ISI VE İKLİM MUCİZESİ
SELİM GÜRBÜZER
Hayat için gerekli olan sıcaklık,
toprak, hava ve suyun hep birlikte uyum içerisinde olması gerekir. Nasıl ki solunum
sistemi için temiz hava bir nefes sıhhat gereklilik şartsa, ab-ı hayat için su da olmazsa olmaz diyebileceğimiz
en elzem bir gerekliliktir. Hakeza konu başlığımız ısı da öyledir. Ancak
unutmayalım ki hayat için gerekli olan ısıyı güneşten ayrı bağımsız olarak asla
düşünemeyiz. Güneşle adeta içli dışlı gibidirler.
Bilindiği üzere güneşten gelen ışığın
yeşil bitki örtüsü üzerinde yansıma oranı % 50 civarında olup diğer geriye
kalanı da fotosentezde kullanılmak üzere absorbe edilmektedir. Şöyle ki; ışık başlangıç itibariyle bitkinin bünyesinde
tek yönlü enerji olarak ilerlerken daha sonraki aşamalarda bitkinin bünyesinde
absorbe edilerekten bir takım kimyasal reaksiyonların tetikleyicisi olur.
Böylece ışık sayesinde bir yandan fosfor, sülfür ve magnezyum gibi maddeler
teşekkül ederken diğer yandan da bitkilerle beslenen canlılara vitamin ve gıda
olunur. Üstelik canlı âlem ışığın marifetiyle üretilen bu hayati öneme haiz
maddeleri vücutlarına aldıklarında hem kendi metabolizmik faaliyetleri için
kullandıkları gibi hem de dışarıya karbondioksit salaraktan fotosentez
döngüsüne katkı sunmuş olurlar. Derken ışık sayesinde bitkiler tarafından
üretilip kullanım hale gelen bu inorganik madde transferi dönüşümü nesilden
nesile devam eder de. İşte bu noktada tüm canlı organizmaların vücut
yapılarında ve hücrelerinde yapıcı ve yıkıcı nitelikte işleyen tüm kimyasal
değişim ve dönüşüm tepkime süreçlerinin her biri Fransızca besinlerin organizma
tarafından özümsenmesi süreleri manasına gelen ‘metabolizma’
olarak karşılık bulur.
Her neyse, ister adına özümsenme densin ister metabolizmik
faaliyetler densin hiç fark etmez sonuçta tüm vücut içinde cereyan eden her çeşit
yapım ve yıkım faaliyetlerin kaynağı ışığa dayanmakta. Mesela kendimizi bir an ormanlık alanlarına attığımızı
varsayıp araştırmaya koyulduğumuz da ısı emilimi noktasında bir ormanda en
fazla ısı ışınlarının emildiği alanların ağaçların tepe noktaları olduğu
gerçeği ile yüzleşeceğiz demektir. Ve yüzleştiğimizde de ister istemez bu kez
aklımıza ikinci bir araştırma konusu takılacaktır. Öyle ya, madem ağaçların en
tepe noktaları en fazla emilmeye müsait kısımlar olduğu gözüküyor, o halde bu
durumda Tropikal iklim kuşağındaki sıcak ülkelerde konumlanan ağaçlar nasıl
oluyor da kendilerini aşırı bunaltıcı sıcaklardan koruyabiliyorlar sorusunun
akla takılması son derece gayet tabii bir durum. Hiç şüphe yoktur ki bunun cevabı Yüce Allah’ın
(c.c) her bir bitki türünün yaşadığı bölgeye göre kendilerine serinletecek
donanımlı kılmasında kodludur. Nitekim Yüce Allah (c.c), bitkileri soğuktan
korumak için kimine kalın kürk, kimine yumuşak kürk ihsan ederek
hayatiyetlerini halk ettiği gibi bitkilerin bunaltıcı sıcaklardan korumasına
yönelikte farklı donanımlarla donatarak korunaklı kılmıştır. Misal mi? İşte kaktüslerin
en tepe noktasındaki sürgün kısmı bir yandan boy atarken diğer yandan da boy
atmanın verdiği enerjik ısının oluşturduğu terlemeyle kendi kendini
gölgelendirebiliyor olması bunun en bariz misalini teşkil eder. Kaldı ki
terleme tertibatı olmasa da bir bakıyorsun Neoraimondia Gigantea türünden kaktüsün
köşegenli yapıda olması bir tür ona gölgelik avantajı sağlayaraktan aşırı
sıcaklıklardan korunmasına ziyadesiyle yetiyor. Hakeza Kanarya adalarında
yaşayan Euphorbia Canariensis adında kaktüs bitkisi de öyledir. Hadi diyelim ki
bir kısım bitkilerde gölgelik tertibatı yoktur, çokta önemi yoktur. Zira Yüce
Allah (c.c), dünya sathında yarattığı öyle
de bitkiler var ki, bir bakıyorsun yapraklarına yerleştirilen otomatik
termostat diyebileceğimiz türden serinletici buharlaşma sistemi sayesinde
güneşin kavurucu sıcaklığına karşı kendilerini koruma altına alabiliyorlar.
Evet, ısı deyip es geçmemek gerekir. Nitekim
bilim adamları önemine binaen bitki topluluklarını bulunduğu ortamın ısı
şartlarını da göz önünde bulunduraraktan açık bitki toplulukları, kapalı
küçük boy bitki toplulukları, kapalı yüksek boy bitki toplulukları ve yüksek boy
bitki toplulukları (ormanlar) şeklinde dört grup başlık altında
incelemeye alıp özetle özelliklerini şöyle ortaya koymuşlardır:
-Açık bitki toplulukları adından da anlaşıldığı üzere bu tür bitkilerde
ısınma hadisesi toprak yüzeyinin kısmen bitki örtüsüyle örtülü olması
hasebiyle güneşten gelen ışınların sadece toprak üzeri görünen yüzeylerine sirayet
etmesiyle vuku bulacaktır. Tıpkı çorak topraklarda
olduğu gibi ısınma gerçekleşecektir.
-Kapalı küçük boy bitki toplulukları dendiğinde malum yabani otlar,
kısa çimenler ve 20 cm’ye kadar olan bitkiler grubuna giren topluluklar akla
gelmektedir. İster istemez bu özelliğe sahip bitkilerde ısınma hadisesi
güneşten gelen ışınların daha toprağın derinliklerine nüfuz etmesine fırsat
vermeden, yani gelen ışığı absorbe etmeleriyle vuku bulacaktır. Böylece bu sayede küçük ve alçak olan
boylarını muhafaza eden bitkiler olarak adından söz ettirmiş olurlar.
- Kapalı yüksek boy bitki toplulukları ise adı
üzerinde kapalılıkla meşhurdurlar. Hatta değim yerindeyse sorsan adın ne diye, cevaben susmayı tercih edip asla konuşmazlar,
kapalı kutu gibidirler. Olsun yine de biz onların kapalı kutu olmalarına aldanmayalım, bir bakıyorsun boyları 1 metreye kadar bulan bitkiler olarak, yani “yüksek boylu kapalı bitki topluluklar”
olarak adından söz ettirebiliyorlar.
Öyle ki bu tür gruplarda ısınma hadisesi daha çok hububat tarlalarında uzun
otlaklar, çalılar olarak neşet bularak vuku bulmakta. Özellikle bu gruptakiler için ısı ışınlarının
en fazla tesir ettiği bölge bitkinin 1/3’ü olan üst kısımları olmaktadır.
-Yüksek boy bitki toplulukları ise ormanlık alanları
oluşturmakla meşhur ağaç topluluklarıdırlar. Ki, daha önce ormanları oluşturan
ağaçların en tepe kısımlarının yine en fazla ışık alan kısımlar olduğunu
belirtmiştik. Ancak orman alanını oluşturan
ağaçlar sık sık olarak değil de seyrek halde kaplıysa bu durumda ısınma hadisesi
seyrek ağaçlar arasından sızan ışınlar toprak yüzeyine kadar nüfuz edip ikinci
bir maksimal bölge oluşturarak vuku bulacaktır. Hatta böylesi seyrek bitki örtüyle
kaplı alanlarda geceleri ısının düşmesiyle birlikte soğuk hava akımı hızla
aşağılara nüfuz ederekten toprak zemininde minimal düzeyde sıcaklık şartların oluşmasına
yol açacaktır. Hava akımlarının doğrudan ağaçların gövdelerine sirayet eden
orman alanlarında ise malum bu kez bambaşka ısınma hadiselerin vuku bulacağı
bir başka iklim şartların oluşmasını beraberinde getirecektir. Sonuçta hangi iklim şartlarıyla karşı karşıya kalınırsa
kalınsın bu tür orman alanlarında gövdenin kabuk kısımları ağaçları dış
faktörlerden korunaklı kılmaya yeter artar da. Bu arada gövde sadece korumak için
mi vardır derseniz, elbette ki yaradılış gayesi gereği koruma
vazifesinin yanı sıra daha pek çok hayati fonksiyonları icra etmek içinde
misyon üstlenmiştir. Şöyle ki ağaç gövdesinde
kesit alıp mikroskobik incelemeye aldığımızda iç kısmın halkalardan oluştuğu
gözlenir ki bu halkalar aynı zamanda ağacın yaşını da belirleyen işaretler
olarak karşımıza çıkar. Hele iç halkaların merkez konumunda ki çekirdek kısmın
sert olması hasebiyle etrafındaki dış halkalardan su sızmasına geçit vermemesi
de bir bambaşka yaratılış mucizesi olarak karşımıza çıkar. Hatta bir başka
dikkatimizden kaçmayan yaratılış mucizesi ise çekirdek kısmının adeta
kurşungeçirmez yelek özelliği yönüyle gövdenin çürümesinin önüne geçiliyor
olmasıdır.
Peki, yaratılış mucizesi iyi hoşta,
bu mucizevi hadise sadece bitki gövdesinin iç halkalarıyla mı sınırlıdır, hiç
kuşkusuz iç halka ya da dış halka hiç fark etmez her yaratılan varlık bütün
yapısıyla da Allah’ın mucizesi şahika eserdirler. Ne var ki kullar olarak bizler bu gerçeği
kimi zaman idrak etmekten aciz kalıp sadece olağan üstü hadiseler vuku
bulduğunda hemen mucize kavramına sığınmaktayız. Hem şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz
ki; bir şeyin dışı iç yansımanın bir ürünüdür. Keza mucize noktasında da iç dış bir bütün
olup bu demektir ki cemi cümlenin tamamı yaratılış mucizesidir. Nitekim dış
halkalarda iç güzelliğin gereği hem köklerden iletim kanalları yoluyla gelen suyun
ve besi suyunu belirli oranlarda dallara pay etmeleri cihetiyle de başlı başına
mucizevi bir eser olduğunu çoktan hissettiriyorlar. Kelimeni tam anlamıyla iç
ve dış etle tırnak misali birbirinden ayrılmaz bir şekilde gövdeye katkı sağlayarak
mucizevi eser olduklarını gösterirken bu arada gövdeye bağlı dallar da kendi
payına düşenden nasiplenip kendine bağlı yapraklarıyla birlikte serinlemek isteyenleri
selamlayaraktan mucizevi eser olduklarını göstermektedir.
Şu da var ki orman alanlarında bitki
örtüsü sıklaştıkça toprak zemini üzerinde günlük sıcaklık göstergelerinin
değişimi de o nisbette küçüldüğünü gözlemlemekteyiz. Ayrıca bitkiler tarafından
emilen ısı enerjisinin cüzü miktardaki kısmın karbondioksit asimilasyonu için
kullanıldığını, aslan payının transprasyon için kullanıldığını, geriye kalanın ise
çevredeki hava ve ısı alışverişinde kullanılmak üzere transfer edildiğini
gözlemlemekteyiz. İşte görüyorsunuz ısı enerjisi nerede kullanılırsa kullanılsın
sonuçta bir bitkinin çoğu karbon maddesinden teşekkül ettiğine göre ısının kullanımı
noktasında kendisi için değil bilakis daha çok kendi dışındakiler için
kullandığı gerçeğini değiştiremeyecektir. Değim yerindeyse bitkiler kendi hal lisaniyle “Hizmet
nimettir” mesajı vererekten kendisinden
daha ziyade başkaları için karbondioksiti (CO2) asimile etmek için kendilerini
adamış gözükmektedirler.
Sıcaklık
rezistansı
Bilindiği
üzere güneş ışınları 150.000.000 kilometre öteden atmosferden filtre edilerek
dünyamıza arınmış halde nüfuz etmektedir. Her ne kadar nüfuz eden ışınlar kimi
zaman aşırı sıcaklar halinde insanın canından bezdirecek halde bunaltsa bile
her külfetin birde nimeti olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla o kadarını da
hoş görüp güneş ışınlarının gerek toprağın derinliklerine gerekse denizin
derinliklerine kadar nüfuz ederekten sızıp hayat enerjisi olarak baş tacımız
olacaktır hep. Hem kaldı ki her şey
zıddı ile bilinir ya, aynen öyle de aşırı sıcaklıktan bazen bunalmamız gerekir
ki serinlemenin kıymetini bilmiş olalım.
Öyle ya güneş bir bakıyorsun bizi aşırı sıcaktan bunalttığı gibi bir bakıyorsun
yeryüzünde oluşturduğu buharlaşma hadisesiyle gökte oluşmasına vesile olduğu
masmavi bulutlarıyla bize serinletici şemsiye olmakta. Yetmedi her şeyden öte
birinci derecede büyük bir enerji kaynağımız olarak bizi her daim selamlamakta
da. Burada bitkilerin enerji yönden rolleri malum yukarıda da belirttiğimiz
üzere güneş sayesinde elde ettikleri enerjiyi kimyasal enerjiye çeviren bir
aracı eleman olarak tüm canlı âleme hizmet etmiş olmalarıdır.
Elbette ki her canlıda olduğu üzere
bitkiler de aşırı ve kavurucu sıcaklıklardan olumsuz etkilenmekteler. Zira bitkilerin
yüksek temperatüre dayanma kabiliyetlerine sıcaklık rezistansı
denmektedir. Şayet bir yerde sıcaklık değerleri 60 veya 60 üzeri santigrat
derecelere gelmişse ora da canlı bir hayattan artık söz edemeyiz. Bu türden
aşırı sıcaklıklara karşı her canlı kendi çapında direnç göstermeye çalışsa da
nereye kadar direnç gösterebilir ki, nihayetinde
genelde ölüm kaçınılmaz alın yazısı olur. Hiç kuşkusuz ideal bir hayat için ne aşırı
sıcaklık işe yarar, ne de aşırı düşük sıcaklık. Mutlaka sıcaklığın optimal düzeylerde olması
gerekir ki normal hayat devam edebilsin. Zira aşırı sıcaklıkların hemen her canlı
üzerinde olumsuz yönde metabolik bozukluklara yol açtığı malum. Her ne kadar düşük
sıcaklıklar pek çok canlının vücut ikliminde metabolik bozukluklara yol açmasa
da şu da bir gerçek soğukluk canlı âlemin gelişimine mani bir durum ortaya çıkarabiliyor.
Ancak gelişim bakımından bunun istisnai durumları da söz konusudur. Şöyle ki,
bir takım mikroskobik canlılar da tabir caizse bulundukları dağlar üşür, ovalar
üşür, topraklar üşür, yaslandığı taşlar üşüdüğü halde kendilerine gelince tam
aksine çok düşük sıcaklıklara karşı dayanıklılık gösterip çok rahatlıkla hayat
yolculuğunda gelişim gösterebiliyorlar. İşte bu tip istisnai durum mikro
canlılardan hareketle bazı bilim adamları hayattan ümidi kesilmiş olan hastalara
buz aküsü destekli dondurucu soğuk iklim şartlarına tabii tutaraktan bir süre
yaşatmak arzusunu taşısalar da maalesef bu yönde yapılan denemeler her
seferinde fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Zira düşük sıcaklık ileriye doğru bir
gelişim kaydetmiyor, bikere adı üzerinde donduruculuk, yani hayatı durdurmaya
yönelik donduruculuktur bu. Anlaşılan o ki,
canlıların gelişimi için mutlaka hem ısı dengesine hem de enerjiye ihtiyaç
vardır. Kaldı ki her canlı için gerekli olan enerji yaratılışında yeterince bünyesine
kodlanmış zaten, hele ki bitkilerde bu
enerji kodu daha fazlaca dersek yeridir. Bakınız Allah Teâlâ bu hususta tüm
canlılara hem soğuktan hem de sıcaktan koruyacak yuvalar halk ettiğini ve cümle
âlemin enerjik olduğunu mealen şöyle beyan etmekte: “Yeri de (Bak biz dört mevsim hep) Biz döşeyip-yaymaktayız, (hala görmüyor musunuz ki) ne güzel ve mükemmel (yaratıp) döşeyici(yiz) iz” (Zâriyât, 48).
İşte cümle âlemin enerjisini sağlayan
sıcaklık rezistansı malumunuz primer sıcaklık
rezistansı ve sekonder sıcaklık rezistansı olarak iki şekilde incelenir:
-Primer Sıcaklık rezistansı
protoplazmanın yüksek sıcaklıklara karşı gösterdiği dayanıklılık mukavemet
direnci demektir. Dolayısıyla bir protoplazmadan sümüklü böceğe kadar her tür
canlının göstereceği bir dayanıklılık mukavemet direnç sınır noktası söz konusudur.
Hele bu sınır aşılmaya bir görsün, bak o zaman kızılca kıyameti. İşte o kızılca kıyametin kopmaması adına bu söz
konusu mukavemet (dayanıklılık) dengesi içerisinde her canlının hayata
tutunmada oynayacağı rolün elbette ki küçümsenemez noktada direnç gösterdiğini
söyleyebiliriz.
-Sekonder
sıcaklık rezistansında (yapısal sıcaklık rezistansı) bir takım bitkilerin kendini
yaşatacak, ayakta durmasını sağlayacak morfolojik strüktür yapısı veya
transpransyon mekanizmalarıyla yüksek sıcaklığın öldürücü etkilerinden koruyabildikleri
gibi bünyesinde mevcut iletim şebekesi mekanizmalarıyla da taşıdığı suyu
ekonomik olarak dengede tutabiliyorlar da. Zaten dengede tutmaları da gerekir ki bilhassa
belli bölgelere has narenciye, pamuk, çay, tütün, üzüm, fındık gibi bitkiler o
bölgelerin ürünü olarak yetişebilsin.
İKLİM
İklim
ölçümleri bilindiği üzere meteorolojik uzmanlar tarafından atmosferin ilk
tabakası olan troposferde meteorolojik balon yöntemiyle ölçümlenmekte. Ve bu ölçümler günde iki kez incelenip
ortalaması alınarak ölçüm tayini yapılır. Belli
ki kâinatın yaratılışında sadece kâinatın kendisi değil ezelden ebede
ikliminin nasıl olacağı da kodlanmıştır. Hele bu iklim kodunun şifreleri çözüldükçe ilahi
program gereği okyanuslardan buharlaşan suyun uçup kaybolmadığını bilakis iklim
kodlaması içerisinde sirkülasyona tabi tutulup yine dünya iklimine yağmur, kar
ve dolu olarak geri dönüş yaptığı gerçeği ile yüzleşmiş oluruz. Hakeza ısınma
hadisesi de öyledir. Nitekim atmosferde alçak ve yüksek basınç sistemlerinin ürettiği
kuzey-güney istikametinde yer alan konveksiyon akımların veya tropoz ara
katmanında (troposferin son bulduğu stratosferin başladığı alan) yer
alan rüzgâr akımlarının etkisiyle ısınma denen hadisenin bir yerlerden bir
yerlere kütle halinde taşınmayla vuku bulduğu bilinen bir gerçekliktir. Öyle ki
uzmanlar bir yandan kuzey enlemlerde soğuk hava dalgası şeklinde aşağılara
doğru düşük sıcaklık halde yansıdığını gözlemleyip tespitte bulunurken diğer
yandan da güney enlemlerde sıcak hava akımı şeklinde atmosfere doğru yüksek
sıcaklık olarak yansıdığını gözlemleyip tespitte bulunmuşlardır. Derken uzmanlar
tespitte bulundukları donelerden hareketle sıcak hava akımlarıyla soğuk hava
akımlarının karşılıklı yer değiştirmeleri neticesinde her bölge kendi payına düşen
veya nasipleneceği iklim klimasının günlük ya da haftalık ne olabileceğini hava
tahmini şeklinde önümüze koyabiliyorlar. İşte önümüze konulan hava tahmini
raporlarından da anlaşıldığı üzere tıpkı cemrede olduğu gibi güneş ışınlarının önce
havaya, sonra suya ve en nihayetinde toprağa düşerekten ısınma hadisesinin
gerçekleştiğini öngörebiliyoruz. Sadece ısınma mı, işin içinde elbette ki ısınan
havanın hafifleyerek yeryüzünde yükselmeye başlamasıyla birlikte yerini soğuk
hava tabakasına bırakmakta vardır. Bu sayede havaların soğuyacağını ön
görebiliyoruz da. Yine hava raporlarına bakaraktan rüzgârın esip esmeyeceğini
de ön görülebilmekte. Bilindiği üzere karşılıklı hava akımlarının yer değişmeleriyle
rüzgâr denen hadise vuku bulmakta. Misal mi? Mesela deniz üzerindeki soğuk hava
tabakasının karadan yükselen sıcak havanın yerini alaraktan sahil şeridine
dalga halinde akması rüzgâr hadisesinin tipik bir dalgalanma örneğini teşkil
eder. İyi ki de denizde dalgalanmalar olmakta, bu sayede bilhassa yazın bunaltıcı
sıcaklar eşliğinde sahil boyunca serinletici bir iklim oluşturmakta. Bu arada
unutmayalım ki, güneşin yeryüzündeki havaya hareket manevrası vermesi de rüzgâr
oluşumu olarak tanımlanmakta. Hele ki bariz bir şekilde gözle görülür rüzgâr
esintisini de malum atmosferin değişik basınç sistemlerin etkisi altında
ısınmasından kaynaklanan farklılıkların bir döngü içerisinde hava hareketi
tarzında vuku bulmasıyla gözlemleriz. Böylelikle rüzgârların iklimlerin
oluşmasında büyük ölçüde aktif rol oynadığını fark etmiş oluruz. Dahası rüzgârlar
denizlerin nemli havasını her yönden estirme yetenekleri sayesinde adına ister
poyraz, ister lodos, ister alize rüzgârları denilsin her türden değişik
yelpazelerini karalara, dağlara, ovalara, ormanlara taşıyabiliyor da. Hatta hava
akımları esmekle kalmayıp uzaydan gelen
(+) ve (–) iyon yüklü parçacıkları, meteorları ve güneşin ültraviyole
gibi zararlı ışınları filtre ederek canlılar için tertemiz bir iklim yaşatmaya
vesile oluyorlar. Zira Yüce Allah (c.c) rüzgârla ilgili ilginç sırları
vurgulayan kelamın da; “Rüzgârı (değişik
yönlerden) estirmesinde aklını kullanan topluluklar için pek çok ayetler (sırlar)
vardır” (Casiye suresi ayet–5) diye beyan buyurduğu gibi bir diğer
kelamında ise “ Biz aşılayıcı rüzgârlar gönderdik. Gökten de bir su indirip onunla
sizleri sıvardık” (Hicr, 22) diye beyan buyurmaktadır. Dahası dünyanın 363
milyon kilometre karesini (km2’sini)
denizler ve 148 milyon kilometre karesini de karalar oluşturmaktadır. Bunu yüzdeye
vurduğumuzda denizlerin % 71’lik ve karaların da % 29’luk bir alanı oluşturduğu
ortaya çıkar ki, işte bu verilerden hareketle dünya sathındaki iklimin ekolojik
bakımdan makro iklim, mezo iklim ve mikro iklim diye üç ayrı kategoride tasnif
edilir.
-Makro iklim (Meteorolojik veya bölge
iklimi):
Makro
iklim meteorolojik merkezlerce tayin edilir. Bu iklime mahsus canlılar
bu bölgelerde hayatiyet kazanırlar. Dolayısıyla kutuplarda yaşayan penguenleri
çöl ikliminin hâkim olduğu bölgelerde yaşatamayacağınız gibi bunun tam aksine
bir kelebeği de kutuplara hapsedip yaşatamazsınız.
-Mezo iklim (lokal iklim):
Mezo
iklim orman, çöl gibi özel tip ortamların iklimidir. Elbette ki bu iklim
şartlarına adapte olmuş canlılar için mezo iklim bulunmaz bir fırsat olacaktır.
-Mikro iklim:
Mikro iklim organizmaların vücut yüzeyi ile
doğrudan ilişkili iklimdir. Bu klimaksın özellikleri ancak özel bir sistem
yoluyla tanınır. Mesela devamlı güneş altında kalan kayalarla ağaç altında veya
su kenarında bulunan kayalar arasında farklı klima etkisi altında olduğunu
görürüz. Keza toprak altı yuvalarının toprak sathına yatkın yüzeyi ile alt
yüzeyi arasındaki mikroklimatik şartlarında farklılık arz ettiği gibi bir
duvarın yüzeyi ile alt yüzeyi arasındaki mikroklimatik şartlar içinde farklılık
sözkonusudur. Hatta konumlandığı bakış yönü bakımdan da öyle olup mesela bir
duvarın alt ve üst yüzeyi olsun hiç fark etmez kuzeye bakan yüzü farklı mikro
iklim tesiri altındadır. Tüm bu örnekler
bize gösteriyor ki birbirinden farklı fiziki şartlar asla göz ardı edilemeyecek
unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak şu da var ki, bir yamacın taşıdığı su miktarı yön tayinine
göre büyük bir değişiklik göstermez. Çünkü her tarafı güneşten gelen dik ve
yayınık ışınlara maruzdur. Zira yamaçların farklı pozisyon almasına neden olan asıl
etken unsur coğrafi enlemlerdir. Nitekim ekvator bölgesinde güneş tam
tepedeyken yön farkı ortadan kalkıp, en fazla ısı ışınları öğleden evvel ve
öğleden sonra doğu ve batı yamaçlarına alındığı gözlenir. Ekvatordan uzaklaştıkça
kuzey yarımkürede güney yamaçların ısınır olduğu gözlenirken, güney yarım
kürede ise kuzey yamaçların en fazla ısınan bölgeler olduğu gözlenir. Bu arada kutuplara
doğru gidildikçe de güneşten gelen dik ışınların git gide azalıp yerini yayınık
ışınlara bıraktığı gözlemlenir. Yani bu
demektir ki kutuplar da yöne bağlı olan sıcaklık farklılıkları fazla farklılık
arz etmeyip sadece deniz seviyesinden yükseldikçe yayınık şekilde ışınların
azalması söz konusudur.
Peki, yamaçlara doğan ışınların oluşturduğu
ısınma etkisi nedir ne değildir denildiğinde,
buna cevaben olarak hele bilhassa orta enlemlerde görenleri hayretler
içerisinde bırakacak derecede farklılık arz ettiği görülecektir. Nitekim buralarda güney yamaçlardaki bitkiler
ilkbaharda çiçek açtığı görülürken kuzey yamaçlarda ise tam aksine yaz
ortalarına kadar hala karla kaplı olduğu görülür. Mesela yine bir bakıyorsun Orta
Avrupa da olduğu gibi güneş ışınları yamaçların eğimine doğru düştükçe enerji
miktarı da o nispette değişiklik arz ettiği görülmekte. Şu bir gerçek; güney yamaçlara
güneş ışınları hem uzunlamasına hem de dik olarak düşerken kuzey kısımlara ise
daha zayıf bir şekilde düşmektedir. Keza ışınların düşüş durumuna göre ağaç
cinsleri de bulunduğu konuma göre değişik konumlanma göstermektedir. Nitekim
bir bakıyorsun soğuk vadilerin en üst yamaçlarında iğne ve geniş yapraklı
ağaçlardan oluşan ormanlarla kaplı olduğu sıkça görülürken vadi tabanına
inildikçe ormanların yerini çalıların ve otlakların yer aldığı görülür. Böylece
tüm bu örneklerden çıkaracağımız sonuç şudur ki; güneş ışınlarının yeryüzüne
düşüşü ne denli ölçüde dik düşüyorsa o nisbette de düşen ışığın oluşturacağı
ısı enerji miktarı da o nisbette artmaktadır. Öyle ki bu durumu güneş tam zenit’te (tepe
noktasında) iken ısı enerjisinin artış
kaydettiğini gözlemlemek pekâlâ mümkün de.
Bilindiği üzere dünyamız hava denilen
gaz karışımıyla birlikte çepeçevre sarılıdır. Hele bilhassa dünyanın engebeli
arazilerinde soğuk hava akımlarının ağır gaz diyebileceğimiz türden hava katmanı
oluşturduğu içindir çukur alanlara inme eğiliminde olduğu gözlemlenmiştir. Geceleyin
ise gaz basıncının etkisiyle toprak sathı hızla soğuyacağından bu soğuk hava kütlesi
çukur alanlara doğru daha çok birikim sergileyecektir. İşte bu nedenledir ki çukurlara doğru
akaraktan oluşan soğuk hava birikintisi Soğuk dolin (soğuk çukur) olarak
tanımlanır. Yükseklerde de soğuk dolinin tam aksine sıcak hava birikimi söz
konusudur. Dolayısıyla bu gözlemlenmiş bilgilerden hareketle soğuk dona karşı
hassas olan bitkilerin yetiştirilmesinde arazi şekli mutlaka dikkate alınması
gerekmektedir. Aksi halde etrafı dağlarla çevrili meskûn yerlerde soğuk
dolinler ister istemez meyve ağaçlarını ve üzüm bağlarını ya da bir başka
türden yetiştirilen ürünleri doğrudan olumsuz yönde etkileyip üreticilerin zarara
uğraması kaçınılmaz olacaktır. Bu demektir ki, bu tip arazi alanlarda ziraat ve
tarımla uğraşan üreticilerin mutlaka soğuk havanın birikintisinin yol açacağı
zararlara karşı bir takım sulama metotlarını devreye sokmaları gerekecektir.
İzoterm (eş sıcaklık eğrisi)
Yeryüzünün sıcaklık durumunu bilhassa deniz
seviyesinde aynı yükseklikte yerleri birleştirmek suretiyle ortaya konan grafiksel
sıcaklık eğrilerine izoterm (eş
sıcaklık eğrisi) denmektedir. Söz konusu grafiksel eğrilerin bize gösterdiği
bir gerçeklik vardır ki; o da malum hava
sirkülasyonu (hava dolaşımı) denen hadisenin ne sürekli yağış halde seyrettiği,
ne de sürekli kuraklık yönünde seyrettiğidir. Gerçek olan 4 mevsimli iklim klimanın
dönüşümlü olarak yaşandığı gerçeğidir.
Ayrıca mevsimsel iklimlerin yanı sıra ilahi bir güç tarafından
yeryüzünün nizami bir şekilde beş sıcaklık eğri eksen üzere ayarlandığını görmekteyiz
ki bu söz konusu iklim bölgelerinin özelliklerini özetle şöylece tanımlayabiliriz
de:
-Ekvatoral iklim bölgesi:
Bu iklim kuşağının yıllık sıcaklık eğrisi
değişmeleri minimal düzeylerde olup aylık ortalama sıcaklık değerleri 24 -28
santigrat dereceler seviyelerinde seyretmektedir.
-Tropikal iklim bölgesi (dönence):
Bu iklim kuşağı ekvatorun 23 santıgrat
derece güneyi ve kuzeyinde bulunan paralel çevreyi alan bölgeyi içine
almaktadır. Buralarda sıcaklık eğri düzeyi maksimal düzeylerde değişiklik arz
edip ortalama sıcaklık değerleri 23,2-24,7 santigrat dereceler seviyelerinde
seyretmektedir.
-Subtropikal iklim:
Muhtemeldir ki kâinatın ilk yaratılışında
iklim özelliği suptropikal bir iklim kuşağı hâkim olup, aynı zamanda yeryüzü üzerindeki karaların
kapladığı alanın şimdikinden çok daha büyük olduğudur. Dolayısıyla böylesi bir
iklim kuşağına bağlı olarak dünyanın yaratılış yıllarında bitki florası
bakımdan zengin olduğunu tahmin etmek çokta zor olmasa gerektir. Nitekim bugün
yeryüzünün kömür yatakları bakımdan zengin olması tahminlerimizin doğrular
niteliktedir. Bu durum bize o devirlerde
yaşayan organizmaların C-14 (karbon -14)/ C-12 (karbon12) oranının etkisi
altında yaşadıklarının ipucunu vermektedir. Bilindiği üzere bugün subtropikal
iklim 25-40 santigrat derece enlemleri arasında uzanan bölge kapsamı içerisinde
olup, yıllık ortalama sıcaklık değerleri
17,4-19,3 santigrat derece arasında seyretmektedir. Bu yüzden buralarda
sıcaklık değişmeleri çok büyük değişiklik arz ettiği içindir geceleri sık sık don
olayı yaşanmaktadır.
-Ilıman iklim:
Ilıman iklim kuşağı kutuplarla
subtropikal arasında yer alan sahadır. Dolayısıyla yıllık sıcaklık ortalaması
10 santigrat derece arasında sabitlenmektedir.
-Kutup iklim Bölgesi:
Kutuplara yakın kısımların büyük çapta
buzullarla kaplı olduğu dönemlere bakıldığında ekvatora yakın enlemlerin aşırı
bir yağmur aldığı anlaşılmaktadır. Hatta o dönemlerde çöller ve uçsuz bucaksız
sahralar bile sular içerisinde yüzüyordu. Hakeza bütün göller ve iç havzalar da
öyleydi. Çünkü kâinatın ilk yaratılış safhasında dünyamız adeta şiddetli
fırtınalardan ve yağışlardan geçilmiyordu. Öyle ki yaşadığımız dünyanın tedrici
bir şekilde en nihayet su dengesine kavuşması Nuh Tufanının bir neticesi olarak
ortaya çıkmıştır. Şimdi su dengesi sayesinde kutuplarda temperatür yılın büyük
bir kısmında sıfır santigrat derecenin altında seyretmektedir. Dolayısıyla
kutuplarda hiçbir zaman sıcaklık 10 santigrat dereceye yükselememiştir. Zaten
yükselmesi demek yeni bir Tufan hadisesinin yaşanması demektir. Bu yüzden su
dengemizi sağlayan Yüce Allah’a ne kadar şükretsek o kadar azdır. Hatta
kâinatta öyle bir denge kurulmuş ki kutuplardaki buzullar sayesinde kışın bile
derin sular donmamaktadır. Zira buzullar altında kalan derin sular donmak bir yana
hayat için can damarı olmaktadır.
Tabii ki yukarıda izah etmeye çalıştığımız ısı
şartları hiç kuşkusuz paralel eksen üzere konumlanmış bölgeler için geçerlilik
arz eden kurallardır. Malumunuz dikey eksen
üzerine yayılıp konumlanmış bölgelerde (dağlar-tropikal bölgenin dağları hariç) biraz daha durum farklılık arz edip her 100
metrede bir sıcaklığın 0,55 santigrat derece düştüğü gözlemlenmiştir.
Yeryüzünde yüksekçe uzanan sıra dağlar
iklim kuşağı ile kutup iklim kuşağı arasındaki bazı benzerliklerin göze
çarpması vejatasyon devresinin kısa oluşuyla alakalı bir durumdur. Nitekim
aylık sıcaklık ortalamasının benzerlik teşkil etmesi de bu iki bölgenin tipik
ortak özelliğini ortaya koymaktadır. Fakat yine de birbirinden ayrışan yönler belirgindir
elbet. Mesela donlu günler sayısı kutuplarda takriben 42 gün olduğu halde bunun
tam aksine boylu boyunca sıralanan yüksek dağlarda ise 80 günü geçebilmektedir.
Hakeza yüksek dağlarda şiddetli güneş ışınları sebebiyle toprak yüzeyinin
gündüz çok ısındığı gözlemlenirken gece ise tropik bölgelerin dağlarından
farklı olarak yansımayla ısı kaybına uğradıkları gözlemlenmiştir. Kutup
bölgelerinde bir başka dikkat çeken ayırıcı özellik ise gün saat diliminin çok
uzun olmasıdır. Dolayısıyla buralarda büsbütün güneş batmadığından toprak
yüzeyindeki ısı kaybı yok denecek kadar azdır diyebiliriz. Her şeye rağmen yine
de gündüzün ortam sıcaklığı çok değildir,
keza geceleri de gündüz sıcaklığına paralel olarak çok soğuk
olmamaktadır. İşte tüm bu ayırıcı verilerden hareketle kutuplarda konumlanmış
bitkilerin gelişmesi için yeknesak ısı şartlarının hüküm sürdüğünü tahmin etmek
hiçte zor olmayacaktır. Bu demektir ki bitkilerin
gelişmesi için gerekli olan vejetasyon devresinin uzunluğu önemli olmakla
birlikte uzun süre sıfır santigrat dereceler altında kalan bitkilerin ise
istirahatte olduğu düşünüldüğünde hayati faaliyetleri bir noktadan sonra durağanlık
arz etmesi son derece gayet tabii bir durumdur. Bilindiği üzere vejetasyon (büyüme) devresi
don olmayan zaman kabul edilir. Hatta vejetasyon devresinin uzunluğundan başka
bir de bu devreye ait sıcaklık şartlarının bitkinin gelişmesinde çok büyük rol
oynadığı bilinen bir gerçekliktir. Dolayısıyla bunun için mesela odunlu
bitkilerin yeşermesine yönelik gereken vejetasyon devresinin günlük sıcaklık
ortalaması 10 santigrat derecelik periyotlarda seyretmesi gerekir ki
yeşerebilsin. Nitekim kış buğdayı 5 santıgrat derecede, Mısır 13 santigrat
derece de gelişebilmektedir.
Velhasıl-ı kelam, ısı ve iklim
canlıların hayat bulmasında tıpkı ab-ı hayat su gibi gerekli olan Allah’ın
mucizesi şahika eserdirler.
Vesselam.