10 Nisan 2022 Pazar

IŞIK MUCİZESİ

                  IŞIK MUCİZESİ

             SELİM GÜRBÜZER  

         Işık saniyede 300.000 kilometrelik bir hızla yol kat eden bir mucize-i rabbaniyedir. Öyle ki 300.000 kilometrelik hızı 60 rakamıyla çarptığımızda ışığın dakikada kat ettiği mesafeyi buluruz. Çıkan sonucu da 6 rakımıyla çarparsak bu kez ışığın 1 saatlik kat ettiği mesafeyi buluruz.  Ve bu çıkan rakamı da 24 rakamıyla çarptığımızda ışığın bir günlük kat ettiği mesafeyi hesaplamış oluruz. Hakeza bu çıkan sonucu da 365 rakamıyla çarptığımızda ise 9.460.800.000.000 kilometrelik ışık yılına denk düşen mesafeyi ölçümünü tespit etmiş oluruz.

          İşte görüyorsunuz yukarıda çarparaktan belirlenen bu ışık hızı ölçüm değerleri bizim bildiğimiz türden ölçümlerden farklı bir ölçüm değerleridir. Nitekim bizim bildiğimiz ölçüm değerlerinden başka mesela herhangi bir kumaşı rahatlıkla metre ile ölçebilirken, söz konusu ışık olunca bu iş değişmekte, yani bu demektir ki ışığın bir saniyede kat ettiği mesafe hiçte sanıldığın aksine kolay ölçülememektedir. Nitekim astronotlar bu yüzden ışık hızını o bizim alışık olduğumuz kilometre, metre, santimetre ve milimetre cinsi gibi ölçüm birimlerin dışında ışık birimiyle ifade etmektelerdir. Derken bu ölçü birimi sayesinde ışık hızıyla dünyamıza ulaşan güneş enerjisinden ancak iki milyarda bir oranından istifade edildiğini öğrenmiş oluruz. Üstelik ışıktan istifade noktasında büyük oranda aslan payını bitkiler doğrudan hücrelerinde absorbe etmek suretiyle almaktalar. Dikkat edin satır aralarında absorbe dedik,  zira tabiatta yaratılmışlar içerisinde bitkilerden başka güneş ışığını absorbe etme yeteneğine haiz şimdiye kadar hiçbir canlı ve cansız varlığa pek rastlanılmamıştır. Bu öyle müthiş bir yetenektir ki,  malumunuz bakteri tabiatında kamçılı ökaryotların bir cinsi Euglena türü bir hücreli canlılar bile yapısında bulunan klorofil sayesinde güneş enerjisini doğrudan bünyelerine alıp çoğalma yeteneğini ortaya koyabiliyor. Madem öyle, ışığın değil bitkiler üzerinde ki etkisi,  bir hücreli canlılar üzerinde oynadığı etkinliğini bile iyiden iyiye tefekkür etmekte fayda vardır. Tefekkür ettiğimizde bitkiye hayat veren ışık, elbette ki bizimde kararmış olan gönlümüzün ışık feneri olur.  Hakeza habire tefekkür edelim ki, ışığın nimet boyutunu da idrak edip şükredenler olalım.  Hem nasıl şükretmeyelim ki, baksanıza ışık sayesinde tüm yediğimiz besinlerin kaynağı bitkilere dayanmaktadır. Öyle ki bitkiler ışığı fotosentez yoluyla en iyi şekilde değerlendirip organik madde imal etme nimetiyle bizi buluşturup bu sayede ziyafet sofrasından yararlanmış oluruz. Bitkiler fotosentezle sadece ziyafet sofrası mı sunmaktalar, hiç kuşkusuz bunun yanı sıra ürettiği oksijenle nefes almamızı da sağlamaktalar.  Bu yüzden Allah’a ne kadar şükretsek azdır.

        Fotosentez mucizesi

        Bitkiler kökleriyle emdikleri su ve havadan aldıkları karbondioksiti (CO2’i) güneş ışığının devreye girmesiyle birlikte bünyesinde bulunan klorofil maddesiyle özümlemek suretiyle dünyada ki tüm şeker fabrikalarına taş çıkartacak derecede ilk evvela glikoz, sonra nişasta ve daha sonra da birtakım kimyasal bileşiklere dönüştürmektedir. Bu olay ilk bakışta teorik olarak basit gibi görünse de, aslında kazın ayağı hiçte öyle değil, bilakis kimyagerler bitki içerisinde cereyan eden bu asimilasyon olayı karşısında hayretler içerisinde bırakacak derecede çok yönlü komplike reaksiyonları bağrında taşımaktadır. Madem gıdalandığımız bitkiler bu denli maharet sahibi varlıklar o halde hem bilim adamları hem de bizler böylesi gıda fabrikalarımıza yaratan Yüce Allah’ı  ‘fikir-zikir-şükür’ ekseninde her daim anıp tabiat okumalarına derinlik katmak gerekir.  Ki, bu noktada bir şeker pancarı yaprağının her santimetre kare yüzeyinin fotosentez maharetiyle günde 1 mg glikoz ürettiğini okuma yazma bilmeyen bir insana söylediğimizde bunun ne anlama geldiğini bilmese bile “Amenna saddak” deyip hemen Allah’a sığındığını görmekteyiz. Hele birde bitkinin tamamını hesaba kattığımızda ortaya çıkacak rakamı bir düşünün,  şimdi gel de bu durumda Allah’a şükretme, ne mümkün.  Hele Yüce Allah’ın halk ettiği güneş ışığının şiddetine bakar mısınız,  hem bitkinin toprak üstü kısmında organ teşekkülünün oluşumunu etkilemekte, hem de bitkinin iç bünyesini oluşturan doku ve hücrelerin farklılaşması gibi bir dizi metabolik faaliyetlere etki yapmakta. Kelimenin tam anlamıyla ışık şiddeti bitkinin hem içine hem de dışına etki yapmakta.   Bu demektir ki ışığın gücü kendisinde değil etkisinde gizli. Nitekim ışığın bitki üzerinde ki etkisi belli bir zaman dilimi içerisinde gelişim evresiyle kendini gösterir ki,  bitkilerde ki bu gelişim evresi (süreci)   fotoperiyodizm olarak karşılık bulur.  Bir başka ifadeyle fotoperiyodizm bitkilerde filizlenme, büyüme, tropizm, metabolik faaliyet gibi bir dizi olayların tamamını kapsayan bir süreci ifade eder. Böylece bu ifadeden de anlaşıldığı üzere bitkinin doğuşundan gelişimine, gelişiminden meyve verme sürecine gelen fotoperiyod takvimine baktığımızda 1 kilogram glikozun üretimi için tüketilmesi gereken enerjinin 4.66 kilovat saatlik (kwh) güçte bir enerji potansiyelini sırtlandığını görürüz.  Bir de bunu total bazda düşündüğümüzde tüketilecek olan total enerjinin bitkinin kendisi de buna dâhil olmak üzere tüm hayvan ve insanların beslenmesinden tutunda her nefes alışverişinde solunumuna dek fazlasıyla yetecek derecede büyük bir enerji dolaşımı söz konusudur. İyi ki de böylesi büyük çapta enerji dolaşımı varda,  tüm canlıların inorganik ve organik ihtiyaçları bitkilerin ürettikleri hammadde kaynağı sayesinde büyük ölçüde giderilmiş olmakta.

         Enerji dolaşımı bitkinin iç dünyasında cereyan ettiği gibi dış âleminde de cereyan etmekte.  Öyle ki bitkilerden elde edilen gıdaların herhangi bir canlının sindirim sistemi içerisinde oksijenle yakılıp solunumla oksitlenmesi ve akabinde karbondioksit olarak atmosfere transfer edilme hadisesi enerji dolaşımının en can alıcı yönünü ortaya koyar ki, bu tür enerji dolaşımı biyoloji bilim dalında fotosentez mucizesi olarak karşılık bulur.  İyi ki de fotosentez olayında aktif rol oynayan karbon yerinde çivili kalıp sabitlenmiyor, aksi halde yerinde kıpırdamaz bir halde tükenişe geçen karbondioksitin feryatlarıyla yer gök inlemiş olacaktı. Tabii karbondioksitin imdat feryatları aynı zamanda tüm canlı cansız varlıklarında tükeniş feryadı olacaktı. Allah’a şükürler olsun ki, Yüce Mevla’mız karbonu hava içerisinde az bir oranda tutup depoladığı gibi bitkiler tarafından havadan alınan karbondioksitin fotosentezle işlendikten sonra canlı vücuduna konuk olduğunda oksidasyon ve bir takım kimyasal reaksiyonlarla solunum yoluyla yeniden açığa çıkarıp böylelikle tabiattaki karbon çevrimine tabii tutmuştur. Yüce Allah (c.c) karbondioksiti şayet tabiatta karbon döngüsüne tabi tutmasaydı zaman içerisinde havadaki karbondioksitin (CO2’in) tükenişe geçmesiyle birlikte tüm canlılar ölümle burun buruna geleceklerdi. Anlaşılan o ki, canlılar âleminde sadece insanoğlunun kendi payına düşen atmosfere bıraktığı yıllık karbondioksit miktarı takriben 140 milyon tonu bulmaktadır. Keza hayvanlar ve azotu toprağa bağlayan bakteriler ise yılda 24.000 milyon ton kadar bırakarak katkıda bulunmaktalar. Birde bunlardan ayrı olarak Yüce Allah’ın lütfu keremiyle toprağın derinliklerinde muhafaza altına alınan turbo, kömür, petrol ve doğal gaz gibi rezervlerin tuttukları karbon kaynağıda yedek depo olarak bulunmakta. Görüldüğü üzere hayat her yönüyle bir yardımlaşma olarak yüzünü göstermekte. Böylece gözü görmez,  sağır dilsiz sandığımız nice envai türlü varlıklarla,  gözü gören, işiten insan ve hayvanların adeta el ele gönül gönüle vermeleriyle oluşan karbon dengesi kendi mecrasında akıp gittiğini görmekteyiz. İşte “Gönül yanması” diyebileceğimiz bu işbirliği neticesinde  Ben yanmayım da kim yansın” dercesine atmosferde 700 milyar ton karbondioksit birikmektedir.  Tabii gönül yanması iyi hoşta, şu da bir gerçek insanoğlu bir yandan da bilinçsizce yeraltında depo edilen karbonu hoyratça kullanmakla bu işbirliğine gölge düşürmektedir. Şayet bu çevre hassasiyetinde umursamazlık ve bilinçsizlik devam ederse maazallah karbon denge ayarlarının altüst olmasıyla birlikte hayatın durma noktasına gelebileceğini çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

           Işık doğudan doğar

           Evet, ışık doğudan doğup batıya doğru uzanmakta. Hatta ışık batıya uzanmakla kalmayıp, ısı ve su (H2O) faktörünün tam aksine tüm yeryüzüne nispeten yeknesak olarak dağılmıştır. Yani her canlı kendine düşen hissesini almakta. Dolayısıyla yeryüzünde ışık noksanlığından ötürü bitkilerin yetişemediği herhangi bir yer hemen hemen yok gibidir. Hatta bazı bitkilerin yıldızlardan aldığı bir takım sinyallerle gelişmelerini tamamladığı artık bir sır değil. Şu halde ışığın özellikle küçük sahalarda bitkilerin yayılışında çok etkin bir unsur olduğunu söyleyebiliriz. Fakat geniş alanlarda etkili olmadıkları da bir başka gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

          Kutup bölgelerinde vejetasyon eksikliğine neden olan etken faktör enlem boyutuyla alakalı kutup gecelerinin hüküm sürmesidir elbet. Yani bu durum vejetasyon eksikliğine neden olan ışık faktöründen ziyade sıcaklık şartlarının uygun olmamasından kaynaklı bir durumdur.  Diğer taraftan güneş etkisinin ziyadesiyle egemen olduğu bölgeler de ise tamamen farklı bir flora hâkimdir. Ancak buralardan kaynaklanan hızlı sanayileşmenin önümüze koyduğu gerek hava kirliliği gerek küresel boyutta fabrika bacalarından tüten dumanlar, gerek yoğun trafikle birlikte arabalardan çıkan egzoz dumanları, gerekse enerji santrallerinin yeryüzünden atmosfere doğru saldığı gazlar ısı dengesini ve iklim şartlarını tersine döndürecek  (inversiyon) bir şekilde küresel ısınma tehlike söz konusudur.  Öyle ki küresel ısınma denen hadise bir zamanlar tertemiz olan dünyamızı kararsız hale getirmiştir. Tabii çevre duyarlılığından yoksun sanayileşmeye bu şekilde adım atılırsa olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki.  Artık bu noktadan sonra bize ancak züğürt tesellisi babından kararlı dünyamızı kararsız hale getirenler utansın demek düşer, zaten bundan başka diyecek ne sözümüz olmadığından elimizden bir şey gelmez de.  

      Güneş ışığının bileşimi

      Bakmayın siz öyle güneşin sanki enerjisi hiç tükenmeyecekmişçesine tüm evreni ışığıyla aydınlattığına,  oysaki dışı seni yakar içi misali elbette ki güneş enerjisi de tükenecektir.  Güneş enerjisi her şeye rağmen yine de 15–20 milyon derecelik sıcaklığı ile tüm cümle âleme ışık olmak için kendi iç âleminde dip kısmından yukarı çıkan dev hortumlar eşliğinde derin derin yanaraktan kıyamet saati gelinceye dek yaratılış gayesi doğrultusunda misyonunu devam ettireceği muhakkak.  Nitekim güneş bulunduğu noktadan milyonlarca kilometre dışarılara doğru kazan misali fokur fokur kaynayaraktan müthiş bir alev bombardımanıyla tüm âlemi selamlamak için vardır. Belli ki bu selamlama sıradan bir selamlama değil,  bilakis birtakım termonükleer reaksiyonlar eşliğinde 564 milyon ton hidrojen gazının 560 milyon ton helyum gazına dönüşmesiyle ortaya çıkan ve kendi etrafında pervane olmuş gezegenlere de ışık saçan bir enerji selamıdır bu. Ki, güneşin bu selamlamasıyla toplam enerjiden 4 milyon ton olan kısmı uzay sathına ışık ve radyasyon olarak yayılıp süzülürken diğer arta kalan 2 milyarda bir kısmı da dünyaya gönderilmek için vardır. Yani bu demektir ki, güneşin tek bir selamı bile dünyanın bağrında yaşayan tüm anlı cansız varlığa yetecek derecede pay edilmiş durumda.  Özellikle tek bir selamlamayla gelen bu ışığın  % 45’i 400 –750 mikro litre dalga boyları arasında konumlanan görünen ışınlar olup, diğerleri farklı bant dalga boylarında yer alan ışınlardır. Şöyle ki; güneş ışınları atmosferin termosfer tabakasının bitim noktası veya uzayla komşu olan ekzosferden başlayan yolculuğunu diğer katmanlara geçtiğinde de ziyası süzülerekten yol almakta. Bilim adamları işte bu süzülen ışınları mercek altına alıp incelediklerinde atmosferde ki kısa dalga boylu ışınların uzun dalga boylu ışınlara göre daha baskın bir şekilde absorbe edildiğini tespit etmişlerdir. Hatta tespit ettikleri bu absorbe ışınların maksimum enerji miktarının atmosferin en üst sınırında 470 mikrolitre dalga boyuna tekabül eden mavi ışınların ta kendisi ışınlar olduğunu tespit etmişlerdir.    Bilim adamları bunla da kalmayıp atmosferde % 21 oranlarında bulunan oksijenin bizatihi güneşten gelen mor ötesi ışınları (kısa boylu ültraviyole ışınları) absorbe ettiklerini ortaya koymuşlardır.  Böylece ortaya konan bu bilgiler ışığında üst atmosferde ayrışan iki atomluk oksijen molekülüyle yine ortamda bulunan bir atomluk oksijenin bir araya gelmesiyle birlikte ozon (O3)  molekülünü oluşturduklarını ortaya koymuşlardır.  İşte atmosferde oluşan bu gaz molekülü hepimizin bildiği üzere güneşten gelen zararlı ışınları (ultraviyole ışınları)  adeta yutup aynı zamanda bertaraf edebilecek nitelikte olan ozon tabakasından başkası değildir elbet.  Ancak ne var ki, burada da bilinçsiz sanayileşmenin hamlelerinin neden olduğu çevre kirlilikleri hayat kurtarıcımız diyebileceğimiz ozon tabakasının incelmesine yol açıp böylece incelmeye yüz tutan ozon tabakasının güneşten gelen uzun dalgalı ışınların etkisiyle delineceği noktasında alarm vereceği bilinen bir gerçekliktir.         

             Öyle anlaşılıyor ki, güneşin kısa dalga boylu ışınların etkisine giren oksijenin ayrışması demek,  aynı zamanda ortamda bir başka oksijenle reaksiyona girmesiyle birlikte hayat kurtarıcı diye addettiğimiz ozon molekülünün oluşması demektir. Ve oluşan bu ozon döngüsü devam edip dururda.  Bu tıpkı bir amibin bölünüp çoğalmasında olduğu gibi ozonda kendi iç parçalanmasını gerçekleştirme esnasında güneşin uzun dalga boylu ışınlarının etkisine maruz kalmasıyla birlikte ayrışan parçaların yeniden ozon moleküllerine dönüşmesi hadisesidir bu. İyi ki de ozon molekülleri kendini yenilemekteler, bu sayede hem güneş ışığının mor ötesi zararlı ışınlarından absorbe edici kabiliyetleri sayesinde korunmuş oluruz hem de dünya hayatımızda her daim gök kubbe de koruyucu tabakamız olmaktalar.  Nitekim Allah Teâlâ (c.c)  bu hususta “Gökyüzünü de korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise hala bundaki delilleri inkâr ederler” (Enbiya, 32) diye beyan buyurarak bu misyonuna işaret etmekte zaten.

       Bilindiği üzere evrende her varlık kendine özgü elektro manyetik radyasyon diye tabir edilen bir ışın yaymaktadır. Şayet maddenin ısısı yeterli bir seviyeye ulaşmışsa tıpkı demirin akkor haldeki etrafa ışık neşretmesi olayında olduğu gibi karşımıza görünen ışık olarak çıkacaktır. Malumunuz ısının düşmesi halinde ışıma frekansı azalacağından gözle görülemeyen ışınlar olarak bilinen kızıl ötesi radyasyon dalgalarına indirgenmekte. Nitekim yukarıda belirttiğimiz üzere güneşten yayılan radyasyonun (ışımanın) önce uzaya pay edilip sonrada geriye kalan iki milyarda birinin de atmosferde bir takım işlemler eşliğinde süzülerekten dünyamıza ulaştırılaraktan ihtiyacımız karşılanmakta. Atmosferde güneş ışınlarının işlendiği şundan besbellidir ki, bir bakıyorsun yeryüzüne ulaşan güneş ışınlarının dik veya yayınık oluşuna göre farklı dalga boylara ayrılıp gözümüzün bunlar içerisinden sadece 0,4–0,7 mikron aralığındaki tayfta olan cisimleri görebileceğini müşahede etmekteyiz. Yani bu bant aralığı dışındaki ışınları makroskobik olarak biz göremeyiz. Nitekim güneş ışınları gözümüze beyaz görünmekle beraber gerçekte bir prizma ya da yağmur sonrası hava içerisinde su damlacıkları içerisinden geçtiklerinde ancak 7 tayf halde renk kuşağına ayrıldığını görebilmekteyiz.  Özellikle gökkuşağı şeklinde ayrılan bu renkler arasında yeşil ve mavi renkler göz sağlığına iyi gelip ruhumuzu dinlendiriyor da dersek yeridir. Kaldı ki bilim adamları güneş ışınlarını sadece yedi renk tayf üzerine değil en ince ayrıntılarıyla iyice analiz ettiklerinde mordan kırmızıya kadar tutunda daha pek çok bir dizi sıralanmış değişik dalga boylarında ki ışık titreşimlerinin varlığını da tespit etmişlerdir.  Mesela tespit ettikleri ışık titreşimlerinden bilhassa 0,4 mikron altındakilerin kısa dalga boylarda olanların yakıcı ve öldürücü olduğunu, enerjice yüksek olanların ise mor ötesi denen ultraviyole ışınları olduğunu da ortaya koymuşlardır.  Ve bu arada ışık tayflarından ayrı olarak röntgen ışınları denen X ışınları ve gama ışınlarının da minimum dalga boylarında olduğunu tespit etmişlerdir. Bu demektir ki elektromanyetik radyo dalgalarında olduğu gibi metallerden ve beton engellerden geçebilecek türden 0,7 mikron üzeri dalga boylarına sahip ışınlarla karşı karşıyayız demektir. Ki; bu ışınlar yaklaşık bir iğne başı büyüklüğünde ve aynı zamanda görünür ışıktan daha uzun dalga boyunda kızıl ötesi ışınlar olarak adından (infrared veya infraruj)  söz ettirmektedir. Öyle ki söz konusu ışınları electromagnetic spektrum üzerinde dik düşürdüğümüzde renk spektrumunun sarı renge büründüğünü, yayınık bir şekilde düşürüldüğünde de kırmızı renge büründüğü gözlemlenmiştir.  Bitkiler üzerine düşen ışınların durumuna baktığımızda ise mesela ormanlarda gölge yapan ağaçların özellikle ışınların kısa dalga boylu olanlarını absorbe ettikleri gözlemlenmiştir. Yaprakları gölgede kalmayıp güneşte kalanlar da hem nitelik hem de nicelik bakımdan farklı ışınlara maruz kaldığı gözlemlenmiştir,  Bir diğer ışık tayflarından ayrı olarak değerlendireceğimiz ışınlar ise yeşil ve koyu kırmızı ışınlar olup bu tür ışınların enerji spektrumu maksimum 550 – 710 nm dalga boyu seviyelerde seyrettiği gözlemlenmiştir.    

 Işığın renklere ayrılması

       Işık tayfları üzerinde yapılan renk analiz çalışmalarıyla uzun dalga boyunda gözle görülebilen ışınların ince bir su tabakasından geçirildiğinde suyun renksiz bir görünüm aldığı gözlemlenirken kalın su tabakasından geçirildiğinde ise suyun mavi renkte görünüm aldığı belirlenmiştir. Hakeza ışığın bitkinin klorofili ile insanın gözü üzerinde ki absorpsiyon spektrumunun da 0,4–0,7 mikron aralığında görünen ışınlara denk düştüğü tespit edilmiştir. Böylece tespit edilen bu aralık aynı zamanda bize fotosentez için gerekli olan enerjinin de bu dalga boyu aralıkta gerçekleştiğini göstergesidir.  Ancak tespit edilen bu dalga boylarında insan gözü daha çok sarımsı yeşil ışınlar için hassasiyet gösterirken bitkilerde ışığı emmekle vazifeli klorofil ise sarımsı yeşil ışınları daha az miktarlarda absorbe ettiği gözlemlenmiştir. Kırmızı ve mavi ışınları ise tam aksine daha fazla miktarlarda absorbe ettiği gözlemlenmiştir. Mesela öyle bakteri türleri vardır ki bitki hücreleri ile hayvan hücreleri arasında geçit teşkil etmeleri hasebiyle, yani bünyelerinde klorofil maddesi bulundurmalarından dolayı kırmızı ötesi ışınlara daha duyarlı oldukları belirlenmiştir.  Hatta bitiki ile hayvan arasında geçit teşkil eden bu tip canlı protoplazmaların yapısında öyle de bir takım protein partikülleri de vardır ki,  tıpkı klorofilde olduğu gibi bunlarda ultraviyole ışınları absorbe etmekle mahirdirler.

         Hadi diyelim ki klorofili,  protein partiküllerini anladık diyelim,  peki ya, şu bitkilerde karotin maddesi için ne demeli?  Doğrusu karotin maddesi hakkında fotosentez olayında oynadığı rol tam açıklık kazanmamakla beraber muhtemeldir ki ışık enerjisini klorofile taşıdığı yönünde bir işlevi söz konusudur.  Ayrıca karotinin kısa dalga boylu mavi ışınlarından tutunda ultraviyole ışınları da buna dâhil daha bir dizi ışınları absorbe ettiği bilinen bir gerçekliktir. Derken bu işlevi sayede yüksek dozda ki ultraviyole ışınları bitkiler üzerinde oluşturacağı zararlar bertaraf edilebiliyor.  Yani hücre zarları bir noktada kısa dalga boylu ışınları absorbe ederek plazmayı ultraviyole ışınların zararlarından korumuş oluyorlar.

        Işığın bitkilerin gelişimi üzerinde oluşturduğu etki

        Malumunuz tüm bitkiler hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri için minimal seviyelerde bile olsa ışık şiddetine maruz kalmaları gerekir. Ki,  maruz kalınabilecek ışık şiddeti bitkinin yetişme ortamının şartlarına göre değişiklik gösterebiliyor. Bu değişiklik az veya çok ölçüde ışığın şiddet derecesini gösterir.  Genellikle çiçek ve meyvelerin oluşumu için gereken minimal ışık değeri vejetatif organların gelişmesine bağlı olarak kullanılan ışığın 2 misli olduğu belirlenmiştir. Bu arada gelişmişlikten söz etmişken orman altı vejetasyonda (ormanın gölgesinde) yetişen yeni çimlenmiş bitkilerin devamlı açlıkla mücadele halinde olduklarını belirtmekte fayda vardır.  Yine de bu şartlar altında anlık ya da eser miktarda bir ışık şiddetine maruz kaldıklarında hayatlarını sürdürebildikleri gözlemlenmiştir.  Anlaşılan o ki orman altı bitkilerin minimal ışık isteği  %1 değer olarak belirlenirken tropik bölge ormanlarında bu miktar % 0,3’e kadar düştüğü belirlenmiştir.  Keza heterotrof ve ilkel bitkilerin ışık isteğinin  %1’in altında bir değerlerde seyrettiği gözlenirken eğreltilerin ve yosunların çoğunda ışık isteğinin %1’den % 0,2 arasında değiştiği gözlenmiştir. İlkel bitkilerde ışık isteğinin az olmasının sebebi malum hücrelerinin klorofille dopdolu olması veya klorofilsiz kısımlarında madde üretimine ihtiyaçlarının olmamasından kaynaklanan bir durumdur. Dolayısıyla birçok cyanophyceae türlerini ıslak bölgelerde 3,5 mm derinliklerde hayatiyetlerini sürdürdüklerini görmek pekâlâ mümkün. Orman altı vejetasyonun ışık durumu ise mevsime göre farklılıklar arzetmektedir. Nitekim ilkbaharda ağaçlar yaprak vermeden önce çiçek açıp meyva verdikleri gözlemlenmiştir. Ayrıca ışık birçok ağaçların tomurcuklarının açılmasına da tesir etmekte. Ancak şu da var ki kayın ağacının tomurcukları sırf ışıkta açılabildikleri halde kaktüs tomurcuklarının açılmasında ışık tam tersi geriletici etki yaptığı gözlemlenmiştir.

        Işığın çimlenmeye etkisi           

        Işığın etkisi kendi gücünde derler ya,  gerçekten de ışık en bariz bir şekilde daha çok bitkilerin çimlenmesinde tesirini göstermektedir. Tabii bunun istisni durumları da söz konusu,  öyle ki ışık bazı tohumların çimlenmesini tetiklerken, bazılarında tam tersi bir durum oluşturmakta. Mesela flatine bitkilerinin tohumları senelerce karanlıkta çimlenmeden kalabiliyorlar. Şayet sözkonusu bitki tohumu 11–18 gün ışıkta kalırsa çimlenme %100’e bile tamamlanabiliyor. Nigella sativanın tohumları ise aydınlıktan ziyade karanlık ortamda daha gür bir şekilde çimlenmekteler.

       Bu arada çimlenme yalnız ışık şiddetine bağlı bir değer olmayıp aynı zamanda ışığın cinsine bağlı bir değer olarakta kendini gösterebiliyor. Mesela Dcrenella, Heteromolla bitkisinin karayosunu sadece beyaz ışıkta çimlenme eğilim gösterirken Tortella bitkisi de kırmızı ışıkta çimlenme eğiliminde olduğunu gösterir.

       Ekolojik bakımdan ışığın tesiri             

       Ekolojik bakımdan ışığın bitkilere olan tesiri iki şekilde incelenmekle beraber ışığın bitkilerin gelişimi üzerinde tesiri daha çok karbondioksit asimilasyonu şeklinde kendini göstermektedir. Bu yüzden yüksek dağ ortamlarında yetişen bitkiler genellikle hep kısa bodur (intermodüllü) halde, sert yapraklı,  parlak ve renkli çiçekli olarak görünüm sergilerler. Besbelli ki bu bitkilerde gelişme periyodu kısa olduğundan internodyumları sürekli olarak kısa kalmaktadır. Keza bu bitkilerin ışık isteği de farklılık arz etmekte.  Nitekim ova bitkileri daha az ışık şiddetinde asimilasyonu gerçekleştirdikleri halde dağ bitkilerinde bu ışık miktarı asimilasyona yetmeyebiliyor.

         Işık şiddeti bitkilerin yetişme yerinde istifade edebildikleri gün ışığının tümüne oranlayarak hesaplanmaktadır. Mesela gölgesiz yerde yetişen bir bitki için bu değer 1 olarak kabul edildiğinde 1/3 ışık isteği gün ışığının tamamının 1/3’üne karşılık gelen bir değer olarak hesaplandığı görülecektir.        

        Işık isteklerine göre bitkiler üç ekolojik gruba ayrılırlar:

        -Güneş bitkileri,

        -Yetişme yeri olarak hem güneş hem gölgeyi tercih eden bitkiler,

        -Gölge bitkileri.

       Güneş Bitkileri

        Bilhassa güneş gören bitkilerin gelişimi için ışık olmazsa olmaz şart mesabesinde etken bir unsurdur. Nitekim bu tür bitkilerin yüzü hep ışığa doğru olacak şekilde büyüdükleri belirlenmiştir. Zaten güneşte bu bitkilerin ışık isteğini % 100 olarak karşılar da. Dahası ışık sever diyebileceğimiz bu tür bitkiler tamamen açık ve alçak bitki türünden gruplar olup doğrudan doğruya güneşle özdeşleşmiş bitkilerdir.  Peki özdeşleşme iyi hoşta,  güneş ışınlarının zararlı etiklerinden nasıl korunuyorlar dediğimizde bir bakıyorsun bilhassa öğlen saatlerinde zararlı ışınların etkisinden korunmak için yapraklarını profil (görüntü) konumda tuttuklarını görüyoruz.  Malum,  profil konumda yaprakların her iki yüzeyi de aynı yapıda olup daha çok yayınık ışınlardan istifade etmektedirler. Sadece yapraklar mı, hiç kuşkusuz bitkiye yeşil rengini veren ve aynı zamanda asimilasyonda aktif rol oynayan klorofil hücreleri de profil pozisyonu almaktadırlar.

       Hem güneş hem de gölgeyi tercih eden bitkiler

       Bunlarda maksimal ışık isteği  %100, minimal isteği ise bitki türünden türüne değişen değerler şiddetinde tezahür etmekte. Hatta minimal nokta çiçeklilerde steril olanlara göre daha yüksek değerler de olduğu gözlenmiştir. Örneğin Hedera Helix (sarmaşık)  bitkinin çiçeğinde ışık şiddeti isteği %100–22 civarlara tekabül ederken, sterilite bölümlerinde minumum ışık şiddet isteği  %2 olduğu görülmüştür. Keza Senecio vulgaris bitkinin ışık isteği  %100-2 civarlarda seyrederken domuz ayrığı olarak bilinen Dactylis glomeratanın ışık isteği ise   %100-2 civarlarda seyretmektedir.

       Gölge bitkileri

       Gölge bitkilerin ışık isteği tam olarak yüzde yüz olarak gerçekleşmez. Tabii bu demek değildir ki yüzde yüz istifade edemiyorlar diye gölge bitkileri asla yetişmez, oysaki değil gölge bitkileri neredeyse karanlığa mahkûm bir halde daha henüz filizlenmeye yüz tutmuş öyle bitki türleri var ki saniyenin binde ikisinden daha fazla sürmeyen anlık bir flaş ışıkta bile gelişim gösterdikleri gözlenmiştir.  Derken bu tür bitkiler hem iyi şartlarda yetişen bitkilerle rekabet etmekten kaçınaraktan kendi gelişimine odaklanmakta hem de fazlaca güneş altında buharlaşmaya meydan vermemek için su bilânçolarını dengede tutmuş olurlar. İşte bu tür özelliklerinden dolayı kendilerinden nemcil anlamında higromorf bitkiler olarak adından söz ettirmiş olurlar. Kaldı ki mutedil, sıcak ve kurak iklimlerde yetişen bitkilerde gerektiğinde buharlaşmaya karşı gölgelenme refleksi göstererekten su bilançosunu dengesini tutma eğilimi gösterebiliyorlar.   

        Işığın karbondioksit asimilasyonuna olan etkisi

        Fotosentez olayı isminden de anlaşıldığı üzere ışığın bitki içerinde pigment içeren kromatofor hücre grupları tarafından absorbe edilip sentezlenmesi sayesinde asimilasyon gerçekleşmektedir.  Hiç kuşkusuz bu pigment hücre grupları arasında en dikkat çekeni klorofil maddesidir. Hem nasıl dikkat çekmesin ki, baksanıza bilhassa yaprakların iç gözeneklerinde konumlanmış bu söz konusu klorofil maddeleri güneşten gelen ışığı kendi iç mekanizmalarında özümleyip fotosentezin gerçekleşmesinde başrol oyuncu oldukları gibi değim yerindeyse bitkilerin üretici ağababaları olarak da adından söz ettirmektedirler.

        Peki, alg bitkilerinde durum vaziyet nasıldır acaba? Hele bilhassa oksijenli bakterilerin bulunduğu ortama yeşil bir alg konulup üzerine ışık gönderildiğinde bakterilerin en fazla kırmızı ve mavi ışınların olduğu yerlerde toplandıkları belirlenmiştir. Bu demektir ki alg bitkilerin bulunduğu bölgelerde oksijenin daha fazla birikeceği, dolayısıyla fotosentez olayının da bundan ötürü buralarda daha yüksek seviyelerde gerçekleşeceği sonucu ortaya çıkar.  Nitekim bakterilerle bu doğrultuda yapılan elde edilen sonuçlar Engelmann deneyi ile ispatlanmış gözüküyor da.    Ve yapılan bu deneylerle fotosentez olayının en fazla tesir ettiği alanlarda spektrofotometre ile yapılan renk ölçümlerinden elde edilen veriler bize klorofilin emilim miktarının maksimum kırmızı ışık dalga boyu spektrum aralığında konumlandığını göstermekte. İster istemez bu durumda mavi ışınlar aynı ölçekte absorbe edilse de fotosentezde rolü kırmızı dalga boyundaki gibi etkin olmayacaktır.  Bilindiği üzere bu noktada sadece karotin maddesi kısa boy dalga boyundaki mavi ve mor ışınlara duyarlılık gösterip absorbe etmekte.  Öyle anlaşılıyor ki bu alanlarda söz sahibi konumda olan, yani fotosentez için gerekli olan ışık tayfı klorofilin bizatihi kendisi olmaktadır. Hatta bir bakmışsın klorofil maddesi icabında kendi kendine de yetmeyip  “klorofil a” ve “klorofil b” şeklinde farklı kategorilerle de sahne alabiliyor.

         Klorofil a ve klorofil b’nin spektrum absorbsiyon değerleri genelde birbirine yakın duran ikili ikizler şeklinde gerçekleşmekte. Tek başlarına kala kaldıklarında ise mesela klorofil a’nın güneşten gelen ışığı absorbe etmesiyle birlikte derhal enerjik durum kazanaraktan aktif konuma geçebiliyor.  İşte minimal düzeyde de olsa bu söz konusu kazanılan enerji birimi bilim adamlarınca ışık parçacıkları temsil anlamında kuantum veya foton olarak tanımlanır. Nitekim bir kuantum enerjisi Erg (E) cinsinden 12403/ dalga boyu formülüyle hesaplandığında dalga boyu küçüldükçe enerjinin artığı görülecektir. Şu halde mavi ışınlar enerjice kırmızıdan daha zengin olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki; absorbe edilen kuantum ya tekrar kuantum olarak iade edilir, ya ısı enerjisine çevrilir ya da fotokimyevi reaksiyonlar için kullanılmakta.  Peki, bunlar arasında hangisi fotosentez için işe yarar diyorsanız elbette ki fotosentezde rol oynayan bu sonuncu durumdur. Çünkü fotosentez olayı genel olarak ışık şiddetiyle paralel olarak artış kaydetmekte. Ancak bu artış bir yere kadar elbet, o sınıra dayandığında ister istemez fotosentez hadisesi durağanlaşıp stabil kala kalacaktır.  Yani bu demektir ki doyum noktasında fotosentez için kullanılan karbondioksit ile solunumla üretilen karbondioksit miktarının birbirine eşitleneceği hızda bir eşik noktası oluşur ki,  işte bu eşik nokta birçok bilim dalında kompensasyon noktası olarak ifade edilir.  Ancak bu söz konusu kompensasyon nokta gölge bitkilerinde çok düşük değerlerdedir. Işık bitkilerinde ve gölgeye dayanıklı bitkilerde kompensasyon noktasının farklı olması ise solunum şiddetine bağlı olan bir durumdan kaynaklanır. Bilhassa gölgeye dayanıklı bitkilerin yapraklarında stoma sayısının azlığı nedeniyle gaz alışverişlerin de azalmalar nüksedip ister istemez solunumları da buna paralel zayıf seyredecektir. Nitekim gölge bitkilerinde fotosentez olayının vuku bulması için gerekli olan ışık şiddeti miktarı güneş bitkilerinin negatif karbondioksit bilânçosunu belirleyen noktasından başlaması bunu teyit ediyor. Demek ki ışık şartları müsait olsa bile karbondioksit asimilasyonu gölge bitkilerinde belirli standart limitlerin dışına çıkamamaktadır.

       Asimilasyon için kullanılan karbondioksit ile solunumda meydana gelen karbondioksit arasında ki farka net asimilasyon denmektedir. Net asimilasyon şiddetine neden olan faktörler ışık şiddeti, ısınma derecesi ve havadaki karbondioksit miktarıyla belirlenmektedir.  olmaktadır. Nitekim bitkilerde asimilasyon faaliyeti bu faktörlere bağlı olarak değişip mesela 500 kilogramağırlığında ki bir ağacın asimilasyonla takriben 250 kg karbon içerdiği belirlenmiştir. Üstelik bu miktardaki karbonu ancak 12 milyon metre küplük havayı absorbe ederekten üretilebiliyor. Keza ısı faktörü de asimilasyonda en önemli etken faktörlerden olup, asimilasyonla temperatür arasındaki ilişki bağının optimal eğri üzerindeki değerlerden görebiliyoruz da.  Önemine binaen grafikteki izlediği eğrilere baktığımızda temperatür yükseldikçe asimilasyonunda o ölçüde artış kaydettiğini görürüz. Ancak yukarıda da dedik ya, bu artış bir yere kadardır,  belirli bir noktadan sonra yani temperatür optimal seviyelere ulaştıktan sonra asimilasyonun durağanlık göstermesi kaçınılmazdır. Yeniden asimilasyonun start alması için mutlaka mevcut sıcaklığın minimum seviyelerde ki sıcaklığa inmesi gerekmektedir.

       Değişik iklim bölgelerine dağılmış olan muhtelif türden bitkilerin sıcaklık değişimlerinin minimum, maksimum ve optimum sıcaklık değerlerinin farklılık arz ettiği gözlemlenmiştir.  Mesela bulunduğumuz coğrafyamızın enlem boylarındaki bölgelerde konumlanmış bitkilerin optimal sıcaklık değerlerinin 20-30 santigrat derecelerde seyrederken maksimum değerlerin ise 35-50 santigrat derecelerde seyrettiği gözlemlenmiştir. İşte bu ve buna benzer verilerden hareketle uygun değer değerlere sahip bir bitkinin organik madde üretiminin düşük temperatürde ve az ışık şiddetinde gerçekleştiği görülmüştür. Ayrıca temperatür yükseldikçe fotosenteze nispeten solunumun daha fazla hızlı artış kaydettiği,  kompensasyon noktasının daha hızlı bir şekilde eşitlendiği gözlemlenmiştir.    Şu bir gerçek yüksek sıcaklık şartlarda gelişme kaydeden bitkilerde solunum hadisesinin daha yüksek tempoda seyretmesi demek bu tür bitkilerin aynı zamanda minimal ışık seviyelerde bile asimilasyon maddelerin hemen hepsini tüketeceği demektir. Zira ortada solunum için harcanan enerji söz konusudur.  Dolayısıyla stok organik madde üretimi ancak kuvvetli bir ışık şiddeti ile mümkün hale gelmektedir. Bir başka ifadeyle soğuk bölge bitkileri ekseriyetle zayıf ışık şiddetinde asimilasyon yapabildiklerinden madde üretimine geçebilmeleri için  %10 ışık şiddeti onlar için yeterli sayılmaktadır. Böylece her sıcaklık temperatürü için net asimilasyon ışık ihtiyacı farklı olduğu ortaya çıkar.    

      Karbondioksitin asimilasyona olan etkisi  

     Yukarıda üçüncü faktör olarak nitelendirdiğimiz karbondioksitin fire vermeksizin asimilasyona doğrudan etki yaptığı gözlemlenmiştir. Bilindiği üzere atmosferdeki karbondioksit oranı   % 00,03 düşük değerlerde seyretmesine rağmen tüm yeşil bitkilerin fotosentezi için yeterli olabiliyor,  ancak yine de bu oran kritik bir eşik nokta sayılır. Neyse ki karbondioksit her türlü yanma hadiseleriyle ortaya çıkabilecek türden bir gaz (mesela kömür karbon demek, yani oksijenle yanarak karbondioksit olmakta) olması hasebiyle bu kritik eşik yeryüzünden atmosfere yükselen karbon gazlarıyla telafi edilebiliyor.  Bu yüzden karbondioksitin tükenmesi şimdilik mümkün gözükmemektedir.  Hem kaldı ki karbondioksit tabiata tutunmada inatçı bir gaz olduğunu birbirine sıkı sıkıya birleşik halde bağlanışıyla ağırlığını ortaya koymakta. Ama bu demek değildir ki birbirine sıkı sıkıya bağlanıyorlar diye hiç ayrılmayacak gibiler,  malum ayırıcı ve ayrıştırıcı bir takım işlemler içinde bitki yaprakları devreye girerekten üstesinden gelinmekte. Öyle ki yapraklar bu inatçı karbondioksiti büyük bir ustalıkla güneş ışığı altında rahatlıkla karbon ve oksijene ayrıştırabiliyorlar da. Yine bir bakıyorsun odun denen nesnenin bizatihi kendisi oksijen, hidrojen ve karbondan müteşekkil ormanlardan elde edilen bir ürün olması hasebiyle onu bir yandan yakma esnasında karbonla oksijen birleşip duman halinde karbondioksit oluştururken, diğer yandan yanma esnasında hidrojenle oksijen birleştiğinde su buharı oluşturduğu görülür. Ne diyelim işte görüyorsunuz gerek birleştirme gerekse gerekse ayrıştırma denen hadiselerin arka planında belli ki ilahi kanunlarla kodlu olan bir programın şifreleri söz konusudur. Hiç kuşkusuz bu noktada insanoğluna düşen bu şifreleri çözüp tabiat okumalarını anlamlandırmak olmalıdır.  Hele bir insan tabiat okumalarımıza derinlik kattıkça tabiatta cereyan eden her türlü yanma olayları karşısında karbondioksit miktarının artış kaydettiğini gördükçe madde üretiminin de buna paralel olarak artış kaydedeceğini ve bu artışın   % 00,1 yoğunluktaki bir artış oranına tekabül eden bir hat halinde ilerlediğini fark etmiş olacaktır. Şayet bu karbondioksit yoğunluğu % 1’leri aşacak şekilde ilerleme kaydederse bu durumda insanoğlu bu kez karbondioksitin faydasından çok zarar vericiliğini kara kara düşünür olacaktır. İnsanoğlu nasıl kara kara düşünüyor olmasın ki, baksanıza çağımızda hızlı sanayileşmeyle birlikte karbondioksitinde buna paralel olarak daha şimdiden karbon monoksit hale dönüşerekten çevre kirliliğine ve zehirlenmeye sebebiyet teşkil ettiğini bilmeyen yoktur dersek yeridir. Hakeza karbondioksit sadece çevremizde değil bilhassa toprağın 20 cm üstü kısımlarında difüzyon yoluyla yayılıp birikerekten de etkisini gösterebiliyor. Yetmedi karbondioksit bileşenleri bir bakıyorsun toprakta yaşayan birtakım mikroorganizmalar ve bitki kökleri tarafından da dışarı salınabiliyor.  Malumunuz bu arada hem insanlar hem de hayvanlar boş durmayıp habire oksijen emip solunum yoluyla her nefes alışverişinde dışarıya karbondioksit çıkarmak suretiyle salınıma bilfiil katkı sunmuş olmaktalar. Ancak insanın bu noktada hayvandan tek farkı tabiatın sadece belli bir alanında değil tabiatın hemen hemen her değişik noktalarında ve alanlarında mesken tutaraktan karbondioksitle her daim muhatap kalmasıdır.  Nasıl mı?  İnsanoğlu mesela mesleği icabı bir bakıyorsun taş fırında yanan bir ocağın körüğünü soluduğu gibi solarken de karbondioksiti akciğerine almış oluyor.  Hayvan öyle değil, ya merasında otlayarak gün geçirmekte ya da ahırında kalaraktan karbon kirliliği ile doğrudan içli dışlı olmaktan kendini arındırabiliyor.

        Karbondioksit asimilasyon miktar tayini

        Bilindiği üzere belirli bir zaman biriminde yaprak yüzeyinin absorbe edebileceği karbondioksit miktarı asimilasyon şiddeti olarak tarif edilir. Nitekim karbondioksit miktar tayini 1 desimetre karelik bir alanda miligram cinsinden hesap edilmektedir. Hatta bu hesaba yaprağın birim yüzey alanı da dâhildir. Derken yapılan hesaplamalarla bir yaprağın saat veya dakika cinsinden asimilasyon şiddeti veya günlük asimilasyon eğrileri istatiksel bir biçimde kolayca grafik üzerinde ortaya konulabiliyor. Yine de ortaya veri halde grafiksel ve istatiksel olarak konulan bu hesabın bitkinin madde üretimini belirleyicilik yönünden tek başına kesin bir kıstas sayılmaz, illa ki başka parametrelerin de bir doküman halde ortaya konulup bu hesabı doğrulaması gerekir ki kesin kıstas sayılabilsin. 

          Her neyse meseleye hesap kitap üzerinden değil de kabul görmüş genel bilgiler yönüyle baktığımız da mesela tabiatta humus bakımdan zengin orman alanlarının bilhassa rüzgârsız geçen gecelerinde havada ki karbondioksit miktarının normalin üç misline çıktığı gözlenmiş bir durumdur. Şüphesiz gözlenen bu durum en çokta gündüz orman altı vejetasyon için çok fayda sağlayan bir durum olarak karşımıza çıkmıştır.  Faydadan çok zararı olan diğer karşılaşacağım durum vaziyet ise deminde vurguladığımız gibi çağımızda hızla sanayileşmeyle birlikte bilhassa endüstri bölgelerinde fabrika bacalarından tüten dumanların havaya karışmasıyla ortaya çıkan karbondioksit miktarının hava kirliği yönünden artış kaydetmesidir. Neyse ki,  2 metreden daha az hızla esen bir rüzgârın sürüklediği karbondioksit ağırlıklı maddelerin difüzyon yoluyla bitki yapraklarının stoma hücrelerince emilimi sayesinde ve akabinde işleme tabi tutması sayesinde karbon kirliliğinin doğrudan insana ve çevreye yapacağı zararları bir nebze olsun dizginlenebiliyor. Hatta bu sayede karbon dengelerinin tamamen sarsılmasının önüne de geçilmiş olunmakta.  Tabii tabiatta aşırı karbondioksit maddesinin birikmesinin ortaya koyduğu olumsuz faktörlerden başka bir diğer başka olumsuz artçı deprem niteliğinde diyebileceğimiz faktörlerde söz konusudur. Nitekim meseleyi yine bitki yaprağının stomaları üzerinden örneklendirecek olursak aşırı su baskınları ya da ağaçları kökünden koparacak şekilde kasırga halde esen rüzgârlar bitkinin havalandırma gözenekleri diyebileceğimiz aynı zamanda bitkide ki gaz değişimini ve terlemeyi kontrol eden stomaların karşısına olumsuz yönde dış faktör olarak çıktığı gibi ayrıca stoma hücrelerinin kendi iç bünyesinde kopan dalgalanmalar ise karşısına iç artçı faktör olarak çıkmakta. Hatta tüm bu artçı etkilenmelere bitkinin gelişim durumu veya bitkinin önceki yaşam öyküsü,    daha gencecik veya daha yaşlıca olması gibi daha pek çok etken faktörleri de ilave edebiliriz.

        Bilindiği üzere yapraklar, genellikle üzerlerine doğan güneş ışınları karşısında dik duruş sergilerler. Üstelik dik duruş sergilerken de güneşten gelen kuvvetli ışınların yakıcı veya kavurucu etkisinden korunmak içinde birbirlerine gölgeleyecek şekilde dizilim sergilerler. Doğrusu böyle bir diziliş manzarası karşısında hayretler içerisinde adeta kendimizden geçip dona kalmaktayız. Hayretimiz ve heyecanımız yatıştıktan sonra işin birde muhasebesini yapmaya koyulduğumuzda   Nasıl oluyor da akıldan yoksun yapraklar böylesi bir dizilişe akıl sır erdiripte birbirlerini gölgelendirebiliyorlar”  şeklinde merakımıza mucib olan sorunun cevabı için ufkumuzu zorlamaktan kendimizi alamıyoruz da. Her neyse biz ufkumuzu ve hafızamızı zorlayıp cevabını araya duralım, oysaki botanikçiler bu işin sırrını bitkinin ışık karşısında gösterdiği bir takım değişik türden yönelme manevralarını fototropizm olarak tanımlayaraktan çoktan çözmüşler bile. Derken bizde bu arada geçte olsa yıllar sonra Nevroz çiçeğinin yüzünü güneşe doğru nasıl doğrulttuğunun sırrını çiçeğin sap kısmının fototropizme uygun donanım sayesinde gerçekleştirdiğini öğrenmiş olduk. Hatta yetmedi bitkilerde fototropizmin sadece güneşe yönelmek için işlev yüklenmediğini, bilhassa çiçeğinin solma noktasında ışıktan korumak içinde sap kısmının tersi istikametinde işlev yüklendiğini de öğrenmiş olduk. Böylece bu söz konusu işlevi sayesinde bitki yaprakları üzerinde ters bir döngü manevrasıyla hem meyve vermekte olan çiçekler tohumlarını aşırı ışıklara maruz kalmasına meydan vermemiş olur hem de tohumlarını toprağın bağrına sağ salim bir şekilde uygun şartlarda yeniden doğmak üzere bırakmış olurlar. Hatta daha da olmadı bitki bu iş için yetişme ortamı bulabileceği duvar aralıkları veya kaya çatlaklarına da sokularaktan yeniden doğuşunu gerçekleştirebiliyor da.  Örnek mi,  işte alp dağlarının yüksek kesimlerinde yetişme ortamı bulan beyaz çiçek olarak bilinen edelvays adlı bitki türü bunun en tipik misalini teşkil eder. Öyle ki bu bitki türü üzerinde ki gümüşi beyaz renkli narin tüyleri sayesinde ışık şiddetinin yan etkilerinden kendini korunaklı kıldığı gibi kendi hal lisaniyle hayatta her daim varım diyebiliyor da.        

          Yine bilim adamları tarafından bir kısım yetişme ortamlarından elde edilen verilere baktığımızda bir takım bitkilerde osmotik basınç değerin yükselmesine paralel olarak bitki hücre özsuyu bağıl aktivitesi denen hidratürünün de düşük seviyelerde seyrettiği bilgisini ediniriz.  Hakeza bu arada  nemli ortamlarda yetişen bitkilerin her bir yaprak başına düşen kuru madde miktarının ise kurak bitkilere göre daha az miktarlarda olduğunun bilgisine vakıf oluruz.  Ki, bu durum bitki için bir zaafiyet değil, bilakis kurak bitkilerin üstün becerisine işaret bir durumdur.  Nitekim bu durum kurak bitkilerin asimile ettikleri maddeleri kendi kök sistemi içerisinde depo ettiklerinin bir göstergesi güçlülüktür bu. Böylece kurak bitkiler üstün beceri kabiliyetleriyle önceden ürettikleri besinleri depolamakla bir şekilde kuraklığa karşı hem hazırlıksız yakalanmamış olurlar hem de değim yerindeyse kuraklığa karşı meydan okumuş olurlar.

        Malumunuz bitki yaprakları küçücük ve kseromorf yapılı olduklarından özellikle nemli bitki gruplarında kök içi sarfiyatında ekonomik davranış sergiledikleri gözlenmiştir. Bu arada geniş yapraklıların yaprak başına düşen asimile madde miktarı baktığımızda kurak bitki yapraklarına nispeten düşük miktarlarda olmakla birlikte toplam geneline baktığımızda ise hatırı sayılı miktarlarda olduğu görülecektir. Nitekim soğuğun asimilasyon madde miktarına tesiri kuraklığın tesiriyle hemen hemen aynı olduğu gözlemlenmiştir.

        Belli bir zaman dilimi içerisinde belli bir yaprak yüzeyi üzerinde gerçekleşen kuru organik madde miktarına o yaprağın verimliliği olarak tarif edilir. Dolayısıyla siz siz olun sakın ola ki yapraktan ne köy olur ne de kasaba deyip bitki yapraklarını hafife almayasınız.  Hele ki yukarıda onca anlatımlardan sonra şunu iyi görelim ki, bikere bir bitki topluluğunun toplamda 1 metre karelik yaprak yüzeyinde 1 saatte 1 kg ağırlığında şeker ürettiği artık bir sır değil, bilakis gerçeğin ta kendisi bir mucize-i rabbaniyedir. Böylece bu mucize-i rabbaniye sayesinde yapraklar bir bakıyorsun ışığı absorbe etmek suretiyle tüm canlılara meyvesiyle yemişiyle gıda olmakta. Hatta bulunduğu bölgelerin verim ekonomisine de çok büyük katkı sağlamış olmaktalar. Zaten bu noktada tek bir ağaç bile başlı başına verimlilik dersek yeridir. Elbette ki bu verimlilik durduk yere kendiliğinden biranda gerçekleşmiyor, ta milyarlarca uzaklıkta gök kubbe üzerinde gelen ışınların yeryüzü sathına inmesiyle başlayan yıllar süren bir sürecin neticesinde ancak bu verimlilik neşvünema bulmakta. Nasıl ki bir çocuk süt emmeksizin ve emeklemeksizin ayağa kalkıp yürüyemiyorsa aynen öyle de gök kubbede konumlanmış güneş ışığı olmadan bir bitkide tohumlanıp filizlenmeksizin asla ne kök olabilir, ne gövde olabilir ne de dallarıyla budaklarıyla boy verip meyve olabilir. Besbelli ki işin sırrı ışık mucizesinde gizli.          

          Vesselam.   

      https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/isik-mucizesi-5251-kose-yazisi


GÜNEŞİMİ KAPATMAYIN


 GÜNEŞİMİ KAPATMAYIN

       SELİM GÜRBÜZER

        Bundan yaklaşık beş milyar öncesinde Samanyolu’nun dış yüzeyine yakın kısımlarında kozmik toz ve gazlardan oluşan bir bulut kümesi bir şeyi müjdeler gibiydi sanki. Öyle ki zamanı geldiğinde bu yıldız kümesinin sıradan bir bulut olmayıp güneş olduğu anlaşıldı. Yani söz konusu bu bulut kümesi güneş olmaya adayım dercesine önce sıkışıp büzüşerek toparlanmaya başladı. Sonra toparlanma sürecinde ansızın hareketi hızlanıverdi. Hızlandıkça da hidrojen atomları birbirleriyle çarpışaraktan birleşiverdi. Birleşince de içi cehennem alevi misali adeta fokur fokur kaynayan termonükleer bir kazan dışı ise etrafına ışık saçan aydınlık bir lamba halde güneşin doğuşu ortaya çıkıverdi.  Derken bizim daha nice bilmediğimiz milyonlarca güneş arasından sadece dünyamız için en özelinden seçilmişlerin seçilmişi diyebileceğimiz türden aydınlık güneşimizle buluşuverdik. Asla bu buluşma bir tesadüfi buluşma değildi,  bunun öncesinde kendi etrafında turlaması gereken gezegenlerinde oluşması gerekirdi. Aksi halde güneşin tek başına doğuşu hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Bikere anlam ifade etmesi için ortada ışığından ve enerjisinden faydalanacak herhangi bir nesne, herhangi bir cisim yani gezegenlerinde olması gerekir ki bir anlam ifade etsin. Nitekim Yüce Allah’ın takdiriyle büyük bir buluşma diyeceğimiz bir hadise yaşanır ki, o da güneş nebulasının hızla dönmesiyle birlikte artan merkezkaç kuvvetin etkisiyle ana kütleden kopan kızgın gaz parçalarının soğuyaraktan gezegenlerin doğuşunun vuku bulması olayı yaşanır.  Ve o gün bugündür güneş kendi sistemi etrafında halka olmuş gezegenlere ısı, ışın ve enerji kaynağı olmak için hep var olmuştur. Derken gezegenler içerisinde güneş sistemine en derinden bağlılık hisseden ve aynı zamanda içerisinde bitki, hayvan ve insanın yaşayacağı şekilde dizayn edilmiş tek gezegen olarak da dünyamız sahne alır.  Bu yüzden büyük kıyamet kopmadıkça güneş sisteminin en sadık, en güzide üyesi ve en kıymetli halkası olarak etrafında pervane olmak için hep var olacaktır.

           İyi ki de dünyamız güneş etrafında pervane olmuş durumda. Bu sayede bitkiler üzerinden gerçekleşen fotosentez hadisesiyle birlikte tüm canlılar hayat bulmuş olmakta. Hele tüm canlılar içerisinden bilhassa omurgalıların vücudunu oluşturan sindirim, solunum ve boşaltım sistemlerinin bitkilerin güneş ışığı yardımıyla ürettikleri besin maddeleri sayesinde dinamizm kazanması bunun bir göstergesidir zaten. Dinamizm kazanmak aynı zamanda enerjik olmak demektir.  Lise yıllarında en basitinden fen bilgisi derslerinden bildiğimiz bir öğreti vardır ki, o da bir cismin ısındığında etrafa enerji ve ışık yaydığına dair öğretidir.  Nitekim elektrik fırını ısındığında akkor hale gelip kızıl ötesi ışın yayması bunun tipik misalini teşkil eder.  İşte bu ve buna benzer öğrendiğimiz misallerden hareketle her türlü cismin ısındığında ışın olarak yansıyacağını fark etmiş oluruz. Ve bu öğretilen bilgiler ışığında asıl ısıtıcımız olan güneşe daha bir başka gözle bakıp, bu alanda söz sahibi uzmanların çalışmalarını ilgiyle izleyerekten takibe almaktan kendimizi alamayız da.  Gerçekten de ilgiyle takip ettiğimiz de uzay teknolojisi elemanlarınca atmosferin üst tabakalarına yerleştirilen suni peyklerle, elektromanyetik ışınların parlaklığını ölçen bolometre veya ışınların analitik değerlerini ölçen spektroskopi cihazlar eşliğinde güneş kaynağından gelen ışığın geldiği yollara tutulan 1 cm2’lik bir cismin yüzeyine akseden ışığın akkor halde görüntülenebileceğinin bilgisini de edinmiş oluruz.  Hatta bilimsel çalışmaları takip sayesinde ışığa dik tutulan herhangi bir cismin yüzeyinin bir dakikada karşılık bulduğu 1,94 cal/dakikalık sabit ısı miktarı değerine ‘Güneş Sabitesi’ dendiğinin bilgisine de vakıf oluruz. Sakın ola ki “tüm bu bilgileri öğrensek ne öğrenmesek ne”  ya da “ne işimize yarar” deyip işi hafife almayalım,   bikere güneş sabitesi bize her şeyden önce güneşin bir saniyelik kısa bir zaman diliminde santimetre karabaşına 1500 cal/saniyelik bir ışık enerjisi yaydığının ispatını sunan bir değerdir. Malumunuz enerji olmayınca ne aydınlanmalardan ne renklerden ne de görüntülerden söz edebiliriz.  Nitekim bu işin uzmanları tarafından yapılan renk indeksi veya spektrum analiz çalışmaları sonucunda elde edilen bulgular güneş yüzey sıcaklığının 6000 derecelerde olduğu belirlenmiştir. İşte ortaya konan bulgular bize gösteriyor ki, tıpkı bir ampul nasıl ki içerisindeki rezistansın (iletken telin) 2000 derecelerde ısınmasıyla oluşan beyaz-sarı ışığıyla bulunduğu ortamı aydınlatıyorsa aynen öyle de güneşte kendine özgü aydınlatıcı sistemiyle de dünyamızı aydınlatmakta. Üstelik bu aydınlatma bildiğimiz türden bir aydınlatma da değil, bilakis dünyanın bağrında yaşayan tüm canlıların hayatlarını devam ettirecek türden fotosentez kanunlarına tabii bir aydınlatmadır. İşte böylesi bir aydınlanma karşısında bitkiler fotosentez olayını gerçekleştirirken tüm inananlar olarak bunlarda ne işimize yarar deyip hafife alanların tam aksine ufukta tan yeri ağarması öncesinde kılınan sabah namazların akabinde üzerlerimize doğan ilk güneş ışınlarının aydınlığında seherde ötüşen kuşlar eşliğinde Yüce Allah’ı zikr eylemekten kendimizi alamayız da.

        Öyle anlaşılıyor ki, güneş yaratılış gayesi doğrultusunda çok müthiş enerji kaynağı ve çok müthiş ışık kaynağı olmanın yanı sıra etrafında 9 tekbir kuşak kuşanmış gezegenleriyle birlikte samanyolu ve galaksi denilen milyarlarca yıldızların bulunduğu oval bir âlemin merkezinde boşluk sistemin adı bir şahika eserdir. İşte boşlukta başta içinde bulunduğumuz dünya gezegeni olmak üzere bu şahika esere eşlik eden diğer gezegenlerinde etrafında topyekûn olarak deveran eylediği bu âleme bilim dünyası ‘güneş sistemi’ diye tanımlarlar.  Dahası bu 9 tekbir kuşak kuşanmış döngü âlem için boşlukta yüzen evrenin bir küçük modelinin adı bir döngü âlemdir dersek yeridir. Zira uzayda daha nice bilmediğimiz bizim sistemimiz gibi yüz milyarlarca galaksiler sisteminin varlığı söz konusudur. Dolayısıyla bulunduğumuz güneş sistemiyle birlikte saniyede 320 kilometre hızla dönüp devrini 200 milyon senede tamamlayan samanyolu denen bu söz konusu galaksimizi kulları için halk eden Allah’a ne kadar şükretsek o kadar azdır. Ve insanoğlu, Yüce Allah’ın halk ettiği bu âlemler karşısında aklı karaya oturur da.  Öyle ki değil akıl melekelerimiz, kendi kendimize onca düşlediğimiz uçsuz bucaksız hayallerimiz bile feza âlemini tahayyül etmeye ne güç yetirebilir ne de hızına yetişebilir. Bu yüzden değim yerindeyse daha fazla akıl melekelerimizi zorlayıp akıl karaya oturmasın diye olsa gerek yüce mukaddes kitabımızda fezanın derinliklerinden ve yedi kat göklerin varlığından haber verilmek suretiyle biz aciz kullardan sadece tefekkür etmemiz murad edilmekte.

        Bilindiği üzere güneş sisteminin en yakınında Merkür bulunup devamında yakından uzağa sıralanacak şekilde Venüs, Dünya, Merih (Mars), Satürn, Jüpiter, Uranüs, Neptün ve Plüton konumlanmış durumdadırlar. Ve böylece güneş sistemi tüm bu konumlamalarla birlikte fezada bulunduğu mevki itibariyle 15 milyar kilometre çapında bir sahayı kapsamaktadır. Ayrıca tüm sistemin bileşenlerini birlikte hesaba kattığımızda toplam kütlenin % 99’unun merkezi konumda güneşte toplanmış olduğunu, geriye kalan %1’inin ise çevre konumda olan gezegenlere pay edildiğini görürüz. İşte aslan payının güneşin elinde bulundurduğu bu kütle sayesindedir ki, bir bakıyorsun etrafında halka olup yörüngesinde seyr-i âlem eyleyen tüm gezegenler çekim gücünün etkisiyle yörüngelerinden çıkıp sapmaksızın döngüsünü devam ettirebiliyorlar. Her ne kadar çevre sistem döngüsünde yer alan tüm gezegenleri 9 rakamı ile sınırlandırsak ta şu da bir gerçek Mars ile Venüs arasında irili ufaklı küçük çapta küçük gezegenlerden başka kozmik ışınlar, yüklü parçacıklar, güneş rüzgârları, nötrinolar, kuyruklu yıldızlar ve göktaşlarının (meteor) varlığını da unutmamak gerekir. Zira bu tür atmosferi olmayan küçük ölçekli gezegenlere ‘asteroid’ denmektedir. Asteroitlerin nasıl meydana geldikleri henüz tam olarak bilinmemekle birlikte (daha çok bir gezegen artıkları olarak düşünülüyor) sadece bu günkü elde edilen bilgiler dâhilinde büyükten küçüğe şu isimlerle kategorize edilirler:

         -Ceres

         -Juno

         -Pallas,

         -Vesta diye.

        Gezegenler gerçekten de ismiyle müsemma diyebileceğimiz her biri kendi yörüngesinde devr-i âlem eyleyen gezgin seyyahlardırlar. Hem de öyle seyyahlardır ki, her biri hem kendi ekseni etrafında turluyorlar, hem de güneş etrafında turlamaktalar. Hele bu müthiş döngü sistemi turlayışına kuzeyden bakıldığında saatin akrep ve yelkovanın ters istikametinde (siklonik yönde) seyr-i âlem eyledikleri gözlemlenmiştir. Tabii,  her şey iyi hoşta bu arada aklımızdan acaba güneşin etrafında en kısa zamanda turlayışını birincilikle hangi gezegen tamamlamaktadır diye de düşünüyor olabiliriz de. Neyse ki fazla düşünmeye hacet kalmaksızın bunun cevabını sağ olsunlar gök bilimiyle uğraşan bilim adamları Merkür olduğunu çoktan vermişler bile. İşte verilen cevaptan da anlaşılan o ki güneşe en yakın olan gezegen birinci olarak turunu tamamlarken güneşe en uzak olan gezegende turunu sonuncu olarak tamamlamakta.  

       Evet, güneşe en yakın gezegen Merkür olup dünya takvimiyle bir yıllık turunu 88 günde tamamlamakta.  Güneşe en uzak Plüton ise 248 yıllık bir süre zarfında turunu tamamlamakta.  Dünyamız da malumunuz 367 günde bir turunun tamamlayaraktan bir yılımız gerçekleşmekte. Derken günler,  haftalar, aylar,  yıllar hep bu seyir haldeki gezegenlerin güneş etrafında kat ettikleri turlayış mesafelerinin matematiksel formül hesaplamalarla günse gün, aysa ay, yılsa yıl olarak isimlendirilip belirlenmekte. Bu hesaplamalar bize gösteriyor ki,  iyi hesaplanmış bir yaratılış program gereği her bir gezegenin kendi yörüngesinde seyreylerken güneşe olan uzaklıkları milim sapmaksızın sabit kılınaraktan seyri âlem âlem eyledikleridir. Hatta her bir gezegen sadece güneşin etrafında seyreylemekle kalmayıp kendi ekseni etrafında da seyreylemektedir.  Böylece bu kendi ekseni etrafında seyreylemeleri sayesinde kendi takvim aralıklarını belirlemiş olurlar. Örnek mi? İşte dünyamızın kendi ekseni etrafındaki bir turlayışının 24 saatlik zaman dilimi olarak karşılık bulması bunun tipik örneğini teşkil eder. Ki, bu 24 saatlik zaman dilimi dünya takvim yaprağının ta kendisi bir zaman dilimidir. Nitekim Yüce Allah bu hususta “Gökleri ve yeri gerçek olarak O yarattı.  Geceyi gündüzü üstüne dolar, gündüz de gecenin üstüne dolanır. Her biri belirli bir müddete kadar yörüngelerinde hareket edecek. Güneş ve Ay’ı buyruk altında tutar. Dikkat et, O güçlüdür, bağışlayandır” (Zümer, 5) beyan buyuraraktan buna işaret eder. Dikkat edin ayet mealinde geçen ‘dolama’ ibaresi dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece ve gündüzün meydana geldiğini gözler önüne seren bir ibaredir. Ayrıca ayeti kerimede geçen kevvere (dolamak, yuvarlamak) ibaresinden maksadın tıpkı Mevlevi dervişlerinin semahında olduğu gibi dünyanın da güneş etrafında pervane olduğu anlamında bir dolanmaktır bu.

       Sadece gezegenler mi dolanıp seyr-i âlem eyler,  elbette ki uydularda mensub oldukları gezegenlerinin adeta izlerini iz sürerekten dolanıp seyr-i âlem eylemiş olurlar.  Bilindiği üzere büyük bir cismin çekim gücüyle yerinde bulunan cisme peyk (uydu) olarak tanımlanıp içinde yaşadığımız dünyamızın uydusu ise ay’dır. Her neyse uydu ya da gezegen, sonuçta uydular da mensub oldukları gezegenlerle birlikte tıpkı Mevleviler gibi büyük bir uyumlulukla bu seyr-i âlem döngünün izini iz sürerekten bu şekilde semah ayininden feyizlenmiş olurlar.  Zaten gezegenler güneşin etrafında halka olup zikre dalmışken peyklerinde bu arada zikir senfonisine kayıtsız kalıp eşlik etmemeleri doğru olmazdı, doğru olan adına uygun davranıp peyk olarak izini iz sürdükleri gezegenine mürit olmaktır. Nitekim her bir uydu da öyle yapıp kâinattaki zikir senfonisinden istifade ediyorlar da.  Uydusu olmayan gezegenlerde var elbet, nitekim Mars ve Venüs hariç diğerlerin hepsinde uydular mevcuttur. Malum dünyanın tek uydusu var, o da hepimizin bildiği aydan başkası değildir. Hakeza Mars’ın 2, Jüpiter’in 12, Satürn’ün 9, Uranüs’ün 5, Neptün’ün ise 2 uydusu söz konusudur. Tüm bu seyr-i âlem döngüler kütle çekim ilişkisine dayalı hareket kanunları çerçevesinde gerçekleşir. Dahası onca deveranlar gelişi güzel olarak seyreylenmez, bilakis güneşe en yakın olan gezegenin en hızlı, en uzak olanının ise yavaş olarak seyrettiği belli matematiksel bir hesaba dayalı vuku bulan seyreylemelerdir. Hiç kuşkusuz güneş etrafında seyreylerken de yörüngelerinde elips şeklinde halka olaraktan seyreylerler. Derken bu sayede bizlerde dünya gemisi ile birlikte her saniyede uzay boşluğunda güneş etrafında 30 kilometrelik bir yol kat ederekten bedavadan seyri âlem eylemiş oluruz. Bundan daha da öte bu hız sayesinde merkezkaç kuvvetle güneş ile dünya arasındaki çekim kuvvetinin dengesi sağlanmasıyla birlikte içinde bulunduğumuz dünya gemisi alabora olup savrulmaksızın güvenli bir şekilde yolcularını ahiret limanına taşır da. Hiç kuşkusuz dünya gemisinin alabora olup devrilmemesinin sırrı ilahi denge kanunlarında kodludur. İyi ki de dünya denge kanunuyla güneşe en uygun mesafede seyreylemekte de,    bu sayede bir ömür boyu Yüce Allah’ın lütfettiği dünya nimetlerinden faydalanmış olmaktayız. Tabii kıymet bilene.   Kıymet bilmeyenler malum ne yazık ki bindiği dünya gemisinin denge ayarından bigâne bir halde şükretmeksizin ömür törpülemekteler. Onlar ömürlerini törpüleye dursunlar,   bizler her şey zıddı ile bilinir gerçeğinden hareketle denge ayarlarının ne demek olduğunu kendi kendimize mukayeseler yaparak ta pekâlâ idrak edebiliriz.  Bir an düşünelim ki dünya gemimizin hız kontrolünü kaybedip es kaza rotasından (yörüngesinden)  kayıverse,  bu durumda ya güneşe daha da yakınlaşıp yanıverecektik, ya da tam aksine güneşten uzaklaşaraktan bumbuz kesilip donuvermiş olacaktık. Belli ki, bizi bu hallere düşmekten kurtaran beşer idrakinin üstünde ilahi programla planlanmış bir denge sistemi sayesinde ay dünyanın uydusu olarak, dünya güneşin gezegeni olarak, güneşte samanyolu galaksinin üyesi olarak etrafında pervane olaraktan turlarını tamamlayıp böylece denge ağımız sağlanmış olmakta. Düşünsenize böylesi müthiş bir denge sisteminde gezegenler güneşin cazibesine kapılıp etrafında pervane olurken güneşte samanyolu galaksisinin cazibesine kapılaraktan bir turunu 220 milyon yılda tamamlamakta.  İşte denge âlem budur.  Bakınız bu hususta Allah Teâlâ  “Güneşte yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu üstün hüküm ve hikmet sahibi Allah’ın takdiridir” (Yasin, 38)  diye beyan buyurmakla bugünkü bilimin ortaya koyduğu; güneşin 20 kilometrelik bir hızla Vega yıldızına doğru bir yörünge boyunca yol aldığının tespitini doğruluyor da. Şayet bu tespitin tam aksine güneş semanın tam ortasına doğru devamlı olarak yol kat etseydi hiç şüphe yoktur ki yaz mevsiminde kavurucu sıcaklıklardan kurtulamayacaktık. Allah şükürler olsun ki buna meydan vermemek için güneş ekseni yaratılış kanunlarına tabii tutularaktan eğik kılınmış ve böylece dünya gemisinde tüm canlıların dört mevsimi bir arada yaşayabileceği elverişli şartlar eşliğinde denge kanunlarıyla dizayn edilmiş olur. Tabii sadece dizayn edilen güneş değil elbet, galaksiler, gezegenler dünya, ay, kuyruklu yıldızlar, meteorlar vs. tüm on sekiz bin âlemde buna dâhildirler. Ve tüm nizam-ı âlemler   ‘ol’ emri doğrultusunda bir saniye bile olsun hiç duraksamaksızın seyr-i âlem eylemeye  (turlamaya) devam etmektelerdir. Üstelik her bir âlem birbirlerinin sınırlarını ihlal etmeksizin ve kendi aralarında her hangi bir kazaya sebebiyet vermeksizin kendi yörüngeleri üzerinde öteler akıp gitmekte de.  Kelimenin tam anlamıyla yörüngelerinde en ufak sapmaksızın seyri âlemlerini gerçekleştirmekteler.  Hem niye yörüngelerinden çıka dursunlar ki, bikere emri böyle yüklenmişler, dolayısıyla Yüce Allah’ın Kur’an’da “Ne Güneş Aya erişip çatışır, ne de gece gündüzü geçer. Her biri ayrı ayrı yörüngelerde yürürler” (Yasin 40), “  Geceyi gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Her biri kendi yörüngesinde seyreder” (Enbiya, 33)  diye beyan buyurduğu ayet-i celilelerin gereğini yapmaya mecburlarda.

          Her bir âlem yaratılış gayesi doğrultusunda vazifelerini icra ederlerken de aşkla sevgiyle icra etmek için vardırlar. Zira kâinatın yaratılış mayasında aşk vardır. Yüce Allah tarafından o aşktan her yaratılan mahlûkata âlemlere rahmet olarak müjdelediği Habibinin yüzü suyu hürmetine pay etmişte zaten. Kâinatta canlı cansız her varlık aşkla mayalanmıştır.  O aşk mayasıdır ki,  aydınlık güneşimiz bir bakıyorsun üyesi olduğu samanyolu galaksisine mest olup etrafında pervane halde tavaf eylemekte.   Ve bunun sonucu olarak tutulduğu aşkını zaman zaman güneş tutulması şeklinde izhar ettiğini dünyadan gözlemleyebiliyoruz da. Öyle ki,  dünyadan gözlemlediğimiz bu aşk tutulması karşısında gökyüzüne tutku gözlerle baktığımızda güneş tutulmasını hayranlıkla izlemekten kendimizi alamayız da. Tabii ki güneşin aşka gelişini veya tutuluşunu tutku gözlerle gözlemlemek iyi hoşta birde bu olayı bilimsel yönüyle bakmamızda icab eder. Nitekim olan bitene tutku gözlerle değil de bir de bilimsel yönden baktığımızda tıpkı bu hadise karanlık bir odada yanan mum alevinin önüne her hangi bir cisim konulduğunda o cismin gölgesinin düştüğünün göstergesi bir tutulma olduğunu müşahede etmiş oluruz. Bir başka ifadeyle güneş ay ve dünya üçlüsünün aynı hizaya gelip beraberce gerçekleştirdiği bu olayı güneş tutulması hadisesi olarak gözlemlemiş oluruz.  Anlaşılan o ki, anlık hassas diyebileceğimiz bir noktada güneşle dünya arasına ay giriverdiğinde güneşin karanlık tarafında dünyanın ayın gölge konisine düşüvermesiyle birlikte güneş tutulması denen hadise vuku bulmakta.  Şu da var ki vuku bulan bu hadise her sene tekrarlanmıyor, her yüzyılda takriben 237 güneş tutulması vuku bulup, bu tutulmalarında bilim adamları tarafından kayda değer olarak sadece dörtte biri (¼’i) tam tamına güneş tutulması olarak değerlendirilmekte, diğerleri değim yerindeyse artçı niteliğinde tutulmalar olarak bakıldığından pek üzerinde durulmaz da.

          Dünya sathından gökyüzünü temaşa ettiğimizde aydınlık güneşimiz öyle hafife alınacak türden sıradan bir yakıt tankı olmadığı gayet net açık ortada zaten. Her ne kadar dünyada ki tüm yakıt tanklarını toplasak bir güneş tankı etmese de şu bir gerçek da bir gün gelecek bu devasa yakıt tankı da saniyede 564 milyon ton hidrojeniyle 560 milyon ton helyuma dönüştürdüğü hammadde deposu da tükenişe geçecektir. Hiç kuşkusuz bu tükeniş güneş içinde kaçınılmaz alın yazısı olacaktır. Ve bu alın yazısı aynı zamanda bize Allah’ın derviş kullarından şu güzel sözünü hatırlatır da: “Ölmek için doğunuz, yıkılmak için ev yapınız.

             Gerçekten de öyle değil mi,  güneş sonuçta her sabah uyandığımızda derviş kulun sözünü doğrularcasına batmak için doğduğunu, akşam olduğunda ise doğmak için battığını hemen her gün birebir yaşamaktayız zaten.  Allah ömür verdiği sürece de hem güneşin doğuşu hem de batışı her daim bize ölümü hatırlatmaya ziyadesiyle yetecektir. Güneşin hatırlatmasının zararı yok elbet, bilakis faydası var.  Bakınız Seyyid Taha (k.s)’ın bir soru üzerine verdiği cevap çok manidardır: “Ölüm en büyük nasihattir, her iman sahibi müminin ölümü hatırlaması sünnettir.

              Evet, ölümü hatırlamakla bir sünneti icra etmenin ötesinde birde işin içinde Allah’ı hatırlayıp zikir eylemekte vardır.  Madem öyle,  daha ne duruyoruz, iki de bir kıyamet ne zaman kopacak türden üstümüze vazife olmayan sorularla zihnimizi meşgul edeceğimize ölümü hatırlatacak olayları tefekkür ederekten Allah’ı zikr eyleyip ansak fenamı olur. İşte bu noktada güneş bize bir yakıt tankı olmanın yanı sıra ölümü hatırlatan yönüyle de Allah’ı anmamıza vesile olan bir yol gösterici aydınlık fenerimizdir.  Öyle ki güneşin doğuşu bir başka diriliş muştusu, batışı ise ötelere doğru tayy-i mekân eyleyeceğimizin bir başka muştusudur. Dahası hem doğuşuyla hem batışıyla her halükarda şeb-i arus muştumuzdur.  Nitekim bilim adamlarının matematiksel hesaplarla ortaya koyduğu verilere göre; güneşin yaratılışından itibaren can suyu diyebileceğimiz hidrojenin tükenmesine paralel olarak vuslatının da  (ölümünün) 5 milyar sonra gerçekleşeceği tahmin edilmekte. Hele güneşin son demlerinin işareti olarak çekirdeğindeki hidrojeni git gide azalmaya yüz tutması ve bunun neticesinde bünyesinde termonükleer reaksiyonların nüksetmesiyle birlikte bu kez dış tabakasında kullanılmayan hidrojeni de tüketerekten daha büyük, daha parlak ve daha geniş hacimli olacak şekilde devasa bir hal alıp en yakınındaki Mars gezegenini alevler saracaktır. Akabinde bu alevler Venüs gezegenine de sıçrayıp Mars’la birlikte kıpkırmızı bir yıldız halinde adeta kan kırmızı gözyaşı dökercesine eriyip kendi kıyametlerin yaşayacaklardır. Hani insanlar en yakının kaybettiğinde acısına dayanamayıp gözyaşı döker ya, aynen öyle de gezegenlerde güneş etrafında halka oldukları gezegenlerin sırası gelenlerin gözleri önünde tel tel dökülüp bir bir eriyip yok olduklarını gördüklerinde içten içe kan ağlayıp gözyaşı dökeceklerdir elbet. Bu acı son hikâyede sıra dünyamıza geldiğinde ise, dünyamızda tıpkı sonbahar mevsiminde eylül yaprakları gibi tel tel dökülerekten kendi kıyametini yaşayıp önce okyanuslar buharlaşır,  sonrasında da buzullar eriyip kaynar kazana dönüşecektir. Bu arada en tabii olduğu güneşin de yakıt tankı içerisindeki hidrojenin helyuma dönüşmesi ve ardından tükeniş alarmına geçmesiyle birlikte akkor kesilip beyaz kefenine giymiş bir halde hayata veda edecektir. Düşünsenize hidrojen milyarlar öncesinden güneşin dostu bir elementiydi, hatta hiçbir elementin yapamayacağı helyuma dönüşme kabiliyetiyle de hem güneşin hem de yıldızların enerji kaynağı ve deposuydu da. Ama o da her fani gibi bir noktadan sonra değim yerindeyse “sizlerle olan arkadaşlığım buraya kadar” deyip o da kendi kıyametini yaşayacaktır. İşte bu gerçeklerden hareketle Hazreti Mevlana ölüme beyaz gelinlik demiştir. Öyle ya, madem inananlar için ölüm beyaz bir gelinlik, o halde bizlerde güneşin ölümü için akkor kesilmiş beyaz gelinlik diyebiliriz pekâlâ. Unutmayalım ki, kâinatta her ne yaratılmışsa eninde sonunda kendi kıyametlerini yaşaması kaçınılmaz alın yazısı olacaktır. Aynen öyle de güneşte alın yazısında yazılı olan 9 gezegeninin şafağında saçtığı ışık enerjisi tükenerekten akkor kesilip ışık saçamaz halde geldiğinde kendi kıyametini yaşayacağı gibi asıl beklenen büyük kıyametinde kopmasını beraberinde taşıyacaktır. Nasıl ki beşer olarak “Her nefis ölümü tadacak” hükmünce kendi kıyametimizi yaşayacaksak aynen öyle de ister adına arkasında saf tutmuş dokuz şafak diyelim ister etrafında adeta hatme halkası oluşturmuş dokuz gezegen diyelim hiç fark etmez,  vakti saati geldiğinde cümbür cemaat bağlı olduğu güneş sistemiyle birlikte büyük bir kıyamet yaşanacaktır. Derken kıyametini yaşayan canlı cansız her varlık dokuz tekbirli vuslat bayram namazı kılarcasına fani olduğunun idrakiyle baki olan Allah’a vuslatı vuku bulacaktır.  Nitekim Allah Teâlâ; “Yemin olsun döndürücü semaya” (Tarık,11) diye beyan buyurmakla dönüp dolaşan semanın en nihayetinde varacağı en son menzilin huzuruna varmak olacaktır. Zaten   “O’ndan geldik dönüş O’nadır” hükmü bunu gerektirir.  Bu arada olur ya, bu satırlarda geçen ifadelerden hareketle sanmayın ki güneşe, aya, yıldızlara kutsiyet atfetmekteyiz, değil kutsiyet atfetmek bilakis cümle mahlûkatında kıyametini yaşayacaklarını belirtmekle fani olduklarını vurgulamaktayız. Malumunuz tarihte güneşin aydınlık yüzünün cazibesine kapılan nice kavimler güneşe ulûhiyet isnat edip tapmakla helak olmuşlardır.  Ve aynı sapkınlık maalesef 2. Dünya savaşı sonlarında da gün yüzüne çıkıp işi güya Japonların imparatorlarına güneş tanrısının yeryüzündeki temsilcisi gözüyle bakmaya götürecek kadar maksadını aşabilmiştir. Her neyse sapkınlar güneş tanrısı diyerekten kendi kendilerinin kuyusunu kaza dursunlar,    oysaki Yüce Allah (c.c) “Kıyamet gününe ant içerim” (Kıyamet,1) beyan diye buyurduğu fermanla yaratılışı takriben 15 milyar önce başlayan güneşin hayat serüveninin vakti saati dolmak üzere olduğu artık bir sır değil. Vakti saati dolduğunda güneş artık ışık saçan yakıt tankı değil içi boş kof bir kabristan olarak ömrü nihayetlenecektir.

       Bakınız,  Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ‘Marifetname’ adlı kitabında güneş hakkında ne diyor; “Güneş feleği, Merih feleğinin altında ve Ay feleğine oranla dördüncü felektir. Gecelerle gündüzler, aylarla seneler, hep bunun hareketine göre düzenlenmiştir. Her yıldız nice özellikleriyle varlıklara tesir ederken, Cenab-ı Hak bu büyük ışık kaynağına da kendi kudretiyle, nice vasıflar vermiştir. Bu yüzden, güneşin tesiri uzak cisimlerden ziyade, yakın cisimlere olmaktadır. Güneş diğer gezegenlerin hepsinden büyüktür. Böylece, yükseklerde bütün yıldızları kapatır. Görünmez olurlar. Ay’a, nur ve ışık veren odur.” 

        Böylece bir Türk-İslam mütefekkiri (1703–1780) bu müthiş tespitiyle bilim tarihine not düşmüş olur.  O tarihe not düşer de sonsuzluğa ulaşmak isteyen 12 Eylül darbesiyle demir parmaklıklar arasında güneş ışığına hasret kalmış Muhsin Yazıcıoğlu not düşmez mi?  Hem de öyle bir not düşer ki,  güneşimi kapatmayın haykırışıyla sonsuzluğa vurgunluğunu şöyle dile getirir de:

Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır

Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum

Gözlerim perde perde taş duvarlarda

Açılıyor hayal pencerelerim

Hafif bir rüzgâr gibi, süzülüyorum

 

Kekik kokulu koyaklardan aşarak

Bir çeşme başı arıyorum

Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp

Mis gibi nane kokuları arasında

Ruhumu dinlemek istiyorum

 

Zikre dalmış her şey

Güne gülümserken papatyalar

Dualar gibi yükselir ümitlerim

Güneşle kol kola kırlarda koşarak

Siz peygamber çiçekleri toplarken

Ben çeşme başında uzanmak istiyorum

Huzur dolu içimde

Ben sonsuzluğu düşünüyorum

Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum

 

Durun kapanmayın pencerelerim

Güneşimi kapatmayın

Beton çok soğuk, üşüyorum.

 

Velhasıl-ı kelam; bu güzel vuslat haykırışının üzerine daha ne söyleyebiliriz ki?

Söyleyen hem ziyadesiyle meramımızı dile getirmiş, sonrası laf-ı güzaf olur zaten.

 Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/gunesimi-kapatmayin-5268-kose-yazisi

GEZEGEN ÂLEMİ


 GEZEGEN ÂLEMİ

         SELİM GÜRBÜZER

           Gezegen deyince ister istemez bizim medeniyetimizin baş tacı gök bilimci Ez-Zerkali gelmektedir.  Bu bilge şahsiyet 11. asırda Usturlab adında güneş devrini ölçen bir cihaz bulmanın heyecanıyla geliştirdiği toledo cetveli vasıtasıyla yörüngesinde seyreden gezegenlerin hareketlerini gözlemleyebilmiştir. Öyle anlaşıyor ki her yaratılan maksatsız yaratılmamış, bizim bilmediğimiz, fakat daha önceden belirlenmiş kanun ve kurallara bağlı olarak üstün bir planlamayla yaratılan her ne varsa kendine biçilmiş bir ömür süresi içerisinde yoluna devam etmektedir. Kanun koyucu hiç şüphesiz Allah’tır. İnsanoğlunun üzerine düşen görev ise var olan kanunları bulup buluşturmak ve icra etmektir. Nitekim kâinat sarayında bilim adamlarının çalışmaları sonucunda ortaya çıkan birtakım kanunlardan öyle anlaşılıyor ki, insanın yaşayabileceği şartları oluşturan tek gezegen dünya gözükmektedir. Belli ki eşsiz mavi mücevher gibi parlak görünüme sahip dünyanın 23 derecelik bir açıyla eğik olması bile belli bir hesabın ve planın olduğuna işarettir.  Nedir o plan derseniz,  gayet her şey net açık ortada. Şöyle ki; eğer dünyamız 23 derecelik bir açıyla eğik olmasaydı kuzey ve güney kutupları sürekli karanlıkta kalacaktı. Ve bunun sonucu olarak ta okyanuslardan yükselen su buharının etkisiyle her taraf buzlarla kaplı kıtalardan geçilmeyecekti. Neyse ki dünyamız muhtemelen bundan 1 milyar önce oluşum devresinde yapısı itibariyle demir ve nikel tabakaları üzerine hafif taştan sarılmış kabuktan (taş küre) teşekkül etmiş yapısıyla diğer gezegenlere nazaran kütlesi en ağır olarak sahne almıştır.  Hatta üzerini bir şal gibi saran muazzam bir hava okyanusu (atmosfer)  ve oksijenin hidrojenle beraberce oluşturduğu müthiş kara okyanusu (su küre) özelliği ile kendini fark ettiren bir gezegen olarak doğa gelmiştir. İşte tüm bu bilgilerden hareketle bir an olsun insanoğlunun meçhul bir yolculuğa çıktığını düşünün ve çıktığı bu yolculuğun ilerleyen bölümlerinde şayet soluyacak bir hava bulamıyorsa, bu demektir ki o insan artık dünyanın sınırlarını aşıp uzaya adım atmış demektir. Zira kâinatta dünyadan başka bir nefes sıhhat soluk alınabilecek tek bir mekân şimdilik gözükmüyor.  Ancak şu da var ki, her ne kadar dünyanın dışında diğer gezegenler insanın nefes alıp yaşayabileceği şartlara elverişli olmasalar da yine de onlar belli bir emrin ve bir programın gereği olarak yörüngelerinden çıkmaksızın hatta birbirlerinin sınırlarını ihlal etmeksizin ve çarpmaksızın adeta güneşin etrafında tavaf eylemek için varlardır. Ve böyle de yörüngelerinde seyr-i âlem eylemeye devam edeceklerdir.

         Malumunuz güneş etrafında pervane olan seyyareler içerisinde en yakın gezegen Merkür'dür. Bu yüzden kendi ekseni etrafında döngüsünü 59 günde tamamlamaktadır. Bir başka ifadeyle, Merkür güneş etrafında her attığı 2 tur boyunca, üç kerede kendi ekseni etrafında dönecek şekilde seyr-i âlem eylemekte. Ve Merkür’ün güneş etrafında sabit kalmaksızın böylesi ilginç bir şekilde ki tam seyirlik dönüş turuna Merkür yılı denmektedir. Ayrıca Merkür’ün güneşe yakın olması hasebiyle takriben 400 santigrat derecelik sıcaklıkla fırını aratmayacak niteliğe sahip bir gezegen olmasına rağmen bilim adamlarının ortaya koyduğu verilerden hareketle bir yüzünde buz formunda suyun varlığından söz edilmekte.  Öyle ya,  madem çok sıcacık bir gezegen, o halde kendisinde sudan eser görülmemesi icap eder. Zira Merkür’de buz formunda diyebileceğimiz suyun olmasının sebebi Merkür’ün kutup çevrelerinde yer alan devasa büyüklükteki kraterlerin varlığı Güneş ışığından mahrum kalmasına yetiyor. Dolayısıyla güneş almaması buz formu da korunmuş oluyor. Hakeza Merkür de ince bir atmosfer tabakası izlerinin varlığından söz edilse de mevcut havayı getiren tabakanın tamamen karbondioksitle kaplı olması bu gezegende hayata dair her hangi bir emarenin varlığını güçleştirmektedir. Dolayısıyla kendisine bundan ötürü çöl dünyası denilmektedir. Diğer bir ismi ise Utarit’tir. İlginçtir Merkür’ün güneş görmeyen arka yüzeyi eksi sıcaklıkları bulup hatta -246 santigrat dereceleri bile gördüğü belirlenmiştir.

            Çıplak gözle görülebilen tek gezegen Venüs’tür elbet. Hatta bazen güneşin battığı anda parlak bir yıldız olarak bizleri selamladığına da şahit olmuşuzdur. Keza dünyamızla eşit hacim ve eşit kütlede olmasına nispetle kendisine hep kardeş gezegenimiz gözüyle bakmışızdır. Tabii ki farklılıklarımız da var. Şöyle ki; Venüs atmosferini oluşturan gazlardan; karbondioksit miktarının % 97, azotun % 2, oksijenin % 1 oranında bulunması itibariyle dünyadan farklı özellik taşımaktadır. Dahası sıcaklığının da 475 ila 625 santigrat dereceler arasında olması yaşadığımız dünyamızdaki normal sıcaklık göstergelerinin dışında bir sıcaklığa sahip olduğunun bir göstergesidir. Dolayısıyla bu ısı göstergelere haiz Venüs gezegenin de hayatın olabileceğine dair emare aramak basınç değerleri yüksek bir buharlı kazanda hayat aramak türünden boşa çaba harcamak olacaktır. Hem nasıl boşa çaba olmasın ki, bikere bu gezegende yüzey sıcaklığının ortalamasını aldığımızda 427 santigrat derecelerde seyrettiğini görürüz. Üstüne üstük güneş görmeyen arka kısımlarının eksilerde seyretmeyip tam aksine 227 santigrat derecelerde seyretmesi bile hayatın olmayacağına dair bir işaret taşı olmanın ötesinde ilginçte bulunmakta. Öyle ya güneş görmeyen yüzey nasıl olur da bu sıcaklık değerlerde olur şaşmamak elde değil. Tabii bu durumu bilim adamları hava akımlarıyla açıklamaya çalışıp mesela dünyamızın kutuplarında da 6 ay kış, 6 ay gündüz olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda kış aylarında sıcaklığın aşırı derecede azalmadığı belirlenmiştir. İşte kutuplarda ki olan bitenden hareketle öyle anlaşılıyor ki Venüs’te de tıpkı dünyamızın ekvator bölgesinde ki yüksek sıcak hava akımlarının belirli periyotlarla kutuplara transfer edilerek aşırı derecede sıcaklık düşüşlerinin engelleniyor olmasındaki durum yaşanmakta.  O halde Venüs’te de benzer durumların yaşanmasına şaşmamak gerekir. Bu gezegenin bizi şaşırtacak bir başka özelliği de malum aşırı sıcak bir gezegen olmasına rağmen gökyüzünün tamamen bulutlarla kaplı olmasıdır. Oysa derinlemesine analiz edildiğinde burda da şaşılacak durumun olmadığı görülecektir.   Nitekim Venüs’ün bu söz konusu bulutla kaplı hali bizim bildiğimiz bulutun dışında farklı bir özelliğe sahiptir, yani değişik tipte karbonat tuzlarından, kimyasal bileşiklerden ve toz partiküllerinden oluşmuşluğu da söz konusudur.  Nitekim Venüs atmosferinin % 96’si karbondioksit oluşturup, geriye kalan  % 3 azot ve % 1 oranında ise su buharı oluşturması bu durumu teyit ediyor da. Ayrıca Venüs yüzeyin de sıkça volkanik faaliyetlerin seyretmesi hasebiyle gezegene gönderilen araçların çektiği resimlerden anlaşıldığı üzere volkanik patlamalar sonucu sülfürik asit kaynaklı bulutların varlığı tespit edilmiştir ki,  bu da yeterince şaşkınlığımızı gidermeye yetecek derecede bir veridir bu.

        Bilindiği üzere atomun merkezinde pozitif elektrik yüklü proton ile elektrik yük içermeyen nötron bulunmaktadır. Çekirdek hükmündeki merkezin etrafında ise belli bir matematik hesap dâhilinde yerleştirilmiş negatif yüklü elektronlar mevcuttur. Söz konusu elektron parçaları tıpkı dünyanın güneş etrafında döndüğü gibi onlarda durmadan hareket ederek pervane olmaktalar. Zaten kâinat doğmadan önce elektron yüklü bir buluttan ibaretti. Derken büyük bir patlama ile birlikte etrafa dağılan zerreler küme küme toplanıp yıldızlar ve onların etrafında gezegenleri oluşturmuşlardır. Hele ki yaratılan bu gezegenler arasında öylesine itina ile seçilmiş bir tanesi vardır ki;  o bir nazlı gelin misali canlıların tek yaşayabileceği donanıma sahip bir seyyaredir.  Hatta bu özel konumdaki seyyarenin taç kısmında güneşten gelen zararlı ışınları süzgeçten geçirebilecek atmosfer tabakasının yanı sıra 23 derecelik bir eğik konumla yörüngesine oturtulmuş, aynı zamanda dört mevsim ve her iklim şartları sağlanarak saniyede 30 kilometre sabit bir hızla dönme ayarı yapılan bir gezegendir. O öylesine muazzam yaratılmış bir seyyaredir ki dönüş hızının 1 saniyelik değişmesine bile tahammülü olmayan bir gezegendir. Zaten aksi bir durum olsa bütün astronomik sistemin çökeceği muhakkak. Şimdi bu denli muazzam özelliklere sahip hangi seyyaredir dediğimizde hiç üzerinde düşünmeye gerek kalmaksızın hepimizin bildiği gibi güneş etrafında seyreden Venüs’ten sonra ki dünya seyyaresinden başkası değildir elbet. Zira Dünya tüm canlıların yaşayabileceği şekilde iç içe kürelerden (-sfer) meydana gelecek donanımla yaratılmış ve anbean gözümüzün önünde seyreden şahika bir eserdir. Dahası Konuk olduğumuz dünya gezegeni cümle mahlûkat içerisinde eşrefi mahlûkat ilan edilmiş insanın yaşayabileceği şartlarda yaratılmış bir seyyaredir. Peki, bu mavi görünümlü seyyarede ki insanoğlunun konukluğu ne zamana kadar devam edecek sual edildiğinde, ta ki maviliği solup kıyamet saatinin alarmı çaldığı zamana dektir elbet. İşte gelmiş geçmiş tüm insanlık içerisinde bu gerçeğin idrakinde olan tüm inananlar dünyaya hem misafirhane gözüyle bakmışlardır hem de dünyanın bir imtihan salonu gözüyle bakıp baki olanın sadece Yüce Allah olduğuna iman getirmişlerdir. 

         Merih, beynin yarım küresi diyebileceğimiz, yani dünyanın yarı hacme sahip olmakla birlikte aydan daha büyük bir gezegendir. Ve dahi bu gezegenin iki uydusu mevcut olup belki de, astronotlara şimdiye kadar saç baş yolduracak derecede üzerinde bu denli kafa yorucu gezegen çıkmamıştır dersek yeridir. Öyle ki bu gezegende hayat var mı yok mu sorusunun cevabını almak için neredeyse bu işe kafa yoran astronot bilim adamlarının tüm ömrünü almıştır. Hatta üzerinde daha da kafa yoruldukça bu gezegende ki bir takım yarıkların kanallara benzemesinden hareketle oralarda ileri bir medeniyetin olabileceğinden bile söz edilebilmiştir. Neyse ki, sonraki çalışmalar neticesinde oralarda kanal filan yok, tamamen gözlemleme yanılgısı bir öngörüdür bu.  Belli ki bu tür yanılgılara sebebiyet teşkil eden temel neden Merih (Mars) gezegeninde atmosfer ve su buharını andıran emarelerin gözlemlenmesidir. Böylece bu emarelere dayanarak su ve oksijenin de olabileceğinin kanaatinin hâsıl olmuştur. Derken konunun açıklığa kavuşması bakımdan bu uğurda Viking 1 adlı 3,5 kg ağırlığında hem hava şartlarını ölçecek hem de birtakım kazılar yapıp en ufak canlılık belirtisi olabilecek mikroorganizmaların olup olmadığının tespitini yapacak şekilde ufacık bir uzay aracının yapımı gerçekleşir. Tabii uzay aracının yapımı iyi hoşta, ancak uzaya gönderilen bu uzay aracından gelen sinyaller hiçte beklentileri karşılayacak cinsten veriler değildi. Çünkü sözü edilen gezegenin ince donanımlı atmosferinde % 95 karbondioksit, % 3 azot, % 1,5 argon ve % 0,03 oranında oksijen bulunup, toprağın eşelenmesiyle ortaya çıkan neticelere bakıldığında mikrop türünden herhangi bir canlıya rastlanılmamıştır. Her şeye rağmen yine de hafızalardan bu gezegenin sıvı halde su oluşturabilme ihtimalinden hareketle toprak katmanında hayat olabileceği düşüncesi silinip atılmış değildir. Dahası ortada net somut bir gerçek vardı ki, o da malum dünyamızdan başka hayatla özdeşleşecek tek bir gezene şu ana kadar denk gelinmemiş olmasıdır. 

          Neredeyse tüm gezegenleri bağrına basacak derecede diyebileceğimiz devasa büyüklükte özelliği ile dikkat çeken bir diğer gezegen ise hiç kuşkusuz Jüpiter’dir. Dikkat çeken sadece Jüpiter mi, onunla bizatihi yakından ilgilenen ve uydularından dördünü keşfeden Galileo Galilei’de dikkat çeken bir isimdir.  Ve onun gökyüzüne çevirdiği yeni icat edilmiş teleskopunu güçlendirerekten 4 değişik tipte uydunun varlığını keşfetmesiyle birlikte astronomi bilimi alanında çığır açmıştır. Derken açtığı bu çığır sayesinde daha sonra ki yıllarda 8 uydunun varlığı daha tespit edildiği gibi Jüpiter üzerinde çok miktarda hidrojen gazının varlığı, aynı zamanda az da olsa metan, amonyak ve neon türü gazlara da rastlanmıştır.  Bu arada hız kazanan çalışmalar neticesinde bu gezegende oksijen veya azota dair herhangi bir emare teşkil edecek bir maddeye ve herhangi bir canlı türünün izine rastlanılmamasıyla birlikte kesin kes hayatın olmayacağı açıklık kazanmış olur.  İlla da buralarda hayatın dışında dikkat çeken bir şeyin üzerinde durulacaksa da,  o da bu gezegenin en karakteristik özelliği diyebileceğimiz türden üzerinde yer yer 33.000 kilometre uzunluğunda, yani neredeyse dünyamızın tam hacmine eşit değerde alanı kaplayacak ölçüde kırmızımsı ben lekeleri üzerinde durmak daha isabetli bilimsel araştırma olur. Şu ana kadar bu gezegene has lekelerle ilgili sadece bildiğimiz bir fiziki gerçeklik var ki;  o da malum lekelerin hareketli ve parlak oluşudur. Bu demektir ki araştırmaya değer bu söz konusu kırmızı benli lekelerin ne anlam ifade ettiği hususu bilim adamlarına dün olduğu gibi bugün de, gelecekte de bir hayli ter döktürecek gibi gözüküyor da.          

            Satürn’de değişik organik molekülleri oluşturabilecek reaksiyon yeteneğine sahip metan, amonyak, hidrojen ve helyum gibi gazlar var olmasına var elbet,  ancak yine de bunların varlığı Satürn’de hayatın olabileceğine dair bir karine teşkil etmez. Olsun, hiçte önemi yok, hayat olmasa da sonuçta onu tefekkür ederekten seyretmekte hakkında bir ömre bedel hayat diyebiliriz pekâlâ. Hele ki etrafındaki sarımsı-yeşil renkli üçlü kuşağımsı halkası var ya, işte bu gönül halkaları hem zikir halkalarını, hem de halk dilinde üçler, yediler, kırklar halkalarının hırka giymiş baş tacı Gönül Sultanlarını da hatırlatmakta.  Derken bu gezegeni izleyip seyre dalanların nezdinde nefeslerin tutulduğu bir ruh iklimi oluşturmakta bile. Nasıl böylesi bir ruh iklimi oluşturmasın ki, baksanıza bu gezegenin güzelliğini tarif etmeye ne nice kalem sahiplerinin gücü yetiyor ne de bilim adamların sunacakları sunumlar güç yetirebiliyor,  onu ancak bizatihi temaşa etmekle güzelliği hissedilmesi mümkündür. Gerçekten de öyle değil midir? Baksanıza bu gezegenin güzelliğini tarif etmek için adeta bin bir türlü nağmeler döken ister yazar, çizer, düşünür taifesi olsun, isterse yazılı ve görsel sunumlarla şeklini şemalını ortaya koymaya çalışan astronotlar olsun, ister istemez  bir noktadan sonra  artık yorgun ve bitap düştüklerinde tutku gözlerle ona atfen ‘Zuhal yıldızı’ demekten kendini alamadıklarını görmekteyiz.  Gerçekten de muhteşem görünüşüyle kraliçe bir yıldız olmayı çoktan hak ettiği gibi Astronotların da gözde bebeği ve tacı tahtı olmuştur.  İşte bu noktada gezegenin taçlı şeklinin veya zuhal şemalının dışında birde kendisine bilimsel yönden bakıldığında atmosferinin donmuş amonyak kristallerinden oluştuğu ve buna ilaveten metan ve buz kristallerinin de izlerini taşıyan bir gezegen olduğu görülecektir. 

          Uranüs gezegeni üzerinde kısaca değinecek olursak, bu gezegenin Merkür, Venüs, Dünya, Merih (Mars) ve nihayet Jüpiter güneş sisteminin orta kuşağı diyebileceğimiz devasa gezegenlerin dışında bir başka konumda yer aldığını görürüz. Bir başka ifadeyle farklı devasa yapısal özelliğinin yanı sıra, hidrojen ve helyum gazlar ihtiva eden atmosferiyle onu -185 santigrat derecelik soğuk ve donuk bir gezegen kılıyor. Hatta diğer gezegenlerde olmayan ayrıcalıklı tipik yönü ise yörüngesinde 98 derecelik eksen eğikliği özelliğe haiz oluşu sebebiyle, yani yatık olması hasebiyle yaz kış olmak üzere iki mevsimi birden yaşıyor olmasıdır.  Ve bu söz konusu gezegende her mevsim 42 yıl sürmekte sürmektedir. Yani bu demektir ki, şayet biz dünyalılar olarak Uranus’un kuzey kutbunda konumlanmış olsaydık bu gezegenin 21 yıl boyunca güneşin ufuk çizgisinin üstünde yükseldiğini, 21 yıl boyunca da alçaldığını ve en nihayetinde ise battığını müşahede etmiş olacaktık. 

        Neptün’ün birçok yönlerden Uranüs’e benzemesi ister istemez her ikisini ikiz gezegenler olarak görmemize sebep teşkil etmekte. Ancak yine de aralarında bir takım farklılıklarından dolayı yine de birbirinden ayırt edilebiliyor. Nasıl mı?  Mesela sıcaklığının Uranüs’e nispetle daha düşük olup -225 santigrat derecelerde seyretmesi ayırt edici özelliklerinden diyebiliriz.  Daha da en ayırt edici özelliği ise malum Neptün’ün şimdiye kadar tespit edilebilen iki peyke sahip oluşudur. 

       Plüton’un bir gezen mi yoksa cüce bir gök cismi mi türünden yapılan tartışmalar bir kenara bırakıp meseleye biz bir gezegen gözüyle baktığımızda, Plüton’un güneşin en son halkasında yer alan ve en son uzaklıkta konumlanan bir gezegen olduğunu görürüz. Dahası değim yerindeyse sona kalan dona kalır misali yörüngesinde dünya yılı olarak bir turunu 248 yılda tamamlayan, yüzey sıcaklık değerleri olarak eksi -1228 ila -238 santigrat dereceler arısında değişiklik gösteren ve mevsimsel değişimleri ‘çok soğuk’ ile  ‘çok daha soğuk’ arasında gerçekleşen bir gezegen olarak adından söz ettirir.

        Öyle anlaşılıyor ki miligram seviyelerde ayarlanmış hassas terazinin denge ayarlarında olduğu gibi kâinatta da milim sapmaksızın işleyen muazzam denge âlem nizamı söz konusudur. İşte Yunus Emre hassas terazi misali kâinat nizamının hassasiyetini bakın nasıl dile getiriyor:

        Yerden göğe küp dizseler

        Birbirine bent etseler

        Altından birin çekseler

        Seyreyle sen gümbürtüyü.

         Velhasıl-ı kelam,  Yunus Emre’nin de dikkat çektiği gibi hele kâinat nizamı ayarları bir yerinden oynamaya görsün, sen gör bak o zaman kopacak olan kızılca kıyameti… 

           Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/gezegen-alemi-5285-kose-yazisi