10 Nisan 2022 Pazar

ISI VE İKLİM MUCİZESİ


 

                                   ISI VE İKLİM MUCİZESİ

        SELİM GÜRBÜZER

       Hayat için gerekli olan sıcaklık, toprak, hava ve suyun hep birlikte uyum içerisinde olması gerekir. Nasıl ki solunum sistemi için temiz hava bir nefes sıhhat gereklilik şartsa,  ab-ı hayat için su da olmazsa olmaz diyebileceğimiz en elzem bir gerekliliktir. Hakeza konu başlığımız ısı da öyledir. Ancak unutmayalım ki hayat için gerekli olan ısıyı güneşten ayrı bağımsız olarak asla düşünemeyiz. Güneşle adeta içli dışlı gibidirler.  

      Bilindiği üzere güneşten gelen ışığın yeşil bitki örtüsü üzerinde yansıma oranı % 50 civarında olup diğer geriye kalanı da fotosentezde kullanılmak üzere absorbe edilmektedir. Şöyle ki;  ışık başlangıç itibariyle bitkinin bünyesinde tek yönlü enerji olarak ilerlerken daha sonraki aşamalarda bitkinin bünyesinde absorbe edilerekten bir takım kimyasal reaksiyonların tetikleyicisi olur. Böylece ışık sayesinde bir yandan fosfor, sülfür ve magnezyum gibi maddeler teşekkül ederken diğer yandan da bitkilerle beslenen canlılara vitamin ve gıda olunur. Üstelik canlı âlem ışığın marifetiyle üretilen bu hayati öneme haiz maddeleri vücutlarına aldıklarında hem kendi metabolizmik faaliyetleri için kullandıkları gibi hem de dışarıya karbondioksit salaraktan fotosentez döngüsüne katkı sunmuş olurlar. Derken ışık sayesinde bitkiler tarafından üretilip kullanım hale gelen bu inorganik madde transferi dönüşümü nesilden nesile devam eder de. İşte bu noktada tüm canlı organizmaların vücut yapılarında ve hücrelerinde yapıcı ve yıkıcı nitelikte işleyen tüm kimyasal değişim ve dönüşüm tepkime süreçlerinin her biri Fransızca besinlerin organizma tarafından özümsenmesi süreleri manasına gelen  ‘metabolizma’ olarak karşılık bulur. 

          Her neyse,  ister adına özümsenme densin ister metabolizmik faaliyetler densin hiç fark etmez sonuçta tüm vücut içinde cereyan eden her çeşit yapım ve yıkım faaliyetlerin kaynağı ışığa dayanmakta.  Mesela kendimizi bir an ormanlık alanlarına attığımızı varsayıp araştırmaya koyulduğumuz da ısı emilimi noktasında bir ormanda en fazla ısı ışınlarının emildiği alanların ağaçların tepe noktaları olduğu gerçeği ile yüzleşeceğiz demektir. Ve yüzleştiğimizde de ister istemez bu kez aklımıza ikinci bir araştırma konusu takılacaktır. Öyle ya, madem ağaçların en tepe noktaları en fazla emilmeye müsait kısımlar olduğu gözüküyor, o halde bu durumda Tropikal iklim kuşağındaki sıcak ülkelerde konumlanan ağaçlar nasıl oluyor da kendilerini aşırı bunaltıcı sıcaklardan koruyabiliyorlar sorusunun akla takılması son derece gayet tabii bir durum.  Hiç şüphe yoktur ki bunun cevabı Yüce Allah’ın (c.c) her bir bitki türünün yaşadığı bölgeye göre kendilerine serinletecek donanımlı kılmasında kodludur. Nitekim Yüce Allah (c.c), bitkileri soğuktan korumak için kimine kalın kürk, kimine yumuşak kürk ihsan ederek hayatiyetlerini halk ettiği gibi bitkilerin bunaltıcı sıcaklardan korumasına yönelikte farklı donanımlarla donatarak korunaklı kılmıştır. Misal mi? İşte kaktüslerin en tepe noktasındaki sürgün kısmı bir yandan boy atarken diğer yandan da boy atmanın verdiği enerjik ısının oluşturduğu terlemeyle kendi kendini gölgelendirebiliyor olması bunun en bariz misalini teşkil eder. Kaldı ki terleme tertibatı olmasa da bir bakıyorsun Neoraimondia Gigantea türünden kaktüsün köşegenli yapıda olması bir tür ona gölgelik avantajı sağlayaraktan aşırı sıcaklıklardan korunmasına ziyadesiyle yetiyor. Hakeza Kanarya adalarında yaşayan Euphorbia Canariensis adında kaktüs bitkisi de öyledir. Hadi diyelim ki bir kısım bitkilerde gölgelik tertibatı yoktur, çokta önemi yoktur. Zira Yüce Allah (c.c),  dünya sathında yarattığı öyle de bitkiler var ki, bir bakıyorsun yapraklarına yerleştirilen otomatik termostat diyebileceğimiz türden serinletici buharlaşma sistemi sayesinde güneşin kavurucu sıcaklığına karşı kendilerini koruma altına alabiliyorlar.

          Evet, ısı deyip es geçmemek gerekir. Nitekim bilim adamları önemine binaen bitki topluluklarını bulunduğu ortamın ısı şartlarını da göz önünde bulunduraraktan açık bitki toplulukları, kapalı küçük boy bitki toplulukları, kapalı yüksek boy bitki toplulukları ve yüksek boy bitki toplulukları (ormanlar) şeklinde dört grup başlık altında incelemeye alıp özetle özelliklerini şöyle ortaya koymuşlardır:

        -Açık bitki toplulukları adından da anlaşıldığı üzere bu tür bitkilerde ısınma hadisesi toprak yüzeyinin kısmen bitki örtüsüyle örtülü olması hasebiyle güneşten gelen ışınların sadece toprak üzeri görünen yüzeylerine sirayet etmesiyle vuku bulacaktır.  Tıpkı çorak topraklarda olduğu gibi ısınma gerçekleşecektir.  

        -Kapalı küçük boy bitki toplulukları dendiğinde malum yabani otlar, kısa çimenler ve 20 cm’ye kadar olan bitkiler grubuna giren topluluklar akla gelmektedir. İster istemez bu özelliğe sahip bitkilerde ısınma hadisesi güneşten gelen ışınların daha toprağın derinliklerine nüfuz etmesine fırsat vermeden, yani gelen ışığı absorbe etmeleriyle vuku bulacaktır.  Böylece bu sayede küçük ve alçak olan boylarını muhafaza eden bitkiler olarak adından söz ettirmiş olurlar.    

        - Kapalı yüksek boy bitki toplulukları ise adı üzerinde kapalılıkla meşhurdurlar. Hatta değim yerindeyse sorsan adın ne diye,  cevaben susmayı tercih edip asla konuşmazlar, kapalı kutu gibidirler. Olsun yine de biz onların kapalı kutu olmalarına aldanmayalım,  bir bakıyorsun boyları 1 metreye kadar bulan bitkiler olarak, yani “yüksek boylu kapalı bitki topluluklar” olarak adından söz ettirebiliyorlar.  Öyle ki bu tür gruplarda ısınma hadisesi daha çok hububat tarlalarında uzun otlaklar, çalılar olarak neşet bularak vuku bulmakta.  Özellikle bu gruptakiler için ısı ışınlarının en fazla tesir ettiği bölge bitkinin 1/3’ü olan üst kısımları olmaktadır.

        -Yüksek boy bitki toplulukları ise ormanlık alanları oluşturmakla meşhur ağaç topluluklarıdırlar. Ki, daha önce ormanları oluşturan ağaçların en tepe kısımlarının yine en fazla ışık alan kısımlar olduğunu belirtmiştik.  Ancak orman alanını oluşturan ağaçlar sık sık olarak değil de seyrek halde kaplıysa bu durumda ısınma hadisesi seyrek ağaçlar arasından sızan ışınlar toprak yüzeyine kadar nüfuz edip ikinci bir maksimal bölge oluşturarak vuku bulacaktır. Hatta böylesi seyrek bitki örtüyle kaplı alanlarda geceleri ısının düşmesiyle birlikte soğuk hava akımı hızla aşağılara nüfuz ederekten toprak zemininde minimal düzeyde sıcaklık şartların oluşmasına yol açacaktır. Hava akımlarının doğrudan ağaçların gövdelerine sirayet eden orman alanlarında ise malum bu kez bambaşka ısınma hadiselerin vuku bulacağı bir başka iklim şartların oluşmasını beraberinde getirecektir.  Sonuçta hangi iklim şartlarıyla karşı karşıya kalınırsa kalınsın bu tür orman alanlarında gövdenin kabuk kısımları ağaçları dış faktörlerden korunaklı kılmaya yeter artar da. Bu arada gövde sadece korumak için mi vardır derseniz,   elbette ki yaradılış gayesi gereği koruma vazifesinin yanı sıra daha pek çok hayati fonksiyonları icra etmek içinde misyon üstlenmiştir.  Şöyle ki ağaç gövdesinde kesit alıp mikroskobik incelemeye aldığımızda iç kısmın halkalardan oluştuğu gözlenir ki bu halkalar aynı zamanda ağacın yaşını da belirleyen işaretler olarak karşımıza çıkar. Hele iç halkaların merkez konumunda ki çekirdek kısmın sert olması hasebiyle etrafındaki dış halkalardan su sızmasına geçit vermemesi de bir bambaşka yaratılış mucizesi olarak karşımıza çıkar. Hatta bir başka dikkatimizden kaçmayan yaratılış mucizesi ise çekirdek kısmının adeta kurşungeçirmez yelek özelliği yönüyle gövdenin çürümesinin önüne geçiliyor olmasıdır.  

           Peki, yaratılış mucizesi iyi hoşta, bu mucizevi hadise sadece bitki gövdesinin iç halkalarıyla mı sınırlıdır, hiç kuşkusuz iç halka ya da dış halka hiç fark etmez her yaratılan varlık bütün yapısıyla da Allah’ın mucizesi şahika eserdirler.  Ne var ki kullar olarak bizler bu gerçeği kimi zaman idrak etmekten aciz kalıp sadece olağan üstü hadiseler vuku bulduğunda hemen mucize kavramına sığınmaktayız. Hem şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki; bir şeyin dışı iç yansımanın bir ürünüdür.  Keza mucize noktasında da iç dış bir bütün olup bu demektir ki cemi cümlenin tamamı yaratılış mucizesidir. Nitekim dış halkalarda iç güzelliğin gereği hem köklerden iletim kanalları yoluyla gelen suyun ve besi suyunu belirli oranlarda dallara pay etmeleri cihetiyle de başlı başına mucizevi bir eser olduğunu çoktan hissettiriyorlar. Kelimeni tam anlamıyla iç ve dış etle tırnak misali birbirinden ayrılmaz bir şekilde gövdeye katkı sağlayarak mucizevi eser olduklarını gösterirken bu arada gövdeye bağlı dallar da kendi payına düşenden nasiplenip kendine bağlı yapraklarıyla birlikte serinlemek isteyenleri selamlayaraktan mucizevi eser olduklarını göstermektedir.

        Şu da var ki orman alanlarında bitki örtüsü sıklaştıkça toprak zemini üzerinde günlük sıcaklık göstergelerinin değişimi de o nisbette küçüldüğünü gözlemlemekteyiz. Ayrıca bitkiler tarafından emilen ısı enerjisinin cüzü miktardaki kısmın karbondioksit asimilasyonu için kullanıldığını, aslan payının transprasyon için kullanıldığını, geriye kalanın ise çevredeki hava ve ısı alışverişinde kullanılmak üzere transfer edildiğini gözlemlemekteyiz. İşte görüyorsunuz ısı enerjisi nerede kullanılırsa kullanılsın sonuçta bir bitkinin çoğu karbon maddesinden teşekkül ettiğine göre ısının kullanımı noktasında kendisi için değil bilakis daha çok kendi dışındakiler için kullandığı gerçeğini değiştiremeyecektir.  Değim yerindeyse bitkiler kendi hal lisaniyle “Hizmet nimettir”  mesajı vererekten kendisinden daha ziyade başkaları için karbondioksiti (CO2) asimile etmek için kendilerini adamış gözükmektedirler.

       Sıcaklık rezistansı

       Bilindiği üzere güneş ışınları 150.000.000 kilometre öteden atmosferden filtre edilerek dünyamıza arınmış halde nüfuz etmektedir. Her ne kadar nüfuz eden ışınlar kimi zaman aşırı sıcaklar halinde insanın canından bezdirecek halde bunaltsa bile her külfetin birde nimeti olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla o kadarını da hoş görüp güneş ışınlarının gerek toprağın derinliklerine gerekse denizin derinliklerine kadar nüfuz ederekten sızıp hayat enerjisi olarak baş tacımız olacaktır hep.  Hem kaldı ki her şey zıddı ile bilinir ya, aynen öyle de aşırı sıcaklıktan bazen bunalmamız gerekir ki serinlemenin kıymetini bilmiş olalım.  Öyle ya güneş bir bakıyorsun bizi aşırı sıcaktan bunalttığı gibi bir bakıyorsun yeryüzünde oluşturduğu buharlaşma hadisesiyle gökte oluşmasına vesile olduğu masmavi bulutlarıyla bize serinletici şemsiye olmakta. Yetmedi her şeyden öte birinci derecede büyük bir enerji kaynağımız olarak bizi her daim selamlamakta da. Burada bitkilerin enerji yönden rolleri malum yukarıda da belirttiğimiz üzere güneş sayesinde elde ettikleri enerjiyi kimyasal enerjiye çeviren bir aracı eleman olarak tüm canlı âleme hizmet etmiş olmalarıdır.                                                  

      Elbette ki her canlıda olduğu üzere bitkiler de aşırı ve kavurucu sıcaklıklardan olumsuz etkilenmekteler. Zira bitkilerin yüksek temperatüre dayanma kabiliyetlerine sıcaklık rezistansı denmektedir. Şayet bir yerde sıcaklık değerleri 60 veya 60 üzeri santigrat derecelere gelmişse ora da canlı bir hayattan artık söz edemeyiz. Bu türden aşırı sıcaklıklara karşı her canlı kendi çapında direnç göstermeye çalışsa da nereye kadar direnç gösterebilir ki,  nihayetinde genelde ölüm kaçınılmaz alın yazısı olur. Hiç kuşkusuz ideal bir hayat için ne aşırı sıcaklık işe yarar, ne de aşırı düşük sıcaklık.  Mutlaka sıcaklığın optimal düzeylerde olması gerekir ki normal hayat devam edebilsin.  Zira aşırı sıcaklıkların hemen her canlı üzerinde olumsuz yönde metabolik bozukluklara yol açtığı malum. Her ne kadar düşük sıcaklıklar pek çok canlının vücut ikliminde metabolik bozukluklara yol açmasa da şu da bir gerçek soğukluk canlı âlemin gelişimine mani bir durum ortaya çıkarabiliyor. Ancak gelişim bakımından bunun istisnai durumları da söz konusudur. Şöyle ki, bir takım mikroskobik canlılar da tabir caizse bulundukları dağlar üşür, ovalar üşür, topraklar üşür, yaslandığı taşlar üşüdüğü halde kendilerine gelince tam aksine çok düşük sıcaklıklara karşı dayanıklılık gösterip çok rahatlıkla hayat yolculuğunda gelişim gösterebiliyorlar. İşte bu tip istisnai durum mikro canlılardan hareketle bazı bilim adamları hayattan ümidi kesilmiş olan hastalara buz aküsü destekli dondurucu soğuk iklim şartlarına tabii tutaraktan bir süre yaşatmak arzusunu taşısalar da maalesef bu yönde yapılan denemeler her seferinde fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Zira düşük sıcaklık ileriye doğru bir gelişim kaydetmiyor, bikere adı üzerinde donduruculuk, yani hayatı durdurmaya yönelik donduruculuktur bu. Anlaşılan o ki,  canlıların gelişimi için mutlaka hem ısı dengesine hem de enerjiye ihtiyaç vardır. Kaldı ki her canlı için gerekli olan enerji yaratılışında yeterince bünyesine kodlanmış zaten,  hele ki bitkilerde bu enerji kodu daha fazlaca dersek yeridir. Bakınız Allah Teâlâ bu hususta tüm canlılara hem soğuktan hem de sıcaktan koruyacak yuvalar halk ettiğini ve cümle âlemin enerjik olduğunu mealen şöyle beyan etmekte: “Yeri de (Bak biz dört mevsim hep) Biz döşeyip-yaymaktayız, (hala görmüyor musunuz ki) ne güzel ve mükemmel (yaratıp) döşeyici(yiz) iz” (Zâriyât, 48).        

          İşte cümle âlemin enerjisini sağlayan sıcaklık rezistansı malumunuz primer sıcaklık rezistansı ve sekonder sıcaklık rezistansı olarak iki şekilde incelenir:

        -Primer Sıcaklık rezistansı protoplazmanın yüksek sıcaklıklara karşı gösterdiği dayanıklılık mukavemet direnci demektir. Dolayısıyla bir protoplazmadan sümüklü böceğe kadar her tür canlının göstereceği bir dayanıklılık mukavemet direnç sınır noktası söz konusudur. Hele bu sınır aşılmaya bir görsün, bak o zaman kızılca kıyameti.  İşte o kızılca kıyametin kopmaması adına bu söz konusu mukavemet (dayanıklılık) dengesi içerisinde her canlının hayata tutunmada oynayacağı rolün elbette ki küçümsenemez noktada direnç gösterdiğini söyleyebiliriz.

      -Sekonder sıcaklık rezistansında (yapısal sıcaklık rezistansı) bir takım bitkilerin kendini yaşatacak, ayakta durmasını sağlayacak morfolojik strüktür yapısı veya transpransyon mekanizmalarıyla yüksek sıcaklığın öldürücü etkilerinden koruyabildikleri gibi bünyesinde mevcut iletim şebekesi mekanizmalarıyla da taşıdığı suyu ekonomik olarak dengede tutabiliyorlar da.  Zaten dengede tutmaları da gerekir ki bilhassa belli bölgelere has narenciye, pamuk, çay, tütün, üzüm, fındık gibi bitkiler o bölgelerin ürünü olarak yetişebilsin.

                                                                         İKLİM

      İklim ölçümleri bilindiği üzere meteorolojik uzmanlar tarafından atmosferin ilk tabakası olan troposferde meteorolojik balon yöntemiyle ölçümlenmekte.  Ve bu ölçümler günde iki kez incelenip ortalaması alınarak ölçüm tayini yapılır.  Belli ki kâinatın yaratılışında sadece kâinatın kendisi değil ezelden ebede ikliminin nasıl olacağı da kodlanmıştır.  Hele bu iklim kodunun şifreleri çözüldükçe ilahi program gereği okyanuslardan buharlaşan suyun uçup kaybolmadığını bilakis iklim kodlaması içerisinde sirkülasyona tabi tutulup yine dünya iklimine yağmur, kar ve dolu olarak geri dönüş yaptığı gerçeği ile yüzleşmiş oluruz. Hakeza ısınma hadisesi de öyledir. Nitekim atmosferde alçak ve yüksek basınç sistemlerinin ürettiği kuzey-güney istikametinde yer alan konveksiyon akımların veya tropoz ara katmanında (troposferin son bulduğu stratosferin başladığı alan) yer alan rüzgâr akımlarının etkisiyle ısınma denen hadisenin bir yerlerden bir yerlere kütle halinde taşınmayla vuku bulduğu bilinen bir gerçekliktir. Öyle ki uzmanlar bir yandan kuzey enlemlerde soğuk hava dalgası şeklinde aşağılara doğru düşük sıcaklık halde yansıdığını gözlemleyip tespitte bulunurken diğer yandan da güney enlemlerde sıcak hava akımı şeklinde atmosfere doğru yüksek sıcaklık olarak yansıdığını gözlemleyip tespitte bulunmuşlardır. Derken uzmanlar tespitte bulundukları donelerden hareketle sıcak hava akımlarıyla soğuk hava akımlarının karşılıklı yer değiştirmeleri neticesinde her bölge kendi payına düşen veya nasipleneceği iklim klimasının günlük ya da haftalık ne olabileceğini hava tahmini şeklinde önümüze koyabiliyorlar.  İşte önümüze konulan hava tahmini raporlarından da anlaşıldığı üzere tıpkı cemrede olduğu gibi güneş ışınlarının önce havaya, sonra suya ve en nihayetinde toprağa düşerekten ısınma hadisesinin gerçekleştiğini öngörebiliyoruz. Sadece ısınma mı, işin içinde elbette ki ısınan havanın hafifleyerek yeryüzünde yükselmeye başlamasıyla birlikte yerini soğuk hava tabakasına bırakmakta vardır. Bu sayede havaların soğuyacağını ön görebiliyoruz da. Yine hava raporlarına bakaraktan rüzgârın esip esmeyeceğini de ön görülebilmekte. Bilindiği üzere karşılıklı hava akımlarının yer değişmeleriyle rüzgâr denen hadise vuku bulmakta. Misal mi? Mesela deniz üzerindeki soğuk hava tabakasının karadan yükselen sıcak havanın yerini alaraktan sahil şeridine dalga halinde akması rüzgâr hadisesinin tipik bir dalgalanma örneğini teşkil eder. İyi ki de denizde dalgalanmalar olmakta, bu sayede bilhassa yazın bunaltıcı sıcaklar eşliğinde sahil boyunca serinletici bir iklim oluşturmakta. Bu arada unutmayalım ki, güneşin yeryüzündeki havaya hareket manevrası vermesi de rüzgâr oluşumu olarak tanımlanmakta. Hele ki bariz bir şekilde gözle görülür rüzgâr esintisini de malum atmosferin değişik basınç sistemlerin etkisi altında ısınmasından kaynaklanan farklılıkların bir döngü içerisinde hava hareketi tarzında vuku bulmasıyla gözlemleriz. Böylelikle rüzgârların iklimlerin oluşmasında büyük ölçüde aktif rol oynadığını fark etmiş oluruz. Dahası rüzgârlar denizlerin nemli havasını her yönden estirme yetenekleri sayesinde adına ister poyraz, ister lodos, ister alize rüzgârları denilsin her türden değişik yelpazelerini karalara, dağlara, ovalara, ormanlara taşıyabiliyor da. Hatta hava akımları esmekle kalmayıp uzaydan gelen  (+) ve (–) iyon yüklü parçacıkları, meteorları ve güneşin ültraviyole gibi zararlı ışınları filtre ederek canlılar için tertemiz bir iklim yaşatmaya vesile oluyorlar. Zira Yüce Allah (c.c) rüzgârla ilgili ilginç sırları vurgulayan kelamın da; “Rüzgârı (değişik yönlerden) estirmesinde aklını kullanan topluluklar için pek çok ayetler (sırlar) vardır” (Casiye suresi ayet–5) diye beyan buyurduğu gibi bir diğer kelamında ise  “ Biz aşılayıcı rüzgârlar gönderdik. Gökten de bir su indirip onunla sizleri sıvardık” (Hicr, 22) diye beyan buyurmaktadır. Dahası dünyanın 363 milyon kilometre karesini  (km2’sini) denizler ve 148 milyon kilometre karesini de karalar oluşturmaktadır. Bunu yüzdeye vurduğumuzda denizlerin % 71’lik ve karaların da % 29’luk bir alanı oluşturduğu ortaya çıkar ki, işte bu verilerden hareketle dünya sathındaki iklimin ekolojik bakımdan makro iklim, mezo iklim ve mikro iklim diye üç ayrı kategoride tasnif edilir.

     -Makro iklim (Meteorolojik veya bölge iklimi):

     Makro iklim meteorolojik merkezlerce tayin edilir. Bu iklime mahsus canlılar bu bölgelerde hayatiyet kazanırlar. Dolayısıyla kutuplarda yaşayan penguenleri çöl ikliminin hâkim olduğu bölgelerde yaşatamayacağınız gibi bunun tam aksine bir kelebeği de kutuplara hapsedip yaşatamazsınız.

     -Mezo iklim (lokal iklim):

    Mezo iklim orman, çöl gibi özel tip ortamların iklimidir. Elbette ki bu iklim şartlarına adapte olmuş canlılar için mezo iklim bulunmaz bir fırsat olacaktır.

       -Mikro iklim:

      Mikro iklim organizmaların vücut yüzeyi ile doğrudan ilişkili iklimdir. Bu klimaksın özellikleri ancak özel bir sistem yoluyla tanınır. Mesela devamlı güneş altında kalan kayalarla ağaç altında veya su kenarında bulunan kayalar arasında farklı klima etkisi altında olduğunu görürüz. Keza toprak altı yuvalarının toprak sathına yatkın yüzeyi ile alt yüzeyi arasındaki mikroklimatik şartlarında farklılık arz ettiği gibi bir duvarın yüzeyi ile alt yüzeyi arasındaki mikroklimatik şartlar içinde farklılık sözkonusudur. Hatta konumlandığı bakış yönü bakımdan da öyle olup mesela bir duvarın alt ve üst yüzeyi olsun hiç fark etmez kuzeye bakan yüzü farklı mikro iklim tesiri altındadır.  Tüm bu örnekler bize gösteriyor ki birbirinden farklı fiziki şartlar asla göz ardı edilemeyecek unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak şu da var ki,   bir yamacın taşıdığı su miktarı yön tayinine göre büyük bir değişiklik göstermez. Çünkü her tarafı güneşten gelen dik ve yayınık ışınlara maruzdur. Zira yamaçların farklı pozisyon almasına neden olan asıl etken unsur coğrafi enlemlerdir. Nitekim ekvator bölgesinde güneş tam tepedeyken yön farkı ortadan kalkıp, en fazla ısı ışınları öğleden evvel ve öğleden sonra doğu ve batı yamaçlarına alındığı gözlenir. Ekvatordan uzaklaştıkça kuzey yarımkürede güney yamaçların ısınır olduğu gözlenirken, güney yarım kürede ise kuzey yamaçların en fazla ısınan bölgeler olduğu gözlenir. Bu arada kutuplara doğru gidildikçe de güneşten gelen dik ışınların git gide azalıp yerini yayınık ışınlara bıraktığı gözlemlenir.  Yani bu demektir ki kutuplar da yöne bağlı olan sıcaklık farklılıkları fazla farklılık arz etmeyip sadece deniz seviyesinden yükseldikçe yayınık şekilde ışınların azalması söz konusudur.

        Peki, yamaçlara doğan ışınların oluşturduğu ısınma etkisi nedir ne değildir denildiğinde,  buna cevaben olarak hele bilhassa orta enlemlerde görenleri hayretler içerisinde bırakacak derecede farklılık arz ettiği görülecektir.  Nitekim buralarda güney yamaçlardaki bitkiler ilkbaharda çiçek açtığı görülürken kuzey yamaçlarda ise tam aksine yaz ortalarına kadar hala karla kaplı olduğu görülür. Mesela yine bir bakıyorsun Orta Avrupa da olduğu gibi güneş ışınları yamaçların eğimine doğru düştükçe enerji miktarı da o nispette değişiklik arz ettiği görülmekte. Şu bir gerçek; güney yamaçlara güneş ışınları hem uzunlamasına hem de dik olarak düşerken kuzey kısımlara ise daha zayıf bir şekilde düşmektedir. Keza ışınların düşüş durumuna göre ağaç cinsleri de bulunduğu konuma göre değişik konumlanma göstermektedir. Nitekim bir bakıyorsun soğuk vadilerin en üst yamaçlarında iğne ve geniş yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlarla kaplı olduğu sıkça görülürken vadi tabanına inildikçe ormanların yerini çalıların ve otlakların yer aldığı görülür. Böylece tüm bu örneklerden çıkaracağımız sonuç şudur ki; güneş ışınlarının yeryüzüne düşüşü ne denli ölçüde dik düşüyorsa o nisbette de düşen ışığın oluşturacağı ısı enerji miktarı da o nisbette artmaktadır.  Öyle ki bu durumu güneş tam zenit’te (tepe noktasında)  iken ısı enerjisinin artış kaydettiğini gözlemlemek pekâlâ mümkün de.

       Bilindiği üzere dünyamız hava denilen gaz karışımıyla birlikte çepeçevre sarılıdır. Hele bilhassa dünyanın engebeli arazilerinde soğuk hava akımlarının ağır gaz diyebileceğimiz türden hava katmanı oluşturduğu içindir çukur alanlara inme eğiliminde olduğu gözlemlenmiştir. Geceleyin ise gaz basıncının etkisiyle toprak sathı hızla soğuyacağından bu soğuk hava kütlesi çukur alanlara doğru daha çok birikim sergileyecektir.  İşte bu nedenledir ki çukurlara doğru akaraktan oluşan soğuk hava birikintisi Soğuk dolin (soğuk çukur) olarak tanımlanır. Yükseklerde de soğuk dolinin tam aksine sıcak hava birikimi söz konusudur. Dolayısıyla bu gözlemlenmiş bilgilerden hareketle soğuk dona karşı hassas olan bitkilerin yetiştirilmesinde arazi şekli mutlaka dikkate alınması gerekmektedir. Aksi halde etrafı dağlarla çevrili meskûn yerlerde soğuk dolinler ister istemez meyve ağaçlarını ve üzüm bağlarını ya da bir başka türden yetiştirilen ürünleri doğrudan olumsuz yönde etkileyip üreticilerin zarara uğraması kaçınılmaz olacaktır. Bu demektir ki, bu tip arazi alanlarda ziraat ve tarımla uğraşan üreticilerin mutlaka soğuk havanın birikintisinin yol açacağı zararlara karşı bir takım sulama metotlarını devreye sokmaları gerekecektir.  

        İzoterm (eş sıcaklık eğrisi)

       Yeryüzünün sıcaklık durumunu bilhassa deniz seviyesinde aynı yükseklikte yerleri birleştirmek suretiyle ortaya konan grafiksel sıcaklık eğrilerine izoterm (eş sıcaklık eğrisi) denmektedir. Söz konusu grafiksel eğrilerin bize gösterdiği bir gerçeklik vardır ki;  o da malum hava sirkülasyonu (hava dolaşımı) denen hadisenin ne sürekli yağış halde seyrettiği, ne de sürekli kuraklık yönünde seyrettiğidir. Gerçek olan 4 mevsimli iklim klimanın dönüşümlü olarak yaşandığı gerçeğidir.  Ayrıca mevsimsel iklimlerin yanı sıra ilahi bir güç tarafından yeryüzünün nizami bir şekilde beş sıcaklık eğri eksen üzere ayarlandığını görmekteyiz ki bu söz konusu iklim bölgelerinin özelliklerini özetle şöylece tanımlayabiliriz de:

       -Ekvatoral iklim bölgesi: 

       Bu iklim kuşağının yıllık sıcaklık eğrisi değişmeleri minimal düzeylerde olup aylık ortalama sıcaklık değerleri 24 -28 santigrat dereceler seviyelerinde seyretmektedir.

       -Tropikal iklim bölgesi (dönence):

        Bu iklim kuşağı ekvatorun 23 santıgrat derece güneyi ve kuzeyinde bulunan paralel çevreyi alan bölgeyi içine almaktadır. Buralarda sıcaklık eğri düzeyi maksimal düzeylerde değişiklik arz edip ortalama sıcaklık değerleri 23,2-24,7 santigrat dereceler seviyelerinde seyretmektedir.  

       -Subtropikal iklim:

       Muhtemeldir ki kâinatın ilk yaratılışında iklim özelliği suptropikal bir iklim kuşağı hâkim olup,  aynı zamanda yeryüzü üzerindeki karaların kapladığı alanın şimdikinden çok daha büyük olduğudur. Dolayısıyla böylesi bir iklim kuşağına bağlı olarak dünyanın yaratılış yıllarında bitki florası bakımdan zengin olduğunu tahmin etmek çokta zor olmasa gerektir. Nitekim bugün yeryüzünün kömür yatakları bakımdan zengin olması tahminlerimizin doğrular niteliktedir.  Bu durum bize o devirlerde yaşayan organizmaların C-14 (karbon -14)/ C-12 (karbon12) oranının etkisi altında yaşadıklarının ipucunu vermektedir. Bilindiği üzere bugün subtropikal iklim 25-40 santigrat derece enlemleri arasında uzanan bölge kapsamı içerisinde olup,  yıllık ortalama sıcaklık değerleri 17,4-19,3 santigrat derece arasında seyretmektedir. Bu yüzden buralarda sıcaklık değişmeleri çok büyük değişiklik arz ettiği içindir geceleri sık sık don olayı yaşanmaktadır.

         -Ilıman iklim:

        Ilıman iklim kuşağı kutuplarla subtropikal arasında yer alan sahadır. Dolayısıyla yıllık sıcaklık ortalaması 10 santigrat derece arasında sabitlenmektedir.

        -Kutup iklim Bölgesi:

        Kutuplara yakın kısımların büyük çapta buzullarla kaplı olduğu dönemlere bakıldığında ekvatora yakın enlemlerin aşırı bir yağmur aldığı anlaşılmaktadır. Hatta o dönemlerde çöller ve uçsuz bucaksız sahralar bile sular içerisinde yüzüyordu. Hakeza bütün göller ve iç havzalar da öyleydi. Çünkü kâinatın ilk yaratılış safhasında dünyamız adeta şiddetli fırtınalardan ve yağışlardan geçilmiyordu. Öyle ki yaşadığımız dünyanın tedrici bir şekilde en nihayet su dengesine kavuşması Nuh Tufanının bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Şimdi su dengesi sayesinde kutuplarda temperatür yılın büyük bir kısmında sıfır santigrat derecenin altında seyretmektedir. Dolayısıyla kutuplarda hiçbir zaman sıcaklık 10 santigrat dereceye yükselememiştir. Zaten yükselmesi demek yeni bir Tufan hadisesinin yaşanması demektir. Bu yüzden su dengemizi sağlayan Yüce Allah’a ne kadar şükretsek o kadar azdır. Hatta kâinatta öyle bir denge kurulmuş ki kutuplardaki buzullar sayesinde kışın bile derin sular donmamaktadır. Zira buzullar altında kalan derin sular donmak bir yana hayat için can damarı olmaktadır.

         Tabii ki yukarıda izah etmeye çalıştığımız ısı şartları hiç kuşkusuz paralel eksen üzere konumlanmış bölgeler için geçerlilik arz eden kurallardır.  Malumunuz dikey eksen üzerine yayılıp konumlanmış bölgelerde  (dağlar-tropikal bölgenin dağları hariç)  biraz daha durum farklılık arz edip her 100 metrede bir sıcaklığın 0,55 santigrat derece düştüğü gözlemlenmiştir.

        Yeryüzünde yüksekçe uzanan sıra dağlar iklim kuşağı ile kutup iklim kuşağı arasındaki bazı benzerliklerin göze çarpması vejatasyon devresinin kısa oluşuyla alakalı bir durumdur. Nitekim aylık sıcaklık ortalamasının benzerlik teşkil etmesi de bu iki bölgenin tipik ortak özelliğini ortaya koymaktadır. Fakat yine de birbirinden ayrışan yönler belirgindir elbet. Mesela donlu günler sayısı kutuplarda takriben 42 gün olduğu halde bunun tam aksine boylu boyunca sıralanan yüksek dağlarda ise 80 günü geçebilmektedir. Hakeza yüksek dağlarda şiddetli güneş ışınları sebebiyle toprak yüzeyinin gündüz çok ısındığı gözlemlenirken gece ise tropik bölgelerin dağlarından farklı olarak yansımayla ısı kaybına uğradıkları gözlemlenmiştir. Kutup bölgelerinde bir başka dikkat çeken ayırıcı özellik ise gün saat diliminin çok uzun olmasıdır. Dolayısıyla buralarda büsbütün güneş batmadığından toprak yüzeyindeki ısı kaybı yok denecek kadar azdır diyebiliriz. Her şeye rağmen yine de gündüzün ortam sıcaklığı çok değildir,  keza geceleri de gündüz sıcaklığına paralel olarak çok soğuk olmamaktadır. İşte tüm bu ayırıcı verilerden hareketle kutuplarda konumlanmış bitkilerin gelişmesi için yeknesak ısı şartlarının hüküm sürdüğünü tahmin etmek hiçte zor olmayacaktır.  Bu demektir ki bitkilerin gelişmesi için gerekli olan vejetasyon devresinin uzunluğu önemli olmakla birlikte uzun süre sıfır santigrat dereceler altında kalan bitkilerin ise istirahatte olduğu düşünüldüğünde hayati faaliyetleri bir noktadan sonra durağanlık arz etmesi son derece gayet tabii bir durumdur.  Bilindiği üzere vejetasyon (büyüme) devresi don olmayan zaman kabul edilir. Hatta vejetasyon devresinin uzunluğundan başka bir de bu devreye ait sıcaklık şartlarının bitkinin gelişmesinde çok büyük rol oynadığı bilinen bir gerçekliktir. Dolayısıyla bunun için mesela odunlu bitkilerin yeşermesine yönelik gereken vejetasyon devresinin günlük sıcaklık ortalaması 10 santigrat derecelik periyotlarda seyretmesi gerekir ki yeşerebilsin. Nitekim kış buğdayı 5 santıgrat derecede, Mısır 13 santigrat derece de gelişebilmektedir.

        Velhasıl-ı kelam, ısı ve iklim canlıların hayat bulmasında tıpkı ab-ı hayat su gibi gerekli olan Allah’ın mucizesi şahika eserdirler.

       Vesselam.

      https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/isi-ve-iklim-mucizesi-5224-kose-yazisi

TABİATTA OLAN BİTENİ NASIL OKUMALI?


 

                  TABİATTA OLAN BİTENİ NASIL OKUMALI?

        SELİM GÜRBÜZER

       Tabiatta olan biteni tek bir pencereden değil çok yönlü pencerelerden bakarak okumakta fayda vardır elbet. İcabında bu da yetmez,  tabiat okumalarına ruhta katmak gerekir ki madde kalıbında donuk kalınmasın. Madem öyle, tez elden tabiat okumalarına ruh kataraktan tabiat hadiselerini irdelemeye çalışalım.

         Malumunuz her bir bitkinin hayat devresine ait hayati fonksiyonları sıfırın altı veya sıfırın üstünde seyreden minimum ve maksimum ısı derecelerine bağlı olarak gelişmektedir. Öyle ki tabiatta bitkileri aşırı donlardan muhafaza edecek tertibat havadaki su buharında ziyadesiyle mevcut bile.  Havada buharlaşma vuku bulmadığı durumlarda bitkiler ister istemez don olayından olumsuz yönde etkilenmesi an meselesi diyebiliriz. Neyse ki bitkiler havada santimetre kare (cm2) başına düşen 1000 gramlık havadaki su buharının gram cinsinden basınç ağırlığı sayesinde donma hadisesi karşısında kendilerini korunaklı kılabiliyorlar. Sadece atmosferdeki su buharı basıncı mı, hiç kuşkusuz havada ki karbondioksitte yeryüzünden yansıyan uzun dalga boylu radyasyonları emmek suretiyle de bitkiyi aşırı donlardan korunaklı kılabiliyor.  Hele bilhassa turfanda sebze ve meyvelerin kış gecelerinde havada ki karbondioksit gazının varlığı sayesinde kendilerini olumsuz soğuk hava şartlarına karşı kendilerini korumaya almaları bakımdan bulunmaz bir korunaklı zırh edinmiş olurlar da. Şayet bitkiler havadaki bu koruyucu zırhtan mahrum kalsaydılar hem toprak yüzeylerinde radyasyon kayıpları yaşanacaktı hem de sebze ve meyvelerin donmaya maruz kalaraktan telef olmaları kaçınılmaz bir hal alacaktı.

      Bilindiği üzere bitkiler düşük sıcaklık davranışlarına göre üç grupta kategorize edilirler:

Birinci grup bitkiler donma noktasının biraz üzeri diyebileceğimiz derecelerde hayatiyetlerini sürdürebilecek türden bitkilerdir.  Bu tür bitkiler ancak tropik bitkilerde olduğu gibi turgorlarını,  yani su dolu halini, tonusunu ve şişkinliğini kaybettiklerinde hayatiyetlerini yitirme riskiyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Nitekim domates, tütün gibi bitkilere bu kabilden bitki türleridir.

      İkinci grup bitkilerse donmaya karşı mukavemet gösteren türden bitkilerdir. Bir başka ifadeyle bu gruptakiler daha çok sıfır santigrat derecenin altında hayatlarını idame ettirebilecek türden bitkilerdir.  Ki,  sıfırın altı demek donma noktası demektir.  Öyle ki donma noktasında bitki plazmasından su çekilmesiyle birlikte intersellular da (hücreler arası) buz kristalleri oluşmakta. Neyse ki bu tür bitkilerin intersellular safhasında plazması su kaybına uğrasa da bu noktada oluşan kristalize buzlanmayı bünyesinde bulunan tertibat mekanizmaları sayesinde yavaş yavaş potasından eritmek suretiyle dona bağlı oluşacak olan zararları bir şekilde elimine edebiliyorlar. Ancak bu tür bitkilerin bünyelerinde var olan donmaya karşı eritici tertibatları her daim kâfi gelmeyebilir de,  bu durumda hele bilhassa seracılıkla uğraşan üreticilerin bitki plazmasının suyunu kaybetmesine mani olacak veya donma hadisesini yavaşlatacak benzer iklim şartlarını oluşturacak tedbirleri almaları gerekecektir. Nitekim bu yönde bitki için gerekli olan iklim şartları oluşturulduğunda görülecektir ki hücrenin (plazmanın) donmaya karşı mukavemeti daha da bir artış kaydedecektir.  Seracılığın dışında meseleye birde işin doğal akışı yönünde işleyen tertibata baktığımızda bitkinin donma olayından göreceği zararlar her bitki türünün dona maruz kalmadan önceki hayat akışına, genetik yapısına ve fizyolojik yapısına göre farklılık arz ettiği gözlenmiştir. Tabiatta her ne kadar bitkiden bitkiye değişen farklılıklar söz konusu olsa da bir şekilde bitkileri aşama aşama soğuğa karşı alıştırmak suretiyle de plazmanın mukavemetini artırıcı tedbirlerin alınması pekâlâ mümkün diyebiliriz. Kaldı ki tedbir alınmasa da tabiatta bir takım bitkiler vardır ki plazma akışkanlığını artırmak suretiyle soğuğa karşı mukavemet ettikleri gibi kendince bir takım hayati formlar oluşturaraktan da don olayına karşı direnç gösterip kendilerini bir şekilde koruma altına alabiliyorlar.

Üçüncü grup bitki türleri ise malum donma noktasındayken çok farklı şekillerde mukavemet göstererekten direnç sağlamaktalar.  Bilhassa bu tür bitki gruplarında çiçek açmaya başladığı dönemlerde soğuğa karşı daha çok duyarlıdırlar. Ancak bu noktada çiçek tomurcuklarının soğukları mukavemeti içinde bulundukları gelişme periyoduna göre de değişebiliyor. İcabında bu durum tamamen bitkinin bünyesinde ki metalik değişimlere bağlı olarakda değişim göstermekte. Örnek mi? Mesela dinlenme halindeki hücrelerde şeker oranının ve proteinlerin artışı bir bakıyorsun hücre içindeki buz oluşumunu azaltarak dona karşı dayanıklılığını artırdığının gözlemlenmesi bunun tipik misalini teşkil eder.

       Hiç kuşkusuz bitkilerin donmaya karşı kendi kendilerini koruyacak bir takım mekanizmaların dışında bir diğer koruma yöntemlerden biride dışarıdan müdahale yapılacak olan türden koruma yöntemleridir. Ki, bu tür yöntemler insan aklının üretebileceği türden bildik suni koruyucu yöntemlerden başkası değildir elbet.  Suni koruyucu yöntemler iyi hoşta ancak şu da var ki insan aklının ürettiği suni yöntemlerle hemen öyle sabahtan akşama ya da akşamdan sabaha sonuç alınacak diye bir kayıt yoktur. İlla ki daha pek çok suni yöntemlerin geliştirilmesi için sürekli çaba sarf etmekte gerekir ki donma riskine karşı daha akılcı sonuçlar alınabilsin.  İlk evvela şunu iyi bilmemiz gerekir ki don olayının etkisi daha çok ilkbaharda kendini göstermektedir. Öyle ki donma olayı ya geniş sahaları içine alan hava akımlarının oluşturduğu ayaz soğukluğu olarak ya da geceleri toprak yüzeyinin şiddetli soğuğa maruz kalaraktan bumbuz kesilmesinin doğurduğu donma hadisesiyle karşımıza çıkmaktadır. Ki, bu tip birinci durumda hava akımı kaynaklı don hadiseleri için şimdilik pek yapacak bir şey gözükmüyor, ama ikinci konumda donma hadiseler için ya kaybolan ısı ışınlarını azaltmak suretiyle (hasır, naylon, örtmek) ya da ısı nakli türünden bir takım tedbirler alaraktan sonuç alınabileceğini gözlemlemekteyiz. Nasıl mı?  Mesela gözlemlediğimiz ısı nakli yoluyla uygulanan yöntemlere başvuraraktan elbet.  Nitekim o başvurulacak olan yöntemlerden birkaçını sıraladığımızda:  

    -Soba, lastik, saman vs. yakmak veya tütsü verme metodu,

    -Vantilasyon metodu (tali havalandırma metodu),

    -Su püskürtmek türü metotlarla sonuç alınabildiğini görebiliyoruz.

    En son şıkta sunduğumuz su püskürtme metodunda dikkatimizden kaçmayan bir husus var ki, o da tam donma noktasındayken su püskürtüldüğünde oluşacak olan 80 cal/gr’lık ısı yayılımı sayesinde bitki yaprakları üzerinde ısının sıfır santigrat derecelerin altına düşmesinin önüne geçilebiliyor olmasıdır.

          Öyle ya, madem yukarıda sıralanan suni yöntemlerle don riskinin önüne geçilebiliyor, o halde donma riskine karşı bitkilerden verim alınması için neydik edip bıkmadan usanmadan daha da geliştirilmiş suni yöntem tekniklerinin kullanımı yönünde azami gayret göstermek gerekir.  

                                                             Su mucizesi

      Bilindiği üzere su molekülleri  % 88,89 oranında yanıcı hidrojen ila  % 11,1 oranında yakıcı oksijenin bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Bu arada ne ilginçtir ki yanıcı ve yakıcı bu ikili bir araya geldiklerinde alevlenmiyorlar, bilakis bir araya geldiklerinde tüm canlılar için ab-ı hayat su olunmakta. İyi ki de su molekülü olarak ab-ı hayat olmaktalar, bu sayede tüm canlı âlem canlılığını iri ve diri tutmaktadırlar. Hatta su molekülleri canlı âleme sadece can suyu ab-ı hayat olmakla kalmayıp zaman zaman yüreklerimizi dağlayan yangınlara karşı koruyucu ve söndürücü kalkan olmakta da.  Hele ki 2021 yılı yaz aylarında bir dizi yaşanılan orman yangınlarında şunu daha da iyi idrak eder olduk ki suyun ateşi söndürücülük etkisinin ötesinde ilahi kanunlara tabi olaraktan kendi içerisinde sıvı, katı (trihydrol) ve gaz (hdyrol) şeklinde üç hal üzere işlevsel özelliğe sahipliği de söz konusuymuş meğer. Öyle ya, durağan haldeki su donma hadisesiyle katı halde buza dönüşürken, buhar haldeyken de gaza dönüşebilmekte, derken aşama aşama hep ileriye doğru bir halden diğer bir hale dönüşümü söz konusudur.  Ancak bu dönüşümün bir istisnai durumu vardır ki, o da malum sıcak su ile soğuk suyun karışımıyla meydana gelen ılık suyun başlangıçtaki sıcaklık konumuna geri dönememe durumudur. Anlaşılan o ki, dönüşüm denen hadise hep ileriye doğru işleyen bir süreç olup asla geriye doğru işleyen bir süreç değildir. Ayrıca bir diğer dönüşüm süreçlerinden en göze çarpan hadiselerden biride hiç kuşkusuz sıcak maddelerin soğuk haldeki materyalleri ısıttığı gerçeğidir. Gerçekten de öyle değil midir, baksanıza şimdiye kadar soğuk maddelerin sıcak materyalleri ısıttığı hiç görülmüş müdür? Bilakis adına uygun davranıp soğuttuğu görülmüştür hep. Nitekim bu konularda Newton,  yaptığı çalışmalarda sıcak olan bir eşyanın soğuk bir cisme transfer olduğunda bir anda sıcaklık farklarının eşitlendiğini gözlemlemiştir. Böylece bu gözlemler eşliğinde hiçbir oluşumun tesadüfü olarak meydana gelmediği,  tam aksine eşyalar arası ısı transferlerin veya yer çekim ivmesi gibi birtakım etken unsurların bir plan dâhilinde mucizevi bir şekilde işlerlik kazanmasıyla birlikte yeni oluşumların vuku bulduğunu ortaya koymuştur.  

         Mesela bir başka tabiat oluşumlarından buharlaşma hadisesine odaklanan bilim adamlarının çabalarıyla da bir bakıyorsun hem buharın varlığı keşfedilmiş hem de keşfedilen buharın enerjisinden istifadeyle buhar çağına geçiş yapılmıştır. Hatta bilim adamları çalışmalarına derinlik kattıkça bir kilogram buharın sıcaklık ve ısı ölçüm değerlerinden hareketle enerjinin düzensizlik eğrisi anlamına gelen entropi hadisesinin nasıl gerçekleştiğini de ortaya koymuşlardır.  Öyle ki, Avusturyalı fizikçi Boltzman’ın gayretleri neticesinde entropi hadisesinin açıklığa kavuşturulmasıyla birlikte aslında bu yaşanan hadisenin termodinamiğin ikinci kanununda yer alan  “ısının sıcak bir kaynaktan soğuk bir kaynağa geçmesi sonucunda hararet bir noktada eşitlenir” prensibinin bir başka versiyonunun tezahürünün neticesi olduğu anlaşılmıştır.  Nitekim ağzı açık bir balondan buharlaşan hava molekülleri gözlemlendiğinde çıkış kaynağından gittikçe uzaklaştıkları görülmüştür. Ki; bu tıpkı iskeleye yanaşan vapur yolcularının düzensiz bir şekilde etrafa dağıldıkları olayına benzer hadiseyi gözler önüne serin bir durumdur. İşte balon ve vapur örneğinden anlaşıldığı üzere gerek vapur yolcu sayısında gerekse balondan buharlaşan gaz moleküllerinin sayısında değişiklik olmamakla birlikte asıl kaynağından uzaklaşıldıkça bir takım savrulmalar görülür ki bu olay entropi olarak karşılık bulur.  Bu arada atmosfere savrulan buharın kaynağına baktığımızda bu kaynağın yeryüzünde ki okyanuslar, denizler, göller ve iç sular olduğunu görürüz.  Burada güneşin entropi hadisesinde fonksiyonu ise ister yeryüzü sathı mahallindeki sular olsun ister okyanusta ister denizde nerede olursa olsun hiç fark etmez bir damlacık suda olsa onu buharlaştıraraktan izole edip 20 milyon derecelik ısı sarfiyatını harcama fonksiyonunu üstlenmiş olmasıdır.   

            Entropi hadisesini yine bir başka açıdan örneklendirecek olursak mesela odanın bir köşesine sıkılan spreyin toplu halde bir köşeye sıkışmış halde kıskıvrak kalmayıp büsbütün odanın içerisine yayılması da bir şekilde entropiye örnek teşkil eden bir hadisedir.  Hakeza etrafa sıkılan bir spreyin sırf oda içerisinde kala kalmayıp bir daha geriye dönmeyecek şekilde atmosfere doğru yol alması da tipik entropi hadisesinin bir göstergesidir. Derken bu arada gerek bitkilerdeki transpirasyon, gerek insan ve hayvanlarda solunum yoluyla vücuttan buharlaşan sıvı kayıplarını da buna dâhil ettiğimizde entropi olayının sıradan bir olay olmadığını fark etmiş oluruz da. Kaldı ki tabiatta işin içinde hayati öneme haiz suyun hem canlı vücudunun metabolizmasında eritici ve şişme fonksiyonlarını üstlenmişliği söz konusudur hem de vücut içerisinde başlattığı metabolik faaliyetlerden arta kalan maddelerin taşımasında entropi rol üstlenmişliği sözkonusudur. Bu demektir ki, su ister canlı varlıkların vücudunda, ister tabiatta buharlaşıp atmosfere uçup gitse bir şekilde canlı cansız varlık âleme ab-ı hayat olma yönünde kâinatta kurulu bir devri daim döngü sistemi içerisinde fonksiyonunu sürdürebiliyor. Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta   “İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hala inanmayacaklar mı?” (Enbiya, 30) ayetiyle suyun ab-ı hayat kaynak olduğunu beyan buyurmakta da.  

           Gerçekten de suyun abı hayat kaynağı olduğu o kadar net ortada ki, baksanıza daha gelecekte su kaynaklarının tükenmesi noktasında yediden yetmişe hemen herkesi telaş almış durumda bile. Hele bu telaş hali bilhassa bilim adamlarını daha şimdiden deniz suyunun nükleer enerjiyle çalışabilecek nitelikte tesislerle buharlaşmasına yönelik maliyeti yüksek bir takım metot arayışlarına sevk etmiş durumda da.  Hiç kuşkusuz bu tür arayışlara odaklanmak iyi hoşta, ancak şu da var ki deniz suyunun buharlaşması demek, aynı zamanda ekosistemin ısınması demektir. Üstelik bir yığın oluşacak kümeler halde tuz dağlarının iklimi kontrolsüz bir şekilde değiştirmeye neden olacağı gibi bu uğurda kullanılan kimyasal maddelerin etrafa saçacağı kirliliğinde hayatımızı bir anda zehir zembereğe çevirmesi kaçınılmaz olağan bir hal kılacaktır.  Hadi diyelim ki küme halde oluşan tuz dağlarını insanoğlunun yaşadığı meskûn alanların dışında çok uzak diyarlardaki denizlere transfer ettiğimizi varsaysak bile bu kez bir başka problemle karşı karşıya kalınıp denizlerimizin denge ayarlarının bozulacağı bir olağan üstü tabiat hadiseleriyle yüzleşeceğiz demektir. Dahası tabiat dengeleri yerli yerinde oynayıp her şeyin orijinal halinden sapmasıyla birlikte bozulma yönünde entropi bir durum ortaya çıkacaktır.

            Bir başka su kıtlığı problemini çözme adına ortaya konan bir diğer metot ise gümüş iyodürle bulut tohumlama tekniğidir. Bu uygulanmaya çalışılan metottan anlaşılan o ki tabiatın su buharını yoğunlaştırmak marifetiyle toz ve tuz zerreciklerine yaptırdığı işi,  bu kez insanoğlunun elinden gümüş iyodür kristallerini havaya serpiştirecek teknik özelliğe sahip bir jeneratör marifetiyle yaptırılacağı düşünülen bir suni tohumlama metodudur bu. Elbette ki bu metot marifetiyle havada soğuyan gümüş iyodür iyonları kristalize ederek yağmur çekirdeklerine dönüşerekten yeryüzünün yağış alması sağlanacak düşüncesi iyi hoşta, ancak bulut tohumlama tekniğinin sürekli olarak uygulanamaması halinde yağacak olan yağış miktarının ne olacağı bilgimizin dışında cereyan edecektir.  Hadi bu neyse de bu arada yağacak olan yağış miktarının suni yağmur yönteminin bir sonucu olarak mı gerçekleştiği, yoksa tabiat kanunlarının doğal akışı içerisinde mi gerçekleştiği bu da tam muamma bir soru olarak akıllara takılacaktır.  Hadi diyelim ki bu metot sayesinde yağdığını varsaysak bile bu arada tabiat dengelerine gümüş iyodürle müdahalenin yol açacağı hasarları düşündüğümüzde bu durum nasıl telafi edilebilir ki? İşte görüyorsunuz hayatımıza olumsuz olarak yansıyacak bir takım negatif faktörleri göz ardı etsek bile bize öyle geliyor ki susuzluk problemini gelecekte çözmek hiçte kolay olmayacak gibi gözüküyor.

       Su esastan veya doğrudan enerji verici madde gibi gözükmediğinden daha çok sıvı ihtiyacımızı giderecek gıda maddesi olarak gözükür bize. Oysa içtiğimiz bir bardak su aslında vücudumuzda sırf su olarak kalmamakta, sıvı halde damarlarımızdan geçtikten sonra tüm azalarımıza hayat enerjisi olmak için yol almaktadır.  Nitekim 1000 kg tereyağı elde etmek için 10.000 litre su ihtiyacından ziyade 10.000 litre suyun vereceği enerjiye daha çok ihtiyaç vardır. Malum bir ton şeker üretimi için de 100 metre küp suya ihtiyaç vardır. Ayrıca suyun bir diğer esas görevi de hücre plazmasının sululuk aktivetisini belli bir düzeye çıkarmasıdır.  Öyle ki bitkiye asıl ekonomik değer katan bünyesinde taşıdığı su miktarı değil protoplazma suyunun bağıl termodinamik aktivitesinin ölçüsü diyebileceğimiz hidratür durumudur.  Nasıl mı?  Mesela hidratür durumunu gözlemlemek için iki yetişme kabında bulunan buğday bitkilerinden birinin köküne şeker ilave ettiğimiz de her iki durumda da su miktarı aynı olmakla beraber sakkaroz ilave edilmiş eriyikteki bitkinin ise su alma aktivitesinin ve doluluk kapasitesinin güçleşeceği görülecektir.  Nedeni nedir sorulduğunda,   nedeni son derece gayet basit,  ortamın osmotik değeri arttıkça bitkinin emme kuvveti de o nisbette azalış kaydettiği içindir elbet.  Bir başka örnek deney olarak yine aynı şekilde belirli miktarlarda kum ve killi topraklara 1 litre su ilave edip yulaf ektiğimizde kumlu toprağın normal şartlarda gelişme kaydettiğini killi toprakta ise tam aksine gelişmenin durağanlaşıp yavaşladığı görülecektir. Nitekim bunun böyle olmasının nedeni de hiç kuşkusuz killi toprağın nem miktarının  % 5 olması ve suyun toprağa kuvvetle bağlanma kapasitesinin sınırlı olması dolayısıyladır.  Hakeza aynı durum değişik türden bitkilerin çimlenme safhalarında da gözlenip kimi bitkinin kimi bitkiye göre birbirinden farklı miktarlarda su aldıkları gözlemlenmiştir. Nasıl mı?  Mesela 100 gr darı ve mercimek tohumunu aynı anda 30 gr su alıncaya kadar şişmeye bırakıldığında her iki tohumunda aynı ölçüde su almalarına rağmen şişme noktalarının farklı olacağı görülüp netice itibariyle ilk etapta mercimekte çimlenme olmazken darı da çimlenmenin varlığı görülecektir. Anlaşılan o ki, darı tohumu kuru ağırlığının %30’u kadar su alınca şişip çimlenmekte, mercimekte de ancak  %100 su alınca çimlenmeye yüz tuttuğu görülmekte.

      İşte yukarıda değişik türden verdiğimiz örneklerden hareketle bir bitkinin gelişmesine temel kriter olabilecek etkenlerin sadece su miktarıyla sınırlı olmayıp aynı zamanda;

      -Bir bitkinin yetişme yerinin osmotik değeri,

      -Toprağın emme kuvveti,

      -Cisimlerin şişme noktaları gibi bir dizi etken unsurlarında bitki hayatında destekleyici rol oynadıklarını çok rahatlıkla söyleyebiliriz elbet. Nitekim sadece sözel olarak değil rakamsal olarak da bir cismin ya da bir eriyikte ki hidratür kapasitesi ve havanın nem oranı çok rahatlıkla nisbi buhar gerilim katsayısı ölçülerekten artık   % (yüzde)  değer olarak ortaya koyulabiliyor. Artık öyle ki yapılan ölçümlerden edindiğimiz bilgiler bize gösteriyor ki, bir bitki hücresinde yeterli suyun olmaması durumlarında bitkilerde hem turgor basıncın azalmasına ve ozmotik değerin artmasına yol açmakta hücre faaliyetlerinde bir takım duraksamalara ve kseromorf yapılı organların teşekkülüne neden olmaktadır.   Madem hazır kseromorfluktan söz etmişken bitkilerde kseromorfa neden olan etken unsurları şöyle sıralayabiliriz de: 

     -Hacmin aynı kalmasına rağmen yüzeyin indirgenmesi.

     -Epidermis ve kutikul tabakasında kalınlaşma.

     -Yaprak üzerinde her bir milimetre kareye düşen stomaların içeri gömülmesi.

     -Bitkilerde bir takım yetişme ortamlarına bağlı olarak azot noksanlığı ve tuzlu toprakların varlığından kaynaklanan oksijen noksanlığının nüksetmesi gibi arazlar.

      İşte yukarıda sıraladığımız bu tip etken unsurlar bitkiler üzerinde kseromorf arazlar oluşturur ki, böylesi türden pleomorfik kısırlıklara pleomorfizm olarak tanımlanır. Ne diyelim hayatta kalma ya da hayat tutunabilme mücadelesi bu ya, hayatın içinde gürbüz olarak kalmakta var bunun tam aksine zayıf cılız kalmakta vardır.  Dolayısıyla her bitki türü de hayatta kalabilmek adına hidratürünü muayyen sınırlar içinde tutabilme gayreti içerisinde bulundukları gözlemlenmiştir. Ve söz konusu o sınırlar maksimum, minumum ve optimum ölçüler arasında değişen bir sürecin haberci elçileri olarak bilinirler. Şayet bitkinin yetişme şartları normal sınırlar içerisinde bir denge arzediyorsa o bitkinin kendine has öz su hidratüre sahip bir özellikte olduğunu gösterir ki, bu gösterge optimal su olarak karşılık bulur.  Malum bir bitki optimal şartların dışında kuraklığa maruz kaldığında hücre özsuyu ozmotik değerinin yükselmesine kapı aralayacaktır. Hatta bunun tam tersi durumda söz konusudur.  Şöyle ki şayet bir bitki türü yeteri derecede beslenemezse bünyesinde birikmiş hammadde sarfiyatının git gide erimesiyle birlikte bu kez osmotik değerin bir anda minimum seviyelere düşmesi denen bir durum vaziyete kapı aralayacaktır. Örnek mi? Mesela iğne yapraklı ağaçların asitli toprak zemin üzerinde konumlanmalarından dolayı bir bakıyorsun toprağa bağlı ağaç köklerinin organik ve inorganik maddeleri almakta zorlanmaları bunun en tipik örneğini teşkil ettiği gözlemlenmiştir. Neyse ki bu tür bitkilerin zorluğu aşmalarında mantarlar Hızır misali yetişip destek oluyorlar da bu sayede bu zorluğun hakkından gelebiliyorlar.  Böylece mantarlar ağacın imdadına Hızır gibi ihtiyacı olan besinleri suda eritip ona takdim ederekten destek olurken ağaçta mantarın bu jesti karşısında ürettiği şekerin bir kısmını mantara ikramda bulunaraktan birbirlerini onurlandırmış olurlar.  Derken bizde bu arada “ikram sünnettir” hadis-i şerifin tatbikini insanlardan daha çok bitki âleminde daha net bir şekilde uygulanmakta olduğunu idrak etmiş oluruz.

       Her neyse bitki âlemi birbirlerine ikram ede dursunlar konumuz gereği şunu da belirtmekte fayda var bitkilerde tüylerin sıklaşması denen hadisede çok önem arz eden bir husustur.  Buna neden en olan unsurlar malumunuz;

    -Kök gövde ve yapraklarda su biriktirme özelliğinin artması,

    -İyi gelişmiş bir kök sistemi,

    -Yaprakların kırılması ve yaprak sathının parçalanması,

    -Hücre öz suyunun viskoz oluşu ve eterik yağların teşekkül etmesi gibi etkenler neden olmaktadır.

                                                                     Osmoz olayı

        Osmoz olayı bitki için bir hidrolik kuvvet kaynağıdır. Nitekim bitkiler neredeyse tüm işlerini osmoz sayesinde gerçekleştirmektedir. Osmoz olayını tetikleyen en etken unsurlardan biride hiç kuşkusuz tuzlu maddelerin suyla karışıp çözünür halde yayılması şeklinde tezahür etmesidir. İşte bu ve benzer yollarla bitkilerin yarı geçirgen (semipermeabel) zarlarından (filtrelerinden) geçen suda erimiş maddelerin bitki üzerinde şişme yapmasıyla oluşan basınç hadisesi olarak karşılık bulur ki,  bu olay osmoz olarak tanımlanır da. Nitekim bu tanımdan da anlaşıldığı üzere bitki hücresi her halükarda temasta bulunduğu suyu emmek zorundadır. Mesela kurumuş bir şeker pancarını suya koyduğumuzda canlılık kazandığını bir bitki yaprağını da dalından kopardığımızda solmaya yüz tuttuğunu çok rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz da. Derken bu gözlemlerimize dayanaraktan osmotik basınç azaldığında bitkinin solmakta olduğunu, osmotik basınç çoğaldığında canlılık kazandığını, ayrıca bitkiler tuzlu suya konduklarında ise hacimce daha da büyüdüklerini müşahede etmiş oluruz.

         Gerçekten de öyle değil mi,  hele bir yaprak tutunduğu ağacın dalından kopmaya bir görsün, bu durum tıpkı sonbahar yapraklarının tel tel dökülüp ahiret yolculuğunu bize hatırlatır da. Hatta yaprakların solma noktasında ahireti hatırlatan özelliklerinin yanında bir de kendi biyolojik yapımızı hatırlatan yapısı da söz konusudur. Nitekim gerek morfolojik yönden gerekse mikroskobik yönden incelendiğinde orta ana damar ve bu ana damara bağlı olarak tıpkı insanda olduğu gibi sağlı sollu halde kılcal damarların varlığı görülecektir. Zaten bir insan için damarlar ne anlama geliyorsa bitki içinde kılcal damarlar hemen hemen aynı anlam ifade eder. İşte bu nedenledir ki yaprağa sıradan bir ot parçası gözüyle bakamayız. Şayet böyle bakarsak tabiat okumalarında bakar kör olmaktan farkımız kalmaz. Dolayısıyla yaprağın hem iç hem iç güzelliğini inceden inceye temaşa eylemek gerekir ki, gerçek anlamda tabiat okumalarının hakkını vermiş olalım.  Tabiat okumalarında en basitinden yaprağın dış katmanının bile parlak yüzeyli olduğunu fark etmiş olmamız gerekir ki bakar körlük konumuna düşmüş olmayalım.   Gerçekten de farkı fark ettiğimizde yaprağın dış yüzeyindeki bu parlaklığın sıradan bir parlaklık olmayıp bitkide aşırı ısı kaybına bağlı olarak olası buharlaşma veya susuz kalmasına yönelik bir önlem olduğunu idrak etmiş oluruz. Bu arada bilim adamlarının ortaya koydukları bilimsel çalışmalarını da iyiden iyi incelediğimizde osmotik değer ölçümlerin zamana göre değiştiğine dair verilere ulaşmış oluruz da. Derken bu veriler ışığında bu arada değer ölçümlerinin sabah ve öğle arası yükseldiğini, öğleden sonra tekrar düşmeye başladığını fark etmiş oluruz. Tabii belirttiğimiz bu değişken değerler bir günlük ölçümler için geçerlidir, bir de bunun mevsimsel değer ölçümleri söz konusudur. Nitekim osmotik değerlerin kurak mevsimlerde artıp nemli mevsimlerde azaldığı artık bir sır olmaktan çıkıp söz konusu değerlerin ya hücre içerisinde su sirkülasyonuyla ilgili değişikliklere bağlı ölçümler olduğu ya da hücrenin osmotik değerini artıran şeker, tuz ve organik asitler gibi maddelerin birikmesinden kaynaklanan değişikliklere bağlı olarak gerçekleşen ölçümler olduğu da anlaşılmaktadır. Mesela sene içerisinde osmotik basınç değerlerin yıllık bazda yapılan ölçümlerin sonuçlarına baktığımızda özellikle ilkbahardan sonra değerlerin yavaş yavaş yükselmeye başladığı, sonbaharla birlikte değerlerin düşüp yaprakların bir noktadan sonra solmaya yüz tuttuğu görülecektir. Neyse ki yapraklar sonbahar gelmeden veya solma öncesi bünyelerinde mevcut biriken besinleri gövdeye aktararak ziyan olmalarına fırsat vermemektedir. Bunun sonucu olarak da aktarılan besinler değim yerindeyse ta ki ilkbaharda yeniden kendi ahiret dirilişi gerçekleşene dek kış süresince gövde kabristanında muhafaza edilirler bile.

           Evet, nasıl ki mezar insan ahirette dirilmek için geçit teşkil eden bir kabristansa aynen bitki içinde hem kendi gövdesi hem de toprağa düşen tohum ta ki ilkbaharda çiçek açıp meyve vermek için bir kabristandır.  Zira yaşlı ve olgunlaşmış yapraklarda osmotik basınç değer genç yapraklara göre daha yüksek olması hasebiyle yaprak içerisinde birikmiş metabolizmik kalıntıların osmatik basınç değeri artırdığı belirlenmiştir. Zaten osmotik basınç değerin artması bir noktada ecelin kapıya dayandığı anlamında tükeniş alarmı demektir.

       Bu arada bitkiler yetişme yerine bağlı olarak hidratür (su durumu) yönünden iki grupta değerlendirilip bunlar;

      -Stenohidrit bitkiler,

      -Euhidrit bitkiler diye tasnif edilirler.

                                                        Stenohidrit bitkiler

      Bu gruba ait bitkilerin maksimum osmotik değer arasındaki hareket alanı dar ölçekte olduğundan büyük rutubet değişikliklerine tahammül edemedikleri gözlemlenmiştir. Nitekim su bitkileri ve gölge bitkileri bunun tipik örneklerini teşkil eder.

                                                           Euhidrit bitkiler

       Bu gruptaki bitkilerde maksimum osmotik değerler ile optimum osmotik değerler arasındaki çok büyük fark olduğundan bu durumdan herhangi bir zarar görmeksizin kuraklığa uyum sağlayabildikleri gözlemlenmiştir.  Nitekim Timus (kekik) ve Cistus (laden) türü tüylü yapraklı bitkiler bunun tipik örneklerini teşkil eder.

       Bu arada şu önemli ayrıntıyı unutmayalım ki osmotik değerin belirlenmesinde iki yöntemle tayin edilip bunlar;  plazmoliz ve kriyoskopi metodu olarak bilinmektedir.

                                                           Plazmoliz metodu

       Su molekülleriyle doymuş bitki hücresinin osmotik değerini belirlemek üzere içerisinde yüksek eriyik bulunan bir kabın içerisine koyduğumuzda bitki hücresinin eriyiğe nüfuz edip su verdiği görülecektir. Öyle ki eriyiğe olan nüfuzu hücre özsuyunun yoğunluğu dış eriyiğin yoğunluğuna eşit oluncaya kadar devam eder de. Derken devam eden bu süreçte bitki hücresi dışarıya su verip, ta ki denge yoğunluğu hücre özsuyunun yoğunluğuna eşit olduğu noktaya geldiğinde analist tarafından dış eriyiğin yoğunluğu ölçülmesiyle birlikte hücrenin yoğunluğu hesaplanmış olur.

                                                         Kriyoskopi metodu

        Bu metot hücre özsuyunun donma noktasının tayin esasına dayanmaktadır. Mesela yaprak çeşitlerinden dilsiz türü yaprakları suyla temas ettirmeksizin 20 dakika kaynatttığımızda plazma membranlarının semipermiabiletesinin ortadan kalktığı görülecektir. Sözkonusu bitki materyalini soğumaya terkettikten bir süre sonra hücre öz suyunu preslemek suretiyle adeta pestilini çıkartırcasına açığa çıkarılan mayiinin kriyoskopi aletiyle ölçümünü yaptığımızda donma noktasını tayin etmiş oluruz. Nitekim saf su sıfır santigrat derecede donmakta olup,  aynı zamanda bu donma noktası eriyiklerin osmotik değerini belirleyen sayısal değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani bu demektir ki sıfır noktası normal şartlarda bir bitki hücresi için osmotik değerini belirleyen bir skala özelliği taşımaktadır.

        İlginçtir suyun sıcaklığı sıfır santigrat dereceden dört santigrat dereceye yükseldiğinde normal fiziki kurallar gereği hacmi artması gerekirken tam aksine azalmaktadır. Donma durumunda ise hacmin arttığı gözlemlenmiştir. Dolayısıyla tüm bu bilgiler ışığında saf suyun sıfır santigrat derecenin altına düştüğünü gösteren işareti b harfiyle sembolize ettiğimizde osmotik değer ile donma noktası arasında ilişkiyi gösteren ölçüm değeri  “Osmotik değer = 12,06 x b”  formülüyle hesaplanarak belirlenir. Ve bu hesaplanan bu değer sadece bir hücreye ait değil birçok hücre topluluklarını da (dokuları da) kapsayan bir değer olarak ortaya çıkar. Ne diyelim, işte görüyorsunuz tabiatta olan biten her ne varsa hiçbir zaman gelişi güzel, rastgele ve başıboş cereyan etmediği, bilakis her var oluş veya yok oluş matematiksel bir plan veya formül dâhilinde vuku bulduğu ayan beyan ortada durmaktadır.  Ancak şu da var ki yaratılan canlı cansız varlıklarda geçerli olan tüm fiziki kuralların tek istisnası var ki, o da suya has kılınmıştır. İyi ki de bu istisnai özellik suya has kılınmış,  hele ki yeryüzünün 3/4’ü sularla kaplı olduğunu düşündüğümüzde aksi durumun tam bir felaket olacağı muhakkak. Öyle ya, su da diğer varlıklar gibi ısınınca genleşir soğuyunca büzülür konumda olsaydı, hele bilhassa soğuk iklim hava şartlarının hüküm sürdüğü bölgelerde ki suların bir anda kas katı kesilmesiyle birlikte bumbuz hale dönüşmesi kaçınılmaz bir hal alacaktı. Derken kaskatı kesilen suların büyük çapta buz kütlelerine, yani aysberglere (buz dağlarına)  dönüşüp su altındaki hayatın sona erdiğinin ilanı olacaktı.  Şimdi gel de tabiat okumalarını böyle okuma,  ne mümkün. Zira akarsuların ve okyanusların 4 santigrat derecelik derin sularında hacmi küçük, yoğunluğu büyük olan buz kütlesini su üzerinde yüzdüren Yüce Rabbimizdir, elbette böyle okumamız gerekir. Dolayısıyla Yüce Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Zaten hayatta yaşadığımız sürece “fikir, zikir ve şükür” üzere olmamız icab eder, buna mecburuz da. Çünkü her yaratılan varlığın kendine has bir kanunu vardır.  Bu noktada insan ise noktada sadece yaratılan kanunları açığa çıkarıp formüle etmek için vardır.  Nitekim deminden beri izah etmeye çalıştığımız bitkinin bağlandığı toprak yüzeyi ile yapraklar arasında osmotik değer ölçümleri de sonuçta yaratılış formülüne dayanarak ortaya konan ölçümlerdir. Madem öyle, Yüce Allah’ın Kur’an’da beyan buyurduğu  “ Ölçtüğünüz vakit tam ölçün, tarttığınız zamanda doğru teraziyle tartın. Bu ticaretiniz için daha hayırlı ve sonuç itibariyle daha güzeldir” (İsra, 35) ayeti celilenin hükmünce deney ve analiz çalışmalarında da aynen  “Osmotik değer = 12,06 x b” formülünü uygularken bitki üzerinde osmotik değer ölçümleri hususunda da doğru dürüst ölçümler yapmak gerekir.  

        Evet, tabiat okumaları bunlarla sınırlı değil elbet,  sis, çiy kırağı, şimşek ve topraktaki suyun durumu gibi daha nice tabii hadiselerde görülmeye değer okumalardır. Madem öyle her birinden birer cümlede olsa bahsetmekte fayda vardır:

                                                        Sis

          Havadaki su buharının doyma basıncı en aşırı noktasına ulaşmışsa çapları milimetrenin %17’i kadar su damlaları teşekkül eder ki; buna sis denmektedir. Belli ki bitkilerin havaya salıverdikleri fazlaca nem sis olayında birinci derecede etken rol oynamaktadır. Yani su damlacıkları hafif olduklarından havada asılı kalmaları sonucunda sis gerçekleşir.

                                                                Çiy

        Çiyin yumuşak yüzeyi gündüz ısınıp gece ise süratle ısı kaybederken bu esnada çayır, çimen gibi bitkilerin ısısı hava ısısından daha düşük olacak seviyeye gelmektedir.  Bilhassa bulutsuz gecelerde görünen bu olay, atmosferde bulunan nemin bitkiler üzerine sirayet etmesi veya ince su tanecikleri biçimde yoğunlaşması olarak izah edilir ki buna çiğ denmektedir. Şayet optimal sıcaklık donma noktasının altına düşerse çiy yerine kırağıdan söz edeceğiz demektir.

        Bazı bitkiler çiy ve sis suyundan bile istifade edebilmektedirler. Şöyle ki havanın su buharıyla doymuş olması transprasyonu azaltacağından bitkilere çok fayda sağlamaktadır. Özellikle yazın orman havasında takriben %10 civarında nem olup diğer zamanlar daha da arttığı gözlemlenmiştir.

                                                                   Kırağı

          Bilindiği üzere kırağı çok küçük buz parçalarından teşekkül etmekte olup, buz ise hava içerisinde nemin donmasıyla ortaya çıkmaktadır. Böylece donmuş nem soğuk cam yüzeyine çaptığında kristal bahçelerinin oluştuğuna şahit oluruz.  Öyle ki birbirinden güzel değişik türden kristal manzaraları seyredenler adeta kırağı buz bahçesinde gezer gibisine sandırır. Hatta gezi esnasında görülecektir ki kırağılar cam yüzeyinde ısının durumuna göre şekil almaktadır. Mesela kırağılar donma noktasında düz veya altı kenarlı katmanlar halinde, donma sınırını biraz aştığında iğne şeklinde, ısı bundan aşağı düştüğünde içi boş kenarları döşenmiş borular halde,  sıcaklık çok aşağılara düştüğünde ise yaprak şeklinde sahne almaktadır. Hepsinden öte yine de cam yüzeyinde en sık rastladığımız görünüm hiç kuşkusuz eğrelti otu manazarasıdır.

                                                                  Şimşek

         Şimşek aslında elektriksel bir deşarj (boşalma) hadisesidir. Öyle ki ansızın ısınan hava genleşirken, ansızın soğuyan hava eski konumuna geçip akabinde büyük bir gök gürültü kopmasına neden olabiliyor.  Belli ki ortamda iyonize bir durum söz konusudur. Zaten yerden 100 km yükseklikte kesin çizgilerle ayıramayacağımızı bildiğimiz atmosferin mezosfer ve termosfer katmanlarını da kapsayan iyonların mekânı diyebileceğimiz iyonosfer tabakası vardır. Öyle ki bu katman exosferin (termosferin bitiş sınırı) sınırına dayanmış durumda olup,  içerisinde elektronlarını kaybetmiş veya kazanmış atomların yanısıra serbest elektronları da bünyesinde taşıyan iletken bir özelliğe sahiptir. Zira şimşek bulutunun tabanı negatif, tavanı ise pozitif yüklüdür. İşte bu noktada bulutun pozitif yüklü iyonları iyonosferin negatif yüklerini kendine cezb edip pozitif konuma dönüştürmektedir. Bir başka ifadeyle şimşek bulutları aracılığı ile birlikte iyonosferdeki negatif yükler aşağıya doğru boşalaraktan yeryüzü sathı negatif hale gelmekte, iyonosfer tabakası da pozitif duruma geçmek suretiyle elektriklenmeye yol açmaktadır. İşte pozitif hale gelmiş iyonosfer katmanı ve negatif konuma gelmiş yeryüzü sathı ile ikisi arasındaki yalıtkan havanın üsten aşağıya doğru elektrik akımların sentezlenmesiyle ortaya çıkan yıldırım düşmesi denilen bu olay tüm elektrik mühendislerinin hayretine şayan odaklanması gereken bir hadise olmaktadır. Hem niye hayretler içerisinde kalmasınlar ki,  baksanıza gökyüzünde şimşek çakması olmasaydı belli ki dünyamız elektrik kaybına uğrayıp yüksüz kalacaktı. Malumunuz negatif yüklü iyonlar elektron taşıyıcılar olarak adından söz ettirirler.  Yani dünyadaki tüm hamallara taş çıkartırcasına elektronları bir yerden bir yere taşımakla mahirdirler. Bu yüzden şimşek olayı bu noktada önem arz etmektedir.

       İlginçtir şimşek çakmasıyla birlikte etrafa hoş bir koku yayılıp, halk arasında bu koku taze hava olarak adlandırılmaktadır. Oysa sözü edilen taze hava mavimtırak renkli ve keskin kokulu bildiğimiz ozondan (O3) başkası değildir. İyi ki de ozon tabakası var. Çünkü ozon sayesinde atmosferden geçen ültraviyole ışınları emilerek korunmaya alınmaktayız.  Nitekim sahillerde sürekli güneşlenip az miktarda olsa ültraviyole ışınların sebebiyet verdiği güneş yanıkların zararları göz önüne aldığımızda ozonsuz bir atmosferde acaba halimiz nice olurdu diye düşünmekte fayda var.

      Ayrıca azotun toprakla buluşmasının bir diğer yolu da şimşek çakması sayesinde gerçekleşmektedir. Şöyle ki, şimşek atmosferden geçeceği esnada bir miktar oksijenle azotun birbirine bağlanmasına vesile olup, böylece yağan yağmurla birlikte bağlanmış haldeki bileşik toprağa düşürülmektedir.

      Anlaşılan o ki; fırtınalar, yıldırımlar, soğuklar vs. unsurların her biri ilk bakışta felaket gibi görünsede, kazın ayağı hiçte öyle değilmiş. Meğer altında nice bilmediğimiz güzel hikmetler gizliymiş.

                              Topraktaki suyun durumu

       Toprağın gerek geçirgenliğe elverişli bir yapıda olması, gerek su tutma kapasitesinin toprağın cinsine göre ayarlanmış olması gerekse suyun toprak içerisinde belirli oranlarda dağılım dengesi içerisinde bulunması tabiat okumalarımızda çok önemli bir hadisedir. Hem nasıl böyle okunmasın ki, baksanıza hem su hem de toprak tabiatta olan bitene adeta cana can katmaktalar. Ne topraksızlık ne de susuzluk,  he iki unsurda birbirlerine göbekten bağlı ikildirler. Toprağın nasıl suya ihtiyacı varsa suyunda tüm canlılara ab-ı hayat olması için mutlaka toprağa ihtiyacı vardır.  Hatta suyun oluşumunda da toprak birinci derecede etken unsurdur.  Nitekim ısınan nemli toprak buharlaşaraktan gökyüzünde bembeyaz buluta dönüşmekte. Derken bulut yağmura dönüşmekte, yağmurun yağmasıyla da toprağın bağrında tüm canlılara can suyu katıp ab-ı hayat olmakta.  Hatta bir bakıyorsun yağmur suları kurak bölgelerde yeraltı su kaynağı oluşturup susuzluğa çarede olmakta. Ve bu sayede günlük vücudun su ihtiyacı için gerekli olan yaklaşık 2,5 litrelik su miktarı bu yoldan karşılanmış olur. Belli ki toprağın üstü kadar toprağın altı da canlıların susuzluğunu gidermek yönünde aktif durumda.  Derken bu arada  “Topraktan geldik toprağa gideceğiz” kelamı tabiatta olan biteni okumada çok büyük anlam kazanır da.

        Şurası muhakkak toprağın bereketinden yararlanmak için belli kurallar söz konusudur. Birkere bitkiler tarafından suyun topraktan alınması için kök hücrelerinin nemli toprak tabakasıyla temas etmesi gerekir. İcabında bu da yetmez temas eden kök hücrelerinin hem şişmeleri gerekir hem de kök tüylerinin hücre özsuyu yoğunluğunun toprak suyunun osmotik değerinden yüksek olması lazım gelir. İşte bu ve benzer kuralların gereği yapıldığında artık toprağa tutunan bitki rahatlıkla filizlenip hayat bulabiliyor. Şöyle ki yağmur suyu toprağa girince bir kısmı tutuk su olarak toprak zerreleri tarafından adeta zapturapt altına alınıp geriye kalan su toprağın boşluklarına nüfuz etmesiyle birlikte, yani toprağın kılcal borularını dolduraraktan sızan su konumuna geçmektedir. Öyle ki bir damlacık (katre) su bile toprağın derinliklerine kadar sızdığında hem toprağın sıcaklığını hem de nemini ayarlayan konumda olabiliyor. Böylece sızan su ziyan olmaksızın toprak tabanının suyla beslenme imkânına kavuşmuş olur ki,  işte biriken bu tutuk su miktarı tabii bilimler literatüründe su kapasitesi olarak karşılık bulur. Dolayısıyla suyunda kapasitesi mi o deyip geçmeyelim. Kapasite ölçümleri bilinmedikçe toprak analizi yapmak sağlıklı sonuç vermeyecektir. Dedik ya,  su ve toprak etle tırnak misali birbirinden ayrılmaz bütünlük teşkil etmektedir.   Dolayısıyla su kapasitesi toprak zerrelerin büyüklüğüne, yapısına ve kolloid madde (eriticilerin)  miktarına bağlı olarakta değişiklik gösterebiliyor. Bu yüzden toprak analizlerinde bilim adamları toprağın su kapasitesini tayin etmek için 10 cm’lik toprak sütununu tamamen arıttıktan sonra arta kalan yaş toprağı 105 santigrat derecelik ortamda ağırlıkça sabit oluncaya kadar kurutmaya tabi tutarlar. Derken bu sayede kurutma işleminin ardından yaş ağırlıktan kuru ağırlık çıkarılarak maksimum tutuk su miktarı tespit edilmiş olur. Bu miktar aynı zamanda toprağın su kapasitesini vermektedir. Çünkü su kapasitesi tayininde toprak zerrelerinin büyüklüğü veya küçüklüğü etken unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim su zerreleri küçüldükçe toprağın su tutma kapasitesi de o ölçüde artış kaydeder. Mesela killi, kumlu ve çakıllı üç tip toprak cinsine aynı anda aynı oranlarda yağmur düştüğünü varsaydığımızda her üç toprak cinsinin de su tutma kapasitelerinin birbirlerinden farklı oldukları görülecektir.

                                                Killi toprağın su kapasitesi

       Killi toprağın su tutma kapasitesi diğer toprak cinslerine göre çok daha doruk noktadadır. İşte bu toprak cinsinin su tutma kapasitesinin yüksek seviyelerde seyretmesi biriken suyun geçirgenliğini azaltmasına neden olmasına yetecektir. Fakat kumlu ve çakıllı topraklarda bu böyle değildir. Yani kumlu toprakta su daha derinlere nüfuz ederken çakıllı toprakta derininde derinine nüfuz edecek şekilde aşağılara inmektedir. Her üç toprak cinside buharlaşmaya terkedildiğinde en fazla buharlaşmanın killi toprakta olduğu görülürken kumlu ve çakıllı toprakta ise buharlaşmanın en az olduğu gözlemlenmiştir. Zira su molekülleri toprak sathına ne kadar yakın olursa o nisbette de buharlaşma olayı işlevlik kazanmaktadır.

        Toprakla ilgili yapılan analiz çalışmalarında şu sonuca varırız ki; kurak olan bölgelerde suyu en fazla muhafaza eden çakıllı topraklar olduğu gözükürken en az muhafaza edenin ise killi topraklar olduğu anlaşılacaktır. Toprakta su moleküllerin en fazla bünyesinde tutan maddelerin ise kolloid yapıdaki maddeler olduğu ortaya çıkacaktır. Nitekim bu kolloid maddeler  (-)  elektrik yüklü iyonları ve  (+) yüklü iyonları  (katyonlar)  absorbe (bağlama)  edecek güçte elemanlardır. Hatta absorbe edilen bu iyonlar su molekülleri ile çevrilidir. Keza katyonlar da öyledir, bunlarda malum,  daha ziyade Ca++, Mg++, H+, ve Na+ iyonlar olarak sahne almaktadırlar.

       Genellikle toprağın bağrı yumuşak yapıdadır, böyle bir yapıda olması ilahi programlanın ve belli bir hesabın gereğidir. Şöyle ki toprak örtüsünün iç kısmı 50–400 atmosferlik bir kuvvetle kolloidin sathına bağlanmış olup, bu durağan suya Hıgroskobik (ölü) su denmektedir.  Dolayısıyla yumuşak toprak zerreleri higroskopik suyu havadan emdiklerinde kendi ihtiyacı olan su moleküllerini 40–50 atmosfer arasında bir kuvvetle dışardan içeriye bağlayabilmekteler. Böylece 50 atmosfer gücünde bir kuvvetle bağlanmış kurak bitkiler bile bu durumdan istifade etmeleri sağlanmış olur. Bu arada toprak zerrelerinin en dışındaki su çok küçük atmosferik kuvvetlerle bağlı olmaları hasebiyle stabil kalmayıp devamlı hareket halinde oldukları belirlenmiştir ki,  işte en dış halkadaki bu hareketli suya film suyu veya örtü suyu denmektedir. Hatta bu durum “Higroskopik su + film suyuna ikisine birden) → absorbe edilmiş su  (bağlı olan su)”  formülü ile izah edilir.  Ayrıca toprakta kolloidlerin  (eriticilerin) etrafını kuşatan higroskopik sudan başka minerallere bağlı olan kristal su da vardır. Ancak bitkiler bu sudan pek istifade edemezler.

       Bir toprak higroskobik suyla doyduktan sonra içerisinde boşluklar oluşmaktadır. Derken bu boşluklar suyla dolarak toprak zerrelerinin etrafı higroskobik ve film suyu ile kuşatılmış olur. Elbette ki bir bitki için topraktaki suyun tabanı değil bu sudan istifade edebileceği su miktarı çok daha önem arzetmektedir. Zira bir bitkiye yeter derecede su nakledilemediği zaman bitkide solma olayının vuku bulduğu gözlemlenmiştir.  Hele bir bitki solmaya yüz tutmaya görsün, artık bu noktada solma anında bitki topraktan su almaya devam etse bile transprasyonda kaybolan suyu karşılayamadığı görülecektir. Bundan dolayı solma olayının başladığı andan itibaren toprakta biriken mevcut su miktarına kritik sıfır noktası veya solma noktası denmektedir. Mesela dengeli bir su ortamında (mezofit) yaşayan bitkilerin solma noktası kurakcıl (kserofit) bitkilere göre çok daha fazla olup bu durum ya atmosfer kaynaklı nem miktarıyla ilgili bir durumdur ya da herhangi bir fizyolojik durumun neticesi bir durumdur. Yine de bitkilerin solma noktasında rol oynayan sıvının kapillaritesi yüksek halden düşüşe geçmesiyle birlikte su molekülleri durağanlaşsa da bitki bir şekilde bağrındaki ipliklerinden kopmuş film suyunun 50 atmosferlik basınçtan daha az kuvvetle bağlı olan kısmından istifade ederekten bir süre daha hayatını idame ettirebiliyor.

                       Solma noktası tayini

       Bir bitkinin solma noktasının belirlemek amacıyla incelemeye tabii tutulan bir bitki önce yetişmeye terk edilir. Sonra toprağın buharlaşmasını önlemek için üzeri mum tabakasıyla kapatılır. Böylece üzeri parafinlenen bitki bir müddet sonra solmaya başlayacağı gözlemlenecektir. Hatta solan bir bitkinin 24 saat nemli bir yere konsa dahi artık bu noktadan sonra topraktan su almasının mümkün olmadığı gözükecektir. Ayrıca toprağı bitkinin solmaya başladığı andan itibaren 105 santıgrat derecede kuruttuğumuzda elde edeceğimiz sonuç bitki tarafından kullanılmayan su miktarını bize verecektir. Böylece elde edilen rakamı topraktaki genel su miktarından çıkarttığımızda bitkiye fayda temin eden  su miktarını  bulmuş oluruz.

           Velhasıl-ı kelam, tabiatta olan biteni bilimsel çalışmalara hem analitik yönden hem de ruh kataraktan okumalı ki,  her hadise karşısında bakar kör olmaktan kurtulmuş olalım.

             Vesselam.

 

       https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/tabiatta-olan-biteni-nasil-okumali-5241-kose-yazisi