15 Nisan 2022 Cuma

ABDEST DEYİP GEÇMEYİN

ABDEST DEYİP GEÇMEYİN

      SELİM GÜRBÜZER

      Daha dün ana rahminde 43 mm boyunda 6 ila 65 günlük arası bir cenin iken içi sıvıyla kaplı amniyon kesesi havuzu içerisinde ters dönmüş vaziyette yüzüp adeta temizlik kurslarına tabii tutulduğumuzu bilmem hiç düşündük mü? Düşünsek de düşünmesek de sonuçta anne karnındayken içerisinde yüzdüğümüz amniyon sıvısı ne ilginçtir ki kendi ceninimizin vücut salgılarından imal ettiği idrarından başkası değildir. Ve bu sıvı öyle yüzmeye elverişli olacak bir şekilde imal edilmiş ki önemine binaen her üç saatte bir tazelenir de. Üstelik elverişlilikte iklime bağlı ısınma şartlarının optimalliği gözetilip uygun olan hangi ısı derecesi ise o şartın gereği yerine getirilir bile. Nitekim söz konusu en uygun şartların sağlanması sayesinde hamile bir kadın karda tipi de dışarıya çıkmış olsa ya da tam tersi yazın Adana'nın o bunaltıcı sıcağında tarla tumpta kırda çayır bayır dolaşsa da karnında taşıdığı bebek hiçbir ısı değişikliğinde etkilenmeyecek şekilde amniyon sıvısı içerisinde hayatını sürdürmeye devam edecektir. İşte sizde günümüzde görüyorsunuz ya, insanoğlu yüzme havuzundaki suların belirli aralıklarla değiştirilmesi gerektiğini daha yeni yeni keşfede dursun, oysaki bu ve buna benzer işlemler ana rahmine düşen bir bebek için dokuz ay boyunca uygulanmaktadır. Böylece tam da bu noktada “Temizlik imanın yarısıdır” hadis-i şerifin mana ve ruhu anne karnında anlamca açıklık kazanmış olur da. Hem nasıl mana ve ruhu açıklığa kavuşmasın ki, bikere iman başlı başına doğuştan gelen tevhid akidemizdir,  dolayısıyla anne karnında amniyon sıvısı içerisinde bizi yüzdüren Yüce Allah’ın tertemiz havuz içerisinde bizi dünyaya adım attırıp konuk eylemesi son derece gayet tabii bir durumdur. Bu yüzden bir anne dünyaya gelen bebeği sarıp sarmalayıp kollarına aldığında pırıl pırıl tertemiz kokusuna doyamaz da.  Sadece anne mi, elbette ki bebeği kucağına sevgiyle alan herkeste buna dâhildir,  gerçekten de sevgiyle kucağımıza aldığımız tertemiz pırıl pırıl doğan her bebeğin kendine has kokusu miski amber olarak üzerimize sirayet eder de.       

          Fizik derslerinden de öğrendiğimiz kadarıyla sıcaklığın maddeler üzerinde genleşme etki yaptığını soğukluğun ise büzüşme yaptığı hepimizin malumu. Bu demektir ki abdest alan bir insan bu fiziki kanunundan istifade ederekten hemen her gün beş vakit zaman dilimleri içerisinde vücudu dinçlik ve zindelik kazanmış olacaktır.  Nasıl mı? Hiç kuşkusuz bu durum sıcak suyun damarları genişletir etki yapmasıyla, soğuk suyunsa daraltıcı etki yapmasıyladır elbet. İşte bu noktada genel dolaşımımıza adeta jimnastik etki yapan abdestin hele bilhassa kalbimizden uzak damarlarla ilintili organlara zindelik katması bir yana vücudumuzun statik enerjisini aldığı da apayrı ilginç bir özellik yanıdır. İyi ki de statik enerjimiz alınmakta. Zira statik enerji vücudumuzda ki kasları gerip zamanla aktivitesini yitirmesine neden olduğu gibi derimizin zamanla kırışmasına da yol açmaktadır. Derken bu gibi durumları kendine dert edinen pek çok insan akupunktur ya da fizik tedavi gibi yöntemlerle vücut derisindeki kırışıklıkları gidermek için adeta birbirleriyle yarış içerisine girip Fizik Tedavi Ve Rehabilitasyon Merkezlerini kapı kapı dolaşmaktalar. Oysaki bir insan akıl baliğ olduğu çağından itibaren namaza başlayıp Allah’ın bahşettiği abdest nimetiyle müşerref olaraktan cami cami dolaşıp her beş vakit diliminde vücuduna soğuk ve sıcak su etkileşimi yaptırmış olsaydı hem istenmeyen kırışıklıkların önüne geçecekti hem de hem manevi yönden arınıp nur yüzlü olacaktı. Madem öyle, geçte olsa zararın neresinden dönsek kâr misali bir an evvel namaza başlayıp alacağımız abdest suyu ile derimize genleşme ve daralma etkisi yaptıralım ki uyuşuk olan vücut iklimimizi uyandırmış olalım. Böylece derimiz abdest suyu sayesinde gerçek anlamda hem rehabilite olmuş olur hem de bedavadan fizik tedavi olmuş olur. Hani bir insan öfkeyle bir şeye sinirlendiğinde bilhassa büyüklerimiz o insanı yatıştırmak için  “Bak Evlat! Abdest alda kendine gel” diyerekten o insanı sakinleştirişlermişler ya,  aynen öyle de yılın her gününü usuletle suhuletle sakince geçirebilmek için her beş vakit diliminde tenimizi mutlaka abdestle taçlandırmamız gerekir. Hakeza haftada bir kez olsun boy abdesti almakla da vücudun tamamı madden ve manen arınmış bir şekilde rehabilite olması an meselesidir diyebiliriz.

         Belki dikkatinizi çekmiştir,  kazaen maruz kaldığımız sıyrıklarda renksiz sıvının çıktığını görürüz. Aslında o gördüğümüz renksiz sıvı lenf sıvısı olup aynı zamanda mikroplara karşı savunma zırhımız bir sıvıdır da.  Ancak bu savunma zırhımızı daha da diri tutmak için abdest nimetinden istifade etmekte fayda vardır elbet. Malumunuz insan üşütünce lenf damarlarımızda bundan payını alıp ister istemez büzüşebiliyor. Dolayısıyla bu durumda büzüşen damarlar mikroplara karşı mücadele edecek hücreleri gönderememe durumu söz konusu olabiliyor. İşte bu noktada abdestin soğuk sıcak etkileşimi adeta Hızır gibi yetişip tenimizdeki ısı farklılıklarıyla ortaya çıkan uyarıcılığı sayesinde, mikropların istilasını önleyici etki yaptığını görürüz. Böylece abdestle mikropların hevesi bir şekilde kursağında bırakılmış olunur.  Hem kaldı ki abdestle hijyenik bir şekilde temizlenmişte oluruz. O halde Allah’ın biz aciz kullarına lütfettiği temizliğe vesile olacak nimetlerden kendimizi soyutlayıp mahrum etmeyelim.

       Bakın şöyle etrafımıza,  Yüce Allah (c.c)  temizlik adına etrafımızda yaş, kuru ne varsa yarattığı kullarının hem fiziken hem ruhen arınması için vesile kılmıştır.  Nitekim Kur’an’da geçen bir ayette: “Ey inananlar! Namazı kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın;  başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı da (yıkayın) Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta yahut yolculuk halinde bulunursanız yahut biriniz tuvaletten gelirse yahut da kadınlara dokunmuşsanız (cinsi birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meşhedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredesiniz” (Maide suresi ayet 6) diye emir buyurmasıyla abdest gerçeğinin sadece namaz için ön hazırlığın yanı sıra bedenimiz üzerinde yaptığı esneklik ve zindelik açısından yararı olduğunu düşünmekte fayda vardır. Sadece abdest mi, şüphesiz ayetin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere teyemmümünde maddi ve manevi arınmanın yanı sıra hiç kuşkusuz vücudumuzda biriken statik elektriği de alan faydası söz konusudur. Hiç kuşkusuz abdestin daha nice faydaları vardır, ama şimdilik bu kadarı bile abdestin:

        -Ne mühim temizleyici memba kaynak olduğu,  

        -Ne mühim mikroplara karşı savunma hattı ve direnç mekanizması olduğu,

        -Ne mühim vücuda zindelik katıp enerjik kıldığı, 

        -Ne mühim vücudumuzu maddi ve manevi kirlerden arındırıp nurlu hale bürünmemize vesile olan pirüpak amelin ta kendisi bir mucizevi arınma ibadeti olduğuna dair birkaç kelam söz söylemek ziyadesiyle kâfidir dersek yeridir. 

       Velhasıl-ı kelam şu bir gerçek, her türlü estetik ve  terapi için onca harcanan masraflara gerek kalmaksızın pratik çözüm abdest sırrında gizlidir.

         Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/abdest-deyip-gecmeyin-5701-kose-yazisi

 

10 Nisan 2022 Pazar

EKOLOJİK MUCİZE


                                           EKOLOJİK MUCİZE            

        SELİM GÜRBÜZER

        Ekoloji kavramın kaynağı eski Yunancada ‘oikos’ ev ve mülk kökünden gelip, ‘logia’ ise bilim demektir zaten.  Ekoloji terimi ilk defa 1869 yılında Alman Hoeckel tarafından kullanılmakla beraber çevre bilimiyle ilgili ciddi manada çalışmalar 1900 yılından sonra başlamıştır. Bu çalışmalar sonucunda üretici konumda, tüketici konumda, ayrıştırıcı konumda diyebileceğimiz canlılar ile abiyotik maddeler arasında sıkı bir ilişki olduğu ve aynı zamanda bu dört unsurun ekosistemin sacayağını oluşturduğu belirlenmiştir. Böylece tüm canlıların cansız âlemle bütünleşmesine şahit olacağımız tabiat mucizesiyle karşı karşıya kaldığımızın farkına varırız. Tabii farkı fark edince de ister istemez tabiatta var olan canlıların yaşadığı ortama biyosfer olarak tanımlandı. Nitekim biran uzaya yolculuk yapıp orada yaşamaya karar verdiğimizde şayet hava, su, ateş ve toprak gibi dört unsurun ortaya koyduğu çeşitlilik yoksa böylesi uzay yolcusunun güneşten gelen ışınları kendi yaşam alanına kararlı bir şekilde uyarlaması mümkün gözükmemektedir. Bu demektir ki tabiat tüm canlıların üreyip gelişeceği ve yaşayabileceği donanımla donatılmıştır. İşte bu donanım sayesinde basit bir canlıdan kompleks canlıya doğru işleyen mükemmel bir organizasyonun hiç şüphesiz ki mükemmel biyolojik nizam-ı âlem çerçevesinde donatılarak yürüdüğüne şahit oluruz. Allah muhafaza bu mükemmel donatılmış denge âlemin ve nizamın sarsılması veya tepetaklak yörüngesinden kayması bir anda ekolojik hayatın durması demektir. Bunun neticesinde de hayatın büsbütün sona ermesi demektir.  

        Ekolojinin esas konusu tüm organizmaların hem birbirleriyle hem de çevreleri ile olan münasebetlerini incelemektir. Böylece ekoloji canlı cansız varlıkların kendi aralarında olduğu kadar çevresel ortamlarıyla da olan münasebetlerini araştıran bir bilim olarak tarif edilir. Anlaşılan o ki tabiatta topyekûn olarak birbirleriyle ilintili işleyen ekolojik sistem kâinat yaratıldığı günden beri bir saniye bile dur durak bilmeksizin tüm canlı cansız varlıklarla birlikte hayat yolculuğuna devam etmektedir. Devam etmesi de son derece gayet tabiidir. Çünkü maddenin en küçük birimi atomlardır.  Ve tabiatta organik ve inorganik her ne madde varsa bunun görünmeyen kısmın her defasında bir takım hidrolojik ve biyolojik döngülerin bir saat kadranı misali işleyişinin arka planında hep atomlar vardır.  İşte dur durak bilmeksizin işleyen bu söz konusu atom gerçeğinden hareketle şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki; kâinatta var olan her bir döngünün temelinde çekirdek ve etrafında elektronların seyri âlem eylediği bir atom gerçeği var olup bu sayede her bir döngü enerjisini kendi içinde israf etmeksizin deveran eylemekte.  

         Bu söz konusu alanlarda iyi yetişmiş bir ekolojiste tabiatta olan biten her ne varsa sorduğumuzda da genel itibariyle genetik, taksonomi, fizyoloji, klimoloji, jeoloji, toprak bilimi, fizik ve kimya gibi birçok kaynaktan edindiği bilgilere dayanaraktan canlı cansız tüm toplulukların yaşayış biçimleriyle izah etmeye çalışacaktır. Hatta sadece izah etmekle kalmaz, mesela tabiatın bir küçük profilini temsilen seracılık üzerinden çalışmalara koyulmakla ya da serada yetiştireceği bitkiler üzerinde çalışmalar yaparaktan bile tabiatta ki ekolojik dengeyi okumaya çalışacaktır. Dahası bir ekolojist için bir akvaryum, bir orman alanı, bir göl veya bir havuz her halükarda bilimsel çalışmalarına ışık tutacak alanlardır. Öyle ki inceleyeceği ekolojik alan ne kadar çok büyük ne kadar ekosistem bakımdan zengin flora ve fauna yapısına sahip ne kadar kararlı tali sistemlerle donatılmışsa o ölçüde tabiat okumalarına daha da bir derinlik katacağı muhakkak. Ayrıca ekolojinin birçok ilim dallarıyla olan bağlantılarını da keşfedip bağlantılı olan dallarla ilgili dallardan da destek alma ihtiyacı duyacaktır. Böylece bütünüyle meseleye vakıf olunduğunda tüm ekolojik okumalar tam anlamıyla anlam kazanacaktır

                                                 Ekolojinin bölümleri

       Evet,  çevremiz cıvıl cıvıl hayat kaynamakta. Ve dahi hayat kaynayan çevremiz hakkında başlı başına bir mucizedir eseridir dersek yeridir.   Nasıl mucize demeyelim ki, hayat kaynayan çevrenin işleyen tüm döngü safhalarına baktığımızda işleyişinin tüm matematiksel hesapların üstünde Yüce Allah’ın hayat sıfatın tecellisinin bir mucize eser olduğunu gayet çok rahatlıkla görebiliyoruz. Öyle ya, madem çevremiz başlı başına bir mucize eseri, o halde bu mucizevi âleme üstün körü seyirci kalamayız. Nitekim bakar kör olmamak içinde hele bilhassa çevre bilinci üst düzeyde olan bir takım ekolojistler hayat kaynayan ekolojik sistemi şu iki ana başlık altında tasniflemişlerdir:   

     -Autekoloji,

     -Sinekoloji diye.  

     Autekoloji tek bir türe ait bireylerin veya ortamlarıyla olan münasebetlerini inceleyen ekoloji dalıdır. Sinekoloji ise çeşitli türden meydana gelen hem bir grubun hem de bireylerin ortamları arasındaki münasebetleri inceleyen bir ekoloji dalıdır.

     Bu arada habitatla ekoloji arasındaki doğrudan ilişkisini gözden kaçırmamak gerekir. Çünkü habitat, biyolojik türlerin biyosferin yapısına uygun yaşayacağı tabiat mekânının adı veya doğal olarak konaklayabileceği ortam manasına bir kavramdır.  Böylece bu kavramların kavramsal anlamlarından hareketle biyolojik türlerin yaşanabilir ölçekte ki habitatın cinsine göre ekolojik adlandırması;    

     -Deniz ekolojisi,

     -Kara ekolojisi,

     -Tatlı su ekolojisi diye üç bölümde incelenir:

    Her üç ekolojik incelemelerin ortaya koyduğu verilere baktığımızda kendi ekolojik ortamlarında hayat bulan insanların, hayvanların, sürüngenlerin, kuşların, balıkların vs. her türden canlıların birbirleriyle olan ilişkide bulunarak ortak yaşayacağı veya her türün kendi genetik yapısına özgü yaşayacağı habitatlarının rengârenk olduğu gözlemlenmiştir. Örnek mi? Mesela kara ekosisteminde mesela bir çimen sahasının (bitki habitatının)  birlikte ortaklaşa toprak katmanını oluşturması ve her ikisine de adeta gök kubbe tabaka olan atmosfer katmanının varlığı bunun bariz tipik misallerini teşkil eder.  Derken arz (yeryüzü)  ve gök kubbe (atmosfer)  kendilerine özgü birlikte abiyotik bir bileşen oluşturmuş olurlar. Öyle ki abiyotik bileşenler tüm olumsuzluklara geçit vermeyecek şekilde bir denge âlem olup o şekilde canlıların yaşayabileceği ortam hale gelir.  Nitekim üzerinde yaşadığımız yerkabuğu şayet büsbütün 1–2 metre yükseklikte zemin katman halde olsaydı, canlıların devamlı solukladığı oksijen tamamen ortadan kaybolup asla hayattan söz edemeyecektik. Hakeza atmosfer tabakası mevcut halinden çok daha ince olsaydı adeta gök kubbe başımıza çökecekti.  

      Su ekosisteminde ise malum okyanuslar, denizler, göller, akarsular, dereler vs. bir ilahi çevreyle ilgili planlamanın eseri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bakın konuk olduğumuz dünyanın yaratılışına,  Yüce Allah (c.c) yeryüzünü yaratırken kuzey kısmını güneyden yüksek olarak yarattığını görürüz. Besbelli ki kuzey suları bulunduğu yerleri suladıktan sonra güneye doğru aksın diye böyle programlanmış. Zaten kutuplardan birinin eğimli olması sayesinde tıpkı bir demlikten bardağa çay aktarılmasında olduğu gibi aynen okyanuslar, denizler, göller, akarsular ve dereler arasında bağlantı alanları oluşup akma olayı gerçekleşmekte. Aksi halde hiçbir su ekosistemi kendine özgü akış koridoru oluşturamayacağı gibi kendine akma yatağı da bulamayacaktı. Derken küçükten büyüğe tüm su ekosistemi arasında bağlantı yollar kesilmiş olup bunun sonucu olarak da tüm canlı âlem ihtiyaçlarını gideremeyeceklerdi. Hakeza okyanuslar mevcut durumundan fazla değil 1–2 metre daha derinliklerde olsaydı oksijenle karbondioksit tamamen yutulmuş olacaktı ki; bu tamamen bitki hayatına soluk olacak kılcal damarların kesilmesi anlamında bitkilerin ölümü demek olacaktır.  Şurası muhakkak; su ekosisteminin abiyotik bileşeninin tabanını çökeltiler ve sular oluşturmaktadır. Çökelti halindeki toprak ekosisteminin bileşenleri genellikle omurgasızlar grubundan saprofitler (çürükçül canlıları) kapsamakta, su ekosisteminin deniz tabanını ise omurgasız canlılar oluşturmaktadır. Dolayısıyla her iki faunanın ortak özelliği tabanlarının heterotrof canlılarla donatılmış olması ve aynı zamanda bunlarla bir arada bulunmalarıdır. Nitekim karaların üst katmanının yüzeyini bitki ve ağaçlar oluştururken, su katmanın yüzeyini de okyanus, deniz ve tatlı su ekosisteminde olduğu gibi plankton topluluğunun bileşenlerinden ototrof fitoplanktonlar oluşturmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla ister adına kara üst katmanı densin, ister su katmanı densin hiç fark etmez sonuçta her iki üst katmanın tipik özelliği ototrof canlılara ev sahipliği yapmasıdır. İşte bu ev sahipliği sayesinde karada çayır çekirgeleri ve fare gibi hayvanlar, sular da ise zooplankton ve balık gibi tüketici hayvanlar istifade etmekteler,  böylece bizler de bu arada hayatın yardımlaşma olduğunun farkına varmış oluruz. Şöyle ki toprak altındaki solucanlar, köstebekler, böcekler, yılanlar, çıyanlar inanılmaz derecede faaliyetlerde bulunarak ölmüş olan tüm organik çürükçül canlıları ayrıştırıp hem besleniyorlar hem de doğurgan toprağı bereketlendiriyorlar da. Sadece toprak altındakiler mi? Elbette ki hayır, Akbabalar ne güne duruyor, onlarda havadan paraşüt misali uçuşuyla birlikte yere iniş yaparak vahşi havyanlar tarafından arta kalan leşleri yiyip çöllerimizi temizlemekteler habire.  Nitekim su altı dünyasına bir bakıyorsun büyük balık küçük balıktan besleniyor, büyük olanda kendisinden büyük olana gıda oluyor. Derken karasıyla, havasıyla, ırmağıyla,  deniziyle ve okyanusuyla dünyamızda kurt, kuş, böcek her ne varsa tüm canlılar topyekûn olarak birbirlerine yem olaraktan rızıklanmaktalar.  İşte hayatın cilvesi bu ya, elbette ki birbirlerine yem olmak bir anlamda birbirlerinden istifade edip yardımlaşmak demektir.  Nitekim canlılar arasında hem avlayan hem de avlanan olacak ki rızık dengesi sağlanabilsin. Dahası sıkça dillendirdiğimiz   “Hayat yardımlaşmadır”  sözü bunun böyle olmasını gerektirir. Zira arılar bir bakıyorsun çiçek çiçek dolaşarak bir ömür boyunca toplayacağı bir çay kaşığının 1/12 kadarı nektar balı toplamak için daldan dala konduğu bitkiden istifade ederek hayatını sürdürmekte. Sadece arı mı, hiç kuşkusuz i buna çoban eşliğinde gün boyunca meralarda beslenen tüm sığır, koyun, kuzu gibi nice ahır hayvanları da dâhildir.  Sakın ola ki, ahır hayvanları da neyin nesi deyip dalga geçercesine gülüp geçmeyin. Düşünsenize o gülüp geçeceğiniz varlıklar nice kimyagerlere taş çıkartırcasına, hatta kimya fabrikalarının bile yapımında aciz kaldığı süt gibi bir mamulü dere, tepe, çay bayır demeden otlayıp hem yavrularını beslemekteler hem de insanoğluna ikram etmek için canhıraş koşturmaktalar.  Hakeza insan, balina, aslan, tavşan, fare, inek, kanguru, goril, fil, yarasa gibi daha nice bilemediğimiz memeli grubundan hayvanlarda doğum yaparak yavrularını sütle beslemekteler. İşte bu nedenledir ki tüm memelileri birbirinden farklı özellikleriyle tanır ve bağrımıza basarız da. Zira aralarından bir tanesinin bile yok olması ekolojik dengenin bir anda rayından çıkması demek olacaktır. Malumunuz ekonominin arz talep dengesi neyse tüketici konumda olan hetetrofik canlılarla üretici ototrof canlılar arasındaki trofik yapı (besin yapısı)  ilişkisi de aynen onun gibidir.   Nasıl ki üretimle tüketim arasında dengesizliklere yol açan faktörler ne kadar elimine edilirse ekonomik istikrar hale geliyorsa aynen canlılar arasındaki üretici ve tüketici canlılar arasındaki ilişkilerde ne kadar dengeleri altüst edecek ortam şartları bertaraf edilirse bir o kadarda çevre problemleri azalacak demektir.

       Ekolojik niş

      Ekolojik niş organizmanın ekosistem içerisindeki duruşu demektir.  Bir organizmanın ekolojik nişi sadece yaşadığı yere bağlı bir olay olmayıp aynı zamanda ne yapacağıyla da ilgili de bir husustur. Bunu bir benzetmeyle ifade edecek olursak habitat canlıların yaşadığı adresi belirleyen ortam olarak addedilirken, çevreyle ilgili nişte adreste barınan canlıların faaliyetleri demektir. Mesela canlılar kendi aralarında ki ilişkilerde rekabeti azaltmak adına benimsedikleri davranış, besleniş ve yaşayış tarzları onların bir anlamda ekolojik nişini teşkil eder. Nitekim ekolojik niş faaliyetine katılan her canlının gerek terleme yoluyla gerekse boşaltım sistemi yoluyla açığa çıkarttıkları buharın havaya karışmasıyla birlikte döngüsü devaran eylemiş olur. Tabiî bu arada cansız âlemde boş durmamakta, bu cenahtan mesela deniz suyu kara örtüsüne nisbeten çok daha atmosfere buhar transfer ederekten dikkatimizi celb etmekte.  Hem nasıl dikkatimiz celb etmesin ki, baksanıza karaların buhar nisbeti topraktaki nem oranıyla sınırlı kalıp hatta bu oran denizin buharlaşma oranıyla mukayese edildiğinde %1 gibi çok düşük oranlarda güdük kalmaktadır diyebiliriz. Düşünsenize yeryüzünde bir saniye içerisinde 17 milyon ton suyun kısmını okyanuslarda buharlaşıp tekrar aynı miktarda suyun tekrar dünyamıza döndüğü artık bir sır değil, bilakis gerçeğin ta kendisi bir gerçekliktir.  Böylece bu bilinen gerçeklik sayesinde bizde bu arada böylesi bir devridaimin bizatihi ekosistem döngünün ta kendisi olduğunu idrak etmiş oluruz.

       Ekosistem

 Bitkilerin bütünü  ‘flora’ olarak addedilirken hayvanların bütünü de ‘fauna’ olarak addedilir.  Her neyse, ister adına flora densin isterse fauna, hiç fark etmez, sonuçta her iki alanda da hayatiyetlerini devam ettiren tüm bitki ve hayvanların bir arada oluşturdukları birliktelikler bir şekilde yaşadıkları çevre veya habitatıyla kontrol edilmektedir. Kontrol edilmeleri de gerekiyor zaten.  Çünkü canlıların hemen hepsi ancak bulundukları ortamlarda çevreye uyum sağladıkları müddetçe hayatiyetlerini devam ettirebilmekteler. Derken böylesi bir uyumlulukla hayvan, bitki ve çevre birlikte üçlü sacayağı oluşturmuş olurlar. Ki, bu üçlü sacayağı üzerine kurulu canlı varlıkların kendi sınırları dâhilinde tabiatla birlikte deveran eyleyen uyumlu olan döngü sistemine ekosistem adı verilmektedir. Hiç şüphesiz insan ise bu ekosistem içerisinde hayvanlardan farklı olarak Yüce Allah tarafından eşrefi mahlûkat olarak ilan edilmiş haliyle yerini alır. İşte bu nedenledir ki insanı da bu söz konusu ekosisteme dâhil ettiğimiz de tüm canlı varlıkların ekosistemin bulunduğu yeryüzü, hatta havayı da kapsayan büyük bir yaşama alanı biyosfer olarak karşılık bulur.  Nitekim biyosfer denen âlem adına uygun davranıp masmavi denizleriyle, koyu mavi okyanuslarıyla, bembeyaz kutuplarıyla, buzullarıyla, çölleriyle, ırmaklarıyla, ormanlarıyla vs. hala bugün olmuş gelinen noktada yıkılmadım ayaktayım dercesine hayat döngüsünde durmak yok yoluna devam etmekte de. Her ne kadar gelinen noktada yaşanılan hayat bir bakıyorsun durağan halde, bir bakıyorsun hızla değişim eğiliminde, bir bakıyorsun bozulma eğiliminde bir yapı görünümünde olsa da ta ki kıyamet kopana kadar bir şekilde hayatın devam ettiği gerçeğini değiştiremeyecektir. Yüce Allah (c.c) bakın bu hususta  “Ey Muhammed, sana indirdiğimiz bu kitap kutludur. Ayetlerini düşünsünler, aklı olanlar ibret alsın”(Sad, 29) diye beyan buyurarak yarattığı kullara tüm âlemlerin döngüsünün deveranını sürdürebilirliğinin bizatihi küllü iradesine tabii olduğunu mesajını vermektedir.

       Ekolojik faktörler

       Bütün canlı cansız varlıklar bulundukları ortamın klimatif, edatif, biyotik, fiziki ve kimyevi gibi ekolojik faktörlerin etkisi altındadır. Dolayısıyla canlı cansız varlıkların hayat devrelerinin en az bir fazını direk olarak etkileyen çevrenin her elemanına ekolojik faktör denmektedir. Bu tariften de anlaşıldığı üzere çevreyle alakalı tüm etken unsurlar da başıboş değildir, etken unsurlarda külli iradenin kanunlarına tabiidir.  Bu kanunlar genel itibariyle iki kategoride tasnif edilir:

      1-Minumum Kanunu

      Bu kanun 1840 yılında Liebig tarafından ortaya atılmış olup, kanun gereği ortamdaki esas maddelerden hangisi en az miktarda ise o madde sınırlayıcı olarak kabul edilmektedir. Yüce Yaratıcının yarattığı bu söz konusu kanunun kendi hal lisanıyla anlayana der ki,  Ey canlılar! Hayatta yaşayabilmeniz için elde avuçta almanız gereken besin kaynağınız minimum seviyelerde olsa bile mutlaka o maddenin alınması icap etmektedir. Ki; bu noktada fotosentez sizin en büyük desteğiniz olacaktır. Gerçekten de öyle değil mi,   fotosentez sistemi sayesinde bir bakıyorsun kazanılan hayat enerjisi tüm canlıların can simidi olmaktadır. Hem nasıl can simidi olmasın ki,  baksanıza bitkiler aldıkları ışığın ancak yarısı kadarını yapraklarında ki yeşil tanecikli klorofil tanecikleriyle özümlemekte olup (asimilasyon), böylece emilen ışığın sadece az bir bölümünü hammadde besin kaynağı olarak glikoza dönüştürüvermekteler. Tabii sadece bununla da kalınmayıp elde edilen glikozla da karbonhidrat, aminoasit, yağ, vitamin gibi organik maddelere çevrilmektedir. İşte görüyorsunuz başlangıçta bitki bünyesi içerisinde bir takım gerçekleşen değişim ve dönüşüm işlemleriyle elde edilen ürünün brüt miktarın bir kısmını bitki bizatihi kendisi için kullanmakta, diğer geriye kalanını ise heterotrof canlılara hayatlarını idame etmelerine yardımcı olmak içinde kendi iç bünyesinde depo etmektedir. İlginçtir depo edilen bu ürün brüt ürünün  % 90’nına tekabül etmektedir ki,  insanoğlu pratik hayatta kendi aralarında  “Önce can, sonra canan” derken,  bitkiler ise tam aksine ürettiklerinin büyük bir bölümünü kendi dışındakiler için  “Önce canan sonra can” diyerekten üretmekteler. Madem öyle,  insanoğlu da bitkilerden ibret alıp; “Halka hizmet, Hakka hizmet” için kendini adaması icap eder.

      2-Ekolojik hoş görürlülük (Tolerans kanunu)

      Tolerans fikri ilk defa 1911 yılında Shelford tarafından ileri sürülmüştür. Bu kanuna göre canlı varlıklar optimum (uygun olan) şartlarda maksimum ve minimim tolerans değerlerinin sınırlarının dışına çıkmayacak şekilde ancak hayatlarını normal standartlar çerçevesinde hayatiyetlerini devam ettirebileceğini öngören bir kanundur. Hatta tolerans değerleri canlıların davranış içgüdüleriyle ve stresle olan ilişkisine göre de karşılık bulabiliyor.  Şöyle ki; gerek bitkiler gerekse heterotrof canlıların alt kademelerinde yer alan canlıların üst kademede bulunan canlılara nisbeten hoşgörü seviyesinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Nitekim onların üretkenliği sayesinde üst tabakadakiler beslenip moral bulmaktalar. Asla ortada memnuniyetsizlik söz konusu değildir. Tüm yaratıklar hayat yardımlaşmadır gerçeğinden hareketle ilahi kanuna tabii olaraktan belli bir program dâhilinde birbirlerine gıda olup hayat bulmaktalar da. Hayat bulurken de bu arada hayatın sistematik bir şekilde doğmak, büyümek, çoğalmak ve ölmek olduğu gerçeği ile de yüzleşiriz. Derken ölümle sonlanan bir hayatın ardından bırakılan besin zinciri mirası nesilden nesile devrolunur da.  Baksanıza konuk olduğumuz şu fani dünyada öyle bir sistem kurulmuş ki ölen canlıların cesetleri bile israf edilmeksizin toprak altında bakteriler tarafından parçalanıp ayrıştırılıp bir başka yaşayan canlı âleme gıda olabiliyor.  Hadi diyelim ki çürümüş bedenler hayatta yaşayan bir canlıya gıda olmasa bile en azından çürümüş organların etrafa yayacağı ait pis kokuların toprak altı faaliyetleriyle bertaraf edilmesi bile az buz bir iş değil elbet, böylece bu sayede çevremiz korunmaya da alınmış oluyor. Nitekim Yüce Allah (c.c) kullarına hitaben  “Gerek diriler ve gerek ölüler için biz dünyayı toplantı yeri olarak kılmadık mı?” (Mürselât, 25) diye beyan buyurarak bu hususlara dikkatimizi çekmekte. İşte ayet-i celile biz aciz kullara adeta besin zincirinin ilk ayağını fotosentez kanuna tabii gıda maddesi üreten yeşil bitkilerin oluşturduğunu,    ikinci ayağını bitkilerden beslenen canlıların oluşturduğunu,  üçüncü ayağını ise her iki kanaldan da beslenen canlılar oluşturduğunu, derken en nihayetinde tüm canlı cansız varlıkların toplanacağı yerin toprağın kara bağrı olacağını bildirmektedir. Hatta bunların dışında gözle göremeyeceğimiz elle tutamayacağımız trofik zincirin dördüncü halkasını oluşturacak bir başka boyutta var ki adına berzah âlem mi, yoksa bekleme salonu mu ya da kabir âlemi mi denir, bilinmez ama böyle bir boyutun içeriği bizi aşacağından en iyisi mi biz aklımızın ereceği hususlara kafa yoraraktan satırlarımıza devam etmekte fayda vardır elbet.  

   Canlıların trofik kademelerinde enerji transfer edilirken hiç kuşkusuz maksimum ve minimum seviyelerde seyreden hoşgörülülük sınırlarını aşmayacak şekilde hayat döngüsünün deveran eylemesi kanun gereğidir. Malum kanun gereği bu sınırlar aşıldığında enerji ısıya dönüşebilmektedir ki, bu durum bize Yüce Allah’ın yarattığı Termodinamiğin ikinci kanununu hatırlatmaktadır. Zaten tolerans sınırlar aşılınca ister istemez trofik (beslenme yapısı) zincirin her bir halkasında enerji kayıpları yaşanacaktır.  Kaldı ki enerji naklinde sadece minimum miktarlar değil maksimum miktarlar da sınırlayıcıdır. Nitekim buna fazla yükseklik, fazla sıcaklık, fazla ışık, fazla su (H2O) gibi etken unsurlarda dâhildir. Mesela sürekli olarak atmosferden yeryüzüne normal sınırların dışında yağışlar gerçekleşseydi ortalık sel seli götürüp ağaçları bile köklerinden koparacak şekilde tüm bitkiler, molozlar bir yerde yığın halde kümelenmesiyle birlikte oluşacak gaz birikimleriyle etrafı çok kötü kokular saracaktı. Neyse ki Yüce Allah (c.c)  biyolojik nizamın devamı için kâinatın yaratılış öncesinden yarattığı ilahi program gereği yağmurun yağış miktarından tutunda güneşten yararlanılacak enerji miktarı gibi daha nice bir dizi Allah’ın ‘Ol’ emri doğrultusunda programlanmış kodlarla birlikte hayat programı yaratılışından bugüne dek yoluna devam etmektedir. Hiç kuşkusuz kâinat programının formatında insanında yaşayabileceği tek gezegen olarak da dünyamız seçilmiştir. Zira dünya insanın yaşayabileceği donanımda yaratılmıştır. Malumunuz diğer gezegenler ya çok sıcak ya da tam tersi bumbuz halde yörüngesinde seyretmekteler,  bu yüzden oralarda nefes alınacak veya gıdalanacak bir hayat söz konusu değildir. Kaldı ki konuk olduğumuz dünyada sadece insan değil, diğer canlılar içinde programlanmış hayat söz konusudur.  Dünyada zaman zaman bir takım olağan üstü felaketler cereyan etse de ya da bir takım olumsuz faktörler zaman zaman nüksetse de tüm olumsuzlukları bertaraf edebilecek yeteneğe sahip canlılar olabildiği gibi aynı zamanda yaşadıkları çevreye anında adapte olabilecek canlılar da çıkabiliyor. Ancak şu da var ki bu tip canlılar birinci transfer zincirinde başarılı oldukları halde iki veya üç transfer dönüşümlerinde bazı olumsuz etken unsurların devreye girmesiyle birlikte sekteye uğrayıp aynı başarı sergilenemeyebiliyor. Bunun nedenlerini şöyle açıklayabiliriz:

         -Bu tür canlılarda ardı ardına gerçekleşen trofik transfer zincirin yol açtığı gıda tüketimine bağlı olarak enerji kayıpları söz konusu olabiliyor. Bu itibarla ekosistem içerisinde trofik zincir üç veya dört döngü ile sınırlı kalmakta.     

         -Bazı canlılar bir takım etken unsurlara karşı son derece geniş toleranslı tavır sergilerken, bir kısım etken unsurlara karşıda kısmi tolerans duyarlılık sergileyebiliyor.  Mesela yıllık bitkilerin çoğu hava sıcaklığına ve toprak nemine karşı daha geniş toleranslı oldukları gözlemlenmiştir.

   -Yüksek toleransa sahip canlılar değim yerindeyse engin hoşgörü olmanın içgüdüsüyle bir bakıyorsun geniş sahalara yayılabilme özelliği ile dikkat çekebiliyorlar. Dolayısıyla geniş sahalara yayılamayan canlıların bu durumdan olumsuz etkilenmeleri kaçınılmaz olacaktır. Anlaşılan o ki optimum ekolojik tolerans sınırları içerisinde manevra yapabilen bitkiler aynı zamanda daha gür bir şekilde gelişme kayd edip rekabet bakımdan da üstün konuma geçme avantajına sahip olabiliyorlar. Ta ki, optimal sınırların maksimum ve minimum sınır değerlerinde sapmalar nükseder o zaman rekabetten düşüp üstün avantaj konumlarını kaybedebiliyorlar.  Değim yerindeyse elden ayaktan düşmüş halde kendi kabına çekilmiş konumda olacaklardır.

         -Şayet bir canlı için hayatı öneme haiz optimum şartlardan mahrumsa biliniz ki o canlı için tolerans sınırlarını aşan engel bir durum ortaya çıkacak demektir. Nasıl mı?  Mesela çayırlarda azot noksanlığı bir canlı için sınırlayıcı solma faktörü olarak karşı karşıya kalması bunun en bariz örneğini teşkil eder.  Yine de bu durumun önüne geçmek için azot bakımdan fakir mera ve çayırlar susuz bırakmayaraktan solma faktörü kısmen önlenebiliyor.

         -Canlılar sadece tek bir faktörün çekim alanının etki altısı altında değil birçok faktörün çekim etkisi altında hayatiyetlerin devam ettirmekteler. Tabii bu etken faktörlerin etkisi canlıdan canlıya değişmekte de. Keza bölge farklılıkları da öyledir.   Nitekim her hangi bir bitki için hem fiziki faktörler hem de optimum şartlarda yetişeceği minimum ve maksimum tolerans değerleri bölgeden bölgeye değişebiliyor. Mesela çay, fındık gibi mamuller Karadeniz’e özel has bitki toplulukları olup başka bölgelerde yetiştirilmeye çalışılsa da aynı verimliliği ve tolerans değerini sürdürebilirliği pek mümkün gözükmemekte.

 -Ekolojik tolerans bakımdan sınır değerleri geniş olan canlılar ekseriyetle her habitat ortamında boy verebiliyor, malum toleransı kısıtlı olan canlılar ise bir araya gelip birliktelikler oluşturduklarında ancak bulunduğu habitata sadık kalabiliyorlar. Mesela kefal ve tekir balıkları Ege’ye mahsus sadık canlılar olup, bu türlere Karadeniz’de pek rastlanmaması bunun tipik örneğini teşkil eder.  

         -Çevre faktörleri canlıları sınırlayıcı olduğu zaman verim peryodu ekseriyatla kritik periyod olarak tezahür etmekte. Nitekim bitki ve hayvanların çiçek, tohum, fide, yumurta ve larva gibi üreme devrelerine ait tolerans sınırları diğer gelişme devrelerine göre daha minimum kalmaktadır. Mesela bitkilerin çiçeklenme devrelerinde ki düşük sıcaklığa karşı tolerans sınırları çiçeksiz devrelerine nazaran daha azdır.

        Yine toleransla ilgili vereceğimiz bir başka örnekte böcek ve bitki ilişkisine baktığımızda bir bakıyorsun böcekler daldan dala konduğu birbirinden güzel rengârenk renk çiçeklerin adeta cazibesine kapılaraktan konduğu bitkinin tolerans cazibesine muhatap kaldıklarını görürüz. Şayet bazı bitkilerin renkleri bir kısım canlıların ilgisini çekmiyorsa çokta dert değil,  bu kez etrafa salacakları misk kokular sayesinde tekrardan kendilerini çekim merkezi konuma getirebiliyorlar. Böylece ister renk cazibeliyi, isterse koku cazibeliyi olsun hiç fark etmez sonuçta böcek ve çiçek ilişkisinin doğurduğu işbirliği sayesinde bitkilerin döllenmesi hadisesinin gerçekleşmesine zemin hazırlanmış olur. Oldu ya, hem renk hem de koku yetersiz kaldı, bu kez rüzgârlar ne güne duruyor,  yani tohumunu taşıttırmak için vasıta kılıp, böylece her halükarda bir şekilde döllenme olayı gerçekleşebiliyor. Hatta bir kısım bitkiler de var ki, bir bakıyorsun hiç bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın yanlarından gelip geçen hayvanların tüylerine yapışaraktan bile tohumlarını uzak diyarlara aktararaktan döllenme hadisesini gerçekleştirmekteler.  Öyle anlaşılıyor ki; alternatifli üreme yöntemleri bitkilere has bir hüner olsa gerektir.

       Ekotip  (ekolojik ırk) ve fizyoljik ırk kavramları

       Bir bitki türünün belirli bir coğrafi alanda oluşturduğu lokal gruplara ekotip denir. Yani belli bir ortama genetik olarak uyumlu türlerin oluşturduğu biyotipler; ekotip veya ekolojik ırk olarak addedilirken mevcut adaptasyon mekanizması dışında bir genetik yatkınlığı olmayan türlerin teşkil ettiği gruplar ise fizyolojik ırk olarak tanımlanır. Şurası muhakkak hangi ekotip ya da hangi ekolojik ırktan olunursa olsun, sonuçta Allah’a çok şükürler olsun ki yaşadığımız bu gezegende başta aş, su ve enerji vs. olmak üzere her ne ararsan diyebileceğimiz türden tüm canlıların ihtiyaçlarını giderecek her şey fazlasıyla var zaten. Nitekim toprak altında ki mikro canlıların dışkıları ve atmosferde on binde 3 (% 003) nisbetinde bulunan karbondioksit bitkilerin ana esas gıdaları olmaktadır. Hayvanlara ise gıda olarak ekseriyetle bitkiler olmakta. İnsan ise karada, denizde ve havada her ne varsa tüm canlılarla beslenebilen varlıktır. Kaldı ki tüm canlılar ister etçil olsun ister otçul olsun isterse her ikisinden olsun hiç fark etmez sonuçta ihtiyacını karşıladığı tüm gıdalar inorganik maddelerden oluşmakta.  Ki, bu inorganik maddeler arasında bilhassa an hidrojen, fosfor, azot, potasyum, kalsiyum, magnezyum gibi elementler tüm canlılara hayatiyet kazandıran maddelerdir. Kelimenin tam anlamıyla biyolojik hayat bu tür elementlerin belirli oranlarda ve belirli sıcaklık şartlar altında bir araya gelmesiyle hem hayat bulmaktayız hem de hayatın dengesi sağlanmakta. Dikkat edin denge dedik,  niye derseniz tabiatın denge ayarlarıyla oynandığında başımıza nice felaketlerin geldiğini tüm insanlık olarak görüp geçirdiğimiz için elbet.  Dolayısıyla bitkinin doğal ortamına etki edecek tüm ekolojik faktörleri göz ardı edemeyiz. Nitekim bu söz konusu ekolojik faktörleri genel anlamda sıraladığımızda:

      -Isı faktörü,

      -Su faktörü,

      -Işık faktörü,

      -Mekanik faktörü (rüzgâr vs.)  gibi birkaç faktörün devreye girdiğini görürüz.  

      Isı faktörü

       Hiç kuşkusuz hayatın temelinde enerji vardır, enerji olmadan bir yaprağın bile kıpırdamayacağı muhakkak.  Ancak şu da var ki enerji de başıboş değildir,  cana can katmasına rağmen enerjide başlı başına kanuna tabiidir. Nitekim enerjiyle aklınıza gelebilecek her türden oluşumların dayandığı veya tabi olduğu kanun termodinamik kanunu olarak karşılık bulmakta.  Mesela bitkiler için yetişme yerinden ziyade ısı (kalori) miktarı çok mühim bir yer teşkil ettiğinden, bu duruma sıcaklık veya temparetür denmesi bu kanunun temel öğesi olması dolayısıyladır elbet. Bilindiği üzere canlılar tarafından kullanılan enerji ısıya dönüşüp ekosistem içinde yok olmuş gibi gözükebiliyor. Oysa ağzımıza aldığımız bir lokmayı solunumla yaktığımızda sözkonusu o besin yok olmamakta sadece proteine, yağa, şekere vitamine dönüşmektedir. Böylece tekrar açlık hissettiğimizde yeniden bir başka besin kaynağına başvurarak aynı döngü devam etmekte de.  Zira yeniden enerji kazanmanın birinci yolu beslenmekten geçmektedir. İşte bu nedenledir ki enerjinin mevcut durumdan değişikliğe uğrayarak farklı bir konuma geçmesi olayı termodinamiğin birinci kuralının yerine getirilmesinin sonucu bir konumlamadır.  Nasıl ki kütle ve enerjinin korunumu kanunu gereği madde biçim değiştirdiğinde o madde sil baştan yeniden eski konumuna dönmediği gibi dönüşen maddede yok olmamaktadır,  bilakis enerji halde ya buharlaşmakta ya da tabiatta işleyen pek çok döngü mekanizmalarının içerisinde moleküler düzeyde döngü halde işlev görmektedir. Yani bu demektir ki, buharlaşıp kaybolduğunu sandığımız pek çok madde işleyen enerji madde dönüşüm döngüsü içerisinde devri daim yaparaktan bir şekilde termodinamiğin birinci kanunuyla koruma altına alınmakta.  Öyle ya, madem tabiatta hemen her şey değişikliğe uğramasına rağmen Yüce Allah’ın yarattığı korunma kanunuyla koruma altına alındığına göre o halde şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki termodinamiğin temel kanunları aslında bize tabiatın kendi kendini yaratamayacağı gerçeğini de kendi hal lisanıyla söylemiş olmaktadır. İnsanoğlunun buradaki katkısı kanun yaratmak değil, sadece yaratılmış olan kanunun keşfetmiş olmasıdır.  Hiç kuşkusuz mutlak manada kanun koyucu yüce Allah’tır, bunun dışında iddiada bulunan (haşa)  kendisini Yaratıcı konuma koymak olur ki,  bu noktada böylelerine bize Allah hidayet versin demekten başka elimizden birey gelmez de.  Oysa biz biliyoruz ki Yüce Allah’ın yarattığı kanunlar sayesinde ışık enerjisi biranda potansiyel enerji biçimi olan besin enerjine dönüşebilmektedir ki, bu durum tek yönlü enerji akımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik hiç bir şey de israf olmamakta. Nasıl mı? Mesela bir bakıyorsun enerjisi tükenen canlılar toprağa karıştığında azot olmakta, petrol olmakta, mineral olmakta ya da bir başka canlıya gıda olmakta. Nitekim söz konusu hayatı sonlanan canlılar sonbaharda dökülen sararmış yapraklar misali toprağa karışıp, sonra toprak altında ki mikro çürükçül canlılar tarafından (saprofitlerce)  ayrışmaya tabii tutulmasıyla birlikte bitki köklerini besleyeceklerdir.

          Peki ya Termodinamiğin ikinci kanunu ne işe yarar derseniz,  malum ikinci kanun enerjinin kaybolması manasına gelip termodinamiğin birinci kanununun tam aksine korunum, dönüşüm ve değişim olayların hiçbirinin yaşanmadığı bir kanundur. Kelimenin tam anlamıyla ikinci kanun bize enerjinin mütemadiyen daha minimum kullanılabilme düzeyine doğru ilerlediğini ve bununla birlikte entropinin artacağını öngörmektedir.  Dahası değim yerindeyse mevcut sisteme ait nizamın bir şekilde bozulacağını bize kendi hal lisanıyla bildirmektedir. Hakeza ikinci kanun bize yararlı bir iş yapmak adına dönüşmüş enerjinin tekrardan kullanılabilir enerji hale getirilme aşamasında net düşüşlerin yaşanacağını, hatta ve hatta iş gücünün azalacağını da hal lisanıyla bildirmektedir.

          Evet, eşyanın da kendine has dili vardır. Sakın ola ki eşyada konuşur mu deyip kanun manun tanımazlık yapmayalım. İşte görüyorsunuz ikinci kanun bize hal lisanıyla başlangıçta orijinal olan her ne varsa bir şekilde zaman içerisinde rotasının bozulma yönünde tezahür edeceğini bildirmekte.  Kaldı ki, her şeyin bir yükselişe olduğu gibi düşüşü de olmakta. Nasıl ki ölen bir insanın entropisi artarak çürümeye yüz tutup vücut sistemi en küçük parçalara ayrışmasıyla birlikte orijinal ten kafesinden hızla uzaklaşıyorsa, aynen onun gibi madde de enerjisi halinde uzaklaşıp eski haline geriye dönmeme işlemi gerçekleştirmektedir. Bu tıpkı sobadan etrafa yayılan duman ve ısının tekrar sobaya dönmemesi gibi benzer bir durumun ta kendisi geri dönmemektir. Tabii burada sözü edilen kaybolma mutlak anlamda değil elbet. Bilakis bir başka halden bir başka hale geçiş manasına ortadan kaybolmaktır bu. Bilindiği üzere transformasyona giren herşey özüne uygun davranıp sürekli olarak sıcak cisimden soğuk cisme doğru geçiş yapmakta, soğuktan sıcağa asla geçiş olmamaktadır. Dolayısıyla sıcaktan soğuğa tek yönlü olarak gerçekleşen ısı geçişi geriye döndürülemeyecek şekilde ilerleyip ardından hararetin eşitlenme noktasına gelindiğinde bir anda iş enerjisine dönüşmektedir. Mesela ayrı ayrı kaplarda bulunan sıvılar birbirlerine karıştırıldığında ortaya homojen bir sıvı çıkıp, artık bu noktadan sonra geriye dönülemeyecek şekilde bir iş eylemi gerçekleşmiş olur ki, bu ve buna benzer daha pek çok örnekler verilebilir de. Herşeyden öte tüm bu geriye dönüşü olmayan diye misal getirdiğimiz örneklerin tamamında toplam enerji miktarının sabit kaldığını, ancak entropinin artmasına bağlı olarak mekanik ve termodinamik yönden ısı kayıpların yaşanması veçhiyle sayıca değiştiği gözlemlenmiştir. Anlaşılan o ki enerji her halükarda total halinden değişikliğe uğramamakta, sadece mekanik yönden geri döndürülemeyecek şekilde (mesela ısı enerjisi tekrar mekanik enerjiye dönüşemez) bir değişim süreci geçirmektedir. Hakeza her ne kadar evren şuan itibariyle uzay, kütle ve zamandan ibaret üç sacayaktan oluşan muhteşem düzene sahip yapısını korusa da bir gün gelecek termodinamiğin ikinci kanunun gereği evren bünyesinde taşıdığı tüm enerjisini tüketecektir. Bir başka ifadeyle var olan enerji işe yaramaz halde ısı enerjisine indirgendiğinde veya evreni kuşatan atomların düzensiz ve düşük sıcaklıkta hareket ettiği zaman,  şu iyi bilisin ki kâinat kendi kıyametini yaşayacaktır.  İşte olası bu kıyametin adı; kozmosun kendi kendine ısı ölümünü ilan etmesi demek olan büyük tufandan başkası değildir.

         Bu arada şunu belirtmekte yarar var: üreticiler, tüketiciler, organik ve inorganik maddeler arasında ilişki zinciri sağlansa da bu demek değildir ki hayat denen iksir tam takır ebedi yoluna devam edecektir. Baki olan sadece Allah’tır. Dolayısıyla hayatı etkileyen pek çok unsur Yaratıcının dışında her şeyin fani olduğunu ispatlıyor zaten. Zira ısı, ışık, nem, yağış, basınç gibi fiziki unsurlar optimal şartlarda cereyan etmesi gerekir ki hayat döngüsü tamamlanabilsin. Aksi takdir de ne hava, ne su, ne de toprak tek unsur olarak canlılara eksiksiz bir hayat sunamayacaklardır. O halde tüm unsurlar mutlaka bir döngü içerisine girmek mecburiyetindedir. Nitekim bu döngü âlemi çerçevesinde toprak sathına ulaşan ışınların belirli bir kısmı bir şekilde kayba uğramaksızın aşağıdaki şekillerde tekrar transfer olabiliyor. Şöyle ki;

      -Atmosfere geri verilerek,

      -Toprağın alt tabakalarına iletilerek,

      -Toprağı saran hava tabakaları arasında alışveriş şeklinde,

      -Toprak nemli ise buharlaşma ısısı şeklinde,

      -Doğrudan ısınma şeklinde,

      -Yansıma şeklinde tezahür etmekte.

     Dünya sathında hayat denen yolculuğun devam etmesi için öncelikle sıcaklığın pek fazla değişmeyecek şekilde ayarlı tutulması gerekmektedir. Yeryüzü sathının ortalama sıcaklığı fazla değil, iki veya üç derece artmış olsa kim bilir kaç ülke karlar ve buzların erimesiyle birlikte Nuh tufanına benzer bir durumla sulara gark olup haritadan siliniverecektir. Bunun için sıcaklığın belirli derecelerde muhafaza tutulduğunu gösteren en bariz gösterge çizelgesi güneş sabitesidir. Bilindiği üzere yeryüzüne ulaşan güneşin yaydığı radyasyon enerji miktarı güneş sabitesi ölçüm tablosu ile tayin edilmektedir.  Şöyle ki;  bir radyan enerji bir cisim tarafından absorbe edilirse ısıya dönüşmekte. Dolayısıyla Güneş sabitesi ölçümleri atmosferin dış kısmında 1cm2’lik (bir santimetre karelik)  dilimine tekabül eden yüzeyin toplam 24 saatte aldığı radyasyon enerjisinden açığa çıkan ısı kalori cinsinden hesap edilerek belirlenir. Bu hesaptan hareketle güneş ışınlarının atmosferin üst sınırına denk gelen enerjisi 1,94 cal/cm2 dakika (gün) olduğu tespit edilmiştir. Ki; buna güneş sabitesi denmektedir. Bir başka ifadeyle bir yüzeyin bir dakikada aldığı ısı veya enerji değeri güneş sabitesi olarak bilinip, bu değer takriben 2 kaloriye tekabül etmektedir. Hatta güneş sabitinin kısa dalga boylu radyasyonlarını  %100 birim olarak kabul edersek, bu durumda radyasyon ışınları atmosferden geçtiğinde bulutlar vasıtasıyla % 24’ü uzaya (fezaya)  yansıtılır ki, bu olay geri devir döngüsü olarak ifade edilmektedir. Zaten ortada geri dönmeyen bir enerji akımı olayı yoksa bir müddet sonra döngüsüz kalan bitkiler özümleme yapamayacaklarından bir anda hayatın dengesi allak bullak olacaktır.  İşte görüyorsunuz ışık ışın olarak kalmamakta, bilakis canlı cansız varlık her ne varsa herkesim kendi payına düşeni alıp hayat yolculuğuna devam etmektedir. Derken ışığın %1,5 oranı bulut denilen hava molekülleri ve toz parçaları veya su damlaları tarafından emilmekte, geriye kalan  % 25’i atmosfer tarafından (Bunun %14’ü atmosfer içinde dağılarak,  diğeri  % 10,5 ise yine atmosfer tarafından doğrudan kullanılır) yeryüzü için ulaştırılmış olup, % 7’si ise atmosfer tarafından uzaya gönderilen ışınlar olarak sahne almaktadır. Ayrıca ışınların % 15’i atmosferdeki gazlar (%3’ü ozon tabakası, %13 troposfer tabakası) tarafından emilmektedir (yutulur). Böylece gökyüzünden doğrudan yeryüzüne ulaşan kısa dalga boylu radyasyon ışınların yer aldığı istatiksel oran   % 22,5’a tekabül eder ki, diğerlerini de buna ilave edip topladığımızda %100 rakamına ulaşmış oluruz. Anlaşılan o ki; direk veya diffuzyona (dağılma, yayılma) uğramış ışınlar gök kubbeden hoş seda ile yeryüzüne ulaştığında arz sathını ısıtıp akabinde toprağın bağrından yayılan % 4’lük arta kalan radyasyon ışınlarının yansıması sonucunda tekrar atmosfere dönmektedir. Ayrıca son araştırmaların ortaya koyduğu verilere göre de yeryüzünde bulunan % 114,5 oranında uzun dalga boya sahip radyasyonlar yukardakine benzer bir tablonun başka versiyonunu andırır aşamalarla geri gönderildiği tespit edilmiştir. Böylece atmosfer hem güneşten gelen hem de arzdan gelen radyasyonlara maruz kalarak sıcaklık kazanmaktadır. İşte bu model üreticilere örnek teşkil etmiş olsa gerek ki bu uğurda seralar kurularak güneşten gelen ışınlar camdan geçirilip toprağın ısıtılması sağlanmıştır. Yani toprak ısınınca radyasyon kanunların gereği olarak uzun dalga boy ışınları yaymaya başlayacaktır. Böylece bu ışınlar camdan geçemeyeceklerinden dolayı toprakla cam arasında kalan hava sıcaklığı turfanda sebzelerin yetişmesine fazlasıyla yetecektir.      

       Isının alt tabakalara geçişi

       Yüce Allah (c.c) yeryüzü sathını kuruluk oranı ve soğukluk oranını belli bir ayarda yaratmıştır. Belli ki kuruluk oranı olması gerekenin dışında gelişi güzel boyutlarda olsaydı bir anda dengeler allak bullak olup yaşadığımız âlem kaskatı kesilecekti. Şurası muhakkak; normal fiziki şartlarda ısının alt tabakalara geçmesi toprağın ısı geçirgenliğine bağlı olarak seyretmektedir. O halde bu durumda toprağın özelliğini dikkate almak gerekiyor. Çünkü her yerde toprağın yapısı aynı değildir. Dolayısıyla bir maddenin ısı geçirgenliği ne kadar büyükse maddenin yüzeyi o oranda az ısınacak demektir.  Hatta bir toprağın ısı geçirgenliği toprağın bileşimine ve taşıdığı su miktarına bağlı olarak bile değişebiliyor. Zira kuru ve havalandırılmış topraklarda geçirgenlik az olması nedeniyle sıcaklık üst tabakalarda tavan yapmaktadır. Bu yüzden sıcaklığın maksimum seviyeye ulaştığı ‘tepe noktası inversion’ olarak tanımlanırken, bunun tam aksine alt seviyede yer alan değer de ‘yer iniversin’ olarak tanımlanır. Nitekim ıslak topraklar ışığı aşağıya doğru ilettiklerinden dolayı toprağın üst yüzeyi devamlı olarak soğuk kalmaktadır. Bu arada topraktaki su miktarı değiştikçe hem ısı geçirgenliği hem de spesifik ısı değişecektir. Çünkü H2O havaya göre 30 kat daha büyük ısıyı iletmektedir.

       Isı tekrar atmosfere geri verilmez

       Yeryüzü güneşten aldığı enerjinin yanısıra aynı zamanda aldığı ışığı kızıl ötesi enerjisi (radyasyon-ışıma) şeklinde atmosfere transfer ederek atmosferin ısınması sağlanır. Normalde yeryüzüne gönderilen ışınlar tekrar atmosfere geri verilmemesi gerekir, ancak yeryüzünde ısı ışınlarının yansıması bazı faktörlere bağlı olarak gerçekleşmesi söz konusudur ki, bu faktörleri özetle şöyle sıralayabiliriz de:

       a-Havanın nem miktarı

       Bilindiği üzere güneş etkisiyle yeryüzünde buharlaşarak yükselen nem, havada sıvı haline (yoğunlaşma) dönüşmektedir. Böylece havadaki su molekülleri çoğaldıkça yeryüzünden gelen ışınları absorbe etme gücü daha da artmaktadır. Ancak fabrika bacalarından ve evlerimizin kalorifer kazanlarından yükselen dumanlar ve eksoz gazları atmosferin dengesini bozmaktadır. Çünkü her tür yanma hadisesi karbondioksit gazının yayılması demektir. Böylece yanan alevlerin ardından atmosferde aşırı gaz birikiminin tetiklediği dengesizlik güneşten gelen ışınları ister istemez değişime uğratarak günümüzde adından çok söz ettiren ozon tabakasının delinmesi gibi bir probleme zemin hazırlamakta.  İşte bu tür problemler yumağı eşliğinde bir anda Yüce Allah; “Artık Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz” (Rahman,40) diye beyan buyurduğu ayeti celilenin mana ve ruhunun idrakiyle tabiat dengesinin başlı başına büyük bir nimet olduğunun farkına varırız.

       b-Gökyüzünün berrak veya bulutlu olma durumu

       Nemle yüklü sıcak havanın gök kubbede belirli bir yüksekliğe yükselmesiyle birlikte önce soğumaya başlar, akabinde su damlacıklarına dönüşür ve en nihayetinde dolu hale bürünür ki bu zincirlemesine gelişen oluşuma bulut denmektedir. İyi ki de bulut gibi doğal şemsiyemiz var. Hele bilhassa bulutların üst tabakası öyle muhteşem donanımla donatılmış ki,  bir bakıyorsun güneşten gelen ışınları kendine has manevrasıyla uzaya geri yansıtıp dünyanın aşırı derecede ısınmasının önüne geçmektedir. Hiç kuşkusuz bulut bu manevrasını yaparken,  yani yansıta bilirlik anlamında albedo görevi üstlenirken yalnız da değildir. Onun yanında aynı zamanda adeta gökyüzünü kapatırcasına konumlanan dağ yamacı, ağaç dalları gibi engellerde yansıyan ışınları azaltarak albedo olayına katkıda bulunurlar. Malumunuz açık çayırlarda hiçbir engelin olmaması dolayısıyla ormanlara göre alberdo oranı yüksek seviyelerde seyretmektedir. Hakeza kar yüzeyleri de öyledir.

       c-Isınan yüzeyin cinsi ve renk durumu 

       Yeryüzüne düşen ışınların % 88’i yağan kar üzerinde tekrar atmosfere geri yansımaktadır. Tabii bu değer kışın müjdecisi kar beyaz tanelerin marifetiyle gerçekleşen bir değer ölçüsüdür. Toprak taneleri öyle değil elbet, Nitekim söz konusu yansıma ölçüsü kuru toprakta  % 15–40,  çayırda % 12–30, ormanda % 5–20, su yüzeyinde ise % 3–10 arasında vuku bulmaktadır.

       d-Işınların yüzey durumu

       Bilindiği üzere ıslak toprak kuru ve içerisi hava dolu topraktan daha fazla ısıyı iletme kabiliyetiyle donatılmıştır. Mukayese yaptığımızda mesela iletim kabiliyeti az olan topraklarda ısı sadece yüzeyde toplandığından mevcut olan ısı ancak geceleri atmosfere iade edilebildiklerini müşahede ederiz. Derken geceleri toprak yüzeyinin çabucak soğumasıyla birlikte fazla ısı kayıplarının varlığına şahit oluruz.

              Toprağı saran hava tabakaları arasında yaşanan ısı alışveriş durumu

         Toprak nedir diye sual edildiğinde hiç kuşkusuz taş ve topraktan meydana gelmiş 50 km’lik kalınlıkta litosfer üzerinde ki örtü tabakasına toprak denildiği herkesin malumu bir tariftir.  Tabii tariften ziyade bizi daha çok toprağı saran hava tabakaları arasında yaşanan ısı faaliyetleri daha çok meraklandırıyor dersek yeridir. Öyle ya madem litosfer tabakası toprak örtüsüyle kaplı, o halde toprak arasında ısı akımını sağlayacak bir donanımın var olup olmadığı merak etmek son derece gayet tabii bir durumdur.  Hiç kuşkusuz merak ettiğimiz o donanım var zaten. Şöyle ki toprağı saran hava tabakaları arasında cerayan eden ısı alışverişi doğrudan doğruya daha soğuk veya daha ağır olan hava tabakalarla birlikte hafif veya daha sıcak olan tabakaların üzerine uzandığı artık bir sır değil. Derken bu tabakalar arasında ısı alışverişi sayesinde ısı dengelenmiş olur. Bu arada ısı alışverişi bize aynı zamanda toprakta enerjinin var olduğunu hatırlatmaktadır. Böylece bu hatırlamanın akabinde toprağın bağrında külli irade tarafından elektrik yüklenmiş nizami enerjinin farkına varmış oluruz.

                                       Buharlaşma ısısıyla ilgili olan ısı kaybı

        Hiç kuşkusuz buharlaşma enerjisi güneş sayesinde gerçekleşen bir hadisedir.  Güneş ışınlarının toprak yüzeyinin ısındırmasına paralel olarak buharlaşmayla birlikte ister istemez nem oranı değerleri de değişebiliyor. Yani bu demektir ki toprağın ısı geçirgenliği ve kendine has özel ısısı azaldıkça o nisbet de toprak ortamı daha da fazla ısınmaktadır. Keza bir yandan toprak tarafından emilen ısının büyük bir kısmı buharlaşıp atmosfere yükselirken diğer yandan da çöllerden yükselen tozlar, karasal kaynaklı humuslar, volkan dumanları ve deniz kaynaklı tuz kristalleri ve daha pek çok zerrecikler havaya karışarak yoğunlaşmış bir halde çekirdek oluşturabiliyorlar. Derken buharlaşan nem ve yoğunlaşmış çekirdeklerin atmosferde bir araya gelip reaksiyona girmesiyle birlikte buluta dönüşmektedir. Böylece atmosferde bulutlaşmanın tüm fiziki şartlarının tamamlanmasıyla birlikte yeryüzü bir anda rahmet yağmuruna kavuşmaktadır. Ayrıca bir başka dikkati çeken husus ise yeryüzü sathından geri dönen uzun dalga boylu ışınlarının havadaki nem sayesinde yutulup arta kalanının ise uzaya salınması olayıdır. Her ne kadar bu olay bize sıradan bir faaliyet gibi gelse de aslında kazın ayağı hiçte öyle değil,   tam aksine bu durum güneş ve dünyanın birlikte ele ele verip gerçekleştirdiği muhteşem devr-i âlem denge turu mucizesinin ta kendisi bir hadisedir. Zira Yüce Allah (c.c) “Göğü o yüceltti ve dengeyi koydu” (Rahman, 7) diye beyan buyurmakta.

          Vesselam.     

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/ekolojik-mucize-5195-kose-yazisi

EKOSİSTEM


                                                    EKOSİSTEM

       SELİM GÜRBÜZER

        Kutuplarda yaşayan hayvanların hemen hemen hepsinin beyaz renge bürünmesi onların korunmasına yönelik armağan bir zırh olsa gerektir. Dahası penguenlerin o buzlar ülkesinde 800 kilometrelik yolu göze alarak onca harcadıkları enerji kaynağının neye dayandığı bizim için bir sır perde olsa da sonuçta kar tipi demeden yavrularını doğurmak için yola çıkıyorlar ya, bu yetmez mi? Elbette ki kar beyaz doğum için yeter artar da.  Zira kutlu doğum için kat edilen yürüyüştür bu.  

        Bir ayı balığı düşünün ki buzullarla kaplı Antarktika kıtasında yaşamakta,  hiç kuşkusuz yaratılışında vücudu korunmaya alınmasaydı ne mümkün ki o kıtanın bumbuz soğuk sularına dalabilsin, yani dalamayacaktı. Besbelli ki o balığı yaratan Yüce Mevla vücudunda ısı ayarı yapan otomatik bir termostat donanımla yaratmış. Nitekim öyle de.  

         Çekirge deyince akıllara düşen hiç kuşkusuz tarlaları istila eden mahlûkat olmaları yönüyle tanımamızdır. Bazen öyle olur ki onları senelerce görme imkanımız kalmaz, nedeni besbellidir, bu süre zarfında larvalarıyla toprağın derinlerinde kendilerini kamuflaj etmek içindir.  Yine de biz onları senelerce göremesek de sonuçta hafızamıza istilacı mahlûkatlar olarak kazıdık ya,  bir daha asla varlıklarını unutmayız.

         Dünyanın çeşitli ekosistemlerinde yaşayan canlı örnekleri bunlarla sınırlı değil, dahası var elbet. Yine bir başka  ilginç örnek ise  Amerika’nın doğusunda çok sayıda geyik türünün avcıların kıyımına maruz kaldığı halde hala neslini devam ettiriyor olmalarıdır. Her ne kadar canlı cansız varlık âleme bilinçsizce gelişi güzel müdahaleler hız kesmese de kâinatta öyle mükemmel bir ekosistem kurulmuş ki tıpkı bu geyik türünde olduğu gibi pek çok canlı türü adeta  ''Yıkılmadım ayaktayım” dercesine kökümüzü kurutamazsınız mesajını verebiliyor. İşte bu ve buna benzer örnekleri çoğalttığımız da ister istemez biyolojinin bir alt dalı olan ekoloji biliminin sınırları içerisine girdiğimizi fark ederiz. Öyle ki gerek hava kirliliği,  gerek zaman zaman etrafımızın siyahımsı dumanla kaplı sis perdesine bürünmesi gerekse nükleer santrallerin etrafa saçtıkları insan sağlığını tehdit eden radyasyon yayılımı gibi olaylarla alakadar olaraktan adından söz ettirmektedir.  

          Evet, ezelden buyana kurulu olan eko sistemi sadece çevre bilimciler değil tüm insanlıkta gün boyunca soludukları havadan da önemini fark etmiş durumdadır. Hem nasıl fark edilmesin ki,  nefes alıp verdiğimiz hava sayesinde tüm hücrelerimiz oksijenlendiği gibi tüm vücut metabolizmamız işleyiş halede gelebiliyor.  Nitekim akciğerlerimize çektiğimiz temiz havanın kanımızı pırıl pırıl temizlenmesi bunun en bariz örneğini teşkil eder.  

        Bilindiği üzere jeolojik zaman içerisinden süzülüp milyonlarca yıl hazırlığın sonucunda yeryüzü üzerinde dağlar yükselmiş ve bu arada depremlerle çalkalanan dünyamız nice badirelerden geçtikten sonra üzerinde çatlaklar oluşmuş,  derken yüksek tepeler meydana gelmiştir. Hatta dünyamız birçok tufan hadiseleriyle ufalanıp parçalanmış, akabinde yer kabuğu üzerinde üst üste katmanlar teşekkül edip birtakım kara parçaları su altında kalmıştır, Eski kıtaların meydana getirdiği kum tabakaları ise okyanusların dibinde adeta ince tül örtü oluşturmuştur. İşte dünyamız tüm bu olağan üstü geçirdiği doğal afetlere rağmen bir bakıyorsun hayat denen iksir bir şekilde yoluna devam etmekte. Tabii afetler ilk bakışta hiç arzu edilmeyen olağan üstü bir durum olsa da,  öyle olağan üstü hadiselerde vardır ki bizim şer gördüklerimizin altında hayırlara vesile olan durumlar ortaya çıkarabiliyor. Nitekim bugünkü ormanlar, kömür yatakları, gaz ve petrol kaynakları dünyamızın yaratılışından bugüne geçirmiş olduğu bir takım olağan üstü tabiat olaylarının ortaya koyduğu hammadde kaynaklarımızdır. Kaldı ki tüm dünya sathı olağanüstü gelgitlerden geçse de halen bugün olmuş yeryüzümüz tüm canlıların ana rahmi olmaya devam etmekte.  Bu ana rahminde her organizma türünü gruplandırdığımızda bunu popülasyon olarak niteleriz. Böylece grupladığımız her popülasyon canlı toplulukların kendi aralarında ki oluşturdukları birliktelikler anlamına gelen community  (organizmalar toplumu)  gerçeğiyle yüzleşiriz. Esasında her türden organizma toplukları yeryüzü sathında birbirlerine göbekten bağlıdırlar. Nitekim bir orman alanı düşünün ki, kuş, böcek, bakteri ve memeli hayvanlardan yoksunsa o ormanın hiçbir anlam ifade etmez,  hem kaldı ki bu söz konusu unsurlardan yoksun bir ormanın uzun süre ayakta kalması imkânsız gibi bir şeydir. Üstüne üstük birlikte yaşamak denen hadise kâh yardımlaşma kâh kâinat dengesinin korunması adına var oluş veya yok oluş mücadelesi tarzında tezahür etmektedir. İşte bu noktada ekolojistler dünyanın yaratılışından bugüne bir takım olağan üstü hadiseler eşliğinde hiç duraksamaksızın işleyen ekosistemin sırlarını çözmek için habire çırpınıp durmaktalar. Çırpınmaları da gerekir zaten. Zira makro ve mikro âlemde o kadar merak edilecek birçok olaylar zinciri var ki, doğrusu ilim uğruna çırpınmaya değer de. Öyle ya, şimdi gel de merak etme:

      -Bir bakıyorsun bazı aynı cins ağaçların bir kısmı su kenarlarında boy verdikleri halde bir kısmı da etli tohumlara sahip olmadıklarından veya başka sebeplerden olsa gerek kurak ve güneşli alanları mesken tutabiliyor.

     -Yine bir bakıyorsun bazı kuş türlerinin park bahçelerine gruplar halinde konmadıklarını, daha çok boş arazilere konduklarını merakla gözlemleyebiliyoruz.

      -Yine mesela yavru ördeklerin güzün kendilerine rehberlik eden herhangi bir eğitmen olmadığı halde kendiliklerinden bir araya geldikten sonra belirli bir hedef doğrultusunda göç uçuşuna çıktıklarını merakla gözlemleyebiliyoruz.

      -Yine bir bakıyorsun zirai mücadele adına güvelere yönelik ister ilaç kullanılsın veya kullanılmasın ansızın ortadan kaybolduklarını gözlemleyebiliyoruz.  

       -Yine bir bakıyorsun algler için hem besinlerin akan suyun karşında eşit olduğu hem de ışık şiddetinin dönüşümlere uğradığı nehirler ideal bir ortam olduğunu merakla gözlemleyebiliyoruz. Gözlemleyemesek de ekolojistler bu durumu çoktan gözlemleyip tespit etmiş durumdalar. Hiç kuşkusuz ekolojistler tabiatta ki bir takım oluşumları gözlemlerken de sebep netice ilişkisinden hareketle bilimsel verilere ulaşmaktalar. Zaten verilere ulaşma çabası kâinat ekosistemin bir büyük laboratuvar olduğunu göstermektedir.

          Ekosistem içerisinde yer alan canlı cansız varlıklar icabında kendi artık döküntülerinden bile istifade edebiliyor. Bu tür istifade için mıntıka temizliği gibi bir şey dersek yeridir. Zaten kurulu ekosistemden istifade edilecek mekanizmalar olmasaydı değim yerindeyse her bir canlı ben ekosistem filan tanımam deyip kendi başına buyruk kesilecekti. Böylece kabından çıkıp çevreyi istila etmeye kalkışmalarıyla birlikte ekosistem çökmüş olacaktı.   Dünyanın yaratılışından bugüne ekosistem tam takır çalışıyorsa biliniz bu ilahi güç tarafından ototrof ve heterotrof canlılar arasındaki ilişkilere ince bir ayar çekilmenin neticesi bir tamtakır çalışmadır bu. Mesela çekirgelerin ekosistem içerisinde diğer canlılar tarafından otokontrole tabii tutulmaksızın istilasına göz yumulsaydı bitki âleminden söz edemeyecektik. Belli ki ototrof canlılarla heterotrof canlılar arasında da bir otokontrol sistemi söz konusudur.

         Bilindiği üzere kendi kendine beslenen ve kendi besin kaynağını üreten canlılara ototrof canlılar olarak addedilirken ototrof canlıların ürettiklerinden beslenen canlılar ise heterotrof canlılar olarak addedilirler. Heterotrof canlılar daha çok dışarıdan aldıkları maddeleri sentezleyerek yeni bir bileşene dönüştürmekle mahir canlılardır. Ototrof canlılar da enerjisini güneşten karşılamakla beraber büyük ölçüde üretici konumlarını koruyabilen varlıklardır. Bu arada karadaki üreticilerin kahır ekseriyeti köklü bitkiler oluşturmaktadır. Suda ki üretici konumda olanlar ise daha çok mikroskobik düzeyde fitoplankton (fito=bitki, plankton=yüzen) gibi yüzme kabiliyeti olan bitki türleri olarak dikkat çekerler. Bilhassa bu türler arasında üretici yönüyle su altında en çok çeşitlilik yönünden dikkat çekense diatomlardır.

         Ekosistem başta element düzeyinde abiyotik temel maddeler olmak üzere ototrof ve heterotrof canlıların birlikte oluşturdukları fiziki şartlarda buna dâhil olmak üzere çok geniş alanı kapsayan bir sistem üzerine kuruludur. Malumunuz abiyotik maddeler ekosistemin kapladığı alan üzerinde inorganik ve organik maddeler olarak ekosistem içerisinde yerini alırken üretici ve tüketici konumda canlılar ise bu alan üzerinde ototrof ve heterotrof bileşenler olarak yerini alır. Tüketici konumda grupların büyük ölçekte kapladığı alan sırasıyla insan, omurgalı canlılar ve kara ekosistemin en yüksek düzeyinde yer alan kuşlar oluşturmaktadır. Küçük ölçekte tüketici gruplardan ise bu alan içerisinde omurgasızlar sınıfından bilhassa saprofit (çürükçül) cinsinden bakteriler ve mantarlar en dikkat çeken gruplar olarak göze çarpmakta.  Yine de bakmayın siz öyle onların küçük gruplar olarak söz edilmelerine,  bir bakıyorsun boyundan büyük işlere karıştıkları bilinen bir gerçekliktir.  Nitekim saprofitlere bir bakıyorsun ölmüş protoplazma ve döküntüleri parçalayıp ayrıştırmakla kalmayıp birde üstünü üstük ayrıştırdıkları ürünleri tüm canlıların istifadesine sunmakla boyundan büyük işlere mührünü vurmakta.  Mesela Fransız tabiat bilgini Jean Henri Fabre’nin dikkatinden kaçmayan bir başka daha tipik bir böcek örneği daha vardır ki, o da boyundan büyük işlere mührünü vuracak derecede adına gönüllü çöpçüler dediği Nicrophorus (burying beetle)  böceğinden başkası değildir elbet. Ki,  bu söz konusu böcek hayvan leşlerini büyük bir ustalıkla toprağa gömerek tırtıl devresindeki yavrulara protein bakımdan zengin besin kaynağı sunmakla meşhur bir böcek türüdür. Ve bu böcek türleri hem çevre temizleyicileri olarak hem de gübre böcekleri olarak adından söz ettirmeleriyle meşhurdurlar.

       Anlaşılan o ki; tabiatta muazzam bir ekosistem döngüsü işler haldedir. Bu döngü sayesinde her türlü israfın önüne geçilebilmekte de. Tüketilen her zerrenin mutlaka bir geri dönüşü (recycying) olduğu gibi kendi kendini yenilemesi de (regenerasyon) söz konusudur. Mesela süt çocuğu ailesine ait Dischidia türü bitkiler kullanılmış suyu tekrar kullanım haline getiren bir kabiliyete haizdirler. Özellikle yapraklarının tepe üstüne yağan yağmur suları elektrostatik bir çekim gücü sayesinde bir bakıyorsun su damlacıkları bağıl bir şekilde asılı halde kalabiliyor. Böylece bu sayede böceklerin bu baloncuk haldeki asılı duran bağıl su damlacıklarına düşmesi neticesinde oluşan çürümüş artık maddeler bitki için iyi bir besin kaynağı olmakta.  Mesela yine adından havayı temizleyen çiçekli bitkiler olarak söz ettiren Bromeliad türü bitkiler ise bir bakıyorsun su ihtiyacını pulları vasıtasıyla havadaki nemden ve geceleri oluşan sis damlacıklarından gidererekten aylarca solmayan çiçek haliyle hayatlarını idame ettirebiliyorlar. Hatta nemsiz kuru olduklarında da kindel aracılığıyla filizlenip yeniden kendini üretebiliyorlar. Keza bir başka süs bitkisi olan orkidelerin köksüz olanları da öyledir. Köklü olanlarsa köklerini ağaca tutunmak için kullandıkları gözlemlenmiştir. Her neyse anlaşılan o ki çöl bitkilerinin yıllarca susuz bir halde nasıl ayakta kalabildiklerinin sırrı bu ve buna benzer bitki türlerinin genetik yapısında kodludur.

         Genellikle tabiat döngüsü hidrolojik ve biyolojik döngü ana başlığı altında incelenmektedir. Gökyüzünden yeryüzüne inen yağmur damlaları ister gök kubbeden bardaktan boşalırcasına yağsın isterse kar taneleri halde, hiç fark etmez.  Sonuçta her iki halde de su molekülleri şeklinde tüm canlıların ihtiyaçlarını karşılayaraktan biyolojik döngü sağlandığı gibi buharlaşma, terleme vs. yoluyla da atmosfere tekrardan geri dönerekten hidrolojik döngü sağlanmış olur. Kelimenin tam anlamıyla tabiatta bir taraftan su eksilirken diğer taraftan da tabii olduğu ekosistemin çarkları içerisinde eksikliğini tamamlayıp böylece bu muhteşem döngü sistemi hiç aksamaksızın yoluna devam etmektedir. Hiç kuşkusuz bu döngü sistemin buharlaşma hadisesinin işleyişinde birinci derecede güneş faktörü etkin rol oynarken ikinci derecede deniz ve okyanuslar etkin rol oynamakta, üçüncü derecede ise karalar etkin rol oynamaktadır. Aynı şekilde buna benzer hadiseleri organizmamızın temel taşlarını oluşturan hidrojen, oksijen, kükürt ve azot dörtlüsünün oluşturduğu döngü sistemlerinde de pekâlâ görmek mümkün. Nitekim fotosentez hadisesi sayesinde bir bakıyorsun su, oksijen ve karbonun birlikte oluşturduğu döngü sistemi hayatımıza can katmaktadır. Fotosentez olayında açığa çıkan oksijen serbest halde ekosisteme dâhil olduğunda ise bir bakıyorsun tüm canlı âleme bir nefes sıhhat soluk olunmakta. Malumunuz bu noktada fotosentez kanununa tabi bitkiler ekosistem içerisinde oksijen üretmek için vazifelidirler. Nasıl mı?  Hiç kuşkusuz havadan aldıkları karbondioksit ve kökleriyle aldıkları su ve güneşten gelen ışığı yapraklarındaki klorofille özümleyip neticesinde karbonhidrat (besin) ve oksijen üretmekle elbet. Derken bitkilerin ürettikleri oksijeni soluyan insan ve diğer canlılar beslendiği gıdaları vücudunda yavaş yanma denen metabolik mekanizmalarla (yapım yıkım işlemlerle)  yakaraktan dışarıya karbondioksit gazı halinde atmosfere salıverirler.  Fotosentez formülünden de öyle anlaşılıyor ki ‘insan-bitki-hayvan’ arasında nefes alıp verme şeklinde cereyan eden bir dizi reaksiyonlar neticesinde ortaya tüm canlılar için hayat enerjisi doğmaktadır.  İşte hayatımıza giren bu enerji tüm canlıların kullanacağı şekilde tek yönlü entropi kanunuyla kendini hissettirir de. Düşünebiliyor musunuz ışık bir anda bitki maharetiyle kimyasal enerjiye çevriliyor, oradan da hayat enerjisine dönüşmekte.  Bu demektir ki ışık bir bitki bünyesine girmeye dursun bir anda tüm canlı âleme karbonhidrat gıda olmakta ve oksijenin serbest olarak açığa çıkmasıyla birlikte de bir nefes sıhhat olmaktadır. Üstelik serbest salınan oksijen arz tarafından yutulmaz da. Zaten yutuluyor olsaydı hayat enerjisinden asla söz edemezdik. Baksanıza tabiatta tüm mühendislik hesapların üstünde öyle kurulu mükemmel bir ekosistem işler haldedir ki,  bir bakıyorsun hem hidrojen alınımı vuku bulmakta hem oksijen üretilmekte,  hatta bu arada karbondioksitte boş durmayıp su molekülünden ayrışan oksijen için alıcı rol konumuna girip icabında karbonhidrat bileşikleri oluşturabiliyor. Derken üretilen bileşikler hem bitkinin beslenmesine hem de bizim için gerekli protein, yağ ve nişastaya ayrıştırılmakta.  Her şeyden öte fotosentez hadisesinde de belirttiğimiz gibi karbondioksit suyla girdiği reaksiyonda bizlere glikoz şeklinde besin kaynağı olmakta ve solumamız içinde oksijen şeklinde hayat enerjisi olmakta. Hakeza ekonomik yönden de kâğıt olmaktadır. Zira 1 ton kâğıt için 250 m3  (metre küp) suyun gerekliliği bunun bir teyididir zaten.  

          İşte görüyorsunuz bitki görünüş bakımdan bir ağaç, ya da bir çimen veya bir ot gibi bize gözükse de, kazın ayağı hiçte öyle değilmiş meğer. Asıl maharet bitki içerisinde konumlanan kloroplastlar sayesinde hava ve suyun özünde bulunan en temel üç element olan karbon, hidrojen ve oksijenin sentezlenmesindedir elbet. Düşünsenize bitkiler tarafından üretilip serbest olarak salınan oksijenle bir anda atmosferimiz temiz havaya bürünmek suretiyle teneffüsümüz sağlanabiliyor. Tabii tüm bu anlatılanlar bunlarla sınırlı değil,  işin içinde birde hücre boyutu kısmı var. Şöyle ki; hücre içerisinde besinlerin parçalanmasıyla açığa çıkan hidrojenin oksidatif fosforilasyonla yakılarak bir başka türden enerji kaynağının varlığına da şahit oluruz. Yani bitki ve hayvanların artıklarından oluşan karbon maddesi ve ölen canlılardan açığa çıkan azot, karbon ve kükürt ihtiva eden maddelerin aerobik oksidasyonla atmosfere karbondioksit saldıklarını gözlemleriz. Bunun sonucu olarakta karşılığında aerobik döngü içerisinde yer alan amonyak ilk evvela nitriğe dönüşürken,  nitriğin ise nitrata dönüştüğünü müşahede ederiz. Ve kükürtlü hidrojenin de oksitlenerek sülfata dönüştüğünü, derken atmosferdeki azotun nice canlılara gıda olup böylece tabiat ekosistem döngüsünün tamamlanmış olduğunu idrak etmiş oluruz. Madem tabiat döngüsünün nasıl işlediğini idrak eder olduk, o halde yaşadığımız ekosistem kaynaklı hayatın aynı zamanda mükemmel hayat kimyası bir laboratuvar olduğunu da idrak etmiş olmamız icap eder.  

            Canlıların büyük çoğunluğu havaya ihtiyaç duysalar da anaerob bakteriler ve mayalar gibi ilkel canlılar oksijensiz yaşayıp enerji ihtiyacını aldıkları besinlerin metabolik faaliyetlerle parçalanıp ayrıştırılmasıyla karşılarlar. Keza bir kısım ototrof bakterilerde enerjilerini birtakım kimyasal reaksiyonlar neticesinde temin ederler. Mesela glikozun sırasıyla pirüvik aside, alkole veya laktik aside dönüşmesiyle oluşan enerji bu kabilden enerji olup, ayrıca bu enerjik durum glikozun oksijensiz ortamda laktik asit üretimi lehine yıkılmasıyla birlikte mayalanma ürünlerini de beraberinde getirir. İşte görüyorsunuz oksijensiz bir ortam da bile birçok kimyasal olaylar gerçekleşebiliyor.  Nitekim aneorobik bir bir ortamda kimyasal bileşiklerden karbon metan gazına dönüşürken, sülfatlar sülfüre, nitratlarda amonyağa dönüşmektedir. Üstelik oksijensiz ortamda tüm bu kimyasal reaksiyon dönüşümler vuku bulurken arkalarında en ufak bir kirlilik bırakmaksızın gerçekleşmektedir. Ne diyelim, işte görüyorsunuz bilhassa askerde sıkça dillendirdiğimiz mıntıka temizliği denen hadise bu olsa gerektir. Fakat hızlı sanayileşmeyle birlikte kara, hava ve deniz trafiğinin saçtığı zehirli artıklar her geçen işleyen ekosistemi rayından çıkaracak derecede kırmızı alarm verir hale gelmiştir. Şayet tüm dünyada topyekûn bir çevre bilinci oluşmadığı sürece mesela bir bakmışsın deniz kirliliği denen hadiseyle birlikte en önemli protein kaynağımız olan balıkların toplu ölümleriyle karşı karşıya kalacağız demektir. Hele böylesi vurdumduymazlık ve işgüzarlıkla işler rayından çıkmaya bir görsün yine bir bakmışsın sürekli asit yağmurlarına maruz kalan ormanların heba olmasıyla birlikte yeşil sahaların çölleşeceği ve yeraltı zenginliklerinin tükeneceği, aşırı şehirleşmeyle birlikte tarım alanlarının heba olacağı noktalara gelinip kıtlık günlere adım atılacağı an meselesidir diyebiliriz. Oysaki Allah’ın kullarına emanet ettiği dünyamızı bu denli acımasızca hoyratça ekosisteme müdahale ederekten heba etmeye ne insanlığa sığar  ne de vicdana.. Bakınız Yüce Allah (c.c)  bu hususta ne buyuruyor; “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetine verdi. Şüphe yok ki, bunda düşünen topluluklar için ibret ve deliller vardır.”(Casiye,13)

       Evet, gerçekten de düşünen topluluklar için ekosistem içerisinde Allah’ın lütfu canlı cansız her ne varsa her birinden alınacak nice dersler vardır elbet.  Lafa geldiğinde ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olduğundan söz ederiz, ama her nedense denizlerimizi hoyratça kirletmekten geri durmayız. Oysaki denizlerimizin altında zengin donanımlı su ekosistem yataklarımız söz konusudur. Şu iyi bilinsin ki hiç kimsenin bu mükemmel engin su ekosistem yataklarımızı kirletmeye hakkı yoktur. İşte bu nedenle çevre katledicilere aman vermemek gerekir. Hele bilhassa su altında canlı organizmaların ürettiği aragonit yapılar olarak bilinen mercan resiflerini bu çevre katledicilere karşı korumamız en önceliğimiz olmalıdır. Ki, mercan resifleri doğal deniz altı bakım merkezleri olarak görev ifa etmektedir. Bilindiği üzere su altında plankton halde gözle görülemeyecek parazit türden yüzen canlılar mevcut olup her birinin gözle görülemeyecek canlılar olmanın verdiği avantajla bir balığın vücuduna çok rahatlıkla yapışıp parazit halde yaşayabiliyorlar. Tabiri caizse balığın hem bu illet durumdan kurtulabilmesi hem de üzerine sirayet eden birtakım kirliliklerden kurtulabilmesi için bir doktora gitmesi icap etmektedir.  Tabii bu doktor bizim anladığımız manada insan doktoru değil,  bilakis adına temizleyici balık denilen ve mercan resiflerinde yuvalanıp mesken tutmuş uzman temizleyici balık doktorlardır bunlar.  Ancak hastalar kendisine musallat olan parazit artığı kirlilikleri giderecek bu söz konusu bakım merkezlerine geldiğinde bir şekilde derdini anlatacak birkaç kelamda bulunmaları gerekir ki şifa bulabilsinler.  İşte bu noktada Allah Teâlâ iletişimi sağlayacak bir donanımı o hasta balığa yüklemiş bile. Şöyle ki mercan resifine gelen bir balık temizleyici görev ifa eden doktor balığı görünce tıpkı bukalemun gibi renk değiştirerek meramını dile getirmiş olmaktadır. Yani bu renk değişikliği tedavi olmak istediğinin bir işaretinin ta kendisi bir renk değiştirmedir.  Böylece temizleyici balık aldığı bu işaretle hastanın tedavisini karşılayacak operasyonu yapmış olur. Derken hasta balık bu yapılan basit bir operasyonla kendisine musallat olan parazitlerden kurtulduğunda tekrar eski rengine dönüverip yerini sırada bekleyen bir diğer balığa bırakarak oradan mutlu bir şekilde ayrılıverir. Anlaşılan sadece yeryüzünde değil denizin altında da hastane ve bakım merkezleri faaliyet içerisinde konuşlanmışlardır.  Hatta temizleyiciler grubuna bazı karides türleri de bakım merkezlerinde görev ifa eden elamanlar olarak adından söz ettirmekteler. Malum bu türlerde gayet kendi çaplarında mercan resiflerinin bulunduğu polikliniklere konuk olan hasta balıkların etrafına üşüşerek ya derilerini kıskaçlarıyla ya da ağızlarıyla adeta mıntıka temizliği icra etmekteler. Amma velakin gel gör ki mercan resifleri insanoğlunun müdahalesine maruz kalmış, hatta birçok meraklı dalgıçlar temizleyici balıkları akvaryumlara taşıması neticesinde su altı ekosistemi ciddi manada darbe almıştır. Nitekim su altı temizleyici bakım merkezlerinin ve bu merkezlerde görev ifa eden pek çok canlı türlerinin yara alması parazitlerin su altındaki balıkların yok edilme sürecini ve kirliliği beraberinde getirmiştir.  

         Maalesef insanoğlunun ekosisteme müdahil olduğu olaylarda bir takım problemleri de beraberinde bugüne taşımıştır. Nitekim 1970’li yıllara baktığımızda Doğu Amerika’nın güneydoğu kısımlarında kırmızı kanatlı kuşlar ve kahverengi başlı sığırcık kuşların istilasıyla karşı karşıya kalındığı yıllar olduğunu görürüz. Bu yıllarda vuku bulan sığırcık kuşu istila hadisesi gerek kara ulaşımında gerekse hava ulaşımında bir takım aksaklıklara yol açtığı gibi hem pek çok kazalara davetiye çıkarmış hem de tarlalarda ekilen biçilen ürünlerin telef olmasına yol açmıştır.  Belli ki bu istilacı sığırcık kuşları bir zamanlar bataklıkları mesken tutup da sonradan ziraatın gelişmesi ve artan nüfusla birlikte söz konusu bataklıklar kurutulunca göç etmek zorunda kalan böceklerin yaşadığı diyarlar uzakta olsa kokusunu almış gibiydiler. Tam da beslenmeleri için bulunmaz fırsat bir durumdu bu. Dolayısıyla kokusunu aldığı diyarların zirai alanlarına konduklarında ne buluyorsalar kursaklarına indiriyorlardı. İşte bu noktada iplerin koptuğu an gelmişti ki, insanoğlunun müdahalesiyle göç eden böcekler ve istilacı sığırcıklar bir anda toplu kıyımla yok edilecek bir uygulamanın kurbanı olarak kendi paylarına düşeni alacaktır. Yani bir hatayı telafi edelim derken bir başka hataların kapısı aralanıp bu kez yeni problemlerle karşı karşıya kalmanın davetiyesi oluşturulur. Oysa bilinen bir gerçeklik vardı ki,  o da ekosistemin en ufak bir müdahaleye gelmeyeceği gerçeğidir. Malumunuz plansız programsız gelişigüzel ekosistemin kodlarıyla oynandığında nice bir dizi felaketlerin yaşandığına hem tarih şahit hem de tüm insanlık şahittir. Nitekim her geçen gün ekosistem eskisine göre daha da bir kırmızı alarm vermektedir. Bakınız bu hususta; “Tabiat haklıdır” diyen Maurice Messegue bir yazısında ne diyor: “Silahını alan ava çıktı. Bir tane şahin vuran alkışlandı. Hatta bazı yerlerde ödül olarak avlayanlara para bile verildi.  Fakat sonunda gelinen süreç itibariyle yırtıcı kuşların kökü kazınınca tarla farelerine gün doğdu. Bu kezse fareler katledilmeye başlandı. Fareler ortadan kalkınca tarlaları sümüklü böcekler kaplar oldu. Hâlbuki sümüklü böcekleri fareler; fareleri ise şahinler yiyordu... Tabii yanlışlarımız bununla sınırlı kalmadı, ormanları çalı çırpıdan temizleyelim derken milyonlarca karıncayı öldürdük. Bu küçük yaratıkların ormanlarımızın koruyucusu olduklarını o zamana kadar maalesef tam anlayamamıştık.” 

         Gerçekten de bu akıl dolusu sözler karşısında karıncaların ormanların hakiki temizleyici topluluklar olduklarını geçte olsa nihayetinde anlamış olduk. Hadi diyelim ki, anlamamış olsak bile karıncaların çam ağaçlarına üşüşüp pervane olmuş parazitleri, meşe ağaçlarını içten içe kemiren tırtılları, bacaklı sinekleri ve pislik böcekleri yiyerekten ekosisteme katkıda bulundukları her hallerinden kendilerini besbelli ediyorlar zaten. Karıncalar iyi ki de varlar, bu sayede ekosistem içerisinde yer alan ormanlarımızı oluşturan ağaçlardan defosuz bir şekilde faydalanmış olmaktayız. Tarihi süreç içerisinde bilhassa insanoğlunun ekosisteme fütursuzca müdahalelerde bulunmasına rağmen bir şekilde ekosistem kendini korumaya devam edip direnmekte de. Öyle ki Yüce Allah (c.c) ekosistem içerisinde yer alan kimi canlılara hayat koşuşturmasında koşması için uzun bacaklı yaratıp ihsan etmiş, kimine hayat mücadelesinde kendini savunması için boynuz, çene, pençe gibi uzuvlar yaratıp ihsan etmiştir.   Kimine avının ayak seslerini duyması için işitme cihazı, avlaması için koku duyusu, görmesi içinde göz lütfetmiş, kimine de havada uçması için kanat ihsan etmiştir. Hatta kimi böceklerin korunması için tıpkı bukalemun gibi gizleyici maske donanımla korunaklı yaratıp ihsanda bulunurken kimi böcekler içinde tıpkı hamam böceğinde olduğu gibi vücudundan bolca yakıcı sıvı denen kimyasal madde varı püskürtücü donanımla korunaklı yaratıp ihsanda bulunmuştur.

      Velhasıl-ı kelam;  Yüce Allah (c.c) “Yeri, sizin faidenize hor (ve müsahhar) kılan (her türlü istifadenize uygun yaratan) O’dur. O halde O’nun omuzlarında yürüyün. (Allah Teâla’nın) rızkından yeyin. (Fakat şunu devamlı iyi bilin ki) son gidiş ancak O’nadır (Allah’adır)” (Mülk, 15) diye beyan buyurarak yaşadığımız ekolojik sistemin kıymetini ve şükrünü kullarından murad etmektedir.

                Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/ekosistem-5212-kose-yazisi