanlığında işlevlik kazanmaktadır. Bu demektir ki, canlının en temel birimi olan hücre içi hiyerarşik düzenin koordinasyonunda birinci derecede sorumlu DNA olup, bu kademenin ikinci alt basamağında ise DNA’dan gelen talimatları gerekli yerlere iletmekle yükümlü mRNA (haberci RNA) vardır. Bunun altında da gelen mesajları uygulayıcısı olarak protein sentezinde görev yapan ribozom ve biyolojik katalizör olarak rol alan enzim dünyası vardır.  Öyle ya,  madem ortada hücre içerisinde böylesi muazzam bir hiyerarşik bir düzenin varlığı söz konusu,  o halde bu kurulu düzen hakkında günlük hayattan örnekler vermemiz gerekir ki böylesi mükemmel bir düzenin nasıl işlediğini daha iyi anlayabilmiş olalım. Nasıl mı? Mesela nasıl ki bir buhar makinesiyle çalışan bir lokomotif mühendisin programladığı bir plan dâhilinde hızlandıkça yavaşlayan ya da yavaşladıkça hızlanan (negatif geri tepme-feed back)  bir ayar sistemi söz konusuysa, aynı şekilde yaratılan canlı cansız her varlığın işleyişinde de külli iradenin cüzi irade üzerinde yaradılış ayarları söz konusudur. Nitekim canlı âlemin en küçük varlıklarından bakteri ya da virüs genomunda bile bir bakıyorsun baskılayıcı proteini bağlayan ve aynı zamanda hemen yanı başında genin transkripsiyonunu kontrol eden operatör gen vardır. Üstelik operatör gende kendi başına buyruk değildir,  o da  “Ol” emri doğrultusunda tüm hücre içi faaliyetleri idare etmekle vazife almış bir amirdir. Hakeza operatör genin kontrolündeki yapısal işlev gören genlerde öyle olup amirinden gelen talimatların dışında kendi başına asla buyruk kesilmezler, mutlaka vazifelerini operatör genin kontrolünde yürütmek durumundadırlar. Birde hiyerarşik bir yapılanma içerisinde meseleye bütünüyle baktığımızda operatör genin yönetiminde belli bir görev dağılımı çerçevesinde bir araya gelen genler topluluğu adeta bir şemsiye altında ‘operon genler’ olarak vazife yüklendiklerini görürüz. Bu demektir ki genler topluğu operatör genden gelen talimatlar doğrultusunda hareket etmektedirler,  İşte bu noktada hücre içerisinde silsile varı şeklinde cereyan eden talimatlar harfi harfine uyulup karşılık bulmalı ki idari amir pozisyonunda bulunan regülatör genin direktifleri doğrultusunda protein yapımı gerçekleşebilsin.  Böylece alt birim genler üst amirlerin talimatları doğrultusunda pasif halden eylemli gen haline gelmiş olurlar.  Aksi halde, yani gelen talimatların dışına çıkıldığında eylemsiz halde kala kalacaklardır.

           Öyle anlaşılıyor ki, omurgalı ya da omurgasız olsun hiç fark etmez yaratılan her varlığın biyolojik fonksiyonlarının işleyiş sisteminde başıboşluğa asla yer yoktur, her şey bir plan dâhilinde her daim kontrol altında işlevsellik kazanmaktadır.  Aksi halde kalp, mide, kan, dalak gibi nice dokular içerisinde görev almış hücreler mesken tuttukları organlara işlerlik kazandıramayacaktır. Kelimenin tam anlamıyla genler arası koordinasyonda strüktürel genlerin (yapısal genlerin)  bir operatör gene bağlı kalarak, operatör genlerinde bir başka düzenleyici gene bağlı kalarak gerçekleşen böylesi müthiş bir sistem karşısında adeta dilimiz tutulup ‘Allah” demekten başka diyecek bir kelam bulamıyoruz desek yeridir.  Ama gel gör ki, bizler böylesi mükemmel bir hiyerarşik düzen karşısında dilimiz tutulup hayretler içerisinde kalırken, birileri de malum tam aksine “tesadüfi düzen” deme pişkinliğini gösterebiliyor. Hele bilhassa ateistler Hava annemizin Âdem’in eğe kemiğinden yaratılış mucizesine bile bir türlü akıl sır erdiremezler de. Oysa moleküler biyolojinin ortaya koyduğu verilerden hareketle genetik dünyasına daldığımızda genetik şifreleri bir barkot cihazından geçirircesine kendini okutturup yazgıya çeviren tek hücrenin  kemik iliği hücresi” olduğu görülecektir. Nitekim bilim dünyasında hızlı gelişmelerle birlikte bu gün gelinen noktada artık genetik laboratuvarlarda kemik iliği hücreleri alınarak başka ortamda tekrardan üretilebiliyor. Bu demek oluyor ki yaratılışla asıl şifreler açılabilse bir insan yazgısının kayda alınabileceğini gösteriyor.  Zira eğe kemiği insan kaburga kemiklerini içermektedir. Nasıl ki karbon ve azot artı (+) değerli iken toprak ölü (cansız) halde oluyorsa aynen öyle de eksi (-) değerli iken de bir anda toprak canlılık kazanabiliyor. İşte buna benzer konumda genetik şifreleri yazgıya geçirebilecek donanımla donatılmış kemik hücreleri de ‘Ol’ emriyle diriliş moduna geçebileceği gibi yine “Ol” emriyle cansız halde, yani ölü kemikler olarak nötr kalabiliyor.  Ta ki kıyamet günü dirileceğimiz zaman “Ol” emri gelir ancak o zaman dirilişe geçebilmekteyiz.  Dolayısıyla bu noktada Âdem (a.s)’ın kaburga kemiğinden  “Ol” fermanıyla Havva anamızın hayat bulmasına şaşmamak gerekir.  Hiç şüphe yoktur ki Allah (c.c)  her şeyi yaratmaya kadirdir.  Öyle ya, madem Allah (c.c)  kudret sahibidir, o halde Adem  (a.s) ve Havva anamızın yaratılış mucizesi karşısında “Amenna ve Saddakna” demek düşer bize.  

        Hani Mevlana’ca sıkça  Topraktan geldik toprağa gideceğiz deriz ya hep,  gerçekten de Termodinamiğin ikinci kanunu bu sözün doğruluğunu teyid eden bir kanundur. Nasıl mı?  Malumunuz bu kanun;  evrende tüm yaratılmış varlıkların zamanla bozulmaya doğru yüz tutacağını, en nihayetinde tüm canlı canız varlıkların mutlak sonla buluşacağını bildiriyor bize. Hakeza fizikte geçen meşhur entropi kanunu da bu yöne işaret etmekte olup başlangıçtaki evrende var olan mevcut nizami sistemin zaman içerisinde orijinalliğini yitirip dağınık veya plansız bir gayri nizama dönüşeceğini bildirmekte bize.  Böylece entropi kanunun bir gereği olarak sistem git gide bozulmaya yüz tuttukça entropisini artırıp bunun neticesinde kıyametin kopması kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır.  Nitekim Sir Arthur Eddington,  entropi gerçeğinden hareketle termodinamiğin ikinci kanununu evrenin en büyük metafizik kanunu olarak nitelemiştir.  Değim yerindeyse tabiat kanunları bu noktada bizim için  Topraktan geldik toprağa gideceğiz” sözünü birinci elden kendi hal lisanıyla dile getiren en canlı şahitlerimizdir dersek yeridir.  Toprağın bir özelliği daha vardır ki bozulmuş olanı bağrına basıp koruma altına alabiliyor. Zira evlerde kullandığımız toprak hattı hem elektrik cihazlarını korumaya yönelik hattır hem de elektrikli ev aletlerini kullanan insanı da korumaya yönelik toprak hattıdır. Farzımuhal oldu ya,  çamaşır makinesinde elektrik kaçağı var diyelim,  bu durumda hiç endişelenmeye gerek yoktur, şayet toprak hattı varsa çarpmayıp elektrik akımı direk toprağa akacaktır. Şayet bir insanın vücudunda fazladan elektrik yüklüyse yine bu durumda da hiç endişelenmeye gerek yoktur,  yalın ayakla toprak üzerinde birkaç kez dolaşıldığında o insanın vücudunda fazladan olan elektriği toprağa boşaltmış olacaktır.  İşte bu noktada düşünsenize, şayet statik elektrik vücudumuzda hep kalıcı halde kalmış olsaydı elektronik şoklarla kim bilir halimiz nice olurdu,  iyi ki de toprak ana var da bu sayede vücudumuzda fazladan olan elektriği boşaltmış olmaktayız. Dolayısıyla toprağa çok şey borçluyuz. Elektrikçiler çok iyi bilir ki,  nötr yıldız noktasına ve toprağa bağlı olması hasebiyle yüksüzdür ve nötrün sıfır volt potansiyelliyi sayesinde faz ister pozitif ister negatif halde olsun hiç fark etmez arada potansiyel fark oluşacağından devreden akım olarak geçecektir.  Örnek mi? İşte sıfır elektrik nötr halde televizyon, priz, lamba gibi yıldız noktalarda potansiyeli alıcı olarak konumlanırken faz da bu konumlanmadan istifadeyle gerektiğinde tüm devreleriyle birlikte akım olarak sahne alarak işlevlik kazanır. Derken nötr ve faz arasında oluşan potansiyel farkından oluşumundan doğan elektriklenmeyle birlikte toprak hattı adeta bizim hayat sigortamız olur.  Madem öyle,  toprak hattı deyip geçmemek gerekir. Zira o bizim hem yaşarken hem de ölürken beraber olacağımız toprak hattımızdır.  Nitekim toprağın bağrında yer alan A ve B mukopolisakkaritler ve ona ait kristallerin insan kanında anti-AB serumuyla birlikte reaksiyona girip aglütinasyona (çökme) uğraması kanımızın toprakla doğrudan ilişkili olabileceğinin kuvvetle ihtimal dahilinde bir göstergedir.

        Velhasıl-ı kelam Havva’nın yaratılış sırrı işte bu derin moleküler biyolojinin ince şifrelerinde kodludur.

         Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/insan-topraktan-mi-yaratildi-5630-kose-yazisi

 

13 Mart 2022 Pazar

DAĞLAR DÜNYANIN DÖNDÜĞÜNÜN ŞAHİDİDİR

 


DAĞLAR DÜNYANIN DÖNDÜĞÜNÜN ŞAHİDİDİR

             SELİM GÜRBÜZER

        Camid:  statik manasına gelen durağan ve hareketsizlik demektir. Ancak şu da var ki; görünürde durağan ve hareketsiz sandığımız dağ, taş, toprak vs. türden varlıklar aslında dünya ile birlikte hareket halindedirler.  Nitekim maddenin en küçük birimi atom çekirdeği etrafında pervane olan elektronların döner halde var oluşu çıplak gözle göremediğimiz bir hareketliliğin tipik örneğini teşkil eder zaten. Hiç kuşkusuz gözle görülür canlılığı ve hareketliliği de sadece nebatat âleminde (bitki âleminde), hayvanat âleminde  (hayvan âleminde) ve tüm beşeriyet âleminde ( insanlık âleminde)  görmekteyiz.

         Konuk olduğumuz dünyamız görünürde her ne kadar hareketsiz veya sabitmiş gibi görünse de aslında kazın ayağı hiçte öyle değilmiş meğer. Baksanıza bir zamanlar tüm insanlık, Batlamyus teorisini baş tacı yapıp ısrarla dünyanın sabit, güneşin ise onun etrafında dönmekte olduğu zannına kapılmış bile. Ne diyelim,  işte görüyorsunuz tüm insanlık bir zamanlar Batlamyus’un öğretilerine kapıla dursun,  oysaki asırlar öncesinden Kuranı Kerim’de bu husus:

        - “Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir” (Rahman, 5),

        -“Ne güneş aya yetişip çatışır, ne de gece gündüzü geçer. Her bir ayrı ayrı yörüngelerde yürürler” (Yasin, 40)  diye beyan buyrulan ayetlerle dünyanın güneşin etrafından döndüğünü ve belli bir hesaba göre yörüngelerinde hareket ettiğini haber vermekteydi. Amma velakin, gel gör ki insanoğlu bu ayetlere kulak vermek yerine epey bir zamandır içi boş teorilere kulak kabartaraktan oyalanıp ömürlerini heba etmeyi yeğlemişlerdir. Ta ki Batıda aklı başında biri, yani Galileo çıkıverdi, işte o zaman ancak bu içi boş teorilerin yerle yeksan olacağı günlerin eşiğine gelinebildi. Malumunuz Doğuda ise Galileo’dan 7–8 yüzyıl önce ancak bir kısım İslam âlimleri güneşin etrafında dünyanın dönüyor olduğunu dillendirebilmişlerdir. Neyse ki İslam âlimlerinin Galileo’ya göre avantajlı durumları söz konusuydu.  En azından önlerinde kendilerine rehber olarak alacakları Yüce Allah’ın kelamı vardı. Buna rağmen yine de eksik bilgilenmeler Müslüman toplumlar içinde sıkıntılı bir durumdu. Derken keşfedilen teknolojik gelişmeler sayesinde eksik olan sıkıntılar zaman içerisinde bir bir aşılıp sadece dünyanın değil güneşin de belli bir hesaba dayalı kendine has hareket manevrasıyla seyr-i âlem eylediği kanaati hâsıl olmuştur. Nasıl mı?  Dünya bu seyr-i âlem manevrasını üç aşamalı olarak gerçekleştirdiği, mesela birinci manevrasını kendi ekseni etrafında dönmesiyle, ikincisini ise Vega yıldızına doğru seyri âlem eylemesiyle gerçekleştirdiğinin belirlenmesiyle kanaat hâsıl olmuştur.  Keza tüm bu seyr-i âlem manevralar sadece dünya veya güneşe özgü kılınmış değildir, tüm bu manevra alanlarına gezegenler, kuyruklu yıldızlar, meteorlar gibi nice gök cisimleri de dâhildirler elbet.

           Evet, yukarıda mevzubahis ettiğimiz tüm zamanların gelişme evrelerinden elde edilen veriler ışığında öyle anlaşılıyor ki, geçte olsa en nihayet gelinen noktada döngü âlem hususunda sadece yanılan Klaudyos Batlamyus ve onun izinin izi sürenler değilmiş, neredeyse hemen hemen tüm insanlık yanılmış gözüküyor.  Hatta tüm insanlık gözü önünde hareketsiz sandığı dağları bile yerinde çakılı sabit halde sanmıştır. Dedik ya, dünya döndükçe dağlar da bu eksen üzerinde birlikte dönmekteymiş meğer. Neyse ki Yüce Allah (c.c)  Kur’an’da mealen dünya ile birlikte dağlarında hareketli olduğunu haber vermesiyle geçte olsa uyanabilmişiz. Bu demektir ki uyuyan ve durağanlaşan dağlar değilmiş,  tam aksine Kur’an ayetlerinden bihaber olacak kadar gözü kapalı durağanlaşanın ta kendisi biz aciz kullarmışız. Kelimenin tam anlamıyla dur durak bilmeyen bu döngü âleme bakar kör kalmışız. İşte Yüce Allah (c.c) ezeli ilmiyle kullarının basiretsizlik halini Kur’an’da mealen şöyle duyurur da:

       -“Sen dağları görür de onları camid (hareketsiz, cansız) sanırsın. Oysa onlar bulut gibi yürümektedirler. Bu her şeyi sapa sağlam yapan Allah’ın sanatıdır. O yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır” (Neml suresi ayet 88),

      -“Dağları(nı) sapa sağlam dikti” (Naziat,32). 

       Gerçekten de yukarıda zikredilen ayet-i celilerden de anlaşıldığı üzere esen rüzgârlar genellikle batıdan doğuya doğru esmekte, dolayısıyla bulutlarda bu istikamet üzere seyri âlem eylemektedirler. Madem öyle,  bu gözlenen tespit bile tek başına dünyanın dönüşünü ispatlamaya yeter, artar da. Tek kelimeyle evrende muhteşem bir döngü âlem söz konusudur.

        Yer kürenin ilk yaratılışı tıpkı anne karnında ki yaratılışı gibidir. Şöyle ki; Büyük patlama denen Big Bang hadisesiyle birlikte kızgın alev bir küre halinde oluşan dünyamız, bir takım aşamalar kaydedip soğuması sonucunda dağlar gün yüzüne çıkıvermiştir. Öyle ki kızgın alev küre görünümü içeren dünyamızın soğumasının milyon kere rakamlarla ifade edilebilecek bir sürecin akabinde ağır madenler yerin merkezinde, hafif madenlerinse yer kabuğunun dışında yer almak üzere bugünkü konumunu almıştır. Dahası birçok bilim adamının kanaati odur ki; ister adına büyük patlama hadisesi densin, ister büyük bir tufan hadisesi densin hiç fark etmez, sonuçta bu tür yaşanan hadiselerin sonrası kıtaların kayıp çarpışmasıyla dağların ortaya çıktığıdır. Burada bilim adamlarının ileri sürdükleri tezlerinden de anlaşılan odur ki dağlar ansızın ortaya çıkmış değil,  bilakis dünyanın oluşumunda ortada ilahi kudretin tabiata  “Ol” emri doğrultusunda bir dokunuşla nizam verilip sahne almışlığı söz konusudur. Ama her nedense insanoğlu o gün bugündür yaşanan Büyük Tufan hadisesi sonrası sahne alan dağları durağan zannetmiştir hep. Oysaki durağan sanılan dağlar meğer hem kolon hem de kiriş görevi ifa ederekten dünyamızın seyr-i âlemini dengede tutmaktalarmış.  

            Peki, dağlar seyir halindeki dünyamızın kolonları ve kirişleri olarak mı sadece görev üstlenmiş durumdalardır,  elbette ki bu görevinin yanı sıra arz kabuğunun merkezine ilerledikçe silisyum ve magnezyumca zengin ağır madenlerin bulunduğu sima tabakalarını da dengede tutma misyonu yüklenmiş durumdalardır. Zira Yüce Allah (c.c) Kur’an’da denge âlem hususunda “Gökten uygun ölçüde su indirir, onu arzda tutarız. Kuşkusuz bizim onu gidermeye de gücümüz yeter (Müminin,18) diye beyan buyurmaktadır.  Kaldı ki bu hususta Alman jeofizikçi Alfred Lothar Wegener bizatihi 1917 yılında ortaya koyduğu teorisinde yer kabuğunu oluşturan kütlenin (Sial)   sıcak ve akıcı magma sıvısı (Sima) üzerinde hem yatay hem de düşey iki ana eksen üzerinde yüzdüğünden söz etmişlerdir.  Tabii bu söz ettiği açıklama iyi hoşta, fakat insanı bu arada düşündüren acaba hareket halinde bu yüzen gemi nasıl oluyor da rotadan çıkmıyor doğrusu akıl havsalamızın almayacağı bir durumdur bu.  Her ne kadar bu durum insanoğlunun öteden beri aklını kurcalasa da sonuçta unutmayalım ki bu gemiyi ‘ol’ deyip yaratan Yüce Yaradanımız (c.c), yine bu geminin dümeninin kontrolünü tutacak bir güç kumandasını da beraberinde yaratıp öyle yüzdürecektir elbet. Nitekim de bir bakıyorsun bu yüzen geminin güç kumandasının dağların omuzları üzerinde olduğunu görmekteyiz. Zira Rabbü’l âlemin beyan buyurduğu; “Yeryüzünde onları sarsmasın (süratle dönen Dünya’nın dengesi bozulmasın) diye, sabit dağlar yarattık ve doğrusu gidebilsinler diye (karada, denizde ve havada) geniş yollar açtıkDağlar arasından da maksatlarına ulaşsınlar diye bol bol yollar açtık” (Enbiya suresi, 31 ayet) ayetiyle bu durumu teyit ediyor zaten. Şöyle ki; dağlar devasa ağırlıkta özelliklerinden dolayı yeryüzü hareketlerini gerektiğinde frenlemekte, gerektiğinde fay kırılmalarının ve sarsılmaların önüne de geçebiliyor.  Bir başka ifadeyle bu demektir ki dağlar dünyamıza direk (sütun) veya kolon görevi yaparaktan arz üzerinde oluşabilecek her türden sarsıntılara karşı dünyanın denge ayarını sağlamakta. Malumunuz yer kabuğunun alt tabakası olarak bilinen simanın üstünde uzantılar halinde sial tabakası vardır. Özellikle bu tabaka silis ve alüminyumca zengin maddeleri bünyesinde taşıyan simaya çakılı vaziyette bir tabakadır. İşte bu çakılı hali sayesinde yerküreyle kıtalar birbirine bağlanabiliyor. Belli ki söz konusu bağlantı olmasa konuk olduğumuz dünya her an ve her saniye depremlerden, çalkantılardan başını asla alamayacaktı. Rabbü’l âlemin bu nedenledir ki nüzul eylediği bir ayet-i celilesinde; “ (Dünya kendi etrafında saatte 1670 km; Güneş’in etrafında ise saatte 108 bin km hızla dönerken)  Sizi sarsıntıya uğratmasın diye, yer (küre)de (balans –ağırlık kurşunu- gibi)  sağlam dağlar bıraktı; (ayrıca ulaşımda yararlanmanız için) ırmaklar ve yollar da (kıldı). Umulur ki hidayet olunur (yolunuzu bulur)sunuz  (bunları meydan getirmiştir)” (Nahl suresi, 15) diye beyan buyurmuştur. Hele hele bir kısım patlamaya hazır ya da patlamış yanar dağlarda vardır ki, şayet iç bünyesinde patlamaya hazır volkan kaynamaları olmasa hiç kuşkusuz ki dünyamız yine ikide bir zıp zıp her an, her salise depremlerden başını alamayacaktı. Besbelli ki yanardağlar bir nevi yerin altında kaynayan kazan misali hararet giderici görev üstlenerekten yer kabuğunun sükûnetini sağlamaktalardır. Hatta bu arada yanardağ lavları sayesinde insanoğlu da değişik türden kayalaşmış madenleri üretimde kullanmak üzere ekonomik yönden değerlendirme şansı yakalamış olur da. Nitekim durağan ve cansız sandığımız dağlar, taşlar, topraklar bir bakıyorsun aynı zamanda katma değer nimetler olarak karşımıza çıkabiliyor. Madem öyle,   şimdi tam da zamanı bizi dünya gemisi içerisinde dengede tutan Rabbimize ne kadar şükretsek azdır dersek yeridir. Zira “O gün herkes, yanında bir sürücü ve birde şahitle beraber gelir” (Kâf, 21) ayetin sırrı bunu gerektirir.     

          Velhasıl-ı kelam; şairin dediği gibi ‘Dünya döner, devran döner, sonunda her şey aslına döner.’      

     Vesselam.

SU AB-I HAYATTIR


 

SU AB-I HAYATTIR

       SELİM GÜRBÜZER

       Hiç kuşkusuz su ab-ı hayattır. Bikere her canlının kana kanasıya su içmesi ab-ı hayat bir nimet olduğunu teyit ediyor zaten. Hele Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da suyun petrolden daha pahalı biçilmez bir nimet olduğunu düşündüğümüzde kendiliğinden gerçekten de ab-ı hayat bir memba olduğu ortaya çıkmış olur. Hele birde suyun hem yeryüzündeki ısı sıcaklığını sabit ve dengede tutacak derecede sahasında özgül ısıya sahip yegâne tek kaynak memba olması yönüyle hem de vücudumuzun 2/3’sini oluşturması yönüyle de baktığımızda önemi daha da belirgin bir şekilde ortaya çıkmış olur.  Hatta daha da yetmedi bizatihi ısı dengesini dünyanın hemen her sathında eşit ayarda tutacak derecede şimdiye kadar böylesi özgül ısı skalasına sahip herhangi bir maddenin keşfedilmemiş olması bile önemini ortaya koymaya yeten bir durumdur. Nitekim su yoğunluğu ölçüldüğünde +4 santigrat dereceye endekslendiği görülecektir. Bu demektir ki suyun üst kısımları soğumaya yüz tutmuş olsa da altta kalan kısımları 4 santigrat derecenin altına düşmeyecektir. İşte böylesi su endeksi denkleminde kışın buz tabakalarının altında yüzen canlıların suyun yüzeyindeki don olaylarından herhangi bir surette etkilenmeksizin normal hayatlarını sürdürebiliyor olmaları yaratılış mucizesini ortaya koyan mühim bir hadisedir. Yüce Allah (c.c),  besbellidir ki halk ettiği sıvılar arasında bunu en iyi icra edecek ve aynı zamanda ısı dengesini ayarlayacak misyonu suyun omuzlarına yüklemiştir. Malumunuz bilhassa yazın o güneşin yakıp kavurucu sıcaklıklarına maruz kalan deniz yüzeyindeki suyun buharlaşmasıyla birlikte atmosfere yükselen su molekülleri yoğunlaşaraktan gök kubbede süblimleşip tüm canlılar için hem serinletici bulut şemsiyesi olmakta hem de süblimleşme halinin şimşek çakmaları eşliğinde yağışa dönüşüp tüm yeryüzü sathı için bereket ve rahmet kaynağı olmaktadır.  Böylece gök kubbede oluşan bulutlar sayesinde dünyamızın ısı dengesi sağlandığı gibi bu arada insanoğlu da yağan rahmet yağmurundan kendisi için ab-ı hayat olarak addettiği can suyuna kavuşaraktan istifade etmiş olur.  

            Şu bir gerçek hayatiyetin sürdürebilirliği açısından dünyamızın tabii olduğu güneş sistemi içerisinde kendisine en uygun koordinat aralıklar içerisinde yörüngesinde sapmaksızın döngüsünü deva ettirmesinin elzem şart olduğu gibi yine hayatın sürdürebilirliği açısından güneşten gelen kararlı ışınların dünya gezegenimiz üzerinde hiçbir şekilde kesintiye uğramaması da en elzem şarttır. Bilindiği üzere hayatın başlangıcında güneşin kararsız ultraviyole ışınlarına maruz kalan ilkel türden canlılar söz konusu zararlı ışınlardan korunmak adına adeta su altına saklanarak hayatını idame ettirmeye çalışıyorlardı. Ta ki bu durum atmosferde ozon tabakasının oluşumuna dek sürdü de diyebiliriz. Kuvvetle ihtimaldir ki ozon tabakasının oluşumuyla birlikte hayat denen iksir sudan karaya doğru kayıp ivme kazanmış olmasıdır. Nitekim bu kuvvetli ihtimal durumu güçlendirecek dayanağımız ise hiç kuşkusuz Kur’an’da “Kâfir olanlar görmezler mi ki gerçekten de göklerle yer birdi de biz onları ayırdık ve her şeyi, sudan yarattık, hala mı inanmazlar?” (Enbiya, 30) diye beyan buyrulan ayette geçen hayatın ilk evvela sudan halk edildiğine dair işaret edilen husustur.  Kur’an’da yine ab-ı hayat suyun varlığına dayanak teşkil eden hususta ise Yüce Allah (c.c) ; “Sudan insanı yaratan ve onu bir soy ve hısımlık sahibi kılan O’dur. Senin Rabbin her şeye kadirdir.” (Furkan, 54) diye beyan buyurmak suretiyle işaret etmekte.

        Evet, hayata dair işaret edilen ayetlerin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere su gerçekten de ab-ı hayattır. Ancak şu da var ki, su gibi bir ab-ı hayat bir nimeti sadece laf olsun babından önemini ortaya koymak yetmez,  moleküler yönden de analizini yapıp önemini ortaya koymak gerekir. Nitekim meseleye bilimsel yönden baktığımızda bu noktada suyun bileşimi nedir sorusu ister istemez insan aklını kurcalayan bir husus olacaktır.  Bakınız her ne kadar teorik olarak 2 hidrojen atomuyla bir oksijen atomunun birleşmesinden su (H2O) molekülünün meydana geldiğini biliyor olsak da pratikte bir bakıyorsunuz ikisini bir araya getirdiğimizde hiçte su molekülünü meydana getirmenin kolay olmadığı gözlemleriz. Derken acaba ne yapmalı ki, tabiatta var olduğu şekliyle su oluşturulabilsin sorusu aklımıza düşmekte? Elbette ki bu sorunun cevabı bizatihi suyu oluşturan bileşenlerin yapısında gizli. Madem öyle, hem oksijeni hem de hidrojeni ilk etapta laboratuvar şartlarında bir şekilde reaksiyona girdirmek gerekir ki işin sırrı çözülebilsin.  Ama nasıl?  Hiç kuşkusuz bu iş için hafif bir kıvılcım ya da bir ateş çakmakla veya dışarıdan verilecek olan bir katalizör enerjiyle hemen her iki molekülünde kimyasal reaksiyona girmesine yetecektir. Böylece laboratuvar şartlarında analize tabii tutulacak olan her iki maddenin de kimyasal reaksiyona girdirilmesiyle birlikte işin mahiyetinin de anlaşılmasını beraberinde getirecektir. Bu demek oluyor ki, kimyasal reaksiyona girecek olan ister suyu oluşturan moleküller olsun ister bir başka maddeyi oluşturacak daha başka farklı moleküller olsun hiç fark etmez sonuçta elde edilecek maddenin birleştirilme veya ayrıştırılma işlemlerini gerçekleştirebilmek için mutlaka dışarıdan bir aktivasyon enerjisine tabii tutmak gerekir ki işin sırrı çözülebilsin. Hem nasıl ki nur topu bir çocuğun sağ salim dünyaya gelmesi için anne karnında belirli aşamalar geçirildikten sonra doğum hadisesi gerçekleşiyorsa, aynen öyle de ab-ı hayat suyunda meydana gelmesi içinde bir takım aşamalardan geçmesi gerekmektedir. Dahası tıpkı bu durum dünyaya gelmekte olan nur topu bebeğin embriyonik tüm gelişim evrelerine benzer bir şekilde aynen ab-ı hayat can suyunun oluşumu içinde bir takım aşamalardan geçme zorunluluğu söz konusudur. Ancak her oluşum bilindiği üzere hemen öyle birden bire oluşuvermiyor, illa ki ab-ı hayat için ilk etapta aktivasyon enerjisinin devreye girmesi ön şart olarak karşımıza çıkmakta. Bu enerji olmadan ne kimyasal reaksiyon başlatmak mümkün ne de başlatılmış olan reaksiyonun hızlandırılması mümkün. Mesela birçok hayati olaylarda kimyasal reaksiyonların cereyan edebilmesi için canlıyı meydana getiren hücrelerin arasına katalizör görevi üstlenmiş enzimler konumlandırılmıştır. İşte bu enzim örneğinden hareketle aslında su için de canlı cansız hemen her varlık için başlı başına bir katalizör rolü üstlenmiş önemli bir ab-ı hayat kaynağıdır diyebiliriz. Hele bilhassa canlı hücrelerin yapısını her yönüyle incelendiğinde su moleküllerinin bulunmadığı, yani açıkta kalan hemen hemen hiçbir hücre yok gibidir dersek yeridir. Zira susuz hayat asla düşünülemez. Hem kaldı ki canlı hücreler içerisinde büyük oranlarda su olmalı ki; ATP (Adenozin trifosfat)  molekülleriyle kontak kurulabilsin. Nitekim su molekülleriyle reaksiyona giren ATP molekülünün ikinci ve üçüncü fosfat bağlarının koptuğu gözlemlenmiştir.  Dolayısıyla bir fosfat grubunu kaybeden ATP,  ADP (Adenizon difosfat) molekülü adını alır.  Şayet ADP molekülü de bir fosfat grubu kaybına uğrarsa nihayetinde tek fosfatlı AMP (Adenozin monofosfat) adını alır. Bu arada unutmayalım ki katalizörlük görevi sadece suya has bir özellik değil elbet,  bir takım protein içeren maddelerde pekâlâ katalizör görevi ifa edebilir durumdadırlar.  Örnek mi? İşte bu misyonu yüklenmiş enzimler bunun en bariz örneğini teşkil eder. Zaten bir kısım protein molekülleri böylesi bir görev ifa ettiği içindir ki kendilerinden her daim enzim olarak söz ettirmişlerdir.

       Amerika’da özellikle Vincent Joseph Schaefer tarafından yapılan bir çalışmayla su zerreleri molekül bakımdan ne kadar çok küçük çapta, ne kadar saf ve temiz olursa bir o kadar da eksi (-) 40 santigrat derece altında donmadıklarını gözlemlemiştir. Böylece kendisi General Electric Araştırma Laboratuvarında bir araştırmacı gözüyle Schaefer Berkshire Dağlarındaki bulutları kuru buzla tohumlayaraktan yapısını değiştirir de.  Bu demektir ki su taneciklerini sıfır santigrat derecede donmasının arkasında yatan ana neden unsur su zerrelerinin kirli olmasının yanı sıra aynı zamanda su zerrelerinin büyük çapta olmasıyla alakalı bir durumdur. Bilindiği üzere su buharının atmosferde difüzyon sonucu yoğunlaşmasıyla birlikte bulutlar oluşmaktadır. Ancak bu yoğunlaşma sıradan bir yoğunlaşma değil, tam aksine bu iş için tam tekmil yoğunlaştırıcı çekirdeklere de ihtiyaç vardır. Ve bu ihtiyacı büyük ölçüde okyanus tuzları ile kirli su zerreciklerinin karşıladığı belirlenmiştir. Söz konusu tuz ve kirli zerrecikler bir şekilde atmosferde su buharına karışmak suretiyle bulut taneciklerini (çekirdekle- katı cisimler) üretmiş olurlar.  Derken bulutlaşan zerreler önce donma çekirdeği (yoğunlaşma çekirdekleri)  etrafında yoğunlaşmaya başlar, sonrasında ise yoğunlaşan bulut damlacıklarının (buz kristallerinin) kendi aralarında çarpışması sonucu daha da büyüyen zerrelere dönüşerekten dünyamız için rahmet yağmuru olurlar. Öyle ki rahmet yağmurları yeryüzüne yaklaştıkça havanın kaldırma kuvveti sayesinde denge kazanıp bir uçağın piste inişini andırır bir şekilde yumuşak iniş yaparak yağışını gerçekleştirirler. Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta “Gökten bir ölçüye göre su indiren O’dur. Biz onunla ölü bir beldeye hayat verdik, işte sizde böyle tekrar çıkarılacaksınız” (Zuhruf suresi-ayet 11) diye beyan buyurmaktadır.

         Malumunuz yeryüzü sıcaklığı 0 santigrat veya 0 santigrat sıcaklığın altında ise kar tanecikleri şeklinde düşecektir. Keza havanın kaldırma kuvveti olmasa hızla yere düşen yağmur damlaları tüm bitkileri tırpanlayacaktı. Tabii bu arada hiç kuşkusuz bizim çatılarda, camlarda bundan payını alıp incinecektik. Yani bu demek oluyor ki; yağmurun inişine ince bir ayar çekilip limit hızı denen terminal matematiksel hesap söz konusudur. Bu yüzden Fizikçiler tabiatta cereyan eden bu olayı denge hız formülü ile izah etmeye çalışmışlardır.  Bilindiği üzere normal şartlarda tüm cisimler yer çekim kuvveti etkisiyle hız kazanıp düşerlerken su damlacıkların bu kuralı sanki iptal edercesine tam aksine sabit hızla iniş sergilemeleriyle dikkatleri üzerine çekmekte. Hem de pür dikkate şayan bir şekilde aklı karaya vurdururcasına insanı hayrette bırakmakta. Bu yüzden yukarıda da zikrettiğimiz gibi Rabbü’l Âlemin; “O gökten yağmuru bir ölçüye göre indirir” (Zuhruf, 11) diye beyan buyurmaktadır.

       Evet,  hiç şüphe yoktur ki yeryüzüne inen yağmur ölü bir belde bile olsa oraya hayat verebiliyor. Nasıl ki toprak yağmurla hayat buluyorsa aynen öyle de kıyamet günü gelip çattığında da Rabbü’l âleminin  Dirilin, kalkın’ emri fermanıyla Sur üflendiğinde yeniden diriliş bulacağımız muhakkak. Nitekim Yüce Allah kulları için nüzul eylediği ayetlerinde bu üfürüşü kullarına şöyle bildirir;

        -“Sonra Sur’a ikinci kez üfürülür, birde bakarsın ki herkes kabrinden kalkmış ne olacağını bekliyor” (Zümer 68), 

         -“Hepinize ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir. O zaman size: Ey İnsan işte bu, senin yan çizip kaçmakta olduğun şeydir” ” (Kâf, 19),

        - “O gün herkes, yanında bir sürücü ve birde şahitle beraber gelir” (Kâf, 21),

        -“Celalim hakkı için (denir) sen bundan bir gaflette idin. Şimdi senden perdeni açtık, artık bu gün gözün keskindir”  (Kâf, 22).

        Hâsıl-ı kelam kıyamet günü ‘Haydi olun (kün)’ emri ile tüm beşer saniye geçmeksizin bir su misali dirilecektir elbet. Çünkü su ve su zerreleri birer ab-ı hayattır.

          Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/su-ab-i-hayattir-5434-kose-yazisi

11 Mart 2022 Cuma

VİRA BİSMİLLAH DİYEREK MAVİYE GÖNÜL VERDİĞİMİZ DERYALAR

            VİRA BİSMİLLAH DİYEREK MAVİYE GÖNÜL VERDİĞİMİZ DERYALAR

          SELİM GÜRBÜZER                                     

      Yüce Allah (c.c)  okyanusları denizlere, yeryüzünü de kıtalara komşu kıldı. Hatta birbirine komşu kılmanın ötesinde hem karasal âlemi hem de deniz ve okyanus gibi deryalar âlemini canlılarla donatıp biyolojik hayatı diri eyledi. Nitekim derya âleminde yaşayan canlıların sayısı karada yaşayan canlıların neredeyse dört katı büyüklüğündedir. Mesela derya âleminde öyle ilginç özelliklere ve donanımlara haiz yaratıklar vardır ki zaman zaman su yüzeyine çıktıklarında sanırsın ki deryanın ortasında kara parçası vardır.

       Netice-i itibariyle konumlandığımız evrende her ne canlı varlık bize ilginç gelirse gelsin şu bir gerçek nice deryalar canlılara hem yuva olmakta, hem de bağrında pek çok madenleri barındırıp yataklık vazifesi de görmekte. Nasıl mı? Mesela deniz içerisinde kayalık manzara halde bulunan mercanlar bunun en bariz örneğini teşkil eder. Gerçekten de deryalara dalan dalgıçlar bu manzaraya baktıklarında bitki sanır, dokununca da taş.  Oysaki gördükleri ve dokundukları o manzara, adına polip denen küçücük canlılara ait artık maddelerin bir araya gelmesiyle deniz içerisinde meydana gelen kalkerli kabuk oluşumlarından başkası değildir. Derken belli bir zaman dilimi içerisinde mercan iskelet artıklarının kaynaşmasıyla ortaya öyle muhteşem kayalık bir manzara çıkar ki bu durum deniz terminolojisinde “resif kayalık’ olarak karşılık bulur.  Tabii deniz terminolojisinde bu muhteşem manzara bir diğer adıyla “su altı kayalık” olarak karşılık bulur da deryalara açılanlar için bir başka anlamda karşılık bulmaz mı, elbette bulacaktır.  Nitekim deryalara doğa harikası olarak dalanlar için turistik bir manzarayı seyretmek olarak karşılık bulduğu gibi ticari anlamda dalanlar içinde mercan toplamak olarak karşılık bulmaktadır. Bu arada mercan pazarlamak için deryalara dalanlar sayesinde mercan atölyeleri sahipleri de onlardan satın aldıkları ham ürünleri tezgâhlarında işleyip ziynet takısı üretmek suretiyle rızıklarını temin etmiş olurlar. Ancak unutmayalım ki rızkını deryalarda arayanlar için hammadde ürünü sadece mercan değil incide çok önemli hammadde ürünüdür. Tıpkı mercan gibi incinin de kökeni canlı bir hayvana dayanıp aslı yumuşakça sınıfından bir istiridye ürünüdür. Yani bu demektir ki inci denen mücevherat istiridye tarafından üretilen çok değerli organik taşın ta kendisi ziynet ve süs eşyasıdır. İstiridyenin içine kum tanesi ya da kuma benzer bir madde koyulup sedefle kaplandığında bir bakmışsın karşımıza çok değerli mücevherat inci olarak veya süs eşyası olarak çıkabiliyor.  Zira kıymetli oluşundan dolayıdır ki inci meraklıları böylesi organik ürünü yerinde ve kaynağında pek rahat bırakmazlar, her daim inci toplamanın derdine düşeceklerdir. Ne diyelim, işte sizde görüyorsunuz ya,  Yüce Allah (c.c)  mercan, istiridye ve salyangoz gibi küçücük canlıları birer mücevherat üreticisi olarak yaratıp biz aciz kulların hizmetine sunmuştur.  Ve dahi sunulan bu nimet sayesinde insanoğlu paha biçilmez derecede en değerli ziynetleri hem takı olarak kullanıyor hem de bu tür organik ürünlerden istifadeyle ticari anlamda ciddi büyük gelir kazancı elde edebiliyor.  Ancak ne var ki, insanoğlu işin hep ziynet yönüne takılıp nimet boyutunu unutmuş gözüküyor.  Hadi Kur’an’dan bihaber olanları anladık ta,  bu arada Müminler olarak bizlere ne demeli.  Maalesef bizlerde mesela kabuklu canlılardan salyangozunda kabuğunun süs eşyası olarak kullanılmasına takılıp dururuz da nimet boyutu söz konusu olduğunda yan çizip şükretmekten bile aciz duruma düşebiliyoruz.  Bakın, Allah Teâlâ göz ardı edilen bu gerçeği Kur’an’da: “ O iki denizden büyük ve küçük inci mercan çıkar. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz” (Rahman, 22-23) diye beyan buyurmak suretiyle inananı inanmayanı hiç fark etmez tüm kullarını bu hususta uyarır da. Öyle ya, madem Yüce Rabbimiz kullarına ihsan eylediği nimetleri üzerinde düşünmemizi murad eylemekte, o halde deryalarda bizim için mücevherat ve süs eşyası üreten canlılardan “…takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O’dur” (Nahl, 14)  ayetinin mana ve ruhuna uygun olarak süs eşyalarını hakkıyla kullanıp şükreylememiz icab eder.  

           Evet, hiç şüphe yoktur ki denizler ve okyanuslar şükrünü bilen kullar için çok büyük bir nimettir. Şükrünü bilenler bu yüzden denizlere ve okyanuslara açılmak istediklerinde “Vira vira Bismillah” demekten kendilerini alamazlar da. Aynı zamanda    ‘Vira Bismillah’  maviye gönül verenlerin besmelesidir de.  Hele ki bizim olan topraklarda “Vira vira Bismillah” diyerek deryalara açılmak iyi başlangıç dileği manasına kullanılan bir ifade anlamı taşır. Öyle ki bu ifade bir zamanlar Akdeniz’de denizcilik yapan tayfalarımızın dillerinden düşürmeyip de denizlere ve okyanuslara yelken açmanın parolası olarak bugüne gelmiştir.  Hatta sıradan bir ifade, sıradan bir parola olmadığı şundan besbellidir ki,  daha kaptanın ağzından  “Vira Bismillah”  ifadesi çıkar çıkmaz hem deniz mürettebatı aşka gelir hem de bindikleri gemiler.  Zaten ‘Vira Bismillah’ parolasıyla aşka gelinmese tarihten bu güne gelinen noktada ne Çaka Bey’den ne Barbaros Oruç Reisten, ne Hızır Bey, ne Piri Reislerden ne de bindikleri yelkenli gemilerden söz edemezdik.  Ki,  bu hususta Yüce Allah (c.c); “İnsanlara yarayan şeyleri denizde akıt(ıp) taşıyan o gemilerde akıllı kimseler için nice ayetler vardır” (Bakara, 164) diye beyan buyurmakla gemilerin “Vira vira Bismillah” sesleri eşliğinde kıtalardan kıtalara yelken açacağını düşünen dimağların dikkatine sunmuştur. Nitekim bu ayetin mana ve ruhu üzerinde inceden inceye düşünüp hikmetini anlamaya çalıştığımızda, Yüce Allah (c.c)  sadece karada değil denizlerde de ulaşımın rahatlıkla yapılacağına işaret edip kullarının bu noktada ağaçların özgül ağırlığını sudan hafif tutup gemi yapmalarını akl etmeyi dilemiştir. Yeter ki biz aciz kullar olarak akl edelim bir bakmışsın rüzgârlar bile Yüce Allah’ın emri doğrultusunda  ‘Vira vira Bismillah’ sesleri eşliğinde bineceğimiz geminin rotasını belirleyen pusulamız olur da.  Nitekim maviye gönül vermiş tayfalar “Yelkenler fora” demekten kendilerini alamaz da. Böylece bu komutla sulara açılan gemi mürettebatı gittiği limanlarda demirleyebilmenin kutlu zaferini Hasan Sağındık’ın dillendirdiği “Zafer Güvercinleri”  adlı şarkının dizelerinde şu şekilde anlam kazanır da:

          “Göğsünü yelken gibi rüzgâra gere gere

          Tunç bedenli tayfalar çıkıyor bir sefere

          Belki ayın güneşin doğup battığı yere

                                   ***

          Tuz kokan yosun kokan sulardadır bereket

          Vira vira Bismillah başlayacak hareket

                                     ***

         Akdeniz anne deniz eski çağlardan beri

         Fırtına kalyonlarla tanır bizi tan yeri

         Selam gökteki yıldız, selam deniz feneri

                                       ***

          Gelen Türk tayfaları yol ver hey deli deniz

          Rüzgârla konuşuruz pirimiz Piri Reis

                                     ***

          Öpülesi yelkenler zafer güvercinleri

          Bin Haçlıyı batırmış Barbaros’un kırk eri

          Çalkalanır durur deniz o ulu seferden beri

                                      ***

           Coşsa kudursa deniz, tufan olsa giderdik

           Elde değil bir kere maviye gönül verdik”      

          İşte dizelerde geçen ifadelerden de anlaşıldığı üzere maviye gönül verdiğimiz deryalar gerek kahramanlık destanlarımız bakımından,  gerek tuz kokan yosun kokan memba sular olması bakımdan, gerek bağrında taşıdığı zengin florası, faunası, incisi ve mercanı bakımdan, gerekse ab-ı hayat deryayı umman engin su oluşları bakımdan çok büyük bir nimetle karşı karşıyayızdır elbet.  Ve dahi böylesi bir nimet karşısında bilim adamları zihinlerde herhangi bir karışıklığa meydan vermemek için dünyada mevcut deryaların yüzey sıcaklığından tutunda topoğrafı özelliği, batimetre ölçüm değeri ve biyolojik yapısına dair her ne varsa ellerinden gelen tüm çabayı göstererekten böylesi deryalar âlemini şöyle sınıflandırılmışlar bile:

1-)Topoğrafı yönden sınıflandırma:

    Bu da kendi arasında dört kategoride incelenir:

          -Kıyısal (bordier) denizler: Büyük okyanusların sınır çevresinde yer alan denizlerdir. Örnek olarak Atlantik sahili deryalar, Pasifik sahili deryalar.

          -Akdeniz’le bağlantılı lokal denizler: Bu denizler kıtalar içinde bulunurlar. Kıyısal denizlere oranla derinlikleri azdır. Örnek- Adriyatik deryası, Ege denizi deryası.

          -İç denizler: Her hangi bir kıtanın iç kesimlerinde konuşlanmış aynı zamanda dar alanda derin olmayan bir eşikte diğer bir denize açılan denizlerdir. Örnek: Karadeniz ve Baltık deryaları.

         -Kapalı denizler: Her ne kadar kendisine deniz gözüyle bakılmasa da tam da karaların ortasında bulunan diğer denizlerle hiçbir iç denizlerle bağlantısı olmayan denizlerdir. Örnek: Hazar ve Aral gölü deryaları.

    2-)Yüzey sularının ısısına göre sınıflandırılma:

         Bu sistemde çeşitli sistemler rol oynar. Bunlardan en yaygın olan sınıflandırma olup ısı özellikleri şu şekilde tanımlanır:

    -Polar denizler- Temperatürü, yani sıcaklığı 5 santigrat derecenin altında deniz sulardır.

          -Subpolar denizler- Temperatürü 10 santigrat derecenin altında olup ortalama 8 santigrat derecelik ısıda denizlerdir.  

          -Ilıman denizler- Temperatürü 8-23 santigrat derecenin altında olup soğuk ve sıcak ılıman iki grub altında incelenen denizlerdir. Malum soğuk ılımandakiler 8-10 santigrat derece de olup sıcak ılımandakiler ise 12-23 santigrat derecede olan denizlerdir.  

    3-)Batimetrik yönden sınıflandırılma:

          Okyanus veya deniz suları doğal olarak üç fiziki faktörün etkisi altındadır. Bunlar temperatür, ışık ve med cezir çalkantılarıdır. Dolayısıyla söz konusu faktörlerin etkisiyle suların meydana getirdiği dikeyine evrilen zonasyonların yüzeyinden dibine doğru üç zonlu oluşumunu da beraberinde getirdiği muhakkak.  Mesela ışık faktörü bakımdan deryalar üç başlık altında incelendiğinde öfotik zonasyon,  oligofitik zonasyon ve afotik zonasyon olarak isimlendirilirler.  Madem öyle, kısaca özellikleri neymiş bir görelim:

         Öfotik Zon: Yaklaşık 20 metreden 150 metreye kadar olan derin bölgeleri kapsar. Bu zonda ortalama derinlik 50 metre civarındadır. Bu derinliklere nüfuz eden bütün kırmızı ve mavi ışığa ait radyasyonların hemen hepsi absorbe edilebiliyor. Derken bu arada öfotik zonun özelliğinden istifade eden ototrof canlılar da kendi ihtiyaçları olan maddeleri suda bulunan karbondioksit ve güneş enerjisinden almış olurlar.

         Oligofotik zon: Takriben 300-600 metre derinlikteki ışık huzmesini kapsayan  (ortalama 500 metrelik derinlik huzmesi) bir zondur.  Ancak güneş ışığının huzme etkisi öfotik zonda olduğu gibi ziyadesiyle pek bu zona nüfuz edemediğinden klorofil içeren bitkilerden mahrum bir zon olarak karşımıza çıkar. Hatta bu zonda med cezir türünden dalgalanmalara da pek rastlanmaz. Yine de bu zonda organik madde üreten iki kaynağın varlığı söz konusudur.  

          Afotik zon: Oligofotik zonun hemen alt tabakasını oluşturup dibe kadar devam eden bir zondur bu. Bu zonda sıcaklığın çok düşük olması hasebiyle viskozite yüksektir.  Suyun akışının akışı ise genellikle durgun halde seyreder.

  4-)Biyolojik yönden sınıflandırma:

        Biyolojik özelliklerine göre okyanus suları bentik ve pelajik bölge olarak sınıflandırılarak kategorize edilirler.  Böylece bir sınıflandırmadan hareketle bentik bölge sadece kendi alanını kapsar anlamında bir isimlendirme olurken, pelajik bölge ise bentiği de içine alan sahayı kapsar anlamında bir isimlendirme olur.

  Pelajik bölge

         Bilim adamlarının çalışmalarıyla bu bölgede yaşayan canlıların sınıflandırması yapıldığı gibi bağrında taşıdığı sistem analizleri de ortaya konulmuştur.  Örnek mi? Mesela sonraki yapılan araştırmalar ve çalışmalar sonucunda Kuril adalarının derinliklerinde pelajik bölgeyi kapsayan alının yüzeyden derinliğe kadar tüm ayrıntılarıyla ele alınıp 6 zon olarak tasniflenmesi bunun en bariz tipik misalini teşkil eder.  Şöyle ki;

        -Epipelajik Zon:  0-200 metre derinliklileri kapsayan bölgelerdir. Yani ökoryatik su yosunlarının fitoplanktonların oluşturan Diyatomeler ve sucul ekosistemin ana fitoplankton guruplarından Dinoflagellatlar türü ototrof, saprotrof, parazit ya da holozoik beslenen organizmaların bulunduğu alanı kapsayan bir zondur bu.   

       -Mezopelajik Zon ve İnfrapelajik Zon:  Planton yoğunluğunun azaldığı gözlemlenen ve 200-1000 metre derinliği kapsayan bir zondur. Aslında bu iki zon (Epi-Mezopelajik) bazı Rus araştırmacıları tarafından 0-200 metreye ulaşan yüzeysel alan superficial zon adı altında birleştirilmiştir. Yani bu demektir ki bu iki zon ortalama 200-800 metre derinlikleri ile dipteki soğuk suları arasında geçit teşkil eden zonlardır. Nitekim yapılan araştırmalarla gündüzleri İnfrapelajik zona geçen suların geceleri süperficial zona geçiş yaptıkları gözlemlenmiştir. Dahası planktonlar için adeta gündüzleri bir barınak olarak kullanılan geçiş zonudur bu.

        -Batipelajik Zon: 1000 metre derinlikten 200-2500 metre derinlikleri arasındaki sahaları kapsar. Bu zonda eklembacaklılardan kopepodlar yoğunluğu baskın haldedir.

        -Abissopelajik Zon: 2600 -7000 metre derinliğe kadar ulaşan bölgeyi kapsamaktadır. Her ne kadar bu zonda yaşayan makro planktonlar kalitatif yönden fakir olsa da kantitatif yönden oldukça zenginlik içermektedir.

        -Hadopelajik Zon: 7000 metreden sonraki bölgeleri kapsayan bir zondur.  Çok fakir alanı kapsamakla beraber az da olsa tırnaksı denen amphipoda ve eklem bacaklılardan copepoda’lara rastlanabiliyor.

          Tabii pelajik bölge ile ilgili tanımlamalar bunlarla sınırlı değil, devamı var elbet. Dahası pelajik bölgeyi ayriyeten topoğrafik bakımından da ele aldığımızda Neritik bölge ve Oseanik bölge diye iki bölge olarak kategorize edildiğini görürüz:  

    Neritik Bölge

          Dikey yönden 200 metrelik derinlikle sınırlanmış sahayı kapsayan bir bölgedir. Bu bölge suları asılı halde pek çok maddeleri içerdiğinden berrak değildir, ama bitkilerin ihtiyacı olan mineral bakımdan oldukça zengindir diyebiliriz.  Kıtaların etki alanının ve derinliğinin az olması hasebiyle su sirkülâsyonunun çok kolay yer değiştirmesi ve akışkan hal almasıyla birlikte minerallerin yenilenmesini de beraberinde getirdiğini görürüz. Nitekim Neritik bölgede bitkiler için gerekli olan mineral maddeler son derece zenginlik arz eder. Ayrıca bu bölge uskumru, hamsi, som balığı gibi balık türlerin bulunması yönüyle dikkat çeker.   

           Oseanik Bölge

     Okyanus ve denizlerin neritik bölgenin dışında kalan sahaları kapsayan bölge olarak dikkat çeker. Neritik bölgenin dışında alanı kapsadığı şundan besbellidir ki, sularının oldukça berrak olması hasebiyle adından masmavi sular olarak söz ettirir hep. Hem nasıl adından masmavi adından söz ettirmesin ki, baksanıza hem organizma yönünden fakir hem de asılı maddeler bakımdan fakir olup neredeyse mineral madde yok denecek kadar bir içeriğe sahiptir. İşte bu noktada içeriğinin fakir olması avantajıyla güneş ışınları  (radyasyonları) çok rahatlıkla absorbe olmaksızın geçiş yapabiliyor da. İlla içeriğinde herhangi bir madde varlığından söz edeceksek sadece bu bölgede ce Salinite oranının  (tuz oranı) oldukça yüksek olduğundan söz edebiliriz ancak.  

   Bentik Bölge

         Sahil hattından itibaren okyanusların en derin kısmına kadar olan bütün tabanı kapsayan alan temsil eden bölge olarak dikkat çeker. Bu bölgenin içeriğine baktığımızda morfolojik ve biyolojik bakımdan çeşitlilik arz edip, içeriğinde bitkisel ve hayvansal organizmaların varlığını görürüz.  Bu yüzden bentik bölgenin (dip bölge) sınıflandırılması pelajik bölgeninkine nazaran daha zor olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bentik bölge; Littoral sistem (fital sistem) ve Derin deniz sistemi (afital)  şeklinde çift başlılık diyebileceğimiz karmaşık bir yapı söz konusudur. Başlıca özellikleri:

  1-Littoral sistem (fital sistem)

  - Bu sistem içerisinde yaşayan organizmalar türce zengindir.

  -Alglerin hepsi ototroftur.

  -Klorofil içeren bitkiler bulunur.

  -Temperatur çok değişkendir.

  -Substratum değişik tabiattadır.

  -Organik madde boldur.

   Littoral sistem ise kendi arasında Supralittoral zon (su dışında kalan zon), mediolittoral zon, infralittoral zon, circa littoral zon diye 4 zona ayrılır.

  2-Derin deniz sistemi(afital)

-Klorofil ve ışık yoktur (afital sistem)

-Su basıncı yoktur vs.  

            Velhasıl-ı kelam; Vira Bismillah diyerek maviye gönül verdiğimiz deryalar Yüce Allah’ın kullarına bahşettiği deryayı umman ikramıdır. Tabii kıymet bilene.         

            Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/vira-bismillah-diyerek-maviye-gonul-verdigimiz-deryalar-5615-kose-yazisi

           

 

 

 

 

 

 

5 Mart 2022 Cumartesi

ATOM ÇEKİRDEĞİ MUCİZESİ

ATOM ÇEKİRDEĞİ MUCİZESİ

        SELİM GÜRBÜZER

        Çekirdek deyip geçmemeli. Çünkü bir çekirdekte koca bir âlem gizli.  Nasıl ki bir tohumda koca bir çınar ağacının özeti varsa atom çekirdeğinin içerisinde de kâinatın özü mevcut.  Zira kâinatta 10 üssü 79 atom vardır. O halde atom içinde kendi çapında bir âlemdir diyebiliriz pekâlâ. Şöyle ki mikro ve makro âlemler arasında matematik orantı kurulduğunda atom içerisinde yer alan proton ve elektron arasındaki uzaklık oranı neyse, dünya ve ay arasında uzaklık oranı da aynı olduğu görülecektir.

        Peki, atom sadece kâinatın özü mesabesinde bir mikro âlem midir?  Hiç kuşkusuz canlı âleminde temel taşı diyebileceğimiz bir mikro âlemdir. Dile kolay,  bir hücre düşünün ki 100 trilyon cansız sandığımız atomlardan oluşmakta, elbette ki bu durumda cansız sandığımız atomun can kattığını görmezden gelemeyiz.  Daha da ilginç olan atomun kendi içinde bile mikro âlemlerin var olduğudur.  Nitekim atomun kendi iç dünyasına girildikçe bir bütün olarak kendisinden daha küçük mikro bileşenlerden müteşekkil olduğunun tespit edilmesi bunu doğruluyor zaten. Hatta ünlü Alman bilgini Albert Einstein bu gerçeği dile getirirken atomunda parçalanabileceğini ve müthiş bir enerji açığa çıkaracağını müjdesini vererek bilim dünyasına duyurmaktan kendini alamamıştır. Derken dile getirdiği tezini 1905 yılında E= mc2 formülüyle ispatlamışta. 

       Malumunuz atom maddenin en küçük birimi olmakla beraber atomu da kendi içinde elektron, proton ve nötron denen en küçük temel yapılar oluşturmaktadır. Nitekim bu temel yapının çekirdek merkezinde bulunan proton ve nötron taneciklerine nükleon denip, bu söz konusu tanecikler birbirlerine sıkı sıkıya bağlı durumdalar da. İnsanoğlu bu nedenledir ki atomu oluşturan nükleon taneciklerinin acaba kaçta kaçını bir araya getirirsek 1 gram ağırlığa tekabül eden bir rakam buluruz diye düşünüp taşınırken, geldiği noktada çekirdek kısımda 6,02 x 10 üssü23 avogadro sayısına denk düşen 1 gramlık kütle hesabına en nihayetinde ulaşmasını bilmiştir. Ayrıca insanoğlu birtakım matematiksel hesaplamalarla elde ettiği verilerin yanı sıra her hangi bir atom çekirdeğini radyum elementin yaydığı alfa, beta, gamma gibi ışınlara maruz bıraktığında çekirdek içerisindeki proton ile nötron arasındaki sıkı sıkıya olan bağın bir anda kopup ikiye ayrıldığını da gözlemleyebilmiştir. Böylece ayrılma işlemiyle birlikte atomun parçalanabiliyor olabileceği fark edilmiştir.  Hatta bu arada proton sayısı tek bir tane değil çok sayıda olduğunda pozitif yük olma avantajıyla bir bakıyorsun aralarında cereyan eden itme ve çekim gücü kuvvetleriyle birlikte ortaya müthiş bir enerji açığa çıktığı gözlemlenmiştir. Derken bu arada tüm insanlık atom çekirdeğinde her an patlamaya hazır enerji birikiminden hareketle nükleer silah olarak kullanılmak üzere yapımı gerçekleştirilen atom bombasıyla da yüzleşmiş oldu. İnsanoğlu atomun her an patlamaya hazır bir bomba düzeneğine dönüşebileceğini daha yeni keşfede dursun, oysaki atomunda patlayabileceği hadise kâinatın yaratılışında yaşanmış bir hadisedir zaten. Öyle ki, dağılan parçacıklar teorisine göre; bundan kırk milyar yıl öncesi evreni oluşturan kaynağın pusan’lar olduğu ve bu kaynağın oluşumuyla birlikte güneş sistemi dışında cereyan eden süper nova patlamalar sonucu etrafa fazla sayıda yayılan radyoaktif kaynaklı parçaların (kozmik radyasyon) bir noktadan kopup kâinat oluşumunun gerçekleştiğidir. Nitekim Nükleer Fizikçi Andrey Saharov bu hususta ‘Evren pusup kaybolan bir evrenin karşıt evreni olup, pusmuş haldeki evrenin bugünkü hareketli evrene nazaran daha dengelenmiş halidir’ der.

        İnsanoğlu gelinen nokta itibariyle atom parçalanamaz fikri tartışmalarını geride bırakıp çekirdekte bulunan protonların artı yüklü olduğu yörüngede bulunan elektronların ise eksi yüklü olduğunu artık fark edecek derecede atomun dilini çözecek duruma gelmiş durumdadır. Hatta atom içerisinde konumlanmış elektron, proton ve nötron üçlü kombinezon dengesinin kvant denen enerji birimin birer uyduları olduğu gerçeği keşfedilmiş durumdadır. Yani bu demektir ki üçlü kombinezon elektron ve manyetik alanlar arasında keşfedilen bağlantının spinidirler. Dahası atomik seviyede nükseden pek çok fiziki olaylar kuantum mekanik bilim dalında dalga hareketi (bir maddenin atomlar arasındaki titreşim hareketi) olarak anlam kazanıp karşılık bulmuştur. Dolayısıyla bu durum bize ister istemez hem güneş sistemi etrafında dönen gezegenlerin seyri âlemini, hem ışığın dalga biçiminde yayılmasını, hem de Kuran’da ki Hunnes sırrını hatırlatır. Öyle ya, mademki dünya ve diğer gezegenler bir seyyah misali turlar halde güneş etrafında dönüyorlar, o halde elektronların saniyede 2 bin kilometre hızla kendi proton ekseni etrafında dönmeleri gayet tabii bir durumdur. Dolayısıyla bu duruma şaşmamak gerekir. Hem kaldı ki tüm maddelerin tüm enerji akışının belli küçük ölçeklenebilir temellere ayrılmış olduğu denen kuantum kanunu gereği maddeyi oluşturan her biri atomun hareketinin manyetik bir çekim gücüne sahip olması hasebiyle atom çekirdeği içerisinde konumlanmış enerjik elemanlarının da dönmemesine sebep teşkil edecek herhangi bir mani durumda yoktur. Zaten böylesi enerjik kvant güce sahip olmak kâinatın kendine has yaratılış nizami kuralları çerçevesinde dönmeyi gerektirir.

          Şu bir gerçek başlangıçta iki ya da daha fazla atom arasında cereyan eden iyonlaşma hadiselerinde birinci derece rol oynayan etken unsur Van der Waals etkileşimi sayesinde vuku bulmaktadır.  Bir başka ifadeyle vuku bulan bu hadisede başlangıçta elektronlar üzerinde çekici veya itici güçlerin toplam etkisi fiziki kuvvet bakımdan zayıf olup yüksüzdürler. Yani atomlar arasında vuku bulan e-transferinde başlangıçta proton ve elektronların sayısı birbirlerine eşit olduklarından yüksüz (nötr) kabul edilirler. Ancak sonraki aşamalarda atomlardan birinin dış yörünge halkasında bulunan elektronlarından bir tanesinin firar etmesi durumunda yüksüz olan o atom bir anda pozitif konumda iyonlaşacak hale gelebiliyor. Şayet söz konusu o atom dışarıdan serbest bir elektron alırsa bu kez negatif iyonlaşma hale gelecek demektir.  Şu da var ki, atomlar arasındaki elektron alışverişlerinde ister pozitif iyonlaşma vuku bulsun ister negatif iyonlaşma, hiç fark etmez sonuçta her iki durumda da elektron yüklerin etkileşimiyle birlikte iyonik bağ içerikli ve ikinci kuvvet kazanımı edinmiş iyonize atom oluşumu vuku bulur. Böylece vuku bulan bu kazanımla birlikte atomun fazladan sahip olduğu enerji veya kozmik radyasyonun gitgide daha az kullanılabilir hale geleceği bir ortam hâsıl olmuş olur.   Tabi tüm bu kazanımlar ve oluşumlar sadece atoma has bir durum değil elbet,  zerreden kürreye tüm gök cisimleri içinde geçerlilik arz eden oluşumlardır. Nitekim gök kubbemizde cereyan hadiselerden mesela yüksek oranda gaz ve toz bulutlarının bir araya gelerekten reaksiyona girdiği andan itibaren sıkışması sonucu oluşan her bir yıldızın adeta termonükleer enerji santralı gibi kullanılır ve çalışabilir hale gelmesi de bunun tipik misalini teşkil eder zaten. Ancak şu da var ki her bir gök cismi ya da bir takımyıldız kümelerinin enerji santral kapasitesi her ne devasa boyutta olursa olsun sonuçta bir gün mutlaka kazanım sahibi oldukları enerji potansiyelini tüketecekleri muhakkak. Hele Samanyolu galaksimiz içerisinde adından sıkça söz ettiren aydınlık güneş yıldızımız var ki, bir bakıyorsun kendi yörüngesinde hareket halinde bir saniye içerisinde 616 milyon ton hidrojeni yakıt tankı olarak kullanıp helyuma dönüştürerekten yaratılışından bugüne hiç enerjisi tükenmeksizin aydınlatıcı ve ısıtıcı görevine devam etmektedir. Aslında normal şartlarda düşündüğümüzde aydınlık güneşimiz şimdiye kadar çoktan yakıtını ve enerjisini tüketmiş olması gerekirdi. Tabii bu demek değildir ki, şimdiye kadar tükenmediğine göre gelecekte de hiç tükenmeyecek. Hiç kuşkusuz her şeyin bir doğuşu, bir gelişimi,  birde tükenişi söz konusu olduğu gibi bir gün güneş içinde tükeniş kaçınılmaz bir alın yazısı olacaktır elbet. Hani derler ya, içi seni dışı beni yakar diye, aynen öylede güneşin ısı harareti dış yüzeyde 6000 derecelerde seyreden bir rakama tekabül ederken merkezine doğru gidildikçe bu rakam 12 milyon dereceleri bulan bir yakıcılığı söz konusudur. Bunun anlamı toplu iğnenin ucundan bile küçük bir güneş zerresinin 150 kilometreyi aşkın mesafede duran bir insanı yakıp kavuracak derecede enerjik konumda olmasıdır. Bu arada unutmayalım ki birçok ülkede bilim adamlarının güneş üzerindeki plazma davranışlarının son derece gelişmiş teleskop araçlarla incelenmeleri neticesinde elde ettikleri veriler ışığında insanlığın düşünce dünyasında ufuk açıp artık gelinen noktada günümüzde artık enerji üretmek için manyetik sabitleme yoluyla füzyon reaktörleri inşa etme çabalarının fitilini ateşlemenin önü açılmıştır.  Bakın bu hususta Prof. Peter Gallagher ne diyor: 

         -“Nükleer füzyon, plazma atomlarını bir araya getiren farklı bir tür nükleer enerji üretim biçimidir, füzyondaki gibi atomları parçalara ayırmaz, fisyon daha kararlı ve güvenlidir, ayrıca yüksek miktarda radyoaktif yakıta ihtiyaç duymaz: Aslında füzyondaki artık maddelerin büyük kısmı atıl durumdaki helyumdan oluşur.

          Bilindiği üzere fisyon bir nötronun, ağır bir atom çekirdeğine çarpması sonucu, bu çekirdeğin birbirine yakın büyüklükte iki ya da daha çok parçalara ayrılarak nötronlar, gama ışınları ve enerji açığa çıkarma olayıdır.  Kelimenin tam anlamıyla hem fizyon hem de füzyon atomlar aracılığıyla enerji oluşturmak için değiştirilmiş nükleer enerji süreçlerdir. Her ne kadar fisyon ve füzyon birbirinden çok farklı karşıt süreçler olsa da sonuçta her iki sürecin neticesinde “birlikten kuvvet doğar” misali mevcut atomun yapısından daha ağır ve daha güçlü çekirdekler doğuverebiliyor. Nitekim 4 hidrojenin birleşmesiyle bir helyum çekirdeğinin meydana gelmesi bunu teyit ediyor zaten. Şöyle ki; atom çekirdeklerinin pozitif yüklü olmaları birbirlerini itmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla bunların bir şekilde birleşmeleri için yüksek temperature ihtiyaç duyulup bu noktada füzyon ya da fisyon atomlar aracılığıyla birtakım termonükleer reaksiyonların tetikleyicisi rol üstlenebiliyor. Böylece bu sayede yakıtı hidrojen olan, ürünü de helyum olan muazzam dev bir nükleer enerji açığa çıkmış olur.  Dahası oluşan bu devasa termonükleer enerji santrali değim yerindeyse tüm canlı cansız varlıkların hayat enerjisi olur.  Baksanıza kâinatın yaratılışında hemen her şey öyle planlı ve programlı bir şekilde yaratılmış ki,  şayet aydınlık güneşimiz ilahi plan ve programın dışında mesela kütlece daha iri büyüklükte bir konumda olsaydı bağrında taşıdığı nükleer füzyonlar daha farklı reaksiyonlar içerisine girip yakıtını çok kısa bir zaman diliminde tüketmiş olacaktı. Ya da tam aksine güneşin kütlesi şu an ki normal kütlesinin altında bir yerlerde olsaydı her ne kadar bu kütledeki güneşin yakıtı tüketmeyip yanmaya devam etse de tüm yeryüzü sathının enerji ihtiyacı karşılanamayacaktı.  Besbelli ki Yüce Allah (c.c) yarattığı tüm âlemleri belli bir program dâhilinde yarattığı gibi aydınlık güneşimizi de kıyamet gününe dek yakıt ikmalini devam ettirecek derecede programlayarak yaratmıştır. Öyle ki, bir bakıyorsun yaratılışından bugüne güneşteki füzyon tepkimeleri son derece planlanmış çekim alanıyla kontrol altına alınmış durumdadır.

           Peki, füzyon veya fisyon tepkimeleri kontrol altına alınmasa ne olurdu? Olacak malum, yeryüzünün cehenneme dönüşmesi kaçınılmaz olacaktı. Fakat şu da bir gerçek bir gün gelip bu denge halinden de eser kalmayacaktır. Yani güneşte her yaratılan gibi fani olup bünyesinde taşıdığı atomlarıyla birlikte parçalanarak er ya da geç bir gün enerjiye dönüşmesi sonucunda bir daha geriye dönüşü olmayan yörüngeye kayıp sönüp tükenmeye mahkûm kalacaktır. Mesela bir yıldızın belli bir zaman diliminde yer aldığı konumu belirlenip hesaplanabilirken, bir bakıyorsun o yıldız hedeflenen yerin dışında bir alanda olabiliyor. O halde Newton’un kesin matematiksel hesaplarla ortaya koyduğu belirlilik prensibinin (determinizm) dışında Allah’ın da şaşmaz bir hesabı olduğunu unutmamak gerekir. Aslında kırk milyar yıl önce evreni oluşturan atomun alt seviyedeki parçacıklar ile kâinatın geçirmiş olduğu zaman dilimi bizim boyut penceremizden bakıldığında büyük bir süre teşkil etse de Allah indinde “geçmiş, gelecek ve şuan” hepsi aynıdır.  Değim yerindeyse sadece “Ol” emrin gereği her şey olup bitmişlikten ibarettir. Belki de Yunus; “Bana seni gerek seni” derken dünya, cennet ve cehenneminde aynı ortak alanı paylaşıp mekânsız olduğu, an denilen şeyin aslında zamansızlık demek olduğunu kastetmiştir. Böylece  “Malda yalan mülkte yalan var birazda sen oyalan” misali her şeyin mekânsız, zamansız ve fani olduğunu,  baki olan sadece Yüce Allah (c.c)  olduğunu idrak ediyoruz. Zira O bize şah damarımızdan daha yakındır. Ne mutlu yakini bilenlere ve idrak edenlere. O halde maddeyi mutlak varlık kabul edenlerin çok büyük yanılgı içerisinde debelenip durduklarını söyleyebiliriz.

        Büyük Fransız düşünür Descartes ‘Felsefenin Esasları’ isimli kitabında bakın ne diyor:

       -“..şurası  bir gerçek ki;  Kadir-i Mutlak olan Allah  maddeyi  bir defada halk etmiş, bunun bir kısmını hareket halinde, bir kısmını da  sükunet halinde bulundurmuştur. Böylece madde, kâinat içinde, ilk yaratıldığı andaki gibi muhafaza edilmektedir.

        Evet, çok yerinde kayda değer sözlerdir elbet.  Nitekim Yüce Allah Kur’an’da bu hususu kullarına bildirilmişte.  Şöyle ki Kur’an’ı Mucizü’l Beyanda; “Hayır! Kasem ederim Hunnese, Künnese, akıp gidenlere” (Tekvir suresi, ayet:15–16)  diye belirtilen ayetlerde geçen ‘Hunnes’ ibaresi yukarıda bahsi geçen pusanlara (bağrında devasa sinerjik güç saklı pusmuş çekirdeğe) işaret olup  ‘Künnes’ ibaresi ise yörüngeye karşılık gelen orbite işarettir. Evet, ‘akıp gidenler’ derken gerçekten de atomların devamlı hareket halinde olduğu insanlığa asırlar öncesinden bildirilmiştir.  Üstelik atomlar devamlı hareket halinde ve icabında elektron alışverişinde bulunuyor olmalarına rağmen yine de aslını koruyabiliyorlar da. Örnek mi? İşte ab-ı hayat su molekülünde konumlanan hidrojen atomu ile güneşin içerisinde konumlanmış hidrojenin aynı özellikte olması bunun en bariz teyididir. Her şeyden öte tek bir atom kana karıştığında oksijen transferi gerçekleştirebilecek alyuvar düzeneğine dönüşebiliyor, keza tek bir atom gözümüze konuk olduğunda bir bakıyorsun dünyanın en büyük optik cihazlarına meydan okuyabilecek yapıya bürünebiliyor. Ya da bir başka atom vücudun değişik bölgelerinde ısı ve ışık nakli gibi misyon yüklenebiliyor. İşte tüm bu örnekler bize gösteriyor ki,  akıl ve zekâdan yoksun sandığımız atomun düşünen insanı hayretler içerisinde bırakacak derecede akıl yüklü mucize-i bir eser olduğudur.  Sonuçta atomlar da Yücelerden emir almış oldukları şundan besbellidir ki, emrin gereği olarak yaratılışından bugüne yapılarında her hangi bozulmaya meydan vermeksizin kararlılıklarını devam ettirmekteler halen. Yetmedi fiziğin en temel kanunlarına ters düşmeyecek şekilde atom çekirdeğinden tutunda, takriben 100 milyon galaksi ve 40 milyar yıldız ihtiva eden Samanyolu galaksimize kadar birçok sırlarına ermediğimiz nice atomik olaylar dün olduğu gibi bugünde, gelecekte de nevrimizi döndürecek derecede varlıklarını devam ettirecek güçtedirler. Tabiî ki atom gerçeğini tam manasıyla akıl sır erdirmek mümkün değil, ama yine de aklımızın erebileceği ölçülerde sırlarına vakıf olmaya çalışmakta fayda vardır. Nitekim nice sırlarına eremediğimiz varlıkların yaratılış işaret levhalarını çözmeye çalıştığımızda bunlardan mesela her bir gezegenin hem kendi ekseni yörüngesinde, hem de güneş etrafında itme ve çekme kuvvet sistemleri sayesinde seyri âlem eylemekte olduklarının idrakine varabiliyoruz.  İdrak ettiklerimizden yaratılan her varlığın birde tam aksi istikamette misyon yüklendiğini düşündüğümüzde, mesela gezegenlerin başıboş bir şekilde seyir halinde olduklarını düşündüğümüzde kendi aralarında çekim kuvvetlerinin yerle yeksan olacağını, bunun neticesinde bir anda tüm kâinat dengelerinin sarsılıp büyük bir kıyametin yaşanması kaçınılmaz olacaktır.   Her neyse biz yine de yaradılan varlığın yüklendiği misyonun aksi istikametinde değil de yaratılış fıtratı istikametinde düşündüğümüzde bizim için hiç şüphesiz ki kâinatta Yüce Yaradanımızla ünsiyet kurmamıza vesile olacak nice işaret taşlarının varlığını müşahede etmiş oluruz.  Nitekim sözü edilen kütle çekim kuvvetini ittiği varsayılan graviton denen sanal parçacıkların bize bir noktada ruhi varlığa benzer bir yapıyı hatırlatıp kâinatta tam anlamıyla kütlesiz taneciklerin de olabileceğini düşündürmektedir.  Cümleye dikkat edin ölçülebilir kütle demedik, kütlesiz tanecikler diyoruz, yani bir tür manevi bağlardan söz ediyoruz. Mesela Gönüller Sultanı Mevlana’mızın çekim merkezi bir çekirdekse, hiç kuşku yoktur ki onun etrafında dönen semazenlerde ötelere akıp giden yörüngeler demektir. Teşbihte hata olmasın, bu demektir ki atom çekirdeği mucizesi bir noktada bize Mevlana’yı hatırlatıyor, etrafında deveran olan elektronlar da dervişlerin Yüce Mevla’ya giden yolda semah halkasını hatırlatıyor. Dahası mürşidi kâmil bir yandan çekirdek görevi yaparken diğer yandan da etrafında elektron misali turlayıp dönen müritleri kendine cezb ederekten (çekerekten)  kurda kuşa yem olmamalarına vesile olmakta. Hakeza Hünkâr Hacı Bektaşi Velinin müritleriyle cem eylemesi de öyledir. 

       Peki ya dünyamız,  malum onun kendine has dönüş turlarının varlığı incelemeye değer bir bambaşka seyri âlem konusudur. Nitekim dünyamız batıdan doğuya saniyede 30 km. bir hızla güneş etrafında semazen misali pervane olup:

      -Birinci turunu “365 gün 6 saat 9 dakika 11 saniye”de tamamlamaktadır. Zira Allah Teâlâ bu hususta; “ Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Bunların hepsi kendi yörüngesinde yüzmektedir” (Enbiya, 33) diye beyan buyurmakta da.

     -İkinci turu da malum kendi ekseni etrafında 24 saatlik semazenim dönüşümü tamamlamasıyla birlikte gece ve gündüzü oluşturduğu döngü hareketidir.

     -Üçüncü tur; 26 bin senede kutup yıldızıyla kesişen noktada sağlı sollu bir eğim sonucu yalpa yapıp ekseni doğrultusunda gerçekleştirdiği topaç döngüsüdür. Zira hızla dönen bir topaç asla şarampole yuvarlanmaz da.

      -Dördüncü tur; ayım çekim gücünün etkisiyle oluşturduğu salınım varı nutasyon hareketidir.

      -Beşinci tur; kendi ekseni üzerindeki 23 derece 27 dakikalık eğimiyle sürekli küçülme eğilimine doğru giden hareketidir. Ki; bu tip eksen dönüşü dünyamızın güneş etrafındaki yörüngesinin raydan çıkmamasını sağlar.

     -Altıncı tur; güneşin etrafında çizdiği elips yörüngesinin zamanla daire şekline dönüştüreceği harekettir.

     -Yedinci tur; güneş sistemi içerisinde saniyede 20,  saatte 72 bin kilometrelik hızla Vega burcuna doğru yol aldığı rotadır.

      -Sekizinci turu ise tüm galaksilerle birlikte gerçekleştirdiği, aynı zamanda merkezkaç kuvvetiyle ortaya çıkan çekim kuvveti ve jiroskopik dengeye dayalı döngüdür.  Çekirdeğe yakın sıkı sıkıya bağlı elektronlar ile atom çekirdeğine zayıf olarak bağlı dış yörüngedeki Valens elektron sistemi sayesinde denge sağlanmaktadır. Zira jiroskopu veya merkezkaç kuvvetine dayalı denge sistemi diye tanımladığımız itme ve çekme kuvvetleri arasındaki bağlantıların bir anda ortadan kalktığını var saydığımızda bu durum kâinatın tarumar olması anlamına gelecektir. Demek oluyor ki hız artıkça zaman kısalmakta veya sıkışarak yavaşlayıp durma noktasına gelmekte. Böylece ayın dünyaya, dünyanın güneş üzerine hallaç pamuğu misali savrulmasına neden olacaktır. Hatta belki bu olay kâinatın Big-bang öncesi tek bir dev atom haline dönüşmesini beraberinde getirecektir. İşte kısaca bahsetmeye çalıştığımız birbirinden farklı bu muhteşem seyri âlemlik turlara ulaşabilmek her yiğidin harcı olmasa gerektir. Anlaşılan, Peygamberimiz (s.a.v) yaşadığı miraç mucizesiyle her ne kadar sema kapılarının açılabileceğini işaret etmişse de günümüz en modern hızlı uzay araçlar vasıtasıyla ancak Venüs'e 4,5 yılda, Jüpiter'e 76 yılda, Satürn'e 152 yılda, Plüton'a ise 700 senede varılabileceği hesaplanmıştır.  Kim bilir çoğumuz dünyamızdan 1 milyon 300 bin misli büyüklükteki güneş sisteminin tamamında seyri âlem yapmayı ne kadar çok hayal etmişizdir. Oysaki bu seyahati gerçekleştirmek bırakın bir insanın yaşayacağı kadar ki ömrünü, belki 15 insan ömrünün yaşayacağı kadarının da yetmeyeceği malum. İnsanoğlu şimdilik sadece ay’a çıkmayı başarabilmiştir. Şayet insanoğlu bir gün ışık hızıyla yol kat eden araçlar keşfederse hayaller biranda gerçeğe dönüşüp uzay yolculuğu an be an gerçekleşebilir de. Neden olmasın ki, ilim Allah’ın, yeter ki gayret edilsin, gerisi gelir elbet

       Aslında bütün kâinat bir çekirdek etrafında deveran olup kendi hal lisanı ile zikrederek akıp gidiyor ötelere. Sanki gizli bir el, ya da gizli bir orkestra şefinin elinde raks ederek hep birlikte seyri âleme doğru yol kat ediyoruz.  Allah-ü Teâlâ: “Göklerin ve yerin arasındakilerin ve güneşin doğduğu yerlerin Rabbin’den başka kim olabilir?” (Saffat, 5) diye beyan buyurmakta. Tabiî ki anlayana.

        Velhasıl-ı kelam; Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanda mealen; “Siz kıyameti kavramak için önce pusan ve akıp giden evrenlere bakın” buyuruyor çünkü.

          Vesselam.

  https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/atom-cekirdegi-mucizesi-5449-kose-yazisi